Transcription
Bizim Kur'an'ın derin hakikatlerini öğrenmeme, sünneti anlamama, sahabenin ömürler feda ettiği o ayak izlerine basmama şansımız var mı? Yani öyle bir mesele var ki, insana "Bunun hesabı kabirde sorulmayacak ya, benim işler öyle yoğun ki..." dedirtiyor. Görüştüğüm adamları bir bilsen, öyle adamlar ki! İşlettiğim dükkanı bir görsen, öyle bir dükkan ki! Yaptığım ticaretleri bir duysan, öyle bir ticaret ki! Benim gibi bir adamın Kur'an'ın derin hakikatlerini, o imanın ince meselelerine bakıp... Bak, Mekke dönemini hayal et. O imanın ince meselelerini anlamama lüksün vardır. Ahkamı Kur'an'ı şimdi Medine'yi düşün. Ahkamı Kur'an'ı uygulamasam, bu benim yoğunluğumdan bana hiç bir hesap sorulmaz mı? Var mı böyle bir iş, böyle bir meslek, böyle bir ticaret? Emin var mı böyle bir meslek? Bak, var mı Mehmet Can? Ya öyle bir meslek var ki! Biz arada evde namaz kılarız, arada Kur'an okuruz. Bak, Kur'an için canlar feda edilmiş. Oradan düşün, ya bu Kur'an'ı anlamaya gerek yoktur? Emin, şurasında dursun, bize bunun hesabı sorulmaz. Ya sorulsa, bu kadar işi, yoğunluğu olur mu hiç Allah aşkına?
Ya bak, bak dışarıda hep aynı muhabbeti yaşıyorum. Biliyor musun, birisiyle denk geliyoruz, önce göz göze geliyoruz, böyle güzel bir tebessüm ediyor muhterem kardeşimiz. İçimden hep aynı şey geçiyor, acaba diyorum, bu anlattığımız iman derslerinin derdini çeker mi? Yoksa başka bir şey çekiyor? "Fotoğraf çekelim hemen, fotoğraf çekelim." Ondan sonra diyorum ki, "Ya kardeşim, bak bu Kur'an'ın hakikatleri var. Yani biz özel seçilmiş adam değiliz ki. Bana farzsa, sana da farz. Biz bu davaya özel seçilmiş evraklı adam mıyız?" Yani yapılması gerekiyorsa eğer, bize düşüyorsa, sana da düşüyor. Gelsen ya şu derslere, şu iman derslerini bir alsan? "Ya iş yoğunluğumu bir bilsen!" Allah Allah! Bakın, bir tavuğu olan da aynı cümleyi söylüyor, bir fabrikası olan da aynı cümleyi söylüyor. Bak, hiç şaşmaz, hiç şaşmaz. Normalde hepsinin, tavuğu olanın da, fabrikası olanın da doyuracağı yumruk kadar mide. Yani yumruk kadar mide doyar da, gözümüz doymuyor. Gözümüz! "İyi de sen böyle diyorsun da, bizim ev yükünü biliyor musun? Ev yükünü! Kaç boğaza ben bakıyorum, ben besliyorum, ben rızıklandırıyorum." Bak, bak! Avrupa'da inşaat işi yapan arkadaşa soruyorum, namazı yok. Namazı! Bak, namaz! Ya bak, gerçekten bu normal olaylar değil. Namaz! Yani namaz! Allah Allah! Su içmemek, ekmek yememek gibi ruh için. Öyle arkadaşlar, namazı niye kılmıyorsun? Dersleri de izliyor ha. "Arkadaş, ee biz inşaatta çalışıyoruz." Sübhanallah! Sübhanallah! Yani var mı bunun bir listesi? Ya varsa birlikte konuşalım, öyle mi? Ortak akıl meseleyi anlar ve herkes aynı şeyi yapar, öyle değil mi? Yani bunun bir yolu varsa, bu şekilde birlikte yapmayalım. Allah Allah! Başka birisi geliyor, müteahhit. "Niye namaz kılmıyorsun?" diyorum. "Ya namaz namaz hocam," diyor, "360 adama ekmek yediriyorum ben." Diyor bak. Biraz sıkıştırıyorum. "Yani sen Rezzak değilsin." Anlatıyorum. Sonra da diyor ki, "Küçükken de çok fakirdik, eve de ben bakıyordum." Allah Allah! Fakirken fakirsin diye kılmıyorsun, zengin sen zenginsin ya. Ne yani, böyle bir hakkın var mı? Yoksa kabirde bütün ihale patlar mı sana? Bütün ihale çatır çatır! Bunları konuşunca lütfen sadece mesele namaz, oruçta kalmasın olur mu? Kur'an'ın daha binler emirleri var, binler. "Benim yolum için mücadele edeceksin, beni arayacaksın." Hele hele, hele bunların en üstünde beni tanıyacaksın. Tanımadan ibadet mi olur ya? Tanımadan kulluk mu olur? Bak, dükkan rafı kadar tanımıyoruz. Şimdi böyle bir lüksümüz var mı? Konumuz burası, anlatabildim mi? Dışarıda herkes de konu bu mu? Bu denk geliyorsun, biliyor musun? Acaba bu iman meselelerini? Yok, bilmiyorum. Var mı böyle bir lüksün? Ya Allah'ın başıma açtığı işleri sen biliyor musun? Allah Allah! Haşa! Ne açmış? Evde 3 çocuk, burada şu, orada bu. Allah Allah! Bir gün bir tanesine dedim, "Vallahi kusura bakma haşa, Allah hesaplayamamış demek." Dedim. "Yani haşa!" "Olur mu öyle hocam?" diyor. "Öyle davranıyorsun, öyle olmazsa niye Allah'ı itham ediyorsun?" Sanki Allah kader miktar demek değil mi? Kader milim milim miktar ya! Allah senin hücrelerinin nasıl besleneceğini biliyor. 