Transcription
''Öf'' bile diyenler; bu derse çok iyi konsantre olsun.
Bedir Abi, şöyle bir baktım dünya konseptine, Politeizm diyenler, çok tanrılı inanışlar var dediler ve gittiler. Bunun yanında pozitivistler; 'Ben bir şeyleri ispat etmeden asla inanmam' dediler ve Yılmaz abi, cennete cehenneme, ruha, bunların hepsine karşı geldiler ve inkar ettiler. Nihilistler, komple elde avuçta ne varsa hepsini inkar ettiler. Daha sonra Muhammed abi; septimizm denen bir olay çıktı ve her şeye şüpheyle yaklaşmaya başladı.
Sonra asrımızda en önemli hadiselerden bir tanesi Bedir abi; Materyalizm çıktı. Fizik ve Kimya her şeyin önünde gelir dediler, bir insanın saadeti sadece paraya bağlıdır dediler, bunun yanında dünyada güçlü olmak istiyorsan; bu da silah gücüdür dediler. Az önce saydığım bütün akımları toplayın abi, hepsini yüzle çarpın, acaba Muhammed abi; bir ailenin saadetini temin edebilecek kabiliyete muktedir midir bunlar? Eğer bunlar bir aile saadetini bile temin etmeye muktedir değillerse demek ki yanlış bir kapı çalınmış, demek ki İslamiyet'in olmadığı yanlış bir kapının tokatları yenmiş demek.
Ve bu akımlar sonucunda yani ; İslamiyet'ten el, ayak, vicdan ve kalp çekildikten sonra Muhammed Emin, neler çıktı, neler peydah oldu? Huzurevleri peydah oldu, ''Artık bu ihtiyarlarla uğraşamam, bu yaşlı kadının kahrını çekemem, bu âmâ adamın dırdırını, bıdı bıdısını çekemem'' dediler ve Ziya; rahatları bozulmasın diye huzurevi denen ziftli karanlıklara, çocukluktan beri onlara el bebek, gül bebek bakmış olanları hapsettiler, karartılar abi.
Yarım yamalak iman hakikatlerini almış bir vicdanın var tabii kardeşim, ama buna rağmen az önce anlattıklarımı, bu dersi hazırlarken ''Acaba şu cümleleri kullansam'' dedim, kullanırken bile sinirlerim gerildi. Bir anneye bir baba ya böyle muameleler Bedir abi, sinirlerimi gerdi. Çünkü; biz annemizden, babamızdan hiç böyle görmedik.
Hani insan sürekli bağdaş kurunca dizinde bir hissizlik olur, kan gitmez Emrah abi oraya, ve orayı cimciklesen, iğne batırsan, elinle sıksam da, öyle değil mi kardeşim, artık bir hissizleşme olur. Bir insan, Kur'an hakikatlerini beyin midesinde sindirip, kalpteki iman potasında eritmiyorsa Bedir abi, aynı hissizlik onda vuku bulur. Aynı canavarlık onda vuku bulur ve böyle bir insanın anne babasına bu zulümleri yapması gayet normaldir!
Ama unutulan bir hadise vardır; anne babanın hakkını koruyan Allah, İsra suresinde aynen şöyle buyuruyor: ''Onlardan biri veya her ikisi, senin yanında İhtiyarlık çağına erişecek olursa, onlara sakın öf bile deme!'' Bedir Abi bu cümle önemli. Öf bile deme. Onları azarlama, onlara güzel söz söyle, onlara merhamet ve tevazu kanadını ger ve de ki : ''Ey Rabbim! Nasıl onlar beni küçükken besleyip büyüttülerse, sen de onlara öylece merhamet buyur. Sizin içinizde olanı, Rabbiniz hakkıyla bilir. Eğer siz salih kimseler olursanız, muhakkak o kendine yönelenler için çok bağışlayıcıdır.'' (İsra-24)
Edebiyatta Onur; fehva denen bir olay var, yani bir olay ve önerme bütününü anlatacak kavram demek. Mesela, hani bahçeye girerken çimlere basmayınız diyor ya Barbaros abi, o aslında; çimleri ezmeyiniz, çimlere arabayla gitmeyiniz, çimleri yakmayınız... vs hepsini kapsıyor öyle değil mi kardeşim? Az önceki ayette Sait; ''Öf bile deme'' diyor ya, aynı böyle bir fehva makamı var abi. Yani; Cenabı Allah anneye öf bile demeyin diyorsa Muhammed abi, demek ki diyebilecek hiçbir şeyimiz mevcut değil Ramazan kardeşim.
