📱

Get Our Mobile App

Take your business learning on the go!

Download on the App StoreGet it on Google Play

Vaiz Fatma Bayram ile Elmalılı Tefsiri: Yasin Suresi I 18. Bölüm

Fatma Bayram ile Sohbetler 41:57

Transcription

Hayırlı sabahlar arkadaşlar. Cenabı Hak cümlemize sağlık, sıhhat, afiyet lütfi etsin ve başladığımız bugünü hakkımızda, öncelikle kendi hakkımızda, tabi ailemiz, sevdiklerimiz, tüm yakınlarımız, memleketimiz ve bütün insanlık hakkında hayırlara vesile olacak güzel işlerle karşılaşacağımız bir gün kılsın inşallah. Bugün tefsir günümüz biliyorsunuz ve Yasin suresinin son ayetlerinde inşallah niyet ettik tamamlamaya; bakalım bugün inşallah nasip olur. Şöyle bir bağlantı kuralım; nerede kaldığımıza güzel bir bağlantı olsun. 77 ayetten itibaren, 77, 78 ve 79'da şöyle buyuruyor Rabbimiz: “Evele evvelem yerel insan görmez mi ki biz onu bir meniden yarattık? Bir de bakıyorsun ki apaçık düşman kesilmiş.” Yani bunu konuşmuştuk. Cenabı Hak dirilişten şüpheye düşenleri kendi yaratılışını incelemeye davet ediyor; nereden geldiğine bir bak diyor. Nasıl yaratıldığına bir bak. Dolayısıyla, eğer orayı anlayabilirsen nasıl dirileceğin konusunda da bir şüphe taşımazsın. Yani bir defa yoktan seni yaratan, ikinci defa tekrar diriltmeye elbette muktedirdir.

Bu anlamda bir şey daha aklıma geldi; bununla ilgili sizinle paylaşmak istedim. İnsanın demek ki bu nereden geldiğini sık sık gözden geçirmesi gerekiyor. Arkadaşlar, bu sosyolojik olarak, öyle işte, statü olarak, efendim ekonomik olarak, psikolojik olarak, yani neler yaşadığı, nelerle karşılaştı, nereden nereye geldi, hayata nerede başladı; bunu zaman zaman düşünmeye davet ettiğini düşünüyorum ben Cenab-ı Hakk'ın bizi bu gibi ayetlerle. Yalnız insan böyle hani o nereden geldiğini düşünürken mesela düşünebilir ve bu bir kibirle de sonuçlanabilir. Nasıl mesela der ki insan: “Vay be ben neler başarmışım,” der. Ne kadar işte çalışkanmışım, ne kadar asılmışım hayata, bak nereden nereye gelmişim der. Yani o süreçteki bütün başarıyı, bütün o lütufları kendinden bile bilir o. Tabii daha fena insanı kibre, gurura ve bunun sonucu en kötüsü yani küfre, inkara götürebilir. Dolayısıyla, o nereden geldiğine bakarken hani kendi elinde olanlarla nasıl diyelim, kendi gücünün yettikleri ve kendi başardıklarıyla Allah'ın lütfu olanları da görebilmesi gerektiğini düşünüyorum. Yani bu, bu bakışın hayırla sonuçlanabilmesi için; yani insanın geçmişine bakarken bundan kibir, gurur değil de hani Cenab-ı Hakk'a şükür, efendim Allah'ın yüceliğini görebilmek, Allah'ın kendisine, Rabbinin kendisine yaptığı ikramları görebilmek için daha böyle bir tevazu içerisinde bakması, daha objektif bakması gerekiyor. Yani geçmişe her bakan, nereden geldiğini her bakan, her bakış imanla ve şükürle sonuçlanmıyor maalesef, değil mi? Mesela insanın yaratılışını inceleyen bilim dalları var ve onlar ateist de olabiliyorlar; yani dinsiz, imansız olabiliyorlar. Hatta yaratılış teorisi ile alay edebiliyorlar, dalga geçebiliyorlar. Dolayısıyla, hani nasıl baktığımız çok önemli, bakış açımız da çok önemli. Yani mesela o Cenab-ı Hakk'ın ikramlarını, lütuflarını görme noktasında diyelim ki işte tamamen eğitimsiz bir aileden, işte Allah size imkanlar verdi, karşınıza fırsatlar çıktı, okudunuz, bir makama geldiniz, işte güzel bir statünüz oldu, toplumda güzel bir yeriniz oldu. Az önce dediğim gibi buna baktığınızda işte: “Vay ben ne kadar çalışkanmışım, işte ne kadar zekiymişim,” de diyebilirsiniz veyahut da: “Allah Teala bana ne imkanlar sunmuştur,” diyebilirsiniz.

