📱

Get Our Mobile App

Take your business learning on the go!

Download on the App StoreGet it on Google Play

Fight Club Haklıydı: Neden Mutsuzuz?

Zenit12:09

Transcription

Her şey bir namlunun ağzında başlar. Ama asıl hikaye o namlunun oraya nasıl geldiğiyle, modern dünyanın bizi nasıl yavaş yavaş boğduğuyla ilgilidir.

1999 yılı Millenyumun şafağında dünya dijital bir kıyamete Y2K sendromuna hazırlanırken sinema salonlarına bir bomba düşer. Adı basit bir dövüş filmi gibidir ama aslında bir neslin otopsisini yapar.

Filmde ana karakterimizin bir ismi yoktur. Ona Jack deriz veya anlatıcı deriz ama aslında bir hiç kimsedir. O modern iş hayatının gri koridorlarında kaybolmuş milyonlarca beyaz yakalıdan sadece birisidir. Ağır bir uykusuzluk problemi yaşar. Ama bu sadece uyuyamamak değildir. Bu simülasyon evreninde gerçeklik algısını yitirmek gibidir.

Anlatıcı der ki, "Uyuyamıyorsanız her şey bir kopyanın kopyasının kopyasıdır." Bu cümle filmin en derin felsefi tabanını oluşturur. Yaşadığımız hayat gerçek değildir. İçtiğimiz kahve Starbucks'ın bize sattığı deneyimdir. Gülümsediğimiz iş arkadaşımız kurumsal nezaket maskesi takmış bir robottur. Her gün aynı ofise gider, aynı ekrana bakar ve aynı sahte diyalogları kurarız.

Anlatıcının işini hatırlayın. Bir otomobil firmasında geri çağırma koordinatörü. İnsan hayatını bir matematik formülüne indirger. Eğer tazminat ödemek hatayı düzeltmekten daha ucuza geliyorsa arabaları geri çağırmayız. İşte modern dünyanın özeti budur. İnsan sadece bir maliyet kalemidir. Bu buz gibi rasyonalite anlatıcının ruhunu çürütür. O yaşıyordur ama var değildir ve nesneler anlamsız gelmeye başlar. Varoluş yapış yapış bir hiçlikten ibarettir.

Bu eşsizlikten kaçmak için doktoruna gider. Doktor ona gerçek acıyı görmesi için testis kanseri olan erkeklerin terapi grubunu önerir. Bu filmin en abzürt ama en trajik anlarından biridir. Sağlıklı bir adam hissetmek için hasta taklidi yapar. Çünkü modern insan acı çekme yetisini bile kaybetmiştir. Her şey steril, her şey paketli ve her şey güvenlidir. Acı hayatın tek gerçek kanıtıdır. Orada devasa göğüslere sahip hormon dengesi bozulmuş ve erkekliği elinden alınmış boba sarıldığında anlatıcı ilk defa uyuyabildiğini söyler.

Bu sahne modern yalnızlığın fotoğrafıdır. Uçaklarda veya otobüslerde yan yana oturduğumuz insanları düşünün. Anlatıcı onlara tek kullanımlık arkadaşlar der. Kalkıştan inişe kadar sürer. Sonra paketlenip çöpe atılan ilişkilerden oluşur. Sosyal medyadaki like'larımız gibi, Tinder'daki meşhlerimiz gibi bir derinlik yok, temas yok. Sadece anlık bir tüketim var. Ama Bob'un devasa terli göğsünde anlatıcı bir sıcaklık bulur. Chopen kirpi ikilemindeki gibi birbirimize batmaktan korkarız. Ama soğuktan donmamak için de yakınlaşmak zorundayızdır. Anlatıcı bir başkasının gerçek acısına ve yıkımına şahit olduğunda kendisinin de bir canlı olduğunu hatırlar. İnsan iki ev kataloğundaki mükemmel ev hayaliyle değil ancak bir başkasının şefkati ve kusuruyla iyileşebilir.