100 trilyon hücrenin, senin o minnacık yumruk kadar midenin mi besleyemeyecek ya? Nasıl hesaplar yapıyor, nasıl hesaplar? Ya nasıl? Şimdi böyle bir var mıdır acaba? Olay evde iki çocuk varsa, bizim Kur'an'ın hakikatlerini anlamamıza gerek yok. Efendimiz esselatu vesselamı uğruna canlar verilen o sünnet çizgisine idrak etmeye hiç gerek yok. Sahabenin ayak izlerine basmaya çalışmaya gerek yok. Bir de işin hakikati ne biliyor musun? Ömrünü feda ediyorsun, yıllarını veriyorsun, bütün meseleye okuyorsun, ediyorsun, ölçüyorsun, biçiyorsun, müzakereler veriyorsun ve diyorsun ki, "Ya Allah Allah, onların adımları etmiyor hala." Diyorsun. "Daha bir de buradayız." Hani şu yapılanlara Allah inşallah güzeldir, makbuldür, güzel diyelim. Daha tozu değil yani sahabenin ayak izlerinin. Yani bu meseleyi anlayanlar ne adımlar atmış. Bir de şimdi var mı böyle bir lüksümüz? Şu meslek grupları, "Evet, namaz kılması olur ya." diyor. "Yatağa düşsen imayla kılacaksın." Öyle mi? "Durumun iyi değil ise zekat verme." Öyle mi? "Çok hastasındır oruç tutma." Öyle mi? "Durumun ahvalin iyi değildir, hacca gitme." Öyle mi? "Maddi durumun uygun değildir, kurban kesme." Var mı? Namaza sebep yok ya! Yatağa düşsen imayla kılacaksın ya! Bak, yatağa düşsen söyle imayla kalacaksın ya! Sen kimsin? Ben çalışıyorum. Yani bu nasıl bir hak? Nasıl bir hak? Yani Allah seni mi hesaplayamamış? Bu Allah'a itham etmek bu! Gün derste göreceksiniz. Şimdi konu namaz kılmamak da değil, konu Allah'ı yargılamak! Yargılamak! Haşa! Sen nasıl kader hesabı yapıyorsun? Benim derdime hesaplayamamışsın! Haşa! Haşa! Zaten yükte senin değil de onun! Yine derste göreceğiz. Şimdi bu problemin asıl kaynağı, bugünkü dersimiz şöyle çözeceğiz. Kainatta vazife ikidir. Bir, kulun vazifesi. İki, Allah azze ve celle'nin bunlar benimdir dediği. Yani biz vazife diye tabir edelim, anlayışlasın diye. İki, Allah'ın vazifesi. Öyle mi? Kainatta vazife ikidir. Bir, kulun vazifesi. Yani Ubudiyet vazifesi. İki, Allah azze ve celle'nin vazifesi. Yani Rububiyet vazifesi. Bir daha tekrar edeyim mi? Tam otursun. Bu problemlerin çözümünün formülü, vazife ikidir. Bir, kulun vazifesi. Yani Ubudiyet vazifesi. İki, Allah azze ve celle'nin vazifesi. Yani Rububiyet vazifesi. Giriş anlaşıldıysa derse başlayalım. Ders anlaşıldı değil mi? Çok önemli bir ders, çok önemli bir ders. Emin, çok iyi dinlememiz lazım bu dersi. Böyle içli içli dinlenmemiz lazım. Allah bu dersleri bize akılda ilim değil, kalpte hidayet olarak nasip etsin. Öyle mi? Burada kalan bilginin bir işe yaramadığını her gün görüyoruz. Yani kimi zaman bir muhabbette görüyoruz, kimi zaman aynanın karşısında gömlek iliklerken görüyoruz. Burada değil, bura değil. Allah kalbimize hidayet versin. Bunlar böyle gevezelik bilgisinde kalınca hiçbir anlam ifade etmiyor. Ya bir gün bir talebesi üstadtan diyor, "Üstadım, dua et Allah bana ilim versin." Keçeli, "İlmiyle dalalete düşen çoktur. Sen Allah'tan hidayet iste." diyor. Allah bu dersi, bu Ramazan hidayet versin. Yani buyurun, Mesnevi Nuriye, onuncu Risale. "Ey Aziz! Gafil olan insan kendi vazifesini terk eder, Allah'ın vazifesiyle meşgul olur." Bakın dikkat edin, iki vazife saydı. Bunu anlamak dünyada huzurlu olmanın yolu. Gerçekten ha! Bak, ders sonu anlayacaksınız. Bunu anlamak dünyada yüzünün gülmesinin yolu. Şimdi bir tavuğu olan da gülemiyor, bir fabrikası olan da gülemiyor. Öyle mi? Niye? Bak, bu sırdan dolayı. Bu sırdan dolayı. Bu sırrı anlamak dünyada da mutlu olmanın yolu. Ne idi sır? Vazife ikidir. Birisi kulluk vazifesi, yani Ubudiyet vazifesi. Diğeri Allah azze ve celle'nin üstlendiği vazife, yani Rububiyet vazifesi. Bak şimdi, biz gafletten dolayı bu vazifeleri birbirine karıştırıyor muyuz? Karıştırıyoruz. Karıştırınca ne oluyor? Allah azze ve celle'nin kaldırdığı yükü kendimiz kaldırmış gibi rolleniyoruz. Bak, yükü zaten Allah kaldırıyor. Bize sorsalar, "Kim kaldırıyor?" "Biz kaldırıyoruz." değil mi? O yükü ben kaldırdım zannediyoruz. Diyoruz ki, "Ya sorma, koskoca evin yükü bende." "Senin yükün kimde?" Bak, Allah Allah! "Sorma, 4 tane çocuk bakıyorum." "Sana kim bakıyor?" Allah Allah! "Bir patrona sorsan, 'Hocam, 100 tane boğaz doyuruyorum.'" Öyle mi? "Senin boğazını kim doyuruyor?" Bak, şimdi bak! "Ya sorma, ben bu malı mülkü dişimle tırnağımla kazandım." Peki dişini tırnağını ne ile kazandın? Ne ile? Allah Allah! Bunların her birisi bizzat Allah azze ve celle'nin yarattığı vazifeler. Gün içinde efkarlanıp dertlendiğiniz meseleler oluyor ya, o işte olacak. Bunu buraya mı koyayım? Bunu buraya mı taşıyayım? Bunlar kimin işi? Allah'ın işi. Allah'ın hududuna el uzattığında ne oluyor? Keşke hadsizlik olsa, hainlik oluyor. Bak, birazdan anlayacağız. Allah'ın vazifesine el uzatmak hainlik oluyor. Hainlik! Allah Allah! Bak, şimdi Allah azze ve celle bir ağacın eliyle portakal verdiği gibi, bir babanın eliyle de çocuğuna rızık veriyor. Yani bizim vazife cihetiyle bir ağaçtan hiçbir farkımız yok. Çocuğa rızık vermede esas kaynak baba olsaydı, baba vefat ettikten sonra çocuğu açlıktan ölmesi lazımdı. Doğru mu? Böyle bir şey oluyor mu? Hayır. Demek ki baba neymiş? Perde. Allah azze ve celle gör diye. Bazen ne yapıyor? Perdeyi yırtıyor. Yani yanına alıyor. Allah Allah! Şimdi problemi anladınız değil mi? Biz Allah azze ve celle'nin kaldırdığı yükü yüklenmişiz, altında inim inim inliyoruz. Yükü de kimi kaldırdığını zannediyoruz? Kendimizin. Bakın, dersin sonunda bu mesele "Keşke yanlış yapıyorsun" la sonlanacak mesele olsaydı. Mesela hainliğine çıkacak mı? Mesele olacak. Birazdan tek tek işleyelim birlikte. Evet, buyurun devam edelim.