Muhammed abi, diyelim ki mutfaktasın içeride yaşlı, ihtiyar annen ve ihtiyar baban var. O esnada sen abi yemeğe yumulmuşsun, şöyle güzel bir tantuni yapayım, yanına şöyle güzel bir salata yapayım çat çat çat derken, çat diye bıçağı eline vurdun, kestin ve ''Öf ulan!'' diye bağırdın. Senin bağırmanı içerideki annen baban üstüne alınırsa, sana ne diyorum; bunun bile hesabını vereceksin abi. Çünkü bu işin matematiğini Rabbim çok ilginç yapmış Bedir abi.
Mesela; dünyevi sebepler olarak bakacak olursak anne ve babanın içine Cenabı Allah çok ciddi bir şefkat dercetmiş doğru mu Yılmaz abi? Evlat deyince, en güzel yerlerde okusun, ben aç kalayım o yesin, o giyinsin, öyle değil mi kardeşim? Demek ki; dünyevi sebep olarak Ali, bir denklem kuracak olursak, Cenabı Allah anne babaya çocuğunu korusun diye acayip bir şefkat vermiş ama çocuğun içinde aynı şefkat var mı Ali? Aynı şefkat yok. Demek ki Recep; dünya hayatında çocuğun korunabilmesi için Allah karşılık olarak anne babaya şefkat veriyor, ama anne babanın korunması adına evlada şefkat vermiyorsa, orada Rabbim diyor ki; orada duracaksın! Çünkü; anne ve baba hakkı, bizzat benim hakkımdır. Yani Cenabı Allah orada evladı şefkat dercetmiyor Bedir abi, ama esas aslan payını, anneye ve babaya bırakıyor.
Ve Üstat bizi o derin okyanusa şu cümlelerle daldırır Oktay; ''Ey hanesinde ihtiyar bir valide veya pederi, veya akrabasından, veya iman kardeşlerinden bir iş yapamaz, veya aciz, âlil bir şahıs bulunan Gafil! Annenize babanıza öf demişseniz rica ediyorum hayal edin o sahneyi. Burada çizgi film çekmeyelim ağabey, anne babana karşı geldiğin o sahneyi hayal et ve şu dehşetli dersi dinle. Şu ayeti kerimeye dikkat et, bak; nasıl ki bir ayette, 5 tabaka ayrı ayrı surette ihtiyar valideyine, yani; anne ve babaya şefkati celbediyor. Evet, dünyada en yüksek hakikat peder ve validelerin evlatlarına karşı şefkatidir, bu hakikattir değil mi kardeşim? Yani böyle dilden dile gelmiş bir hikaye değildir değil mi Murat abi?
Mesela; ne örneğini bakabiliriz, bir tavuk örneğine bakabiliriz, o kadar korkak, kışşşt desen kaçacak bir tavuk, doğru mu abi? Peki bu tavuk yavru civcivi için aslana saldırıyor mu? Kuşkusuz saldırıyor. Demek ki, hakikaten yavruları ve evlatları korumak için Cenabı Allah anneye ve babaya bir şefkat mekanizması dercetmiş ve bu bir hakikattir, tekrar ediyorum Kadir, bu bir çizgi film değildir ve en âli, yüksek hukuk dahi onların şefkatlerine mukabil, hürmet haklarıdır. Çünkü, onlar hayatlarını kemal-i lezzetle evlatlarının hayatı için feda edip sarf ediyorlar Bedir abi.