Ve anlatıcı Marla'dan nefret eder. Çünkü Marla onun aynadaki kırık yüzüdür. Anlatıcı turist gibi acı çekme taklidi yaparken Marla oraya gerçekten ölümü hissetmeye gelir. Marla anlatıcının sahtekarlığının yüzüne çarpan bir tokattır. O sistemin içindeki virüstür. kaostur, düzensizdir, dişildir ve karanlıktır. Anlatıcının ona olan öfkesi Carl Jung'un dediği gibi kendi gölgesiyle yüzleşememesidir. İnsanlar genelde kendilerinde bastırdıkları özellikleri başkalarında gördüklerinde onlardan nefret ederler. Anlatıcının Marla'ya tahammül edememesinin sebebi kendi içindeki zavallı ve ilgiye muhtaç yalnız çocuğu Marla'da görmesidir. Marla filmin sonuna kadar bir tehdit gibi dursa da aslında anlatıcıyı gerçeğe bağlayan tek halattır.

Peki biz bu devasa içsel boşluğu, bu yalnızlığı neyle doldurmaya çalışıyoruz? Film anlatıcının dairesini bir katalog gibi göstererek bunu beynimize kazır. Ekranda eşyalar belirir. Üzerlerinde fiyat etiketleri ve ürün açıklamalarıyla. Burada gördüğümüz şey Karl Max'ın metafetişizmi kavramının zirvesidir. İnsanlar nesneleşirken nesneler insanlaşır ve ruh kazanır. Anlatıcı ne diyordu? Nasıl bir yemek takımı beni tanımlar? Bu soru modern insanın trajedisidir. Kimliğimizi ürettiğimiz şeyle değil, ne tükettiğimizle inşa ederiz. Yingyang sehpa sadece bir eşya değildir. Ben huzurlu, dengeli, zen felsefesine hakim biriyim. yalanının maskesidir. Biz artık nesneleri satın almayız. Nesnelerin bize vadettiği imajları satın alırız. Eskiden avcıydık, toplayıcıydık. Şimdi ise sadece tüketiciyiz. Eskiden pornografi dergilerine bakardık. Şimdi ise IKEA kataloglarına bakıyoruz. Çünkü Libido cinsellikten tüketime kaymıştır. Artık bizi tahrik eden şey ten değil sahip olma arzusudur. O mükemmel koltuğa sahip olursam hayatımda mükemmel olur sarısı. Ama o koltuk eve geldiğinde boşluk da olmaz. Taksine, o koltuğun taksidini ödemek için daha çok çalışmak, o koltuğa hizmet etmek zorunda kalırız.

Tam bu noktada o ev havaya uçar. Anlatıcının evinin havaya uçtuğu sahne bir kaza değildir. Felsefi bir kurtuluştur. Modern insanın Platon'un mağarasından zorla sürünerek çıkarıldığı andır. Ve sahnede Tyler Durden belirir. Kırmızı deri ceketi, umursamaz tavırları ve tehlikeli karizmasıyla. Tyler kimdir? Tyler anlatıcının ve aslında hepimizin olmak istediği kişidir. Nietzsche'nin üst insan idealinin çarpık bir yansımasıdır. Toplumun ahlak kurallarını iyi ve kötüye aşmıştır. Özgürdür. Tayyor evi patlatarak anlatıcıyı sahip olduklarının kölesi olmaktan kurtarır. Ev yanıp kül olmadan, konforlu hapishane yıkılmadan kahramanın yolculuğu başlayamaz.

Tyler'ın sabun işini hatırlarsak bu filmin en zekice, en mide bulandırıcı metaforudur. Zengin kadınların lipozaction kliniklerinden çaldıkları yağlarla sabun yaparlar ve sabunları tekrar o zengin kadınlara satarlar. Kapitalizmin kendi kuyruğunu yiyen bir yılan olduğunu bundan daha iyi anlatan bir sahne yoktur. İnsanlar kendi fazlalıklarını, kendi iğrençliklerini temizlenmek için faiş fiyatlara geri satın alırlar. Tyler sistemin yüzüne tükürmekle kalmaz. Kendi kusmuunu sisteme geri yedirir.