Yani mesela ben kendi aileme geçmişe doğru baktığımda, faraza mesela, yani bana sunulan imkanların babama sunulmuş olsaydı zamanında, onun gençliğinde, onun çocukluğunda, efendim onun benden çok daha büyük yerlere gelebileceğini düşünüyorum mesela. Dolayısıyla, yani sizin içinde bulunduğunuz durum elbette sizin çalışmanızla alakalıdır; yani ne kadar imkan sunarsanız sunun, kişi kendisi çalışkan olmadıkça, kendisi azimli, iradeli olmadıkça o imkanlarla hiçbir şey yapmayacaktır elbette. Fakat sadece azim ve irade ile olur mu? Faraza mesela çok çalışkan birisiniz ama aileniz büyük bir kaza geçirdi, bir iflasa sürüklendi veya hatta işte bir savaş çıktı. Şu anda savaş bölgelerinden gelen insanları düşünün; onların hepsi mi yeteneksiz, hepsi mi efendim iradesiz, hepsi mi tembel, değil mi? Yani yaşadıkları sıkıntılar, o sosyal çalkantılar kişinin kendi becerilerini yeterince ortaya koyamamasıyla da sonuçlanabiliyor. Dolayısıyla, hani geçmişe baktığımızda daha kuşatıcı bir bakışla ve kendisine verilen imkanları, kendisine tanınan fırsatları ve nimetleri görerek bakanlar bu bakıştan büyük bir iman ve şükürle, büyük bir rıza duygusuyla çıkacaklardır; ama sadece kendisine odaklananlar, yani her şeyi kendim yaptım ben diye düşünenler daha büyük bir kibirle, daha büyük bir inkar ve küfürle çıkabileceklerdir. Allah korusun. Dolayısıyla, her geçmişe bakmak da yani imanla sonuçlanmaya biliyor her zaman, bazen. Size zaman zaman kitap, bazı kitaplardan söz ediyorum. Aslında bu bir kitap okuma programı değil ama yeri geliyor. "Outliers" diye bir kitap var arkadaşlar, Türkçeye de bu isimle çevrili; "Çizgi Dışına Çıkabilenler," yani çizgiyi aşabilenler, başarı konusunda. Bu başarının altına bu kadar çizilmesinden de ben biraz rahatsız oluyorum; putla, yani çağımızın putu gibi adeta başarı. Hani bir insan, bir, üstelik de başarı çok dar bir alanda tanımlanıyor; o dar alanda başarılı olmuşsanız sadece bir yeriniz oluyor toplumda; bu çok acıklı bir şey. Onu bir tarafa bırakırsak, "Outliers" mesela insanın çok başarılı insanların bu başarıyı nelere borçlu olduklarını anlatıyor; insanın doğum tarihinin bile önemi var; yani senenin başında değil de sonunda doğmuş olmanın, işte yaşadığınız dönemin, o dönemin bir şeylere denk gelmesinin. Yani bir refah ve nimet döneminde de olabilirsiniz dünyada, bir buhran şeklinde bir kriz döneminde de dünyaya gelebilirsiniz. Bunlar sizin bütün o çocukluğunuzu, gençliğinizi, yani bütün hayatınızı inşa ettiğiniz o en kritik yaşları sadece hayatta kalmak, bir dilim ekmek bulmak için geçirmenize yol açabilir. Elhasıl işte bunlara baktığınızda neyi görüyoruz arkadaşlar? İnsan demek ki kendi noktayı nazarının mahkumu oluyor. Yani insanın ürettiği düşünceler, vardığı sonuçlar nereden baktığı ve nasıl baktığıyla da alakalı oluyor. Şükür görmek isteyen hayatına baktığında şükür görüyor. Diyor ki işte: “Ne mutlu işte başımı sokacak bir evim var.” Hele böyle 3-5 gün bir yerde kalmışsanız, isterseniz kral dairelerinde ağırlanmışsınız, evinize geldiğinizde: “Of ne kadar güzel evim var,” diyorsunuz. Kimisi böyle bakıyor. Kimisi de gittiği her yerde kendi hayatını kıyaslayarak kendi hayatımda eksik olan şeylere odaklanarak oradan tekrar yeni bir iç sıkıntısı, yeni bir eksiklik duygusu üretebiliyor. Bunlar tabi bunun en basitleri; aynı hadiseye bakanlar kimisi işte mahrumiyet: “İşte ben bu yüzden yapamadım, yapamazdım,” falan diye bakıyor, mazeret üretiyor yani kendisine. Kimisi de oradaki fırsatları, imkanları görüyor, oralara odaklanıyor ve oradan bir çıkış yakalayabiliyor. Geçmişe her bakmak da yani her bakış insanı iman ve şükre götürmediğine hatırlatmak istedim burada. Fakat Allah Teala bizi niye yaratılışımıza gözümüzü çeviriyor sürekli, nereden geldiğimize? Efendim çünkü eğer yaratılışı anlayabilirsek dirilişi de en azından ihtimal dahilinde, yani imkansız değil, dirilişin