Padişahın biri çok ciddi bir hastalığa yakalanıyor ve hastalığın tedavisi bir annenin kalbi. Tabii padişah bu, ne yapacak, altına boğacak anne kalbi getireni. Hayırsız veledin, evladın bir tanesi de: ''Ana kusura bakma, sen bana tatlısın ama para baldan tatlı'' diyor ve Bedir abi, annesinin kalbini bıçakla söküyor, eline alıyor, koşuyor ki, padişaha gitsin, altınları alsın ve hızla, heyecanla, telaşla koşarken ayağı taşa takılıyor, düşüyor. Ve o yere düşen kalpten: ''Evladım bir şeyin yok ya'' diye ses geliyor. İşte anne, işte baba. Öf dediğin sahneleri düşün Baran. ''Ya ne bileceksin sen beni, ihtiyar!'' dediğin kareleri düşün. Evladım bir şeyin yok ya diyen, delik deşik olmuş bir kalp.
''Öyle ise, insaniyeti sükut etmemiş, ve canavara inkılap etmemiş her bir velet'' Yılmaz abi, Üstat Hazretlerinin üslubunu bilirsiniz değil mi? Hep latiflik, hep müsbet hareket vardır. Üstad Muhammed Emin yumurtanın kabuğunu bile çöpe atmaz, toprağa gömer. Bir gün talebeleri, bozuk floresanı çöpe kırarak attı diye bir bağırır talebelerine, ''Keçeliler, su tahrip duygusunu sizden alamadım gitti.'' Bütün kâinata bu kadar şefkatle yaklaşan bir adam, sana canavar diyorsa gerçekten korkmam lazım Osman. Anladın mı niye canavar diyor? Hiç manasız bir kelimesi yok. Çok ilginç.
''Öyle ise, insaniyeti sükut etmemiş ve canavara inkılap etmemiş her bir velet, o muhterem, sadık fedakâr dostlara halisane hürmet ve samimane hizmet, ve rızalarını tahsil ve kalplerini hoşnut etmektir.'' Peki yapıyor muyuz böyle abi? Yoksa şöyle mi yapıyoruz ; Osman, annen terleyince üşütme diye, evladım şu kazağını, hırkanı unutma deyince, 'Ya ana yeter be' diyor muyuz, demiyor muyuz? Öf bile demeyin ayetine karşı, yeter be diyen bir adam düşünün.
Benim bazen aklıma geliyor abi. Mesela, annem çok arıyor beni, hep merak ediyor, canı benim çünkü. Muhammed abi, arıyor, arıyor, Mehmet neredesin falan diye. Diyorum ki en son: Ana yeter, niye arayıp duruyorsun, işte bilmiyor mu benim nerede olduğumu, üniversitede olduğumu. Aradan iki saat geçiyor, diyorum ki, o sahne geliyor aklıma ve İsra suresindeki öf bile demeyin ayeti geliyor. Eğer bunların tefsirinde, bir canavar sureti saklıysa, düşün Mesut, anasına babasına karşı gelen, kabre girdiğinde, bu şimalle mi girecek, bu suretle mi girecek? Yoksa ağzından salya damlayan vahşi bir canavara mı dönüşecek, düşünmek lazım.
Onların yaptıkları Bedir abi, can havli denen olay. Kaan abi, seninle şöyle bir senaryo çizsek ; Senin evin, 8. 9. 10. 11. katta Kaan abi. O esnada senin sarışın tatlı Atakan var ya, o fırlama, yerinde durmayan. Atakan'ın ayağı kaymış. Sen balkonda başka işle uğraşıyorsun, onuncu kat abi. İşte annen sana diyor ya evladım terli terli su içme, işte can havli abi ya. Sen onun canısın. Ben şahidim kendi annemden. Deseler ki; oğlunun bir tırnağını mı çekelim, canını mı? Benim annem bir şefkat kahramanı, kuşkusuz benim annem canını gözü kapalı verir. Yani ben annemde görüyorum ama sadece annemde görürsem bu, sebeplere takılmak olur değil mi Mert? Annemin içine bunu koyan şefkat makinesi sahibi kimdir acaba? Sebepleri kaldır aradan, zahir olsun yaradan.