Evet, insan gafletten dolayı iktidarı dahilinde kolay olan Ubudiyet vazifesinin terkiyle, gafletten kolay kulluk vazifesini bıraktığın, evet, zayıf kalbi ile Rububiyet vazifesi sakilesinin altına girer, altında ezilir. Allah'ın yapacağı işleri ben yapıyorum sandığın altında ezilmeye başladım. Buyur. Ve aynı zamanda bütün istirahatini kaybetmekle bak, bak! Asi, şaki, hain adamların partisine dahil olur. Allah'ın işine karışana ne deniyormuş? Hain! Olaya bak, olaya! Şimdi iki tane daire var. Birisi Rububiyet dairesi, birisi Ubudiyet dairesi. Bize bakan daire Ubudiyet, yani kulluk dairesi. Allah azze ve celle'ye bakan da Rububiyet dairesi. Şimdi bir iki kelime anlamı vererek devam edelim. Şu ubudiyetle ibadeti bir ayırayım önce. İbadet, Allah'ın emirlerine uymak demek. Anlaşıldı mı? İbadet, Allah'ın emirlerine uymak demek. Ubudiyet ise hayat boyu kulluk demek. Allah'tan gelen her şeye razı olmak demek. Yani tevekkülsüzlük neye zarar veriyor? Sen belki ibadete devam ediyorsun ama ubudiyete, yani kulluğa zarar veriyor. Çünkü Allah'tan gelene razı olmuyorsun, isyan ediyorsun. Sen benim yükümü falan kaldıramazsın haşa! Benim bu işleri dişimle tırnağımla halletmem lazım diyorsun. Allah Allah! Bir üçüncü kelime de Rububiyet. Bak bakalım Rububiyet neymiş? Rububiyet, eşyanın nasıl şekil alacağını takdir etmek demek. Geniş bağlamda terbiye etmek demek. Çok derin anlamlarından bir tanesi, eşyanın nasıl şekil, vaziyet alacağını takdir etmek. Şimdi Rububiyeti, yani Allah'ın eşyaya nasıl şekil verdiğini anlayabilmek için Allah azze ve celle'nin biraz sanatlarına bakalım mı? Bakalım. Allah'ın sanatına bak. Çamuru terbiye etmiş, insan yapmış. Bak, taklit edilebilir gibi bir şey mi mümkün? Değil. Bak, bir damla suyu terbiye etmiş, 150 ton balina yapmış. Nasıl taklit falan mümkün değil, değil mi? Yumurtayı terbiye etmiş, tavus kuşu yapmış. Var mı taklidi? En fazla biblo yapıyorsun, onu satıyorsun. Bak, yumurtadan tavus kuşu. Yani hiç aralarında alaka var mı? Hiç alaka yok aralarında. Birinin yarattığı o kadar belli ki. Niye? Bir damla suyla 150 ton balinanın alakasını kurabilir misin? Ya hiç alakası yok aralarında. Allah Allah! İncir ağacına çamurlu su içiriyor, onu terbiye ediyor, süt yaratıyor. Şimdi buyurun, çamurla sütün alakasını kurun. Bak, Allah azze ve celle'nin yani Rububiyet dairesinin terbiyesi, derikte ettiği vazifeler bu şekildeymiş. Bir de insanın sanatına bakalım mı? Bakalım. İnsanın sanatında, insanın eline bir şey düşer de terbiye ederse, cinsini değiştiremez. Ne demek istiyorum? Örnek, diyelim insan demiri terbiye eder, en fazla ne yapar? Bıçak yapar. Öyle mi? Bak, demiri terbiye eder, bıçak yapar. Onu terbiye eder, ekmek yapar. Bak, şimdi az önce Allah azze ve celle'nin terbiye ettiklerine bak. Bir de ya! O bu da yaratılmış, sen dövüp ekmek yapmışsın. Aradaki vazife şekli nasıl dağlar kadar? Allah Allah! İnsan kumu terbiye eder, cam yapar. Ağacı terbiye eder, kitap yapar. Doğru mu? Allah Allah! Hayvanı terbiye eder, tantuni yapar. Şimdi Rububiyet dairesine düşen vazifelere bak. Ubudiyet dairesine düşen vazifelere bak. Biz nasıl davranıyoruz biliyor musun? Gafletten dolayı bu vazifeleri karıştırdığımızdan, sanki şu dairedeki vazifeleri de biz yapıyor gibiyiz. Allah Allah! Böyle olunca da ne oluyor biliyor musunuz? Gaflet bize kulluk vazifesi yapma imkanı bırakmıyor. Neden? Allah'ın kaldırdıklarının altına girmişsin, rollenmişsin. Ben kaldırıyorum gibi davranıyorsun. Allah'ın vazifesine karışıyorsun. Allah Allah! Böyle olunca da bir insana, "Hadi ahirete çalış" dediğinde, "Yahu bu kadar vazifenin altında ezilmişim. Öyle mi? Bunların içerisinde ahiret ne gezer?" deyip kestirip atıyor üstünden. Şimdi biz bir gün bir evin çocuğuna gitsek, 4-5 yaşında evin çocuğu. Bu sabah gitsek, bak, evin 4 yaşında çocuğu. Halini hatırını sorsak, desek ki, "Yav, nasılsın?" "Sormaya, sorma! Anne baba ile hayat mücadelesi, kira derdi, su faturası, hele hele memleket meseleleri beni benden aldı. Bunların hangisini yapayım? Baş edemiyorum." dese. Anne babası da bunu duysa ne der? "Ne mücadelesi? Ne mücadelesi? Köşede seni unutsak açlıktan çürürsün. Neyin mücadelesi?" deyip kahkaha atar. Öyle mi? Bak, bizim halimiz aynı o nazdar çocuk gibi. Bütün hayatımızın iktidarı komple Allah'ta. Bize cüzzi bir tasarruf vermiş. O kadar. O da sadece istemek. Yapmak, yaratmak yok. Sadece istemek. Yani şurada kahve içmeye yudumlamayı istiyorsun da, Allah azze ve celle kolunu, kas sistemini yaratıyor, bütün kainatı çeviriyor, bütün döngüler, bütün determinizma çalışıyor ki şu parçalar içinden