📱

Get Our Mobile App

Take your business learning on the go!

Download on the App StoreGet it on Google Play

Ağır Günahlar İşlediğini Düşünenler İçin Tek Çıkış Yolu - Masiyetin Mahiyeti @Mehmedyildiz

Hayalhanem1:16:27

Transcription

İshak, o da senin yöresel kıyafet mi? Futbol takımı, Burkina Faso milli takım mı? Evet. Oyuncularını biliyor musun? Oyuncularımız mı? Evet, Başakşehir'de oynuyordu Ratraure. Evet, başka mesela Mersin İdman Yurdu'nda şey vardı, Nakul vardı. Allah Allah! Amcaoğlu falan mı? Yok. Tanır mısınız birbirinizi? Maalesef. Niye maalesef ya? Tanışmıyoruz yani. Ha, tanışmıyoruz. Evet. Şey gibi oldu, "Maalesef lanet olsun o herife!" gibi oldu. Böyle? Yok, öyle değil. İshak, seni Elbistansporlu yapacağım. Elbistan'ı biliyor musun? Yok. Tacikistan'ın yanında bilmiyorsun. İshak, Elbistan Maraş'ın ilçesi. Maraş, Elbistan, Kahramanmaraş mı? Evet. Zaten Mardinliyim, oraya gitmeye gerek yok ki. Sen nerelisin? Mardinliyim. Mardinlisin, neresinden? 47 Kızıltepe'den. Kızıltepeli. Bir Kürtçe bir iki cümle söyle de inanalım. Ezbircime. Şimdi kahve içiyorum. Ezbırçime. Burkina Fasolu gelen adam ezbırçimeyi öğrenmiş. Vallaha değil mi? Maşallah ya! İshak, Karaoğlan nerede? Burada, burada. Teyfiye şey diyor, "Neredesin Karaoğlan?" Vallahi derse gelenler enteresan hal almaya başladı.

Haramın en zoru başıdır. Sonra kolaylaşır, sonra sıradanlaşır, sonra insan müptela olur, sonra vazgeçemez bir hale gelir. Devamında ne olur biliyor musun? Hem artık o günahsız yapamaz, hem de ne ister? Vücut yeni yeni günahlar ister. O yüzden tekrar başa alayım: Haramın en zoru başıdır. Neden böyle?

Şimdi biz şimdiye kadarki derslerde latifeleri konuştuk. Latife, duygular, manevi organlar, Allah Azze ve Celle'nin her bir ismine bakan. Bizde ne var? Bir duygu var. Onlara latife diyoruz. Şimdiye kadar hep bunların müspet manalarını konuştuk, hatırlarsınız. İnsanda şeytani latifeler de var. Tohum olarak bunlar bir inkişaf etmeye başlarsa ne oluyor biliyor musun? Çok tehlikeli. Peki, nasıl inkişaf ediyor bu? Bir insan hangi günahta ısrar ederse, o günaha bakan manevi organı, latifesi, yani duygusu inkişaf etmeye, gelişmeye, büyümeye, acıkmaya, doymamaya başlıyor.

Şimdi köylerde duymuşsunuzdur. Mesela bir tohum var. Bu tohum, ata tohumu derler. Yani tohumu, tohum halindeyken saklayabilir misin? Saklarsın, muhafaza edersin, bir sorum olmaz. O tohum toprakla buluşursa, artık yeşerirse, filizlenirse, fidan olursa, artık su ve güneş vermeden yapabilir misin? O tohuma yapamazsın. Aynı insandaki günah böyle. Tohum halinde başlıyor. Tohum topraktan kafayı çıkarmaya başladığında, filiz vermeye başladığında ne yapıyor biliyor musun? Bir fidanın güneş ve susuz yapamadığı gibi, o adamın şer kabiliyeti geliştiğinden dolayı artık o günahı almadan yapamıyor. Yok diyor, yok bana bu günahı vereceksin. Tohuma suyla güneş vermesem olur mu? Olmaz. O şerdeki tohumu büyüdüğünden dolayı, adam da onu istiğfarla kökünü kesip öldürmediğinden dolayı, tohum diyor ki: "Bana o günahı vereceksin." Bakın, günahlarda böyle bir özellik var, dikkat edin. Midesi genişler günahın.

Bir tanıdık filanca birisi, şimdi gençliğinde bu hakikatleri duymamış ama ruhu açık. Sürekli kalbinde kabz oluyor, kalbi sıkışıyor, duruyor, sıkışıyor, duruyor. Kendisi ehli muhabbet birisi, arkadaş çevresi çok bol. Gençlikte nasıl ruhundaki o sıkıntıyı, darlığı çözeceğini keşfedemiyor. Sıkıntı ve darlığı en kısa yollu kesme ve unutmanın çözümü günahtır. O yüzden şeytan sıkıntıdaki birisine hemen bir günahı proje olarak sunar. Bakın, Üstat Hazretlerinin bir sözü var, lütfen unutmayın: "Sıkıntı sefahatin muallimidir." Nasıl cümle? Arkadaş, ruhunda sıkıntı var, diyor ki: "Bunu nasıl çözebilirim?" Diyor ki: "Günahlarla çözeyim." Gidiyor, arkadaşlarıyla eğlencelerde, farklı farklı ortamlarda. O an için işe yarıyor mu? O an için yarıyor, değil mi? O an için yarıyor. Devamında ne anlatıyor biliyor musun? "Ben o an için işe yaradığını zannettim," diyor. "Daha sonra eve gittim, sabah oldu, gözümü açtım. Eskiden içimdeki doyurmam gereken boşluk bu kadardı. Bi baktım, bu kadar oldu," diyor. "Gittim arkadaş çevresi çok geniş, tekrar tekrar yaptım," diyor. "Yani bunu yıllarca deniyor bu arkadaş." Bir daha yaptım diyor, "o an içimdeki sıkıntı sustu," diyor. Ertesi gün, ertesi hafta, ertesi ay, ila ahir. Neyse, bir baktım, boşluk bu kadar oldu, diyor. Bir süre sonra ne oluyor biliyor musun? O boşluk günahlarla anlık, geçici bir şekilde uyuşturulma özelliğini de yitiriyor. O günahlarla artık uyuşturulamıyorsun.

[Müzik]

Ne ister nefis? Bana yeni bir günah getir. Onda da aynı olay oluyor. Aynı algoritma onda da oluyor. Yeni bir günah getir, yeni bir günah getir. Yolculuk küfre gidiyor. Anlık sıkıntıların tek çözüm yolu günah mı? Hayır. Haşa. Olur mu öyle şey? Kulluk ve ibadet sıkıntıların on numara çözüm yoludur. Ama gayret ister. Olay nerede? Gayret ister. Şimdi nefis böyle bir gayreti istiyor mu? Bak, nefsim biliyor, içim sıkıntıya düştü. Ben güzel bir kullukla, ibadetle, Allah için bir şeyler yaparak bunu çözer miyim? Çözerim. Ama ne lazım buna? Gayret lazım. E bunu yapmak istemiyor nefis. Yapmak istemeyince şeytan hemen önüne hazır proje sunuyor. Diyor ki: "Sen kur çilingir sofrasını." Çilingirin işçiliği ince işçilik ya, böyle bembeyaz bir sofra üstünde kurar tezgahını. O işleri de temiz yapmak için çilingir sofrası demişler, mantık buymuş yani. Bak, şeytan diyor ki: "Kur," diyor, "çilingir sofrasını, yap tertemiz işçiliğini. Ben senin sıkıntılarına çözüm bulacağım." Birkaç saat, birkaç süre, birkaç zaman için dediği doğru yapıyor. O menhus lezzeti veriyor, yani lanetli lezzeti. Ama aradan vakit geçiyor, içindeki boşluk bu kadardı, ne kadar oluyor? Bu kadar oluyor. Bak şimdi karşımda koca bir anakonda. Baş edebilir miyim? Birebir mümkün değil. Nefisteki günaha kabiliyetli olan duygular beslene beslene, beslene beslene büyüyüp anakonda haline dönüşürse, baş etmesi o kadar zor oluyor. Peki, o anakonda daha yumurtadan çıkar çıkmaz şöyle parmağımla ezerim. Daha işin en başından istiğfar ile çözümünü bulmak gerekiyor.

Bu işlerin bizim bu asırda günahlarda boğulmamızdaki bir diğer ince mesele. Şimdi bu ormanlarda yabani atlar vardır. Koşar durur, kendi alanı içerisinde bir hürriyetinin olduğuna inanır. Bu yüzden de eğitilmek istemez. Neden? Çünkü o atı alsan, eğitsen, gem vursan, bir süvari onun üstüne binecek demektir. Artık at süvarinin dediklerini dinlemek zorundadır. Doğru mu? Şimdi bizim nefsimiz tam hayvani özellikler taşıyor. Yani ben derslerde hayvan özelliği verirken, haşa, onu bir birine hakaret edeyim babında söylemiyorum. Gerçekten nefsin özellikleri hayvani özellikler. Yedim, içtim, gezdim, kimse karışmasın bana, sorumluluk yüklemesin. Ben söz dinlemek istemiyorum. Bu asırda buna hürriyet deniyor. İşte problem burada. O yabani at gemlenmeyince, eğitilmeyince, kendi zihninde o bir hürriyet alanında istediği gibi dolaşıyor. Hayır, halbuki o tam bir hayvanlığa bürünmüş oluyor. Anlatabildim mi demek istediğimi? Bizim nefsimizin özelliği tam hayvanlık. Dikkat edin. Kim burada birisinden söz dinlemek ister? İstemiyor. Nefis ister mi? Kim burada bir sorumluluk almak ister? Bak, kim ister? Bir sorumluluğum var. Sorumluluk ateşten yakıcı ya. Öyle değil mi? Mesuliyet ateşten daha yakıcı, dünyadan daha ağır bir şey. Kim ister? Yani sürekli sahabeyi hayal edeceksin, onlar gibi bir sorumluluk alayım, ümmete faydalı olayım, ahiretimi kurtarayım, onlarla komşu olayım. Nefis böyle bir şey istemez ki. Nefis istemediği bu özellikleri. "Ben kimseyi dinlemem arkadaş, ben hiçbir yere intisap etmem arkadaş." Bu cümleyi çok duyuyorsun. "Benim hiçbir yere bağım olmaz arkadaş." Yok, onun sözünü diyecek misin? İnsanda akıl var arkadaş. Yani bunun gibi sözlerle anlatmaya çalıştığı hürriyet, halbuki nefsin hayvanlığının ta kendisi. Anlatabildim mi demek istediğimi? Günahların en büyük ortamı hürriyet zannedilen hayvanlığın içerisinden çıkıyor.

Dersin ana konusunu anladınız herhalde. Masiyetin mahiyeti, yani günahın özellikleri. Derse başlamadan şurayı da mutlaka birlikte halletmemiz lazım. Günah deyince sadece içkidir, kumardır, şudur, budur gibi üç dört şey düşünüyorsanız, hakkımı bile helal etmem. Yani Kur'an bunlardan mı ibaret? Yani günah dediğin olay çok büyük bir skala. Üstat Hazretleri diyor ki: "Dört günah var, şirke en yakın günahlar." Ucup, amele güvenmek. Gurur. Suizan, birileri hakkında kötü düşünmek. Yeis, Allah'tan ümit kesmek. Ya bunlara yaklaşan günah yok diyor. Belki de ya namaz kılmamak kadar büyük başka kaç günah söyleyebilirsiniz? Ya namaz kılmamak çok büyük bir günah. Yani günah deyince sadece içkidir, kumardır, iki üç şeyle böyle İslamiyetin gırtlağını sıkıp daraltmanıza müsaade yoktur. Günah dediğiniz olayı çok derin düşünmeniz lazım. Ya Allah'ı tanımamaktan daha zirve bir günah söylesene bana. Zahmete girmiyorsun. Ya eşini tanıyorsun, çocuklarının istediklerini tanıyorsun, kendini tanıyorsun, saçımı böyle mi yapayım, böyle mi yapayım, hangi renk bana daha çok yakışır, arkadaşını tanıyorsun, iş yapacağın adamı tanıyorsun. Mahmut Bey, baklavayı seversiniz diye baklava getirdik. Bak, Allah'ı tanımayacaksın ya. Bana bundan daha zirve bir günah söyleyin ya. Ya günahı bırak, bu daha lige girmemek demek oluyor. Anlatabildim mi demek istediğimi? Bir insan sahaya iner, futbolcu olur, ondan sonra kırmızı kart yiyebilir. Günah diyelim ona mesela metafor olarak kullanalım. Yani Allah'ı tanımadık sonra lige belki girmemişsin ki sen ne günahı sana olsun. Anlatabildim mi demek istediğimi? Marifetullah dediğim olayı anlatıyorum. İman dediğim olayı anlatıyorum. Yani iman olmayan bir insana fıkhın hangi kuralını anlatsak iyidir? Yok öyle bir şey. O daireye girmemiş, sahaya inmemiş ki kırmızı kart yesin. O adam günah noktasında derinleşmeye devam edelim. Mesela şöyle bir soru sorsak: Bir insan neden ibadet edemez? Etrafta değil mi, rastlıyoruz. Yani namaz kılmayan Müslüman. Yani ne demek? Hakikaten ya, çok enteresan değil mi? Yani bugün 3 yaşında çocuk getir, Kur'an'da Allah'ın namazı emrettiğini bulur. Ya öyle mi? Öyle mi? İçki haramdır der mi? Der. Ya neden? Bu insan bu ibadetleri yapamaz. Ya neden yapamaz? Yani burada Allah'a inanıyorum diyen birçok insanın içkili mekanı var. Tanıyorum. Muhabbet ediyoruz ve çözemiyoruz bu meseleyi. Yani çok enteresan bir mesele değil mi? Müslüman olan, yiğit, heybetli olan adamlar başını secdeye eğemiyor. Yani bir insan neden ibadet edemez? Cevap geliyor: Günahları kalbe açtığı yaradan dolayı. Kalp hasta olursa ruhun lezzeti gider. Ne demek? Örnekleyelim mi? Şimdi benim şu dilim hasta olsa, jilet vurduk dilime, getirdiniz en güzel Antep baklavasını ağzıma verseniz, ben onu yesem ne derim? "Ya, çek şunu, dilim acıdı derim. Ağzım acıdı, yandı ağzım derim." Öyle mi? Nasıl jiletli bir dil en güzel Antep baklavasını bile istemez? Ya canım yanıyor, çek şunu der. Günahlar bir insanın ruhunda, kalbinde yara aça aça, yani jileti vura vura en çok lezzet alacağımız ibadetleri bile hasarlı ve acı bir şekilde gösterir. Devam ediyorum. O adam ibadetin içerisindeki lezzeti keşfedemezse niye devam etsin? Doğru mu? İbadetlerin içerisinde hiçbir yemekte, buluşmada, bir şey edinmekte olmayan akla zarar lezzetler var. Sadece insana özgü lezzetler. Bir insan bunun içerisindeki, imanın içerisindeki halavet-i iman dediğimiz lezzeti keşfedecek ki onda devam edebilsin. Peki, ne engel oluyor? Günahların ruhuna açtığı yaralar. Jiletli dil gibi o tatlı baklavanın, yani o güzel namazın yapılmasını engelliyor. "Çek şunu şuradan, ruhum bunu istemiyor," diyor. İbadet edilememesinin sebebi ne çıktı? Günahlar çıktı. Devam edeyim. Bir soru daha sorayım: Manevi hastalıklar nereden geliyor? Görüyorsun. Kimisini vesvese noktasında sıyıracak seviyelere gelmiş. Tekrar söyleyeyim, bak bunların içerisinde kumar oynamayan, namazını kaçırmayan, alkol hiç içmeyen insanlarda var mı? Var. Tek günah bunlar değil. Kibir diye, ucup diye bir şeyler var. Akla zarar. Ya o kadar ince bir soğan zarı gibi çizgide imanla küfür arasında duruyor ki günahlar. Aklın çıkar yerinden. Tek günahlar bunlar değil. Soruma tekrar döneyim: Manevi hastalıklar nereden geliyor? Adam vesveseden sıyıracak noktalara gelmiş, ruhu sürekli kabz halinde. Öyle mi? Bipolar olmuş, bir anda gülüyor, bir anda hüzünleniyor. Duygularını kontrol edemiyor. Sürekli sıkışmış. Hayattan tat alamamış. Tükenmişlik sendromunu biliyorsunuz. Maddi olarak her şeyi tüketiyor, tüketiyor, tüketiyor. Artık "Tükendim," diyor. Yani hiçbirinde lezzet alamıyorum. Günahların ruha açtığı yaralardan geliyor. İbadet edememenin sebebi günahtan çıktı. Manevi hastalıkların sebebi günahtan çıktı. Neden böyle? Bakın, günah ruhun algoritmasını bozar. Yani yazılımını bozar. Günah işleye işleye insanın mahiyeti değişir. Öyle oluyor değil mi? Bazı maddeler kimyasal tepkimeye giriyor, ne değişiyor? Mahiyeti değişiyor. Günah bir adamın neyini değiştiriyor? Mahiyetini değiştiriyor. Mahiyet değişince ruh bir bütün ve ruhun en önemli organı kalp fonksiyonunu eda edemez. Mesela ruhun en önemli organı latife-i rabbaniye, yani kalp. Manevi olarak. Ya bu kalpte bir tane gıda var. Bir tane. Rad Suresi'nde söylüyor: "Kalpler yalnız Allah'ı anmakla mutmain olur." Ya bu latife-i rabbani'nin bir gıdası var. Yaptığın her şeyi Allah için yapacaksın. Allah için işleyeceksin. Allah'ı hatırlayacaksın. Şu çayı içerken Allah'tan kopar, sen ona gıda göndermiyorsun. Birine selam verirken Allah'ı hatırla. O diyor ki: "Oh, kan geldi," diyor. "Kan devam et," diyor. "Devam et," diyor. Şimdi günah işleye işleye işleye ruhun manevi cesedinin, bir de onun en önemli organı olan latife-i rabbaniye'nin kimyasını değiştirdin mi? Değiştirdin. Artık doğru hamleyi yapsan bile doğru neticeyi alamayacaksın. E ruh beslenemezse ne yapacak? Sizin cesediniz beslenemediğinde ne yapıyor? "Şekerim düştü, halsizim." Ya bir de yanına çağırıyorsun, "Benim hiç dermanım kalmamış." Ya ceset beslenmediğinde insan vah vah ediyor. E ruh beslenmediğinde ne olacak? Manevi hastalıklar boy gösterecek. Dikkat edin bu noktada. Nice insanlar artık doktorlarda soluğu alıyor, doğru mu? Ne yapıyor? "Bana manevi hastalığımın üstünü örtecek bir ilaç ver," diyor. Keşke üstü örtüldüğünde çözülebilse ama maalesef çözülmüyor. Ancak birçoğu sadece imanla tedavi olabilir. Günahın bazı özellikleri sanki aklımıza yattı gibi. Derse gireceğiz ama derse girmeden önce Üstat Hazretleri ne anlatıyor, bir ona değinelim. Masiyetin mahiyetini anlatıyor, yani günahların yapısını anlatıyor. Ama şöyle anlatıyor: "Günahtan küfre giden bir yol var," diyor. Birazdan dersten işleyeceğiz bunları. Üstat Hazretleri küfrün felsefesini anlatıyor. Yani bir insan olur mu ki gözünü açtı, "Ben bugün kafir oldum?" Olur mu böyle bir şey? E nereden geliyor bu yolculuk? Nereden? Günahlardan geliyor. İşte Üstat Hazretleri bunu anlatıyor ve diyor ki: "Yani bir insan bir anda bu batağa düşmüyor," diyor. Üstat Hazretleri bir insanın düştüğü batağın basamaklarını anlatıyor. Şimdi sizler de görmüşsünüzdür. Allah derken kalbi duracak adam. Aradan vakit geçiyor, bakıyorsun adam tenekeye bağlamış. Hiçbirinde ne Allah var, ne Peygamber, ne sahabe. Bir anda olur mu böyle bir şey? Bir anda olmuyor. Günahın basamaklarına basa basa basa, açılan kapı nereye çıkıyor? Küfre çıkıyor. İşte Üstat Hazretleri bu dersinde günahlardan küfre nasıl gidiyor meselesini, yani günahın felsefesini anlatacak. Anahtar kelimemiz de masiyetin mahiyeti, yani günahın yapısı. Allah'la yakınlığa ne engel olur desem, ne cevap verirsiniz? Artık günahlar ya. Bir hakikat meselesi var, biliyorum ama inat ediyorum. Niye inat ediyordur? Günahlardan. Ne günah canım? Ne içki içerim, ne de birinin üç kuruşunda gözüm var. Ucup yaparsın, suizan yaparsın, Allah Allah, kibir yaparsın. Ya bunlar o kadar büyük günahlar ki. Ah bir bilsek, ah bir bilsek var ya. Bilmiyoruz ki. Kur'an gelmiş, evini oraya koymuş, arada da Perşembe geceleri açmış, okumuş. Yani o Allah kelamına yazık ediyorsun ya. Allah Allah. Bu da günah. Devam edelim mi?

Bismi sübhanehu mesle Nuriye Habbe ilem eyyühel Aziz. Masiyetin mahiyetinde bilhassa devam ederse küfür tohumu vardır. Masiyet ne demek dedik? Günah demek dedik. Masiyet itaatsizlik, yani asilik için de kullanılan bir kelimedir zaten. Günah demek asilik demek. O yüzden benzer bir kelimedir. Yani burada dikkatinizi bir yere çekmem lazım. "Bilhassa devam ederse" dedi, fark ettiniz mi? Yani bir adam günah işledi, küfre girdi. Böyle mi diyor? Hayır, hayır. O günahta bilhassa devam ederse küfre mi girer dedi? Hayır, "küfür tohumu vardır" dedi. Bakın, bu devam etme meselesi çok kilit bir mesele. Koca gemileri küçücük bir delik batırır, doğru mu? O delikten su girmeye devam eder. Orman yangınlarını küçücük bir kıvılcım başlatır, sürekli devam eder. Demek ki günahın kendinden ziyade daha riskli bir hadise nedir? Devam etmesi. Mesela insanların en çok umursamadığı münafık bir günah vardır. Nedir o? Ne? Gıybet. Kim umursuyor gıybeti? Allah aşkına. Günah diye dışarıdaki insanlara soralım, gıybet diye kaç kişi listesine yazacaktır? Şimdi o gıybeti umursamıyor ya, gıybette ne olacak? Bir de onun kılıfı da var biliyorsunuz. O yüzden münafık diyorum. Yani günaha. "E ben zaten onun yüzüne de söylerim," falan gibi böyle şeyler de var. Zaten yüzüne söyleyebileceğin doğruları söylemen gıybet. Bir de yanlış söylesen, onun da iftira olur. Şimdi onlar da leblebi, çerez gibi devam etmekte maalesef. Sen o umursamadığın günah var ya, gıybet. Hadi bir devam et bakalım ne çıkacakmış. Devam ederse küfür tohumu ekiliyor. Demek ki bizim kebair diye bildiğimiz büyük günahlara yeni bir bakış açısı eklemek gerekiyor. Israr edilen bütün küçük günahlar kebairdir. Bir günahta ısrar etmek onu kebair hükmüne geçirir. Zahirde hani küçük diye bahsedilen bir günah düşünün, devam ediyor, devam, devam, devam. Hayırlı olsun. Bir kebair. Ona da devam ediyor. Birazdan derste göreceksiniz. Küfür tohumu diyor, çok korkulacak bir kapı çıkıyor. Yani buyurun. Çünkü o masiyete devam eden ülfet peyda eder. Ülfet ne demek? Alışkanlık demek. Bir insan günaha ısrar ederse ne olur? Alışkanlık olur. Artık o günahı hayatından çıkaramaz. Efendimiz Aleyhissalatü Vesselam zamanında getirdiği dine itiraz eden insanlara bakın. İtirazlarında alışkanlıklarını göreceksiniz. Ne diyorlar? "İtiraz ederken, biz atalarımızdan böyle görmedik. Söylediğin dine nasıl girelim?" diyorlar. Yani neyi arkaya atamıyorlar? Alışkanlıklarını. "Biz atalarımızın dininden böyle görmedik." Ya olay ne kadar geniş bir olay aslında, ne kadar şümullü bir olay farkında mısınız? O dönem bazı baba yiğitler bütün alışkanlıklarını elini tersiyle itiyor, "Resulullah Aleyhissalatü Vesselamın getirdiği haktır," diyor. Kimileri de diyor ki: "Ya atalarımızın dini var diyor ya, yıllardır biz bu din üzereyiz diyor. Biz bunu nasıl arkaya atalım?" diyor. Neyden kurtulamıyor? Alışkanlıktan. Zaten atalarınızın dini günah, bir de onun alışılmış hali sizde var. Şimdi bir gün o, Oflu bir tane horon ustası böyle düğünlerde en gözde adam. 50 yaşına gelince böyle kalbinde artık bir uyanış olmuş demiş ki: "Ya bunca yıl bu kadar insanı eğlendirdik, e ölüm de yakın, kabir de bize yakın. Ya biz Allah'ı nasıl razı edeceğiz?" diye o yola tutuşmuş. Daha sonra ekibini topluyor, onları da ikna ediyor. Bu noktaya bir şeyhin dizinin dibine oturuyorlar, merhale kat ediyorlar, artık halife oluyor, posta oturuyor. O kadar 10 yılda mertebesi büyüyor. Bir gün talebelerini alıyor, evrat ve eskara gidiyor. Yolda bir horoz sesi duyuyor, diyor ki: "Uşaklar," diyor, "koluma girin," diyor, "ayaklarım yerinden kaymaya başladı," diyor. Niye böyle diyor? Çünkü o horonu 40 yıl yapmış. Ama şimdiki mesleğini 10 yıl yapmış. Doğru mu? Onu unutacak kadar vakit geçecek, helaller kökleşecek ki artık o hal gelince ruhta bir şey uyandırmasın. Allah Allah. Örnek verdik. Horon tepmek haram demedik. Yanlış anlaşılmasın. Trabzonlu arkadaşlar, yanlış anlaşılmasın. Günaha devam edilirse ne hali oluyor? Alışkanlık. Ülfet. Devam edelim. Sonra ona aşık ve müptela olur. Bak, sadece alışkanlık kelimesinde bıraktı mı? Üstat Rahimullah, aşık olur, müptela olur diyor. Sizde de çok örnek vardır, bende de var. İzmir'de bir sporcu arkadaşım vardı. Eee, affedersiniz yani zina böyle çok yoğun hayatında yer etmişti. Çok oturuyordum, konuşuyordum, anlatıyordum. Dövüşçü, böyle güçlü kuvvetli bir arkadaşımdı. Kusura bakmayın, hani yüzünüze gül suyu zevk vermek meselesi de değil dedi. "Yani bunsuz olmuyor," dedi. Artık ne oldu biliyor musun? Artık yani beklediği bir şeyi umma, umma, onlar da da gitti. Bunsuz yapamaz hale geldi. Öyledir yani, değil mi? Mesela sigarayı bir zevk için yakan adamı görürsün. Bir de böyle güneşin alnında, suyun içinde, değil mi? Hava 40 derece, ter akmış falan. Ya hemşerim, sen bundan lezzet alıyor musun şu an? Yok, almıyorum. Ama elim alışmış," diyor. Alışkanlık. Aşka dönüştükten sonra artık onun matematiği de kalkıyor ortadan. Günah bilhassa devam ederse önce ülfet oluyor, alışkanlık oluyor. Daha sonra aşık ve müptela oluyor. Bakın, bunlar mertebeleriymiş bu işin. Devam edelim. Terkine imkan bulamayacak dereceye gelir. Diyor ki: "Artık ben bunu bırakamam." Evet. Sonra o masiyetinin ikaba mucip olmadığını temenni etmeye başlar. Bak şimdi, Allah'a inanıyor mu hala? İnanıyor. Günahı bırakıyor mu? Bırakmıyor. Diyor ki: "Artık ya dilerim ki bu günah olmasın." Bak, bunu diyen bir adam günahına ne arar? Kılıf arar. İşte bu evre, bu evre insanlar günahına kılıf aramaya başlar. Der ki: "Ya keşke bu günahın cezası olmasa." Sonra ne der? "Ya Allah bu günah için benim mi yakacak?" der. Sonra çok duyduğunuz olay: "Ya dışarıda o kadar adam var, yaka yaka benim yakacak." Çok duyuyor musunuz? Sanki Allah Azze ve Celle böyle insanların ortalamasını alıyor, ona göre kümülatife sokuyor, çan eğrisini. Geçenleri yakmıyor, kalanları... Böyle değil ki. Yani onun bütün matematiğini Kur'an belirlemiş. Fıkıh belirlemiş. Onun bütün matematiğini. Hiç senin gibi değil. Hadise, Nuh tufanında bütün insanlığı helak ediyor, bir 60-70 kişi gemiyle kurtarıyor. Yani Allah Allah. Yani senin kafandaki matematiğe göre değil. Ama insan bir süre sonra bu noktalara gidiyor. Ve günahta sebat eden bir insan. Evet, günahta sebat eden, ısrar eden, dayanıklı olan bir insan artık delillerini nereden arar? Fıkıhtan arar. Zina eder, muta der. Öyle mi? Bak, rüşvet yer, hediye eder. Faizin dibine girer. Hemşerim, sen herhalde kör oldun. Bu asırda faizsiz ticaret mi olur der. Bakın, bunlar küfür tohumunun yeşillendiğinin alametleri. Farkındaysanız. Bir yerden sonra Allah'a meydan okumaya gidiyor hadiseler. Günahta ısrar eden bir adam. O günahını da hatırlamak istemezse göstereceği bir diğer reaksiyon nedir? El cevap: Dini gruplara sarar. Ya sana ne, inanıyorsan inan, inanmıyorsan inanma. Neden Allah'ı anlatmaya çalışan yerlere düşman oluyorsun? Mesela şurada birisi gelse dese ki: "Ben Noel Baba'ya inanıyorum." Ben ona anlatmaya çalışırım ama ben ona bir düşmanlık beslemem. Yani sen ne oluyor da, yani Müslüman bir coğrafyada doğuyorsun, kendinin de Müslüman olduğunu iddia ediyorsun ama Allah'ı anlatmak için yola çıkan kim varsa düşman oluyorsun? Neden biliyor musunuz? O insanlar ona işlediği günahı hatırlattığından dolayı rahatsızlık duyar. Bundan dolayı da kime sarar? Dini gruplara sarar. Mesuliyet istemez, sorumluluk istemez. Dinin emrettiğini istemez. Sahabe gibi organize olmayı istemez. Ne araması lazım? Kusur arayıp kusur bulması lazım. Bu insanların ortak bir sloganı var mıdır? Vardır. "Evde namaz kıl yeter." Ortak sloganları da bu. Ya bak, namazın fıkhında bile evde kılamazsın diyor. Şöyle diyor: "Mümkün olduğu kadar cemaatleşeceksin. Yapamadın, bir özel durum oldu, evindekilerle cemaatleş." O zaman diyor. Anladınız mı? Yani namazın anlatılan özellikleri bile bu şekilde. Efendimiz Aleyhissalatü Vesselam ne diyor? "Odunlar koyup o cemaat namaza gelmeyenin evini yakmak istedim," diyor. Hatırlar mısınız? Yani orada olayın vehametini anmak için hadiste bunu zikrediyor. Yani bu işin fıkhında bile yok. "Otur evinde namaz kıl." Diye bu işi yapanların en büyük argümanı budur. Ya otur bu işleri evinde de yap. Basit düşünün. Böyle işlerde böyle köşelerden çok ince bir bilgi çekmeye de ihtiyaç yok. Efendimiz Aleyhissalatü Vesselamı düşünün. Sahabeye hakikatleri anlattı. "Hadi evinize mi gidin?" dedi. Hayır. Ne dedi? "Bedir'e gidin, Uhud'a gidin, Hendek'e gidin, Mekke fethe gidin." Ya kör cahil sen, Resul Aleyhissalatü Vesselam hayatını bir çocuk okusa bu işlerin nasıl yapılacağını anlar. Yani o yüzden bu işlerdeki ortak slogan da budur. Bir insan günahlara dalmıştır, bunun hatırlatılması rahatsız olmuştur. Etrafındakilerin de bu işleri yapmasından rahatsız olmuştur. Rahatsız olduktan sonra da en büyük sloganı şudur: "Ya tamam, evinde namazını kıl, evinde Kur'an'ını oku." Ya okuduğun Kur'an evinden çık diyor zaten. O kadar bilmiyor, o kadar bilmiyor. Yani Allah için koşturan insanlar da bu hale düşer mi? Düşer. Tabii günah yazgımız da var. Onlar da düşer. Peki, o insan hem Allah için mücadele ediyor hem de bazı günahlarda ısrar ediyor. Bu adam ne der? Bu adam, bu adam o ikabın, yani cezanın olmaması için bu adamın temennisi ne olur? "Ya zaten hizmet eden adamım, Allah anlatıyorum, bu kadar da kusurum olsun." Çok güzel. Ucup. Bak bu da bu adamın sözü olur. Ya zaten Allah için bu kadar şey yapıyoruz, bu kadar da nefsimiz için yapalım. Bu günahı da terk etmeyelim. Halbuki sen bu cümleyi söyleyerek işlediğin günahtan çok daha büyük bir günaha girdin. Nedir günahın adı? Ucup. Yani amele güvenmek. Yaptığım hayırlarda 1 milyon parça var diyelim. Bu 1 milyon parçanın kaçı bana ait? Biri o da cüzzi meyelan dediğimiz cüzzi tasarruf dediğimiz istemek. Bu kadar namaz kılacağım. İnanın bana düşen tek hisse istemek oluyor. Allah Azze ve Celle kainattaki gezegenleri çevirecek, dünyayı çevirecek, güneşi oraya koyacak, bulutları çalıştıracak, ormanları çalıştıracak, vücudumda 100 trilyon tane hücreyi doğru çalıştıracak, 98 bin kilometre damar yolumdan beni besleyecek. Ben bunların neticesinde namaz kılacağım. Bu hayrın ne kadarı bana ait sizce? Milyonda biri bana ait. İşte milyonda bir hayır bana aitken, ya biz Allah için bu kadar hayırlar yaptık, bu kadar da kusurumuz olsun demek ucup. Yani az evvel işlediğin günahtan çok daha büyük bir günah işledin. Ucup günahı. Bu günahları tanıdığınızda, içkiden, kumardan daha zor söküldüğünü maalesef göreceksiniz. Çünkü büyüklük derecesi çok yüksek. Bu hal böylece devam ettikçe küfür tohumu yeşillenmeye başlar. Günaha girdim, ısrar ettim, tohum ekildi. Şu an yaptıklarıma ya bunlarda da ceza olmaz diye kılıf bulmaya çalıştım. Ne olmaya başladı? Yeşillenmeye başladı. Henüz meyve vermedi. Buyurun devam edin. En nihayet gerek ikabı, cezayı ve gerek darül ikabı, ahireti inkara sebep olur. Ah, bak şimdi meyve verdi. Ne yaptı? Artık ne ceza vardır, ne de cezanın verileceği bir ahiret vardır. Bu sloganları milyarlar atıyor ha. Bunlar basit işler değil yani. Belki etrafınızda iki üç tane insanı düşünüp "Aa, kim acaba bunlar?" diyorsunuz. Durun, hataya düşmeyin. Milyarlar şu an bu sloganları atıyor. Yani tertemiz İslam hepimizin gözünün önünde. E neden birçokları giremiyorlar? Bu merhaleler katedildiği için. Günah oldu, ısrar etti, tohum ekildi. Az önce onlara kılıf bulmaya çalıştı, yeşillendi. Şimdi de en nihayet gerek ikabı, cezayı, gerek darül ikabı, yani ceza yerine inkara sebep oldu. Şimdi meyve verdi. Günahın meyvesi ne oldu? Küfür oldu. Bakın, bir insan ömrü boyunca içki içti diyelim. Ömür boyu da buna içinden pişmanlık duydu. "Ya Rabb, vallahi biliyorum günahtır, vallahi biliyorum haramdır. Nefsim yeniliyorum dedi, öyle yaptı, şöyle yaptı, böyle yaptı." Allah Azze ve Celle dilerse bu insanı affedebilir. Bir insan çok nadir içki içti, ağzına yudumladı, sonra da dedi ki: "Ya, içkiden de günah mı olur?" Bu küfür demektir. Anladınız mı demek istediğimi? Ama insanı inkara götüren şey işlediği günah oldu. Durduk yere inkar etmiyor. İşlediği günahı savunmak için inkar ediyor. O adam tüm inkar felsefelerinin altında. Buyurun, günah vardır. Hepsinde mi? Tamamında. Aklınıza gelen bütün inkarları düşünün. Bak, birkaç tane örnek vereyim. Yine duyduğunuz cümleler: "Ahirete kim gitmiş, gelmiş? Canım, böyle bir yer mi var?" Duydunuz mu? Duydunuz. Efendimiz Aleyhissalatü Vesselam gitmiş, gelmiş. O ayrı bir mesele de Miraç'ta ne yaptı? Bak, günah onu inkara zorladı. Bu cümle artık geçmiş olsun, bir inkar cümlesi olur. "Allah'ı kabul ederim ama dinleri, peygamberleri ben kabul etmem." Deizm deniyor değil mi? Bu tür cümlelere. Ne oldu? Bak, inkara giden bir cümle oldu. "Allah var mı? Çok emin değilim." Ne deniyor buna? Agnostisizm deniyor değil mi? "Ya başörtüsü eski bir emirdir ama şimdi hükmünü yitirmiştir." Ne deniyor buna? Tarihselcilik deniyor. Bak, bir inkar mıdır? Bir inkardır. Kur'an'ın emrine şimdi yok dersen, bu bir inkardır. Allah'ı kabul ederim ama ibadet sorumluluğunu üstüme alamam. Anladınız mı? Ne oluyor? Günahta ısrar ede ede artık bir şeyleri inkara kadar konular gidiyor. İyi misiniz? Ders anlaşılıyor mu? Yani böyle matematiksel olarak zihninizde örülüyor mu? Şimdi çok önemli bir konusu var da ona gideceğim. Ya şu ateşe dayanamıyoruz, çayın ateşine. Allah'ın sistemine, emirlerine. Bundan günah mı olur? Öyle mi? Bir de bunu mu istemiş? Vallah, nefsi için yaşayan insanlara dönünce öyle oluyor. İş çok önemli bir yer var. Risale-i Nur'da ikinci lema, birinci nüktede geçiyor. Burayı bir okumam lazım sizinle. Bu konu tam pekişsin diye. Evet, günah kalbe işleyip, siyahlandıra siyahlandıra ne geldi aklınıza? Israr var değil mi? Siyahlandıra siyahlandıra ta nuru imanı çıkarıncaya kadar katılaştırıyor. Günahta ısrar, değil mi? Demek ki bizim yazgımızda günah var ama hemen onun ardından tövbe, istiğfar var. Problem burada değil. Günah işleyip istiğfar etmekte değil. Problem ısrar etmekte. Her bir günah içinde küfre gidecek bir yol var. İşte kilit cümle burası. Bir tekrar eder misiniz? Her bir günah içinde küfre gidecek bir yol var. Bak şimdi, günah insanı küfre sokmaz ama öyle bir yola sokar ki, yolun sonu küfürdür. Bu cümlemi tekrar edeyim mi? Elzem bir cümle. Günah insanı küfre sokmaz ama günah insanı öyle bir yola sokar ki, yolun sonu küfürdür. Ders zaten bunu anlatıyor, değil mi? Adamın hiç kimsenin yanında işlemediği bir günahı var. Hicap duyuyor. Hiç kimsenin yanında işlemiyor. Daha sonra diyor ki: "Ya ben bunu yalnızken işliyorum ama beni birileri görüyor. Kim görüyor? Melekler görüyor." Bir süre sonra diyor ki: "Ya şu melekler olmasaydı da şu müptela olduğum, artık alışkanlığın zirvesini yaşadığım günahımı rahat rahat yapsaydım," diyor. Bir sonraki cümleye dikkat edin: "Ya ne meleği? Görmediğim şeye inanmam." Aklı gözüne iniyor. Kimse seni görmesin istiyor. Dikkat edin. Günah bu adamı küfre sokmadı ama günahtan dolayı girdiği yol adamı küfre soktu. Melek yok demek ne demek? Küfür, öyle mi? Matematiği anladınız mı? Cümleyi tekrar okuyayım: "Her bir günah içinde küfre gidecek bir yol vardır." O günah insanı küfre götürmez ama günahın soktuğu yol adamı küfre götürüyor. O günah istiğfarla çabuk imha edilmezse, çabuk kurt değil. Belki küçük bir manevi yılan olarak kalbi ısırıyor. Hangi kelime dikkatinizi çekti? Çabuk anında istiğfar edilmesi lazım. Bizim bir arkadaş şöyle diyordu: "Bir gün öyle bir tövbe edeceğim ki tarih yazacak," diyordu. Allah ona o tövbeyi nasip etmedi, nasip etmeden öldü. Niye öyle diyor? Çünkü pazarlıkta bir şey olmaz. Tövbe, tövbe ne biliyor musun? Günah işledin, kalbin ne oldu böyle? Eyvah! Allah'a bunu nasıl yaparsın dedi. O an tövbe istiğfara dönüştür. İşte tövbe budur. Mesela siz şöyle bir şey kabul eder misiniz? Ben birinize, haşa, minel huzur, örnek olsun diye söylüyorum, ağır bir böyle küfür edeceğim. Bir ay sonra "Özür dilerim." İnsan bunu kabul eder mi? Ya ama aynı şeyi yapıyorsun. Aynı şeyi yapıyorsun. Yani bir gün öyle bir tövbe edeceğim ki... Sen Allah'a çok hadsizlik yapmışsın, çok saygısızlıklar yapmışsın. Nasıl telafi ediyorsun? Bir gün onu tövbe ederek. Allah Azze ve Celle bu şekilde pazarlıkta tövbeleri, benim anladığım kadarıyla, işi bilenler daha iyi bilir, böyle şeyleri kabul etmiyor. Mesela utandıracak bir günahı gizli işleyen bir adam, az önce örneğini verdim, başkasının ıttılaından, onu bilmesinden çok hicap ettiği zaman, çok utandığı zaman, melaike ve ruhanîyatın vücudu ona çok ağır geliyor. Küçük bir emare ile onları inkar etmek arzu ediyor. Küçük bir emare ile. Allah Allah. Bakın, günahların bir özelliğini daha hatırlatayım. Günah patojendir. Yani patojen mikroptur. Yani ne demek bu? Günah, günaha referans olur. Şimdi mesela dişe bir mikrop geliyor. Geldiği an dişimin işi bitiyor mu? Bak, burada çok dişçi arkadaşımız var. Bitmiyor değil mi? O diğer mikroplara referans oluyor. O da geliyor, o da geliyor, o da geliyor. Bir gün en mutlu günümde Antep baklavasını ters çevirip damağıma yapıştırıp, damağımla sıkıp tereyağını tam eriteceğim zamanda, "Eyvah!" diye bir çığlık geliyor. Neden? Çünkü günah oraya artık yerleşmiş, dişin işini bitirmiş. Günahın özelliği patojen olmaz. Ne demek o? Mikroptur. Yani bir günah geldikten sonra tek olarak orada kalmaz. Günah da cemaatleşme özelliği var fıtratında. Diğerini çağırır, diğerini çağırır, diğerini çağırır. Kalpten imanı sökene kadar. Ne yapılmazsa istiğfar edilmez. Allah Allah. Günah öyle Allah'ın belası bir şey ki, günahla sadece günah olarak baş etmek mümkün değil. Günahtan kaçacak ortama hazırlamalı. Bizim buraya gelen arkadaşlarımız buradaki hakikatleri dinliyor, beğeniyor, hoşnut oluyor. Onlara ilk diyorum ki: "Eski arkadaş ortamını çıkar, telefon numaranı değiştir." Çünkü anlattığı günahlar normal düzeyde değil. Ortam var, para var, her gittiği yerde tanınıyor, her birisinin yıllarca emeğini vermiş ortamını yapmış. Bu dediğim herhalde belki çok önemli gelmiyor arkadaşa. Anında tekrar eski ortamına geri dönüyor. Daha sonra klasik bu asrın insanın ahde vefasızlığı. Telefonlar açılmıyor. Ne yapıyorsun? Yani şeytan seninle de iletişimini kesiyor. Neden? Çünkü sen ona "Yav kardeşim, gel bir çay içelim," diyerek günahını hatırlatmış olacaksın. Çok profesyonel. Hz. Adem'den bu yana tecrübesi var ya. Neyi ne zaman yapacağını o kadar iyi biliyor ki anlatamam sana ya. Anlatamam. O yüzden günahtan kaçacak ortama hazırlamak gerekiyor. Günaha sokacak ortamlardan da yılan ve akrepten kaçacak gibi. Neden? Üstat Hazretleri aslandan kaçar gibi demiyor. Aslandan da kaçılır. Aslanla yüz yüze mücadele edebilirsin. Yılanla akrep öyle değil, sinsi bir şekilde geliyor. Bir insan uygun ortamlara hazırlamazsa, bir günahla yüzleştiğinde onun günah olduğunu bile fark etmeyebilir. "Ne var ki canım, bunda ya? Şu masada da içki olmayacaksa hangi masada olacak?" Ya biz o kadar mal ürün satmış, bizi almışlar filanca ülkeye göndermişler. Malumunuz, anlıyorsunuz demek istediğimi. E şimdi, yani bu ikramı da geri mi çevrilir? Bir de pis pis esprilerini yaparlar. "Hediye de sünnettir," falan gibi, değil mi? Böyle bir şeyin. Yani bu espriyi nasıl yapabiliyor? İnsanın kalbi acıyor zaten. Yani Allah Allah. Var mı problem? Devam edelim mi?