Ve Üstat devam ediyor Murat abi, gitgide ağırlaşıyor, kalbin hazır mı Murat abi? Hiç anneye öf dedin mi? Dediysen çok dikkat et. Sen kaymak gibi adamsın abi, demezsin, zannetmiyorum. ''İşte o mübarek ihtiyarların vücutlarını, istiskal, çirkin görmek, onun varlığından rahatsız olmak, ölümlerini arzu etmek ne kadar vicdansızlık, ne kadar alçaklıktır. Müsbet hareket düsturundaki Üstaddan çıkan cümlelere bak. Bunlar şiddet kokuyor Osman. Bil! Ayıl! Demek ki akıbet çok kötü yere gidiyor. Evet, hayatını senin hayatına feda edenin hayatının son bulmasını arzu etmek, ne kadar çirkin bir zulümdür ve bir vicdansızlıktır.
Allah çocukluktan beri senin her şeyine koşturursun, o pis altını temizlesin, o terini temizlesin, hasta olduğunda uykuları bölünsün, hayatım mahvolsun, şehir şehir, doktor doktor gezsin, yaşlandıktan sonra sen içinden de ki: ''Ya emekli maaşı da yok. Benim de durumum yok, şimdi 600 lira 1000 lira masraf çıkacak'' oldu mu hani? Vicdan dayanır mı bu cümlelere? Ya da de ki: Ya bu ihtiyar da hep aynı şeyleri söylenip duruyor. Ya sen bebekken nasıldın birader? Aynı şeyler zırvalayıp durmuyor muydun? Nasıl bir şefkat kahramanı sana baktı, sen bir iki adım atmaya üşeniyorsun. Hele bir de altına kaçırıyorsa o söylediklerin! Ya, hele hele. Bak bu hele si önemli. Benim şahit olduğum bir hele. Hele hele, ya hanımım aslında babamı istemiyor, annemi istemiyor, hanımın istemiyor, ya benim beyim de işte bunlara karşı geliyor. Rabbin sana bunları emrediyor, sen hala hanımın demiş, beyim bunu demiş. Kabirde de çağır birader, hanımın, beyin kurtarsın o zaman seni. Oldu mu abi?
''Ey derd-i maişetle müptela olan insan, (geçim derdiyle sarhoş olan insan) bil ki senin hanendeki bereket direği ve rahmet vesilesi anne babadır. Bereket sebebi mi diyor ağabey? Hayır, direği diyor. Direk olmasa ne olur bina, çöker. Senin hanendeki bereket Bedir abi, yaşlı annemiz var ya, bizatihi, hanendeki bütün bereketlere vesile, direkt olarak annendir Bedir abi. Bu, bir ayetinin tefsiridir, bu bir hakikattir, ve rahmet vesilesi ve musibet dafiası (musibetleri kovma) hanendeki o istiskal ettiğin, o tiksindiğin, çirkin gördüğün ihtiyar veya kör akrabandır. Sakın deme: maaişetim, geçimim dardır, idare edemiyorum, bu para bana çocuğa anca yetiyor, hanımın makyaj malzemesini anca idare ediyorum. Çünkü onların yüzünden gelen bereket olmasaydı, elbette senin geçim darlığın daha daha ziyade olacaktı. Ya abi, hasat kaldıracaktım da o esnada dolu vurdu, hasadımı yedi. Dön evine bak, annene babana ne zulüm ettin? Ya abi dolmuştan iniyorum, yeni benim gibi kırk yıllık şoför, araba tam oradan gelirken bir solladı, bir etti bir çarptı, araban 3 takla attı, perti çıktı. 80 bin lira zarar, dön arkana bak; annenin babanın kaç kere yoluna halı olmadın da Allah senin altındaki o tekerleri böyle patlattı, parçalattı, doğru mu kardeşim? Ayete dayanarak da ayet tefsiridir) bunu teyit eden ve kendim gördüğüm bir misal, çok latif bir misal; benim yakın dostlarım bilirler ki iki üç sene evvel her gün yarım ekmek, o köyün ekmeği küçük idi, muayyen bir tayinim vardı'' ki, kimin ağabey bu yarım ekmek? Üstad Said Nursi'nin. Günlük yediği yemek bu, Kadir, yarım ekmek. Bazen onu bile bulamıyor, 16 dişi dökülüyor o ayrı bir olay. ''Çok defa bana kafi gelmiyordu yarım ekmek, karnımı doyurmuyordu. Sonra 4 kedi bana misafir geldiler. O aynı tayinim, hem bana, hem onlara kafi geldi. Çok kere de fazla kalırdı.''