devam etsin. Aynı çocuk gibi. Derdimiz var mı? Var. Peki o çocuk nasıl teselli bulur? Birisi gelip "Bu evin yükleri sana ait değil, anana babana ait" diye anlatsa. Bu saf ne der? Başta söylesenize, "Getirin jelibonumu" der. Bak, şimdi bizim teselli bulmamızın yolu ne? Birinin bize bu yükleri Allah'ın derhute ettiğini anlatması. Doğru mu? Yoksa ne zannediyoruz? Rububiyet dairesinin terbiye ediciliğini, vazifelerini biz yapmış diye bunları birbirine karıştırıyoruz. Bak, aynı vaziyetteyiz. Aynı vaziyetteyiz. Aynı şeyleri düşünüyoruz. Faturalar ne olacak? Yeni dükkan açacağım, ne olacak? Şehir şehir geziyorum da, burada benim rızkım ne olacak? Genelde, ileride çocuğumun evi, barkı, onlar ne olacak? Aynı vaziyetteyiz. Allah azze ve celle de diyor ki, "Sen bunları düşünme. Neyi düşün? Kulluk vazifeni düşün. Kulluk vazifeni." Allah Allah! Bunlara müdahalen mümkün değil. Sana bunlardan hesap da sorulmayacak. Sana, sen sorulacaksın. Acaba sahabenin en az vereninin canını verdiği bu yollarda, sen bu ince hakikatleri nasıl anladın? Onların ayak izlerine basmaya nasıl mücadele ettin? Tam sana sorulacak bunlar. Tam sana sorulacaklar. Birisi merhum 40. hocanın yanına gelmiş, "Hocam," demiş, "öldükten sonra bu kabirden nasıl kalkacağım? Aklım almıyor." demiş. 40. hoca demiş ki, "Kabirden nasıl kalkacaksın? Benim de aklım almıyor." demiş. Allah Allah! "Hocam, nasıl aklına almıyor? Sen alim adamsın. Hadi ben cahilim, benim aklım almıyor. Sen alim adamsın, senin nasıl aklına almıyor?" "Kabirden senin nasıl kalkacağını benim aklım almıyor. Ama Allah beni nasıl kaldıracak desen, ben onu biliyorum." demiş. Bak, şimdi konuyu anladınız mı? Şimdi bize düşse kabirden kalkmak. Toprağın altına koydular mı? Koydular. Kalaslar döşediler mi? Döşediler. Toprağı üstümüze attılar mı? Attılar. Sana kalsa, sen oradan çürümekten, orada börtü böceğin sünnetlemesinden başka hiçbir işe yaramaz. Seni Allah kaldırmazsa kalkman mümkün değil. Sorular da bile Allah'ın vazifesi nedir? Benim yapabileceğim vazife nedir? Bunların her birisi birbirine girmiş durumda. Sebebi neydi? Gaflet. Allah Allah! Bak, şimdi bu gafletin sebebi ne biliyor musun? Bir sebebi de bizi ilgilendirmeyen meselelerle o kadar meşgulüz ki, o kadar altına yatmışız ki, bizi ilgilendirmeyen meseleleri. Bu yüzden bizi asıl ilgilendiren temel vazifelerin doğru sorularını bir türlü soramıyoruz. Değil mi? Şunu diyemiyoruz. Yani, "Beni yaratan zaten yaşatacak. Dert edilmesi, düşünülmesi gereken konular bunlar değil. Benim düşünmem gereken ince detaylar, ahiretten hesapları." Bakın, bugün herhangi bir mesleği yapan insanları biraz konuşturun. Mesleğin inceliklerini o kadar inanarak ve o kadar ince detaylarla anlatıyor ki, aklınız şaşar. Ya bu adam yapmasın mı? Yapsın. Yapsın ama kulluk vazifesini daha derin biliyorsa, bunu yapsın. Aynı şekilde kulluk vazifesini sorun. Üç tane cümleyi yan yana getiremiyorlar. "Namaz iyidir, oruç hoştur, zekat zordur." Öyle mi? Bak, bak! Neden? Bizi ilgilendirmeyen vazifelerin yükünün altına öyle yatmışız ki, asıl vazifeler kaçmış gitmiş gözden. Ya bir gün geldi, birisi "Çok dertliyim" dedi. "Hayırdır?" "Bu böyle olmaz." dedi. "Ya ne böyle olmaz? Bu takım sezonu böyle bitiremez." dedi. Ya takımın senden haberi var mı? Yok. Futbolcunun? Yok. Topun? Onun da haberi yok. Bak, hiç! Bize vazife olmayan, dünyada ve ahirette hiçbir işimize yaramayacak öyle yüklerin altına yatmışız ki, ne kaçıyor biliyor musun? Sonsuz hayatta perişan olma ihtimali var. Şimdi birisi kabahat işlese, "Aslanım, senin derdin nedir?" diye karşına alırsın, bir hesap sorarsın. Birisi hainlik etse, "Vurun kafasını!" der, yüzüne de bakmayabilirsin, bilirsin. Şimdi bu mesele, "Allah'ım, sen beni besleyemezsin, Rezzak ismi falan..." Havacı ve haşa! "Sen beni evdeki iki çocuğu, geleceğimizi, onların düğünlerini, yav, sen bunları yapamazsın. Güvenmiyorum sana." Bu vazifelerin altına ben yatıyorum demek, sizce ne olur? Allah Allah! Bak, şimdi olayı görüyor musun? Olayın mehametini görüyor musun? Allah Allah! Devam edelim mi? Buraya kadar sorun var mı? Şimdi buraya kadar anlattığım meseleyi özetleyen müthiş bir örnek var. Sen bir askersin. Örneği inanılmaz bir örnek. Bunu anlarsak, hata yaptığımızın şablona oturacak. Şimdi mesela, bir arabada problemli yerin neresi olduğunu biri usta nasıl anlıyor? Kafasında arabanın doğru çalışma şablonu var. O şablonu kafasında doğru olduğundan, yanlış parçaya hemen sinyal alarm veriyor, değil mi? "Aa, bu parçada hata var." Bu örnek tam şablonu oluşturacak örnek. Askerlik örneği, çok iyi dinle. Devam edelim.