imkansız olmadığını, akıl dışı olmadığını kavrayabileceğimizi bize söylüyor ve yine daha önce de söylediğim gibi bu ayetlerin külüne bizim varabilmemiz için, arkadaş, güne varmak çok iddialı da yani bu ayetleri hiç olmazsa kastettiği en ilkel, en ilk yani evvel anlamıyla kavrayabilmemiz için mutlaka az da olsa bu konularda yapılan bilimsel çalışmaları takip etmemiz gerekiyor. Hatta bazı arkadaşlarımız daha önceki videoların altına yorum yazmışlardı; işte: “Ben şimdi bir bilimsel dergiye abone oldum bu konuşmadan sonra,” falan diye. Böyle okuduğunuz güzel kaynaklar varsa, takip ettiğiniz dergiler varsa, sizin işte bilimsel bakış açınızı besleyen, destekleyen onları da videonun altında paylaşabilirsiniz, diğer kardeşlerimiz de istifade edebilir. İşte insan kendisini nereden yaratıldığına bakmayıp, Cenab-ı apaçık bir düşman kesiliyor, 77 ayette söylendiğine göre ve yaratılışını unutarak bize misal getiriyor; işte böyle elindeki şeyi ufalayarak, halef yapmıştı bunu Peygamber Efendimize, yaratılışını şey bir eline bir kemik alıp ufalayarak böyle çürümüş hale geldikten sonra mı Allah bizi diriltecek diye karşı çıkıyor insan, mücadele ediyor. Yani Allah'ın kendisine yaptığı davete, dirilişe inanma davetine böyle çok basit, çocukça, üzerinde hiç düşünmeden, nereden? Peki o kemiği ilk önce kim yarattı mesela? Ufalıyorsun şimdi, de onu ilk önce kim yarattı yoktan? Onu hiç düşünmeden böyle görsel bir takım şovlarla karşı çıkıyor. Bugün de yapıyorlar bunu arkadaşlar, çok dikkat etmemiz gerekiyor. Benim hep söylediğim bir şey var; onu da burada parantez içinde söylemiş olayım bir kez daha: Arkadaşlar, insanın yeni fikirlere, yeni bakış açılarına tamamen kapatması kendisine ilerlemenin önüne geçer; yani kendisi orada kalır, konforlu olabilir. Bazılarımızın buna ihtiyacı olabilir, ona da bir şey demiyorum ama benim çok saygı duyduğum bir bakış açısı değil bu. Fakat karşısına çıkan her yeni fikre hop diye atlaması ve hemen elindeki bugüne kadar getirdiği değerleri, fikirleri, inançları, kıymetli kıymetleri mesela dayandığı malzemeyi hemen yok sayması da bir başka problem. Yani dışarıdan gelen bir yeni düşünceye, bir yeni soruya, bir yeni bakış açısına tamamen kapatmak problem olduğu gibi duyduğu her yeni düşünceyle elindeki bütün o getirdiği fikirleri, malzemeleri dediğim gibi kaynaklarını yok sayması da bir başka problem. Benim burada tavsiyem size, neyi verip neyi aldığımıza çok dikkat etmemiz gerekiyor. Yani takas ekonomisini düşünün; takas ekonomisinde para yoktur, eşyalarınızı takas edersiniz, öyle değil mi? Faraza sizin iki tane tavanız varsa ama bir tencereye ihtiyacınız varsa tavanızın birini verip tencere alacaksınız karşılığında. Siz şimdi döküm tava veriyorsunuz, karşılığında alüminyum tencere alır mısınız yani, değil mi? İşte bunun gibi düşünün; fikirleri, yeni yaklaşımları, sorulan soruları, o soruların yol açtığı cevapları böyle kabul ya da red ederken, içimize alırken çok dikkatli olmak ve hani neyi veriyorum, neyi alıyorum, kime olan güvenimi sarsıyorum ve kime güveniyorum bunun karşılığında; bunlara çok çok dikkat etmemiz gerekiyor. İşte bu şovmenler karşısında geçmişten beri bütün bizim düşüncelerimizi, fikirlerimizi, bilgilerimizi üzerine inşa ettiğimiz temel kaynakları bir tane televizyon programı seyredip hemen hepsinden şüphe duymak, bir tane video seyredip hemen hepsinden şüphe duymak çok akıllıca bir yol olmasa gerek. Neyse, bunu da belirttikten sonra dedi ki 79 ayette cevap veriyor: “Onları ilk defa yaratmış olan diriltecek; çünkü o her türlü yaratmayı gayet iyi bilir.” Burada kalmıştık zannediyorum şimdi. Arkadaşlar, Cenab-ı Hakk'ın dirilişe bu kadar vurgu yapması, adeta geçen gün bir arkadaşımla da konuşuyorduk; yani Kur'an-ı Kerim sanki böyle mazur görün bu yaklaşım mı? Hani Allah Teala'nın varlığını değil de onun bizi tekrar dirilteceğini anlatmak için indirilmiş; yani