Bunun adı kardeşim; bereket. Bereket anlaşılamayan bir şey değil mi Kaan abi, bakıyorsun cüzdana ya arkadaş aynı maaş ama bitmemiş bir türlü, bir bakıyorsun yemekten aldığın lezzet hat safhada. Mesela, Allah şahidimdir, bunu mübalağa olsun diye söylemiyorum, bugün öğle yemeğinde dershanede, zeytin, domates, peynir yedim. Bak diyorum ki Allah şahidimdir, kebap mebap hak getire. Yani burada öyle bir manevi lezzet var ki, yediğim yemeye vurdu ya. Sofradan yarım saatte falan kalktık değil mi Hüseyin? Yarım saatte falan kalktık sofradan ya. Ağabey, öyle bir lezzet, o çayı yudumluyorum o abi peynire banıyor, sanki baklava yiyorum ya. İşte bu bereket abi, anlaşılabilecek gibi bir şey değil.
Mesela Muhammet abi bir köşede Üç gün boyunca yemek ve su içmemiş bir adam olsa, bir köşede de her gün en kral baklavadan yiyen bir adam olsa, ertesi gün yani dördüncü gün her gün baklava yiyen adam, bir dilim daha baklava yiyor. Ama dördüncü gün aç olan adam; bir kuru ekmek ve bir su, hangisi daha çok lezzet alır? Aç olan. Bak abi demagoji yapmıyoruz, gerçekten bir aç kalın görün, baklava yiyemezsiniz mideniz kaldırmaz, yani matematiksel denklem olarak baktığında; aç olan adam daha çok lezzet alıyor ama düz mantık Aristo mantığıyla bakınca, baklavanın daha çok lezzet vermesi lazım. Demek ki, bereket çok saklı ve gizli bir olgu, nasıl olduğunu anlamıyorsunuz ama nasıl kaçtığını görürsün. Nasıl? Hadi git eve annene ve babana öf de, nasıl olduğunu göreceksin.
''İşte şu hal, o derece tekerrür edip, bu bereket hali o derece tekrar edip bana kanaat verdi ki, ben kedilerin bereketlerinden istifade ediyordum. Kat'î bir surette ilan ediyorum; onlar bana bar değil, hem onlar benden değil. Ben o kedilerden minnet almışımdır. Ey insan, madem canavar suretinde bir hayvan insanların hanesine misafir geldiği vakit berekete sebep oluyor, öyleyse yaradılanın en mükerremi, en ikram sahibi olan insan ve insanların en mükemmeli olan ehl-i iman, ve ehl-i imanın en ziyade hürmet ve merhamete şayan, acaze, alil, ihtiyareler ve alil ihtiyarların içinde şefkat ve hizmet muhabbete en ziyade layık ve müstehak bulunan akrabalar ve akrabaların içinde dahi en hakiki dost ve en sadık muhip olan peder ve valide, ihtiyarlık halinde bir hanede bulunsa, ne derece berekete vesiledir, rahmeti celbeder anlarsın. Beli bükülmüş ihtiyarlarınız olmasaydı, belalar sel gibi üstünüze dökülecekti. Ne derece sebeb-i def (belaları kovmak) olduklarını sen kıyas et. İşleri rast gitmeyen insanlara bakın; acaba bugün ne yaptım? der. Kardeşim, Rabbimin katında zaman ve mekan mevcut değildir. Beşer zulmeder, kader adalet eder. Sen dön o gün anneme babama acaba ne yaptım diye düşün.