Evet, insan bir askerdir. Nesiniz? Asker! Hayal edin, tefekkür edin. Bak, bu tefekkür, "Tefekkür saati, atin hayrün ibadeti senetin." Bir saat tefekkür, Allah Allah! Bir yıl nafile ibadetten hayırlı. O yüzden kendinizi koyun, film çekin ya kafanızda. Tevekkür edin. Buyurun. Askerlik vazifesi başka, hükümetin vazifesi başkadır. Askerlik vazifesi, talim, cihat gibi din ve vatanı koruyacak işlerdir. Doğru değil mi? Askerin vazifesi, sen talim yapacaksan, vatanını koruyacaksın. Doğru mu? Doğru mu? Hükümetin vazifesi ise erzakını, libasını, silahını vermektir. Örnek anlaşılıyor mu? Hükümet neyini verecek? Erzakını, libasını, silahını. Onlar da hükümet verecek sana. Sen ne yapacaksın? Talim, cihat. Hükümet ne yapacak? Libas verecek, kumanya verecek, silah verecek, yatacak yer verecek, botunu verecek, botunun bağcığını verecek. Allah Allah! Hiç düşünecek misin bunları? Sana ne ya! Koca devlet! Sen ne düşüneceksin? Talim, cihat! Talim, cihat! Buyur! Binanın alayı, erzakını temin için askerliğe ait vazifeni terk edip bak, ne için? Bak, erzak için bu vazifeni terk edip, evet, ticaretle mesela iştigal eden bir asker, cümleye bak! Şaki ve hain olur! Allah Allah! Olaya bak, olaya! Bak! Şimdi sen bir askersin, kışladasın. Başlamışsın dertlenmeye. "Ya ne oldu ya? Bize bu kumanyayı verirler mi?" Bak, arkadaşına dertleşiyorsun. Arkadaşın da aklı selim. "Ya Allah Allah! 20 yıllık askersin, vermediler mi ya? Bize yeni kıyafet verirler mi?" Ne dersin? Allah Allah! Arkadaş, kaç yıllık askersin? Vermediler mi ya? Şimdi bunlar bize bakar mı? Benim akşam kalacak yerim hazır olur mu? Allah Allah! Sen şimdiye kadar askerlikte böyle problem yaşadın mı? Ne derler bu askere? Şaki ve hain! Neden? Çünkü bunları düşünmek senin vazifen değil, devletin vazifesi. Bak, çok ince mesele. Örnek oturuyor mu kafaya? Bak, askerin vazifesi neydi? Talim, cihat. O talime birazdan marifetullah dersleri diyeceğiz. Cihada da sahabenin ayak izleri diyeceğiz. Oldu mu? Bak, devletin vazifesi ne? Gırtlağındaki lokmaya kadar. Ya kimin hesabında? Onun hesabında. Bak, şimdi komutan bu askeri pazarda zeytin satarken görse, dese ki, "Aslanım, hayırdır? Ne yapıyorsun burada?" "Vallahi komutanım, aç kalırız endişesiyle geçim derdiyle geldim burada zeytin satıyorum." Masum geliyor değil mi? Bak, komutanlığı dese ki, "İyi de senin nöbet vazifen vardı. Nöbette kim var?" "Komutanım, ne bileyim kim var? Evdekiler rızık bekler, 5 tane boğaz bakıyorum." Öyle cümleler var değil mi? Ekmek kimin midesinde? Aslanın midesinde. Bak, ezbere cümleler. Böyle yapıştırmışlar dilimize. Şimdi komutan ne der ona? "Koca devlet seni doyuramadı mı bu zamana kadar? Rızkını veren hiç bundan sonra vermeyecek olur mu?" Allah Allah! Ne cezası alır? Hem asi, hem de firar! Vazife yapmamak nedir? Firar! Namaz kılmamak firar! Kur'an'ın inceliklerini anlamaya çalışmamak firar! Sahabenin ömrünü verdiği o imam meselelerini, marifetullah meselesini çözememek, yapamamak, anlamamak firar! Arkadaş, sen niye bunları öğrenmiyorsun? Görmüyor musun? Manavın önündeyiz. Buradan ben ne zaman çıkayım? Ne yaptı? Firar etti! Bu konuştuklarımızın her birine nasıl çözüm olur bilmiyorum ama mutlaka çözüm olur, onu biliyorum. Biz birbirimizin hayatının detaylarını bilemeyiz ki nasıl çözüm olacağına anında söyleyelim. Konu ne biliyor musun? İman! İnanacaksın ve o çözümü bulacaksın. Niye? Sen bir askersin! Allah Allah! İkinci Mahmut döneminde Vakayı Hayriye diye bir olay yaşanıyor. Yeniçeri Ocağının lağvedilmesi. Duymuş muydunuz? Şimdi Yeniçeriler ilk dönemde ne yapıyorlar? Talim, cihat. Talim, cihat. Daha sonra belli dönemlerden sonra siyasete ve ticarete bulaşıyorlar. Kendi vazifelerini bırakıp ticaretle uğraşıyorlar. Ocakları terk ediyorlar, gidiyorlar ticari meselelerle uğraşıyorlar. Allah Allah! Talim ve cihattan geri kaldıklarından dolayı o ocak lağvediliyor. Başka bir pencereden bakalım. Neden o ocak lağvedildi? Devletin gücü itham edildi. Yani ne diyor sultana? "Yeniçeri, sen bana bakamazsın." Bak, yüzyılların imparatorluğu! Öyle mi? Yüzyılların imparatorluğuna diyorsun ki, "Sen bana bakamazsın." O yüzden ben talim ve cihat'ı bıraktım, ticarete başladım. Bak, şimdi o yüzden ocak lağvediliyor. Asakir-i Mansure-i Muhammediye, yeni bir ordu kuruluyor. İkinci Mahmut, doğru mu? "Muhammed'in zafer kazanmış orduları" demek. Ve işin devamındaki hikaye ne biliyor musunuz? İstanbul'a gidin, bir iki tane Yeniçeri mezarından başka göremiyorsunuz herhalde. Bir tane Üsküdar'da var. Neden biliyor musunuz? İkinci Mahmut mezar taşlarını bile kırdırmış. Sinirden! Yani vazife terk edilirse, üstüne bir damga yapışırsa, karşılığı çok feci. E şimdi yani bu ders işliyoruz ya, soralım şöyle; Mustafa, sen bir içinden sor bakayım kendine, yapıyor muyuz bu vazifeyi? Sor bakayım. Mehmet Can, bir de bak, çok özel bir durum var. Şimdi normal zamanlarda askerlik vazifesini asker üstlenir. Olağanüstü bir hal olsa, özel bir durum olsa, mesela bir Çanakkale daha olsa, memleketteki herkes asker midir? Herkes