Transcription
Mavi göğsü bir adam geldi. Padişaha dedi ki, "İn bakalım oradan, ben oturacağım." Cumhuriyeti kurdum. Gitti oturdu oraya. "Böyle mi zannediyorsun?" "Evet," dedi. "Aynen. Böyle mi zannediyorsun?" dedim. "Öyle zannediyor." Yani nasıl bir kuşak yetiştirmişiz biz? Kurtuluş Savaşı'nı bilmiyor. Düşman işgali altında olduğumuzu bilmiyor. Atatürk neden Atatürk olmuş? Onu bile bilmiyor. Ben o günkü gönül kırıklığımı size anlatacak kelime bulamıyorum. Çocuğun hiçbir kabahati yok. Biz işgal edilmiş bir ülkeydik. Bu işgalden bizi Mustafa Kemal ve arkadaşları kurtardı. Bütün fertleriyle verilmiş bir Kurtuluş Savaşı'nı biz bugün çocuklarımıza öğretemiyorsak, yuh olsun bize. Vallahi yuh olsun.
Oksijen TV'den merhaba. Bugün değerli Ayşe Kulin'le birlikteyiz. Yeni kitabını konuşmak üzere. Aylardan Kasım, günlerden Perşembe. Kitabın konusunu aslında Ayşe Hanım'ın kendi cümleleriyle aktarmak isterim. Diyor ki, "İstedim ki okurlarımı bu kitapta iyi asker ve kurucu devlet adamı Atatürk'ün değil, Çocuk Mustafa'nın, delikanlı Mustafa Kemal'in dost, aşık, evli, boşanmış ve en sonunda hasta ama her dem yalnız bir adamın iç dünyasına götüreyim."
Evet.
Ayşe Hanım, hoş geldiniz.
Hoş bulduk. Biliyorum ki Türkiye'de Atatürk'e dair yazmak zor. Riskli bir iş. Hele ki onun iç dünyasına dair yazmak daha da riskli bir iş.
Pek yok zaten.
Yok. Bir film vardı Can Dündar'ın Mustafa filmi, çok da büyük tartışmalar yarattığını hatırlıyorum. Özellikle yalnızlığını vurguladığı için. Siz nasıl cesaret ettiniz bu işe?
Ben eee cesaret etmedim. Ödüm patladı benden istendiği zaman. Bu yayıncım çok istedi bir Atatürk kitabı yazmamı. Ben de kendimi ona biraz borçlu hissediyordum. Çünkü benim 40. yılımda, yani yazarlığa başlamamın 40. yılında, profesyonel yazarlığa başlamamın 40. yılında belki görmüşsünüzdür, çok güzel bir kitap yaptı benim için.
"Kalemimle 40 Sene" diye. Böyle kocaman eee ve yani satılabilecek bir kitap değil. Çünkü pahalı bir kitap. Kuş kağıda basılmış, 200 sayfa yani bayağı kalın bir kitap. Kendimi yani ona karşı borçlu hissettim, çok istediği için. Çünkü artık Atatürk hakkında yazılmadık kitap kalmadı. Her dilde var. Çok kitap var. Ve inanın bana, bir Migros'ta filan kullandığımız el arabaları var ya, o arabalardan birini kitaplarla doldurdum. Tepeleme doldu. Atatürk hakkında kitaplar. Onların hepsini, bir kısmını okumuştum. Tek Adamları çok yıllar önce çıktığı vakit okumuştum. Ama tekrar bir göz attım. Bazılarını baştan sona okudum. Makbule mesela ilginçti, onu okumamışım. E diğerlerine göz gezdirdim filan. Yani zaten kalbim Atatürk sevgisiyle tabii ki dolu. Eee, şunu da hemen parantez içinde söyleyeyim. Ben çok şanslı bir eee kuşakta çocukluğumu geçirdim. Ben ilkokula başladığım zaman, eee, 1. sınıftaydık. Daha tarih filan okuma çağımız gelmemiş. Okuma yazma yeni öğreniyoruz. E herhalde Cumhuriyet Bayramı'ydı. Cumhuriyet çünkü resmi bayramların ilki. O okul yılı başladıktan sonra o olmalı.
E başöğretmen girdi. Başöğretmenlerimiz vardı o zaman. Böyle çok sarı saçlı, gür sesli bir eee başöğretmenimiz vardı. Kadın. Ondan sonra bize dedi ki, öğretmen hemen yana çekildi. Sınıf öğretmenimiz onu ağırladı. O oturmadı, ayakta. Bize bizim anlayacağımız kelimelerle, çok basit bir şekilde ülkemizin nasıl işgal edilmiş olduğunu ve bir Atatürk daha, ismi Mustafa Kemal, kendi arkadaşlarıyla beraber bu ülkeyi düşmanlardan temizlediğini, yoksa bize çok küçük bir yer kalacaktı, Ankara ve civarında birkaç şehirle beraber. Yani bu koca haritamız var, o da duvarda asıldı zaten. Bu kadar olacaktı. Eee, bu savaşı, bu yani mucizevi savaşı çok basit kelimelerle anlattı. Gözlerimiz yaşardı adeta. Ondan sonra çıktı gitti sınıftan. Yani ben o gün eve gittiğim zaman, başka bir Ayşe, edip kurtarılmış bir vatanım var filan, böyle heyecan içinde kendi anneme babama anlattım. Onlar bilmiyormuş gibi. Eee, sonra ama bir fikrim de vardı. Çünkü Cumhuriyet Bayramları, Ankara'da, yani 40'lı yıllarda, ben 41 doğumluyum, çok coşkuyla kutlanırdı. Ama ne kadar coşku, fener alayı geçer, herkes elinde kendi mumlarıyla filan peşine takılır. Biz taksi, taksi diyorum. Ulus'ta oturuyorduk. Taksimir İstanbul'un, Ankara'nın merkez. Oradan e şeye doğru, Ulusa doğru yürüdük. Kızılay'dan, pardon Kızılay'da oturuyorum. Büyük bir kalabalık. Bütün o İstiklal Savaşı'na katılmış askerler, kimi değnek, kimi yaşlı ama buralarına şeylerini asmışlar. Bütün >> madalyalarını, İstiklal madalyalarını. Böyle içim titreyerek onların peşinden yürürdük. Coşku içinde elimizde bayraklarla filan, böyle içime içime eee oturmuş ve hiç unutamayacağım bir vatanı kurtarma fikri.