mesela Kur'an'da Cenab-ı varlığına işaret eden: “Allah vardır, yani bundan nasıl şüphe edersiniz?” hani diyen ayetlerde var ama çok daha az. Gerçi şuna da kâniyim; bir konunun Kur'an-ı Kerim'de çok ya da az geçmesi onun önemli ya da önemsiz olduğunu göstermez, bunda bunda kâniyim, onu da altını çizelim. Ama arkadaşlar, Kur'an'da dirilişin ne kadar anlatıldığına bir bakın; yani her konunun ahiretteki, Allah'ın huzuruna varışımızı getirildiğini, gelip oraya bağlandığını görürsünüz Kur'an-ı Kerim'i okurken. Acizane kanaatim arkadaşlar, hayatımızı yaşarken biz dünyadan ahirete bakıyoruz; dünyadan ahirete bakmaya çalışıyoruz yani inananlar, ahirete inananlar. İşte bu işin sonu, hani ahirette nasıl olur? Bu da yani en hani derin düşünenlerimiz, en imanını her konuda hesaba katanlarımız böyle yapmaya çalışıyor. Benim acizane kanaatim, biz dünyadan ahirete değil, çünkü o çok uzak geliyor bize arkadaşlar. Dünya hemen şu anda; yani ben işte diyelim ki örtümle burada yaşıyorum, bu sıcaklarda, bu zor şartlarda, işte çalışma ortamında veya her neyse; yani gerçi çalışma ortamını falan söyleyenler bana ayrıca çok şey geliyor, çok inandırıcı gelmiyor öyle diyeyim, daha ağır ifadeler kullanacaktım da inandırıcı gelmiyor. Fakat arkadaşlar, işte hepimiz çeşitli şekillerde zorlanıyoruz yani ve o zorluğu şimdi yaşıyoruz, burada yaşıyoruz, işte ahirette ama bak bunun karşılığını alacaksın falan, o böyle çok uzak gibi geliyor bize. Halbuki arkadaşlar, bana sorarsanız ahiretten dünyaya bakmamız lazım bizim; yani her şeye bakarken, her yaşadığımız olaya veya bazı kriterleri değerleri üretirken ahiretteki sonucu önce görüp, dünya onun dünyadaki tohumlarını, o sonucu doğuran başlangıçları o perspektiften, ahiretteki sonuç perspektifinden bakmamız gerektiğini düşünüyorum. Ahirete gerçekten iman etmenin bu olacağını ve böyle olduğunuzda dünyadaki bütün adımlarımızı çok daha kolayca ahirete, ahiretteki sonuçları dikkate alarak ona göre atabileceğimizi düşünüyorum; yani motivasyonumuzun çok daha yüksek olacağını düşünüyorum. Peki ahiretten dünyaya nasıl bakacağız ki daha gitmedik ahirete? Ağaç düzenle kanaatim arkadaşlar, Kur'an-ı Kerim'i okursanız her işin ahiretteki sonucu bize burada o kadar detaylı bir şekilde anlatılıyor ki; yani kibirli olursam ne olur, efendim çalışkan olursan ne olur, sadaka verirsen ne olur, elindeki şeyleri paylaşırsan ne olur, paylaşmazsan, cimrilik yaparsan ne olur, işte ne bileyim Allah'ın mesajlarına kör ve sağır kalırsan, ilgisiz kalırsan, elinin altında olduğu halde ne olur, ilgi gösterirsen ne olur, işte insanı cehenneme ne sürükler, hangi davranışlar insanı cehenneme sürükler; bunların hepsi arkadaşlar çok detaylı bir şekilde anlatılmış. İşte buna iman edip de bu perspektiften biz dünyadaki işlerimize baktığımızda bu çok daha nasıl diyeyim, dünyada Allah'ın rızasına ve ahiretteki başarıya odaklı hareket edebilmek çok daha kolaylaşacaktır. Bunu bildiğim kadarıyla bu işte yaşam koçları, kişisel gelişimciler ve hadi biraz daha şey, doğrusunu söyleyeyim, rehberlik edenler, öğrencilere rehberleri, rehber öğretmenler mesela şöyle söylüyorlar, diyorlar ki bunu çok duymuşsunuzdur: "Orada görebilmenize gitmez de burada böyle ahiretten dünyaya bakmak deyince görevinize gidiyor." Derler ki mesela öğrenciyi teşvik etmek için: "5 yıl sonra, 10 yıl sonra kendini nerede hayal ediyorsun? Bunu hayal et," derler. Yani 15 yaşındaki bir genç 25 yaşında kendini nerede hayal ediyor? Hala okuyan, hala ailesinden harçlık bekleyen, destek bekleyen bir yerde mi hayal ediyor kendisini? Nerede hayal ediyor? 