askerdir. Şimdi sizce manen özel bir durum yok mu? Günlük bu kadar imansız adamın gittiği tarihte görülmemiş. Niye? Dışarıda bir insanın tavuk kadar kıymeti yok. Adam, adamın gözüne bakınca diyor ki, "Ben bunun arabasını kaç paraya alırım? Ya bir selam vereyim de ileride dükkanını bana kiralar. Şuna bir tane yemek ısmarlayayım da işim düşer de evi ucuza verir. Ya şu belediyeye gideyim, falancaya gül gonca gül dağıtayım da yarın bir gün işim düşer." Adam demiyor ki, "Bunun namazı var mı? Ahireti var mı? İman ne durumda?" Hiç kimse ona demiyor. Sizce bu kadar insanı akla zarar şekilde imandan bir haber şekilde gittiği bir dönemde, kimlere iman muhafızıdır bu vazife? Artık herkesin üstünde. Öyle ya! Ben bu hafta bir şey yaşadım. Şimdi anlatayım, anlatmayayım ya. Çok enteresan. Çok iyi bir arkadaşla böyle güzel güzel konuşuyoruz. "İçki konusunda da biraz katı mısınız?" dedi. Şimdi ben de cümlenin anlam karşılığı yok. Mesela içki konusunun ortası ne? Azı ne? Katılığı ne? Dedim ki, "Yani bunun böyle bir formu yok ki. Kur'an ne diyorsa, içki o." Anlam veremiyorum. Bu kadar bilgili, kültürlü bir adam, içkinin neyi olabilir? Yani biz burada mıyız daha ya? İçiyorsan iç, yapıyorsan yap ama içki net bir şekilde haram. Ya bunun sorgulanacak neresi var? Ben onu anlayamadım. Biraz garip değil mi? İçkinin neresi sorgulanabilir? Ben anlayamadım orayı. Anlayamadım. Yani var mı yani böyle bir orta kıvamı? Gözden mi kaçıyor? Yani tesettür baş değil, tamamının örtülmesinin uygun olmuş halidir. Bunun neresi anlaşılmıyor? "Şöyle yaptım, bura açık." Bu tesettür değil ki! Yani bunun ortası mı var? Var mı bir ortası? Yani şöyle de olur, böyle de olur. Allah Allah! Örtünün adı mı tesettür? Tamamı değil mi? Faizle ilgili bir orta bir mesele mi var? Bilmediğimiz daha buralardayız. Daha buralardayız. Şimdi senin vazifen var mı yok mu? Şimdi sen ahirette bunun hesabını verecek misin, vermeyecek misin? Adam geçiyor kapıdan hala misafir gibi. Bu vazifeler burada koşturanlara özel değil. Kimse evrakla seçilmedi. Ben bu işin evde bol bol sadece Kur'an okunup böyle güzel vakitler geçirilerek kazanılacağına inansam, ben onu yaparım zaten. Ben buna inanmıyorum ki. O sahabenin davasını anlayıp o adımları atmadan ben bir kurtuluş olduğuna inanmıyorum. Sizden öncekilerin başına gelen sizin başınıza gelmeden cennete girebileceğinizi mi zannediyorsunuz? Bakara'da geçiyor değil mi? "Onlar dediler ki, 'Metanetullah! Allah'ın yardımı ne zaman?' Söyle onlara, 'Pek yakındır.'" Böyle bir ayet var. Şimdi namaz ayeti farz da, bu ayet farz olmuyor mu? Yani olmuyor mu? Yani dükkanda geçen ömür kurtulur mu? Kurtulursa biz de dükkan açıp zekatı verip geçelim. Yani bunu bir orta yolunu bulmak gerekmez mi? Allah Allah! Çok enteresan, çok enteresan! Şimdi bu rızık endişesine derde düşenlerle ilgili bir ayet var. Yani rızık endişesine düşüp kulluğu terk eden ana konumuz değil mi? Rızık endişesine düşüp kulluğu terk eden. Kulluk sadece namaz mı? Hayır, hayır. Oruç tuttum. Çok geniş. Yani bu bir saatte bile anlatılacak bir şey değil. Bu üstüne düşüp öğrenilecek bir kıvamın adı. Rızık endişesine düşüp kulluğu terk edenlerle ilgili Zariyat suresinde ayet var. 56-57-58. Hazır mısın ayete? Ya ayetin içinde çok enteresan bir cümle var, çok enteresan. Ben duyunca çok şaşırdım. Bak, "Ben cinleri ve insanları başka değil, sırf bana kulluk etsinler diye yarattım." Konu yine kullukta, gördünüz mü? Bak, cümleye bak. "Onlardan bir rızık istemiyorum." Allah diyor. "Haşa! Rızık istemiyorum." "Beni doyurmalarında istiyor değilim." Allah Allah! Rızka muhtaç mı? Haşa! Hayır. Allah rızka muhtaç değil ki. O zaman "Ben rızık istemiyorum"daki mana nedir? Nedir biliyor musunuz? "Benim himayem altındakilerin rızkını sana yüklemedim." demek. Anladın mı? "Onlardan bir rızık istemiyorum." ne demekmiş bu? Evde var mı çoluk çocuk? Evet. Kimin bu çoluk çocuk? Allah'ın malı ya! Senin değil. "Senden rızık istemiyorum" demek, "Onlara sen bakmıyorsun, ben bakıyorum." Ey ağacın dalı demek, öyle mi? Ya odun demedim ha! "Senden rızık istemiyorum." Ne demek? Bak, mana lazım değil mi? Haşa! Allah'ın rızka ihtiyacı mı var? Ne diyor burada? "Benim himayem altındakilerin rızkını veren sen değilsin." diyor. Ayeti gördünüz mü? Bak, devamında da diyor ki, "Şüphesiz rızkı veren, Sarsılmaz gücün sahibi olan yalnızca Allah'tır." Allah Allah! Rızık endişesinden dolayı kulluğu terk eden mesul müdür? Mesuldür. Bütün yapmadıklarına mesuldür. Sadece faturamı kesilecek? Hayır. Allah muhafaza! Ahirette hain diye yargılanma ihtimalin var. Çünkü rızkı veren Allah. Sen burada endişeye girdiğin anda ne yapıyorsun? Rezzak ismini yalanlıyorsun. Ya olayı görüyorsun değil mi? Mehmet Can, sizin lokanta var değil mi? Geldi bir tane eleman, eli ayağı titriyor. "Ne oldu kardeşim ya?" "Mehmet Can Bey, sen bu ay sonu benim maaşımı vermeyecek misin?" Hayda! "Kardeş, 9 yıldır yanımda mısın?" "Yanındayım." "Nereden geldi bu endişe sana?" "Hiç gördün mü yani maaş vermediğimi?" "Yok, yok. Mehmet Can