Kazanılmış bir vatan fikriyle büyümüş bir çocuğum ben. Sonra ne oldu? Eee, çok büyük hayal kırıklıklarımdan biridir bu benim. Biz yazlıkta Urla'dayız. Yazlıkta Urla'da işte komşularımızdan birinin genç kızı ortaokulu bitirmiş, liseye gidecek. Benden bir kitap istedi kütüphanemden. "Sizin kitaplarınızdan olsun," dedi. "Olur," dedim. "Nasıl kitap seviyorsun?" "Ne demek o?" dedi. Dedim ki, "Yani çeşit çeşit kitap var. Yani tarihi kitap var, polisiye kitap var. Eee, fütüristik, yani distopya var filan." "Ben ilk defa okuyacağım," dedi. "Aa, sen daha hiç kitap okumadın mı?" dedim. "İlk defa okuyacağım." Okumamış ya. Ortayı bitirmiş, liseye geçmiş. O yaz okuyacak. Ben de ona kitaba bağlansın diye, yani ilk defa okuyacağı için. Şimdi bizim komşu olduğumuz için annem, annemi tanıyor. Annem vefat etmişti ama yani elinde büyüdü diyebilirim. Yazları annem bize gelirdi. "Bak," dedim, "Nene," der anneme. "Nenenin yaşadığı evi kitabını vereyim ben sana," dedim. Vedayı verdim ki, yani tanıyor o insanları. Annem hep anlatırdı. Yaşlılar hep geçmişlerini anlatırlar ya, masal anlatır gibi. "O o evi okuyacaksın burada," dedim. "Hem de bak," dedim, "işgalde neler çekmişiz, onu gör." "Ne işgali?" dedi. Dedim, "Yavrum, biz işgal edildik ya, hani hani sonra Atatürk kurt..." Hiçbir fikri yok. "Ne işgali?" Hayretle bakıyor. "Sen," dedim, "ortayı bitirdin. Bitirdin. Peki tarih okumadınız mı siz?" "Ben sayısaldayım." "Nerede olursan ol."
Evet.
"Yani ilkokulda da öğretiliyor bunlar. Yani tarih diye bir şey okuduk."
Evet.
"Hiçbir fikri yok. Peki sen şöyle mi zannediyorsun?" dedim, "Yavrum. Mavi gözlü bir adam geldi. Padişaha dedi ki, 'İn bakalım oradan, ben oturacağım.' Cumhuriyeti kurdum. Gitti oturdu oraya. Böyle mi zannediyorsun?" "Evet," dedi. "Aynen böyle mi zannediyorsun?" dedim. "Öyle zannediyor." Yani nasıl bir kuşak yetiştirmişiz biz? Kurtuluş Savaşı'nı bilmiyor. Düşman işgali altında olduğumuzu bilmiyor. Atatürk neden Atatürk olmuş, onu bile bilmiyor. Ben o günkü gönül kırıklığımı size anlatacak kelime bulamıyorum. Çocuğun hiçbir kabahati yok.
Bu iklim onu bu hale getiriyor.
Bu iklim onu bu hale getirdi ve bu vatanının kıymetini bilmeyen insanlarla dolu ve idarecilerle maalesef yaşıyoruz. Peki bu kitapta biraz da bu duygularınız var mı? Yani o o kız çocuğuna neler olup bittiğini anlatmak.
O bu kitapta o yok. O yok. Çünkü ben bu kitabın, çok fazla Atatürk kitabı var dedim de, yani bir şey de oldu Atatürk kitabından. Eee, Atatürk'ün inkılaplarını ve askerliğini yazmak istemedim. Çünkü onlar hakkında yazılmış çok kitap vardı. Ben hangi kelimelerle yazarsam yazayım, oralardan kopya çekmiş. Yani başka birinin kitabını aktarıyor olacaktım başka kelimelerle. Onun için ben tamamen Atatürk'ün eee, bir, eee, insan, yorgun bir insan olarak içine yönelmek istedim. Çünkü çok yalnız bir adam olduğu hissi doğdu bende. Bütün o kitapları okurken, etrafında durmadan insan var ama insanlar kalabalıkta da çok yalnızlık çekebilirler, biliyor musun? En büyük yanlışlıkla belki odur. Yani...
Siz onun iç dünyasını anlatıyorsunuz ve onun kendi sesinden anlatıyorsunuz. Aslında bir roman karakteri gibi kurgulamışsınız.
Kendi sesinden anlatmayı tercih ettim. Çünkü çok daha samimi olacaktı. Ben eee, Atatürk'ü tekrar notlar alarak ve okurken, nereye hangisini kullanayım diye. Mesela çok merhametli bir insan olduğunu sezdim. Hı.
Bu benim bu kitabı hazırlarken, eee, bulduğum bir bulguydu. Yani o kadar merhametli ki, onu kitaba almamış olabilirim. Eee, bir, eee, sofra sofraları var, onu biliyorsunuz, işte tartışıyorlar, ediyorlar filan. O sofrada genç bir öğretmen eee oturuyor. Reşit Galip olabilir, emin değilim şu anda. Fikren ters düşüyorlar. Yani zaten eee, herkes her dediğini kabul etsin isteyen bir insan değil ama o gece yorgun mu, huysuz mu nedir? "Kalkabilirsin," diyor. "Ben oturuyorum, daha yemin bitmedi," diyor o da. "O zaman biz kalkalım," diyor. Kalkıyorlar hep beraber yanındaki avenesinden. Adam tek başına kalıyor orada. Sonra çıkarken diyor ki, yaverlerine, "Şimdi bunun," diyor, "Ankara'ya dönecek parası yoktur." Veyahut İstanbul'dalarsa İstanbul'dan İstanbul'a, "Şunun cebine tren parasını koyun da gitsin, burada kalmasın," diyor. Bu kadar da merhametli. Kızmış. Sofrayı terk ediyor ama onun eve kadar nasıl gideceğini düşünebiliyor. Düşünüyor ve para koyduruyor cebine. Düşünün yani. Anlatabiliyor mu?
Sizin anlattıklarınızı da okurken eee bütün bunları aldığınız hikayeleri, şunu da düşündüm.
Bu yok orada. Bu yok ama diğer olaylarda da kişiselleştirmiyor eee meseleleri.
Hayır. Hayır.
Dolayısıyla bir kişisel intikam peşinde koşmuyor. Bir ego savaşı, en ufak bir intikam hissi yok. Ben böyle bir insanı o kadar çok özledim ki uzun zamandır. Onun için Atatürk'ün bu merhameti, bu kızdığı adama karşı bile onun eve nasıl gideceğini düşünmesi beni hakikaten kalbimden vurdu. Yani zaten çok seviyordum. Yani 1. sınıftan başlamıştım sevmeye, öğretmenin sayesinde.
Böyle içim eridi. İçim eridi. Çünkü insanlar bunu yapmaz. Kızdı insana, ne olursa olsun deri çıkarır. Onu düşünüyor.