Keza masiyete tereddüt eden, hacaletten dolayı o masiyetin masiyet olmadığını iddia etmekle o mahiyete muttali olan melekleri bile inkar eder. Hatalar karanlıkta işlenir, gizli işlenir. Ama sen istediğin yere git, buyurun, tek kalalım. Bizi gören melekler var, ruhaniler var. Artık onlar yok ya, haşa. Gören mi var? Öyle mi? Gitti mi? Gitti. Buyurun. Hatta şiddet-i hacaletten yevm-i hesabın gelmeyeceğini temenni eder. Yevm-i hesap, azap günü. Bak şunu düşünebiliyor musunuz? Ortalama her insanın bileceği işler. Amirinin azarlaması. İster mi insan? İstemez. Amirinin azarlamasını istemeyen adam, mahşer gününde o mahşeri kalabalıkta, yedi düvel, ne kadar insanlık varsa, her birisinin gözünün önünde seni azarlayacak, ister mi bunu? İstemeyince de inkar ediyor. İşte kimi günahlar için ve kimi insanlar için bu dediklerim yaşanacak. Allah bizi muhafaza buyursun. Settar ismiyle inşallah bizim kusurlarımızı affetsin, örtsün. Ama böyle bir şey yaşanacak. Yüzde yüz yaşanacak. Bir gün oraya gideceğiz. Bugün elimi yıkadım, şöyle tam elimi kurularken şöyle, hani insan dalar ya böyle, kendince tefekkür eder ya, şöyle ya, ne kadar sahici duruyor dedim. Ya resmen Matrix gibi, illüzyondayız dedim. Bu dünyada hakikat yeri, ahiret yeri. Ne kadar sahici dedim ya. Dedim, şu hisleri demek ruh nasıl duyuyorsa dedim. Elime bakıyorum, tırnağıma bakıyorum. Daha sonra böyle zihnimde hayal ederken dedim, dedim ya bu eskiyecek, toprağın altına girecek, çürüyecek. Ruh buradan çıkarıp alacaklar, nereye götürecekler? Yani böyle şimdi insan biliyor bunları, doğru mudur? En standart insan bile cesedin alınacağı, ruhun alıp götürüleceği, ona yeni bir kıyafet giydirileceği, yeni bir ceset giydirileceği, ne kadar insanlık varsa her birisinin önünde bir hesaba tutulacak. Herkes.

için geçerli değil ama bir kısımlar için de bu geçerli. Şurada bir amirim var diyelim, Abdullah. "Ayağa kalk!" diyecek. Bu kadar adamın içerisinde kusurlarını dönerek Abdullah ne düşünürsün? Kaçar insan.

Ya öyle mi? Orada kaçacak yer yok ya. Bak, şuradaki dayanamaz insan ya. "Ey filanca, ne senin şu yüzsüzlüğün? Bak, düşene sayıldığını herkes burada mahcup olur." Ya abi, ne diyorsun ya? Hatta şunu deriz, "Yani çek, birebir de söyle bari." Allah Allah ya! Amirinden azar işitmeyi istemeyen bir insan, o mahşeri kalabalıkta, insanların gözünün önünde bir azar işitecek. Oradan da gideceği yol söylenecek, "Cehennemin dibine gideceksin!" denecek ona. Düşünebiliyor musunuz böyle bir olayı?

E, böyle olunca da insan bunu istemez. Yevmi mahşeri inkar eder. Mahşer gününü dahi inkar eder. Buyurun ayet, "Yevmi hesabı bu nefyeden." Yani artık hesap günü falan yoktur diyen. Haşa, adam artık buna inanıyor çünkü günahlarında görülüp sorgu sual istemiyor. Evet, nefyeden, edna bir vehmi bulursa, o vehmi kocaman bir bürhan addeder. Anladınız mı? Sıradaki özelliği, küçücük bir emare bulacak. O da İslam'da kusur olan değil, haşa aklına yatmayan. Çünkü o hesabı inkar eden, hesap günü hesap soracak Allah'ı da inkar etmek isteyecek, doğru mu? O yüzden neye tutunur? Kendi aklının almadığı küçücük bir şüpheye.

Ben bunu yaşadım. Şöyle İzmir'deyim, arkadaşlar vardı, oturduk muhabbet ediyoruz. Namaz, niyaz şu bu falan. Tam anlatırken bir tanesi dedi ki, "Çok da akıllı bir çocuktu." "Abi," dedi, "Ayda nasıl namaz kılacağız?" dedi. Dedim, "Sen dünyada namaz kılıyor musun?" Dedim, "Yok." "Aydaki namazı ne yapacaksın?" dedim adama. Şimdi çocuğun namaz umrunda değil yani. Gündemi başka bir şey. Ne onun gündemi? Gündemi hiç ilgisi yok. Acaba İslam'ın bir kusurunu bulabilir miyim? Çünkü klasik şey vardı, yani kız arkadaşı vardı. İnsan onun matematiğine giriyor. Öyle bir durumda, "Böyle mi yapalım ama hesap da var diyorlar." Annem, babam da öyle anlattı. Bari Allah'ın varlığı, hesap gününün varlığı ile ilgili bir tane inkar edici emare bulsa, şüphe en kuvvetli delil gibi sarılacak ona.

Yani şu dersleri alan sizler için söylüyorum, sosyal medyada gündemlerde gezen birçok meselelere gülüyor musunuz, gülmüyor musunuz? Mesela bir tanesi çıkıyor, Allah'ı inkar edecek. Onunla ilgili de bir önerme söylüyor kendince. Ya inanın, daha bir tanesini çok dikkate ben alamadım. Yani daha bir tanesi kalbimi de öyle titretmedi. "Aa, ne de mantıklı bir cümleymiş ya!" Küfrün tanımı mantıklı olsa, Allah zaten bunu azaba tutmaz. Küfrün temeli boş, bomboş. Yani inan konuşulmaya değer bir mesele değil küfür meselesi. Yokluğun neyini konuşacaksın? Şirk mi var dünyada? Tevehhümü şirk var, onu konuşuyoruz. Anlatabildim mi demek istediğimi?

O yüzden o günaha ısrar edecek. Günah artık şirke bir kapı açacak. O da en küçük bir emare bulmaya çalışacak ki, "Nerede bu namaz? Göster bakayım." "Bak öyle mi? Neredeymiş bu içkinin haram olduğunu göster bakayım." Ya bu İslam'ın özünü bilen küçük çocuk bunları bilir zaten. Yani bunları ne yapıyor ama ne arıyor? Küçücük bir vehim arıyor ki ona kuvvetli bir delil gibi tutunup diğer işlerini yapmaya devam edecek. Anlıyor musunuz? Ne üzücü bir senaryoya gidiyor, değil mi?

Bir insan günahta ısrar ederse, Allah'ın koruması azalır. Bunu biliyor muydunuz? Matematik bu. Bakın, günah Allah'tan uzaklaşmak demek. E, uzak bir yerde nasıl koruyacaksın? Hı? Ersin, şurada yükün altına girsek, sen de dibimde olsan şöyle, değil mi? Ama uzaklaşmak, haşa, öyle maddi bir uzaklaşmak değil. Anlayalım diye örnek veriyorum. Yani Allah'tan marifet ufkunda uzaklaşan bir insan, Allah'ın korumasından da uzaklaşmış olur. Yakınlaşan için ne diyor Kutsi hadiste? "Ben onun konuşan ağzı, gören gözü, tutan eli olurum." diyor. Ya bir şuna bak, bir şuna bak ya! Şunun için bunu söyledim, şaşırıyorsunuz ya. Ya böyle bir insandı bu cümleleri nasıl ediyor? Nasıl ediyormuş? Günahı Allah'tan uzaklaştırınca bu cümleleri de ediyor.

Buyurun, en nihayet nedamet edip terk etmeyenlerin kalbi küfusa tutulur. Cümleye dikkat ettiniz mi? Nedamet, pişmanlık. İstiğfar etmeyenlerin kalbi küfusa tutulur. Küf ne? Güneş tutulması. Güneşle arasına o kara bulutlar giriyor. Bak, artık gitti. Evet, mahvolur gider. Elyazubillah. Son cümleyi bir daha oku bakayım. "En nihayet, en nihayet nedamet edip terk etmeyenlerin kalbi küfusa tutulur." Mahvolur gider. Elyazubillah.

Şimdi Mütaffifin suresinde bir ayet var. Ben ezberlemenizi de öneririm. Çok önemli bir ayettir. "Kella bel rane alâ kulubihim." Duymuş muydunuz bu ayeti? Ne diyor, biliyor musun? Yani, "Hayır, hayır. Bilakis, onların yaptıkları ettikleri kalplerini kararttı." Meal de bu şekilde geçiyor. Bir iki incelik anlatmak isterim burada. "Kella" çok önemli bir kelimedir. Yani "la" demiyor, "kella" diyor. Yani azaptan önce uyarmak, tehdit etmek, itiraz etmek manasında da. Yani çok ciddi bir ikaz var. Azaptan önce. Bir de mealler "kalbin kapanması, kararması" diyor ama "rane" o manada değil. Ne demek biliyor musunuz? "Rane" kelimesi, bir demirin ya da aynanın üstünde oluşan pasa "rane" deniyor. Yani kalbin kararması, kapanması değil, günahlar paslanmasını netice veriyor. Bir demir pas tutarsa özelliğini yitirir. Bir ayna paslanırsa gösterme özelliğini yitirir. Şu kainatın yaratılışının en büyük amacı, Allah'ın esmalarına ayna olmamız. Allah'ın isimlerini göstereceğiz. Rezzak ismini göstereceğiz, Şafi ismini göstereceğiz, Müzemmil ismini göstereceğiz, değil mi? Seddar ismini göstereceğiz, Afuv ismini göstereceğiz. Ayna pas tuttuğunda göstermemesi gibi, insan günahla pas tuttuğunda da Allah'ın isimlerini gösteremeyecek. Dünyadaki vazifesi son bulacak. Günahlar insanı ne hale getiriyor? Anladınız mı? Çok önemli bir ayet. "Kella bel rane alâ kulubihim." Allah Allah! Hayır, bilakis onların yaptıkları kalplerini paslandırdı, mühürledi. Bu sır tecelli edince kulun kalbinin Allah ile alışverişi son bulur. Yani kalbi mühürlenir. "Hatemallahu alâ kulubihim." Kalbin mühürlenmesi.

Yine Risale-i Nur'da geçen bu günahın götüreceği yolla ilgili çok çok çok önemli bir cümle var. Bence yine böyle mıh gibi ezberlenmesi gereken bir cümle. Yoksa büyük günahları serbest işleyip serbest sayfalar kadar paylaşıyorsun artık. Yani hiç utanman kalmıyor, sıkılman kalmıyor. Yoksa o büyük günahları serbest işleyip istiğfar etmemek, hiç kalbinden bir acı duymuyorsun. Allah'a yönelmiyorsun ve aldırmamak. "Aman canım, örnek mi olacağım?" Birisi bu günahı görüp üzülecek mi? Aldırmamak. Cümleye dikkat eder misiniz? "O imandan hissesi olmadığına delildir." diyor. Günaha üzülmemek, o günahtan çok daha büyük bir günahtır. İşte en berbat hal budur. Günahtan rahatsızlık duymamak, o günahtan çok daha büyük bir günahtır. Günahın götürdüğü yeri fark ettiniz mi? Günahtan rahatsızlık duymama hali. Şu Risale-i Nur'daki cümleyi tekrar okuyayım mı? "Yoksa büyük günahları serbest işleyip istiğfar etmemek ve aldırmamak." Ya cümleye bakar mısınız? "O imandan hissesi olmadığına delildir." diyor. Kalbinde küçücük beyaz parça kalsaydı, işlediği günahtan teessür duyacaktı. Bir kalbin teessür duymaması, canlı kalmadığını gösteriyor. Şimdi elimi koydum buraya, iğneyi batırdın. "Eyvah!" dedim. Neyin alameti? Canlılık alameti. Elim koydum buraya, iğne batırdın, bıçak batırdın, buramı yaktın, hiç "Eyvah!" demiyorum. Neyin alameti? Ölmüşlüğün alameti. Bir insanın günah içerisinde acı duymaması, kalbin ölmüşlüğünün alameti. Ve lütfen cümleye dikkat edin, "O imandan hissesi olmadığına delildir." diyor. Cümleyi ters çevirelim. Bir müminin günaha ilk tepkisi, buyurun, istiğfardır. İstiğfara yöneliyorsan, kalbinde hayat vardır, iman vardır. Bir büyük günah seni istiğfara sevk ediyorsa, büyük de olsa küçüktür.

Yıllardır duymuşsunuzdur ya, "Bizim yazgımızda günah var." Matematiğini anladınız mı? Yazgımızda günah var. Günahtan sonra hemen istiğfar olması şartıyla. Günahta ısrar, bir insanı küfür yoluna sokabiliyor. Onun için günah, kalp canlıysa bir insanı hemen istiğfara sürükler. Biraz istiğfar anlatmam lazım. İstiğfar, Allah'tan suçlarının bağışlanmasını istemen demektir. Ne demektir istiğfar? Allah'tan suçlarının bağışlanmasını istemek. Günahlar, hatalar ruhta bir deformasyon oluşturur, algoritmasını bozar. İstiğfar ise yeniden fıtratı asliyeye dönmek demektir. Ya olamıyorum, eskisi gibi ibadetten lezzet alamıyorum. Bir şey yap. Ne yap? İstiğfar et. Fıtratı asliyene dön. Yani Allah Azze ve Celle'nin seni yarattığı ilk günkü gibi, o temizliğe dön. E, bir anda olur mu? Ne derecede kuvvetli, şiddetli ve samimi istiğfar edersen, o derece hızlı olur. Yani senin samimiyetine bağlı. İstiğfar. Anladınız değil mi? Madem samimiyete bağlı, o zaman çok önemli bir kural daha geliyor. İstiğfarda şuur esastır. Bir insanın şuursuzca ettiği, "Allah'ım affet, Allah'ım affet" demeleri, Allah muhafaza, yalan hükmüne bile geçebilir. İstiğfarda ne esastır? Şuur esastır. "Ben, ben o köpekten, çakaldan bozma kulun, ya Rab! Hiçbir şeye layık olmayan ama senin medet ettiğin, himmet ettiğin, lütfettiğin, yaşattığın, nefes verdiğin, şu taş etmediğin insan ettiğin, şu kuş etmediğin insan ettiğin ben yine sana hadsizlik ettim. Yine kapında son nefesimi buldum." Yani o namazdaki secde hali bile böyle yanlış anlaşılmazsa eğer, yani böyle gelir de kapıya, o kemik dilenmek için kapıyı tırmalar ya. Yani o secde hali bile böyle bir hissiyatla gitmek gerekiyor. Geldim, başıma eğiyorum, kapındayım. Ne olur aç, yalvarırım, aç şu kapıyı, ne olur içeri sok beni. İstiğfar bu.

Madem öyle, istiğfarın en zirve yeri neresi oldu? Allah'la en yakın olduğun yer, yani secde hali. Bakın, hadiste diyor ki, "Ne mutlu o kimseye ki defterinde çok istiğfar bulunur." Kim söylüyor bunu? Efendimiz Aleyhissalatu vesselam bunu söylüyor. Ve önerisi de sünnet olan namazlardan sonra biz üç kez istiğfar ederiz. Namazı bitiririz. Ne deriz? "Estağfirullah, estağfirullah, estağfirullah el-azim." Değil mi? İlahir, o şekilde devam ederiz. Neden? Çünkü Allah'a en yakın olduğun an, Allah'ın en sevdiği işi yapıyorsun. Tövbe dileniyorsun, istiğfar dileniyorsun.

Şimdi miraç sayılan bir namazda insan kendi hesapları peşinde koşuyorsa, Allah'a saygısızlık yapıyor demektir. Buyurun, namazdaki ahvalimiz bakalım. Zihnimizde gezenlere. Kalbimizde gezen zaten zihninde gezen kalpte gezen demektir. Hadsizlik ettik mi? Allah'a ettik. Miraç hükmündeki bir namazda, o namazda miraçta duyulan hissiyatların duyulması lazımdı. Duymadın, kendi benliğinde boğuldun. Yine kendi hesaplarına takıldın. Allah'ın hesaplarını unuttun, sildin, geçtin. Namazdasın ama zihninde dolaşanlar hep senin nefsinle alakalı şeyler. Bari namazdan uyanınca istiğfarla yaptığının farkına var. "Ya Rab, şu yarım yamalak kulun gene namazda huzurunda olduğunu düşünemedi." "Estağfirullah, estağfirullah, estağfirullah." Anladınız mı? Neden sünnet olduğunu? Onu ifade etmeye çalışıyorum. Tabii formalite şeklinde ibadet yapanların duyacağı işler değil bunlar.

Bu istiğfarın en güzel anı nedir? El cevap, gece. Gece. Gece namazı tam istiğfar vaktidir. Herkes uykuda, ruhunun bütün özelliklerini kapatmış. Sen uyanıyorsun, "Affet ya Rab!" diye çığlık atıyorsun. İstiğfarın en zirvelere taştığı bir an, gece namazı. Yani Allah Azze ve Celle tövbenin samimiyetini buraya saklamış. O yüzden öyle diyorlar. Yani 40 gece Allah'tan bir şey iste de vermesin, mümkün değil diyorlar. Samimiyetimize bakan işler. Ah, o fıtratı asliyemize dönsek de o samimiyeti elde etsek. O kadar çok nefsin iç hesapları karışmış ki şu ruha, bizi felakete sürüklemez inşallah. Çok kısa vakitte ölüp gideceğiz. Çok kısa. Bak, saçlar beyazlamış, dökülmüş, beller bükülmüş. Ya bizim burada kaçımız genç? Arkadaş, öyle mi? Ne ara gidiyor bu iş ya? Ne ara?

İstiğfar için hususi bir zamana ve mekana gerek var mıdır? El cevap, istiğfar için hususi bir zaman ve mekana gerek yoktur. Ama hususi bir alarm vardır. Nedir o? İnsanın bir anda kalbinin yumuşadığı bir an vardır. Günahlar akla gelir. Tam o anda kurbet esintileri vardır. Ne demek o? Şu demek: Allah Azze ve Celle diyor ki, "Gel." O yüzden Ehlullah diyor ki, "Kalbin birinci ilhamını sakın yapmamazlık etmeyin. Bizzat Allah'tan çağrı diyorlar." Kalpten birinci gelen fıtri, "Eyvah, günahlarım!" dedin ya. "Eyvah, bir hayır yap!" dedin ya. "Eyvah, şuraya gideyim!" dedin ya. "Eyvah, şu ceketi infak edeyim!" dedin ya. Onu sakın tepme diyor. Sakın ikinci niyet girmesin diyor. O birinci ilhamat bizzat Allah'tan sana yakınlığını artırmak için gelen ilham diyorlar. O birinci ilhamda bir anda kalp yumuşar. Ne gelir akla? Günahlar. Bu ne demek biliyor musun? Kurbet esintisi. Allah Azze ve Celle diyor ki, "Gel, daha yakına gel, gel bana gel." Ne ile? İstiğfar ile. İstiğfarın hususi zamanı, mekanı yoktur. Özellikle kalbin yumuşadığı o anlar. Hadi o an de ki, "Tamam, akşam yaparım." Bitti işin. O birinci ilhamı ne yap, ne et, kaçırma. O an Kur'an okuyasın geldi ya, oku. O an tövbe edesin geldi, et. O an infak edesin geldi, et. O an karar edesin geldi, "Hayır, bu iş böyle olmaz." Kur'an'daki ayetler bana ne emrediyor? Anlayacaksın. İnsan gibi yaşayacaksın. Asla tepmeyeceksin. Asla. Birinci ilhamata ikinci hesaplar girdiği anda, o fıtriliği bozuyor, mahvediyor.

Büyüklerde istiğfar nasıl olmuş? Birkaç örnek de onlardan vereyim. Efendimiz Aleyhissalatu vesselam'ın Hazreti Ebubekir'e öğrettiği bir dua var. Dua şöyle. Duayı dinlerken "Amin" diyelim. Bizim de duamız bu dua olsun: "Allah'ım, muhakkak ben nefsime na mütenahi zulümde bulundum." Nefse zulümde bulunmak ne demek? Onu alıp cehenneme göndermek demek. Haşa, bunlardan. Öyle insanlar değil. O, onların yüceliğinin sözleri bunlar. "Günahları bağışlayacak senden gayrı kimse yoktur. Nezdi Uluhiyetinden hususi ve sürpriz bir mağfiretle beni yarlığa ve bana merhamet et. Şüphesiz ki sen yegane Gafur ve Rahimsin." Amin. Amin.

Ebu Hureyre Radıyallahu Anh her gün 12.000 defa istiğfar ediyormuş. Diyorlar ki, "Ya Ebu Hureyre, fazla değil mi?" Diyor ki, "Günahlarım adedince." Ebu Hureyre'nin ne günahı var? Biz bilmiyoruz. Yani hayatının 3 yılına asırları sığdırmış. Bugün hadis kitaplarını açın, Efendimiz Aleyhissalatu vesselam'ın isminden sonra göreceğiniz en çok isim Ebu Hureyre. Ondan sonra da en çok hadis rivayet eden Ayşe annemiz gelir. 3 yılına koca dağlar ömür sığdırmış. Günde 12.000 kez istiğfar ediyor. Ya Ebu Hureyre, çok değil mi? diyor ki, "Hayır, günahlarım adedince." Diyor. İhtimal ki onlar akıllarından geçen, Allah'tan uzaklaştıracak bir lokma ekmeğe bile binler tövbe istiğfar ediyorlar. Benim anladığım yoksa Ebu Hureyre'nin ne günahı vardır? Biz onu bilemiyoruz.

Efendimiz Aleyhisselam'ın Ebu Hureyre'yi öğrettiği başka bir dua şu şekildedir: "Ey bütün eksik ve kusurlardan münezzeh bulunan Rabbim, seni zatına yakışmayan her şeyden tenzih ederim. Allah'ım, günahımı bağışlamanı diler ve rahmetini dilenirim. Allah'ım, ilmimi arttır ve beni hidayete erdikten sonra bir daha kalbimi kaydırma. Katından bana rahmet lütfet. Şüphesiz ki sen çok lütufkar ve hapın." Amin.

26. Söz'de Üstat hazretleri şu cümleyi söylüyor: "Dua ve tevekkül meyelanı hayra büyük bir kuvvet verdiği gibi," yani içinde güzel hayırlar yapmaya meiller var. Dua ve tevekkül buna kuvvet veriyor. "İstiğfar ve tövbe dahi meyelanı şerri keser, tecavüzatını kırar." İçinde büyüyüp seni kötülüğe götürecek bir günah var. Ya Rab, kes kafasını diyorsun. Neyle diyeceksin? İstiğfar ve tövbe. Anlıyor musunuz? İstiğfarda gücü kime? Bu güç bu şekilde inanana, Allah'a, bu şekilde hüsnü zan edene. Bu güç bu şekilde inanmadan, "Aman ben de bir dileyeyim, Allah dilerse verir." Ama doğrusu o şekilde değil. Onu demek istedim.

Yeni ufak bir konuya geçeceğim. Konumuz şu: Madem günah işleyen bu hale geliyor, e günah da bizim yazgımızda var, öyle mi? Cibiliyeti beşerde günah var. E, Allah neden bizi günah işler halde yarattı? Soru bu. Anlaşıldı mı? Yani günah insanı bu hale getiriyorsa, Allah Azze ve Celle günah işlemeyen halde yaratsaydı, bu iş bitseydi. Bu şekilde çok anlatılmadığının farkındayım ama şu kainatın en mühim meselesi, namazdan, oruçtan onlardan da önce geliyor. En mühim meselesi. Kainata Allah Azze ve Celle'in esmaları tecelli eder. Bu isimleri tek okuyabilecek zi şuur insan ve cin. Bunları okur, kulluk eder. Marifetullah. Anlatabildim mi demek istediğimi?

O zaman şunu diyebiliriz: Kainattaki en mühim meseleler, Allah Azze ve Celle'nin tecelli eden isimleri. Adem'e "isimlerimizi öğrettik" diyor. Neyi öğretmiş? Anladınız mı? Yani sadece eşyanın isimleri değil, o eşyaya tecelli eden Allah Azze ve Celle'nin de isimlerine. Biz bu noktada çok kör kaldık. Mesela şurada gördüğünüz güzellikler var mı? Bak, klimanın borusu farklı bir renk olmuş. Şu masaya bir uyum sağlanmış. Şuraya duvara bir loş, volvoşir konulmuş. Doğru mu? Ya inanın, bunlardaki güzelliklerin tamamı Allah'ın isimlerinin tecellisi. Ama biz mimara takılmaktan, Ali Veli'ye takılmaktan, yani perdelerde boğulmaktan hiç buralardan Allah'a çıkamıyoruz. Şimdi saçı güzel bir adam görüyorsun. "Oo, berber ne güzel yapmış ya!" Berber perde değil mi? Senin bu perdeyi yırtıp, o saçı veren, saçı o şekilde taramayı ilham etmeyi de veren, o ilhamı amele dökecek berberi de veren, ya hepsini veren Allah. Nerede Allah? Hani buradan gidiyoruz ya. Çok kör müyüz, değil miyiz? Allah aşkına.

Kainatın birinci amacı bu. Son model bir araba gördün, jilet gibi. Belki o arabayı maden halinde görseydin, demir halinde gördün, farklı şekillerde gördü, karbonlu gördü falan. "Aa, bu madenleri de Allah yarattı!" diyeceksin ya. Ama arabayı görünce niye Allah'ı hatırlamıyorsun? Yani o arabada hayran olduğun ne var? Onun ilhamatını yaratan, madenlerini yaratan, o teknolojiyi yaratan, o fabrikaları üretmeyi yaratan, onun ortaya çıkmasında çalışan mühendisleri ve insanların kendisini de yaratan. Yani ya görüyor musunuz? Yani Allah Azze ve Celle'nin isimlerinin olmadığı hiçbir şey yok. Yani o arabada Allah'ın esmasının güzellikleri var. Ben arabaya binince bazen de hız yapınca diyorum, "Yani acaba ruh nasıl gider ahirette falan?" Kendim öyle hayal dünyamı genişletmeye çalışıyorum ki, buna çok ihtiyacımız olduğuna inanıyorum. Tefekkürü saatin hayrı ibadeti senetin. Lütfen unutmayalım. Kainattaki olay, Allah'ın isimlerinin tecellisi. Yani o isimlerini okumadıktan sonra ibadetlerin içinin çok boş olduğunu göreceksiniz. Marifetullah olmadan olmayacak bu iş. Yani bunun bu kadar önemli olduğundan dolayı Üstat hazretleri bu asırda ibadetlerin sayısını artırarak Allah'a yaklaşmayı değil, onların içerisinde marifetullahı, imanı doldurarak, ihlası doldurarak, amudi bir şekilde Allah'a yaklaşmayı vesile olmaya çalışıyor. Kainatın meselesi ne? Allah'ın isimlerinin okunması. Var mı problem? Soruma da tekrar bir döneyim de unutulmasın. E, "Ya Rabb, bu günah başımıza iş açıyor. Günahsız yaratsaydı, bu problemleri yaşamasaydık." Cevap olarak şuradan girdin: Kainatın esprisi Allah'ın isimlerinin okunması. Açlık vermiş ki Allah Rezzak ismi tecelli etsin, okunabilsin. Acıkmayan bir insan, rızık yaratan bir Allah'ı tanıyabilir mi? Tanıyamaz. Nereden tanıyacak? Niye vermiş açlığı? İsmi tanısın. Çok güzel. Hastalık vermiş ki Şafi ismi tanısın. Hiç hastalanmayan bir burak, şifa veren Allah'ı ne bilsin ya? Ne bilsin? Hiç görmüyorum. Allah Basir'dir. O ne demek? Öyle mi? Hiç işitmiyorum. Allah Semi'dir. O ne demek? Bilemem ki. Allah Azze ve Celle günah işleyebilir bir hal verdi ki Afuv ismi, Gafur ismi, Settar ismi, İl-Ahir, diğer isimlerinin her birisini biz bilelim. Yani yazgımızda günah var. Günahı işlememek için elden gelen yapılmalı. Günaha düştüysen de çok hızlı istiğfara dönüşmeli. Buralara kadar problem yok. Problem nerede? Günahın ısrarında. Masiyetin mahiyeti. Yani günahın özellikleri. Dersi biraz daha oturdu mu aleminizde?

Şurayı tekrar hatırlatmam lazım. Derste çok incelikler var. Günah şu demek demiştim, hatırlayanınız var mı? Allah çok güzel. Günah, Allah'tan uzaklaşmak demek. O zaman istiğfar, o da yakınlaşmak, dönüş demek. Allah Azze ve Celle günaha girmiş kullarını yeniden "Bana dönsün" diye bekliyormuş, biliyor musunuz? Nasıl bekliyormuş? Anlayacaksınız. Buhari'de geçiyor. "Allah'a yemin ederim ki, Allah'ın kulunun tövbe etmesinden dolayı duyduğu hoşnutluk, herhangi Birinizin ıssız çölde kaybettiği devesini bulduğu zamanki sevincinden daha büyüktür." Yani kul istiğfar edince, Allah Azze ve Celle kendisine uygun, kutsi ve mukaddes bir lezzet alıyor, sevinç duyuyor. Bundan. Allah Allah. Anlıyorsunuz değil mi? Bizi yaratan, yakmak için yaratmamış. Anan parmağına çakmak değse, dayanamaz. Bütün annelere o rahmeti, şefkati veren, senin azap duymana dayanabilir mi? Demek ki istiğfar etmeni de o cihette önemsiyor ve bekliyor.

Ebu Hureyre Efendimiz anlatıyor. Mescitte Efendimiz Aleyhissalatu vesselam görmeye bir kadın gelir. Kadına ne halin vardır diye yanına giderim diyor. Kadın şu cevabı veriyor: "Ben zina ettim, bir çocuk dünyaya geldi, onu öldürdüm. Benim için bir fereç, bir mahreç, bir kurtuluş yolu var mıdır?" Kendisi anlatıyor diyor ki, "Bu halden memnun olmadığımı ifade ettim. Allah Resulü Aleyhissalatu vesselam'ın da bundan memnun olmayacağını ifade ettim ve kadını uzaklaştırdım." diyor Ebu Hureyre. Kadın da kalbi kırık, boynu bükük mescidin bir köşesine gitti, namaz kıldı. Namazdan sonra baktım, kadın hala orada. Gittim, Allah Resulü Aleyhissalatu vesselam'a bu hali arz etmeye. Dedim ki, "Ya Resulallah, bir zaniye, bir katile yanına geldi, dedi ki, zina etmiş ve zinadan doğan çocuğunu da öldürmüş. Huzuru Resulullah'a gelme dedim." Ona cevap geliyor Allah Resulü Aleyhissalatu vesselam'dan: "Ne fena söz söyledin ya Ebu Hureyre! Bilmiyor musun Kur'an ne diyor?" Şunu hatırlatıyor Efendimiz Aleyhisselam: Furkan 70. "Ancak tövbe ve iman edip iyi davranışta bulunanlar başkadır. Onların kötülüklerini iyiliklere çevirir. Allah çok bağışlayıcıdır, engin merhametlidir." Bunu duyduktan sonra yerimden koştum, kadına gittim. Efendimiz Aleyhissalatu vesselam'ın söylediğini söylediğim bir ah çekti, bir hey çekti ve hemen secdeye gitti diyor.

Öyle tövbeler, öyle istiğfarlar var ki, şeytan o adama o günahı işlettiği için bin pişman oluyor biliyor musunuz? "İşletmeseydim!" diyor. "Aman şuna şu günahı işletmeseydim!" diyor. Öyle istiğfarlar, öyle tövbeler. Şunu demek istiyorum, kapı hep açık. Doğru adımları atana kapı hep açık.

Az önce verdiğim örnek de farkındaysanız biraz uçurumlarda bir örnekti. Sahih bir meseledir, gerçek bir meseledir. Kapılar hep açıktır. Bir ufak mesele daha girmem lazım. Bu dersin son konusu sorumluluk. Burayı da anlatayım, dersi bitireyim. Birçok iman etmiş insana bakıyorsunuz, yaşantısı hiçbir şey yapmayışı. Yani iman etmeyen bir adamdan ameli olarak bakıyorsun, bir farkı yok. Doğru mudur? İman etmemiş adam da aynı amellerde devam ediyor, iman etmiş adam da aynı amellerde devam ediyor. Ve yahut kimilerine bakıyorsun, sahabe hayatına benzer. Hayatında hiçbir sorumluluk gözükmüyor. Yani mesuliyet dairesinden sürekli kaçıyor. Ankebut Suresi 2. ayet: "İnsanlar, 'İnandık' demekle bırakılacağını mı zannediyor?" Vurguyu anladınız değil mi? Ya biz inandık, bundan sonra bize hiçbir şey düşmez diyen insanlar oluyor. Bunların da altında yatan günahlar var. Ekseriyetle baktığınızda, iman dairesindeki insanlarda namaz kılmama günahını göremezsiniz. İçki içme günahını göremezsiniz. Bir kumara gireyim günahını göremezsiniz. Şüpheli şeyleri terk etmeme günahını çok görürsünüz. Vurgun burada. Bir insan hayatı örnek olan sahabe hayatlarına neden benzemez ve neden vücudu günahlarla yaralı gibi benzemek de istemez? Hani bir insan benzemek ister. Yolda gider, hatalar yapar, kusurlar işler. Kimilerine bakarsın, bundan uzak durmak ister. Bunların da altında günahlar var. Özellikle kibir günahı, ucub günahı, gurur günahı. Bunlar toplumda vurgusu az yapılan günahlardır. Genellikle içki, kumar vesaire noktalarda, milli piyango zamanı, milli piyango noktalarında vurgular yapılır, unutulur. Bu tür günahların artık varlığının çok gündemimizde yer etmesi lazım. Çünkü bir insanı sorumluluk dairesinden koparan günahlar bunlar.

Allah Azze ve Celle her birimize kendisine kulluk yapalım diye kabiliyetler yükledi. Bu kabiliyetleri de dünyada boş kalıp sıkılmayın diye mesleklere dönüştürdü. Sen gittin çiftçi oldun, dünyada sıkılma diye. Ben gittim tüccar oldum, matematik öğretmeni oldum, yazar oldum. Sen gittin başka bir şey oldun. Ama bizde hal değişmiş. Bu kabiliyetleri tamamen nefsimiz için kullanıp, İslam adına hiçbir sorumluluk almamak ve Allah'ın razı oldum dediği kullar olan sahabe sümresine benzememek için tavırlarda bulunuyoruz. Yani "İman ettik, bundan sonra bize bir şey yoktur" diyoruz. Konu anlaşılıyor mu acaba? Ankebut suresinde de "İnsanlar iman ettim, inandım demekle bırakılacağını mı zannediyor?" diyor. Bırakılmamam gerekiyor. İman nazari bir mesele değildir. Önce anlamamız gereken olay budur. Ayetlerde dikkat edin, "amenü ve amilüs salihat." Doğru mu? "İman eden ve Salih amel işleyenler müstesna." Yani bildiğimiz hakikatleri amele dönüştürmeden ahirette bunun karşılığını göremeyeceğiz. Bilinen hakikatlerin amele dönüş hali kimdir? Onlar da sahabelerin hayatları. İman nazari bir mesele değildir. Sadece teorikte kalan bir mesele değildir. İman insana sorumluluk yükler. Yani sahabe derslerindeki sahabelerin endişelerini lütfen hatırlar mısınız? Cennetle müjdelenmiş sahabede endişe var. Biz biraz şuraya bilgileri dolduralım, evimize gidelim. Evden işe, işten eve hayatlara devam edelim diyoruz. Ya bir gariplik var. Cennetle müjdelenmiş birisi endişe duyarken, hiçbir garantisi olmayan insanlar neden garantide gibi davranıyor? "İman ettik" demekle bu iş bitti zannediyor. Değil. İman nazariye değildir. İman saf bilgi sunmak değildir. Pratiğe dökülmüş, Salih amellerle taşlanmış şeyin adı imandır. O yüzden iman insana sorumluluk yükler. Geçen dedin ya, "Gece 2'ye kadar çalışıyorum, bizim işte sorumluluk vardır." Aynı hissiyat imanda yoksa bir problem var demektir. İman canım istediğinde bir şey yaparım, istemediğimde çekilir giderim. Bunun adı iman değil. Biz sadece elini açıp bir şey isteyen bir dua ümmeti değil, bunun yanında duayla güçlendirilmiş proje ümmetiyiz. İman insana sorumluluk yükler. Nazari bilgilerin yanında ameli yoksa, o iman çok çabuk söner. Efendimiz Aleyhissalatu vesselam hakkında en büyük methiyeler dizen bir insan olsun, imanını amelle, sorumlulukla, projeyle taçlandırmasın. Bir müddet sonra o daireden inhiraf ettiğini, çıktığını göreceksiniz. Bunların da altında günahlar var. Onu anlatmaya çalışıyorum. O günah, "Ben bana aitim, günahı o günah. Ben hürüm, istediğime istediğim şekilde inanırım. Hiçbir sorumluluğum yoktur." Ya o zaman Veda Hutbesi'nde 120.000 sahabenin 110.000 tanesi saf hicret ediyor. Yapsınlar Ramazan kolisi göndersinler evlerini barklarını. Niye terk ediyorlar? Bu kadar işin altında başka bir mesele var ve bize yüklenen sorumluluğu keşfedemezsek, manevi kabiliyetlerimizi geliştiremezsek, belki cennete girebiliriz ama zevk kaynaklarından istifade çok kısır kalacaktır. Bunu anlatmaya çalışıyorum. Dil kabiliyetin gelişmezse, dilden alacağın lezzetler kısır kalacaktır. Bir Antepli'nin aldığı lezzeti alamayacaksın. Aynen öyle, imanı kabiliyetlerin amelle taşlanmazsa, sorumlulukla güçlenmezse, belki cennete girebiliriz ama cennetten alacağımız lezzetler, zevkler o ölçüde kısır ve dar kalacaktır. Bu yüzden bilmek insanı mesuliyet sahibi yapar. E, o zaman öğrenmeyelim, kurtulalım mesuliyetten. Ona da İmam Şafii şöyle söylemiş: "Eğer bilmemek mesuliyeti düşürecek olsaydı, hiçbirimiz ilim öğrenmezdik." demiş. Şimdi ben burada birinize zarar versem, hakim de bana ceza verse, "Aa, ben adam vurmanın suç olduğunu bilmiyordum." desem, hukuk diyor ki, "Bilmemeyi cevaz yok." İslam'da da cehalete cevaz yok. Mecbur, İslam'ın öğretilerini bilmek ve mecbur sorumlu kalmak zorundayız. Allah için bir şeyler yapmak için hizmet dairesine giremeyen ya da girdikten sonra tutunamayan insanların çok büyük bir problemi budur. Bazı günahların ruha açtığı yaralardan dolayı sorumluluk istemezler. Sorumluluğa girmemek için bahaneleri bitirmezler. Bahane bitmez, değil mi? Yani insandır, yazgımızda kusur var mutlaka. İnsan istemediği bir şeyde bir bahane bulur. Bunun neticesi ahirette eksik zevkler, lezzetler. O da cennete girebilirsek olabilir diye bu meseleyi de hatırlatmak istedim. Mana tahakkuk etti. Umarım Allah istiğfar ile ama samimi istiğfar ile şöyle ciğerden, yürekten istiğfar ile kendisine yaklaşacağımız, kendisini daha çok tanıyacağım, kendisine adım atacağımız engel ne kadar günah varsa, inşallah her birisini affetsin, bağışlasın. Çok kısa vakitte öleceğiz. Çok kısa. Bak, saçlar beyazlamış, dökülmüş, beller bükülmüş. Ya bizim burada kaçımız genç? Arkadaş, öyle mi? Ne ara gidiyor bu iş ya? Ne ara?