Bey, sen sanki benim çoluğumu çocuğumu aç bırakacaksın." Allah! Kardeş, bak sana ekstra ikramlarda da bulundum mu? "Bulundum." "Karşılıklı yemek yedik mi?" "Yedik." "Sana arabada hediye ettim mi?" "Ettim." "Evini alırken ben yardım ettim mi?" "Bunun yanında maaş verdim mi?" Kardeşim, ne bu endişe? "Yok, yok. Mehmet Can Bey, sen bu ay beni aç bırakacaksın." Ne yaparsın? Mehmet Can, adam ne yaparsın? Ya isnan krize girer ya! Biz Allah'a böyle yapıyoruz. Kulluk var. Bu Kur'an'ın hakikatlerini anlamak olur mu ya? Allah beni aç bırakır, ben buraya gelirsem. Şimdi bu sağlıklı bir düşünce mi? Bu gafletin dibi mi? Değil mi? Tarık, öyle mi? Cem gelse bile senin otelde böyle davransa ne yaparsın? Allah Allah! Eli ayağı birbirine dolaşmış, titriyor. "Ne oldu ya? Sen maaş vermiycen herhalde bana." Aslanım, 10 yıldır yanımdasın. Hiç aç kaldın mı? Yok. Ama sen bu ay öyle yapacaksın. Ya Allah Allah! Çözümü var mı bunun? Gafletin dibi ya! Çıldırır insan ya! Öyle mi? Talip, aynısını dükkanda düşünün. Ee, biz Allah'a böyle yapıyoruz. Yapılacak iş var. E dükkan da var. Ders kaçar mı? Ya işten dolayı iman dersi kaçar mı? Kaçar mı? Lüks mü bu ya? Gaflet hat safhada. Ama bunun kabir azabı çok şedit olur. Allah muhafaza buyursun. İnşallah! Allah Allah! Sürekli dilimizde aynı parola kardeşim. Hayat nasıl geçiyor? Mücadeleye devam! Neredeydi ekmek? Iguana'nın midesinde miydi? Bak, hep hep aynı, aynı hikaye. Öyle mi? Ne yapıyorsun? Mücadeleye devam! Dükkan nasıl? Mücadeleye devam! Mücadelemizle ayakta, çok şükür. Hani bu başarıyı Allah yaratıyordu. Mücadele! Mücadele edeceksin. Bir de onların videoları var şimdi izliyor musunuz? "30 yıldır bu dükkanı dişim tırnağım." "Yanında da aynı kebapçı vardı. Bak, ona vermemiş. O daha çalışkan demek." "Veren başkası." "Sen nasıl yapacaksın bunu?" "30 yıldır başarı." İnanacaksın ama iman değil. Yani o iman, namazda, abdestine inanma. İnanacaksın. Çok gülüyorum ya! Bu kebapçıların hepsini ben yarattım. Öyle diyor. Bir de yaratma faaliyetine de girmiş bak. Kulluk köşede. Haşa! O kabiliyeti de geliştirmiş. Yani bu yeni nesil çıkan lokantacıların hepsini ben yarattım falan. Öyle haşa haşa! Ya la teşbih anlaşılsın diye. İnanacaksın, başaracaksın. Yav, başarıyı yaratan Allah değil miydi? Bunu veren Allah değil miydi? Biz sadece dilenci gibi dilenmiyor muyduk? Mücadele edeceksin. Gençlere bir tavsiyeniz var mı? "Gençler, mücadele!" Haha! Allah Allah! Gençler, ekmek bülbülün midesinde! Mücadele! Ya böyle saçma sapan laflar nereden geldi bize ya? Nereden geldi ya? Bırak eski tarihi izleri. Bizim dedemizde yok bunlar ya! Allah Allah! Abdestsiz ekime gitmeyen adamlar bunlar ya! Öyle mi? Abdestsiz tarlaya gitmeyen adamlar ya! Nereden geldi bu işler bize? Nereden geldi ya? Başarıyı yaratan Allah değil miydi? Sen kimsin ya? Mücadeleye devam edeceksin. Allah Allah! Güneşi lamba diye takmış. Hangi mücadele ile bunu yapabiliriz? Buyurun. Her bahar çiçekleri halı diye seriyor mu? Hangi mücadele ile yapabiliriz? Bak, Süleyman, Süleyman! Bak şuraya iki tane lamba takıcaz, bir aydır araştırıyoruz. Dem ya! Hangi mücadele ile gece o yıldızları, o kandil lamba diye süsleyebilirsin? Bak, iki tane lambayı bir aydır uğraşıyoruz. Bak, Allah Allah! Hangi mücadelem ile arıya o enfes balı yaptırabilirsin? Allah azze ve celle yağmur yağdırmasa, hangi mücadele ile bulutu ikna edebilirsin? Buyur. Mümkün mü? Mümkün değil. Allah Allah! Güneşi doğurmasa, hangi mücadele ile? Allah Allah! Allah azze ve celle bizdeki aklı eşşeğe de verse, hangi mücadele ile ona binebiliriz? Aynı akıl onda olsa, hadi bakalım. Kim kime biner? Öyle mi? Allah Allah! Mümkün mü ya? İnekle mücadele etseydik, "Hadi sütü vereceksin, vermeyeceksin." Ya bak, bunların bir tonlukları var, amcaoğulları var. Bir tonluk. Sen nasıl mücadele edeceksin bunlarla ya? Bak, bak! Üstümüzdeymiş gibi zannettiğimiz işleri görüyor musunuz? Şu kadar uzağa, şu kadarız, şu kadarız. Altına yalandan yatıp rollendiğimiz, haşa! Allah azze ve celle'nin kendine de ruhte ettiği vazifeler. Bak, şimdi koyun koyun dile gelse der ki, "Otu yiyen ben, dikeni yiyen ben, ahırda yatan ben. Yünümden yastık yapıp rahat yatan sen. Sütümden peynir yapan sen. Etimi böyle çeviren yine sen." Allah Allah! Şimdi bu iş mücadeleye kalsın. Buyur Cem, Serkan, mücadeleye kaldı. Hadi bakalım. Mümkün mü? Mümkün mü? Bunda akıl olacak. Kurban Bayramı'nda kaçıyor, tutamıyoruz. Bir de bunda akıl olsa. Ha! Nasıl olacak? Allah Allah! Tantuni yaptırır mı kendisinden? Bebek doğuyor, "Bana süt verin" diyor. Bak, konuşmayı bilmeyen bebek süt istiyor mu? İstiyor. Aynı anda anneden süt muslukları açılıyor ya! Bir açılmasın. Hadi mücadele! Ya hangi mücadele? Bunun deneyecek yolunu bulamayız biz. Ne mücadelesinden bahsediyorsun? Başarı Allah'tan ya! Nerelere gidiyoruz ya! Ondan sonra bizim bu kafa neden o secdeye eğilmiyor? Ruh firavun gibi olmuş. Bu nasıl eğilecek? Allah aşkına! Onu ben başardım, onu ben yaptım, onu ben bitirdim. Allah Allah! Çok enteresan, çok! Buyurun devam edelim.