İmani ve itikadi bir hadise olmadıkça Mahmut kardeşim; annene öf bile diyemezsin. Senin imani ve itikadi bir şeyine karışırlarsa Mert, namazın mı, zekatın mı, orucun mu, ibadetin mi, sohbetin mi? Kırbaç da vursalar geleceksin ama onlara efelenerek değil. Gene şefkat, gene rahmet ile gideceksin. Buradaki hukuk Kadir kardeşim, şöyle şerh ediliyor; önce Hukukullah yani Muhammed Emin, Allah'ın hukuku, daha sonra peygamber hukuku, daha sonra bir kısım ulemaya göre asrın imamının hukuku, daha sonra anne hukuku, en sonunda da garibim babanın hukuku. Yani Allah'ın hukukunu yerine getiremedikten sonra, diğer hukuklar pek de önem arz etmiyor. Bu işin sırasını böyle bilmemiz lazım.
İşte ey insan aklını başına al, eğer ölmez isen ihtiyar olacaksın, var mı kurtuluş Kadir? Yok kardeşim. El Ceza-ül min cinsil amel. (Her amel kendi cinsiyle karşılık görür) Sen validene hürmet etmezsen, senin evladın dahi sana hizmet etmeyecektir. Çok örnek görüyoruz değil mi Emre abi, bakıyorsun çocuk ileride öyle bir dert olmuş ki babaya, baba varlıklı, her yerde sözü geçiyor, ama çocuk ayrı bir şey değil mi Kaan abi? Nasıl candan bir şey. Cenabı Allah öyle bir çocuk veriyor ki o adama, başka hiçbir derde gerek yok. Adamın bütün hayatını silip süpürüyor. Demek ki ''men dakka dukka'' sen böyle edersen, böyle bulursun ama Mehmet kardeş, bak bir itiraz edelim, öyle olmayan da var doğru mu Emre abi? Gayet rahat rahat gidenler de var doğru mu Bedir abi?
Bedir abi, seninle bir film çekelim, şurada telefonunu alsam, çatırt diye üstüne bassam. Sen bana daldıktan sonra halledebiliriz değil mi abi? Hallederiz, hallederiz 300 lira 500 lira 1000 lira, doğru mu Muhammed abi, aramızda hallederiz. Peki Bedir abi, senin fabrikaları patlattım, arabayı mazot döktüm yaktım, evine girdim her yeri parçaladım, telefon melefon hak getire, senin bütün kıyafetlerine pamuk şekeri sürdüm, eve girdim ne varsa dağıttım, mahvettim abi. Bu kadar büyük bir olayı aramızda halledebilir miyiz, halledemeyiz. Nereye gitmemiz lazım, bir mahkemeye gitmemiz lazım. Anne-babasına karşı gelip onların vicdanlarına hasar veren evlatlar, eğer bu dünyada karşılık görmediyseniz sizin halinize acırız. Çünkü, o kadar büyük bir şey yapmışsınız ki, bu dünya mahkemesinde karşılığı yok. Demek, bir mahkeme-i kübraya bırakılmış. Bedir abi, çok ürkütücü değil mi? Demek rahat rahat dünya hayatı gidenlere, uçuruma doğru koşan koyuna çoban taş atmıyor diyebiliriz, bilateşbih.
Eğer ahiretini seversen, işte sana mühim bir define; onlara hizmet et, rızalarını tahsil eyle. Eğer dünyayı seversen yine onları memnun et ki, onların yüzünden hayatın rahat ve rızkın bereketli geçsin. Yoksa onları istiskal etmek, çirkin görmek, ölümlerini temenni etmek ve onların nazik, sürekli incinebilen, üzülebilen kalplerini rencide etmek, dünyayı da, ahiretini de kaybettirir e mazhar olursun. Eğer Rahmet-i Rahman istersen, O Rahman'ın vaadiyalarına ve senin hanendeki emanetlerine rahmet et.
Mesele anne baba olunca, insan bu gözle bakmıyor maalesef. Diyor ki; ya anadır, babadır, sürekli hakkını helal etmiştir, ne de olsa hallederiz diyor. Mesela; ben de kafamda böyle bir matematik hesabı yapmıştım. Diyordum ki; ana hakkı zaten ödenmez, bari ben babamınkine yoğunlaşayım diyordum. Sonra baktım ki abi, kurduğum denklem pek beni kurtaracak bir denklem değil. Ben şunu anladım kardeşim; ilk emri 'oku' olan bir kitabın ilk sorusu da, acaba annene babana nasıl davranman?