Biz kadınlar tarafından büyütülmüş bir erkek nesliyiz. Buradaki mesele arketipsel babanın yokluğudur. Tarih boyunca erkekler bir erginlenme töreniyle yetişkinliğe geçerdi. Avlanmayı, savaşmayı, sınırları ve otoriteyi babadan öğrenirdi. Ama sanayi devrimi sonrası baba evden çıktı ve fabrikaya ofise gitti. Baba akşamları yorgun argın eve gelen televizyon karşısında uyuyan silik bir figüre dönüştü. Modern toplumda yol gösterici kalmadı. Tanrı öldü. Krallar devrildi. Peki boşalan o tahta kim oturdu? Şirketler, markalar ve usluduru kredi kartı borcunu ödersen mutlu olursun." diyen sistem. Tayyor'ın isyanı erkekleri avcı, savaşçı ve inşa edici doğalarından, Dionizyak dürtülerinden koparıp plazalarda uslu uslu oturan, tüketicilere dönüştüren bu hadım edici sistemedir. Biz tarihin ortanca çocuklarıyız. Bu cümle çürüyen neslin çığlığı gibidir. Depresyonumuzun sebebi açlık değildir, anlamsızlıktır.

Tyler anlatıcının elini kimyasalla yakar. Anlatıcının acıdan kıvranırken Tyler sakin kalmasını ve acıya odaklanmasını ister. Acıyla yüzleş. Burası hariç. Hiçbir yerdesin. Bu antik stoacılık felsefesinin en radikal, en vahşi yorumudur. Modern insan hissizleşmek için antidepresanlara, Netflix'e, alkole, alışverişe sığınır. Acıdan kaçmak için her şeyi yaparız. Ama Tyler amorfati, kaderini sev der. Acıdan kaçma. Onu kucakla. Acı senin şu an burada ve canlı olduğunun kanıtıdır. Meditasyon yaparak anda kalamazsın. Ama elin asitle yanarken o acıya odaklanarak anın tam merkezinde kalırsın. Bu aydınlanma Budist rahiplerin yollarından farklı bir sokak dövüşçüsünün yoluyla gelmesidir.

Tyler anlatıcıya şunu öğretir. Her şeyi kontrol etmeye çalışmaktan vazgeç. Bırak yuvarlansın. Film felsefi dozajı arttırarak bizi bir arka sokağa götürür. Tyler sıradan bir market çalışanı olan Raymond'ın kafasına silahı dayar. Ne olmak istiyordun diye sorar. You're going to die. An expired community college student ID. What you study R? Stop. I asked you what you studied. Biology mostly. Why? I don't know. What did you want to be? Raymond Kessel. Raymond was what did you want to be? Animals. Yeah, animals. Keeping your license. Got to check in on you. I know where you live. If you're not on your way to becoming a vetary in six weeks, you will be dead. Run on Run force. Run. I feel ill. Imagine how he feels. Come on. This isn't funny. That wasn't funny.

Bu ölüme doğru varlık kavramına benzer. İnsan sadece ölümün soğuk namlusunu ensesinde hissettiğinde gerçekten yaşamaya başlar. Otantik bir varlığa dönüşür. Raymond o güne kadar bahaneler üretiyordu. Param yok, zamanım yok, yorgunum gibi bahanelere sığınıyordu. Ama ölümle burun buruna geldiği an tüm o sahte bahaneler, tüm o gereksiz detaylar silindi. Geriye saf arzu ve veteriner olma isteği kaldı. Aslında Tyler Raymond'a zarar vermedi. Raymond'ın içindeki o mazeret üreten, korkak ve erteleyen adamı öldürdü. Raymond artık yaşadığı her saniyenin kıymetini bilen biridir. Çünkü ölümün ne kadar yakın olduğunu iliklerine kadar hissetmiştir.