Bir de bu kadar büyük bir gücün içinde...
Evet.
...kimsenin sizi sorgulayamadığı bir gücün içinde neredeyse.
Evet. Sonra yani şey de mesela orayı, o kitapta aldım onu zannediyorum. Çok yoksul bir çocuk görüyor.
Çok yoksul çocuk, para vermek istiyor, almıyor. Çünkü çok da onurlu bir insan. Yani babasını, onun için yazdım başa. Yani belki gerek yoktu babayı yazmaya ama nasıl bir babanın oğlu olduğu bilinsin istedim. Çok onurlu bir adam. Ve çok ıstırap çekmiş bir adam. Doğruyu yapmak uğruna hırpalanmış bir adam. Atatürk'ün babası. 7 yaşında kaybetmiş ama ondan ona genler geçmiştir. Nitekim de geçmiş. Eee, niye ben bunu söyledim? Neydi lafımı unutuyorum, işte bu yaşta böyle oluyor.
Harikasınız. Sorgulanması bile olmayan bir güç zehirlenmesi içinde değil.
Evet. Evet. Evet. Yani ona rağmen herkesi affetmeye, her dem hazır. Zaten kimseyi suçlamıyor da. Yani öyle bir intikam hissinde yaşayan bir insan değil. Şimdi siz bazı hikayeleri almışsınız. Tabii ki bazıları doğal olarak dışında kalmış. Bir kurgunun içinde eee, bu yazıyorsunuz. Bir, aslında bir hayat muhasebesi yapıyor Atatürk bu kitapta. Artık son günleri, son demi, her şey yeniden zihninde dolaşıyor. Eee, kendini suçladığı yerler var. Doğru bulduğu yerler var. Peki siz o kurguyu yaparken, eee, o yolu beraber aslında Atatürk'le yürürken, e, o omurgayı nasıl çizdiniz? Neler kalacak? Neler dışarıda kalacak? Neler bu kitabın içine girecek?
Ona yazarken karar verdim.
Hı.
Bir kere eee, çok tekrarcı olmak istemedim başka kitaplarda alıntılar yaparak. Onun için kendi sesiyle konuşturmayı tercih ettim onu. Yani başkalarının söylemeye cesaret edemedikleri şeyleri belki kendi sesinden veririm diye düşündüm. O karısı gittikten sonraki yalnızlığı...
Mesela o beni eee sarstı. Çünkü çok memnun değil boşanmış olduğundan. Çok bilgili, çok dil bilen, ona yardımcı olan bir kadındı. O tarafını katiyen inkar edemiyor. Ama bir de bir insan olarak bir özlemesi var. Çünkü eee, bir kadınla uzun müddet beraber yaşamış bir erkek değil Mustafa Kemal. Aşkları olmuş, sevgilileri olmuş. Hayatına birçok kadın girip çıkmıştır muhakkak. Bir kere çok yakışıklı bir erkek. Yani gençliği de böyle Selanik gibi, eee, hayatın tadını çıkarabileceği bir eee, eğlenceli şehirde geçmiş. İstanbul'da da öyle. Ama bir yandan da şunu da siz burada satır arasında söylüyorsunuz. Latife Hanım'la olan şey bir aşk değil.
Hayır. Hayır. Onu e yani memleketini, o kadar eee, o misyonunu, memleketini demeyeyim, memleketini kurtardı. O bitti yani. Arkadaşlarınla beraber hakikaten insanüstü bir savaş verdiler. Mucize gibi. Yani o savaşı da Atatürk'ün savaşlarını okurken hakikaten mucize. Çünkü karşısındaki ordular çok donanımlı. Çok son modern silahlar var ellerinde. Arkalarında zengin devletler var. Bunun elinde bulabildiği kadar silah. O da şeylerden kaçırılmış. Onu yazdım. Çok vurucu bir hikayeydi o benim için. Eee, bizim ordumuzun silahlarını İngilizler işgal ettiği zaman memleketimizi, bunu da burada tekrar etmiş olayım. Bunu bilmeyen çocuk, gençler için biz işgal edilmiş bir ülkeydik. Bu işgalden bizi Mustafa Kemal ve arkadaşları kurtardı. Kurtaramamış olsalardı eğer. Yani padişahın gücü yoktu, parası da yoktu, ordusu da kalmamıştı. Çünkü ordu, koskoca bir imparatorluk düşünün. Yani Afrikalara kadar uzanan her tarafta savaşmaktan perişan düşmüştü ve parası yoktu. Yani gemilerini yapmış, onları işletecek kömürü yok. Öyle bir dibe vurmuş bir imparatorluktu. Parasız, pulsuz. Bunların karşısında çok donanımlı ordular, İngilizler, Fransızlar, İtalyanlar, Yunanlılar, her biri üstüne geliyor. Bunların kiminin ayağında çarık, kiminin ayağında postal, kiminin ayağında belki çorap, inanmışlık, adanmışlık.
Adanmışlık.
Onun nasıl bir fark yarattığını da görüyoruz. Evet. Ve ben yani hakikaten bu kitabı yazarken bazı yerlerde gözümden yaşlar aktı. O kadınların da o göze alıp, yani benim anneannem beni o çuvala yatırmazdı. Söz veriyorum size. "Batan kurtunuz benim, tohum gitmesin," derdi. O yani çocuklarını yatırarak, o silahların, patateslerin, soğanların üstüne gece kanılarla çeke çeke silah taşıyorlar cepheye. Hakikaten yani bütün fertleriyle verilmiş bir Kurtuluş Savaşı'nı biz bugün çocuklarımıza öğretemiyorsak, yuh olsun bize. Vallahi yuh olsun.
Zaten. Muhafaz >> öğret neden öğretmiyoruz? Bir de o soruyu kendime soruyorum.
Bu vatanı biz düşman işgalinden kurtar... Biz değil, Atatürk ve askerleri kurtardılar. Peki bu adama en ufak bir minnet duygusu duymuyor musunuz yahu? Yani düşünmüyorlar mı? Ne olabilirdi? Bir kere her camide beş kere ezan okunmayacaktı. Bunu Atatürk'ün kıymetini bilmeyenlere söylüyorum. O müsaade etmezdi size İngiliz. Cumadan cumaya. Anlatabiliyor muyum? Bu kadarını mı idrak edemiyorsunuz? Allah'a şükür ki bugün o sesi duyuyoruz. Biz Müslüman bir ülkeyiz. Tabii ki yapılacak bunlar. Yapılamayabilirdi. Atatürk olmasaydı.
Şimdi bir de şunu da söylemek lazım. Siz bunları, eee, Osmanlı parçalandığında, Cumhuriyet kurulduğunda 150'liklerle sürgüne giden bir Osmanlı paşası dedenin torunu olarak söylüyorsunuz.