İstiğfar için hususi bir zamana ve mekana gerek var mıdır? El cevap, istiğfar için hususi bir zaman ve mekana gerek yoktur. Ama hususi bir alarm vardır. Nedir o? İnsanın bir anda kalbinin yumuşadığı bir an vardır. Günahlar akla gelir. Tam o anda kurbet esintileri vardır. Ne demek o? Şu demek: Allah Azze ve Celle diyor ki, "Gel." O yüzden Ehlullah diyor ki, "Kalbin birinci ilhamını sakın yapmamazlık etmeyin. Bizzat Allah'tan çağrı diyorlar." Kalpten birinci gelen fıtri, "Eyvah, günahlarım!" dedin ya. "Eyvah, bir hayır yap!" dedin ya. "Eyvah, şuraya gideyim!" dedin ya. "Eyvah, şu ceketi infak edeyim!" dedin ya. Onu sakın tepme diyor. Sakın ikinci niyet girmesin diyor. O birinci ilhamat bizzat Allah'tan sana yakınlığını artırmak için gelen ilham diyorlar. O birinci ilhamda bir anda kalp yumuşar. Ne gelir akla? Günahlar. Bu ne demek biliyor musun? Kurbet esintisi. Allah Azze ve Celle diyor ki, "Gel, daha yakına gel, gel bana gel." Ne ile? İstiğfar ile. İstiğfarın hususi zamanı, mekanı yoktur. Özellikle kalbin yumuşadığı o anlar. Hadi o an de ki, "Tamam, akşam yaparım." Bitti işin. O birinci ilhamı ne yap, ne et, kaçırma. O an Kur'an okuyasın geldi ya, oku. O an tövbe edesin geldi, et. O an infak edesin geldi, et. O an karar edesin geldi, "Hayır, bu iş böyle olmaz." Kur'an'daki ayetler bana ne emrediyor? Anlayacaksın. İnsan gibi yaşayacaksın. Asla tepmeyeceksin. Asla. Birinci ilhamata ikinci hesaplar girdiği anda, o fıtriliği bozuyor, mahvediyor.

Büyüklerde istiğfar nasıl olmuş? Birkaç örnek de onlardan vereyim. Efendimiz Aleyhissalatu vesselam'ın Hazreti Ebubekir'e öğrettiği bir dua var. Dua şöyle. Duayı dinlerken "Amin" diyelim. Bizim de duamız bu dua olsun: "Allah'ım, muhakkak ben nefsime na mütenahi zulümde bulundum." Nefse zulümde bulunmak ne demek? Onu alıp cehenneme göndermek demek. Haşa, bunlardan. Öyle insanlar değil. O, onların yüceliğinin sözleri bunlar. "Günahları bağışlayacak senden gayrı kimse yoktur. Nezdi Uluhiyetinden hususi ve sürpriz bir mağfiretle beni yarlığa ve bana merhamet et. Şüphesiz ki sen yegane Gafur ve Rahimsin." Amin. Amin.

Ebu Hureyre Radıyallahu Anh her gün 12.000 defa istiğfar ediyormuş. Diyorlar ki, "Ya Ebu Hureyre, fazla değil mi?" Diyor ki, "Günahlarım adedince." Ebu Hureyre'nin ne günahı var? Biz bilmiyoruz. Yani hayatının 3 yılına asırları sığdırmış. Bugün hadis kitaplarını açın, Efendimiz Aleyhissalatu vesselam'ın isminden sonra göreceğiniz en çok isim Ebu Hureyre. Ondan sonra da en çok hadis rivayet eden Ayşe annemiz gelir. 3 yılına koca dağlar ömür sığdırmış. Günde 12.000 kez istiğfar ediyor. Ya Ebu Hureyre, çok değil mi? diyor ki, "Hayır, günahlarım adedince." Diyor. İhtimal ki onlar akıllarından geçen, Allah'tan uzaklaştıracak bir lokma ekmeğe bile binler tövbe istiğfar ediyorlar. Benim anladığım yoksa Ebu Hureyre'nin ne günahı vardır? Biz onu bilemiyoruz.

Efendimiz Aleyhisselam'ın Ebu Hureyre'yi öğrettiği başka bir dua şu şekildedir: "Ey bütün eksik ve kusurlardan münezzeh bulunan Rabbim, seni zatına yakışmayan her şeyden tenzih ederim. Allah'ım, günahımı bağışlamanı diler ve rahmetini dilenirim. Allah'ım, ilmimi arttır ve beni hidayete erdikten sonra bir daha kalbimi kaydırma. Katından bana rahmet lütfet. Şüphesiz ki sen çok lütufkar ve hapın." Amin.

26. Söz'de Üstat hazretleri şu cümleyi söylüyor: "Dua ve tevekkül meyelanı hayra büyük bir kuvvet verdiği gibi," yani içinde güzel hayırlar yapmaya meiller var. Dua ve tevekkül buna kuvvet veriyor. "İstiğfar ve tövbe dahi meyelanı şerri keser, tecavüzatını kırar." İçinde büyüyüp seni kötülüğe götürecek bir günah var. Ya Rab, kes kafasını diyorsun. Neyle diyeceksin? İstiğfar ve tövbe. Anlıyor musunuz? İstiğfarda gücü kime? Bu güç bu şekilde inanana, Allah'a, bu şekilde hüsnü zan edene. Bu güç bu şekilde inanmadan, "Aman ben de bir dileyeyim, Allah dilerse verir." Ama doğrusu o şekilde değil. Onu demek istedim.

Yeni ufak bir konuya geçeceğim. Konumuz şu: Madem günah işleyen bu hale geliyor, e günah da bizim yazgımızda var, öyle mi? Cibiliyeti beşerde günah var. E, Allah neden bizi günah işler halde yarattı? Soru bu. Anlaşıldı mı? Yani günah insanı bu hale getiriyorsa, Allah Azze ve Celle günah işlemeyen halde yaratsaydı, bu iş bitseydi. Bu şekilde çok anlatılmadığının farkındayım ama şu kainatın en mühim meselesi, namazdan, oruçtan onlardan da önce geliyor. En mühim meselesi. Kainata Allah Azze ve Celle'in esmaları tecelli eder. Bu isimleri tek okuyabilecek zi şuur insan ve cin. Bunları okur, kulluk eder. Marifetullah. Anlatabildim mi demek istediğimi?

O zaman şunu diyebiliriz: Kainattaki en mühim meseleler, Allah Azze ve Celle'nin tecelli eden isimleri. Adem'e "isimlerimizi öğrettik" diyor. Neyi öğretmiş? Anladınız mı? Yani sadece eşyanın isimleri değil, o eşyaya tecelli eden Allah Azze ve Celle'nin de isimlerine. Biz bu noktada çok kör kaldık. Mesela şurada gördüğünüz güzellikler var mı? Bak, klimanın borusu farklı bir renk olmuş. Şu masaya bir uyum sağlanmış. Şuraya duvara bir loş, volvoşir konulmuş. Doğru mu? Ya inanın, bunlardaki güzelliklerin tamamı Allah'ın isimlerinin tecellisi. Ama biz mimara takılmaktan, Ali Veli'ye takılmaktan, yani perdelerde boğulmaktan hiç buralardan Allah'a çıkamıyoruz. Şimdi saçı güzel bir adam görüyorsun. "Oo, berber ne güzel yapmış ya!" Berber perde değil mi? Senin bu perdeyi yırtıp, o saçı veren, saçı o şekilde taramayı ilham etmeyi de veren, o ilhamı amele dökecek berberi de veren, ya hepsini veren Allah. Nerede Allah? Hani buradan gidiyoruz ya. Çok kör müyüz, değil miyiz? Allah aşkına.

Kainatın birinci amacı bu. Son model bir araba gördün, jilet gibi. Belki o arabayı maden halinde görseydin, demir halinde gördün, farklı şekillerde gördü, karbonlu gördü falan. "Aa, bu madenleri de Allah yarattı!" diyeceksin ya. Ama arabayı görünce niye Allah'ı hatırlamıyorsun? Yani o arabada hayran olduğun ne var? Onun ilhamatını yaratan, madenlerini yaratan, o teknolojiyi yaratan, o fabrikaları üretmeyi yaratan, onun ortaya çıkmasında çalışan mühendisleri ve insanların kendisini de yaratan. Yani ya görüyor musunuz? Yani Allah Azze ve Celle'nin isimlerinin olmadığı hiçbir şey yok. Yani o arabada Allah'ın esmasının güzellikleri var. Ben arabaya binince bazen de hız yapınca diyorum, "Yani acaba ruh nasıl gider ahirette falan?" Kendim öyle hayal dünyamı genişletmeye çalışıyorum ki, buna çok ihtiyacımız olduğuna inanıyorum. Tefekkürü saatin hayrı ibadeti senetin. Lütfen unutmayalım. Kainattaki olay, Allah'ın isimlerinin tecellisi. Yani o isimlerini okumadıktan sonra ibadetlerin içinin çok boş olduğunu göreceksiniz. Marifetullah olmadan olmayacak bu iş. Yani bunun bu kadar önemli olduğundan dolayı Üstat hazretleri bu asırda ibadetlerin sayısını artırarak Allah'a yaklaşmayı değil, onların içerisinde marifetullahı, imanı doldurarak, ihlası doldurarak, amudi bir şekilde Allah'a yaklaşmayı vesile olmaya çalışıyor. Kainatın meselesi ne? Allah'ın isimlerinin okunması. Var mı problem? Soruma da tekrar bir döneyim de unutulmasın. E, "Ya Rabb, bu günah başımıza iş açıyor. Günahsız yaratsaydı, bu problemleri yaşamasaydık." Cevap olarak şuradan girdin: Kainatın esprisi Allah'ın isimlerinin okunması. Açlık vermiş ki Allah Rezzak ismi tecelli etsin, okunabilsin. Acıkmayan bir insan, rızık yaratan bir Allah'ı tanıyabilir mi? Tanıyamaz. Nereden tanıyacak? Niye vermiş açlığı? İsmi tanısın. Çok güzel. Hastalık vermiş ki Şafi ismi tanısın. Hiç hastalanmayan bir burak, şifa veren Allah'ı ne bilsin ya? Ne bilsin? Hiç görmüyorum. Allah Basir'dir. O ne demek? Öyle mi? Hiç işitmiyorum. Allah Semi'dir. O ne demek? Bilemem ki. Allah Azze ve Celle günah işleyebilir bir hal verdi ki Afuv ismi, Gafur ismi, Settar ismi, İl-Ahir, diğer isimlerinin her birisini biz bilelim. Yani yazgımızda günah var. Günahı işlememek için elden gelen yapılmalı. Günaha düştüysen de çok hızlı istiğfara dönüşmeli. Buralara kadar problem yok. Problem nerede? Günahın ısrarında. Masiyetin mahiyeti. Yani günahın özellikleri. Dersi biraz daha oturdu mu aleminizde?

Şurayı tekrar hatırlatmam lazım. Derste çok incelikler var. Günah şu demek demiştim, hatırlayanınız var mı? Allah çok güzel. Günah, Allah'tan uzaklaşmak demek. O zaman istiğfar, o da yakınlaşmak, dönüş demek. Allah Azze ve Celle günaha girmiş kullarını yeniden "Bana dönsün" diye bekliyormuş, biliyor musunuz? Nasıl bekliyormuş? Anlayacaksınız. Buhari'de geçiyor. "Allah'a yemin ederim ki, Allah'ın kulunun tövbe etmesinden dolayı duyduğu hoşnutluk, herhangi Birinizin ıssız çölde kaybettiği devesini bulduğu zamanki sevincinden daha büyüktür." Yani kul istiğfar edince, Allah Azze ve Celle kendisine uygun, kutsi ve mukaddes bir lezzet alıyor, sevinç duyuyor. Bundan. Allah Allah. Anlıyorsunuz değil mi? Bizi yaratan, yakmak için yaratmamış. Anan parmağına çakmak değse, dayanamaz. Bütün annelere o rahmeti, şefkati veren, senin azap duymana dayanabilir mi? Demek ki istiğfar etmeni de o cihette önemsiyor ve bekliyor.

Ebu Hureyre Efendimiz anlatıyor. Mescitte Efendimiz Aleyhissalatu vesselam görmeye bir kadın gelir. Kadına ne halin vardır diye yanına giderim diyor. Kadın şu cevabı veriyor: "Ben zina ettim, bir çocuk dünyaya geldi, onu öldürdüm. Benim için bir fereç, bir mahreç, bir kurtuluş yolu var mıdır?" Kendisi anlatıyor diyor ki, "Bu halden memnun olmadığımı ifade ettim. Allah Resulü Aleyhissalatu vesselam'ın da bundan memnun olmayacağını ifade ettim ve kadını uzaklaştırdım." diyor Ebu Hureyre. Kadın da kalbi kırık, boynu bükük mescidin bir köşesine gitti, namaz kıldı. Namazdan sonra baktım, kadın hala orada. Gittim, Allah Resulü Aleyhissalatu vesselam'a bu hali arz etmeye. Dedim ki, "Ya Resulallah, bir zaniye, bir katile yanına geldi, dedi ki, zina etmiş ve zinadan doğan çocuğunu da öldürmüş. Huzuru Resulullah'a gelme dedim." Ona cevap geliyor Allah Resulü Aleyhissalatu vesselam'dan: "Ne fena söz söyledin ya Ebu Hureyre! Bilmiyor musun Kur'an ne diyor?" Şunu hatırlatıyor Efendimiz Aleyhisselam: Furkan 70. "Ancak tövbe ve iman edip iyi davranışta bulunanlar başkadır. Onların kötülüklerini iyiliklere çevirir. Allah çok bağışlayıcıdır, engin merhametlidir." Bunu duyduktan sonra yerimden koştum, kadına gittim. Efendimiz Aleyhissalatu vesselam'ın söylediğini söylediğim bir ah çekti, bir hey çekti ve hemen secdeye gitti diyor.

Öyle tövbeler, öyle istiğfarlar var ki, şeytan o adama o günahı işlettiği için bin pişman oluyor biliyor musunuz? "İşletmeseydim!" diyor. "Aman şuna şu günahı işletmeseydim!" diyor. Öyle istiğfarlar, öyle tövbeler. Şunu demek istiyorum, kapı hep açık. Doğru adımları atana kapı hep açık.

Az önce verdiğim örnek de farkındaysanız biraz uçurumlarda bir örnekti. Sahih bir meseledir, gerçek bir meseledir. Kapılar hep açıktır. Bir ufak mesele daha girmem lazım. Bu dersin son konusu sorumluluk. Burayı da anlatayım, dersi bitireyim. Birçok iman etmiş insana bakıyorsunuz, yaşantısı hiçbir şey yapmayışı. Yani iman etmeyen bir adamdan ameli olarak bakıyorsun, bir farkı yok. Doğru mudur? İman etmemiş adam da aynı amellerde devam ediyor, iman etmiş adam da aynı amellerde devam ediyor. Ve yahut kimilerine bakıyorsun, sahabe hayatına benzer. Hayatında hiçbir sorumluluk gözükmüyor. Yani mesuliyet dairesinden sürekli kaçıyor. Ankebut Suresi 2. ayet: "İnsanlar, 'İnandık' demekle bırakılacağını mı zannediyor?" Vurguyu anladınız değil mi? Ya biz inandık, bundan sonra bize hiçbir şey düşmez diyen insanlar oluyor. Bunların da altında yatan günahlar var. Ekseriyetle baktığınızda, iman dairesindeki insanlarda namaz kılmama günahını göremezsiniz. İçki içme günahını göremezsiniz. Bir kumara gireyim günahını göremezsiniz. Şüpheli şeyleri terk etmeme günahını çok görürsünüz. Vurgun burada. Bir insan hayatı örnek olan sahabe hayatlarına neden benzemez ve neden vücudu günahlarla yaralı gibi benzemek de istemez? Hani bir insan benzemek ister. Yolda gider, hatalar yapar, kusurlar işler. Kimilerine bakarsın, bundan uzak durmak ister. Bunların da altında günahlar var. Özellikle kibir günahı, ucub günahı, gurur günahı. Bunlar toplumda vurgusu az yapılan günahlardır. Genellikle içki, kumar vesaire noktalarda, milli piyango zamanı, milli piyango noktalarında vurgular yapılır, unutulur. Bu tür günahların artık varlığının çok gündemimizde yer etmesi lazım. Çünkü bir insanı sorumluluk dairesinden koparan günahlar bunlar.

Allah Azze ve Celle her birimize kendisine kulluk yapalım diye kabiliyetler yükledi. Bu kabiliyetleri de dünyada boş kalıp sıkılmayın diye mesleklere dönüştürdü. Sen gittin çiftçi oldun, dünyada sıkılma diye. Ben gittim tüccar oldum, matematik öğretmeni oldum, yazar oldum. Sen gittin başka bir şey oldun. Ama bizde hal değişmiş. Bu kabiliyetleri tamamen nefsimiz için kullanıp, İslam adına hiçbir sorumluluk almamak ve Allah'ın razı oldum dediği kullar olan sahabe sümresine benzememek için tavırlarda bulunuyoruz. Yani "İman ettik, bundan sonra bize bir şey yoktur" diyoruz. Konu anlaşılıyor mu acaba? Ankebut suresinde de "İnsanlar iman ettim, inandım demekle bırakılacağını mı zannediyor?" diyor. Bırakılmamam gerekiyor. İman nazari bir mesele değildir. Önce anlamamız gereken olay budur. Ayetlerde dikkat edin, "amenü ve amilüs salihat." Doğru mu? "İman eden ve Salih amel işleyenler müstesna." Yani bildiğimiz hakikatleri amele dönüştürmeden ahirette bunun karşılığını göremeyeceğiz. Bilinen hakikatlerin amele dönüş hali kimdir? Onlar da sahabelerin hayatları. İman nazari bir mesele değildir. Sadece teorikte kalan bir mesele değildir. İman insana sorumluluk yükler. Yani sahabe derslerindeki sahabelerin endişelerini lütfen hatırlar mısınız? Cennetle müjdelenmiş sahabede endişe var. Biz biraz şuraya bilgileri dolduralım, evimize gidelim. Evden işe, işten eve hayatlara devam edelim diyoruz. Ya bir gariplik var. Cennetle müjdelenmiş birisi endişe duyarken, hiçbir garantisi olmayan insanlar neden garantide gibi davranıyor? "İman ettik" demekle bu iş bitti zannediyor. Değil. İman nazariye değildir. İman saf bilgi sunmak değildir. Pratiğe dökülmüş, Salih amellerle taşlanmış şeyin adı imandır. O yüzden iman insana sorumluluk yükler. Geçen dedin ya, "Gece 2'ye kadar çalışıyorum, bizim işte sorumluluk vardır." Aynı hissiyat imanda yoksa bir problem var demektir. İman canım istediğinde bir şey yaparım, istemediğimde çekilir giderim. Bunun adı iman değil. Biz sadece elini açıp bir şey isteyen bir dua ümmeti değil, bunun yanında duayla güçlendirilmiş proje ümmetiyiz. İman insana sorumluluk yükler. Nazari bilgilerin yanında ameli yoksa, o iman çok çabuk söner. Efendimiz Aleyhissalatu vesselam hakkında en büyük methiyeler dizen bir insan olsun, imanını amelle, sorumlulukla, projeyle taçlandırmasın. Bir müddet sonra o daireden inhiraf ettiğini, çıktığını göreceksiniz. Bunların da altında günahlar var. Onu anlatmaya çalışıyorum. O günah, "Ben bana aitim, günahı o günah. Ben hürüm, istediğime istediğim şekilde inanırım. Hiçbir sorumluluğum yoktur." Ya o zaman Veda Hutbesi'nde 120.000 sahabenin 110.000 tanesi saf hicret ediyor. Yapsınlar Ramazan kolisi göndersinler evlerini barklarını. Niye terk ediyorlar? Bu kadar işin altında başka bir mesele var ve bize yüklenen sorumluluğu keşfedemezsek, manevi kabiliyetlerimizi geliştiremezsek, belki cennete girebiliriz ama zevk kaynaklarından istifade çok kısır kalacaktır. Bunu anlatmaya çalışıyorum. Dil kabiliyetin gelişmezse, dilden alacağın lezzetler kısır kalacaktır. Bir Antepli'nin aldığı lezzeti alamayacaksın. Aynen öyle, imanı kabiliyetlerin amelle taşlanmazsa, sorumlulukla güçlenmezse, belki cennete girebiliriz ama cennetten alacağımız lezzetler, zevkler o ölçüde kısır ve dar kalacaktır. Bu yüzden bilmek insanı mesuliyet sahibi yapar. E, o zaman öğrenmeyelim, kurtulalım mesuliyetten. Ona da İmam Şafii şöyle söylemiş: "Eğer bilmemek mesuliyeti düşürecek olsaydı, hiçbirimiz ilim öğrenmezdik." demiş. Şimdi ben burada birinize zarar versem, hakim de bana ceza verse, "Aa, ben adam vurmanın suç olduğunu bilmiyordum." desem, hukuk diyor ki, "Bilmemeyi cevaz yok." İslam'da da cehalete cevaz yok. Mecbur, İslam'ın öğretilerini bilmek ve mecbur sorumlu kalmak zorundayız. Allah için bir şeyler yapmak için hizmet dairesine giremeyen ya da girdikten sonra tutunamayan insanların çok büyük bir problemi budur. Bazı günahların ruha açtığı yaralardan dolayı sorumluluk istemezler. Sorumluluğa girmemek için bahaneleri bitirmezler. Bahane bitmez, değil mi? Yani insandır, yazgımızda kusur var mutlaka. İnsan istemediği bir şeyde bir bahane bulur. Bunun neticesi ahirette eksik zevkler, lezzetler. O da cennete girebilirsek olabilir diye bu meseleyi de hatırlatmak istedim. Mana tahakkuk etti. Umarım Allah istiğfar ile ama samimi istiğfar ile şöyle ciğerden, yürekten istiğfar ile kendisine yaklaşacağımız, kendisini daha çok tanıyacağım, kendisine adım atacağımız engel ne kadar günah varsa, inşallah her birisini affetsin, bağışlasın. Çok kısa vakitte öleceğiz. Çok kısa. Bak, saçlar beyazlamış, dökülmüş, beller bükülmüş. Ya bizim burada kaçımız genç? Arkadaş, öyle mi? Ne ara gidiyor bu iş ya? Ne ara?

İstiğfar için hususi bir zamana ve mekana gerek var mıdır? El cevap, istiğfar için hususi bir zaman ve mekana gerek yoktur. Ama hususi bir alarm vardır. Nedir o? İnsanın bir anda kalbinin yumuşadığı bir an vardır. Günahlar akla gelir. Tam o anda kurbet esintileri vardır. Ne demek o? Şu demek: Allah Azze ve Celle diyor ki, "Gel." O yüzden Ehlullah diyor ki, "Kalbin birinci ilhamını sakın yapmamazlık etmeyin. Bizzat Allah'tan çağrı diyorlar." Kalpten birinci gelen fıtri, "Eyvah, günahlarım!" dedin ya. "Eyvah, bir hayır yap!" dedin ya. "Eyvah, şuraya gideyim!" dedin ya. "Eyvah, şu ceketi infak edeyim!" dedin ya. Onu sakın tepme diyor. Sakın ikinci niyet girmesin diyor. O birinci ilhamat bizzat Allah'tan sana yakınlığını artırmak için gelen ilham diyorlar. O birinci ilhamda bir anda kalp yumuşar. Ne gelir akla? Günahlar. Bu ne demek biliyor musun? Kurbet esintisi. Allah Azze ve Celle diyor ki, "Gel, daha yakına gel, gel bana gel." Ne ile? İstiğfar ile. İstiğfarın hususi zamanı, mekanı yoktur. Özellikle kalbin yumuşadığı o anlar. Hadi o an de ki, "Tamam, akşam yaparım." Bitti işin. O birinci ilhamı ne yap, ne et, kaçırma. O an Kur'an okuyasın geldi ya, oku. O an tövbe edesin geldi, et. O an infak edesin geldi, et. O an karar edesin geldi, "Hayır, bu iş böyle olmaz." Kur'an'daki ayetler bana ne emrediyor? Anlayacaksın. İnsan gibi yaşayacaksın. Asla tepmeyeceksin. Asla. Birinci ilhamata ikinci hesaplar girdiği anda, o fıtriliği bozuyor, mahvediyor.

Büyüklerde istiğfar nasıl olmuş? Birkaç örnek de onlardan vereyim. Efendimiz Aleyhissalatu vesselam'ın Hazreti Ebubekir'e öğrettiği bir dua var. Dua şöyle. Duayı dinlerken "Amin" diyelim. Bizim de duamız bu dua olsun: "Allah'ım, muhakkak ben nefsime na mütenahi zulümde bulundum." Nefse zulümde bulunmak ne demek? Onu alıp cehenneme göndermek demek. Haşa, bunlardan. Öyle insanlar değil. O, onların yüceliğinin sözleri bunlar. "Günahları bağışlayacak senden gayrı kimse yoktur. Nezdi Uluhiyetinden hususi ve sürpriz bir mağfiretle beni yarlığa ve bana merhamet et. Şüphesiz ki sen yegane Gafur ve Rahimsin." Amin. Amin.

Ebu Hureyre Radıyallahu Anh her gün 12.000 defa istiğfar ediyormuş. Diyorlar ki, "Ya Ebu Hureyre, fazla değil mi?" Diyor ki, "Günahlarım adedince." Ebu Hureyre'nin ne günahı var? Biz bilmiyoruz. Yani hayatının 3 yılına asırları sığdırmış. Bugün hadis kitaplarını açın, Efendimiz Aleyhissalatu vesselam'ın isminden sonra göreceğiniz en çok isim Ebu Hureyre. Ondan sonra da en çok hadis rivayet eden Ayşe annemiz gelir. 3 yılına koca dağlar ömür sığdırmış. Günde 12.000 kez istiğfar ediyor. Ya Ebu Hureyre, çok değil mi? diyor ki, "Hayır, günahlarım adedince." Diyor. İhtimal ki onlar akıllarından geçen, Allah'tan uzaklaştıracak bir lokma ekmeğe bile binler tövbe istiğfar ediyorlar. Benim anladığım yoksa Ebu Hureyre'nin ne günahı vardır? Biz onu bilemiyoruz.

Efendimiz Aleyhisselam'ın Ebu Hureyre'yi öğrettiği başka bir dua şu şekildedir: "Ey bütün eksik ve kusurlardan münezzeh bulunan Rabbim, seni zatına yakışmayan her şeyden tenzih ederim. Allah'ım, günahımı bağışlamanı diler ve rahmetini dilenirim. Allah'ım, ilmimi arttır ve beni hidayete erdikten sonra bir daha kalbimi kaydırma. Katından bana rahmet lütfet. Şüphesiz ki sen çok lütufkar ve hapın." Amin.

26. Söz'de Üstat hazretleri şu cümleyi söylüyor: "Dua ve tevekkül meyelanı hayra büyük bir kuvvet verdiği gibi," yani içinde güzel hayırlar yapmaya meiller var. Dua ve tevekkül buna kuvvet veriyor. "İstiğfar ve tövbe dahi meyelanı şerri keser, tecavüzatını kırar." İçinde büyüyüp seni kötülüğe götürecek bir günah var. Ya Rab, kes kafasını diyorsun. Neyle diyeceksin? İstiğfar ve tövbe. Anlıyor musunuz? İstiğfarda gücü kime? Bu güç bu şekilde inanana, Allah'a, bu şekilde hüsnü zan edene. Bu güç bu şekilde inanmadan, "Aman ben de bir dileyeyim, Allah dilerse verir." Ama doğrusu o şekilde değil. Onu demek istedim.

Yeni ufak bir konuya geçeceğim. Konumuz şu: Madem günah işleyen bu hale geliyor, e günah da bizim yazgımızda var, öyle mi? Cibiliyeti beşerde günah var. E, Allah neden bizi günah işler halde yarattı? Soru bu. Anlaşıldı mı? Yani günah insanı bu hale getiriyorsa, Allah Azze ve Celle günah işlemeyen halde yaratsaydı, bu iş bitseydi. Bu şekilde çok anlatılmadığının farkındayım ama şu kainatın en mühim meselesi, namazdan, oruçtan onlardan da önce geliyor. En mühim meselesi. Kainata Allah Azze ve Celle'in esmaları tecelli eder. Bu isimleri tek okuyabilecek zi şuur insan ve cin. Bunları okur, kulluk eder. Marifetullah. Anlatabildim mi demek istediğimi?

O zaman şunu diyebiliriz: Kainattaki en mühim meseleler, Allah Azze ve Celle'nin tecelli eden isimleri. Adem'e "isimlerimizi öğrettik" diyor. Neyi öğretmiş? Anladınız mı? Yani sadece eşyanın isimleri değil, o eşyaya tecelli eden Allah Azze ve Celle'nin de isimlerine. Biz bu noktada çok kör kaldık. Mesela şurada gördüğünüz güzellikler var mı? Bak, klimanın borusu farklı bir renk olmuş. Şu masaya bir uyum sağlanmış. Şuraya duvara bir loş, volvoşir konulmuş. Doğru mu? Ya inanın, bunlardaki güzelliklerin tamamı Allah'ın isimlerinin tecellisi. Ama biz mimara takılmaktan, Ali Veli'ye takılmaktan, yani perdelerde boğulmaktan hiç buralardan Allah'a çıkamıyoruz. Şimdi saçı güzel bir adam görüyorsun. "Oo, berber ne güzel yapmış ya!" Berber perde değil mi? Senin bu perdeyi yırtıp, o saçı veren, saçı o şekilde taramayı ilham etmeyi de veren, o ilhamı amele dökecek berberi de veren, ya hepsini veren Allah. Nerede Allah? Hani buradan gidiyoruz ya. Çok kör müyüz, değil miyiz? Allah aşkına.

Kainatın birinci amacı bu. Son model bir araba gördün, jilet gibi. Belki o arabayı maden halinde görseydin, demir halinde gördün, farklı şekillerde gördü, karbonlu gördü falan. "Aa, bu madenleri de Allah yarattı!" diyeceksin ya. Ama arabayı görünce niye Allah'ı hatırlamıyorsun? Yani o arabada hayran olduğun ne var? Onun ilhamatını yaratan, madenlerini yaratan, o teknolojiyi yaratan, o fabrikaları üretmeyi yaratan, onun ortaya çıkmasında çalışan mühendisleri ve insanların kendisini de yaratan. Yani ya görüyor musunuz? Yani Allah Azze ve Celle'nin isimlerinin olmadığı hiçbir şey yok. Yani o arabada Allah'ın esmasının güzellikleri var. Ben arabaya binince bazen de hız yapınca diyorum, "Yani acaba ruh nasıl gider ahirette falan?" Kendim öyle hayal dünyamı genişletmeye çalışıyorum ki, buna çok ihtiyacımız olduğuna inanıyorum. Tefekkürü saatin hayrı ibadeti senetin. Lütfen unutmayalım. Kainattaki olay, Allah'ın isimlerinin tecellisi. Yani o isimlerini okumadıktan sonra ibadetlerin içinin çok boş olduğunu göreceksiniz. Marifetullah olmadan olmayacak bu iş. Yani bunun bu kadar önemli olduğundan dolayı Üstat hazretleri bu asırda ibadetlerin sayısını artırarak Allah'a yaklaşmayı değil, onların içerisinde marifetullahı, imanı doldurarak, ihlası doldurarak, amudi bir şekilde Allah'a yaklaşmayı vesile olmaya çalışıyor. Kainatın meselesi ne? Allah'ın isimlerinin okunması. Var mı problem? Soruma da tekrar bir döneyim de unutulmasın. E, "Ya Rabb, bu günah başımıza iş açıyor. Günahsız yaratsaydı, bu problemleri yaşamasaydık." Cevap olarak şuradan girdin: Kainatın esprisi Allah'ın isimlerinin okunması. Açlık vermiş ki Allah Rezzak ismi tecelli etsin, okunabilsin. Acıkmayan bir insan, rızık yaratan bir Allah'ı tanıyabilir mi? Tanıyamaz. Nereden tanıyacak? Niye vermiş açlığı? İsmi tanısın. Çok güzel. Hastalık vermiş ki Şafi ismi tanısın. Hiç hastalanmayan bir burak, şifa veren Allah'ı ne bilsin ya? Ne bilsin? Hiç görmüyorum. Allah Basir'dir. O ne demek? Öyle mi? Hiç işitmiyorum. Allah Semi'dir. O ne demek? Bilemem ki. Allah Azze ve Celle günah işleyebilir bir hal verdi ki Afuv ismi, Gafur ismi, Settar ismi, İl-Ahir, diğer isimlerinin her birisini biz bilelim. Yani yazgımızda günah var. Günahı işlememek için elden gelen yapılmalı. Günaha düştüysen de çok hızlı istiğfara dönüşmeli. Buralara kadar problem yok. Problem nerede? Günahın ısrarında. Masiyetin mahiyeti. Yani günahın özellikleri. Dersi biraz daha oturdu mu aleminizde?

Şurayı tekrar hatırlatmam lazım. Derste çok incelikler var. Günah şu demek demiştim, hatırlayanınız var mı? Allah çok güzel. Günah, Allah'tan uzaklaşmak demek. O zaman istiğfar, o da yakınlaşmak, dönüş demek. Allah Azze ve Celle günaha girmiş kullarını yeniden "Bana dönsün" diye bekliyormuş, biliyor musunuz? Nasıl bekliyormuş? Anlayacaksınız. Buhari'de geçiyor. "Allah'a yemin ederim ki, Allah'ın kulunun tövbe etmesinden dolayı duyduğu hoşnutluk, herhangi Birinizin ıssız çölde kaybettiği devesini bulduğu zamanki sevincinden daha büyüktür." Yani kul istiğfar edince, Allah Azze ve Celle kendisine uygun, kutsi ve mukaddes bir lezzet alıyor, sevinç duyuyor. Bundan. Allah Allah. Anlıyorsunuz değil mi? Bizi yaratan, yakmak için yaratmamış. Anan parmağına çakmak değse, dayanamaz. Bütün annelere o rahmeti, şefkati veren, senin azap duymana dayanabilir mi? Demek ki istiğfar etmeni de o cihette önemsiyor ve bekliyor.

Ebu Hureyre Efendimiz anlatıyor. Mescitte Efendimiz Aleyhissalatu vesselam görmeye bir kadın gelir. Kadına ne halin vardır diye yanına giderim diyor. Kadın şu cevabı veriyor: "Ben zina ettim, bir çocuk dünyaya geldi, onu öldürdüm. Benim için bir fereç, bir mahreç, bir kurtuluş yolu var mıdır?" Kendisi anlatıyor diyor ki, "Bu halden memnun olmadığımı ifade ettim. Allah Resulü Aleyhissalatu vesselam'ın da bundan memnun olmayacağını ifade ettim ve kadını uzaklaştırdım." diyor Ebu Hureyre. Kadın da kalbi kırık, boynu bükük mescidin bir köşesine gitti, namaz kıldı. Namazdan sonra baktım, kadın hala orada. Gittim, Allah Resulü Aleyhissalatu vesselam'a bu hali arz etmeye. Dedim ki, "Ya Resulallah, bir zaniye, bir katile yanına geldi, dedi ki, zina etmiş ve zinadan doğan çocuğunu da öldürmüş. Huzuru Resulullah'a gelme dedim." Ona cevap geliyor Allah Resulü Aleyhissalatu vesselam'dan: "Ne fena söz söyledin ya Ebu Hureyre! Bilmiyor musun Kur'an ne diyor?" Şunu hatırlatıyor Efendimiz Aleyhisselam: Furkan 70. "Ancak tövbe ve iman edip iyi davranışta bulunanlar başkadır. Onların kötülüklerini iyiliklere çevirir. Allah çok bağışlayıcıdır, engin merhametlidir." Bunu duyduktan sonra yerimden koştum, kadına gittim. Efendimiz Aleyhissalatu vesselam'ın söylediğini söylediğim bir ah çekti, bir hey çekti ve hemen secdeye gitti diyor.

Öyle tövbeler, öyle istiğfarlar var ki, şeytan o adama o günahı işlettiği için bin pişman oluyor biliyor musunuz? "İşletmeseydim!" diyor. "Aman şuna şu günahı işletmeseydim!" diyor. Öyle istiğfarlar, öyle tövbeler. Şunu demek istiyorum, kapı hep açık. Doğru adımları atana kapı hep açık.

Az önce verdiğim örnek de farkındaysanız biraz uçurumlarda bir örnekti. Sahih bir meseledir, gerçek bir meseledir. Kapılar hep açıktır. Bir ufak mesele daha girmem lazım. Bu dersin son konusu sorumluluk. Burayı da anlatayım, dersi bitireyim. Birçok iman etmiş insana bakıyorsunuz, yaşantısı hiçbir şey yapmayışı. Yani iman etmeyen bir adamdan ameli olarak bakıyorsun, bir farkı yok. Doğru mudur? İman etmemiş adam da aynı amellerde devam ediyor, iman etmiş adam da aynı amellerde devam ediyor. Ve yahut kimilerine bakıyorsun, sahabe hayatına benzer. Hayatında hiçbir sorumluluk gözükmüyor. Yani mesuliyet dairesinden sürekli kaçıyor. Ankebut Suresi 2. ayet: "İnsanlar, 'İnandık' demekle bırakılacağını mı zannediyor?" Vurguyu anladınız değil mi? Ya biz inandık, bundan sonra bize hiçbir şey düşmez diyen insanlar oluyor. Bunların da altında yatan günahlar var. Ekseriyetle baktığınızda, iman dairesindeki insanlarda namaz kılmama günahını göremezsiniz. İçki içme günahını göremezsiniz. Bir kumara gireyim günahını göremezsiniz. Şüpheli şeyleri terk etmeme günahını çok görürsünüz. Vurgun burada. Bir insan hayatı örnek olan sahabe hayatlarına neden benzemez ve neden vücudu günahlarla yaralı gibi benzemek de istemez? Hani bir insan benzemek ister. Yolda gider, hatalar yapar, kusurlar işler. Kimilerine bakarsın, bundan uzak durmak ister. Bunların da altında günahlar var. Özellikle kibir günahı, ucub günahı, gurur günahı. Bunlar toplumda vurgusu az yapılan günahlardır. Genellikle içki, kumar vesaire noktalarda, milli piyango zamanı, milli piyango noktalarında vurgular yapılır, unutulur. Bu tür günahların artık varlığının çok gündemimizde yer etmesi lazım. Çünkü bir insanı sorumluluk dairesinden koparan günahlar bunlar.