30 yaşındayken kendini nerede hayal ediyorsun? O hayali sık sık gözünün önüne getir şimdi çalışmak için; çünkü şu anda senin işte üniversiteye hazırlanman veya hatta hayatta senden beklenen ödevleri yapabilme, işte dil öğrenmen, şunu yapman, bunu yapman sana sıkıcı gelebilir, zor gelebilir ama o 25 yaşındayken, 30 yaşındayken olmak istediğin yer şu anda göstereceğin çabaya bağlı derler, değil mi arkadaşlar? Yani 30 yaşında bu gününe bakmasını isterler. İşte biz de daha yetişkin insanlar olduğumuz için, mükellef insanlar artık olduğumuz için diyoruz ki ahiretten dünyaya bakalım. Ahirette olmak istiyorsun. Ahireti de şöyle düşünüyorum arkadaşlar, yeri gelmişken onu da söyleyeyim; ahiret hayatı yani bizim için ama yani tabii orada nelerle karşılaşacağımız ana fikirler ve gidilecek yerler belli. Peki ben nereye gideceğim? Bu bütün ahiretteki o kocaman evrende, orası da bir evren, orada ben nereye gideceğim? Arkadaşlar, o işte yaşadığımız sürece orada inşa ediliyor bizim gideceğimiz yer; adeta çok benzer buluyorum. Sismograf denen bir alet var biliyorsunuz, bir deprem ülkesi olduğumuz için çok iyi biliyoruz, efendim yer kabuğundaki hareketler o sismografla çiziliyor, değil mi? Ona göre işte depremin şiddeti, yeri vesaire işte ne kadar yer kabuğunun ne kadar derinliğinde, hepsi ona göre ölçülüyor; yani yer kabuğundaki her hareket o aletin ucundaki kalem tarafından çiziliyor. İşte bizde arkadaşlar burada söylediğimiz her sözle, attığımız her adımla, aldığımız her kararla, günlük hayatta ahlakımızla ve davranışlarımızla ortaya koyduğumuz her durumla biz ahiretteki yerimizi çiziyoruz arkadaşlar, o hala inşa ediliyor ahiretteki yerimiz. İşte ahiret inancı böyle baktığımız zaman ve bunu tabii ki sık sık hatırlayabilirsek bizim için bazı ahlaki [Müzik] değerleri de başarmakta hiç zorlanmayacağımız bir güçlü bir motivasyon aracı olacaktır. Yani insan ahirete çok güçlü bir şekilde inanıyorsa buradaki yapıp ettiklerinin işte orada kendisinin kalacağı yerleri inşa ettiğini, oradaki hayatının burada çizildiğini görüyorsa, buna inanıyorsa arkadaşlar mesela bazen susmak çok kolay gelir, zorlanır, kendine kalsa zorlanacaktı işte ne bileyim, fedakarlık etmek o kadar zor gelmez, kılıcın namaz hadi tutsun tutsun, 10 dakikadır o 10 dakikayı ayırmak zor gelmez; yani büyük bir motivasyondur ahiret için hareket etmek. Ama arkadaşlar bu bile bizim 2. sınıf kabul edilmiştir; ikinci sınıf düşünebiliyor musunuz? Yani insan mesela bir şeyin ikinci sınıfını istiyor musunuz? İkinci kaliteyi? Her şeyin birinci kalitesini istiyoruz değil mi? Kitabın, hocanın, efendim ne bileyim çorabın, gideceğimiz restoranın, yemek yiyeceğimiz yerin her şeyin 1. sınıf olmasını istiyoruz; 1. sınıf Müslümanlık arkadaşlar ahiretteki sonuçları için de değil, sırf Allah böyle istediği için öyle hareket etmektir; sırf Allah rızası için. Yani burada da tabii günlük hayatın bizi kuvvetle çağıran ve çok yakınımızda olan hazlarıyla baş edebilmek, bunlara hayır diyebilmek için Allah'ın rızası nasıl bu kadar güçlü olsun üzerimizde? İşte o sizin onunla ilişkinize ve kendinizi onun karşısında nereye konumlandırdığınıza, onu ne kadar önemsediğinize, sevdiğinize ve değer verdiğinize bağlı arkadaşlar. Yoksa çok normal; yani bir gencin yani: “Allah niye ben niye hayatım boyunca Allah’ım memnun etmek zorunda olayım?” diye düşünmesi. Çünkü önemsememiş ve önemsenmemiş orada da gençleri veyahut da işte böyle düşünenleri, çünkü bunlar artık her yaştan ortaya çıkıyor, gençlere sadece mal etmeyelim, çok da yadırgamıyorum çünkü o gence mesela bazen oturuyorum gençlerle konuşuyorum; işte nasıl bir hayatı olmuş işte 17-18 yaşında, nasıl bir hayatı olmuş? Bugüne kadar hep dünya odaklı arkadaşlar, hep dünya odaklı. Peki o genç mi seçti böyle yaşamayı? Hayır, yani onları biz yönlendiriyoruz; biz çok çoğu kere biz şekillendiriyoruz. Yani bir çocuğa hayatı boyunca faraza 10 bin kere işte başarı, başarı, başarı, şuraya girmek, buraya girmek, burayı kazanmak, şu mevkiye gelmek, şöyle ödül almak, şöyle derece yapmak, hep bunlar 10.000 kere söylenmiş ama faraza Allah'ın rızası da yüz kere söylenmiş. Yani hangisi daha etkili olacağı çok açıktır yani.