150'likler içinde değilmiş dedim ama sürgüne gitti, kaçtı tabii mecburen. Çünkü son maliye nazırı.
Evet. Yani o anlamda cumhuriyetin bir manada zararını görmüş bir insan. O daha büyük bir liste de 350'den 150'ye iniyor. O 350'nin içinde var adı.
Sonra çünkü, eee, kendine göre küçük yardımlar yapmış o şeylerin taşınmasında filan. İtalyan bir ahbabı var onun. O gemilerle silah taşınmasın. O affa uğradı. Yoksa...
Yani bir Osmanlı paşasının torunu olarak siz bunları söylüyorsunuz. Bu da kıymetli.
Osmanlı Nazırı >> ve üstelik eee dedenizle de bir hikayeniz var değil mi? Dedenizin de küçük bir kırgınlığı varmış.
A evet. Evet. O çok güzel bir hikayedir. Şimdi benim göğsümde kocaman bir Atatürk madalyonu asılı bir zincirin ucunda. Dağıtmışlardı eee memurlara. Babam da işte Sular Dairesi'nin başkanı. Ona da vermişler bir tane. Ben onu hemen boynuma asım. Hep çıkarmıyorum. Onu çok seviyorum. Takıyorum burada böyle bir madalyon. Atatürk'ün başı var üstünde. Anneannem eee gelirdi mayıs ayında, bir ay kalırdı bizden Ankara'da. Sonra beni alırdı yataklıyla biz İstanbul'a dedemin Adalar'daki köşküne giderdik. Yazı orada geçirdim. Annem arkadan gelirdi. Babam zavallı hiç gelemezdi. Bayram seyran yoksa eğer arada, çünkü hep çalışır o. Ondan sonra gidiyoruz yataklıyla gidiyoruz. Anneannem, "Bunu çıkar," dedi. "Niye?" dedim. "E denize gireceğim filan, kaybedersin," dedi. "Anneanne, plaja gitmez ki bu," dedim. "Yani denize girerken çıkarırım ama ben bunu takıyorum işte." Bır şeyler filan, nihayet bakla çıktı. "Dedenin yanında takma o zaman," dedi. "Niye?" dedim ben. "Dede yani işte harfleri değiştirdi ya Atatürk," dedi, "onun için dedem biraz kırkın Atatürk'e. Takma ver," dedi. Adaya ayak basar basmaz ben dedemin karşısına dikildim. "Dede, sen Atatürk'ü sevmiyor musun?" dedi. "Nereden çıktı bu?" dedi. "Çünkü," dedim, "anneannem dedi ki bana, 'Bu madalyonu takma dedenin yanında,' dedi. Harfleri mi ne, bir şey, sen onu pek sevmiyormuşsun," dedim. Dedem dedi ki, "Evet, anneannen doğru söylemiş ama," dedi, "ben fikrimi değiştirdim." dedi. "Çünkü," dedi, "ya kırılmıştım. Çünkü bizim harflerimiz yani özeldi, onları değiştirdiği zaman," dedi. "Ama sonra," dedi, "sen okula başladın Eylül ayında. Aralık ayında senden bir kart aldık. 'Dede, nene, anneanne, yeni yılınız kutlu olsun torun.' El kendim yazmışım ben," dedi, "senden o kartı alınca," dedi, "senin yazından ben dedi anladım ki Atatürk çok doğru bir iş yapmış." "Neden?" dedim, "Ben anlamıyorum tabii, neden?" dedim. "Çünkü," dedi, "eski harflerle yazıyor olsaydın, öğreniyor olsaydın sen," dedi, "3 ay sonra bana o notu yollayamazdın," dedi. "Niye ama?" dedim. "Çünkü," dedi, "eski eski Türkçede sesli harf yoktur. Bir tane vardır. O da yani yetişmez her şeye. Ne demek?" dedim, "sesli harf?" Anlayamıyorum ben. İşte söyledi, a, i, filan. Yani harfler yan yana gelir. Hatta aklımda kaldı da, eee, KBR ile bana bir örnek verdi. Kabir, kubur, kibar, kabar. Bir şey daha hatırlamıyorum. Şimdi beş tane kelimesi KBR ile yazılır. Sen dedi, okurken o kadar malumatlı olacaksın ki, hangi kibar mı, kabar mı, kubur mu, kabir mi, ne olduğunu bilginle cümleden anlayacaksın. Onun için de dedi, bunu 3 ayda öğrenemezsin. Bu bir ömür süren bir şeydir. Yani yıllar geçtikçe, yıllar geçtikçe, çünkü her kelimede beş harfle bitmiyor. Yani çok uzun da kelimeler var. Onları da öğrenebilmen için çok bilgili olman lazım. Yani kolay değildir dedi, Osmanlıca'yı sökmek. Böyle 3 ayda pat diye öğrenip her istediğini yazabilecek kıvama geldiysen, ben Atatürk'ü seçimi için kutluyorum," dedi bana. Şimdi bu önemli bir şey. Sonra bana dedi ki, "Bak orada bahçıvan," dedi, "Bahçeyi suluyordu. O," dedi, "gazete okuyor," dedi.
Hı.
"Yani oradan bilgileniyor. Ondan sonra dedi, işte mutfaktaki aşçı hanım, o da dedi tefrikalar olurdu. Olurmuş. Eee, gazetelerde roman tefrikaları. Romanlarını okuyor," dedi. "Y iyi bir şey yaptı," dedi. "Ben Atatürk'ü sen çıkarma madalyonu."
O madalyon sizinle devam etmiş. Peki siz bu kitabı hazırlarken bilmediğiniz bir şey öğrendiniz mi?
Bilmediğim bir şey öğrendim mi? Bir kere 8 tane eee manevi evladı olduğunu bilmiyordum. Ben Ülkü var zannediyordum. Bir de işte Sabiha Gökçen'e el vermiş diye ama 8 tane ev çocuğu olduğunu ve bunların çoğunu da yani erkek çocukları evlere getirmiş. Annesine de birkaç tane çocuk vermiş, "Bakın büyütün," diye. İçi dayanamıyor. Şunu öğrendim. Bir, bir savaşta, bir kitapta okudum. Gözümden yaşlar indi. Küçücük çocuklar ağlaşıyorlar. Anası babası kalmışlar. Yani ölmüştü. Köy yanmış, yıkılmış. Ortada çocuklar var. Yani çok merhametli bir insan. Dayanamıyor yani çocuğun. Bir de zaten oraya bir laf aldım bir yerden. Hangi kitapta hatırlamıyorum. Eee, karısı onun için diyor ki, "Büyüyen fidana ve çocuğa dayanamaz. Çok tabiata, tabiatı seven, tabiatı koruyan, ağaçları koruyan, yaprakları, çiçekleri seven bir insan. Hayvanları da seviyor. Köpeklerine çok düşkün. Ondan sonra ve çocukları seven bir insan, kötü bir insan zaten olamaz. Zaten olamaz."