Allah Azze ve Celle her birimize kendisine kulluk yapalım diye kabiliyetler yükledi. Bu kabiliyetleri de dünyada boş kalıp sıkılmayın diye mesleklere dönüştürdü. Sen gittin çiftçi oldun, dünyada sıkılma diye. Ben gittim tüccar oldum, matematik öğretmeni oldum, yazar oldum. Sen gittin başka bir şey oldun. Ama bizde hal değişmiş. Bu kabiliyetleri tamamen nefsimiz için kullanıp, İslam adına hiçbir sorumluluk almamak ve Allah'ın razı oldum dediği kullar olan sahabe sümresine benzememek için tavırlarda bulunuyoruz. Yani "İman ettik, bundan sonra bize bir şey yoktur" diyoruz. Konu anlaşılıyor mu acaba? Ankebut suresinde de "İnsanlar iman ettim, inandım demekle bırakılacağını mı zannediyor?" diyor. Bırakılmamam gerekiyor. İman nazari bir mesele değildir. Önce anlamamız gereken olay budur. Ayetlerde dikkat edin, "amenü ve amilüs salihat." Doğru mu? "İman eden ve Salih amel işleyenler müstesna." Yani bildiğimiz hakikatleri amele dönüştürmeden ahirette bunun karşılığını göremeyeceğiz. Bilinen hakikatlerin amele dönüş hali kimdir? Onlar da sahabelerin hayatları. İman nazari bir mesele değildir. Sadece teorikte kalan bir mesele değildir. İman insana sorumluluk yükler. Yani sahabe derslerindeki sahabelerin endişelerini lütfen hatırlar mısınız? Cennetle müjdelenmiş sahabede endişe var. Biz biraz şuraya bilgileri dolduralım, evimize gidelim. Evden işe, işten eve hayatlara devam edelim diyoruz. Ya bir gariplik var. Cennetle müjdelenmiş birisi endişe duyarken, hiçbir garantisi olmayan insanlar neden garantide gibi davranıyor? "İman ettik" demekle bu iş bitti zannediyor. Değil. İman nazariye değildir. İman saf bilgi sunmak değildir. Pratiğe dökülmüş, Salih amellerle taşlanmış şeyin adı imandır. O yüzden iman insana sorumluluk yükler. Geçen dedin ya, "Gece 2'ye kadar çalışıyorum, bizim işte sorumluluk vardır." Aynı hissiyat imanda yoksa bir problem var demektir. İman canım istediğinde bir şey yaparım, istemediğimde çekilir giderim. Bunun adı iman değil. Biz sadece elini açıp bir şey isteyen bir dua ümmeti değil, bunun yanında duayla güçlendirilmiş proje ümmetiyiz. İman insana sorumluluk yükler. Nazari bilgilerin yanında ameli yoksa, o iman çok çabuk söner. Efendimiz Aleyhissalatu vesselam hakkında en büyük methiyeler dizen bir insan olsun, imanını amelle, sorumlulukla, projeyle taçlandırmasın. Bir müddet sonra o daireden inhiraf ettiğini, çıktığını göreceksiniz. Bunların da altında günahlar var. Onu anlatmaya çalışıyorum. O günah, "Ben bana aitim, günahı o günah. Ben hürüm, istediğime istediğim şekilde inanırım. Hiçbir sorumluluğum yoktur." Ya o zaman Veda Hutbesi'nde 120.000 sahabenin 110.000 tanesi saf hicret ediyor. Yapsınlar Ramazan kolisi göndersinler evlerini barklarını. Niye terk ediyorlar? Bu kadar işin altında başka bir mesele var ve bize yüklenen sorumluluğu keşfedemezsek, manevi kabiliyetlerimizi geliştiremezsek, belki cennete girebiliriz ama zevk kaynaklarından istifade çok kısır kalacaktır. Bunu anlatmaya çalışıyorum. Dil kabiliyetin gelişmezse, dilden alacağın lezzetler kısır kalacaktır. Bir Antepli'nin aldığı lezzeti alamayacaksın. Aynen öyle, imanı kabiliyetlerin amelle taşlanmazsa, sorumlulukla güçlenmezse, belki cennete girebiliriz ama cennetten alacağımız lezzetler, zevkler o ölçüde kısır ve dar kalacaktır. Bu yüzden bilmek insanı mesuliyet sahibi yapar. E, o zaman öğrenmeyelim, kurtulalım mesuliyetten. Ona da İmam Şafii şöyle söylemiş: "Eğer bilmemek mesuliyeti düşürecek olsaydı, hiçbirimiz ilim öğrenmezdik." demiş. Şimdi ben burada birinize zarar versem, hakim de bana ceza verse, "Aa, ben adam vurmanın suç olduğunu bilmiyordum." desem, hukuk diyor ki, "Bilmemeyi cevaz yok." İslam'da da cehalete cevaz yok. Mecbur, İslam'ın öğretilerini bilmek ve mecbur sorumlu kalmak zorundayız. Allah için bir şeyler yapmak için hizmet dairesine giremeyen ya da girdikten sonra tutunamayan insanların çok büyük bir problemi budur. Bazı günahların ruha açtığı yaralardan dolayı sorumluluk istemezler. Sorumluluğa girmemek için bahaneleri bitirmezler. Bahane bitmez, değil mi? Yani insandır, yazgımızda kusur var mutlaka. İnsan istemediği bir şeyde bir bahane bulur. Bunun neticesi ahirette eksik zevkler, lezzetler. O da cennete girebilirsek olabilir diye bu meseleyi de hatırlatmak istedim. Mana tahakkuk etti. Umarım Allah istiğfar ile ama samimi istiğfar ile şöyle ciğerden, yürekten istiğfar ile kendisine yaklaşacağımız, kendisini daha çok tanıyacağım, kendisine adım atacağımız engel ne kadar günah varsa, inşallah her birisini affetsin, bağışlasın. Çok kısa vakitte öleceğiz. Çok kısa. Bak, saçlar beyazlamış, dökülmüş, beller bükülmüş. Ya bizim burada kaçımız genç? Arkadaş, öyle mi? Ne ara gidiyor bu iş ya? Ne ara?

İstiğfar için hususi bir zamana ve mekana gerek var mıdır? El cevap, istiğfar için hususi bir zaman ve mekana gerek yoktur. Ama hususi bir alarm vardır. Nedir o? İnsanın bir anda kalbinin yumuşadığı bir an vardır. Günahlar akla gelir. Tam o anda kurbet esintileri vardır. Ne demek o? Şu demek: Allah Azze ve Celle diyor ki, "Gel." O yüzden Ehlullah diyor ki, "Kalbin birinci ilhamını sakın yapmamazlık etmeyin. Bizzat Allah'tan çağrı diyorlar." Kalpten birinci gelen fıtri, "Eyvah, günahlarım!" dedin ya. "Eyvah, bir hayır yap!" dedin ya. "Eyvah, şuraya gideyim!" dedin ya. "Eyvah, şu ceketi infak edeyim!" dedin ya. Onu sakın tepme diyor. Sakın ikinci niyet girmesin diyor. O birinci ilhamat bizzat Allah'tan sana yakınlığını artırmak için gelen ilham diyorlar. O birinci ilhamda bir anda kalp yumuşar. Ne gelir akla? Günahlar. Bu ne demek biliyor musun? Kurbet esintisi. Allah Azze ve Celle diyor ki, "Gel, daha yakına gel, gel bana gel." Ne ile? İstiğfar ile. İstiğfarın hususi zamanı, mekanı yoktur. Özellikle kalbin yumuşadığı o anlar. Hadi o an de ki, "Tamam, akşam yaparım." Bitti işin. O birinci ilhamı ne yap, ne et, kaçırma. O an Kur'an okuyasın geldi ya, oku. O an tövbe edesin geldi, et. O an infak edesin geldi, et. O an karar edesin geldi, "Hayır, bu iş böyle olmaz." Kur'an'daki ayetler bana ne emrediyor? Anlayacaksın. İnsan gibi yaşayacaksın. Asla tepmeyeceksin. Asla. Birinci ilhamata ikinci hesaplar girdiği anda, o fıtriliği bozuyor, mahvediyor.

Büyüklerde istiğfar nasıl olmuş? Birkaç örnek de onlardan vereyim. Efendimiz Aleyhissalatu vesselam'ın Hazreti Ebubekir'e öğrettiği bir dua var. Dua şöyle. Duayı dinlerken "Amin" diyelim. Bizim de duamız bu dua olsun: "Allah'ım, muhakkak ben nefsime na mütenahi zulümde bulundum." Nefse zulümde bulunmak ne demek? Onu alıp cehenneme göndermek demek. Haşa, bunlardan. Öyle insanlar değil. O, onların yüceliğinin sözleri bunlar. "Günahları bağışlayacak senden gayrı kimse yoktur. Nezdi Uluhiyetinden hususi ve sürpriz bir mağfiretle beni yarlığa ve bana merhamet et. Şüphesiz ki sen yegane Gafur ve Rahimsin." Amin. Amin.

Ebu Hureyre Radıyallahu Anh her gün 12.000 defa istiğfar ediyormuş. Diyorlar ki, "Ya Ebu Hureyre, fazla değil mi?" Diyor ki, "Günahlarım adedince." Ebu Hureyre'nin ne günahı var? Biz bilmiyoruz. Yani hayatının 3 yılına asırları sığdırmış. Bugün hadis kitaplarını açın, Efendimiz Aleyhissalatu vesselam'ın isminden sonra göreceğiniz en çok isim Ebu Hureyre. Ondan sonra da en çok hadis rivayet eden Ayşe annemiz gelir. 3 yılına koca dağlar ömür sığdırmış. Günde 12.000 kez istiğfar ediyor. Ya Ebu Hureyre, çok değil mi? diyor ki, "Hayır, günahlarım adedince." Diyor. İhtimal ki onlar akıllarından geçen, Allah'tan uzaklaştıracak bir lokma ekmeğe bile binler tövbe istiğfar ediyorlar. Benim anladığım yoksa Ebu Hureyre'nin ne günahı vardır? Biz onu bilemiyoruz.

Efendimiz Aleyhisselam'ın Ebu Hureyre'yi öğrettiği başka bir dua şu şekildedir: "Ey bütün eksik ve kusurlardan münezzeh bulunan Rabbim, seni zatına yakışmayan her şeyden tenzih ederim. Allah'ım, günahımı bağışlamanı diler ve rahmetini dilenirim. Allah'ım, ilmimi arttır ve beni hidayete erdikten sonra bir daha kalbimi kaydırma. Katından bana rahmet lütfet. Şüphesiz ki sen çok lütufkar ve hapın." Amin.

26. Söz'de Üstat hazretleri şu cümleyi söylüyor: "Dua ve tevekkül meyelanı hayra büyük bir kuvvet verdiği gibi," yani içinde güzel hayırlar yapmaya meiller var. Dua ve tevekkül buna kuvvet veriyor. "İstiğfar ve tövbe dahi meyelanı şerri keser, tecavüzatını kırar." İçinde büyüyüp seni kötülüğe götürecek bir günah var. Ya Rab, kes kafasını diyorsun. Neyle diyeceksin? İstiğfar ve tövbe. Anlıyor musunuz? İstiğfarda gücü kime? Bu güç bu şekilde inanana, Allah'a, bu şekilde hüsnü zan edene. Bu güç bu şekilde inanmadan, "Aman ben de bir dileyeyim, Allah dilerse verir." Ama doğrusu o şekilde değil. Onu demek istedim.

Yeni ufak bir konuya geçeceğim. Konumuz şu: Madem günah işleyen bu hale geliyor, e günah da bizim yazgımızda var, öyle mi? Cibiliyeti beşerde günah var. E, Allah neden bizi günah işler halde yarattı? Soru bu. Anlaşıldı mı? Yani günah insanı bu hale getiriyorsa, Allah Azze ve Celle günah işlemeyen halde yaratsaydı, bu iş bitseydi. Bu şekilde çok anlatılmadığının farkındayım ama şu kainatın en mühim meselesi, namazdan, oruçtan onlardan da önce geliyor. En mühim meselesi. Kainata Allah Azze ve Celle'in esmaları tecelli eder. Bu isimleri tek okuyabilecek zi şuur insan ve cin. Bunları okur, kulluk eder. Marifetullah. Anlatabildim mi demek istediğimi?

O zaman şunu diyebiliriz: Kainattaki en mühim meseleler, Allah Azze ve Celle'nin tecelli eden isimleri. Adem'e "isimlerimizi öğrettik" diyor. Neyi öğretmiş? Anladınız mı? Yani sadece eşyanın isimleri değil, o eşyaya tecelli eden Allah Azze ve Celle'nin de isimlerine. Biz bu noktada çok kör kaldık. Mesela şurada gördüğünüz güzellikler var mı? Bak, klimanın borusu farklı bir renk olmuş. Şu masaya bir uyum sağlanmış. Şuraya duvara bir loş, volvoşir konulmuş. Doğru mu? Ya inanın, bunlardaki güzelliklerin tamamı Allah'ın isimlerinin tecellisi. Ama biz mimara takılmaktan, Ali Veli'ye takılmaktan, yani perdelerde boğulmaktan hiç buralardan Allah'a çıkamıyoruz. Şimdi saçı güzel bir adam görüyorsun. "Oo, berber ne güzel yapmış ya!" Berber perde değil mi? Senin bu perdeyi yırtıp, o saçı veren, saçı o şekilde taramayı ilham etmeyi de veren, o ilhamı amele dökecek berberi de veren, ya hepsini veren Allah. Nerede Allah? Hani buradan gidiyoruz ya. Çok kör müyüz, değil miyiz? Allah aşkına.

Kainatın birinci amacı bu. Son model bir araba gördün, jilet gibi. Belki o arabayı maden halinde görseydin, demir halinde gördün, farklı şekillerde gördü, karbonlu gördü falan. "Aa, bu madenleri de Allah yarattı!" diyeceksin ya. Ama arabayı görünce niye Allah'ı hatırlamıyorsun? Yani o arabada hayran olduğun ne var? Onun ilhamatını yaratan, madenlerini yaratan, o teknolojiyi yaratan, o fabrikaları üretmeyi yaratan, onun ortaya çıkmasında çalışan mühendisleri ve insanların kendisini de yaratan. Yani ya görüyor musunuz? Yani Allah Azze ve Celle'nin isimlerinin olmadığı hiçbir şey yok. Yani o arabada Allah'ın esmasının güzellikleri var. Ben arabaya binince bazen de hız yapınca diyorum, "Yani acaba ruh nasıl gider ahirette falan?" Kendim öyle hayal dünyamı genişletmeye çalışıyorum ki, buna çok ihtiyacımız olduğuna inanıyorum. Tefekkürü saatin hayrı ibadeti senetin. Lütfen unutmayalım. Kainattaki olay, Allah'ın isimlerinin tecellisi. Yani o isimlerini okumadıktan sonra ibadetlerin içinin çok boş olduğunu göreceksiniz. Marifetullah olmadan olmayacak bu iş. Yani bunun bu kadar önemli olduğundan dolayı Üstat hazretleri bu asırda ibadetlerin sayısını artırarak Allah'a yaklaşmayı değil, onların içerisinde marifetullahı, imanı doldurarak, ihlası doldurarak, amudi bir şekilde Allah'a yaklaşmayı vesile olmaya çalışıyor. Kainatın meselesi ne? Allah'ın isimlerinin okunması. Var mı problem? Soruma da tekrar bir döneyim de unutulmasın. E, "Ya Rabb, bu günah başımıza iş açıyor. Günahsız yaratsaydı, bu problemleri yaşamasaydık." Cevap olarak şuradan girdin: Kainatın esprisi Allah'ın isimlerinin okunması. Açlık vermiş ki Allah Rezzak ismi tecelli etsin, okunabilsin. Acıkmayan bir insan, rızık yaratan bir Allah'ı tanıyabilir mi? Tanıyamaz. Nereden tanıyacak? Niye vermiş açlığı? İsmi tanısın. Çok güzel. Hastalık vermiş ki Şafi ismi tanısın. Hiç hastalanmayan bir burak, şifa veren Allah'ı ne bilsin ya? Ne bilsin? Hiç görmüyorum. Allah Basir'dir. O ne demek? Öyle mi? Hiç işitmiyorum. Allah Semi'dir. O ne demek? Bilemem ki. Allah Azze ve Celle günah işleyebilir bir hal verdi ki Afuv ismi, Gafur ismi, Settar ismi, İl-Ahir, diğer isimlerinin her birisini biz bilelim. Yani yazgımızda günah var. Günahı işlememek için elden gelen yapılmalı. Günaha düştüysen de çok hızlı istiğfara dönüşmeli. Buralara kadar problem yok. Problem nerede? Günahın ısrarında. Masiyetin mahiyeti. Yani günahın özellikleri. Dersi biraz daha oturdu mu aleminizde?

Şurayı tekrar hatırlatmam lazım. Derste çok incelikler var. Günah şu demek demiştim, hatırlayanınız var mı? Allah çok güzel. Günah, Allah'tan uzaklaşmak demek. O zaman istiğfar, o da yakınlaşmak, dönüş demek. Allah Azze ve Celle günaha girmiş kullarını yeniden "Bana dönsün" diye bekliyormuş, biliyor musunuz? Nasıl bekliyormuş? Anlayacaksınız. Buhari'de geçiyor. "Allah'a yemin ederim ki, Allah'ın kulunun tövbe etmesinden dolayı duyduğu hoşnutluk, herhangi Birinizin ıssız çölde kaybettiği devesini bulduğu zamanki sevincinden daha büyüktür." Yani kul istiğfar edince, Allah Azze ve Celle kendisine uygun, kutsi ve mukaddes bir lezzet alıyor, sevinç duyuyor. Bundan. Allah Allah. Anlıyorsunuz değil mi? Bizi yaratan, yakmak için yaratmamış. Anan parmağına çakmak değse, dayanamaz. Bütün annelere o rahmeti, şefkati veren, senin azap duymana dayanabilir mi? Demek ki istiğfar etmeni de o cihette önemsiyor ve bekliyor.

Ebu Hureyre Efendimiz anlatıyor. Mescitte Efendimiz Aleyhissalatu vesselam görmeye bir kadın gelir. Kadına ne halin vardır diye yanına giderim diyor. Kadın şu cevabı veriyor: "Ben zina ettim, bir çocuk dünyaya geldi, onu öldürdüm. Benim için bir fereç, bir mahreç, bir kurtuluş yolu var mıdır?" Kendisi anlatıyor diyor ki, "Bu halden memnun olmadığımı ifade ettim. Allah Resulü Aleyhissalatu vesselam'ın da bundan memnun olmayacağını ifade ettim ve kadını uzaklaştırdım." diyor Ebu Hureyre. Kadın da kalbi kırık, boynu bükük mescidin bir köşesine gitti, namaz kıldı. Namazdan sonra baktım, kadın hala orada. Gittim, Allah Resulü Aleyhissalatu vesselam'a bu hali arz etmeye. Dedim ki, "Ya Resulallah, bir zaniye, bir katile yanına geldi, dedi ki, zina etmiş ve zinadan doğan çocuğunu da öldürmüş. Huzuru Resulullah'a gelme dedim." Ona cevap geliyor Allah Resulü Aleyhissalatu vesselam'dan: "Ne fena söz söyledin ya Ebu Hureyre! Bilmiyor musun Kur'an ne diyor?" Şunu hatırlatıyor Efendimiz Aleyhisselam: Furkan 70. "Ancak tövbe ve iman edip iyi davranışta bulunanlar başkadır. Onların kötülüklerini iyiliklere çevirir. Allah çok bağışlayıcıdır, engin merhametlidir." Bunu duyduktan sonra yerimden koştum, kadına gittim. Efendimiz Aleyhissalatu vesselam'ın söylediğini söylediğim bir ah çekti, bir hey çekti ve hemen secdeye gitti diyor.

Öyle tövbeler, öyle istiğfarlar var ki, şeytan o adama o günahı işlettiği için bin pişman oluyor biliyor musunuz? "İşletmeseydim!" diyor. "Aman şuna şu günahı işletmeseydim!" diyor. Öyle istiğfarlar, öyle tövbeler. Şunu demek istiyorum, kapı hep açık. Doğru adımları atana kapı hep açık.

Az önce verdiğim örnek de farkındaysanız biraz uçurumlarda bir örnekti. Sahih bir meseledir, gerçek bir meseledir. Kapılar hep açıktır. Bir ufak mesele daha girmem lazım. Bu dersin son konusu sorumluluk. Burayı da anlatayım, dersi bitireyim. Birçok iman etmiş insana bakıyorsunuz, yaşantısı hiçbir şey yapmayışı. Yani iman etmeyen bir adamdan ameli olarak bakıyorsun, bir farkı yok. Doğru mudur? İman etmemiş adam da aynı amellerde devam ediyor, iman etmiş adam da aynı amellerde devam ediyor. Ve yahut kimilerine bakıyorsun, sahabe hayatına benzer. Hayatında hiçbir sorumluluk gözükmüyor. Yani mesuliyet dairesinden sürekli kaçıyor. Ankebut Suresi 2. ayet: "İnsanlar, 'İnandık' demekle bırakılacağını mı zannediyor?" Vurguyu anladınız değil mi? Ya biz inandık, bundan sonra bize hiçbir şey düşmez diyen insanlar oluyor. Bunların da altında yatan günahlar var. Ekseriyetle baktığınızda, iman dairesindeki insanlarda namaz kılmama günahını göremezsiniz. İçki içme günahını göremezsiniz. Bir kumara gireyim günahını göremezsiniz. Şüpheli şeyleri terk etmeme günahını çok görürsünüz. Vurgun burada. Bir insan hayatı örnek olan sahabe hayatlarına neden benzemez ve neden vücudu günahlarla yaralı gibi benzemek de istemez? Hani bir insan benzemek ister. Yolda gider, hatalar yapar, kusurlar işler. Kimilerine bakarsın, bundan uzak durmak ister. Bunların da altında günahlar var. Özellikle kibir günahı, ucub günahı, gurur günahı. Bunlar toplumda vurgusu az yapılan günahlardır. Genellikle içki, kumar vesaire noktalarda, milli piyango zamanı, milli piyango noktalarında vurgular yapılır, unutulur. Bu tür günahların artık varlığının çok gündemimizde yer etmesi lazım. Çünkü bir insanı sorumluluk dairesinden koparan günahlar bunlar.

Allah Azze ve Celle her birimize kendisine kulluk yapalım diye kabiliyetler yükledi. Bu kabiliyetleri de dünyada boş kalıp sıkılmayın diye mesleklere dönüştürdü. Sen gittin çiftçi oldun, dünyada sıkılma diye. Ben gittim tüccar oldum, matematik öğretmeni oldum, yazar oldum. Sen gittin başka bir şey oldun. Ama bizde hal değişmiş. Bu kabiliyetleri tamamen nefsimiz için kullanıp, İslam adına hiçbir sorumluluk almamak ve Allah'ın razı oldum dediği kullar olan sahabe sümresine benzememek için tavırlarda bulunuyoruz. Yani "İman ettik, bundan sonra bize bir şey yoktur" diyoruz. Konu anlaşılıyor mu acaba? Ankebut suresinde de "İnsanlar iman ettim, inandım demekle bırakılacağını mı zannediyor?" diyor. Bırakılmamam gerekiyor. İman nazari bir mesele değildir. Önce anlamamız gereken olay budur. Ayetlerde dikkat edin, "amenü ve amilüs salihat." Doğru mu? "İman eden ve Salih amel işleyenler müstesna." Yani bildiğimiz hakikatleri amele dönüştürmeden ahirette bunun karşılığını göremeyeceğiz. Bilinen hakikatlerin amele dönüş hali kimdir? Onlar da sahabelerin hayatları. İman nazari bir mesele değildir. Sadece teorikte kalan bir mesele değildir. İman insana sorumluluk yükler. Yani sahabe derslerindeki sahabelerin endişelerini lütfen hatırlar mısınız? Cennetle müjdelenmiş sahabede endişe var. Biz biraz şuraya bilgileri dolduralım, evimize gidelim. Evden işe, işten eve hayatlara devam edelim diyoruz. Ya bir gariplik var. Cennetle müjdelenmiş birisi endişe duyarken, hiçbir garantisi olmayan insanlar neden garantide gibi davranıyor? "İman ettik" demekle bu iş bitti zannediyor. Değil. İman nazariye değildir. İman saf bilgi sunmak değildir. Pratiğe dökülmüş, Salih amellerle taşlanmış şeyin adı imandır. O yüzden iman insana sorumluluk yükler. Geçen dedin ya, "Gece 2'ye kadar çalışıyorum, bizim işte sorumluluk vardır." Aynı hissiyat imanda yoksa bir problem var demektir. İman canım istediğinde bir şey yaparım, istemediğimde çekilir giderim. Bunun adı iman değil. Biz sadece elini açıp bir şey isteyen bir dua ümmeti değil, bunun yanında duayla güçlendirilmiş proje ümmetiyiz. İman insana sorumluluk yükler. Nazari bilgilerin yanında ameli yoksa, o iman çok çabuk söner. Efendimiz Aleyhissalatu vesselam hakkında en büyük methiyeler dizen bir insan olsun, imanını amelle, sorumlulukla, projeyle taçlandırmasın. Bir müddet sonra o daireden inhiraf ettiğini, çıktığını göreceksiniz. Bunların da altında günahlar var. Onu anlatmaya çalışıyorum. O günah, "Ben bana aitim, günahı o günah. Ben hürüm, istediğime istediğim şekilde inanırım. Hiçbir sorumluluğum yoktur." Ya o zaman Veda Hutbesi'nde 120.000 sahabenin 110.000 tanesi saf hicret ediyor. Yapsınlar Ramazan kolisi göndersinler evlerini barklarını. Niye terk ediyorlar? Bu kadar işin altında başka bir mesele var ve bize yüklenen sorumluluğu keşfedemezsek, manevi kabiliyetlerimizi geliştiremezsek, belki cennete girebiliriz ama zevk kaynaklarından istifade çok kısır kalacaktır. Bunu anlatmaya çalışıyorum. Dil kabiliyetin gelişmezse, dilden alacağın lezzetler kısır kalacaktır. Bir Antepli'nin aldığı lezzeti alamayacaksın. Aynen öyle, imanı kabiliyetlerin amelle taşlanmazsa, sorumlulukla güçlenmezse, belki cennete girebiliriz ama cennetten alacağımız lezzetler, zevkler o ölçüde kısır ve dar kalacaktır. Bu yüzden bilmek insanı mesuliyet sahibi yapar. E, o zaman öğrenmeyelim, kurtulalım mesuliyetten. Ona da İmam Şafii şöyle söylemiş: "Eğer bilmemek mesuliyeti düşürecek olsaydı, hiçbirimiz ilim öğrenmezdik." demiş. Şimdi ben burada birinize zarar versem, hakim de bana ceza verse, "Aa, ben adam vurmanın suç olduğunu bilmiyordum." desem, hukuk diyor ki, "Bilmemeyi cevaz yok." İslam'da da cehalete cevaz yok. Mecbur, İslam'ın öğretilerini bilmek ve mecbur sorumlu kalmak zorundayız. Allah için bir şeyler yapmak için hizmet dairesine giremeyen ya da girdikten sonra tutunamayan insanların çok büyük bir problemi budur. Bazı günahların ruha açtığı yaralardan dolayı sorumluluk istemezler. Sorumluluğa girmemek için bahaneleri bitirmezler. Bahane bitmez, değil mi? Yani insandır, yazgımızda kusur var mutlaka. İnsan istemediği bir şeyde bir bahane bulur. Bunun neticesi ahirette eksik zevkler, lezzetler. O da cennete girebilirsek olabilir diye bu meseleyi de hatırlatmak istedim. Mana tahakkuk etti. Umarım Allah istiğfar ile ama samimi istiğfar ile şöyle ciğerden, yürekten istiğfar ile kendisine yaklaşacağımız, kendisini daha çok tanıyacağım, kendisine adım atacağımız engel ne kadar günah varsa, inşallah her birisini affetsin, bağışlasın. Çok kısa vakitte öleceğiz. Çok kısa. Bak, saçlar beyazlamış, dökülmüş, beller bükülmüş. Ya bizim burada kaçımız genç? Arkadaş, öyle mi? Ne ara gidiyor bu iş ya? Ne ara?

İstiğfar için hususi bir zamana ve mekana gerek var mıdır? El cevap, istiğfar için hususi bir zaman ve mekana gerek yoktur. Ama hususi bir alarm vardır. Nedir o? İnsanın bir anda kalbinin yumuşadığı bir an vardır. Günahlar akla gelir. Tam o anda kurbet esintileri vardır. Ne demek o? Şu demek: Allah Azze ve Celle diyor ki, "Gel." O yüzden Ehlullah diyor ki, "Kalbin birinci ilhamını sakın yapmamazlık etmeyin. Bizzat Allah'tan çağrı diyorlar." Kalpten birinci gelen fıtri, "Eyvah, günahlarım!" dedin ya. "Eyvah, bir hayır yap!" dedin ya. "Eyvah, şuraya gideyim!" dedin ya. "Eyvah, şu ceketi infak edeyim!" dedin ya. Onu sakın tepme diyor. Sakın ikinci niyet girmesin diyor. O birinci ilhamat bizzat Allah'tan sana yakınlığını artırmak için gelen ilham diyorlar. O birinci ilhamda bir anda kalp yumuşar. Ne gelir akla? Günahlar. Bu ne demek biliyor musun? Kurbet esintisi. Allah Azze ve Celle diyor ki, "Gel, daha yakına gel, gel bana gel." Ne ile? İstiğfar ile. İstiğfarın hususi zamanı, mekanı yoktur. Özellikle kalbin yumuşadığı o anlar. Hadi o an de ki, "Tamam, akşam yaparım." Bitti işin. O birinci ilhamı ne yap, ne et, kaçırma. O an Kur'an okuyasın geldi ya, oku. O an tövbe edesin geldi, et. O an infak edesin geldi, et. O an karar edesin geldi, "Hayır, bu iş böyle olmaz." Kur'an'daki ayetler bana ne emrediyor? Anlayacaksın. İnsan gibi yaşayacaksın. Asla tepmeyeceksin. Asla. Birinci ilhamata ikinci hesaplar girdiği anda, o fıtriliği bozuyor, mahvediyor.

Büyüklerde istiğfar nasıl olmuş? Birkaç örnek de onlardan vereyim. Efendimiz Aleyhissalatu vesselam'ın Hazreti Ebubekir'e öğrettiği bir dua var. Dua şöyle. Duayı dinlerken "Amin" diyelim. Bizim de duamız bu dua olsun: "Allah'ım, muhakkak ben nefsime na mütenahi zulümde bulundum." Nefse zulümde bulunmak ne demek? Onu alıp cehenneme göndermek demek. Haşa, bunlardan. Öyle insanlar değil. O, onların yüceliğinin sözleri bunlar. "Günahları bağışlayacak senden gayrı kimse yoktur. Nezdi Uluhiyetinden hususi ve sürpriz bir mağfiretle beni yarlığa ve bana merhamet et. Şüphesiz ki sen yegane Gafur ve Rahimsin." Amin. Amin.

Ebu Hureyre Radıyallahu Anh her gün 12.000 defa istiğfar ediyormuş. Diyorlar ki, "Ya Ebu Hureyre, fazla değil mi?" Diyor ki, "Günahlarım adedince." Ebu Hureyre'nin ne günahı var? Biz bilmiyoruz. Yani hayatının 3 yılına asırları sığdırmış. Bugün hadis kitaplarını açın, Efendimiz Aleyhissalatu vesselam'ın isminden sonra göreceğiniz en çok isim Ebu Hureyre. Ondan sonra da en çok hadis rivayet eden Ayşe annemiz gelir. 3 yılına koca dağlar ömür sığdırmış. Günde 12.000 kez istiğfar ediyor. Ya Ebu Hureyre, çok değil mi? diyor ki, "Hayır, günahlarım adedince." Diyor. İhtimal ki onlar akıllarından geçen, Allah'tan uzaklaştıracak bir lokma ekmeğe bile binler tövbe istiğfar ediyorlar. Benim anladığım yoksa Ebu Hureyre'nin ne günahı vardır? Biz onu bilemiyoruz.

Efendimiz Aleyhisselam'ın Ebu Hureyre'yi öğrettiği başka bir dua şu şekildedir: "Ey bütün eksik ve kusurlardan münezzeh bulunan Rabbim, seni zatına yakışmayan her şeyden tenzih ederim. Allah'ım, günahımı bağışlamanı diler ve rahmetini dilenirim. Allah'ım, ilmimi arttır ve beni hidayete erdikten sonra bir daha kalbimi kaydırma. Katından bana rahmet lütfet. Şüphesiz ki sen çok lütufkar ve hapın." Amin.

26. Söz'de Üstat hazretleri şu cümleyi söylüyor: "Dua ve tevekkül meyelanı hayra büyük bir kuvvet verdiği gibi," yani içinde güzel hayırlar yapmaya meiller var. Dua ve tevekkül buna kuvvet veriyor. "İstiğfar ve tövbe dahi meyelanı şerri keser, tecavüzatını kırar." İçinde büyüyüp seni kötülüğe götürecek bir günah var. Ya Rab, kes kafasını diyorsun. Neyle diyeceksin? İstiğfar ve tövbe. Anlıyor musunuz? İstiğfarda gücü kime? Bu güç bu şekilde inanana, Allah'a, bu şekilde hüsnü zan edene. Bu güç bu şekilde inanmadan, "Aman ben de bir dileyeyim, Allah dilerse verir." Ama doğrusu o şekilde değil. Onu demek istedim.

Yeni ufak bir konuya geçeceğim. Konumuz şu: Madem günah işleyen bu hale geliyor, e günah da bizim yazgımızda var, öyle mi? Cibiliyeti beşerde günah var. E, Allah neden bizi günah işler halde yarattı? Soru bu. Anlaşıldı mı? Yani günah insanı bu hale getiriyorsa, Allah Azze ve Celle günah işlemeyen halde yaratsaydı, bu iş bitseydi. Bu şekilde çok anlatılmadığının farkındayım ama şu kainatın en mühim meselesi, namazdan, oruçtan onlardan da önce geliyor. En mühim meselesi. Kainata Allah Azze ve Celle'in esmaları tecelli eder. Bu isimleri tek okuyabilecek zi şuur insan ve cin. Bunları okur, kulluk eder. Marifetullah. Anlatabildim mi demek istediğimi?

O zaman şunu diyebiliriz: Kainattaki en mühim meseleler, Allah Azze ve Celle'nin tecelli eden isimleri. Adem'e "isimlerimizi öğrettik" diyor. Neyi öğretmiş? Anladınız mı? Yani sadece eşyanın isimleri değil, o eşyaya tecelli eden Allah Azze ve Celle'nin de isimlerine. Biz bu noktada çok kör kaldık. Mesela şurada gördüğünüz güzellikler var mı? Bak, klimanın borusu farklı bir renk olmuş. Şu masaya bir uyum sağlanmış. Şuraya duvara bir loş, volvoşir konulmuş. Doğru mu? Ya inanın, bunlardaki güzelliklerin tamamı Allah'ın isimlerinin tecellisi. Ama biz mimara takılmaktan, Ali Veli'ye takılmaktan, yani perdelerde boğulmaktan hiç buralardan Allah'a çıkamıyoruz. Şimdi saçı güzel bir adam görüyorsun. "Oo, berber ne güzel yapmış ya!" Berber perde değil mi? Senin bu perdeyi yırtıp, o saçı veren, saçı o şekilde taramayı ilham etmeyi de veren, o ilhamı amele dökecek berberi de veren, ya hepsini veren Allah. Nerede Allah? Hani buradan gidiyoruz ya. Çok kör müyüz, değil miyiz? Allah aşkına.

Kainatın birinci amacı bu. Son model bir araba gördün, jilet gibi. Belki o arabayı maden halinde görseydin, demir halinde gördün, farklı şekillerde gördü, karbonlu gördü falan. "Aa, bu madenleri de Allah yarattı!" diyeceksin ya. Ama arabayı görünce niye Allah'ı hatırlamıyorsun? Yani o arabada hayran olduğun ne var? Onun ilhamatını yaratan, madenlerini yaratan, o teknolojiyi yaratan, o fabrikaları üretmeyi yaratan, onun ortaya çıkmasında çalışan mühendisleri ve insanların kendisini de yaratan. Yani ya görüyor musunuz? Yani Allah Azze ve Celle'nin isimlerinin olmadığı hiçbir şey yok. Yani o arabada Allah'ın esmasının güzellikleri var. Ben arabaya binince bazen de hız yapınca diyorum, "Yani acaba ruh nasıl gider ahirette falan?" Kendim öyle hayal dünyamı genişletmeye çalışıyorum ki, buna çok ihtiyacımız olduğuna inanıyorum. Tefekkürü saatin hayrı ibadeti senetin. Lütfen unutmayalım. Kainattaki olay, Allah'ın isimlerinin tecellisi. Yani o isimlerini okumadıktan sonra ibadetlerin içinin çok boş olduğunu göreceksiniz. Marifetullah olmadan olmayacak bu iş. Yani bunun bu kadar önemli olduğundan dolayı Üstat hazretleri bu asırda ibadetlerin sayısını artırarak Allah'a yaklaşmayı değil, onların içerisinde marifetullahı, imanı doldurarak, ihlası doldurarak, amudi bir şekilde Allah'a yaklaşmayı vesile olmaya çalışıyor. Kainatın meselesi ne? Allah'ın isimlerinin okunması. Var mı problem? Soruma da tekrar bir döneyim de unutulmasın. E, "Ya Rabb, bu günah başımıza iş açıyor. Günahsız yaratsaydı, bu problemleri yaşamasaydık." Cevap olarak şuradan girdin: Kainatın esprisi Allah'ın isimlerinin okunması. Açlık vermiş ki Allah Rezzak ismi tecelli etsin, okunabilsin. Acıkmayan bir insan, rızık yaratan bir Allah'ı tanıyabilir mi? Tanıyamaz. Nereden tanıyacak? Niye vermiş açlığı? İsmi tanısın. Çok güzel. Hastalık vermiş ki Şafi ismi tanısın. Hiç hastalanmayan bir burak, şifa veren Allah'ı ne bilsin ya? Ne bilsin? Hiç görmüyorum. Allah Basir'dir. O ne demek? Öyle mi? Hiç işitmiyorum. Allah Semi'dir. O ne demek? Bilemem ki. Allah Azze ve Celle günah işleyebilir bir hal verdi ki Afuv ismi, Gafur ismi, Settar ismi, İl-Ahir, diğer isimlerinin her birisini biz bilelim. Yani yazgımızda günah var. Günahı işlememek için elden gelen yapılmalı. Günaha düştüysen de çok hızlı istiğfara dönüşmeli. Buralara kadar problem yok. Problem nerede? Günahın ısrarında. Masiyetin mahiyeti. Yani günahın özellikleri. Dersi biraz daha oturdu mu aleminizde?

Şurayı tekrar hatırlatmam lazım. Derste çok incelikler var. Günah şu demek demiştim, hatırlayanınız var mı? Allah çok güzel. Günah, Allah'tan uzaklaşmak demek. O zaman istiğfar, o da yakınlaşmak, dönüş demek. Allah Azze ve Celle günaha girmiş kullarını yeniden "Bana dönsün" diye bekliyormuş, biliyor musunuz? Nasıl bekliyormuş? Anlayacaksınız. Buhari'de geçiyor. "Allah'a yemin ederim ki, Allah'ın kulunun tövbe etmesinden dolayı duyduğu hoşnutluk, herhangi Birinizin ıssız çölde kaybettiği devesini bulduğu zamanki sevincinden daha büyüktür." Yani kul istiğfar edince, Allah Azze ve Celle kendisine uygun, kutsi ve mukaddes bir lezzet alıyor, sevinç duyuyor. Bundan. Allah Allah. Anlıyorsunuz değil mi? Bizi yaratan, yakmak için yaratmamış. Anan parmağına çakmak değse, dayanamaz. Bütün annelere o rahmeti, şefkati veren, senin azap duymana dayanabilir mi? Demek ki istiğfar etmeni de o cihette önemsiyor ve bekliyor.

Ebu Hureyre Efendimiz anlatıyor. Mescitte Efendimiz Aleyhissalatu vesselam görmeye bir kadın gelir. Kadına ne halin vardır diye yanına giderim diyor. Kadın şu cevabı veriyor: "Ben zina ettim, bir çocuk dünyaya geldi, onu öldürdüm. Benim için bir fereç, bir mahreç, bir kurtuluş yolu var mıdır?" Kendisi anlatıyor diyor ki, "Bu halden memnun olmadığımı ifade ettim. Allah Resulü Aleyhissalatu vesselam'ın da bundan memnun olmayacağını ifade ettim ve kadını uzaklaştırdım." diyor Ebu Hureyre. Kadın da kalbi kırık, boynu bükük mescidin bir köşesine gitti, namaz kıldı. Namazdan sonra baktım, kadın hala orada. Gittim, Allah Resulü Aleyhissalatu vesselam'a bu hali arz etmeye. Dedim ki, "Ya Resulallah, bir zaniye, bir katile yanına geldi, dedi ki, zina etmiş ve zinadan doğan çocuğunu da öldürmüş. Huzuru Resulullah'a gelme dedim." Ona cevap geliyor Allah Resulü Aleyhissalatu vesselam'dan: "Ne fena söz söyledin ya Ebu Hureyre! Bilmiyor musun Kur'an ne diyor?" Şunu hatırlatıyor Efendimiz Aleyhisselam: Furkan 70. "Ancak tövbe ve iman edip iyi davranışta bulunanlar başkadır. Onların kötülüklerini iyiliklere çevirir. Allah çok bağışlayıcıdır, engin merhametlidir." Bunu duyduktan sonra yerimden koştum, kadına gittim. Efendimiz Aleyhissalatu vesselam'ın söylediğini söylediğim bir ah çekti, bir hey çekti ve hemen secdeye gitti diyor.