Peki 80. ayet-i kerimede Rabbimiz bize dirilişle ilgili bir başka örnek hatırlatıyor arkadaşlar; yani dirilişe, dirilişin nasıl mümkün olacağını anlatmak üzere. Bunlar da tabii hep bizim işte müspet bilimlerle alakamız ölçüsünde derinlikle anlaşa anlayabileceğimiz ayetler. Elde o: “Allah öyle bir Allah’tır ki yeşil ağaçtan, yeşil ağaç, yani kuru değil, canlı yemyeşil ağaçtan sizin için ateş çıkarır, ateş yapar ve siz onu tutuşturursunuz.” Bununla ilgili Elmalılı Hamdi Yazır bakın şöyle bir detaylı bir bilgi veriyor; diyor ki: “O ki size yeşil ağaçtan bir ateş yaptı, meşhur olan bu ağaç merk ile afar denilen iki ağaçtır ki ikisi de yemyeşil suları damlarken, mert çakmak makamında afara sürülmek suretiyle ateş çıkarır bedevilerce malumdur.” Yani biri ötekine sürtülüğünde, sürtülüğünde çok kolay bir şekilde yanıyorlar. Halbuki suları damlayacak kadar ıslak, yeşil, canlı bir ağaç. Bunun birini erkek, birini dişi menzilesinde farz etmişlerdir ve her ağaçta ateş vardır fakat merih ile afar bol bulmuştur diye de bir mesel var; yani her ağaçta yanma potansiyeli var fakat merhem çok daha fazla diye bir darbı meselde, bir söyleyişle yerleşmiş Arapçada bu haysiyetle. Bazı müfessirler demişlerdir ki: “Ağaçtan Murat ve Afar temsil tarikiyle zikir olunmuştur,” yani bütün ağaç cinsi bununla kastedilmektedir. Ancak burada şayanı dikkat olan nokta şudur ki bununla maksud ağaçtaki odun veya kömürü göstermek değil, der ki: “Temas ile yeşil ağaçtan zuhura gelen hararet ve iştihal anlatmaktır,” sadece bir temasla yemyeşil bir ağaçtan bir ısı ve aydınlanmanın yani sıcaklık ve ışığın elde edilmesini anlatmaktır bu ayetten Murat bu ise. Şimdi bildiğimize göre bir elektrik hadisesidir, diyor Elmalılı. Demek ki bu suretle ayet elektriğe işaret etmiş ve bu işaretten kul emrini anlamaya zihinleri takrip için bir misalle verilmiş oluyor; “Kün emri,” dediği Cenab-ı Hakk’ın bir şeyi yaratmak istediğinde ol demesi. Peki niye bu örnek verildi? Çünkü işte içinden suları damlayan yeşil bir ağaç çok daha zor yanar; onu yakamazsınız yani tutuşturamazsınız. Bu yüzden mesela bizim çocukluğumuzda odun alınırdı şey, insanlar yani akıllı, tedbirli insanlar odunlarını yağmurlar başlamadan önce alırlar; yani Eylül’e falan pek bırakmazlar, ekime hele hiç bırakmazlar. Çünkü ıslak odun tutuşturulması zor, hem çekide ağır gelir, tartıda ağır gelir, hem de odunun çekisi vardır, 250 kilo bir çekidir, efendim hem de şey yani daha aynı paraya daha az odun almış olursunuz ağır geleceği için, daha çok uğraştırır sizi. Dolayısıyla odunun kuru olması onun tutuşturulması için ve işte daha çok miktarda odun alabilmeniz için kıymetli bir özelliktir. Burada tam tersi söyleniyor; yani suları damlayan yemyeşil bir ağaçtan Allah sizin için bir temasla yani bir ateş çıkardı. Bu hani bunu yapan Allah neden işte başka şeyler yani aklına çok aykırı; çünkü hani çok zor olduğunu düşünürdünüz size kalsaydı. Ama bakın Allah Teala bunu orada yaratabiliyor diye yani etraflarındaki; çünkü bu onların, bedevilerin yaşadıkları hayatta çok gördükleri örnekler aslında burada bize Allah Teala bir eğitim metodu olarak muhatabımızın etrafında, günlük hayatında karşılaştığı örneklerle ona hitap etmemiz gerektiğini de öğretmiş oluyor. Elektriğe işaret etmesi meselesine gelince biz arkadaşlar Kur’an-ı Kerim’den bilimsel işaretler bulmayı çok severiz [Müzik]. Siz ondan çakıp çakıp hemen tutuşturuyorsunuz; yani bilfiil tecrübe ile malumunuz olan bir ateş. Bu ateş demek gidiyor Elmalılı merhum; “Mücerret akli, aklı nazari ile bilinemeyecek hakikatler