Sizce mutlu bir insan mıydı Atatürk?
Yalnız bir insandı. Bende çok yalnız insan duygusu uyandırdı. Bir Nuri'si var.
Hatta biri bana sordu. Eee, soru yollayanlardan. "Atatürk'ün tanıdığı insanlardan hangisi olmak ister?" dedi. Dimitri'den yazacağımı zannediyor. Nuri dedim ben. Nuri. Çünkü Nuri hep yanında ve Nuri Jker çok şey biliyor. Ve ben Nuri Jonker'in çok şey bildiğini nereden çok iyi biliyorum? Onun torunu olan Nuri Jonker benim amcamın torunu.
Anlatabiliyor muyum? Yani benim amcamın kızı Nuri Conker'in oğluyla evlendi. Çocuğun da adını Nuri koydular. Tabii bir Nuri Conker daha var. Şimdi benim çocuklarımın yaşında olan.
Şunu da düşündüm okurken. Mesela siz bu kitabı 30-40 yıl önce yazmış olsaydınız, bu kitaba alacağınız hikayeler veya vurgulayacağınız şey değişik olurdu.
Tabii ki değişik olurdu. Bir de ben bu kitabı yazarken benim yani 40 yıllık hayat arkadaşım Engin çok rahatsızdı artık. Yani gidiyordu, görüyorduk. Onun da hassasiyeti vardı. Üzüntüsünü taşıyordum. Onun için belki başka bir kitap çıkabilirdi elimden. Başka bir zaman olsaydı. Belki daha detaylı, daha eee kapsamlı bir kitap yazardım ama eee, şeydim yani çok işim vardı o sırada da Engin'le.
Evet. Bunu bildiğim için şu da dikkatimi çekti. Siz Atatürk'ün son günlerinde, artık e ölüm döşeğinde diyebileceğimiz bir zamanda onun iç sesiyle aktarıyorsunuz bunu ve yanınızda o sırada yine son günlerini yaşayan biri var.
Evet.
O o ruh halini aktarmış mı oldunuz bir yandan?
Bilmiyorum. Ona ben karar veremem. Okurlar verir. Yani onu çok içtenlikle aktardımsa demek ki öyle oldu.
Çünkü yani ölmesin istediğim, elimden geleni yapmaya çalıştığım bir insan vardı ve yani kayıp gidiyordu, görüyorduk. Atatürk'le bambaşka hastalıklar filan ama yani benim eşim e 5 yaş demek ki 89 yaşındaydı. Yani bir yerde kabulleniyorsunuz. Atatürk çok genç.
Çok genç. 57 yaşında sadece.
Evet. Evet. Daha onun 40 senelik, 50 senelik ömrü var. İyi bakılırsa, iyi yaşarsa filan.
Peki yazmak size iyi mi geldi o dönemde yoksa zorladı mı?
Yok, bana yazmak her zaman iyi gelmiştir. Yazmak beni birçok eee, eee, üzüntümden kurtarmıştır benim. Çünkü yani zor bir hayatım oldu. İnişli çıkışlı, çocuklarımla, boşanmalar filan. Yazmak bana hep iyi gelir.
Peki bu yalnızlığı hissediyor musunuz? Siz de kalabalıklar içinde yalnız olanlardan mısınız? Tam tersi mi?
E şimdi ben eee, evet, kalabalıkların içinde çok kalabalık bir ailede büyüdüm. Ben zaten kederin ne olduğunu, evlenip boşanıncaya kadar bilmiyordum. Çok mutlu bir çocuktum. Yani her şeyi olan bir çocuktum. Sevilen, kalabalık bir ailesi olan, istediği yapılan. Yani öyle bir özlem içinde büyümedim. Ne zaman ki ben hayata atıldım tek başıma. E işte o zaman gördüm ki hayat benim o peri masalı dünyamdan çok değişik. Çok değişik yani. Birinci evliliğim çok zor geçti. İki çok küçük çocukla, bakın 2 yaşını ve 3 yaşını doldurmamış iki minik çocukla boşanmayı göze aldım.
Daha sonraki hayatımız. Evet. Çok cesursunuz. Zaten hayatınızı anlattığınız kitaplarda da bu var. Ben eee şunu da sormak istiyorum. Hayat tecrübesinin eee daha eee gelişmiş olması, daha çok şey görmüş olmak, bir biyografi yazarı için, o yazdığı kişiyi anlamak, onun iç dünyasına girmek için daha kolaylaştırıcı mı oluyor?
Bilemiyorum belki. Çünkü benim hayatımın çok zor anları oldu. Çok çok çalışmam gereken, zor işler yaptım, kamera arkasında sabahlara kadar süren filan. Ama bütün bunlar zenginliktir. Çünkü çok değişik anlar yaşarsınız. Çok değişik insanlar tanırsınız. Ben bundan şikayetçi değilim. Benim mesela kamera arkasındaki çalışmalarım olmasaydı ben eee, bir genelevin içini anlatamayabilirdim. Yani oraya gitmedim çünkü. Ama biliyor musunuz, eee, şeyler nasıl toplanır? Eee, filmlerde figürasyon olarak kullanacağınız insanlar. Onlar bir kafede toplanırlar. Beyoğlu'nda bir kafe vardır. Arka sokaklarda çok erken bir saatte minibüs gider. Orada figürasyon olmak isteyen insanlar bekleşir, çaylarını içerler. Kadın, erkek, her yaşta. Onları e işte yapımcı yardımcısı biri, yani aramızdan biri gider seçer. "Sen, sen, sen," onları minibüse doldurur, getirir. Onlara işte şapka, kravat, ne giyeceklerse o günün dekoruna göre bir şeyler giydirilir. Mesela lokanta mı çekiliyor? Onlar masalara serpiştirilir. Yani bir lokanta sahnesinde konuşmazlar. Yalnız dururlar, yemek yiyor gibi yaparlar. Öğlen yemeklerini yerler. Bir lahmacundur veya bir pizzadır filan. Ondan sonra bir ayran içerler. Küçük e yemeklerini alır giderler. Çoğu da akşamcıdır. Yani ondan şaraplarını içerler, kadın veya erkek. Bunlar hayatın çok kıyısında yaşayan insanlar. Yani hayat onları böyle savurmuş. İşte oralardan ancak bu şekilde günü geçiriyor. Sıcak bir ortamda oturuyor, yiyor, içiyor, akşama kadar. Akşam da gidiyor evine, işte ne yapacaksa yapıyor. Eee, bunlarla ben bunları eee, kamera arkasında çalışmasaydım tanıyabileceğim insanlar değildi. Mesela ben genelevde çalışan, çalışmış olan bir zamanlar bir hanımla konuşmaya, çünkü bana derlerdi ki, "Yemek yiyoruz burada, ne yapıyorsun?" Onların arasında ya, hikayelerini dinliyorum. Sizin bilmediğiniz şeyleri anlatıyorlar bana. Anlatıyorum, anlattırıyorum. Çünkü bir hangi hikayeyi, hangi romanı yazdıktan sonra, bilmiyorum, geneleve gittiniz mi? Hayır, gitmedim ama anlattırdım.