Öyle tövbeler, öyle istiğfarlar var ki, şeytan o adama o günahı işlettiği için bin pişman oluyor biliyor musunuz? "İşletmeseydim!" diyor. "Aman şuna şu günahı işletmeseydim!" diyor. Öyle istiğfarlar, öyle tövbeler. Şunu demek istiyorum, kapı hep açık. Doğru adımları atana kapı hep açık.

Az önce verdiğim örnek de farkındaysanız biraz uçurumlarda bir örnekti. Sahih bir meseledir, gerçek bir meseledir. Kapılar hep açıktır. Bir ufak mesele daha girmem lazım. Bu dersin son konusu sorumluluk. Burayı da anlatayım, dersi bitireyim. Birçok iman etmiş insana bakıyorsunuz, yaşantısı hiçbir şey yapmayışı. Yani iman etmeyen bir adamdan ameli olarak bakıyorsun, bir farkı yok. Doğru mudur? İman etmemiş adam da aynı amellerde devam ediyor, iman etmiş adam da aynı amellerde devam ediyor. Ve yahut kimilerine bakıyorsun, sahabe hayatına benzer. Hayatında hiçbir sorumluluk gözükmüyor. Yani mesuliyet dairesinden sürekli kaçıyor. Ankebut Suresi 2. ayet: "İnsanlar, 'İnandık' demekle bırakılacağını mı zannediyor?" Vurguyu anladınız değil mi? Ya biz inandık, bundan sonra bize hiçbir şey düşmez diyen insanlar oluyor. Bunların da altında yatan günahlar var. Ekseriyetle baktığınızda, iman dairesindeki insanlarda namaz kılmama günahını göremezsiniz. İçki içme günahını göremezsiniz. Bir kumara gireyim günahını göremezsiniz. Şüpheli şeyleri terk etmeme günahını çok görürsünüz. Vurgun burada. Bir insan hayatı örnek olan sahabe hayatlarına neden benzemez ve neden vücudu günahlarla yaralı gibi benzemek de istemez? Hani bir insan benzemek ister. Yolda gider, hatalar yapar, kusurlar işler. Kimilerine bakarsın, bundan uzak durmak ister. Bunların da altında günahlar var. Özellikle kibir günahı, ucub günahı, gurur günahı. Bunlar toplumda vurgusu az yapılan günahlardır. Genellikle içki, kumar vesaire noktalarda, milli piyango zamanı, milli piyango noktalarında vurgular yapılır, unutulur. Bu tür günahların artık varlığının çok gündemimizde yer etmesi lazım. Çünkü bir insanı sorumluluk dairesinden koparan günahlar bunlar.

Allah Azze ve Celle her birimize kendisine kulluk yapalım diye kabiliyetler yükledi. Bu kabiliyetleri de dünyada boş kalıp sıkılmayın diye mesleklere dönüştürdü. Sen gittin çiftçi oldun, dünyada sıkılma diye. Ben gittim tüccar oldum, matematik öğretmeni oldum, yazar oldum. Sen gittin başka bir şey oldun. Ama bizde hal değişmiş. Bu kabiliyetleri tamamen nefsimiz için kullanıp, İslam adına hiçbir sorumluluk almamak ve Allah'ın razı oldum dediği kullar olan sahabe sümresine benzememek için tavırlarda bulunuyoruz. Yani "İman ettik, bundan sonra bize bir şey yoktur" diyoruz. Konu anlaşılıyor mu acaba? Ankebut suresinde de "İnsanlar iman ettim, inandım demekle bırakılacağını mı zannediyor?" diyor. Bırakılmamam gerekiyor. İman nazari bir mesele değildir. Önce anlamamız gereken olay budur. Ayetlerde dikkat edin, "amenü ve amilüs salihat." Doğru mu? "İman eden ve Salih amel işleyenler müstesna." Yani bildiğimiz hakikatleri amele dönüştürmeden ahirette bunun karşılığını göremeyeceğiz. Bilinen hakikatlerin amele dönüş hali kimdir? Onlar da sahabelerin hayatları. İman nazari bir mesele değildir. Sadece teorikte kalan bir mesele değildir. İman insana sorumluluk yükler. Yani sahabe derslerindeki sahabelerin endişelerini lütfen hatırlar mısınız? Cennetle müjdelenmiş sahabede endişe var. Biz biraz şuraya bilgileri dolduralım, evimize gidelim. Evden işe, işten eve hayatlara devam edelim diyoruz. Ya bir gariplik var. Cennetle müjdelenmiş birisi endişe duyarken, hiçbir garantisi olmayan insanlar neden garantide gibi davranıyor? "İman ettik" demekle bu iş bitti zannediyor. Değil. İman nazariye değildir. İman saf bilgi sunmak değildir. Pratiğe dökülmüş, Salih amellerle taşlanmış şeyin adı imandır. O yüzden iman insana sorumluluk yükler. Geçen dedin ya, "Gece 2'ye kadar çalışıyorum, bizim işte sorumluluk vardır." Aynı hissiyat imanda yoksa bir problem var demektir. İman canım istediğinde bir şey yaparım, istemediğimde çekilir giderim. Bunun adı iman değil. Biz sadece elini açıp bir şey isteyen bir dua ümmeti değil, bunun yanında duayla güçlendirilmiş proje ümmetiyiz. İman insana sorumluluk yükler. Nazari bilgilerin yanında ameli yoksa, o iman çok çabuk söner. Efendimiz Aleyhissalatu vesselam hakkında en büyük methiyeler dizen bir insan olsun, imanını amelle, sorumlulukla, projeyle taçlandırmasın. Bir müddet sonra o daireden inhiraf ettiğini, çıktığını göreceksiniz. Bunların da altında günahlar var. Onu anlatmaya çalışıyorum. O günah, "Ben bana aitim, günahı o günah. Ben hürüm, istediğime istediğim şekilde inanırım. Hiçbir sorumluluğum yoktur." Ya o zaman Veda Hutbesi'nde 120.000 sahabenin 110.000 tanesi saf hicret ediyor. Yapsınlar Ramazan kolisi göndersinler evlerini barklarını. Niye terk ediyorlar? Bu kadar işin altında başka bir mesele var ve bize yüklenen sorumluluğu keşfedemezsek, manevi kabiliyetlerimizi geliştiremezsek, belki cennete girebiliriz ama zevk kaynaklarından istifade çok kısır kalacaktır. Bunu anlatmaya çalışıyorum. Dil kabiliyetin gelişmezse, dilden alacağın lezzetler kısır kalacaktır. Bir Antepli'nin aldığı lezzeti alamayacaksın. Aynen öyle, imanı kabiliyetlerin amelle taşlanmazsa, sorumlulukla güçlenmezse, belki cennete girebiliriz ama cennetten alacağımız lezzetler, zevkler o ölçüde kısır ve dar kalacaktır. Bu yüzden bilmek insanı mesuliyet sahibi yapar. E, o zaman öğrenmeyelim, kurtulalım mesuliyetten. Ona da İmam Şafii şöyle söylemiş: "Eğer bilmemek mesuliyeti düşürecek olsaydı, hiçbirimiz ilim öğrenmezdik." demiş. Şimdi ben burada birinize zarar versem, hakim de bana ceza verse, "Aa, ben adam vurmanın suç olduğunu bilmiyordum." desem, hukuk diyor ki, "Bilmemeyi cevaz yok." İslam'da da cehalete cevaz yok. Mecbur, İslam'ın öğretilerini bilmek ve mecbur sorumlu kalmak zorundayız. Allah için bir şeyler yapmak için hizmet dairesine giremeyen ya da girdikten sonra tutunamayan insanların çok büyük bir problemi budur. Bazı günahların ruha açtığı yaralardan dolayı sorumluluk istemezler. Sorumluluğa girmemek için bahaneleri bitirmezler. Bahane bitmez, değil mi? Yani insandır, yazgımızda kusur var mutlaka. İnsan istemediği bir şeyde bir bahane bulur. Bunun neticesi ahirette eksik zevkler, lezzetler. O da cennete girebilirsek olabilir diye bu meseleyi de hatırlatmak istedim. Mana tahakkuk etti. Umarım Allah istiğfar ile ama samimi istiğfar ile şöyle ciğerden, yürekten istiğfar ile kendisine yaklaşacağımız, kendisini daha çok tanıyacağım, kendisine adım atacağımız engel ne kadar günah varsa, inşallah her birisini affetsin, bağışlasın. Çok kısa vakitte öleceğiz. Çok kısa. Bak, saçlar beyazlamış, dökülmüş, beller bükülmüş. Ya bizim burada kaçımız genç? Arkadaş, öyle mi? Ne ara gidiyor bu iş ya? Ne ara?

İstiğfar için hususi bir zamana ve mekana gerek var mıdır? El cevap, istiğfar için hususi bir zaman ve mekana gerek yoktur. Ama hususi bir alarm vardır. Nedir o? İnsanın bir anda kalbinin yumuşadığı bir an vardır. Günahlar akla gelir. Tam o anda kurbet esintileri vardır. Ne demek o? Şu demek: Allah Azze ve Celle diyor ki, "Gel." O yüzden Ehlullah diyor ki, "Kalbin birinci ilhamını sakın yapmamazlık etmeyin. Bizzat Allah'tan çağrı diyorlar." Kalpten birinci gelen fıtri, "Eyvah, günahlarım!" dedin ya. "Eyvah, bir hayır yap!" dedin ya. "Eyvah, şuraya gideyim!" dedin ya. "Eyvah, şu ceketi infak edeyim!" dedin ya. Onu sakın tepme diyor. Sakın ikinci niyet girmesin diyor. O birinci ilhamat bizzat Allah'tan sana yakınlığını artırmak için gelen ilham diyorlar. O birinci ilhamda bir anda kalp yumuşar. Ne gelir akla? Günahlar. Bu ne demek biliyor musun? Kurbet esintisi. Allah Azze ve Celle diyor ki, "Gel, daha yakına gel, gel bana gel." Ne ile? İstiğfar ile. İstiğfarın hususi zamanı, mekanı yoktur. Özellikle kalbin yumuşadığı o anlar. Hadi o an de ki, "Tamam, akşam yaparım." Bitti işin. O birinci ilhamı ne yap, ne et, kaçırma. O an Kur'an okuyasın geldi ya, oku. O an tövbe edesin geldi, et. O an infak edesin geldi, et. O an karar edesin geldi, "Hayır, bu iş böyle olmaz." Kur'an'daki ayetler bana ne emrediyor? Anlayacaksın. İnsan gibi yaşayacaksın. Asla tepmeyeceksin. Asla. Birinci ilhamata ikinci hesaplar girdiği anda, o fıtriliği bozuyor, mahvediyor.

Büyüklerde istiğfar nasıl olmuş? Birkaç örnek de onlardan vereyim. Efendimiz Aleyhissalatu vesselam'ın Hazreti Ebubekir'e öğrettiği bir dua var. Dua şöyle. Duayı dinlerken "Amin" diyelim. Bizim de duamız bu dua olsun: "Allah'ım, muhakkak ben nefsime na mütenahi zulümde bulundum." Nefse zulümde bulunmak ne demek? Onu alıp cehenneme göndermek demek. Haşa, bunlardan. Öyle insanlar değil. O, onların yüceliğinin sözleri bunlar. "Günahları bağışlayacak senden gayrı kimse yoktur. Nezdi Uluhiyetinden hususi ve sürpriz bir mağfiretle beni yarlığa ve bana merhamet et. Şüphesiz ki sen yegane Gafur ve Rahimsin." Amin. Amin.

Ebu Hureyre Radıyallahu Anh her gün 12.000 defa istiğfar ediyormuş. Diyorlar ki, "Ya Ebu Hureyre, fazla değil mi?" Diyor ki, "Günahlarım adedince." Ebu Hureyre'nin ne günahı var? Biz bilmiyoruz. Yani hayatının 3 yılına asırları sığdırmış. Bugün hadis kitaplarını açın, Efendimiz Aleyhissalatu vesselam'ın isminden sonra göreceğiniz en çok isim Ebu Hureyre. Ondan sonra da en çok hadis rivayet eden Ayşe annemiz gelir. 3 yılına koca dağlar ömür sığdırmış. Günde 12.000 kez istiğfar ediyor. Ya Ebu Hureyre, çok değil mi? diyor ki, "Hayır, günahlarım adedince." Diyor. İhtimal ki onlar akıllarından geçen, Allah'tan uzaklaştıracak bir lokma ekmeğe bile binler tövbe istiğfar ediyorlar. Benim anladığım yoksa Ebu Hureyre'nin ne günahı vardır? Biz onu bilemiyoruz.

Efendimiz Aleyhisselam'ın Ebu Hureyre'yi öğrettiği başka bir dua şu şekildedir: "Ey bütün eksik ve kusurlardan münezzeh bulunan Rabbim, seni zatına yakışmayan her şeyden tenzih ederim. Allah'ım, günahımı bağışlamanı diler ve rahmetini dilenirim. Allah'ım, ilmimi arttır ve beni hidayete erdikten sonra bir daha kalbimi kaydırma. Katından bana rahmet lütfet. Şüphesiz ki sen çok lütufkar ve hapın." Amin.

26. Söz'de Üstat hazretleri şu cümleyi söylüyor: "Dua ve tevekkül meyelanı hayra büyük bir kuvvet verdiği gibi," yani içinde güzel hayırlar yapmaya meiller var. Dua ve tevekkül buna kuvvet veriyor. "İstiğfar ve tövbe dahi meyelanı şerri keser, tecavüzatını kırar." İçinde büyüyüp seni kötülüğe götürecek bir günah var. Ya Rab, kes kafasını diyorsun. Neyle diyeceksin? İstiğfar ve tövbe. Anlıyor musunuz? İstiğfarda gücü kime? Bu güç bu şekilde inanana, Allah'a, bu şekilde hüsnü zan edene. Bu güç bu şekilde inanmadan, "Aman ben de bir dileyeyim, Allah dilerse verir." Ama doğrusu o şekilde değil. Onu demek istedim.

Yeni ufak bir konuya geçeceğim. Konumuz şu: Madem günah işleyen bu hale geliyor, e günah da bizim yazgımızda var, öyle mi? Cibiliyeti beşerde günah var. E, Allah neden bizi günah işler halde yarattı? Soru bu. Anlaşıldı mı? Yani günah insanı bu hale getiriyorsa, Allah Azze ve Celle günah işlemeyen halde yaratsaydı, bu iş bitseydi. Bu şekilde çok anlatılmadığının farkındayım ama şu kainatın en mühim meselesi, namazdan, oruçtan onlardan da önce geliyor. En mühim meselesi. Kainata Allah Azze ve Celle'in esmaları tecelli eder. Bu isimleri tek okuyabilecek zi şuur insan ve cin. Bunları okur, kulluk eder. Marifetullah. Anlatabildim mi demek istediğimi?

O zaman şunu diyebiliriz: Kainattaki en mühim meseleler, Allah Azze ve Celle'nin tecelli eden isimleri. Adem'e "isimlerimizi öğrettik" diyor. Neyi öğretmiş? Anladınız mı? Yani sadece eşyanın isimleri değil, o eşyaya tecelli eden Allah Azze ve Celle'nin de isimlerine. Biz bu noktada çok kör kaldık. Mesela şurada gördüğünüz güzellikler var mı? Bak, klimanın borusu farklı bir renk olmuş. Şu masaya bir uyum sağlanmış. Şuraya duvara bir loş, volvoşir konulmuş. Doğru mu? Ya inanın, bunlardaki güzelliklerin tamamı Allah'ın isimlerinin tecellisi. Ama biz mimara takılmaktan, Ali Veli'ye takılmaktan, yani perdelerde boğulmaktan hiç buralardan Allah'a çıkamıyoruz. Şimdi saçı güzel bir adam görüyorsun. "Oo, berber ne güzel yapmış ya!" Berber perde değil mi? Senin bu perdeyi yırtıp, o saçı veren, saçı o şekilde taramayı ilham etmeyi de veren, o ilhamı amele dökecek berberi de veren, ya hepsini veren Allah. Nerede Allah? Hani buradan gidiyoruz ya. Çok kör müyüz, değil miyiz? Allah aşkına.

Kainatın birinci amacı bu. Son model bir araba gördün, jilet gibi. Belki o arabayı maden halinde görseydin, demir halinde gördün, farklı şekillerde gördü, karbonlu gördü falan. "Aa, bu madenleri de Allah yarattı!" diyeceksin ya. Ama arabayı görünce niye Allah'ı hatırlamıyorsun? Yani o arabada hayran olduğun ne var? Onun ilhamatını yaratan, madenlerini yaratan, o teknolojiyi yaratan, o fabrikaları üretmeyi yaratan, onun ortaya çıkmasında çalışan mühendisleri ve insanların kendisini de yaratan. Yani ya görüyor musunuz? Yani Allah Azze ve Celle'nin isimlerinin olmadığı hiçbir şey yok. Yani o arabada Allah'ın esmasının güzellikleri var. Ben arabaya binince bazen de hız yapınca diyorum, "Yani acaba ruh nasıl gider ahirette falan?" Kendim öyle hayal dünyamı genişletmeye çalışıyorum ki, buna çok ihtiyacımız olduğuna inanıyorum. Tefekkürü saatin hayrı ibadeti senetin. Lütfen unutmayalım. Kainattaki olay, Allah'ın isimlerinin tecellisi. Yani o isimlerini okumadıktan sonra ibadetlerin içinin çok boş olduğunu göreceksiniz. Marifetullah olmadan olmayacak bu iş. Yani bunun bu kadar önemli olduğundan dolayı Üstat hazretleri bu asırda ibadetlerin sayısını artırarak Allah'a yaklaşmayı değil, onların içerisinde marifetullahı, imanı doldurarak, ihlası doldurarak, amudi bir şekilde Allah'a yaklaşmayı vesile olmaya çalışıyor. Kainatın meselesi ne? Allah'ın isimlerinin okunması. Var mı problem? Soruma da tekrar bir döneyim de unutulmasın. E, "Ya Rabb, bu günah başımıza iş açıyor. Günahsız yaratsaydı, bu problemleri yaşamasaydık." Cevap olarak şuradan girdin: Kainatın esprisi Allah'ın isimlerinin okunması. Açlık vermiş ki Allah Rezzak ismi tecelli etsin, okunabilsin. Acıkmayan bir insan, rızık yaratan bir Allah'ı tanıyabilir mi? Tanıyamaz. Nereden tanıyacak? Niye vermiş açlığı? İsmi tanısın. Çok güzel. Hastalık vermiş ki Şafi ismi tanısın. Hiç hastalanmayan bir burak, şifa veren Allah'ı ne bilsin ya? Ne bilsin? Hiç görmüyorum. Allah Basir'dir. O ne demek? Öyle mi? Hiç işitmiyorum. Allah Semi'dir. O ne demek? Bilemem ki. Allah Azze ve Celle günah işleyebilir bir hal verdi ki Afuv ismi, Gafur ismi, Settar ismi, İl-Ahir, diğer isimlerinin her birisini biz bilelim. Yani yazgımızda günah var. Günahı işlememek için elden gelen yapılmalı. Günaha düştüysen de çok hızlı istiğfara dönüşmeli. Buralara kadar problem yok. Problem nerede? Günahın ısrarında. Masiyetin mahiyeti. Yani günahın özellikleri. Dersi biraz daha oturdu mu aleminizde?

Şurayı tekrar hatırlatmam lazım. Derste çok incelikler var. Günah şu demek demiştim, hatırlayanınız var mı? Allah çok güzel. Günah, Allah'tan uzaklaşmak demek. O zaman istiğfar, o da yakınlaşmak, dönüş demek. Allah Azze ve Celle günaha girmiş kullarını yeniden "Bana dönsün" diye bekliyormuş, biliyor musunuz? Nasıl bekliyormuş? Anlayacaksınız. Buhari'de geçiyor. "Allah'a yemin ederim ki, Allah'ın kulunun tövbe etmesinden dolayı duyduğu hoşnutluk, herhangi Birinizin ıssız çölde kaybettiği devesini bulduğu zamanki sevincinden daha büyüktür." Yani kul istiğfar edince, Allah Azze ve Celle kendisine uygun, kutsi ve mukaddes bir lezzet alıyor, sevinç duyuyor. Bundan. Allah Allah. Anlıyorsunuz değil mi? Bizi yaratan, yakmak için yaratmamış. Anan parmağına çakmak değse, dayanamaz. Bütün annelere o rahmeti, şefkati veren, senin azap duymana dayanabilir mi? Demek ki istiğfar etmeni de o cihette önemsiyor ve bekliyor.

Ebu Hureyre Efendimiz anlatıyor. Mescitte Efendimiz Aleyhissalatu vesselam görmeye bir kadın gelir. Kadına ne halin vardır diye yanına giderim diyor. Kadın şu cevabı veriyor: "Ben zina ettim, bir çocuk dünyaya geldi, onu öldürdüm. Benim için bir fereç, bir mahreç, bir kurtuluş yolu var mıdır?" Kendisi anlatıyor diyor ki, "Bu halden memnun olmadığımı ifade ettim. Allah Resulü Aleyhissalatu vesselam'ın da bundan memnun olmayacağını ifade ettim ve kadını uzaklaştırdım." diyor Ebu Hureyre. Kadın da kalbi kırık, boynu bükük mescidin bir köşesine gitti, namaz kıldı. Namazdan sonra baktım, kadın hala orada. Gittim, Allah Resulü Aleyhissalatu vesselam'a bu hali arz etmeye. Dedim ki, "Ya Resulallah, bir zaniye, bir katile yanına geldi, dedi ki, zina etmiş ve zinadan doğan çocuğunu da öldürmüş. Huzuru Resulullah'a gelme dedim." Ona cevap geliyor Allah Resulü Aleyhissalatu vesselam'dan: "Ne fena söz söyledin ya Ebu Hureyre! Bilmiyor musun Kur'an ne diyor?" Şunu hatırlatıyor Efendimiz Aleyhisselam: Furkan 70. "Ancak tövbe ve iman edip iyi davranışta bulunanlar başkadır. Onların kötülüklerini iyiliklere çevirir. Allah çok bağışlayıcıdır, engin merhametlidir." Bunu duyduktan sonra yerimden koştum, kadına gittim. Efendimiz Aleyhissalatu vesselam'ın söylediğini söylediğim bir ah çekti, bir hey çekti ve hemen secdeye gitti diyor.

Öyle tövbeler, öyle istiğfarlar var ki, şeytan o adama o günahı işlettiği için bin pişman oluyor biliyor musunuz? "İşletmeseydim!" diyor. "Aman şuna şu günahı işletmeseydim!" diyor. Öyle istiğfarlar, öyle tövbeler. Şunu demek istiyorum, kapı hep açık. Doğru adımları atana kapı hep açık.

Az önce verdiğim örnek de farkındaysanız biraz uçurumlarda bir örnekti. Sahih bir meseledir, gerçek bir meseledir. Kapılar hep açıktır. Bir ufak mesele daha girmem lazım. Bu dersin son konusu sorumluluk. Burayı da anlatayım, dersi bitireyim. Birçok iman etmiş insana bakıyorsunuz, yaşantısı hiçbir şey yapmayışı. Yani iman etmeyen bir adamdan ameli olarak bakıyorsun, bir farkı yok. Doğru mudur? İman etmemiş adam da aynı amellerde devam ediyor, iman etmiş adam da aynı amellerde devam ediyor. Ve yahut kimilerine bakıyorsun, sahabe hayatına benzer. Hayatında hiçbir sorumluluk gözükmüyor. Yani mesuliyet dairesinden sürekli kaçıyor. Ankebut Suresi 2. ayet: "İnsanlar, 'İnandık' demekle bırakılacağını mı zannediyor?" Vurguyu anladınız değil mi? Ya biz inandık, bundan sonra bize hiçbir şey düşmez diyen insanlar oluyor. Bunların da altında yatan günahlar var. Ekseriyetle baktığınızda, iman dairesindeki insanlarda namaz kılmama günahını göremezsiniz. İçki içme günahını göremezsiniz. Bir kumara gireyim günahını göremezsiniz. Şüpheli şeyleri terk etmeme günahını çok görürsünüz. Vurgun burada. Bir insan hayatı örnek olan sahabe hayatlarına neden benzemez ve neden vücudu günahlarla yaralı gibi benzemek de istemez? Hani bir insan benzemek ister. Yolda gider, hatalar yapar, kusurlar işler. Kimilerine bakarsın, bundan uzak durmak ister. Bunların da altında günahlar var. Özellikle kibir günahı, ucub günahı, gurur günahı. Bunlar toplumda vurgusu az yapılan günahlardır. Genellikle içki, kumar vesaire noktalarda, milli piyango zamanı, milli piyango noktalarında vurgular yapılır, unutulur. Bu tür günahların artık varlığının çok gündemimizde yer etmesi lazım. Çünkü bir insanı sorumluluk dairesinden koparan günahlar bunlar.

Allah Azze ve Celle her birimize kendisine kulluk yapalım diye kabiliyetler yükledi. Bu kabiliyetleri de dünyada boş kalıp sıkılmayın diye mesleklere dönüştürdü. Sen gittin çiftçi oldun, dünyada sıkılma diye. Ben gittim tüccar oldum, matematik öğretmeni oldum, yazar oldum. Sen gittin başka bir şey oldun. Ama bizde hal değişmiş. Bu kabiliyetleri tamamen nefsimiz için kullanıp, İslam adına hiçbir sorumluluk almamak ve Allah'ın razı oldum dediği kullar olan sahabe sümresine benzememek için tavırlarda bulunuyoruz. Yani "İman ettik, bundan sonra bize bir şey yoktur" diyoruz. Konu anlaşılıyor mu acaba? Ankebut suresinde de "İnsanlar iman ettim, inandım demekle bırakılacağını mı zannediyor?" diyor. Bırakılmamam gerekiyor. İman nazari bir mesele değildir. Önce anlamamız gereken olay budur. Ayetlerde dikkat edin, "amenü ve amilüs salihat." Doğru mu? "İman eden ve Salih amel işleyenler müstesna." Yani bildiğimiz hakikatleri amele dönüştürmeden ahirette bunun karşılığını göremeyeceğiz. Bilinen hakikatlerin amele dönüş hali kimdir? Onlar da sahabelerin hayatları. İman nazari bir mesele değildir. Sadece teorikte kalan bir mesele değildir. İman insana sorumluluk yükler. Yani sahabe derslerindeki sahabelerin endişelerini lütfen hatırlar mısınız? Cennetle müjdelenmiş sahabede endişe var. Biz biraz şuraya bilgileri dolduralım, evimize gidelim. Evden işe, işten eve hayatlara devam edelim diyoruz. Ya bir gariplik var. Cennetle müjdelenmiş birisi endişe duyarken, hiçbir garantisi olmayan insanlar neden garantide gibi davranıyor? "İman ettik" demekle bu iş bitti zannediyor. Değil. İman nazariye değildir. İman saf bilgi sunmak değildir. Pratiğe dökülmüş, Salih amellerle taşlanmış şeyin adı imandır. O yüzden iman insana sorumluluk yükler. Geçen dedin ya, "Gece 2'ye kadar çalışıyorum, bizim işte sorumluluk vardır." Aynı hissiyat imanda yoksa bir problem var demektir. İman canım istediğinde bir şey yaparım, istemediğimde çekilir giderim. Bunun adı iman değil. Biz sadece elini açıp bir şey isteyen bir dua ümmeti değil, bunun yanında duayla güçlendirilmiş proje ümmetiyiz. İman insana sorumluluk yükler. Nazari bilgilerin yanında ameli yoksa, o iman çok çabuk söner. Efendimiz Aleyhissalatu vesselam hakkında en büyük methiyeler dizen bir insan olsun, imanını amelle, sorumlulukla, projeyle taçlandırmasın. Bir müddet sonra o daireden inhiraf ettiğini, çıktığını göreceksiniz. Bunların da altında günahlar var. Onu anlatmaya çalışıyorum. O günah, "Ben bana aitim, günahı o günah. Ben hürüm, istediğime istediğim şekilde inanırım. Hiçbir sorumluluğum yoktur." Ya o zaman Veda Hutbesi'nde 120.000 sahabenin 110.000 tanesi saf hicret ediyor. Yapsınlar Ramazan kolisi göndersinler evlerini barklarını. Niye terk ediyorlar? Bu kadar işin altında başka bir mesele var ve bize yüklenen sorumluluğu keşfedemezsek, manevi kabiliyetlerimizi geliştiremezsek, belki cennete girebiliriz ama zevk kaynaklarından istifade çok kısır kalacaktır. Bunu anlatmaya çalışıyorum. Dil kabiliyetin gelişmezse, dilden alacağın lezzetler kısır kalacaktır. Bir Antepli'nin aldığı lezzeti alamayacaksın. Aynen öyle, imanı kabiliyetlerin amelle taşlanmazsa, sorumlulukla güçlenmezse, belki cennete girebiliriz ama cennetten alacağımız lezzetler, zevkler o ölçüde kısır ve dar kalacaktır. Bu yüzden bilmek insanı mesuliyet sahibi yapar. E, o zaman öğrenmeyelim, kurtulalım mesuliyetten. Ona da İmam Şafii şöyle söylemiş: "Eğer bilmemek mesuliyeti düşürecek olsaydı, hiçbirimiz ilim öğrenmezdik." demiş. Şimdi ben burada birinize zarar versem, hakim de bana ceza verse, "Aa, ben adam vurmanın suç olduğunu bilmiyordum." desem, hukuk diyor ki, "Bilmemeyi cevaz yok." İslam'da da cehalete cevaz yok. Mecbur, İslam'ın öğretilerini bilmek ve mecbur sorumlu kalmak zorundayız. Allah için bir şeyler yapmak için hizmet dairesine giremeyen ya da girdikten sonra tutunamayan insanların çok büyük bir problemi budur. Bazı günahların ruha açtığı yaralardan dolayı sorumluluk istemezler. Sorumluluğa girmemek için bahaneleri bitirmezler. Bahane bitmez, değil mi? Yani insandır, yazgımızda kusur var mutlaka. İnsan istemediği bir şeyde bir bahane bulur. Bunun neticesi ahirette eksik zevkler, lezzetler. O da cennete girebilirsek olabilir diye bu meseleyi de hatırlatmak istedim. Mana tahakkuk etti. Umarım Allah istiğfar ile ama samimi istiğfar ile şöyle ciğerden, yürekten istiğfar ile kendisine yaklaşacağımız, kendisini daha çok tanıyacağım, kendisine adım atacağımız engel ne kadar günah varsa, inşallah her birisini affetsin, bağışlasın. Çok kısa vakitte öleceğiz. Çok kısa. Bak, saçlar beyazlamış, dökülmüş, beller bükülmüş. Ya bizim burada kaçımız genç? Arkadaş, öyle mi? Ne ara gidiyor bu iş ya? Ne ara?

İstiğfar için hususi bir zamana ve mekana gerek var mıdır? El cevap, istiğfar için hususi bir zaman ve mekana gerek yoktur. Ama hususi bir alarm vardır. Nedir o? İnsanın bir anda kalbinin yumuşadığı bir an vardır. Günahlar akla gelir. Tam o anda kurbet esintileri vardır. Ne demek o? Şu demek: Allah Azze ve Celle diyor ki, "Gel." O yüzden Ehlullah diyor ki, "Kalbin birinci ilhamını sakın yapmamazlık etmeyin. Bizzat Allah'tan çağrı diyorlar." Kalpten birinci gelen fıtri, "Eyvah, günahlarım!" dedin ya. "Eyvah, bir hayır yap!" dedin ya. "Eyvah, şuraya gideyim!" dedin ya. "Eyvah, şu ceketi infak edeyim!" dedin ya. Onu sakın tepme diyor. Sakın ikinci niyet girmesin diyor. O birinci ilhamat bizzat Allah'tan sana yakınlığını artırmak için gelen ilham diyorlar. O birinci ilhamda bir anda kalp yumuşar. Ne gelir akla? Günahlar. Bu ne demek biliyor musun? Kurbet esintisi. Allah Azze ve Celle diyor ki, "Gel, daha yakına gel, gel bana gel." Ne ile? İstiğfar ile. İstiğfarın hususi zamanı, mekanı yoktur. Özellikle kalbin yumuşadığı o anlar. Hadi o an de ki, "Tamam, akşam yaparım." Bitti işin. O birinci ilhamı ne yap, ne et, kaçırma. O an Kur'an okuyasın geldi ya, oku. O an tövbe edesin geldi, et. O an infak edesin geldi, et. O an karar edesin geldi, "Hayır, bu iş böyle olmaz." Kur'an'daki ayetler bana ne emrediyor? Anlayacaksın. İnsan gibi yaşayacaksın. Asla tepmeyeceksin. Asla. Birinci ilhamata ikinci hesaplar girdiği anda, o fıtriliği bozuyor, mahvediyor.

Büyüklerde istiğfar nasıl olmuş? Birkaç örnek de onlardan vereyim. Efendimiz Aleyhissalatu vesselam'ın Hazreti Ebubekir'e öğrettiği bir dua var. Dua şöyle. Duayı dinlerken "Amin" diyelim. Bizim de duamız bu dua olsun: "Allah'ım, muhakkak ben nefsime na mütenahi zulümde bulundum." Nefse zulümde bulunmak ne demek? Onu alıp cehenneme göndermek demek. Haşa, bunlardan. Öyle insanlar değil. O, onların yüceliğinin sözleri bunlar. "Günahları bağışlayacak senden gayrı kimse yoktur. Nezdi Uluhiyetinden hususi ve sürpriz bir mağfiretle beni yarlığa ve bana merhamet et. Şüphesiz ki sen yegane Gafur ve Rahimsin." Amin. Amin.

Ebu Hureyre Radıyallahu Anh her gün 12.000 defa istiğfar ediyormuş. Diyorlar ki, "Ya Ebu Hureyre, fazla değil mi?" Diyor ki, "Günahlarım adedince." Ebu Hureyre'nin ne günahı var? Biz bilmiyoruz. Yani hayatının 3 yılına asırları sığdırmış. Bugün hadis kitaplarını açın, Efendimiz Aleyhissalatu vesselam'ın isminden sonra göreceğiniz en çok isim Ebu Hureyre. Ondan sonra da en çok hadis rivayet eden Ayşe annemiz gelir. 3 yılına koca dağlar ömür sığdırmış. Günde 12.000 kez istiğfar ediyor. Ya Ebu Hureyre, çok değil mi? diyor ki, "Hayır, günahlarım adedince." Diyor. İhtimal ki onlar akıllarından geçen, Allah'tan uzaklaştıracak bir lokma ekmeğe bile binler tövbe istiğfar ediyorlar. Benim anladığım yoksa Ebu Hureyre'nin ne günahı vardır? Biz onu bilemiyoruz.

Efendimiz Aleyhisselam'ın Ebu Hureyre'yi öğrettiği başka bir dua şu şekildedir: "Ey bütün eksik ve kusurlardan münezzeh bulunan Rabbim, seni zatına yakışmayan her şeyden tenzih ederim. Allah'ım, günahımı bağışlamanı diler ve rahmetini dilenirim. Allah'ım, ilmimi arttır ve beni hidayete erdikten sonra bir daha kalbimi kaydırma. Katından bana rahmet lütfet. Şüphesiz ki sen çok lütufkar ve hapın." Amin.

26. Söz'de Üstat hazretleri şu cümleyi söylüyor: "Dua ve tevekkül meyelanı hayra büyük bir kuvvet verdiği gibi," yani içinde güzel hayırlar yapmaya meiller var. Dua ve tevekkül buna kuvvet veriyor. "İstiğfar ve tövbe dahi meyelanı şerri keser, tecavüzatını kırar." İçinde büyüyüp seni kötülüğe götürecek bir günah var. Ya Rab, kes kafasını diyorsun. Neyle diyeceksin? İstiğfar ve tövbe. Anlıyor musunuz? İstiğfarda gücü kime? Bu güç bu şekilde inanana, Allah'a, bu şekilde hüsnü zan edene. Bu güç bu şekilde inanmadan, "Aman ben de bir dileyeyim, Allah dilerse verir." Ama doğrusu o şekilde değil. Onu demek istedim.

Yeni ufak bir konuya geçeceğim. Konumuz şu: Madem günah işleyen bu hale geliyor, e günah da bizim yazgımızda var, öyle mi? Cibiliyeti beşerde günah var. E, Allah neden bizi günah işler halde yarattı? Soru bu. Anlaşıldı mı? Yani günah insanı bu hale getiriyorsa, Allah Azze ve Celle günah işlemeyen halde yaratsaydı, bu iş bitseydi. Bu şekilde çok anlatılmadığının farkındayım ama şu kainatın en mühim meselesi, namazdan, oruçtan onlardan da önce geliyor. En mühim meselesi. Kainata Allah Azze ve Celle'in esmaları tecelli eder. Bu isimleri tek okuyabilecek zi şuur insan ve cin. Bunları okur, kulluk eder. Marifetullah. Anlatabildim mi demek istediğimi?

O zaman şunu diyebiliriz: Kainattaki en mühim meseleler, Allah Azze ve Celle'nin tecelli eden isimleri. Adem'e "isimlerimizi öğrettik" diyor. Neyi öğretmiş? Anladınız mı? Yani sadece eşyanın isimleri değil, o eşyaya tecelli eden Allah Azze ve Celle'nin de isimlerine. Biz bu noktada çok kör kaldık. Mesela şurada gördüğünüz güzellikler var mı? Bak, klimanın borusu farklı bir renk olmuş. Şu masaya bir uyum sağlanmış. Şuraya duvara bir loş, volvoşir konulmuş. Doğru mu? Ya inanın, bunlardaki güzelliklerin tamamı Allah'ın isimlerinin tecellisi. Ama biz mimara takılmaktan, Ali Veli'ye takılmaktan, yani perdelerde boğulmaktan hiç buralardan Allah'a çıkamıyoruz. Şimdi saçı güzel bir adam görüyorsun. "Oo, berber ne güzel yapmış ya!" Berber perde değil mi? Senin bu perdeyi yırtıp, o saçı veren, saçı o şekilde taramayı ilham etmeyi de veren, o ilhamı amele dökecek berberi de veren, ya hepsini veren Allah. Nerede Allah? Hani buradan gidiyoruz ya. Çok kör müyüz, değil miyiz? Allah aşkına.

Kainatın birinci amacı bu. Son model bir araba gördün, jilet gibi. Belki o arabayı maden halinde görseydin, demir halinde gördün, farklı şekillerde gördü, karbonlu gördü falan. "Aa, bu madenleri de Allah yarattı!" diyeceksin ya. Ama arabayı görünce niye Allah'ı hatırlamıyorsun? Yani o arabada hayran olduğun ne var? Onun ilhamatını yaratan, madenlerini yaratan, o teknolojiyi yaratan, o fabrikaları üretmeyi yaratan, onun ortaya çıkmasında çalışan mühendisleri ve insanların kendisini de yaratan. Yani ya görüyor musunuz? Yani Allah Azze ve Celle'nin isimlerinin olmadığı hiçbir şey yok. Yani o arabada Allah'ın esmasının güzellikleri var. Ben arabaya binince bazen de hız yapınca diyorum, "Yani acaba ruh nasıl gider ahirette falan?" Kendim öyle hayal dünyamı genişletmeye çalışıyorum ki, buna çok ihtiyacımız olduğuna inanıyorum. Tefekkürü saatin hayrı ibadeti senetin. Lütfen unutmayalım. Kainattaki olay, Allah'ın isimlerinin tecellisi. Yani o isimlerini okumadıktan sonra ibadetlerin içinin çok boş olduğunu göreceksiniz. Marifetullah olmadan olmayacak bu iş. Yani bunun bu kadar önemli olduğundan dolayı Üstat hazretleri bu asırda ibadetlerin sayısını artırarak Allah'a yaklaşmayı değil, onların içerisinde marifetullahı, imanı doldurarak, ihlası doldurarak, amudi bir şekilde Allah'a yaklaşmayı vesile olmaya çalışıyor. Kainatın meselesi ne? Allah'ın isimlerinin okunması. Var mı problem? Soruma da tekrar bir döneyim de unutulmasın. E, "Ya Rabb, bu günah başımıza iş açıyor. Günahsız yaratsaydı, bu problemleri yaşamasaydık." Cevap olarak şuradan girdin: Kainatın esprisi Allah'ın isimlerinin okunması. Açlık vermiş ki Allah Rezzak ismi tecelli etsin, okunabilsin. Acıkmayan bir insan, rızık yaratan bir Allah'ı tanıyabilir mi? Tanıyamaz. Nereden tanıyacak? Niye vermiş açlığı? İsmi tanısın. Çok güzel. Hastalık vermiş ki Şafi ismi tanısın. Hiç hastalanmayan bir burak, şifa veren Allah'ı ne bilsin ya? Ne bilsin? Hiç görmüyorum. Allah Basir'dir. O ne demek? Öyle mi? Hiç işitmiyorum. Allah Semi'dir. O ne demek? Bilemem ki. Allah Azze ve Celle günah işleyebilir bir hal verdi ki Afuv ismi, Gafur ismi, Settar ismi, İl-Ahir, diğer isimlerinin her birisini biz bilelim. Yani yazgımızda günah var. Günahı işlememek için elden gelen yapılmalı. Günaha düştüysen de çok hızlı istiğfara dönüşmeli. Buralara kadar problem yok. Problem nerede? Günahın ısrarında. Masiyetin mahiyeti. Yani günahın özellikleri. Dersi biraz daha oturdu mu aleminizde?