tecrübe ile münkeşif olur.” Bazıları arkadaşlar soyut akıl, bazı insanlar da gelişmiştir soyut örnekler onlar için ikna edici olur ve üzerinde düşünüp sonuç çıkarabilirler ama bazıları da daha çok, daha eğitim düzeyi düştüğünde veyahut da daha somut kavrayış düzeyinde kalmış olanlar için günlük hayattan karşılarına çıkan örnekler daha etkileyicidir. Bu şunu demek istemiyorum yani soyut düşünenler daha üst bir zeka düzeyinde, somut düşünenler daha alt bir zeka düzeyinde demek istemiyorum; insanın bazen bu ikisine de ihtiyacı vardır; yani ne bileyim ben mesela pirinç ayıklarken, zamanında pirinç ayıklardık, şimdi artık ayıklanmış olarak alıyoruz. Pirinç ayıklarken münafığın ne demek olduğunu, münafıklığın ne demek olduğunu pirinç ayıklarken çok bariz bir şekilde görmüştüm arkadaşlar; pirincin içindeki beyaz saçlarım, münafık yani siyah taş pirinci tepsiye dökersiniz, siyah olanlar, koyu renkli olanlar hemen şapşak şak yakalarsınız, bellidir yani. Ama tam pirinç gibi görünen ama aslında pirinç olmayıp taş olanı bulmak çok zordur; o yüzden böyle elinizle sürekli yapanlar bilir, sürekli şöyle şöyle şöyle yaparsınız tepside ki onun çıkardığı sesten onu bulmanız gerekir; o beyaz taşı. Mesela bu tecrübe yani ben de nazariyi düşünmek, soyut düşünmek konusunda fena değilim ama bu tecrübe bana münafıklığı o kadar ayağın beyan, hani münafıkların nasıl tehlikeli bir şey olduğunu o kadar ayan beyan göstermiştir. Sonra arkadaşlar bir sonraki ayeti gerilme de 81 ayette: “Eveleysellediği halakat semavati vel arda bir Kadir’in ala en yakın.” İşte deminden beri konuştuğumuz konuyu topluyor Rabbimiz; evet diyor, hem o gökleri ve yeri yani bütün şu alemi yaratmış olan Allah onların mislini, onlar gibisini yani o çürümüş insanlar gibi küçüğünü hatta bütün o alemin mislini diğer bir neşe ile, diğer bir vari dişiyle yeniden yaratmaya kadir değil midir? Yani gökleri, dağları bir bak etrafına bu nizamı, bu sistemi yaratan Allah bunu tekrar yaratmaya ya da ondan çok daha küçük bir olay olan insanı tekrar yaratmaya kadir değil midir? Belâ evet kadirdir ve halakul alimdir. Halak çok çok yaratan, çok çok var eden demek ve Alim de her şeyi bilen demek. Ayet-i kerimelerin sonlarında gelen Esmaül Hüsna arkadaşlar seçilmiştir Cenab-ı Hak tarafından seçilmiştir; o ayetin muhtevasıyla o isimler arasında bir ilişki vardır, yukarıdan bir anlatılan konu ile halk ve elim. Yani bir şeyi, bir eser ortaya koymanın ilimle alakası da burada vurgulanmış oluyor bu iki isim peş peşe getirilerek. 82 ayette: “İnneme onun işi,” yani o nasıl iş yapar, nasıl yaratır, nasıl iş görür, efendim idi herhalde şeyden bir şeyin olmasını istediğinde Allah’ın Allah böyle yapar; yani bir şeyin olmasını istediğinde şöyle der: “Lehu” o şeye kul. Burada takibiyedir hemen arkasından; yani Allah ol dediği an o şey olur, verir yani böyle günlerce uğraşmasına da gerek kalmaz, üzerinden bir yorulmaz, üzerinden bir her bir zaman geçerek var olmasını dilemişse tabii ki o zaman geçer ama Allah Teala’nın. Yani biz bir şeyi üretmek için şu kadar zaman ayırmamız gerekiyor, bu kadar enerji sarf etmemiz gerekiyor; Allah Teala için böyle bir şey söz konusu değildir. Onun emri bir şeyi murad edince ona sadece ol demektir, o da oluverir. Hanellefi, ol deyince olu verme ile ilgili de bir iki cümle kurayım; biraz uzattık ama toparlayalım bu sureyi. Bugün hiç olmazsa arkadaşlar bu da Kur’an-ı Kerim’de birkaç yerde, epey yerde geçer; Allah bir şeyi yaratmak istediğinde ol der, oluverir. Peki olmamışsa? Yani bir şeyi istemişsiniz, çok dua etmişsiniz, çok