Hikayeleri biriktirdiniz siz burada.
Evet. Evet. Biriktiriyorsunuz. Yani değişik insanlarda, değişik ortamlarda bulunmanın bu faydası var bir yazara. İlla gidip görmeniz, illa sefalet çekmeniz, sokaklarda dilenmeniz filan gerekmiyor ama o insanlardan dinliyorsunuz. Peki şimdi biyografi yazarı olunca, eee, sizin de yok >> Aylin Püreya >> o kadar 3 42 tane basılmış kitabım var benim. Hadi birini çıkarıyorum çünkü o onu ben yazmadım. Benim için yazdılar. Kalın kitabı >> kastediyorum. >> 41 tane ben yazmışım.
Şimdi 41'in içinde >> Münire Nurettin.
Hı hı. O onu biyografiden saymıyorum bile. Çünkü o benim eee telif, yani satışından kazanacağım bir kitap değildi. Onu bana bir arkadaşım dedi ki, "Birisi işte böyle bir kitap istiyor. Yazar mısın? Şu kadar para verecek, bu kadar. İki ayda bitireceksin yalnız." Gittim bunu isteyen kişiyle konuştum. Avans dahi almadım yani. Ama sözünde durdu ve parayı verdi bana. Eee, Müne Nurettin'in hayatını yazdım. Çok zor oldu hayatta. En zor yazdım. Ne oğlu konuşur, öbür oğlu zaten Amerika'da, ulaşmak mümkün değil. Ne boşandığı eşi konuşur. Hiç kimse konuşmuyor. Ben onları o kadar zor yazdım ki o kitabı, şeyleri topladım hep. Eee, o zamanında yazılmış konserlerinin hani girerken size verirler ya >> kitapçıkları, dergileri >> kitapçıkları, dergileri, oralardan çıkarttım.
En zor kitap o muydu?
Çok bil, hiçbir şey bilmeden, böyle tırnaklarımla kazıya kazıya bilgi topladım. Bir de çok kendisi vefat etmişti. Bütün arkadaşları 90 ve üstü veya yani oralarda hayatta kalanların da çoğu normal olarak yani hatırlamıyordu. O kelebeği kullanmak istemiyorum. Y ben de oraya doğru gidiyorum çünkü. Onun için çok zor oldu.
Hep böyle şeylerden, yani eski didiklenmiş dergilerden çıkarttığım, bulabildiğimi buldum. Kış günü yazıyordum. Adam 2 ay içinde istiyordu bu kitabı. Çünkü o bir seri yapıyordu. Sel Yayınları'nın bir serisi. Türk meşhurları mı, nedir? Yani onun içinde Yahya Kemal de var, müzisyenler de var, ressamlar da var. Bana bu düştü. Kimse konuşmuyor.
Çok zor.
Evet, çok zor. Ben eşini arıyordum devamlı ve diyordum ki, "Hanımefendi, size okutacağım yazdıklarımı. Ne istemiyorsanız çıkaracağım ama ne olur birazcık bilgi verin." Ben evde çalışan, çalışanıyım buranın. Temizlik yapıyorum. Ben bir aynı ses. Biliyorum ki o kapıya gitsem ama artık onda artık kapıdan kovulmayı göze alamadım doğrusu.
Peki bir anlamda bu kitap da biyografi mi Ayşe Hanım?
Hayır, bu hayat, bu bir biyografi tabii ki değil. E çok kapsamlı biyografiler var. Mesela ben Tek Adamlar üç ciltir.
Hı hı.
Üçünü de okudum. Hem çıktığı yıl okudum. Bir de bu kitabı yazarken karıştırdım. Ama çok fazla da oralardan cümleler kapmak istemedim. Anlatabiliyor muyum? Bu bir şey değil. Biyografi değil. Bu Atatürk'ü, eee, son günlerini anlatan. Çünkü burada çocukluğu var biraz.
Hı hı.
Ama bir resim olarak var. Yani nasıl bir çevrede büyüdü? Babasını ve annesinin hayatını koymak istedim. Çünkü çok zor bir hayat yaşamış babacığı. Yani o kadar, bir de eee, çok sağlam karakterli bir adam. Başkası olsa yah, yani çırıl çıplak soymuşlar adamı. Sokaklarda bırakmışlar. O kadar hainler yani. O illaki mafya, o zaman mafya değil bunların adı herhalde. Komisyon alacak ondan para alacak. Vermiyor. Çünkü o devlet memuru, çok namuslu. Bir kere çok namuslu bir babanın oğlu Mustafa Kemal. O namuslu baba bende çok eee kıymetlidir. Benim babam da çok namuslu bir adamdı. Çünkü severim yani zorluğa karşı durabilen namuslu insanları. Çok severim. Oradan böyle bir daha da bir sempati duydum. Eee, şimdi o dinliyor. Dinlettim ben ona annesinden. Yani dinleyerek öğrendi babasının nasıl bir insan olduğunu. Eminim onun karakterine de çok tesir etti. O dinlediği hikaye.
Mutlaka hem DNA aslında var sizin dediğiniz gibi hem bir öğreti, evin ahlakı var.
Evet. Yani burada ben Mustafa Kemal'in hem ahlaki yapısını çizmek istedim. Çünkü bir dâhilerde olması gereken çok önemli bir şey. Ahlaklı olması çok önemli bir şey. Bunu bu yaşımda daha da iyi anlıyorum. Yani temiz ahlak, iyi bir karakter, seveceğim bir insan, merhamet, ne kadar önemli bir lider için biliyor musunuz? O halk mutlu oluyor o zaman. Mutsuz olmuyor.
Kendi belki özel hayatında o kadar mutlu değil ama mutlu etmeyi bir şekilde beş, çok seven bir adam. O kadar 8 tane çocuk, hiç gerek yok. Onlar mutlu olsunlar, iyi yetişsinler diye yapıyor bunları ve çok üzülüyor başaramadığı zaman.