Şurayı tekrar hatırlatmam lazım. Derste çok incelikler var. Günah şu demek demiştim, hatırlayanınız var mı? Allah çok güzel. Günah, Allah'tan uzaklaşmak demek. O zaman istiğfar, o da yakınlaşmak, dönüş demek. Allah Azze ve Celle günaha girmiş kullarını yeniden "Bana dönsün" diye bekliyormuş, biliyor musunuz? Nasıl bekliyormuş? Anlayacaksınız. Buhari'de geçiyor. "Allah'a yemin ederim ki, Allah'ın kulunun tövbe etmesinden dolayı duyduğu hoşnutluk, herhangi Birinizin ıssız çölde kaybettiği devesini bulduğu zamanki sevincinden daha büyüktür." Yani kul istiğfar edince, Allah Azze ve Celle kendisine uygun, kutsi ve mukaddes bir lezzet alıyor, sevinç duyuyor. Bundan. Allah Allah. Anlıyorsunuz değil mi? Bizi yaratan, yakmak için yaratmamış. Anan parmağına çakmak değse, dayanamaz. Bütün annelere o rahmeti, şefkati veren, senin azap duymana dayanabilir mi? Demek ki istiğfar etmeni de o cihette önemsiyor ve bekliyor.

Ebu Hureyre Efendimiz anlatıyor. Mescitte Efendimiz Aleyhissalatu vesselam görmeye bir kadın gelir. Kadına ne halin vardır diye yanına giderim diyor. Kadın şu cevabı veriyor: "Ben zina ettim, bir çocuk dünyaya geldi, onu öldürdüm. Benim için bir fereç, bir mahreç, bir kurtuluş yolu var mıdır?" Kendisi anlatıyor diyor ki, "Bu halden memnun olmadığımı ifade ettim. Allah Resulü Aleyhissalatu vesselam'ın da bundan memnun olmayacağını ifade ettim ve kadını uzaklaştırdım." diyor Ebu Hureyre. Kadın da kalbi kırık, boynu bükük mescidin bir köşesine gitti, namaz kıldı. Namazdan sonra baktım, kadın hala orada. Gittim, Allah Resulü Aleyhissalatu vesselam'a bu hali arz etmeye. Dedim ki, "Ya Resulallah, bir zaniye, bir katile yanına geldi, dedi ki, zina etmiş ve zinadan doğan çocuğunu da öldürmüş. Huzuru Resulullah'a gelme dedim." Ona cevap geliyor Allah Resulü Aleyhissalatu vesselam'dan: "Ne fena söz söyledin ya Ebu Hureyre! Bilmiyor musun Kur'an ne diyor?" Şunu hatırlatıyor Efendimiz Aleyhisselam: Furkan 70. "Ancak tövbe ve iman edip iyi davranışta bulunanlar başkadır. Onların kötülüklerini iyiliklere çevirir. Allah çok bağışlayıcıdır, engin merhametlidir." Bunu duyduktan sonra yerimden koştum, kadına gittim. Efendimiz Aleyhissalatu vesselam'ın söylediğini söylediğim bir ah çekti, bir hey çekti ve hemen secdeye gitti diyor.

Öyle tövbeler, öyle istiğfarlar var ki, şeytan o adama o günahı işlettiği için bin pişman oluyor biliyor musunuz? "İşletmeseydim!" diyor. "Aman şuna şu günahı işletmeseydim!" diyor. Öyle istiğfarlar, öyle tövbeler. Şunu demek istiyorum, kapı hep açık. Doğru adımları atana kapı hep açık.

Az önce verdiğim örnek de farkındaysanız biraz uçurumlarda bir örnekti. Sahih bir meseledir, gerçek bir meseledir. Kapılar hep açıktır. Bir ufak mesele daha girmem lazım. Bu dersin son konusu sorumluluk. Burayı da anlatayım, dersi bitireyim. Birçok iman etmiş insana bakıyorsunuz, yaşantısı hiçbir şey yapmayışı. Yani iman etmeyen bir adamdan ameli olarak bakıyorsun, bir farkı yok. Doğru mudur? İman etmemiş adam da aynı amellerde devam ediyor, iman etmiş adam da aynı amellerde devam ediyor. Ve yahut kimilerine bakıyorsun, sahabe hayatına benzer. Hayatında hiçbir sorumluluk gözükmüyor. Yani mesuliyet dairesinden sürekli kaçıyor. Ankebut Suresi 2. ayet: "İnsanlar, 'İnandık' demekle bırakılacağını mı zannediyor?" Vurguyu anladınız değil mi? Ya biz inandık, bundan sonra bize hiçbir şey düşmez diyen insanlar oluyor. Bunların da altında yatan günahlar var. Ekseriyetle baktığınızda, iman dairesindeki insanlarda namaz kılmama günahını göremezsiniz. İçki içme günahını göremezsiniz. Bir kumara gireyim günahını göremezsiniz. Şüpheli şeyleri terk etmeme günahını çok görürsünüz. Vurgun burada. Bir insan hayatı örnek olan sahabe hayatlarına neden benzemez ve neden vücudu günahlarla yaralı gibi benzemek de istemez? Hani bir insan benzemek ister. Yolda gider, hatalar yapar, kusurlar işler. Kimilerine bakarsın, bundan uzak durmak ister. Bunların da altında günahlar var. Özellikle kibir günahı, ucub günahı, gurur günahı. Bunlar toplumda vurgusu az yapılan günahlardır. Genellikle içki, kumar vesaire noktalarda, milli piyango zamanı, milli piyango noktalarında vurgular yapılır, unutulur. Bu tür günahların artık varlığının çok gündemimizde yer etmesi lazım. Çünkü bir insanı sorumluluk dairesinden koparan günahlar bunlar.

Allah Azze ve Celle her birimize kendisine kulluk yapalım diye kabiliyetler yükledi. Bu kabiliyetleri de dünyada boş kalıp sıkılmayın diye mesleklere dönüştürdü. Sen gittin çiftçi oldun, dünyada sıkılma diye. Ben gittim tüccar oldum, matematik öğretmeni oldum, yazar oldum. Sen gittin başka bir şey oldun. Ama bizde hal değişmiş. Bu kabiliyetleri tamamen nefsimiz için kullanıp, İslam adına hiçbir sorumluluk almamak ve Allah'ın razı oldum dediği kullar olan sahabe sümresine benzememek için tavırlarda bulunuyoruz. Yani "İman ettik, bundan sonra bize bir şey yoktur" diyoruz. Konu anlaşılıyor mu acaba? Ankebut suresinde de "İnsanlar iman ettim, inandım demekle bırakılacağını mı zannediyor?" diyor. Bırakılmamam gerekiyor. İman nazari bir mesele değildir. Önce anlamamız gereken olay budur. Ayetlerde dikkat edin, "amenü ve amilüs salihat." Doğru mu? "İman eden ve Salih amel işleyenler müstesna." Yani bildiğimiz hakikatleri amele dönüştürmeden ahirette bunun karşılığını göremeyeceğiz. Bilinen hakikatlerin amele dönüş hali kimdir? Onlar da sahabelerin hayatları. İman nazari bir mesele değildir. Sadece teorikte kalan bir mesele değildir. İman insana sorumluluk yükler. Yani sahabe derslerindeki sahabelerin endişelerini lütfen hatırlar mısınız? Cennetle müjdelenmiş sahabede endişe var. Biz biraz şuraya bilgileri dolduralım, evimize gidelim. Evden işe, işten eve hayatlara devam edelim diyoruz. Ya bir gariplik var. Cennetle müjdelenmiş birisi endişe duyarken, hiçbir garantisi olmayan insanlar neden garantide gibi davranıyor? "İman ettik" demekle bu iş bitti zannediyor. Değil. İman nazariye değildir. İman saf bilgi sunmak değildir. Pratiğe dökülmüş, Salih amellerle taşlanmış şeyin adı imandır. O yüzden iman insana sorumluluk yükler. Geçen dedin ya, "Gece 2'ye kadar çalışıyorum, bizim işte sorumluluk vardır." Aynı hissiyat imanda yoksa bir problem var demektir. İman canım istediğinde bir şey yaparım, istemediğimde çekilir giderim. Bunun adı iman değil. Biz sadece elini açıp bir şey isteyen bir dua ümmeti değil, bunun yanında duayla güçlendirilmiş proje ümmetiyiz. İman insana sorumluluk yükler. Nazari bilgilerin yanında ameli yoksa, o iman çok çabuk söner. Efendimiz Aleyhissalatu vesselam hakkında en büyük methiyeler dizen bir insan olsun, imanını amelle, sorumlulukla, projeyle taçlandırmasın. Bir müddet sonra o daireden inhiraf ettiğini, çıktığını göreceksiniz. Bunların da altında günahlar var. Onu anlatmaya çalışıyorum. O günah, "Ben bana aitim, günahı o günah. Ben hürüm, istediğime istediğim şekilde inanırım. Hiçbir sorumluluğum yoktur." Ya o zaman Veda Hutbesi'nde 120.000 sahabenin 110.000 tanesi saf hicret ediyor. Yapsınlar Ramazan kolisi göndersinler evlerini barklarını. Niye terk ediyorlar? Bu kadar işin altında başka bir mesele var ve bize yüklenen sorumluluğu keşfedemezsek, manevi kabiliyetlerimizi geliştiremezsek, belki cennete girebiliriz ama zevk kaynaklarından istifade çok kısır kalacaktır. Bunu anlatmaya çalışıyorum. Dil kabiliyetin gelişmezse, dilden alacağın lezzetler kısır kalacaktır. Bir Antepli'nin aldığı lezzeti alamayacaksın. Aynen öyle, imanı kabiliyetlerin amelle taşlanmazsa, sorumlulukla güçlenmezse, belki cennete girebiliriz ama cennetten alacağımız lezzetler, zevkler o ölçüde kısır ve dar kalacaktır. Bu yüzden bilmek insanı mesuliyet sahibi yapar. E, o zaman öğrenmeyelim, kurtulalım mesuliyetten. Ona da İmam Şafii şöyle söylemiş: "Eğer bilmemek mesuliyeti düşürecek olsaydı, hiçbirimiz ilim öğrenmezdik." demiş. Şimdi ben burada birinize zarar versem, hakim de bana ceza verse, "Aa, ben adam vurmanın suç olduğunu bilmiyordum." desem, hukuk diyor ki, "Bilmemeyi cevaz yok." İslam'da da cehalete cevaz yok. Mecbur, İslam'ın öğretilerini bilmek ve mecbur sorumlu kalmak zorundayız. Allah için bir şeyler yapmak için hizmet dairesine giremeyen ya da girdikten sonra tutunamayan insanların çok büyük bir problemi budur. Bazı günahların ruha açtığı yaralardan dolayı sorumluluk istemezler. Sorumluluğa girmemek için bahaneleri bitirmezler. Bahane bitmez, değil mi? Yani insandır, yazgımızda kusur var mutlaka. İnsan istemediği bir şeyde bir bahane bulur. Bunun neticesi ahirette eksik zevkler, lezzetler. O da cennete girebilirsek olabilir diye bu meseleyi de hatırlatmak istedim. Mana tahakkuk etti. Umarım Allah istiğfar ile ama samimi istiğfar ile şöyle ciğerden, yürekten istiğfar ile kendisine yaklaşacağımız, kendisini daha çok tanıyacağım, kendisine adım atacağımız engel ne kadar günah varsa, inşallah her birisini affetsin, bağışlasın. Çok kısa vakitte öleceğiz. Çok kısa. Bak, saçlar beyazlamış, dökülmüş, beller bükülmüş. Ya bizim burada kaçımız genç? Arkadaş, öyle mi? Ne ara gidiyor bu iş ya? Ne ara?

İstiğfar için hususi bir zamana ve mekana gerek var mıdır? El cevap, istiğfar için hususi bir zaman ve mekana gerek yoktur. Ama hususi bir alarm vardır. Nedir o? İnsanın bir anda kalbinin yumuşadığı bir an vardır. Günahlar akla gelir. Tam o anda kurbet esintileri vardır. Ne demek o? Şu demek: Allah Azze ve Celle diyor ki, "Gel." O yüzden Ehlullah diyor ki, "Kalbin birinci ilhamını sakın yapmamazlık etmeyin. Bizzat Allah'tan çağrı diyorlar." Kalpten birinci gelen fıtri, "Eyvah, günahlarım!" dedin ya. "Eyvah, bir hayır yap!" dedin ya. "Eyvah, şuraya gideyim!" dedin ya. "Eyvah, şu ceketi infak edeyim!" dedin ya. Onu sakın tepme diyor. Sakın ikinci niyet girmesin diyor. O birinci ilhamat bizzat Allah'tan sana yakınlığını artırmak için gelen ilham diyorlar. O birinci ilhamda bir anda kalp yumuşar. Ne gelir akla? Günahlar. Bu ne demek biliyor musun? Kurbet esintisi. Allah Azze ve Celle diyor ki, "Gel, daha yakına gel, gel bana gel." Ne ile? İstiğfar ile. İstiğfarın hususi zamanı, mekanı yoktur. Özellikle kalbin yumuşadığı o anlar. Hadi o an de ki, "Tamam, akşam yaparım." Bitti işin. O birinci ilhamı ne yap, ne et, kaçırma. O an Kur'an okuyasın geldi ya, oku. O an tövbe edesin geldi, et. O an infak edesin geldi, et. O an karar edesin geldi, "Hayır, bu iş böyle olmaz." Kur'an'daki ayetler bana ne emrediyor? Anlayacaksın. İnsan gibi yaşayacaksın. Asla tepmeyeceksin. Asla. Birinci ilhamata ikinci hesaplar girdiği anda, o fıtriliği bozuyor, mahvediyor.

Büyüklerde istiğfar nasıl olmuş? Birkaç örnek de onlardan vereyim. Efendimiz Aleyhissalatu vesselam'ın Hazreti Ebubekir'e öğrettiği bir dua var. Dua şöyle. Duayı dinlerken "Amin" diyelim. Bizim de duamız bu dua olsun: "Allah'ım, muhakkak ben nefsime na mütenahi zulümde bulundum." Nefse zulümde bulunmak ne demek? Onu alıp cehenneme göndermek demek. Haşa, bunlardan. Öyle insanlar değil. O, onların yüceliğinin sözleri bunlar. "Günahları bağışlayacak senden gayrı kimse yoktur. Nezdi Uluhiyetinden hususi ve sürpriz bir mağfiretle beni yarlığa ve bana merhamet et. Şüphesiz ki sen yegane Gafur ve Rahimsin." Amin. Amin.

Ebu Hureyre Radıyallahu Anh her gün 12.000 defa istiğfar ediyormuş. Diyorlar ki, "Ya Ebu Hureyre, fazla değil mi?" Diyor ki, "Günahlarım adedince." Ebu Hureyre'nin ne günahı var? Biz bilmiyoruz. Yani hayatının 3 yılına asırları sığdırmış. Bugün hadis kitaplarını açın, Efendimiz Aleyhissalatu vesselam'ın isminden sonra göreceğiniz en çok isim Ebu Hureyre. Ondan sonra da en çok hadis rivayet eden Ayşe annemiz gelir. 3 yılına koca dağlar ömür sığdırmış. Günde 12.000 kez istiğfar ediyor. Ya Ebu Hureyre, çok değil mi? diyor ki, "Hayır, günahlarım adedince." Diyor. İhtimal ki onlar akıllarından geçen, Allah'tan uzaklaştıracak bir lokma ekmeğe bile binler tövbe istiğfar ediyorlar. Benim anladığım yoksa Ebu Hureyre'nin ne günahı vardır? Biz onu bilemiyoruz.

Efendimiz Aleyhisselam'ın Ebu Hureyre'yi öğrettiği başka bir dua şu şekildedir: "Ey bütün eksik ve kusurlardan münezzeh bulunan Rabbim, seni zatına yakışmayan her şeyden tenzih ederim. Allah'ım, günahımı bağışlamanı diler ve rahmetini dilenirim. Allah'ım, ilmimi arttır ve beni hidayete erdikten sonra bir daha kalbimi kaydırma. Katından bana rahmet lütfet. Şüphesiz ki sen çok lütufkar ve hapın." Amin.

26. Söz'de Üstat hazretleri şu cümleyi söylüyor: "Dua ve tevekkül meyelanı hayra büyük bir kuvvet verdiği gibi," yani içinde güzel hayırlar yapmaya meiller var. Dua ve tevekkül buna kuvvet veriyor. "İstiğfar ve tövbe dahi meyelanı şerri keser, tecavüzatını kırar." İçinde büyüyüp seni kötülüğe götürecek bir günah var. Ya Rab, kes kafasını diyorsun. Neyle diyeceksin? İstiğfar ve tövbe. Anlıyor musunuz? İstiğfarda gücü kime? Bu güç bu şekilde inanana, Allah'a, bu şekilde hüsnü zan edene. Bu güç bu şekilde inanmadan, "Aman ben de bir dileyeyim, Allah dilerse verir." Ama doğrusu o şekilde değil. Onu demek istedim.

Yeni ufak bir konuya geçeceğim. Konumuz şu: Madem günah işleyen bu hale geliyor, e günah da bizim yazgımızda var, öyle mi? Cibiliyeti beşerde günah var. E, Allah neden bizi günah işler halde yarattı? Soru bu. Anlaşıldı mı? Yani günah insanı bu hale getiriyorsa, Allah Azze ve Celle günah işlemeyen halde yaratsaydı, bu iş bitseydi. Bu şekilde çok anlatılmadığının farkındayım ama şu kainatın en mühim meselesi, namazdan, oruçtan onlardan da önce geliyor. En mühim meselesi. Kainata Allah Azze ve Celle'in esmaları tecelli eder. Bu isimleri tek okuyabilecek zi şuur insan ve cin. Bunları okur, kulluk eder. Marifetullah. Anlatabildim mi demek istediğimi?

O zaman şunu diyebiliriz: Kainattaki en mühim meseleler, Allah Azze ve Celle'nin tecelli eden isimleri. Adem'e "isimlerimizi öğrettik" diyor. Neyi öğretmiş? Anladınız mı? Yani sadece eşyanın isimleri değil, o eşyaya tecelli eden Allah Azze ve Celle'nin de isimlerine. Biz bu noktada çok kör kaldık. Mesela şurada gördüğünüz güzellikler var mı? Bak, klimanın borusu farklı bir renk olmuş. Şu masaya bir uyum sağlanmış. Şuraya duvara bir loş, volvoşir konulmuş. Doğru mu? Ya inanın, bunlardaki güzelliklerin tamamı Allah'ın isimlerinin tecellisi. Ama biz mimara takılmaktan, Ali Veli'ye takılmaktan, yani perdelerde boğulmaktan hiç buralardan Allah'a çıkamıyoruz. Şimdi saçı güzel bir adam görüyorsun. "Oo, berber ne güzel yapmış ya!" Berber perde değil mi? Senin bu perdeyi yırtıp, o saçı veren, saçı o şekilde taramayı ilham etmeyi de veren, o ilhamı amele dökecek berberi de veren, ya hepsini veren Allah. Nerede Allah? Hani buradan gidiyoruz ya. Çok kör müyüz, değil miyiz? Allah aşkına.

Kainatın birinci amacı bu. Son model bir araba gördün, jilet gibi. Belki o arabayı maden halinde görseydin, demir halinde gördün, farklı şekillerde gördü, karbonlu gördü falan. "Aa, bu madenleri de Allah yarattı!" diyeceksin ya. Ama arabayı görünce niye Allah'ı hatırlamıyorsun? Yani o arabada hayran olduğun ne var? Onun ilhamatını yaratan, madenlerini yaratan, o teknolojiyi yaratan, o fabrikaları üretmeyi yaratan, onun ortaya çıkmasında çalışan mühendisleri ve insanların kendisini de yaratan. Yani ya görüyor musunuz? Yani Allah Azze ve Celle'nin isimlerinin olmadığı hiçbir şey yok. Yani o arabada Allah'ın esmasının güzellikleri var. Ben arabaya binince bazen de hız yapınca diyorum, "Yani acaba ruh nasıl gider ahirette falan?" Kendim öyle hayal dünyamı genişletmeye çalışıyorum ki, buna çok ihtiyacımız olduğuna inanıyorum. Tefekkürü saatin hayrı ibadeti senetin. Lütfen unutmayalım. Kainattaki olay, Allah'ın isimlerinin tecellisi. Yani o isimlerini okumadıktan sonra ibadetlerin içinin çok boş olduğunu göreceksiniz. Marifetullah olmadan olmayacak bu iş. Yani bunun bu kadar önemli olduğundan dolayı Üstat hazretleri bu asırda ibadetlerin sayısını artırarak Allah'a yaklaşmayı değil, onların içerisinde marifetullahı, imanı doldurarak, ihlası doldurarak, amudi bir şekilde Allah'a yaklaşmayı vesile olmaya çalışıyor. Kainatın meselesi ne? Allah'ın isimlerinin okunması. Var mı problem? Soruma da tekrar bir döneyim de unutulmasın. E, "Ya Rabb, bu günah başımıza iş açıyor. Günahsız yaratsaydı, bu problemleri yaşamasaydık." Cevap olarak şuradan girdin: Kainatın esprisi Allah'ın isimlerinin okunması. Açlık vermiş ki Allah Rezzak ismi tecelli etsin, okunabilsin. Acıkmayan bir insan, rızık yaratan bir Allah'ı tanıyabilir mi? Tanıyamaz. Nereden tanıyacak? Niye vermiş açlığı? İsmi tanısın. Çok güzel. Hastalık vermiş ki Şafi ismi tanısın. Hiç hastalanmayan bir burak, şifa veren Allah'ı ne bilsin ya? Ne bilsin? Hiç görmüyorum. Allah Basir'dir. O ne demek? Öyle mi? Hiç işitmiyorum. Allah Semi'dir. O ne demek? Bilemem ki. Allah Azze ve Celle günah işleyebilir bir hal verdi ki Afuv ismi, Gafur ismi, Settar ismi, İl-Ahir, diğer isimlerinin her birisini biz bilelim. Yani yazgımızda günah var. Günahı işlememek için elden gelen yapılmalı. Günaha düştüysen de çok hızlı istiğfara dönüşmeli. Buralara kadar problem yok. Problem nerede? Günahın ısrarında. Masiyetin mahiyeti. Yani günahın özellikleri. Dersi biraz daha oturdu mu aleminizde?

Şurayı tekrar hatırlatmam lazım. Derste çok incelikler var. Günah şu demek demiştim, hatırlayanınız var mı? Allah çok güzel. Günah, Allah'tan uzaklaşmak demek. O zaman istiğfar, o da yakınlaşmak, dönüş demek. Allah Azze ve Celle günaha girmiş kullarını yeniden "Bana dönsün" diye bekliyormuş, biliyor musunuz? Nasıl bekliyormuş? Anlayacaksınız. Buhari'de geçiyor. "Allah'a yemin ederim ki, Allah'ın kulunun tövbe etmesinden dolayı duyduğu hoşnutluk, herhangi Birinizin ıssız çölde kaybettiği devesini bulduğu zamanki sevincinden daha büyüktür." Yani kul istiğfar edince, Allah Azze ve Celle kendisine uygun, kutsi ve mukaddes bir lezzet alıyor, sevinç duyuyor. Bundan. Allah Allah. Anlıyorsunuz değil mi? Bizi yaratan, yakmak için yaratmamış. Anan parmağına çakmak değse, dayanamaz. Bütün annelere o rahmeti, şefkati veren, senin azap duymana dayanabilir mi? Demek ki istiğfar etmeni de o cihette önemsiyor ve bekliyor.

Ebu Hureyre Efendimiz anlatıyor. Mescitte Efendimiz Aleyhissalatu vesselam görmeye bir kadın gelir. Kadına ne halin vardır diye yanına giderim diyor. Kadın şu cevabı veriyor: "Ben zina ettim, bir çocuk dünyaya geldi, onu öldürdüm. Benim için bir fereç, bir mahreç, bir kurtuluş yolu var mıdır?" Kendisi anlatıyor diyor ki, "Bu halden memnun olmadığımı ifade ettim. Allah Resulü Aleyhissalatu vesselam'ın da bundan memnun olmayacağını ifade ettim ve kadını uzaklaştırdım." diyor Ebu Hureyre. Kadın da kalbi kırık, boynu bükük mescidin bir köşesine gitti, namaz kıldı. Namazdan sonra baktım, kadın hala orada. Gittim, Allah Resulü Aleyhissalatu vesselam'a bu hali arz etmeye. Dedim ki, "Ya Resulallah, bir zaniye, bir katile yanına geldi, dedi ki, zina etmiş ve zinadan doğan çocuğunu da öldürmüş. Huzuru Resulullah'a gelme dedim." Ona cevap geliyor Allah Resulü Aleyhissalatu vesselam'dan: "Ne fena söz söyledin ya Ebu Hureyre! Bilmiyor musun Kur'an ne diyor?" Şunu hatırlatıyor Efendimiz Aleyhisselam: Furkan 70. "Ancak tövbe ve iman edip iyi davranışta bulunanlar başkadır. Onların kötülüklerini iyiliklere çevirir. Allah çok bağışlayıcıdır, engin merhametlidir." Bunu duyduktan sonra yerimden koştum, kadına gittim. Efendimiz Aleyhissalatu vesselam'ın söylediğini söylediğim bir ah çekti, bir hey çekti ve hemen secdeye gitti diyor.

Öyle tövbeler, öyle istiğfarlar var ki, şeytan o adama o günahı işlettiği için bin pişman oluyor biliyor musunuz? "İşletmeseydim!" diyor. "Aman şuna şu günahı işletmeseydim!" diyor. Öyle istiğfarlar, öyle tövbeler. Şunu demek istiyorum, kapı hep açık. Doğru adımları atana kapı hep açık.

Az önce verdiğim örnek de farkındaysanız biraz uçurumlarda bir örnekti. Sahih bir meseledir, gerçek bir meseledir. Kapılar hep açıktır. Bir ufak mesele daha girmem lazım. Bu dersin son konusu sorumluluk. Burayı da anlatayım, dersi bitireyim. Birçok iman etmiş insana bakıyorsunuz, yaşantısı hiçbir şey yapmayışı. Yani iman etmeyen bir adamdan ameli olarak bakıyorsun, bir farkı yok. Doğru mudur? İman etmemiş adam da aynı amellerde devam ediyor, iman etmiş adam da aynı amellerde devam ediyor. Ve yahut kimilerine bakıyorsun, sahabe hayatına benzer. Hayatında hiçbir sorumluluk gözükmüyor. Yani mesuliyet dairesinden sürekli kaçıyor. Ankebut Suresi 2. ayet: "İnsanlar, 'İnandık' demekle bırakılacağını mı zannediyor?" Vurguyu anladınız değil mi? Ya biz inandık, bundan sonra bize hiçbir şey düşmez diyen insanlar oluyor. Bunların da altında yatan günahlar var. Ekseriyetle baktığınızda, iman dairesindeki insanlarda namaz kılmama günahını göremezsiniz. İçki içme günahını göremezsiniz. Bir kumara gireyim günahını göremezsiniz. Şüpheli şeyleri terk etmeme günahını çok görürsünüz. Vurgun burada. Bir insan hayatı örnek olan sahabe hayatlarına neden benzemez ve neden vücudu günahlarla yaralı gibi benzemek de istemez? Hani bir insan benzemek ister. Yolda gider, hatalar yapar, kusurlar işler. Kimilerine bakarsın, bundan uzak durmak ister. Bunların da altında günahlar var. Özellikle kibir günahı, ucub günahı, gurur günahı. Bunlar toplumda vurgusu az yapılan günahlardır. Genellikle içki, kumar vesaire noktalarda, milli piyango zamanı, milli piyango noktalarında vurgular yapılır, unutulur. Bu tür günahların artık varlığının çok gündemimizde yer etmesi lazım. Çünkü bir insanı sorumluluk dairesinden koparan günahlar bunlar.

Allah Azze ve Celle her birimize kendisine kulluk yapalım diye kabiliyetler yükledi. Bu kabiliyetleri de dünyada boş kalıp sıkılmayın diye mesleklere dönüştürdü. Sen gittin çiftçi oldun, dünyada sıkılma diye. Ben gittim tüccar oldum, matematik öğretmeni oldum, yazar oldum. Sen gittin başka bir şey oldun. Ama bizde hal değişmiş. Bu kabiliyetleri tamamen nefsimiz için kullanıp, İslam adına hiçbir sorumluluk almamak ve Allah'ın razı oldum dediği kullar olan sahabe sümresine benzememek için tavırlarda bulunuyoruz. Yani "İman ettik, bundan sonra bize bir şey yoktur" diyoruz. Konu anlaşılıyor mu acaba? Ankebut suresinde de "İnsanlar iman ettim, inandım demekle bırakılacağını mı zannediyor?" diyor. Bırakılmamam gerekiyor. İman nazari bir mesele değildir. Önce anlamamız gereken olay budur. Ayetlerde dikkat edin, "amenü ve amilüs salihat." Doğru mu? "İman eden ve Salih amel işleyenler müstesna." Yani bildiğimiz hakikatleri amele dönüştürmeden ahirette bunun karşılığını göremeyeceğiz. Bilinen hakikatlerin amele dönüş hali kimdir? Onlar da sahabelerin hayatları. İman nazari bir mesele değildir. Sadece teorikte kalan bir mesele değildir. İman insana sorumluluk yükler. Yani sahabe derslerindeki sahabelerin endişelerini lütfen hatırlar mısınız? Cennetle müjdelenmiş sahabede endişe var. Biz biraz şuraya bilgileri dolduralım, evimize gidelim. Evden işe, işten eve hayatlara devam edelim diyoruz. Ya bir gariplik var. Cennetle müjdelenmiş birisi endişe duyarken, hiçbir garantisi olmayan insanlar neden garantide gibi davranıyor? "İman ettik" demekle bu iş bitti zannediyor. Değil. İman nazariye değildir. İman saf bilgi sunmak değildir. Pratiğe dökülmüş, Salih amellerle taşlanmış şeyin adı imandır. O yüzden iman insana sorumluluk yükler. Geçen dedin ya, "Gece 2'ye kadar çalışıyorum, bizim işte sorumluluk vardır." Aynı hissiyat imanda yoksa bir problem var demektir. İman canım istediğinde bir şey yaparım, istemediğimde çekilir giderim. Bunun adı iman değil. Biz sadece elini açıp bir şey isteyen bir dua ümmeti değil, bunun yanında duayla güçlendirilmiş proje ümmetiyiz. İman insana sorumluluk yükler. Nazari bilgilerin yanında ameli yoksa, o iman çok çabuk söner. Efendimiz Aleyhissalatu vesselam hakkında en büyük methiyeler dizen bir insan olsun, imanını amelle, sorumlulukla, projeyle taçlandırmasın. Bir müddet sonra o daireden inhiraf ettiğini, çıktığını göreceksiniz. Bunların da altında günahlar var. Onu anlatmaya çalışıyorum. O günah, "Ben bana aitim, günahı o günah. Ben hürüm, istediğime istediğim şekilde inanırım. Hiçbir sorumluluğum yoktur." Ya o zaman Veda Hutbesi'nde 120.000 sahabenin 110.000 tanesi saf hicret ediyor. Yapsınlar Ramazan kolisi göndersinler evlerini barklarını. Niye terk ediyorlar? Bu kadar işin altında başka bir mesele var ve bize yüklenen sorumluluğu keşfedemezsek, manevi kabiliyetlerimizi geliştiremezsek, belki cennete girebiliriz ama zevk kaynaklarından istifade çok kısır kalacaktır. Bunu anlatmaya çalışıyorum. Dil kabiliyetin gelişmezse, dilden alacağın lezzetler kısır kalacaktır. Bir Antepli'nin aldığı lezzeti alamayacaksın. Aynen öyle, imanı kabiliyetlerin amelle taşlanmazsa, sorumlulukla güçlenmezse, belki cennete girebiliriz ama cennetten alacağımız lezzetler, zevkler o ölçüde kısır ve dar kalacaktır. Bu yüzden bilmek insanı mesuliyet sahibi yapar. E, o zaman öğrenmeyelim, kurtulalım mesuliyetten. Ona da İmam Şafii şöyle söylemiş: "Eğer bilmemek mesuliyeti düşürecek olsaydı, hiçbirimiz ilim öğrenmezdik." demiş. Şimdi ben burada birinize zarar versem, hakim de bana ceza verse, "Aa, ben adam vurmanın suç olduğunu bilmiyordum." desem, hukuk diyor ki, "Bilmemeyi cevaz yok." İslam'da da cehalete cevaz yok. Mecbur, İslam'ın öğretilerini bilmek ve mecbur sorumlu kalmak zorundayız. Allah için bir şeyler yapmak için hizmet dairesine giremeyen ya da girdikten sonra tutunamayan insanların çok büyük bir problemi budur. Bazı günahların ruha açtığı yaralardan dolayı sorumluluk istemezler. Sorumluluğa girmemek için bahaneleri bitirmezler. Bahane bitmez, değil mi? Yani insandır, yazgımızda kusur var mutlaka. İnsan istemediği bir şeyde bir bahane bulur. Bunun neticesi ahirette eksik zevkler, lezzetler. O da cennete girebilirsek olabilir diye bu meseleyi de hatırlatmak istedim. Mana tahakkuk etti. Umarım Allah istiğfar ile ama samimi istiğfar ile şöyle ciğerden, yürekten istiğfar ile kendisine yaklaşacağımız, kendisini daha çok tanıyacağım, kendisine adım atacağımız engel ne kadar günah varsa, inşallah her birisini affetsin, bağışlasın. Çok kısa vakitte öleceğiz. Çok kısa. Bak, saçlar beyazlamış, dökülmüş, beller bükülmüş. Ya bizim burada kaçımız genç? Arkadaş, öyle mi? Ne ara gidiyor bu iş ya? Ne ara?

İstiğfar için hususi bir zamana ve mekana gerek var mıdır? El cevap, istiğfar için hususi bir zaman ve mekana gerek yoktur. Ama hususi bir alarm vardır. Nedir o? İnsanın bir anda kalbinin yumuşadığı bir an vardır. Günahlar akla gelir. Tam o anda kurbet esintileri vardır. Ne demek o? Şu demek: Allah Azze ve Celle diyor ki, "Gel." O yüzden Ehlullah diyor ki, "Kalbin birinci ilhamını sakın yapmamazlık etmeyin. Bizzat Allah'tan çağrı diyorlar." Kalpten birinci gelen fıtri, "Eyvah, günahlarım!" dedin ya. "Eyvah, bir hayır yap!" dedin ya. "Eyvah, şuraya gideyim!" dedin ya. "Eyvah, şu ceketi infak edeyim!" dedin ya. Onu sakın tepme diyor. Sakın ikinci niyet girmesin diyor. O birinci ilhamat bizzat Allah'tan sana yakınlığını artırmak için gelen ilham diyorlar. O birinci ilhamda bir anda kalp yumuşar. Ne gelir akla? Günahlar. Bu ne demek biliyor musun? Kurbet esintisi. Allah Azze ve Celle diyor ki, "Gel, daha yakına gel, gel bana gel." Ne ile? İstiğfar ile. İstiğfarın hususi zamanı, mekanı yoktur. Özellikle kalbin yumuşadığı o anlar. Hadi o an de ki, "Tamam, akşam yaparım." Bitti işin. O birinci ilhamı ne yap, ne et, kaçırma. O an Kur'an okuyasın geldi ya, oku. O an tövbe edesin geldi, et. O an infak edesin geldi, et. O an karar edesin geldi, "Hayır, bu iş böyle olmaz." Kur'an'daki ayetler bana ne emrediyor? Anlayacaksın. İnsan gibi yaşayacaksın. Asla tepmeyeceksin. Asla. Birinci ilhamata ikinci hesaplar girdiği anda, o fıtriliği bozuyor, mahvediyor.

Büyüklerde istiğfar nasıl olmuş? Birkaç örnek de onlardan vereyim. Efendimiz Aleyhissalatu vesselam'ın Hazreti Ebubekir'e öğrettiği bir dua var. Dua şöyle. Duayı dinlerken "Amin" diyelim. Bizim de duamız bu dua olsun: "Allah'ım, muhakkak ben nefsime na mütenahi zulümde bulundum." Nefse zulümde bulunmak ne demek? Onu alıp cehenneme göndermek demek. Haşa, bunlardan. Öyle insanlar değil. O, onların yüceliğinin sözleri bunlar. "Günahları bağışlayacak senden gayrı kimse yoktur. Nezdi Uluhiyetinden hususi ve sürpriz bir mağfiretle beni yarlığa ve bana merhamet et. Şüphesiz ki sen yegane Gafur ve Rahimsin." Amin. Amin.

Ebu Hureyre Radıyallahu Anh her gün 12.000 defa istiğfar ediyormuş. Diyorlar ki, "Ya Ebu Hureyre, fazla değil mi?" Diyor ki, "Günahlarım adedince." Ebu Hureyre'nin ne günahı var? Biz bilmiyoruz. Yani hayatının 3 yılına asırları sığdırmış. Bugün hadis kitaplarını açın, Efendimiz Aleyhissalatu vesselam'ın isminden sonra göreceğiniz en çok isim Ebu Hureyre. Ondan sonra da en çok hadis rivayet eden Ayşe annemiz gelir. 3 yılına koca dağlar ömür sığdırmış. Günde 12.000 kez istiğfar ediyor. Ya Ebu Hureyre, çok değil mi? diyor ki, "Hayır, günahlarım adedince." Diyor. İhtimal ki onlar akıllarından geçen, Allah'tan uzaklaştıracak bir lokma ekmeğe bile binler tövbe istiğfar ediyorlar. Benim anladığım yoksa Ebu Hureyre'nin ne günahı vardır? Biz onu bilemiyoruz.

Efendimiz Aleyhisselam'ın Ebu Hureyre'yi öğrettiği başka bir dua şu şekildedir: "Ey bütün eksik ve kusurlardan münezzeh bulunan Rabbim, seni zatına yakışmayan her şeyden tenzih ederim. Allah'ım, günahımı bağışlamanı diler ve rahmetini dilenirim. Allah'ım, ilmimi arttır ve beni hidayete erdikten sonra bir daha kalbimi kaydırma. Katından bana rahmet lütfet. Şüphesiz ki sen çok lütufkar ve hapın." Amin.

26. Söz'de Üstat hazretleri şu cümleyi söylüyor: "Dua ve tevekkül meyelanı hayra büyük bir kuvvet verdiği gibi," yani içinde güzel hayırlar yapmaya meiller var. Dua ve tevekkül buna kuvvet veriyor. "İstiğfar ve tövbe dahi meyelanı şerri keser, tecavüzatını kırar." İçinde büyüyüp seni kötülüğe götürecek bir günah var. Ya Rab, kes kafasını diyorsun. Neyle diyeceksin? İstiğfar ve tövbe. Anlıyor musunuz? İstiğfarda gücü kime? Bu güç bu şekilde inanana, Allah'a, bu şekilde hüsnü zan edene. Bu güç bu şekilde inanmadan, "Aman ben de bir dileyeyim, Allah dilerse verir." Ama doğrusu o şekilde değil. Onu demek istedim.

Yeni ufak bir konuya geçeceğim. Konumuz şu: Madem günah işleyen bu hale geliyor, e günah da bizim yazgımızda var, öyle mi? Cibiliyeti beşerde günah var. E, Allah neden bizi günah işler halde yarattı? Soru bu. Anlaşıldı mı? Yani günah insanı bu hale getiriyorsa, Allah Azze ve Celle günah işlemeyen halde yaratsaydı, bu iş bitseydi. Bu şekilde çok anlatılmadığının farkındayım ama şu kainatın en mühim meselesi, namazdan, oruçtan onlardan da önce geliyor. En mühim meselesi. Kainata Allah Azze ve Celle'in esmaları tecelli eder. Bu isimleri tek okuyabilecek zi şuur insan ve cin. Bunları okur, kulluk eder. Marifetullah. Anlatabildim mi demek istediğimi?

O zaman şunu diyebiliriz: Kainattaki en mühim meseleler, Allah Azze ve Celle'nin tecelli eden isimleri. Adem'e "isimlerimizi öğrettik" diyor. Neyi öğretmiş? Anladınız mı? Yani sadece eşyanın isimleri değil, o eşyaya tecelli eden Allah Azze ve Celle'nin de isimlerine. Biz bu noktada çok kör kaldık. Mesela şurada gördüğünüz güzellikler var mı? Bak, klimanın borusu farklı bir renk olmuş. Şu masaya bir uyum sağlanmış. Şuraya duvara bir loş, volvoşir konulmuş. Doğru mu? Ya inanın, bunlardaki güzelliklerin tamamı Allah'ın isimlerinin tecellisi. Ama biz mimara takılmaktan, Ali Veli'ye takılmaktan, yani perdelerde boğulmaktan hiç buralardan Allah'a çıkamıyoruz. Şimdi saçı güzel bir adam görüyorsun. "Oo, berber ne güzel yapmış ya!" Berber perde değil mi? Senin bu perdeyi yırtıp, o saçı veren, saçı o şekilde taramayı ilham etmeyi de veren, o ilhamı amele dökecek berberi de veren, ya hepsini veren Allah. Nerede Allah? Hani buradan gidiyoruz ya. Çok kör müyüz, değil miyiz? Allah aşkına.