çalışmışsınız, çok uğraşmışsınız ama olmamış, ne olacak, nasıl bakıyorsunuz? O zaman o konuya arkadaşlar Allah ol dememişse sizin ve bizim yapacağımız hiçbir şey yoktur; işte orada iman eden teslim olur. Kader inancı bunun için çok çok çok çok sağlatıcıdır; yani insanı çökmekten, karamsarlıktan, efendim umut kesmekten, ümitsiz, karamsar, yılgın, küskün hale gelmekten koruyan. Biz gayret ettik ama Allah Teala böyle murad etmiş, onu murad etmemiş, bunu murad etmiş demek. Bu inanç arkadaşlar eylemin yerine geçmez; yani bir şeyin olmasını istiyorsak herhangi bir şeye ulaşmak istiyorsak onun gereklerini yerine getirmeliyiz; çünkü sünnetullah böyle, yani böyle kurmuş bu alemi Allah Teala; birtakım şartlar var, her işin o şartlara riayet etmek gerekiyor; çalışmak mı lazım, işte egzersiz mi lazım, zaman ayırmak mı lazım? Her neyse yani ne istiyorsak, neye ulaşmak istiyorsak ama bazen mesela işte düşünün bir sporcuyu, öyle bir aile dostumuzun çocuğu vardı, çok güzel gidiyor, dereceler alıyor, işte yarışlara katılıyor yani sporcu olacak ama küçük bir kaza, küçük bir ihmal, sakatlanarak o sakatlığı ile bir yarışa sokulması onun bütün gelecekteki kariyerine bitirebiliyor. Yani bir sen bir şey istiyorsun ama bir de Allah’ın muradı var; işte orada dediğim gibi az önce küskünlük ve yılgınlık yapmadan demek ki Allah ol dememiş, burada bunun olmasını istemiyor yani orada; çünkü senin kontrolünün dışında, senin planının dışında bir şeyler oluyor; işte oradaki teslimiyeti, eyvallah Ya Rabbi sen böyle istemişsin, vardır bunda da bir hayır deyip oradaki teslimiyeti gösterebilmektir iman ve bu açıdan bu ayet, bu ifade Kur’an-ı Kerim’de çok geçen bu ifade çok çok kıymetlidir arkadaşlar; yani sizin kulağınıza şu anda çok basit gelebilir ama benim hayatımda bilhassa bazı hastalıklarla mücadele ederken çok işime yaramıştır; yani bir hastalık, ona şifa vermek, bir hücrenin bir bilmemnesinin bir faaliyeti ile ilgili faraza yani Allah Teala onu kodlarken veya da şu anda yani minik bir şeyle yani ona zor değil ki yani ol diyecek, olur verecek ama demiyor, ne yapacaksın şimdi sen kul olarak? İşte burası da bizim kulluğumuzun çok iyi, sıkı bir imtihandan geçtiği bir yerdir. Arkadaşlar bu imtihanı başarabilirsek imanımızdaki derecemizi artar; sadece o artmakla kalmaz, değiştiremeyeceğimiz hayat olayları karşısında yıkılmaktan, yılgınlıktan, dediğim gibi karamsarlıktan korunmuş oluruz. Ve son ayet: “Felsefe tesbih ona kime, her şeyin melekutu eli elinde bulunan bütün her şeyin mülkiyeti onun elinde, her şeyi ona ait, onun elinde.” Yani Yasin suresinin bazı talepler, niyazlar için okunması boşuna değil arkadaşlar; Cenab-ı Hakka: “Ya Rabbi senin böyle olduğuna biz iman ediyoruz, senin kapına iltica ediyoruz,” demiş oluyoruz. Her şeyde dilediği gibi tasarruf eden o subhanadır; bütün tesbih. Subhan neydi arkadaşlar? Tesbih neydi? Tesbih yani Subhanallah dediğimizde: “Ya Rabbi biz seni her türlü çirkin, noksan sıfatlardan tenzih ederiz,” demiş oluyoruz. Şimdi bakın yukarıdaki ayetle ilişkisine bakın; bir şey ol demedin, olmadı, halbuki ben olmasını istiyordum ama Subhanallah! Ya Rabbi ben seni tesbih ediyorum sana yani sana mesela cimrilik, gaddarlık, kötü kalplilik, işte kötülük asla yakıştırma; sen benim için bir şeyin olmasını dilemiş, sende olmamasını dilemiş sende, sen bu benim seninle olan ilişkimi asla bozmaz, ben seni her zaman en mükemmel olduğunu biliyorum ve senden bana gelenin de benim için en hayırlısı olduğunu biliyorum demiş oluyoruz; çok büyük bir teslimiyet ve son kelimede ve iley