Siz ona bir çocuk özlemi de eee vakfetmişsiniz aslında.
Evet. Evet.
Buna dair okuduğunuz kaynaklarda bir done var mıydı yoksa bu sizin eee çıkarınız mı?
Yok vardı. Çünkü 8 tane çocuğu niye evlat edinsin? Ölürken bile onların çeyizlerine kadar düşünüyor. Yani ölüme yatmış bir adam, biliyor ki yani bir aylık, 2 aylık ömrü kalmış. Bunu mu düşünür? O çocukların çeyiz parasını mı düşünür? Kızlara çeyiz parası ayırayım. Onları işte, bunu büyükanne düşünür. Ben şimdi düşünüyorum. Herkes üniversiteyi bitirdi. Bende sekiz tane torun var. İki tanesi daha küçük. Yani onlar üniversite yarışına gelmediler. Ben şimdi böyle en güvendiğim çocuğuma eee şey yazdım, vasiyet yazdım ki o çocuklar üniversiteyi bitirene kadar onlara yardım edilecek. Hanginizde para varsa. Yani benim zaten bölüşecekler. Bölüşünce pek bir şey kalmayacak. Dört tane çocuk çünkü. Ama o çocuklara iki tane kaldı. Onlara üniversite bitirdin diye. Anlıyorum Atatürk'ü. O o hayata hazır bırakmak istiyor çocuklarını. Elinden geleni de yapıyor. Dışarılarda okutuyor. Efendim ağladık, alışamadık, üzüldük. Peki buyurun gelin, burada okuyun. Yani o kadar cömert ki çocuklarına ve şefkatli ki ben hayretler içinde kaldım. Halbuki bir asker bu.
Evet.
Değil mi ya? Otoriter, disiplinli bir asker.
Dışarıda efendim beğenmiyorlar. Geliyorlar orada başaramıyor. Tamam. Peki evlendireyim kızım seni. Yani çok sevecen bir insan. Çok merhametli bir insan.
Atatürk 57 yaşında. Sizin oğullarınız da herhalde bu yaşlardalar değil mi?
Evet. Evet.
Eee, şimdi o bakarken çünkü hani, böyle bizim için önemli olan, gönlümüzde çok yer eden kişiler hep bizden büyükmüş gibi durur orada. Öyle. Ama şimdi oğlunuz yaşında birinin aslında iç dünyasını anlamaya çalıştınız.
Eee, o bakış nasıl etkiledi sizi?
Evet. Şimdi benim dört tane oğlum var. En büyük oğlumun torunları var. Eee, ondan da anlıyorum. Bakın bu iyi bir soru geldi aslında bana. Çünkü o da çocukların üstüne titriyor. Yani evlenmiş, etmiş çocukları var. Çoluk çocuğa karışmış ama onlara çok düşkün. Yani onların hep iyi olmasını, iyi okullarda, iyi beslenmesini filan bayılıyor onlara. E Atatürk'ün de eminim çocukları olsa çok iyi bir baba olacaktı.
Ya insanın Atatürk'ü oğlu gibi görmesi herhalde tuhaf bir fikirdir. Ama...
Atatürk'ü oğlum gibi hiç düşünemedim. Üstatla bile düşünemedim. Hayır, Mete ile Atatürk ile karşılaştığımda estağfurullah efendim, haddime düşmez ama eee, çok seveceğim bir baba olurdu muhakkak. Benim çocuklarım da çok seveceğim babalar. Çok seveceğim babalar. O bakımdan çok mutluyum. Yani çocuklarına çok düşkünler.
Şimdi sözle ömrünü geçirmiş birisiniz. Yazarak, konuşarak, anlatarak. E ama bir yandan da diyorsunuz ki, bir röportajınızı da bu kitapla ilgili bir röportajınızı da okudum. "Bu benim son kitabım olabilir." Bir yazar...
Şimdi benim son kitabım bir, bundan hatıra defteri olacak.
Yapmayın. Çok eğleneceğim onu yazarken ama bu kaçınılmaz bir şey yani. Aklınız da eskidi, her tarafınız gibi. Y mutfağın önüne gidip de, "Ben buraya niye geldim?" dediğim çok oluyor. E unutuyorum niye gittim? Kapıyı kapıyorum, kerteriz alıyorum yatak odamdan, tekrar geliyorum. Bilmiyorum. Ocağa gidiyorum. Acaba ocağımı açık bıraktım? Yol kapamışım. Kös kös git yat. Yani şimdi bu bunamaya doğru ilk adımlar. Yapmayın.
E yapıyorum çünkü yani akıl, e, kafa e ilk günkü gibi durmuyor. Her tarafımız yaşlanıyor. O da yaşlanıyor tabii. Yani bir unutkanlık normal bir şey. Onu da normal karşılıyorum. Çocuklar çok endişe ediyorlar.
Bir yazar için bu benim son kitabım demek kolay mı? Hakikaten...
Bu son kitabım değil. Benim son kitabım dediğim gibi bir bunağın hatıra defteri olacak. O kıvama gelmeyi bekliyorum ki hakkını vererek yazayım o kitabı.
Arada sizin gönlünüzü çelenap olamaz mı? Belki...
Arada gönlümü çelen bir kitap olabilir. Evet. Araya bir kitap sıkışabilir. Ben 84 yaşındayım. Eee, 90'a kadar yolum olduğunu düşünüyorum. İnşallah yani...
Daha da uzunlar inşallah. Şey de alıyorum, magnezyumlar filan yani kafam işlesin diye. Ondan sonra yazabilirsem sevinirim tabii.
Yaşlanmakla barışmak çok kolay olmuyor birçok kişi için. Bunu gözlüyoruz ama sizin için öyle olmamış. Neden acaba?
Bilmiyorum. Yaşlanmak yalnız tabii aynaya bakınca çok kötü bir his de. Onun dışında ben normal hayatımı yaşıyorum. E şöyle, eşini kaybediyorsunuz. Kadınsanız özellikle, genellikle birkaç yaş fark oluyor ama erkeklerde daha mı çabuk ölüyor? Ne yapıyorlarsa bilemeyeceğim. O bana çok koydu. Hakikaten Engin'in yokluğu, yani 40 yılı beraber geçirdikten sonra böyle kanadı kırılmış bir kuş gibi olduğumu itiraf edeyim. Zor zordu onu kaldırmak ama işte kitaplar girdi. Allah'tan bir işim var, yapacağım. Belki biraz da 13'ün rozeti taktım.