Kainatın birinci amacı bu. Son model bir araba gördün, jilet gibi. Belki o arabayı maden halinde görseydin, demir halinde gördün, farklı şekillerde gördü, karbonlu gördü falan. "Aa, bu madenleri de Allah yarattı!" diyeceksin ya. Ama arabayı görünce niye Allah'ı hatırlamıyorsun? Yani o arabada hayran olduğun ne var? Onun ilhamatını yaratan, madenlerini yaratan, o teknolojiyi yaratan, o fabrikaları üretmeyi yaratan, onun ortaya çıkmasında çalışan mühendisleri ve insanların kendisini de yaratan. Yani ya görüyor musunuz? Yani Allah Azze ve Celle'nin isimlerinin olmadığı hiçbir şey yok. Yani o arabada Allah'ın esmasının güzellikleri var. Ben arabaya binince bazen de hız yapınca diyorum, "Yani acaba ruh nasıl gider ahirette falan?" Kendim öyle hayal dünyamı genişletmeye çalışıyorum ki, buna çok ihtiyacımız olduğuna inanıyorum. Tefekkürü saatin hayrı ibadeti senetin. Lütfen unutmayalım. Kainattaki olay, Allah'ın isimlerinin tecellisi. Yani o isimlerini okumadıktan sonra ibadetlerin içinin çok boş olduğunu göreceksiniz. Marifetullah olmadan olmayacak bu iş. Yani bunun bu kadar önemli olduğundan dolayı Üstat hazretleri bu asırda ibadetlerin sayısını artırarak Allah'a yaklaşmayı değil, onların içerisinde marifetullahı, imanı doldurarak, ihlası doldurarak, amudi bir şekilde Allah'a yaklaşmayı vesile olmaya çalışıyor. Kainatın meselesi ne? Allah'ın isimlerinin okunması. Var mı problem? Soruma da tekrar bir döneyim de unutulmasın. E, "Ya Rabb, bu günah başımıza iş açıyor. Günahsız yaratsaydı, bu problemleri yaşamasaydık." Cevap olarak şuradan girdin: Kainatın esprisi Allah'ın isimlerinin okunması. Açlık vermiş ki Allah Rezzak ismi tecelli etsin, okunabilsin. Acıkmayan bir insan, rızık yaratan bir Allah'ı tanıyabilir mi? Tanıyamaz. Nereden tanıyacak? Niye vermiş açlığı? İsmi tanısın. Çok güzel. Hastalık vermiş ki Şafi ismi tanısın. Hiç hastalanmayan bir burak, şifa veren Allah'ı ne bilsin ya? Ne bilsin? Hiç görmüyorum. Allah Basir'dir. O ne demek? Öyle mi? Hiç işitmiyorum. Allah Semi'dir. O ne demek? Bilemem ki. Allah Azze ve Celle günah işleyebilir bir hal verdi ki Afuv ismi, Gafur ismi, Settar ismi, İl-Ahir, diğer isimlerinin her birisini biz bilelim. Yani yazgımızda günah var. Günahı işlememek için elden gelen yapılmalı. Günaha düştüysen de çok hızlı istiğfara dönüşmeli. Buralara kadar problem yok. Problem nerede? Günahın ısrarında. Masiyetin mahiyeti. Yani günahın özellikleri. Dersi biraz daha oturdu mu aleminizde?

Şurayı tekrar hatırlatmam lazım. Derste çok incelikler var. Günah şu demek demiştim, hatırlayanınız var mı? Allah çok güzel. Günah, Allah'tan uzaklaşmak demek. O zaman istiğfar, o da yakınlaşmak, dönüş demek. Allah Azze ve Celle günaha girmiş kullarını yeniden "Bana dönsün" diye bekliyormuş, biliyor musunuz? Nasıl bekliyormuş? Anlayacaksınız. Buhari'de geçiyor. "Allah'a yemin ederim ki, Allah'ın kulunun tövbe etmesinden dolayı duyduğu hoşnutluk, herhangi Birinizin ıssız çölde kaybettiği devesini bulduğu zamanki sevincinden daha büyüktür." Yani kul istiğfar edince, Allah Azze ve Celle kendisine uygun, kutsi ve mukaddes bir lezzet alıyor, sevinç duyuyor. Bundan. Allah Allah. Anlıyorsunuz değil mi? Bizi yaratan, yakmak için yaratmamış. Anan parmağına çakmak değse, dayanamaz. Bütün annelere o rahmeti, şefkati veren, senin azap duymana dayanabilir mi? Demek ki istiğfar etmeni de o cihette önemsiyor ve bekliyor.

Ebu Hureyre Efendimiz anlatıyor. Mescitte Efendimiz Aleyhissalatu vesselam görmeye bir kadın gelir. Kadına ne halin vardır diye yanına giderim diyor. Kadın şu cevabı veriyor: "Ben zina ettim, bir çocuk dünyaya geldi, onu öldürdüm. Benim için bir fereç, bir mahreç, bir kurtuluş yolu var mıdır?" Kendisi anlatıyor diyor ki, "Bu halden memnun olmadığımı ifade ettim. Allah Resulü Aleyhissalatu vesselam'ın da bundan memnun olmayacağını ifade ettim ve kadını uzaklaştırdım." diyor Ebu Hureyre. Kadın da kalbi kırık, boynu bükük mescidin bir köşesine gitti, namaz kıldı. Namazdan sonra baktım, kadın hala orada. Gittim, Allah Resulü Aleyhissalatu vesselam'a bu hali arz etmeye. Dedim ki, "Ya Resulallah, bir zaniye, bir katile yanına geldi, dedi ki, zina etmiş ve zinadan doğan çocuğunu da öldürmüş. Huzuru Resulullah'a gelme dedim." Ona cevap geliyor Allah Resulü Aleyhissalatu vesselam'dan: "Ne fena söz söyledin ya Ebu Hureyre! Bilmiyor musun Kur'an ne diyor?" Şunu hatırlatıyor Efendimiz Aleyhisselam: Furkan 70. "Ancak tövbe ve iman edip iyi davranışta bulunanlar başkadır. Onların kötülüklerini iyiliklere çevirir. Allah çok bağışlayıcıdır, engin merhametlidir." Bunu duyduktan sonra yerimden koştum, kadına gittim. Efendimiz Aleyhissalatu vesselam'ın söylediğini söylediğim bir ah çekti, bir hey çekti ve hemen secdeye gitti diyor.

Öyle tövbeler, öyle istiğfarlar var ki, şeytan o adama o günahı işlettiği için bin pişman oluyor biliyor musunuz? "İşletmeseydim!" diyor. "Aman şuna şu günahı işletmeseydim!" diyor. Öyle istiğfarlar, öyle tövbeler. Şunu demek istiyorum, kapı hep açık. Doğru adımları atana kapı hep açık.

Az önce verdiğim örnek de farkındaysanız biraz uçurumlarda bir örnekti. Sahih bir meseledir, gerçek bir meseledir. Kapılar hep açıktır. Bir ufak mesele daha girmem lazım. Bu dersin son konusu sorumluluk. Burayı da anlatayım, dersi bitireyim. Birçok iman etmiş insana bakıyorsunuz, yaşantısı hiçbir şey yapmayışı. Yani iman etmeyen bir adamdan ameli olarak bakıyorsun, bir farkı yok. Doğru mudur? İman etmemiş adam da aynı amellerde devam ediyor, iman etmiş adam da aynı amellerde devam ediyor. Ve yahut kimilerine bakıyorsun, sahabe hayatına benzer. Hayatında hiçbir sorumluluk gözükmüyor. Yani mesuliyet dairesinden sürekli kaçıyor. Ankebut Suresi 2. ayet: "İnsanlar, 'İnandık' demekle bırakılacağını mı zannediyor?" Vurguyu anladınız değil mi? Ya biz inandık, bundan sonra bize hiçbir şey düşmez diyen insanlar oluyor. Bunların da altında yatan günahlar var. Ekseriyetle baktığınızda, iman dairesindeki insanlarda namaz kılmama günahını göremezsiniz. İçki içme günahını göremezsiniz. Bir kumara gireyim günahını göremezsiniz. Şüpheli şeyleri terk etmeme günahını çok görürsünüz. Vurgun burada. Bir insan hayatı örnek olan sahabe hayatlarına neden benzemez ve neden vücudu günahlarla yaralı gibi benzemek de istemez? Hani bir insan benzemek ister. Yolda gider, hatalar yapar, kusurlar işler. Kimilerine bakarsın, bundan uzak durmak ister. Bunların da altında günahlar var. Özellikle kibir günahı, ucub günahı, gurur günahı. Bunlar toplumda vurgusu az yapılan günahlardır. Genellikle içki, kumar vesaire noktalarda, milli piyango zamanı, milli piyango noktalarında vurgular yapılır, unutulur. Bu tür günahların artık varlığının çok gündemimizde yer etmesi lazım. Çünkü bir insanı sorumluluk dairesinden koparan günahlar bunlar.

Allah Azze ve Celle her birimize kendisine kulluk yapalım diye kabiliyetler yükledi. Bu kabiliyetleri de dünyada boş kalıp sıkılmayın diye mesleklere dönüştürdü. Sen gittin çiftçi oldun, dünyada sıkılma diye. Ben gittim tüccar oldum, matematik öğretmeni oldum, yazar oldum. Sen gittin başka bir şey oldun. Ama bizde hal değişmiş. Bu kabiliyetleri tamamen nefsimiz için kullanıp, İslam adına hiçbir sorumluluk almamak ve Allah'ın razı oldum dediği kullar olan sahabe sümresine benzememek için tavırlarda bulunuyoruz. Yani "İman ettik, bundan sonra bize bir şey yoktur" diyoruz. Konu anlaşılıyor mu acaba? Ankebut suresinde de "İnsanlar iman ettim, inandım demekle bırakılacağını mı zannediyor?" diyor. Bırakılmamam gerekiyor. İman nazari bir mesele değildir. Önce anlamamız gereken olay budur. Ayetlerde dikkat edin, "amenü ve amilüs salihat." Doğru mu? "İman eden ve Salih amel işleyenler müstesna." Yani bildiğimiz hakikatleri amele dönüştürmeden ahirette bunun karşılığını göremeyeceğiz. Bilinen hakikatlerin amele dönüş hali kimdir? Onlar da sahabelerin hayatları. İman nazari bir mesele değildir. Sadece teorikte kalan bir mesele değildir. İman insana sorumluluk yükler. Yani sahabe derslerindeki sahabelerin endişelerini lütfen hatırlar mısınız? Cennetle müjdelenmiş sahabede endişe var. Biz biraz şuraya bilgileri dolduralım, evimize gidelim. Evden işe, işten eve hayatlara devam edelim diyoruz. Ya bir gariplik var. Cennetle müjdelenmiş birisi endişe duyarken, hiçbir garantisi olmayan insanlar neden garantide gibi davranıyor? "İman ettik" demekle bu iş bitti zannediyor. Değil. İman nazariye değildir. İman saf bilgi sunmak değildir. Pratiğe dökülmüş, Salih amellerle taşlanmış şeyin adı imandır. O yüzden iman insana sorumluluk yükler. Geçen dedin ya, "Gece 2'ye kadar çalışıyorum, bizim işte sorumluluk vardır." Aynı hissiyat imanda yoksa bir problem var demektir. İman canım istediğinde bir şey yaparım, istemediğimde çekilir giderim. Bunun adı iman değil. Biz sadece elini açıp bir şey isteyen bir dua ümmeti değil, bunun yanında duayla güçlendirilmiş proje ümmetiyiz. İman insana sorumluluk yükler. Nazari bilgilerin yanında ameli yoksa, o iman çok çabuk söner. Efendimiz Aleyhissalatu vesselam hakkında en büyük methiyeler dizen bir insan olsun, imanını amelle, sorumlulukla, projeyle taçlandırmasın. Bir müddet sonra o daireden inhiraf ettiğini, çıktığını göreceksiniz. Bunların da altında günahlar var. Onu anlatmaya çalışıyorum. O günah, "Ben bana aitim, günahı o günah. Ben hürüm, istediğime istediğim şekilde inanırım. Hiçbir sorumluluğum yoktur." Ya o zaman Veda Hutbesi'nde 120.000 sahabenin 110.000 tanesi saf hicret ediyor. Yapsınlar Ramazan kolisi göndersinler evlerini barklarını. Niye terk ediyorlar? Bu kadar işin altında başka bir mesele var ve bize yüklenen sorumluluğu keşfedemezsek, manevi kabiliyetlerimizi geliştiremezsek, belki cennete girebiliriz ama zevk kaynaklarından istifade çok kısır kalacaktır. Bunu anlatmaya çalışıyorum. Dil kabiliyetin gelişmezse, dilden alacağın lezzetler kısır kalacaktır. Bir Antepli'nin aldığı lezzeti alamayacaksın. Aynen öyle, imanı kabiliyetlerin amelle taşlanmazsa, sorumlulukla güçlenmezse, belki cennete girebiliriz ama cennetten alacağımız lezzetler, zevkler o ölçüde kısır ve dar kalacaktır. Bu yüzden bilmek insanı mesuliyet sahibi yapar. E, o zaman öğrenmeyelim, kurtulalım mesuliyetten. Ona da İmam Şafii şöyle söylemiş: "Eğer bilmemek mesuliyeti düşürecek olsaydı, hiçbirimiz ilim öğrenmezdik." demiş. Şimdi ben burada birinize zarar versem, hakim de bana ceza verse, "Aa, ben adam vurmanın suç olduğunu bilmiyordum." desem, hukuk diyor ki, "Bilmemeyi cevaz yok." İslam'da da cehalete cevaz yok. Mecbur, İslam'ın öğretilerini bilmek ve mecbur sorumlu kalmak zorundayız. Allah için bir şeyler yapmak için hizmet dairesine giremeyen ya da girdikten sonra tutunamayan insanların çok büyük bir problemi budur. Bazı günahların ruha açtığı yaralardan dolayı sorumluluk istemezler. Sorumluluğa girmemek için bahaneleri bitirmezler. Bahane bitmez, değil mi? Yani insandır, yazgımızda kusur var mutlaka. İnsan istemediği bir şeyde bir bahane bulur. Bunun neticesi ahirette eksik zevkler, lezzetler. O da cennete girebilirsek olabilir diye bu meseleyi de hatırlatmak istedim. Mana tahakkuk etti. Umarım Allah istiğfar ile ama samimi istiğfar ile şöyle ciğerden, yürekten istiğfar ile kendisine yaklaşacağımız, kendisini daha çok tanıyacağım, kendisine adım atacağımız engel ne kadar günah varsa, inşallah her birisini affetsin, bağışlasın. Çok kısa vakitte öleceğiz. Çok kısa. Bak, saçlar beyazlamış, dökülmüş, beller bükülmüş. Ya bizim burada kaçımız genç? Arkadaş, öyle mi? Ne ara gidiyor bu iş ya? Ne ara?

İstiğfar için hususi bir zamana ve mekana gerek var mıdır? El cevap, istiğfar için hususi bir zaman ve mekana gerek yoktur. Ama hususi bir alarm vardır. Nedir o? İnsanın bir anda kalbinin yumuşadığı bir an vardır. Günahlar akla gelir. Tam o anda kurbet esintileri vardır. Ne demek o? Şu demek: Allah Azze ve Celle diyor ki, "Gel." O yüzden Ehlullah diyor ki, "Kalbin birinci ilhamını sakın yapmamazlık etmeyin. Bizzat Allah'tan çağrı diyorlar." Kalpten birinci gelen fıtri, "Eyvah, günahlarım!" dedin ya. "Eyvah, bir hayır yap!" dedin ya. "Eyvah, şuraya gideyim!" dedin ya. "Eyvah, şu ceketi infak edeyim!" dedin ya. Onu sakın tepme diyor. Sakın ikinci niyet girmesin diyor. O birinci ilhamat bizzat Allah'tan sana yakınlığını artırmak için gelen ilham diyorlar. O birinci ilhamda bir anda kalp yumuşar. Ne gelir akla? Günahlar. Bu ne demek biliyor musun? Kurbet esintisi. Allah Azze ve Celle diyor ki, "Gel, daha yakına gel, gel bana gel." Ne ile? İstiğfar ile. İstiğfarın hususi zamanı, mekanı yoktur. Özellikle kalbin yumuşadığı o anlar. Hadi o an de ki, "Tamam, akşam yaparım." Bitti işin. O birinci ilhamı ne yap, ne et, kaçırma. O an Kur'an okuyasın geldi ya, oku. O an tövbe edesin geldi, et. O an infak edesin geldi, et. O an karar edesin geldi, "Hayır, bu iş böyle olmaz." Kur'an'daki ayetler bana ne emrediyor? Anlayacaksın. İnsan gibi yaşayacaksın. Asla tepmeyeceksin. Asla. Birinci ilhamata ikinci hesaplar girdiği anda, o fıtriliği bozuyor, mahvediyor.

Büyüklerde istiğfar nasıl olmuş? Birkaç örnek de onlardan vereyim. Efendimiz Aleyhissalatu vesselam'ın Hazreti Ebubekir'e öğrettiği bir dua var. Dua şöyle. Duayı dinlerken "Amin" diyelim. Bizim de duamız bu dua olsun: "Allah'ım, muhakkak ben nefsime na mütenahi zulümde bulundum." Nefse zulümde bulunmak ne demek? Onu alıp cehenneme göndermek demek. Haşa, bunlardan. Öyle insanlar değil. O, onların yüceliğinin sözleri bunlar. "Günahları bağışlayacak senden gayrı kimse yoktur. Nezdi Uluhiyetinden hususi ve sürpriz bir mağfiretle beni yarlığa ve bana merhamet et. Şüphesiz ki sen yegane Gafur ve Rahimsin." Amin. Amin.

Ebu Hureyre Radıyallahu Anh her gün 12.000 defa istiğfar ediyormuş. Diyorlar ki, "Ya Ebu Hureyre, fazla değil mi?" Diyor ki, "Günahlarım adedince." Ebu Hureyre'nin ne günahı var? Biz bilmiyoruz. Yani hayatının 3 yılına asırları sığdırmış. Bugün hadis kitaplarını açın, Efendimiz Aleyhissalatu vesselam'ın isminden sonra göreceğiniz en çok isim Ebu Hureyre. Ondan sonra da en çok hadis rivayet eden Ayşe annemiz gelir. 3 yılına koca dağlar ömür sığdırmış. Günde 12.000 kez istiğfar ediyor. Ya Ebu Hureyre, çok değil mi? diyor ki, "Hayır, günahlarım adedince." Diyor. İhtimal ki onlar akıllarından geçen, Allah'tan uzaklaştıracak bir lokma ekmeğe bile binler tövbe istiğfar ediyorlar. Benim anladığım yoksa Ebu Hureyre'nin ne günahı vardır? Biz onu bilemiyoruz.

Efendimiz Aleyhisselam'ın Ebu Hureyre'yi öğrettiği başka bir dua şu şekildedir: "Ey bütün eksik ve kusurlardan münezzeh bulunan Rabbim, seni zatına yakışmayan her şeyden tenzih ederim. Allah'ım, günahımı bağışlamanı diler ve rahmetini dilenirim. Allah'ım, ilmimi arttır ve beni hidayete erdikten sonra bir daha kalbimi kaydırma. Katından bana rahmet lütfet. Şüphesiz ki sen çok lütufkar ve hapın." Amin.

26. Söz'de Üstat hazretleri şu cümleyi söylüyor: "Dua ve tevekkül meyelanı hayra büyük bir kuvvet verdiği gibi," yani içinde güzel hayırlar yapmaya meiller var. Dua ve tevekkül buna kuvvet veriyor. "İstiğfar ve tövbe dahi meyelanı şerri keser, tecavüzatını kırar." İçinde büyüyüp seni kötülüğe götürecek bir günah var. Ya Rab, kes kafasını diyorsun. Neyle diyeceksin? İstiğfar ve tövbe. Anlıyor musunuz? İstiğfarda gücü kime? Bu güç bu şekilde inanana, Allah'a, bu şekilde hüsnü zan edene. Bu güç bu şekilde inanmadan, "Aman ben de bir dileyeyim, Allah dilerse verir." Ama doğrusu o şekilde değil. Onu demek istedim.

Yeni ufak bir konuya geçeceğim. Konumuz şu: Madem günah işleyen bu hale geliyor, e günah da bizim yazgımızda var, öyle mi? Cibiliyeti beşerde günah var. E, Allah neden bizi günah işler halde yarattı? Soru bu. Anlaşıldı mı? Yani günah insanı bu hale getiriyorsa, Allah Azze ve Celle günah işlemeyen halde yaratsaydı, bu iş bitseydi. Bu şekilde çok anlatılmadığının farkındayım ama şu kainatın en mühim meselesi, namazdan, oruçtan onlardan da önce geliyor. En mühim meselesi. Kainata Allah Azze ve Celle'in esmaları tecelli eder. Bu isimleri tek okuyabilecek zi şuur insan ve cin. Bunları okur, kulluk eder. Marifetullah. Anlatabildim mi demek istediğimi?

O zaman şunu diyebiliriz: Kainattaki en mühim meseleler, Allah Azze ve Celle'nin tecelli eden isimleri. Adem'e "isimlerimizi öğrettik" diyor. Neyi öğretmiş? Anladınız mı? Yani sadece eşyanın isimleri değil, o eşyaya tecelli eden Allah Azze ve Celle'nin de isimlerine. Biz bu noktada çok kör kaldık. Mesela şurada gördüğünüz güzellikler var mı? Bak, klimanın borusu farklı bir renk olmuş. Şu masaya bir uyum sağlanmış. Şuraya duvara bir loş, volvoşir konulmuş. Doğru mu? Ya inanın, bunlardaki güzelliklerin tamamı Allah'ın isimlerinin tecellisi. Ama biz mimara takılmaktan, Ali Veli'ye takılmaktan, yani perdelerde boğulmaktan hiç buralardan Allah'a çıkamıyoruz. Şimdi saçı güzel bir adam görüyorsun. "Oo, berber ne güzel yapmış ya!" Berber perde değil mi? Senin bu perdeyi yırtıp, o saçı veren, saçı o şekilde taramayı ilham etmeyi de veren, o ilhamı amele dökecek berberi de veren, ya hepsini veren Allah. Nerede Allah? Hani buradan gidiyoruz ya. Çok kör müyüz, değil miyiz? Allah aşkına.

Kainatın birinci amacı bu. Son model bir araba gördün, jilet gibi. Belki o arabayı maden halinde görseydin, demir halinde gördün, farklı şekillerde gördü, karbonlu gördü falan. "Aa, bu madenleri de Allah yarattı!" diyeceksin ya. Ama arabayı görünce niye Allah'ı hatırlamıyorsun? Yani o arabada hayran olduğun ne var? Onun ilhamatını yaratan, madenlerini yaratan, o teknolojiyi yaratan, o fabrikaları üretmeyi yaratan, onun ortaya çıkmasında çalışan mühendisleri ve insanların kendisini de yaratan. Yani ya görüyor musunuz? Yani Allah Azze ve Celle'nin isimlerinin olmadığı hiçbir şey yok. Yani o arabada Allah'ın esmasının güzellikleri var. Ben arabaya binince bazen de hız yapınca diyorum, "Yani acaba ruh nasıl gider ahirette falan?" Kendim öyle hayal dünyamı genişletmeye çalışıyorum ki, buna çok ihtiyacımız olduğuna inanıyorum. Tefekkürü saatin hayrı ibadeti senetin. Lütfen unutmayalım. Kainattaki olay, Allah'ın isimlerinin tecellisi. Yani o isimlerini okumadıktan sonra ibadetlerin içinin çok boş olduğunu göreceksiniz. Marifetullah olmadan olmayacak bu iş. Yani bunun bu kadar önemli olduğundan dolayı Üstat hazretleri bu asırda ibadetlerin sayısını artırarak Allah'a yaklaşmayı değil, onların içerisinde marifetullahı, imanı doldurarak, ihlası doldurarak, amudi bir şekilde Allah'a yaklaşmayı vesile olmaya çalışıyor. Kainatın meselesi ne? Allah'ın isimlerinin okunması. Var mı problem? Soruma da tekrar bir döneyim de unutulmasın. E, "Ya Rabb, bu günah başımıza iş açıyor. Günahsız yaratsaydı, bu problemleri yaşamasaydık." Cevap olarak şuradan girdin: Kainatın esprisi Allah'ın isimlerinin okunması. Açlık vermiş ki Allah Rezzak ismi tecelli etsin, okunabilsin. Acıkmayan bir insan, rızık yaratan bir Allah'ı tanıyabilir mi? Tanıyamaz. Nereden tanıyacak? Niye vermiş açlığı? İsmi tanısın. Çok güzel. Hastalık vermiş ki Şafi ismi tanısın. Hiç hastalanmayan bir burak, şifa veren Allah'ı ne bilsin ya? Ne bilsin? Hiç görmüyorum. Allah Basir'dir. O ne demek? Öyle mi? Hiç işitmiyorum. Allah Semi'dir. O ne demek? Bilemem ki. Allah Azze ve Celle günah işleyebilir bir hal verdi ki Afuv ismi, Gafur ismi, Settar ismi, İl-Ahir, diğer isimlerinin her birisini biz bilelim. Yani yazgımızda günah var. Günahı işlememek için elden gelen yapılmalı. Günaha düştüysen de çok hızlı istiğfara dönüşmeli. Buralara kadar problem yok. Problem nerede? Günahın ısrarında. Masiyetin mahiyeti. Yani günahın özellikleri. Dersi biraz daha oturdu mu aleminizde?

Şurayı tekrar hatırlatmam lazım. Derste çok incelikler var. Günah şu demek demiştim, hatırlayanınız var mı? Allah çok güzel. Günah, Allah'tan uzaklaşmak demek. O zaman istiğfar, o da yakınlaşmak, dönüş demek. Allah Azze ve Celle günaha girmiş kullarını yeniden "Bana dönsün" diye bekliyormuş, biliyor musunuz? Nasıl bekliyormuş? Anlayacaksınız. Buhari'de geçiyor. "Allah'a yemin ederim ki, Allah'ın kulunun tövbe etmesinden dolayı duyduğu hoşnutluk, herhangi Birinizin ıssız çölde kaybettiği devesini bulduğu zamanki sevincinden daha büyüktür." Yani kul istiğfar edince, Allah Azze ve Celle kendisine uygun, kutsi ve mukaddes bir lezzet alıyor, sevinç duyuyor. Bundan. Allah Allah. Anlıyorsunuz değil mi? Bizi yaratan, yakmak için yaratmamış. Anan parmağına çakmak değse, dayanamaz. Bütün annelere o rahmeti, şefkati veren, senin azap duymana dayanabilir mi? Demek ki istiğfar etmeni de o cihette önemsiyor ve bekliyor.

Ebu Hureyre Efendimiz anlatıyor. Mescitte Efendimiz Aleyhissalatu vesselam görmeye bir kadın gelir. Kadına ne halin vardır diye yanına giderim diyor. Kadın şu cevabı veriyor: "Ben zina ettim, bir çocuk dünyaya geldi, onu öldürdüm. Benim için bir fereç, bir mahreç, bir kurtuluş yolu var mıdır?" Kendisi anlatıyor diyor ki, "Bu halden memnun olmadığımı ifade ettim. Allah Resulü Aleyhissalatu vesselam'ın da bundan memnun olmayacağını ifade ettim ve kadını uzaklaştırdım." diyor Ebu Hureyre. Kadın da kalbi kırık, boynu bükük mescidin bir köşesine gitti, namaz kıldı. Namazdan sonra baktım, kadın hala orada. Gittim, Allah Resulü Aleyhissalatu vesselam'a bu hali arz etmeye. Dedim ki, "Ya Resulallah, bir zaniye, bir katile yanına geldi, dedi ki, zina etmiş ve zinadan doğan çocuğunu da öldürmüş. Huzuru Resulullah'a gelme dedim." Ona cevap geliyor Allah Resulü Aleyhissalatu vesselam'dan: "Ne fena söz söyledin ya Ebu Hureyre! Bilmiyor musun Kur'an ne diyor?" Şunu hatırlatıyor Efendimiz Aleyhisselam: Furkan 70. "Ancak tövbe ve iman edip iyi davranışta bulunanlar başkadır. Onların kötülüklerini iyiliklere çevirir. Allah çok bağışlayıcıdır, engin merhametlidir." Bunu duyduktan sonra yerimden koştum, kadına gittim. Efendimiz Aleyhissalatu vesselam'ın söylediğini söylediğim bir ah çekti, bir hey çekti ve hemen secdeye gitti diyor.

Öyle tövbeler, öyle istiğfarlar var ki, şeytan o adama o günahı işlettiği için bin pişman oluyor biliyor musunuz? "İşletmeseydim!" diyor. "Aman şuna şu günahı işletmeseydim!" diyor. Öyle istiğfarlar, öyle tövbeler. Şunu demek istiyorum, kapı hep açık. Doğru adımları atana kapı hep açık.

Az önce verdiğim örnek de farkındaysanız biraz uçurumlarda bir örnekti. Sahih bir meseledir, gerçek bir meseledir. Kapılar hep açıktır. Bir ufak mesele daha girmem lazım. Bu dersin son konusu sorumluluk. Burayı da anlatayım, dersi bitireyim. Birçok iman etmiş insana bakıyorsunuz, yaşantısı hiçbir şey yapmayışı. Yani iman etmeyen bir adamdan ameli olarak bakıyorsun, bir farkı yok. Doğru mudur? İman etmemiş adam da aynı amellerde devam ediyor, iman etmiş adam da aynı amellerde devam ediyor. Ve yahut kimilerine bakıyorsun, sahabe hayatına benzer. Hayatında hiçbir sorumluluk gözükmüyor. Yani mesuliyet dairesinden sürekli kaçıyor. Ankebut Suresi 2. ayet: "İnsanlar, 'İnandık' demekle bırakılacağını mı zannediyor?" Vurguyu anladınız değil mi? Ya biz inandık, bundan sonra bize hiçbir şey düşmez diyen insanlar oluyor. Bunların da altında yatan günahlar var. Ekseriyetle baktığınızda, iman dairesindeki insanlarda namaz kılmama günahını göremezsiniz. İçki içme günahını göremezsiniz. Bir kumara gireyim günahını göremezsiniz. Şüpheli şeyleri terk etmeme günahını çok görürsünüz. Vurgun burada. Bir insan hayatı örnek olan sahabe hayatlarına neden benzemez ve neden vücudu günahlarla yaralı gibi benzemek de istemez? Hani bir insan benzemek ister. Yolda gider, hatalar yapar, kusurlar işler. Kimilerine bakarsın, bundan uzak durmak ister. Bunların da altında günahlar var. Özellikle kibir günahı, ucub günahı, gurur günahı. Bunlar toplumda vurgusu az yapılan günahlardır. Genellikle içki, kumar vesaire noktalarda, milli piyango zamanı, milli piyango noktalarında vurgular yapılır, unutulur. Bu tür günahların artık varlığının çok gündemimizde yer etmesi lazım. Çünkü bir insanı sorumluluk dairesinden koparan günahlar bunlar.

Allah Azze ve Celle her birimize kendisine kulluk yapalım diye kabiliyetler yükledi. Bu kabiliyetleri de dünyada boş kalıp sıkılmayın diye mesleklere dönüştürdü. Sen gittin çiftçi oldun, dünyada sıkılma diye. Ben gittim tüccar oldum, matematik öğretmeni oldum, yazar oldum. Sen gittin başka bir şey oldun. Ama bizde hal değişmiş. Bu kabiliyetleri tamamen nefsimiz için kullanıp, İslam adına hiçbir sorumluluk almamak ve Allah'ın razı oldum dediği kullar olan sahabe sümresine benzememek için tavırlarda bulunuyoruz. Yani "İman ettik, bundan sonra bize bir şey yoktur" diyoruz. Konu anlaşılıyor mu acaba? Ankebut suresinde de "İnsanlar iman ettim, inandım demekle bırakılacağını mı zannediyor?" diyor. Bırakılmamam gerekiyor. İman nazari bir mesele değildir. Önce anlamamız gereken olay budur. Ayetlerde dikkat edin, "amenü ve amilüs salihat." Doğru mu? "İman eden ve Salih amel işleyenler müstesna." Yani bildiğimiz hakikatleri amele dönüştürmeden ahirette bunun karşılığını göremeyeceğiz. Bilinen hakikatlerin amele dönüş hali kimdir? Onlar da sahabelerin hayatları. İman nazari bir mesele değildir. Sadece teorikte kalan bir mesele değildir. İman insana sorumluluk yükler. Yani sahabe derslerindeki sahabelerin endişelerini lütfen hatırlar mısınız? Cennetle müjdelenmiş sahabede endişe var. Biz biraz şuraya bilgileri dolduralım, evimize gidelim. Evden işe, işten eve hayatlara devam edelim diyoruz. Ya bir gariplik var. Cennetle müjdelenmiş birisi endişe duyarken, hiçbir garantisi olmayan insanlar neden garantide gibi davranıyor? "İman ettik" demekle bu iş bitti zannediyor. Değil. İman nazariye değildir. İman saf bilgi sunmak değildir. Pratiğe dökülmüş, Salih amellerle taşlanmış şeyin adı imandır. O yüzden iman insana sorumluluk yükler. Geçen dedin ya, "Gece 2'ye kadar çalışıyorum, bizim işte sorumluluk vardır." Aynı hissiyat imanda yoksa bir problem var demektir. İman canım istediğinde bir şey yaparım, istemediğimde çekilir giderim. Bunun adı iman değil. Biz sadece elini açıp bir şey isteyen bir dua ümmeti değil, bunun yanında duayla güçlendirilmiş proje ümmetiyiz. İman insana sorumluluk yükler. Nazari bilgilerin yanında ameli yoksa, o iman çok çabuk söner. Efendimiz Aleyhissalatu vesselam hakkında en büyük methiyeler dizen bir insan olsun, imanını amelle, sorumlulukla, projeyle taçlandırmasın. Bir müddet sonra o daireden inhiraf ettiğini, çıktığını göreceksiniz. Bunların da altında günahlar var. Onu anlatmaya çalışıyorum. O günah, "Ben bana aitim, günahı o günah. Ben hürüm, istediğime istediğim şekilde inanırım. Hiçbir sorumluluğum yoktur." Ya o zaman Veda Hutbesi'nde 120.000 sahabenin 110.000 tanesi saf hicret ediyor. Yapsınlar Ramazan kolisi göndersinler evlerini barklarını. Niye terk ediyorlar? Bu kadar işin altında başka bir mesele var ve bize yüklenen sorumluluğu keşfedemezsek, manevi kabiliyetlerimizi geliştiremezsek, belki cennete girebiliriz ama zevk kaynaklarından istifade çok kısır kalacaktır. Bunu anlatmaya çalışıyorum. Dil kabiliyetin gelişmezse, dilden alacağın lezzetler kısır kalacaktır. Bir Antepli'nin aldığı lezzeti alamayacaksın. Aynen öyle, imanı kabiliyetlerin amelle taşlanmazsa, sorumlulukla güçlenmezse, belki cennete girebiliriz ama cennetten alacağımız lezzetler, zevkler o ölçüde kısır ve dar kalacaktır. Bu yüzden bilmek insanı mesuliyet sahibi yapar. E, o zaman öğrenmeyelim, kurtulalım mesuliyetten. Ona da İmam Şafii şöyle söylemiş: "Eğer bilmemek mesuliyeti düşürecek olsaydı, hiçbirimiz ilim öğrenmezdik." demiş. Şimdi ben burada birinize zarar versem, hakim de bana ceza verse, "Aa, ben adam vurmanın suç olduğunu bilmiyordum." desem, hukuk diyor ki, "Bilmemeyi cevaz yok." İslam'da da cehalete cevaz yok. Mecbur, İslam'ın öğretilerini bilmek ve mecbur sorumlu kalmak zorundayız. Allah için bir şeyler yapmak için hizmet dairesine giremeyen ya da girdikten sonra tutunamayan insanların çok büyük bir problemi budur. Bazı günahların ruha açtığı yaralardan dolayı sorumluluk istemezler. Sorumluluğa girmemek için bahaneleri bitirmezler. Bahane bitmez, değil mi? Yani insandır, yazgımızda kusur var mutlaka. İnsan istemediği bir şeyde bir bahane bulur. Bunun neticesi ahirette eksik zevkler, lezzetler. O da cennete girebilirsek olabilir diye bu meseleyi de hatırlatmak istedim. Mana tahakkuk etti. Umarım Allah istiğfar ile ama samimi istiğfar ile şöyle ciğerden, yürekten istiğfar ile kendisine yaklaşacağımız, kendisini daha çok tanıyacağım, kendisine adım atacağımız engel ne kadar günah varsa, inşallah her birisini affetsin, bağışlasın. Çok kısa vakitte öleceğiz. Çok kısa. Bak, saçlar beyazlamış, dökülmüş, beller bükülmüş. Ya bizim burada kaçımız genç? Arkadaş, öyle mi? Ne ara gidiyor bu iş ya? Ne ara?

İstiğfar için hususi bir zamana ve mekana gerek var mıdır? El cevap, istiğfar için hususi bir zaman ve mekana gerek yoktur. Ama hususi bir alarm vardır. Nedir o? İnsanın bir anda kalbinin yumuşadığı bir an vardır. Günahlar akla gelir. Tam o anda kurbet esintileri vardır. Ne demek o? Şu demek: Allah Azze ve Celle diyor ki, "Gel." O yüzden Ehlullah diyor ki, "Kalbin birinci ilhamını sakın yapmamazlık etmeyin. Bizzat Allah'tan çağrı diyorlar." Kalpten birinci gelen fıtri, "Eyvah, günahlarım!" dedin ya. "Eyvah, bir hayır yap!" dedin ya. "Eyvah, şuraya gideyim!" dedin ya. "Eyvah, şu ceketi infak edeyim!" dedin ya. Onu sakın tepme diyor. Sakın ikinci niyet girmesin diyor. O birinci ilhamat bizzat Allah'tan sana yakınlığını artırmak için gelen ilham diyorlar. O birinci ilhamda bir anda kalp yumuşar. Ne gelir akla? Günahlar. Bu ne demek biliyor musun? Kurbet esintisi. Allah Azze ve Celle diyor ki, "Gel, daha yakına gel, gel bana gel." Ne ile? İstiğfar ile. İstiğfarın hususi zamanı, mekanı yoktur. Özellikle kalbin yumuşadığı o anlar. Hadi o an de ki, "Tamam, akşam yaparım." Bitti işin. O birinci ilhamı ne yap, ne et, kaçırma. O an Kur'an okuyasın geldi ya, oku. O an tövbe edesin geldi, et. O an infak edesin geldi, et. O an karar edesin geldi, "Hayır, bu iş böyle olmaz." Kur'an'daki ayetler bana ne emrediyor? Anlayacaksın. İnsan gibi yaşayacaksın. Asla tepmeyeceksin. Asla. Birinci ilhamata ikinci hesaplar girdiği anda, o fıtriliği bozuyor, mahvediyor.

Büyüklerde istiğfar nasıl olmuş? Birkaç örnek de onlardan vereyim. Efendimiz Aleyhissalatu vesselam'ın Hazreti Ebubekir'e öğrettiği bir dua var. Dua şöyle. Duayı dinlerken "Amin" diyelim. Bizim de duamız bu dua olsun: "Allah'ım, muhakkak ben nefsime na mütenahi zulümde bulundum." Nefse zulümde bulunmak ne demek? Onu alıp cehenneme göndermek demek. Haşa, bunlardan. Öyle insanlar değil. O, onların yüceliğinin sözleri bunlar. "Günahları bağışlayacak senden gayrı kimse yoktur. Nezdi Uluhiyetinden hususi ve sürpriz bir mağfiretle beni yarlığa ve bana merhamet et. Şüphesiz ki sen yegane Gafur ve Rahimsin." Amin. Amin.

Ebu Hureyre Radıyallahu Anh her gün 12.000 defa istiğfar ediyormuş. Diyorlar ki, "Ya Ebu Hureyre, fazla değil mi?" Diyor ki, "Günahlarım adedince." Ebu Hureyre'nin ne günahı var? Biz bilmiyoruz. Yani hayatının 3 yılına asırları sığdırmış. Bugün hadis kitaplarını açın, Efendimiz Aleyhissalatu vesselam'ın isminden sonra göreceğiniz en çok isim Ebu Hureyre. Ondan sonra da en çok hadis rivayet eden Ayşe annemiz gelir. 3 yılına koca dağlar ömür sığdırmış. Günde 12.000 kez istiğfar ediyor. Ya Ebu Hureyre, çok değil mi? diyor ki, "Hayır, günahlarım adedince." Diyor. İhtimal ki onlar akıllarından geçen, Allah'tan uzaklaştıracak bir lokma ekmeğe bile binler tövbe istiğfar ediyorlar. Benim anladığım yoksa Ebu Hureyre'nin ne günahı vardır? Biz onu bilemiyoruz.

Efendimiz Aleyhisselam'ın Ebu Hureyre'yi öğrettiği başka bir dua şu şekildedir: "Ey bütün eksik ve kusurlardan münezzeh bulunan Rabbim, seni zatına yakışmayan her şeyden tenzih ederim. Allah'ım, günahımı bağışlamanı diler ve rahmetini dilenirim. Allah'ım, ilmimi arttır ve beni hidayete erdikten sonra bir daha kalbimi kaydırma. Katından bana rahmet lütfet. Şüphesiz ki sen çok lütufkar ve hapın." Amin.