Ama film Tyler'ı sadece bir kahraman olarak sunmaz. Tyler aynı zamanda bir uyarıdır. Dövüş kulübü bireysel bir terapiden kargaşa projesine dönüştüğünde işin rengi değişir. Artık amaç sadece dövüşmek değildir. Medeniyeti yıkmaktır. Fakat dikkat edin anlatıcı tüketim toplumunun kölesi olmaktan kurtulup bu sefer de Tyler'ın kölesi olur. Kargaşa projesinde sorular yoktur. Bu projede isimler yoktur. Üyeler saçlarını kazıtır. Aynı kıyafetleri giyer ve robot gibi emirlere itaat ederler. Tyler eleştirdiği sistemi yıkarken üzerine kendi faşizmini kurar. Bireysellik yine yok olmuştur. Uzay maymunları haline gelmişlerdir. Bu devrimlerin en büyük tuzağıdır. Bir tiranı devirip yerine başka bir tiranı koymak. İnsanlar bir şeye ait olma arzusuyla özgürlüklerini bu sefer bir lidere, bir ideolojiye teslim ederler. Film burada bize şunu fısıllar. Kurtarıcı bekleme. Tyler bile olsa seni kurtarmasına izin verme. Çünkü her kurtarıcı potansiyel bir diktatördür.

Peki çözüm nedir? Çözüm arabanın direksiyonunu bıraktıkları o sahnedir. Anlatıcı hayatı boyunca direksiyonu sıkı sıkıya tutmuştur. Sigorta poliçeleri, mobilyalar, kariyer planları hepsi kontrol etme çabasıdır. Tylers'a bırak der. Bırak gitsin. Araba kaza yapar, taklalar atar. Enkazın içinden çıktıklarında anlatıcı hiç olmadığı kadar canlıdır. Nietzsche der ki, "Bir yıldız doğurmak istiyorsan içinde kaos olmalı. Kaos olmadan, yıkım olmadan, o mükemmel hayatın duvarları yıkılmadan içindeki gerçek potansiyel o yıldız doğamaz.

Finalde anlatıcı büyük gerçeği kabul eder. Tyler bir başkası değildir. Tyler aslında ta kendisidir. Bu yüzleşme psikolojik bütünleşmedir. Anlatıcı silahı kendi ağzına dayayıp tetiği çektiğinde aslında egosunu öldürmez. Zihnindeki toksik sesi, fanteziyi öldürür. Tyler ölür ama anlatıcı hayatta kalır. Çünkü artık Tyler'a ihtiyacı yoktur. Tyler'ın cesareti, Tyler'ın gücü artık anlatıcının kendisine geçmiştir. Gölgeleriyle bütünleşmiştir. Binalar yıkılırken Pixies'in "Where is My Mind" şarkısı çalar. Anlatıcı Marla'nın elini tutar. "Beni çok tuhaf bir dönemimde tanıdın" der. Sinema tarihinin en romantik ve en yakıcı cümlesidir. Eril ve dişil sonunda dengelenir. Sahte binalar, bankalar, kredi kartı, borç kayıtları, medeniyetin bütün yalanları yıkılırken geriye insan sıcaklığı kalır.

Fight Club birbirini döven terli adamların filmi değildir. Asla da olmamıştır. Bu film kendine, eşyalarına, unvanına ve benlik algısına sıkı sıkıya tutunan modern insanın tutunmayı bırakma hikayesidir. Belki senin de bir Raymond anına ihtiyacın vardır. Belki kafana bir silah dayanması gerekmiyordur. Ama kendine şu soruyu o silah namlusu soğukluğunda sorman gerekiyordur. Bu hayat gerçekten benim mi? Yoksa bana satılan mobilyaların, bana dayatılan kariyerin, ailemin benden beklediklerinin ve Instagram'da gördüğüm hayatların bir toplamı mıyım? Sahip oldukların sonunda sana sahip olur. Kendini bulabilmen için inşa ettiğin her şeyi kaybetmen, mükemmel evini ateşe vermen gerekebilir. Çünkü dibe vurmak aslında sağlam bir zemine basmaktır. Ve ancak zemine bastığında gökyüzüne bakabilirsin. Beğendiyseniz beğenmeyi, takip etmek istiyorsanız abone olmayı unutmayın.