Yani bir bir gene meşgul olayım, bir yerlere gideyim diye. Eee, bir de tabii bu Atatürk'ün partisi. Atatürk'ün getirmiş olduğu o çağdaşlaşma, o her çocuğa eğitim hakkı, fırsatı. O ne kadar önemli bir şey biliyor musunuz? Ben okula giderken...
Koçun çocuğu da, kapıcının çocuğu da yan yana oturup ders görürdük. Tabii.
Yani bu eğitimi sıfırdan üniversite sona kadar sağlayan memleket çok az. Onun kıymetini bilelim.
Bu bir fırsat eşitliği çünkü.
Müthiş bir fırsat eşitliği. Müthiş bir fırsat. Eğer Atatürk bu fırsat eşitliğini koymasa, getirmeseydi bizim hayatımıza, eee, Süleyman Demirel başbakan olabilir miydi? Cumhurbaşkanı olabilir miydi? Bir düşünün. Bir düşünün. Köyde kendi hatıralarını anlatırken, biliyorum, suların üstüne basmamak için köyün yaşlılarını 25 kuruşa sırtında karşıdan karşıya geçiren bir köy çocuğu bu. Eee, akıllıysan, azimliysen, akıllı bir insandı Demirel. Yani mühendis olmak için akıl lazım. Benden mühendis çıkmaz yani. Kafam basmaz. Babamdı benim akıllı olan evde >> cumhurbaşkanlığına kadar yükseldi. Bu bir fırsat eşitliğidir. Özal da öyle. Bu bir fırsat eşitliğidir.
Yani bütün cumhurbaşkanlarımızı düşünelim, bir iki tanesi hariç. Onlar eee, daha aristokrat ailelerden geliyorlar. Sezer, bunlar hepsi e Türkiye Cumhuriyeti'nin fırsatları verdiği fırsatlarla yetişmiş ve cumhurbaşkanı olmuş insanlar. Bugünkü cumhurbaşkanımız dahil olmak üzere cumhuriyetin ne olduğunu tarif eden hayat hikayeleri onlar aslında.
Aynen. Başarı hikayeleri. Başarı, fırsat eşitliği ve başarı hikayeleri. Atatürk öyle bir zemin hazırladı ki herkese, en ücra köydeki çocuk bile isterse, azimliyse en tepeye çıkabiliyor. Bu, bunu mesela İngiltere'de görülmez duvarlar vardır. O da fırsat eşitliği, güya oluyor ama yani o görünmez duvarları yıkmak çok zordur. Görünmez duvarlar, sınıfsal duvarlar vardır.
Galiba. Biraz hafızayı diri tutmak gerekiyor. Eee, son yıllarda en çok kaybettiğimiz şeylerden biri de bu hafızanın artık birazcık eee belirsiz bir hale gelmesi.
Eee, biraz çabayla, biraz kendiliğinden unutturulmuş olması. Sizin bu kitabınızın da bu hafızayı canlandırmak için çok katkısı olacağını düşünüyorum. Vallahi ben üzülüyorum o onları unutmuş olmamıza. Çünkü bize fırsat eşitliği tanınmış. Eee, bedava eğitim tanınmış. İlkokuldan üniversite sonuna kadar. Bunları yapan ülke pek az. Kadına mirasa da eşitlik sağlaması, bugün uygulanıyor mu? Hiç zannetmiyorum. Çünkü aile içinde gene kapı kapılı kapılar ardında kızların hakkı eminim yeniyordur. Ama isterlerse, cesur olurlarsa, başvururlarsa mahkemelere haklarını alırlar diye düşünüyorum. Yargı, yargı, yargıyı, yargıya bugün de bugün yargı var mı?
Hukuktan ve yargıdan zor.
Yani mesela varsa Osman Kavala niye içeride? Biri bana Allah aşkına izah etsin ben Osman Kavala'yı. Hiç el sıkışmadık, konuşmadık. Sadece kim yani, bugün görsem gene epid olmadığı için unutmuş olabilirim ama yani o adamın Osman Kavala olduğunu işte o konserlere giderken, konser kapılarında biliyordum.
Hakikaten çok üzülüyorum. Adamın bir suçu yok.
Evet. Adalet açısından bir simge oldu zaten.
Simge yani, çok çok acı. Sonra bir sürü işte şeyleri, barın soyadı. Ayşe Barın.
Ayşe Barın.
Günahı ne kadının? Bu soru işaretlerinin hiçbirinin bir cevabı yok.
Soru cevabı yok. Cevabı bulunmadıkça da bunlar benim tabii kalbimde böyle bir taş gibi oturuyor ve yani bunlara bunları sevmiyorum. Bu bu şeyden dar boğazdan çıkmak istiyorum.
E Çetin Altan'ın eee son yazılarından birinde şöyle bir hayıflanma cümlesi vardı. "Hiç unutmam onu. Yani bizim eee ulaşmaya çalıştığımız ülke bu değildi. Biz bunu başaramadık."
Değil. Değildi. Ben en korkuncu da yargı. Yargıya güvenemiyorsan bir ülkede neye güven? Peki son olarak şunu sorayım. Daha eee olumlu bir yere doğru eee bu sohbeti isterseniz sonlandıralım.
Tabii mutlaka öyle yapalım. Eee, ben düşünüyorum ki sizin o söz ettiğiniz, eee, lise öğrencisi, kız çocuğu bu kitabı okursa etkilenir ve, eee, zihninde birçok pencere açılır. Eee, peki siz bu kitapla ilgili çok kaynak taradınız. Başka hangi kitapları mesela 2i 3 kitap önerecek olsanız Atatürk'ü tanımak için hangilerini önerirsiniz?
Arkasına yazdım. Kaynak. Evet. Kaynak. Çokça kaynak var ama şimdi hatırlamıyorum ama arkasına yazdım. Ama mesela Makbule'yi çok eğlenerek okumuştum doğrusu.
Çok güzel kitap oldu.
Evet.
Çok teşekkür ederim. Güzel.
Ben çok severek yazdım Atatürk'ü. Bu kitabı yani Atatürk'ü okudukça okudukça sevdim.
Ve yani sadece bana bir vatan lütfettiği için değil. Çünkü gerçekten gene bir vatanımız olurdu ama Ankara ve civarında denize bile ulaşamayan bir toprakta yaşıyor olacaktık. Orası kesin. Kurtuluş Savaşı bir mucizedir. Bir mucizedir. Onun ve arkadaşlarının yarattığı. Ha belki eee sömürge gibi olacaktık. Belki çok daha imkanlarımız olacaktı o zaman. Yani her bakımdan kimin sömürgesi olduksa. Ama vatan sahibi olmak başka bir şey. Bu şükranımızı dile getirmek için bir vesile olsun o zaman.
Evet.
Çok teşekkür ederim. Sağ olun. Ağzınıza sağlık.