26. Söz'de Üstat hazretleri şu cümleyi söylüyor: "Dua ve tevekkül meyelanı hayra büyük bir kuvvet verdiği gibi," yani içinde güzel hayırlar yapmaya meiller var. Dua ve tevekkül buna kuvvet veriyor. "İstiğfar ve tövbe dahi meyelanı şerri keser, tecavüzatını kırar." İçinde büyüyüp seni kötülüğe götürecek bir günah var. Ya Rab, kes kafasını diyorsun. Neyle diyeceksin? İstiğfar ve tövbe. Anlıyor musunuz? İstiğfarda gücü kime? Bu güç bu şekilde inanana, Allah'a, bu şekilde hüsnü zan edene. Bu güç bu şekilde inanmadan, "Aman ben de bir dileyeyim, Allah dilerse verir." Ama doğrusu o şekilde değil. Onu demek istedim.

Yeni ufak bir konuya geçeceğim. Konumuz şu: Madem günah işleyen bu hale geliyor, e günah da bizim yazgımızda var, öyle mi? Cibiliyeti beşerde günah var. E, Allah neden bizi günah işler halde yarattı? Soru bu. Anlaşıldı mı? Yani günah insanı bu hale getiriyorsa, Allah Azze ve Celle günah işlemeyen halde yaratsaydı, bu iş bitseydi. Bu şekilde çok anlatılmadığının farkındayım ama şu kainatın en mühim meselesi, namazdan, oruçtan onlardan da önce geliyor. En mühim meselesi. Kainata Allah Azze ve Celle'in esmaları tecelli eder. Bu isimleri tek okuyabilecek zi şuur insan ve cin. Bunları okur, kulluk eder. Marifetullah. Anlatabildim mi demek istediğimi?

O zaman şunu diyebiliriz: Kainattaki en mühim meseleler, Allah Azze ve Celle'nin tecelli eden isimleri. Adem'e "isimlerimizi öğrettik" diyor. Neyi öğretmiş? Anladınız mı? Yani sadece eşyanın isimleri değil, o eşyaya tecelli eden Allah Azze ve Celle'nin de isimlerine. Biz bu noktada çok kör kaldık. Mesela şurada gördüğünüz güzellikler var mı? Bak, klimanın borusu farklı bir renk olmuş. Şu masaya bir uyum sağlanmış. Şuraya duvara bir loş, volvoşir konulmuş. Doğru mu? Ya inanın, bunlardaki güzelliklerin tamamı Allah'ın isimlerinin tecellisi. Ama biz mimara takılmaktan, Ali Veli'ye takılmaktan, yani perdelerde boğulmaktan hiç buralardan Allah'a çıkamıyoruz. Şimdi saçı güzel bir adam görüyorsun. "Oo, berber ne güzel yapmış ya!" Berber perde değil mi? Senin bu perdeyi yırtıp, o saçı veren, saçı o şekilde taramayı ilham etmeyi de veren, o ilhamı amele dökecek berberi de veren, ya hepsini veren Allah. Nerede Allah? Hani buradan gidiyoruz ya. Çok kör müyüz, değil miyiz? Allah aşkına.

Kainatın birinci amacı bu. Son model bir araba gördün, jilet gibi. Belki o arabayı maden halinde görseydin, demir halinde gördün, farklı şekillerde gördü, karbonlu gördü falan. "Aa, bu madenleri de Allah yarattı!" diyeceksin ya. Ama arabayı görünce niye Allah'ı hatırlamıyorsun? Yani o arabada hayran olduğun ne var? Onun ilhamatını yaratan, madenlerini yaratan, o teknolojiyi yaratan, o fabrikaları üretmeyi yaratan, onun ortaya çıkmasında çalışan mühendisleri ve insanların kendisini de yaratan. Yani ya görüyor musunuz? Yani Allah Azze ve Celle'nin isimlerinin olmadığı hiçbir şey yok. Yani o arabada Allah'ın esmasının güzellikleri var. Ben arabaya binince bazen de hız yapınca diyorum, "Yani acaba ruh nasıl gider ahirette falan?" Kendim öyle hayal dünyamı genişletmeye çalışıyorum ki, buna çok ihtiyacımız olduğuna inanıyorum. Tefekkürü saatin hayrı ibadeti senetin. Lütfen unutmayalım. Kainattaki olay, Allah'ın isimlerinin tecellisi. Yani o isimlerini okumadıktan sonra ibadetlerin içinin çok boş olduğunu göreceksiniz. Marifetullah olmadan olmayacak bu iş. Yani bunun bu kadar önemli olduğundan dolayı Üstat hazretleri bu asırda ibadetlerin sayısını artırarak Allah'a yaklaşmayı değil, onların içerisinde marifetullahı, imanı doldurarak, ihlası doldurarak, amudi bir şekilde Allah'a yaklaşmayı vesile olmaya çalışıyor. Kainatın meselesi ne? Allah'ın isimlerinin okunması. Var mı problem? Soruma da tekrar bir döneyim de unutulmasın. E, "Ya Rabb, bu günah başımıza iş açıyor. Günahsız yaratsaydı, bu problemleri yaşamasaydık." Cevap olarak şuradan girdin: Kainatın esprisi Allah'ın isimlerinin okunması. Açlık vermiş ki Allah Rezzak ismi tecelli etsin, okunabilsin. Acıkmayan bir insan, rızık yaratan bir Allah'ı tanıyabilir mi? Tanıyamaz. Nereden tanıyacak? Niye vermiş açlığı? İsmi tanısın. Çok güzel. Hastalık vermiş ki Şafi ismi tanısın. Hiç hastalanmayan bir burak, şifa veren Allah'ı ne bilsin ya? Ne bilsin? Hiç görmüyorum. Allah Basir'dir. O ne demek? Öyle mi? Hiç işitmiyorum. Allah Semi'dir. O ne demek? Bilemem ki. Allah Azze ve Celle günah işleyebilir bir hal verdi ki Afuv ismi, Gafur ismi, Settar ismi, İl-Ahir, diğer isimlerinin her birisini biz bilelim. Yani yazgımızda günah var. Günahı işlememek için elden gelen yapılmalı. Günaha düştüysen de çok hızlı istiğfara dönüşmeli. Buralara kadar problem yok. Problem nerede? Günahın ısrarında. Masiyetin mahiyeti. Yani günahın özellikleri. Dersi biraz daha oturdu mu aleminizde?

Şurayı tekrar hatırlatmam lazım. Derste çok incelikler var. Günah şu demek demiştim, hatırlayanınız var mı? Allah çok güzel. Günah, Allah'tan uzaklaşmak demek. O zaman istiğfar, o da yakınlaşmak, dönüş demek. Allah Azze ve Celle günaha girmiş kullarını yeniden "Bana dönsün" diye bekliyormuş, biliyor musunuz? Nasıl bekliyormuş? Anlayacaksınız. Buhari'de geçiyor. "Allah'a yemin ederim ki, Allah'ın kulunun tövbe etmesinden dolayı duyduğu hoşnutluk, herhangi Birinizin ıssız çölde kaybettiği devesini bulduğu zamanki sevincinden daha büyüktür." Yani kul istiğfar edince, Allah Azze ve Celle kendisine uygun, kutsi ve mukaddes bir lezzet alıyor, sevinç duyuyor. Bundan. Allah Allah. Anlıyorsunuz değil mi? Bizi yaratan, yakmak için yaratmamış. Anan parmağına çakmak değse, dayanamaz. Bütün annelere o rahmeti, şefkati veren, senin azap duymana dayanabilir mi? Demek ki istiğfar etmeni de o cihette önemsiyor ve bekliyor.

Ebu Hureyre Efendimiz anlatıyor. Mescitte Efendimiz Aleyhissalatu vesselam görmeye bir kadın gelir. Kadına ne halin vardır diye yanına giderim diyor. Kadın şu cevabı veriyor: "Ben zina ettim, bir çocuk dünyaya geldi, onu öldürdüm. Benim için bir fereç, bir mahreç, bir kurtuluş yolu var mıdır?" Kendisi anlatıyor diyor ki, "Bu halden memnun olmadığımı ifade ettim. Allah Resulü Aleyhissalatu vesselam'ın da bundan memnun olmayacağını ifade ettim ve kadını uzaklaştırdım." diyor Ebu Hureyre. Kadın da kalbi kırık, boynu bükük mescidin bir köşesine gitti, namaz kıldı. Namazdan sonra baktım, kadın hala orada. Gittim, Allah Resulü Aleyhissalatu vesselam'a bu hali arz etmeye. Dedim ki, "Ya Resulallah, bir zaniye, bir katile yanına geldi, dedi ki, zina etmiş ve zinadan doğan çocuğunu da öldürmüş. Huzuru Resulullah'a gelme dedim." Ona cevap geliyor Allah Resulü Aleyhissalatu vesselam'dan: "Ne fena söz söyledin ya Ebu Hureyre! Bilmiyor musun Kur'an ne diyor?" Şunu hatırlatıyor Efendimiz Aleyhisselam: Furkan 70. "Ancak tövbe ve iman edip iyi davranışta bulunanlar başkadır. Onların kötülüklerini iyiliklere çevirir. Allah çok bağışlayıcıdır, engin merhametlidir." Bunu duyduktan sonra yerimden koştum, kadına gittim. Efendimiz Aleyhissalatu vesselam'ın söylediğini söylediğim bir ah çekti, bir hey çekti ve hemen secdeye gitti diyor.

Öyle tövbeler, öyle istiğfarlar var ki, şeytan o adama o günahı işlettiği için bin pişman oluyor biliyor musunuz? "İşletmeseydim!" diyor. "Aman şuna şu günahı işletmeseydim!" diyor. Öyle istiğfarlar, öyle tövbeler. Şunu demek istiyorum, kapı hep açık. Doğru adımları atana kapı hep açık.

Az önce verdiğim örnek de farkındaysanız biraz uçurumlarda bir örnekti. Sahih bir meseledir, gerçek bir meseledir. Kapılar hep açıktır. Bir ufak mesele daha girmem lazım. Bu dersin son konusu sorumluluk. Burayı da anlatayım, dersi bitireyim. Birçok iman etmiş insana bakıyorsunuz, yaşantısı hiçbir şey yapmayışı. Yani iman etmeyen bir adamdan ameli olarak bakıyorsun, bir farkı yok. Doğru mudur? İman etmemiş adam da aynı amellerde devam ediyor, iman etmiş adam da aynı amellerde devam ediyor. Ve yahut kimilerine bakıyorsun, sahabe hayatına benzer. Hayatında hiçbir sorumluluk gözükmüyor. Yani mesuliyet dairesinden sürekli kaçıyor. Ankebut Suresi 2. ayet: "İnsanlar, 'İnandık' demekle bırakılacağını mı zannediyor?" Vurguyu anladınız değil mi? Ya biz inandık, bundan sonra bize hiçbir şey düşmez diyen insanlar oluyor. Bunların da altında yatan günahlar var. Ekseriyetle baktığınızda, iman dairesindeki insanlarda namaz kılmama günahını göremezsiniz. İçki içme günahını göremezsiniz. Bir kumara gireyim günahını göremezsiniz. Şüpheli şeyleri terk etmeme günahını çok görürsünüz. Vurgun burada. Bir insan hayatı örnek olan sahabe hayatlarına neden benzemez ve neden vücudu günahlarla yaralı gibi benzemek de istemez? Hani bir insan benzemek ister. Yolda gider, hatalar yapar, kusurlar işler. Kimilerine bakarsın, bundan uzak durmak ister. Bunların da altında günahlar var. Özellikle kibir günahı, ucub günahı, gurur günahı. Bunlar toplumda vurgusu az yapılan günahlardır. Genellikle içki, kumar vesaire noktalarda, milli piyango zamanı, milli piyango noktalarında vurgular yapılır, unutulur. Bu tür günahların artık varlığının çok gündemimizde yer etmesi lazım. Çünkü bir insanı sorumluluk dairesinden koparan günahlar bunlar.

Allah Azze ve Celle her birimize kendisine kulluk yapalım diye kabiliyetler yükledi. Bu kabiliyetleri de dünyada boş kalıp sıkılmayın diye mesleklere dönüştürdü. Sen gittin çiftçi oldun, dünyada sıkılma diye. Ben gittim tüccar oldum, matematik öğretmeni oldum, yazar oldum. Sen gittin başka bir şey oldun. Ama bizde hal değişmiş. Bu kabiliyetleri tamamen nefsimiz için kullanıp, İslam adına hiçbir sorumluluk almamak ve Allah'ın razı oldum dediği kullar olan sahabe sümresine benzememek için tavırlarda bulunuyoruz. Yani "İman ettik, bundan sonra bize bir şey yoktur" diyoruz. Konu anlaşılıyor mu acaba? Ankebut suresinde de "İnsanlar iman ettim, inandım demekle bırakılacağını mı zannediyor?" diyor. Bırakılmamam gerekiyor. İman nazari bir mesele değildir. Önce anlamamız gereken olay budur. Ayetlerde dikkat edin, "amenü ve amilüs salihat." Doğru mu? "İman eden ve Salih amel işleyenler müstesna." Yani bildiğimiz hakikatleri amele dönüştürmeden ahirette bunun karşılığını göremeyeceğiz. Bilinen hakikatlerin amele dönüş hali kimdir? Onlar da sahabelerin hayatları. İman nazari bir mesele değildir. Sadece teorikte kalan bir mesele değildir. İman insana sorumluluk yükler. Yani sahabe derslerindeki sahabelerin endişelerini lütfen hatırlar mısınız? Cennetle müjdelenmiş sahabede endişe var. Biz biraz şuraya bilgileri dolduralım, evimize gidelim. Evden işe, işten eve hayatlara devam edelim diyoruz. Ya bir gariplik var. Cennetle müjdelenmiş birisi endişe duyarken, hiçbir garantisi olmayan insanlar neden garantide gibi davranıyor? "İman ettik" demekle bu iş bitti zannediyor. Değil. İman nazariye değildir. İman saf bilgi sunmak değildir. Pratiğe dökülmüş, Salih amellerle taşlanmış şeyin adı imandır. O yüzden iman insana sorumluluk yükler. Geçen dedin ya, "Gece 2'ye kadar çalışıyorum, bizim işte sorumluluk vardır." Aynı hissiyat imanda yoksa bir problem var demektir. İman canım istediğinde bir şey yaparım, istemediğimde çekilir giderim. Bunun adı iman değil. Biz sadece elini açıp bir şey isteyen bir dua ümmeti değil, bunun yanında duayla güçlendirilmiş proje ümmetiyiz. İman insana sorumluluk yükler. Nazari bilgilerin yanında ameli yoksa, o iman çok çabuk söner. Efendimiz Aleyhissalatu vesselam hakkında en büyük methiyeler dizen bir insan olsun, imanını amelle, sorumlulukla, projeyle taçlandırmasın. Bir müddet sonra o daireden inhiraf ettiğini, çıktığını göreceksiniz. Bunların da altında günahlar var. Onu anlatmaya çalışıyorum. O günah, "Ben bana aitim, günahı o günah. Ben hürüm, istediğime istediğim şekilde inanırım. Hiçbir sorumluluğum yoktur." Ya o zaman Veda Hutbesi'nde 120.000 sahabenin 110.000 tanesi saf hicret ediyor. Yapsınlar Ramazan kolisi göndersinler evlerini barklarını. Niye terk ediyorlar? Bu kadar işin altında başka bir mesele var ve bize yüklenen sorumluluğu keşfedemezsek, manevi kabiliyetlerimizi geliştiremezsek, belki cennete girebiliriz ama zevk kaynaklarından istifade çok kısır kalacaktır. Bunu anlatmaya çalışıyorum. Dil kabiliyetin gelişmezse, dilden alacağın lezzetler kısır kalacaktır. Bir Antepli'nin aldığı lezzeti alamayacaksın. Aynen öyle, imanı kabiliyetlerin amelle taşlanmazsa, sorumlulukla güçlenmezse, belki cennete girebiliriz ama cennetten alacağımız lezzetler, zevkler o ölçüde kısır ve dar kalacaktır. Bu yüzden bilmek insanı mesuliyet sahibi yapar. E, o zaman öğrenmeyelim, kurtulalım mesuliyetten. Ona da İmam Şafii şöyle söylemiş: "Eğer bilmemek mesuliyeti düşürecek olsaydı, hiçbirimiz ilim öğrenmezdik." demiş. Şimdi ben burada birinize zarar versem, hakim de bana ceza verse, "Aa, ben adam vurmanın suç olduğunu bilmiyordum." desem, hukuk diyor ki, "Bilmemeyi cevaz yok." İslam'da da cehalete cevaz yok. Mecbur, İslam'ın öğretilerini bilmek ve mecbur sorumlu kalmak zorundayız. Allah için bir şeyler yapmak için hizmet dairesine giremeyen ya da girdikten sonra tutunamayan insanların çok büyük bir problemi budur. Bazı günahların ruha açtığı yaralardan dolayı sorumluluk istemezler. Sorumluluğa girmemek için bahaneleri bitirmezler. Bahane bitmez, değil mi? Yani insandır, yazgımızda kusur var mutlaka. İnsan istemediği bir şeyde bir bahane bulur. Bunun neticesi ahirette eksik zevkler, lezzetler. O da cennete girebilirsek olabilir diye bu meseleyi de hatırlatmak istedim. Mana tahakkuk etti. Umarım Allah istiğfar ile ama samimi istiğfar ile şöyle ciğerden, yürekten istiğfar ile kendisine yaklaşacağımız, kendisini daha çok tanıyacağım, kendisine adım atacağımız engel ne kadar günah varsa, inşallah her birisini affetsin, bağışlasın. Çok kısa vakitte öleceğiz. Çok kısa. Bak, saçlar beyazlamış, dökülmüş, beller bükülmüş. Ya bizim burada kaçımız genç? Arkadaş, öyle mi? Ne ara gidiyor bu iş ya? Ne ara?

İstiğfar için hususi bir zamana ve mekana gerek var mıdır? El cevap, istiğfar için hususi bir zaman ve mekana gerek yoktur. Ama hususi bir alarm vardır. Nedir o? İnsanın bir anda kalbinin yumuşadığı bir an vardır. Günahlar akla gelir. Tam o anda kurbet esintileri vardır. Ne demek o? Şu demek: Allah Azze ve Celle diyor ki, "Gel." O yüzden Ehlullah diyor ki, "Kalbin birinci ilhamını sakın yapmamazlık etmeyin. Bizzat Allah'tan çağrı diyorlar." Kalpten birinci gelen fıtri, "Eyvah, günahlarım!" dedin ya. "Eyvah, bir hayır yap!" dedin ya. "Eyvah, şuraya gideyim!" dedin ya. "Eyvah, şu ceketi infak edeyim!" dedin ya. Onu sakın tepme diyor. Sakın ikinci niyet girmesin diyor. O birinci ilhamat bizzat Allah'tan sana yakınlığını artırmak için gelen ilham diyorlar. O birinci ilhamda bir anda kalp yumuşar. Ne gelir akla? Günahlar. Bu ne demek biliyor musun? Kurbet esintisi. Allah Azze ve Celle diyor ki, "Gel, daha yakına gel, gel bana gel." Ne ile? İstiğfar ile. İstiğfarın hususi zamanı, mekanı yoktur. Özellikle kalbin yumuşadığı o anlar. Hadi o an de ki, "Tamam, akşam yaparım." Bitti işin. O birinci ilhamı ne yap, ne et, kaçırma. O an Kur'an okuyasın geldi ya, oku. O an tövbe edesin geldi, et. O an infak edesin geldi, et. O an karar edesin geldi, "Hayır, bu iş böyle olmaz." Kur'an'daki ayetler bana ne emrediyor? Anlayacaksın. İnsan gibi yaşayacaksın. Asla tepmeyeceksin. Asla. Birinci ilhamata ikinci hesaplar girdiği anda, o fıtriliği bozuyor, mahvediyor.

Büyüklerde istiğfar nasıl olmuş? Birkaç örnek de onlardan vereyim. Efendimiz Aleyhissalatu vesselam'ın Hazreti Ebubekir'e öğrettiği bir dua var. Dua şöyle. Duayı dinlerken "Amin" diyelim. Bizim de duamız bu dua olsun: "Allah'ım, muhakkak ben nefsime na mütenahi zulümde bulundum." Nefse zulümde bulunmak ne demek? Onu alıp cehenneme göndermek demek. Haşa, bunlardan. Öyle insanlar değil. O, onların yüceliğinin sözleri bunlar. "Günahları bağışlayacak senden gayrı kimse yoktur. Nezdi Uluhiyetinden hususi ve sürpriz bir mağfiretle beni yarlığa ve bana merhamet et. Şüphesiz ki sen yegane Gafur ve Rahimsin." Amin. Amin.

Ebu Hureyre Radıyallahu Anh her gün 12.000 defa istiğfar ediyormuş. Diyorlar ki, "Ya Ebu Hureyre, fazla değil mi?" Diyor ki, "Günahlarım adedince." Ebu Hureyre'nin ne günahı var? Biz bilmiyoruz. Yani hayatının 3 yılına asırları sığdırmış. Bugün hadis kitaplarını açın, Efendimiz Aleyhissalatu vesselam'ın isminden sonra göreceğiniz en çok isim Ebu Hureyre. Ondan sonra da en çok hadis rivayet eden Ayşe annemiz gelir. 3 yılına koca dağlar ömür sığdırmış. Günde 12.000 kez istiğfar ediyor. Ya Ebu Hureyre, çok değil mi? diyor ki, "Hayır, günahlarım adedince." Diyor. İhtimal ki onlar akıllarından geçen, Allah'tan uzaklaştıracak bir lokma ekmeğe bile binler tövbe istiğfar ediyorlar. Benim anladığım yoksa Ebu Hureyre'nin ne günahı vardır? Biz onu bilemiyoruz.

Efendimiz Aleyhisselam'ın Ebu Hureyre'yi öğrettiği başka bir dua şu şekildedir: "Ey bütün eksik ve kusurlardan münezzeh bulunan Rabbim, seni zatına yakışmayan her şeyden tenzih ederim. Allah'ım, günahımı bağışlamanı diler ve rahmetini dilenirim. Allah'ım, ilmimi arttır ve beni hidayete erdikten sonra bir daha kalbimi kaydırma. Katından bana rahmet lütfet. Şüphesiz ki sen çok lütufkar ve hapın." Amin.

26. Söz'de Üstat hazretleri şu cümleyi söylüyor: "Dua ve tevekkül meyelanı hayra büyük bir kuvvet verdiği gibi," yani içinde güzel hayırlar yapmaya meiller var. Dua ve tevekkül buna kuvvet veriyor. "İstiğfar ve tövbe dahi meyelanı şerri keser, tecavüzatını kırar." İçinde büyüyüp seni kötülüğe götürecek bir günah var. Ya Rab, kes kafasını diyorsun. Neyle diyeceksin? İstiğfar ve tövbe. Anlıyor musunuz? İstiğfarda gücü kime? Bu güç bu şekilde inanana, Allah'a, bu şekilde hüsnü zan edene. Bu güç bu şekilde inanmadan, "Aman ben de bir dileyeyim, Allah dilerse verir." Ama doğrusu o şekilde değil. Onu demek istedim.

Yeni ufak bir konuya geçeceğim. Konumuz şu: Madem günah işleyen bu hale geliyor, e günah da bizim yazgımızda var, öyle mi? Cibiliyeti beşerde günah var. E, Allah neden bizi günah işler halde yarattı? Soru bu. Anlaşıldı mı? Yani günah insanı bu hale getiriyorsa, Allah Azze ve Celle günah işlemeyen halde yaratsaydı, bu iş bitseydi. Bu şekilde çok anlatılmadığının farkındayım ama şu kainatın en mühim meselesi, namazdan, oruçtan onlardan da önce geliyor. En mühim meselesi. Kainata Allah Azze ve Celle'in esmaları tecelli eder. Bu isimleri tek okuyabilecek zi şuur insan ve cin. Bunları okur, kulluk eder. Marifetullah. Anlatabildim mi demek istediğimi?

O zaman şunu diyebiliriz: Kainattaki en mühim meseleler, Allah Azze ve Celle'nin tecelli eden isimleri. Adem'e "isimlerimizi öğrettik" diyor. Neyi öğretmiş? Anladınız mı? Yani sadece eşyanın isimleri değil, o eşyaya tecelli eden Allah Azze ve Celle'nin de isimlerine. Biz bu noktada çok kör kaldık. Mesela şurada gördüğünüz güzellikler var mı? Bak, klimanın borusu farklı bir renk olmuş. Şu masaya bir uyum sağlanmış. Şuraya duvara bir loş, volvoşir konulmuş. Doğru mu? Ya inanın, bunlardaki güzelliklerin tamamı Allah'ın isimlerinin tecellisi. Ama biz mimara takılmaktan, Ali Veli'ye takılmaktan, yani perdelerde boğulmaktan hiç buralardan Allah'a çıkamıyoruz. Şimdi saçı güzel bir adam görüyorsun. "Oo, berber ne güzel yapmış ya!" Berber perde değil mi? Senin bu perdeyi yırtıp, o saçı veren, saçı o şekilde taramayı ilham etmeyi de veren, o ilhamı amele dökecek berberi de veren, ya hepsini veren Allah. Nerede Allah? Hani buradan gidiyoruz ya. Çok kör müyüz, değil miyiz? Allah aşkına.

Kainatın birinci amacı bu. Son model bir araba gördün, jilet gibi. Belki o arabayı maden halinde görseydin, demir halinde gördün, farklı şekillerde gördü, karbonlu gördü falan. "Aa, bu madenleri de Allah yarattı!" diyeceksin ya. Ama arabayı görünce niye Allah'ı hatırlamıyorsun? Yani o arabada hayran olduğun ne var? Onun ilhamatını yaratan, madenlerini yaratan, o teknolojiyi yaratan, o fabrikaları üretmeyi yaratan, onun ortaya çıkmasında çalışan mühendisleri ve insanların kendisini de yaratan. Yani ya görüyor musunuz? Yani Allah Azze ve Celle'nin isimlerinin olmadığı hiçbir şey yok. Yani o arabada Allah'ın esmasının güzellikleri var. Ben arabaya binince bazen de hız yapınca diyorum, "Yani acaba ruh nasıl gider ahirette falan?" Kendim öyle hayal dünyamı genişletmeye çalışıyorum ki, buna çok ihtiyacımız olduğuna inanıyorum. Tefekkürü saatin hayrı ibadeti senetin. Lütfen unutmayalım. Kainattaki olay, Allah'ın isimlerinin tecellisi. Yani o isimlerini okumadıktan sonra ibadetlerin içinin çok boş olduğunu göreceksiniz. Marifetullah olmadan olmayacak bu iş. Yani bunun bu kadar önemli olduğundan dolayı Üstat hazretleri bu asırda ibadetlerin sayısını artırarak Allah'a yaklaşmayı değil, onların içerisinde marifetullahı, imanı doldurarak, ihlası doldurarak, amudi bir şekilde Allah'a yaklaşmayı vesile olmaya çalışıyor. Kainatın meselesi ne? Allah'ın isimlerinin okunması. Var mı problem? Soruma da tekrar bir döneyim de unutulmasın. E, "Ya Rabb, bu günah başımıza iş açıyor. Günahsız yaratsaydı, bu problemleri yaşamasaydık." Cevap olarak şuradan girdin: Kainatın esprisi Allah'ın isimlerinin okunması. Açlık vermiş ki Allah Rezzak ismi tecelli etsin, okunabilsin. Acıkmayan bir insan, rızık yaratan bir Allah'ı tanıyabilir mi? Tanıyamaz. Nereden tanıyacak? Niye vermiş açlığı? İsmi tanısın. Çok güzel. Hastalık vermiş ki Şafi ismi tanısın. Hiç hastalanmayan bir burak, şifa veren Allah'ı ne bilsin ya? Ne bilsin? Hiç görmüyorum. Allah Basir'dir. O ne demek? Öyle mi? Hiç işitmiyorum. Allah Semi'dir. O ne demek? Bilemem ki. Allah Azze ve Celle günah işleyebilir bir hal verdi ki Afuv ismi, Gafur ismi, Settar ismi, İl-Ahir, diğer isimlerinin her birisini biz bilelim. Yani yazgımızda günah var. Günahı işlememek için elden gelen yapılmalı. Günaha düştüysen de çok hızlı istiğfara dönüşmeli. Buralara kadar problem yok. Problem nerede? Günahın ısrarında. Masiyetin mahiyeti. Yani günahın özellikleri. Dersi biraz daha oturdu mu aleminizde?

Şurayı tekrar hatırlatmam lazım. Derste çok incelikler var. Günah şu demek demiştim, hatırlayanınız var mı? Allah çok güzel. Günah, Allah'tan uzaklaşmak demek. O zaman istiğfar, o da yakınlaşmak, dönüş demek. Allah Azze ve Celle günaha girmiş kullarını yeniden "Bana dönsün" diye bekliyormuş, biliyor musunuz? Nasıl bekliyormuş? Anlayacaksınız. Buhari'de geçiyor. "Allah'a yemin ederim ki, Allah'ın kulunun tövbe etmesinden dolayı duyduğu hoşnutluk, herhangi Birinizin ıssız çölde kaybettiği devesini bulduğu zamanki sevincinden daha büyüktür." Yani kul istiğfar edince, Allah Azze ve Celle kendisine uygun, kutsi ve mukaddes bir lezzet alıyor, sevinç duyuyor. Bundan. Allah Allah. Anlıyorsunuz değil mi? Bizi yaratan, yakmak için yaratmamış. Anan parmağına çakmak değse, dayanamaz. Bütün annelere o rahmeti, şefkati veren, senin azap duymana dayanabilir mi? Demek ki istiğfar etmeni de o cihette önemsiyor ve bekliyor.

Ebu Hureyre Efendimiz anlatıyor. Mescitte Efendimiz Aleyhissalatu vesselam görmeye bir kadın gelir. Kadına ne halin vardır diye yanına giderim diyor. Kadın şu cevabı veriyor: "Ben zina ettim, bir çocuk dünyaya geldi, onu öldürdüm. Benim için bir fereç, bir mahreç, bir kurtuluş yolu var mıdır?" Kendisi anlatıyor diyor ki, "Bu halden memnun olmadığımı ifade ettim. Allah Resulü Aleyhissalatu vesselam'ın da bundan memnun olmayacağını ifade ettim ve kadını uzaklaştırdım." diyor Ebu Hureyre. Kadın da kalbi kırık, boynu bükük mescidin bir köşesine gitti, namaz kıldı. Namazdan sonra baktım, kadın hala orada. Gittim, Allah Resulü Aleyhissalatu vesselam'a bu hali arz etmeye. Dedim ki, "Ya Resulallah, bir zaniye, bir katile yanına geldi, dedi ki, zina etmiş ve zinadan doğan çocuğunu da öldürmüş. Huzuru Resulullah'a gelme dedim." Ona cevap geliyor Allah Resulü Aleyhissalatu vesselam'dan: "Ne fena söz söyledin ya Ebu Hureyre! Bilmiyor musun Kur'an ne diyor?" Şunu hatırlatıyor Efendimiz Aleyhisselam: Furkan 70. "Ancak tövbe ve iman edip iyi davranışta bulunanlar başkadır. Onların kötülüklerini iyiliklere çevirir. Allah çok bağışlayıcıdır, engin merhametlidir." Bunu duyduktan sonra yerimden koştum, kadına gittim. Efendimiz Aleyhissalatu vesselam'ın söylediğini söylediğim bir ah çekti, bir hey çekti ve hemen secdeye gitti diyor.

Öyle tövbeler, öyle istiğfarlar var ki, şeytan o adama o günahı işlettiği için bin pişman oluyor biliyor musunuz? "İşletmeseydim!" diyor. "Aman şuna şu günahı işletmeseydim!" diyor. Öyle istiğfarlar, öyle tövbeler. Şunu demek istiyorum, kapı hep açık. Doğru adımları atana kapı hep açık.

Az önce verdiğim örnek de farkındaysanız biraz uçurumlarda bir örnekti. Sahih bir meseledir, gerçek bir meseledir. Kapılar hep açıktır. Bir ufak mesele daha girmem lazım. Bu dersin son konusu sorumluluk. Burayı da anlatayım, dersi bitireyim. Birçok iman etmiş insana bakıyorsunuz, yaşantısı hiçbir şey yapmayışı. Yani iman etmeyen bir adamdan ameli olarak bakıyorsun, bir farkı yok. Doğru mudur? İman etmemiş adam da aynı amellerde devam ediyor, iman etmiş adam da aynı amellerde devam ediyor. Ve yahut kimilerine bakıyorsun, sahabe hayatına benzer. Hayatında hiçbir sorumluluk gözükmüyor. Yani mesuliyet dairesinden sürekli kaçıyor. Ankebut Suresi 2. ayet: "İnsanlar, 'İnandık' demekle bırakılacağını mı zannediyor?" Vurguyu anladınız değil mi? Ya biz inandık, bundan sonra bize hiçbir şey düşmez diyen insanlar oluyor. Bunların da altında yatan günahlar var. Ekseriyetle baktığınızda, iman dairesindeki insanlarda namaz kılmama günahını göremezsiniz. İçki içme günahını göremezsiniz. Bir kumara gireyim günahını göremezsiniz. Şüpheli şeyleri terk etmeme günahını çok görürsünüz. Vurgun burada. Bir insan hayatı örnek olan sahabe hayatlarına neden benzemez ve neden vücudu günahlarla yaralı gibi benzemek de istemez? Hani bir insan benzemek ister. Yolda gider, hatalar yapar, kusurlar işler. Kimilerine bakarsın, bundan uzak durmak ister. Bunların da altında günahlar var. Özellikle kibir günahı, ucub günahı, gurur günahı. Bunlar toplumda vurgusu az yapılan günahlardır. Genellikle içki, kumar vesaire noktalarda, milli piyango zamanı, milli piyango noktalarında vurgular yapılır, unutulur. Bu tür günahların artık varlığının çok gündemimizde yer etmesi lazım. Çünkü bir insanı sorumluluk dairesinden koparan günahlar bunlar.

Allah Azze ve Celle her birimize kendisine kulluk yapalım diye kabiliyetler yükledi. Bu kabiliyetleri de dünyada boş kalıp sıkılmayın diye mesleklere dönüştürdü. Sen gittin çiftçi oldun, dünyada sıkılma diye. Ben gittim tüccar oldum, matematik öğretmeni oldum, yazar oldum. Sen gittin başka bir şey oldun. Ama bizde hal değişmiş. Bu kabiliyetleri tamamen nefsimiz için kullanıp, İslam adına hiçbir sorumluluk almamak ve Allah'ın razı oldum dediği kullar olan sahabe sümresine benzememek için tavırlarda bulunuyoruz. Yani "İman ettik, bundan sonra bize bir şey yoktur" diyoruz. Konu anlaşılıyor mu acaba? Ankebut suresinde de "İnsanlar iman ettim, inandım demekle bırakılacağını mı zannediyor?" diyor. Bırakılmamam gerekiyor. İman nazari bir mesele değildir. Önce anlamamız gereken olay budur. Ayetlerde dikkat edin, "amenü ve amilüs salihat." Doğru mu? "İman eden ve Salih amel işleyenler müstesna." Yani bildiğimiz hakikatleri amele dönüştürmeden ahirette bunun karşılığını göremeyeceğiz. Bilinen hakikatlerin amele dönüş hali kimdir? Onlar da sahabelerin hayatları. İman nazari bir mesele değildir. Sadece teorikte kalan bir mesele değildir. İman insana sorumluluk yükler. Yani sahabe derslerindeki sahabelerin endişelerini lütfen hatırlar mısınız? Cennetle müjdelenmiş sahabede endişe var. Biz biraz şuraya bilgileri dolduralım, evimize gidelim. Evden işe, işten eve hayatlara devam edelim diyoruz. Ya bir gariplik var. Cennetle müjdelenmiş birisi endişe duyarken, hiçbir garantisi olmayan insanlar neden garantide gibi davranıyor? "İman ettik" demekle bu iş bitti zannediyor. Değil. İman nazariye değildir. İman saf bilgi sunmak değildir. Pratiğe dökülmüş, Salih amellerle taşlanmış şeyin adı imandır. O yüzden iman insana sorumluluk yükler. Geçen dedin ya, "Gece 2'ye kadar çalışıyorum, bizim işte sorumluluk vardır." Aynı hissiyat imanda yoksa bir problem var demektir. İman canım istediğinde bir şey yaparım, istemediğimde çekilir giderim. Bunun adı iman değil. Biz sadece elini açıp bir şey isteyen bir dua ümmeti değil, bunun yanında duayla güçlendirilmiş proje ümmetiyiz. İman insana sorumluluk yükler. Nazari bilgilerin yanında ameli yoksa, o iman çok çabuk söner. Efendimiz Aleyhissalatu vesselam hakkında en büyük methiyeler dizen bir insan olsun, imanını amelle, sorumlulukla, projeyle taçlandırmasın. Bir müddet sonra o daireden inhiraf ettiğini, çıktığını göreceksiniz. Bunların da altında günahlar var. Onu anlatmaya çalışıyorum. O günah, "Ben bana aitim, günahı o günah. Ben hürüm, istediğime istediğim şekilde inanırım. Hiçbir sorumluluğum yoktur." Ya o zaman Veda Hutbesi'nde 120.000 sahabenin 110.000 tanesi saf hicret ediyor. Yapsınlar Ramazan kolisi göndersinler evlerini barklarını. Niye terk ediyorlar? Bu kadar işin altında başka bir mesele var ve bize yüklenen sorumluluğu keşfedemezsek, manevi kabiliyetlerimizi geliştiremezsek, belki cennete girebiliriz ama zevk kaynaklarından istifade çok kısır kalacaktır. Bunu anlatmaya çalışıyorum. Dil kabiliyetin gelişmezse, dilden alacağın lezzetler kısır kalacaktır. Bir Antepli'nin aldığı lezzeti alamayacaksın. Aynen öyle, imanı kabiliyetlerin amelle taşlanmazsa, sorumlulukla güçlenmezse, belki cennete girebiliriz ama cennetten alacağımız lezzetler, zevkler o ölçüde kısır ve dar kalacaktır. Bu yüzden bilmek insanı mesuliyet sahibi yapar. E, o zaman öğrenmeyelim, kurtulalım mesuliyetten. Ona da İmam Şafii şöyle söylemiş: "Eğer bilmemek mesuliyeti düşürecek olsaydı, hiçbirimiz ilim öğrenmezdik." demiş. Şimdi ben burada birinize zarar versem, hakim de bana ceza verse, "Aa, ben adam vurmanın suç olduğunu bilmiyordum." desem, hukuk diyor ki, "Bilmemeyi cevaz yok." İslam'da da cehalete cevaz yok. Mecbur, İslam'ın öğretilerini bilmek ve mecbur sorumlu kalmak zorundayız. Allah için bir şeyler yapmak için hizmet dairesine giremeyen ya da girdikten sonra tutunamayan insanların çok büyük bir problemi budur. Bazı günahların ruha açtığı yaralardan dolayı sorumluluk istemezler. Sorumluluğa girmemek için bahaneleri bitirmezler. Bahane bitmez, değil mi? Yani insandır, yazgımızda kusur var mutlaka. İnsan istemediği bir şeyde bir bahane bulur. Bunun neticesi ahirette eksik zevkler, lezzetler. O da cennete girebilirsek olabilir diye bu meseleyi de hatırlatmak istedim. Mana tahakkuk etti. Umarım Allah istiğfar ile ama samimi istiğfar ile şöyle ciğerden, yürekten istiğfar ile kendisine yaklaşacağımız, kendisini daha çok tanıyacağım, kendisine adım atacağımız engel ne kadar günah varsa, inşallah her birisini affetsin, bağışlasın. Çok kısa vakitte öleceğiz. Çok kısa. Bak, saçlar beyazlamış, dökülmüş, beller bükülmüş. Ya bizim burada kaçımız genç? Arkadaş, öyle mi? Ne ara gidiyor bu iş ya? Ne ara?

İstiğfar için hususi bir zamana ve mekana gerek var mıdır? El cevap, istiğfar için hususi bir zaman ve mekana gerek yoktur. Ama hususi bir alarm vardır. Nedir o? İnsanın bir anda kalbinin yumuşadığı bir an vardır. Günahlar akla gelir. Tam o anda kurbet esintileri vardır. Ne demek o? Şu demek: Allah Azze ve Celle diyor ki, "Gel." O yüzden Ehlullah diyor ki, "Kalbin birinci ilhamını sakın yapmamazlık etmeyin. Bizzat Allah'tan çağrı diyorlar." Kalpten birinci gelen fıtri, "Eyvah, günahlarım!" dedin ya. "Eyvah, bir hayır yap!" dedin ya. "Eyvah, şuraya gideyim!" dedin ya. "Eyvah, şu ceketi infak edeyim!" dedin ya. Onu sakın tepme diyor. Sakın ikinci niyet girmesin diyor. O birinci ilhamat bizzat Allah'tan sana yakınlığını artırmak için gelen ilham diyorlar. O birinci ilhamda bir anda kalp yumuşar. Ne gelir akla? Günahlar. Bu ne demek biliyor musun? Kurbet esintisi. Allah Azze ve Celle diyor ki, "Gel, daha yakına gel, gel bana gel." Ne ile? İstiğfar ile. İstiğfarın hususi zamanı, mekanı yoktur. Özellikle kalbin yumuşadığı o anlar. Hadi o an de ki, "Tamam, akşam yaparım." Bitti işin. O birinci ilhamı ne yap, ne et, kaçırma.