Bu itibarla insanın Allah'a karşı ubudiyet vazifesidir. Terk-i kebair, takvasıdır. Cümleyi dikkat! Nefis ve şeytanla uğraşması cihadıdır. Allah Allah! Bak, şimdi insan alemi askarında cihad-ı ekber ile vazifelidir. Nedir yani? İnsan küçük aleminde büyük bir cihatla vazifelidir. Nedir o cihat peki? Nefis ve şeytanla cihat. Bak, Uhud'tan dönüyorlar. Uhud, Bedir biliyorsunuz. Uhud'ta intikam savaşı diye ekleyin. Müşrikler intikam alıyor ya, kimler orada devrilmiş, değil mi? Koca Hamza Efendimiz orada şehit olmuş, müşle yapmışlar, etlerini doğramışlar. Uhud gibi bir harpten dönülüyor. Efendimiz asaletu vesselam diyor ki, "Küçük cihat bitti, büyük cihata dönüyoruz." Sahabe diyor ki, "Ya Resulullah, büyük cihat nedir?" "Nefisle cihat" diyor. Bir cihatın büyük olduğu nereden belli olur? Neticesinden. Çok güzel. Neticesinde ne kadar büyük kaybediyorsan, o kadar büyüktür. Şimdi Uhud'ta düşsen ne olursun? Şehit olursun. Nefis vursa düşsen, gübre olup gidiyorsun. İşte sonsuz gençlik gidiyor, sonsuz hayat gidiyor ya! Oğuzhan, bak olayı anlıyor musun? Sonsuz güzellikler, sonsuz kavuşmalar gidiyor ya! Allah Allah! Bak, cihata bak, cihata! İnsan bunu tam nerede anlıyormuş biliyor musun? Sekerat anında. Tam son nefes verilirken, böyle dünyanın bütün gerçek yüzü gösteriliyormuş. "Eyvah!" diyormuş, "Kaybettiğim savaşa bak!" diyormuş. Ama hiçbir anlamı kalmıyor orada, değil mi? Bir insanın İslam birinci işi olmazsa, zihninde ikinci iş olursa, hiç bunu kabul etmiyor. Direkt üçüncü işe dönüşüyor. Yani İslam'ın önüne bir şey koyun. Buyurun. "Allah denetmesin." Buyurun. "Yapamıyorsun." Ya olmuyor bu iş ya! "Önce bir kariyer yapayım, ondan sonra şu işlere." Ya olmuyor ya! Namazı bile terk ediyor adam ya! "Şu dükkanı bir büyüteyim, yenisini bir açayım da ondan sonra bu işlere bakayım." Ya böyle diyen bir tanesi yok bizim yıllardır saha tecrübemiz var ya. Günde 1000 adamla görüşüyoruz ya. Bak, olayı görüyor musun? Telefonlar, gelenler, mesajlar, binlerce adam günde. Yok böyle bir olay ya! Yok! İslam'ı ikinci iş yaptığın anda, ne yapıyor biliyor musun? Halil terk ediyor gidiyor. Anında! İslam'ı ikinci iş yaparsan, diyor ki, "Ben hiç işi mi?" Böyle bir şey kabul etmiyor. Allah Allah! "Ben duydum bu cümleleri ya. Dükkanlarımın cirosu düşer de, ben önce onları halledeyim, sonra bir ara kulluk vazifesi yaparım." Allah böyle bir pazarlığı kabul etmiyor. Kaçak, bir şaki, bir asi ve bir hain yazılıyorsun. Allah Allah! Bizim kalbimizin merkezindeki fer, yani güç, sadece Allah'ı sevmeye yetecek kadar. Başkasına meylettiği anda yetmiyor ki güç. Neden içimiz karışıyor, anlıyorsunuz değil mi? Dünyada o kadar işler başarmış adam, konu İslam'a gelince neden eli ayağına dolaşıyor? Kalbi buralarda kaldığı için. Allah azze ve celle'nin yapacağı Rububiyet vazifelerinde kaldığı için. Dükkan ne olacak? Sağlığım ne olacak? Çocuk ne olacak? Gelecek ne olacak? Şu yatırımlar ne olacak? Ya bunların hiçbirisi...
Senin vazifen değil bunların. Senin vazifenin olmadığını ispat etmenin yolu da nedir biliyor musun? İnfak etmek. Uykunu, vaktini, paranı. Hele hele gözün bir şey de mi takıldı? Mutlaka o takılan şeyi infak et. Allah, Allah! İnfak, kalpteki bu nifakları çok güzel çözer. Buyurun, devam edelim.
Amma gerek nefsine, gerek evlat ve taallukatına hayat malzemesini tedarik etmek Allah'ın vazifesidir. Bak, cümleyi anladınız mı? Senin evladına, eşine hayatta lazım olanları vermek Allah'ın vazifesi. Ben, "Benim vazifem" desem, haşa, Allah'ın hakkını temellükle gasp ediyorsun demek. Gasp var burada.
Ya, şimdi ben şurada bir tane tablo yaptım, olur mu? Kimin tablosu? Salvador Dali. Bak, şurda bir tane tablo yaptım. Efsane bir şekilde yanımda duruyorum. Birisi de geliyor, arkadaşına diyor ki: "Nasıl tablo yapmışım?" Ama benim yanımda diyor. Allah, Allah! İnsan çıldırır ya, böyle bir gasp olur mu? Benim yaptığım tablonun yanında, arkadaşına getiriyor, diyor ki: "Ben bu tabloyu nasıl yapmışım?" Aynı hikayedeyiz.
Allah azze ve celle diyor ki: "Ben doyuruyorum." Biz Allah'ın huzurunda diyoruz ki: "Bu çocukların yükü bende." Allah: "Ben de." Ayette diyor, manayla diyor, "Bana rızık vermenize muhtaç değilim" diyor. Biz Allah'ın huzurunda, bak, aynı tablo örneğinin aynısı ha, diyoruz ki: "Ya ben olmasam bu işler nasıl çevrilecek?" 3 ay sonra kanser oluyorsun, yatağa düşüyorsun. Nasıl çevrildiğin gözüküyor. Yani böyle meydan okuduğun için öyle mi? Bak, çok enteresan bir durum. Farkında mısınız? Temellükle gasp ediyoruz. Yani Allah, Allah! Bir de bunu kulluk yapmamaya vazife gösteriyoruz. Hem söylüyoruz, hem de kulluk yapmamızın bahanesi. Yani Allah azze ve celle, haşa, yaratırken beni bunca şeyi hesaplayamadı. Halbuki benim yüküm çok ağırdır. Nereye girmiş bu yükün altına girmiş, o yüzden ben kulluk yapmıyorum dersin. En başındaki konu, bizim kulluk yapmamaya herhangi bir bahanemiz olabilir mi? Mümkün değil. Allah, Allah!
Buyurun, devam edelim. Evet, madem hayatı veren odur, o hayatı koruyacak levazımatı da o verecektir. Bak, konu nerede düğümlendi, gördün mü? Allah'a güvende. Ya, Allah beni yarattı ya, beni yarattı. Bir gün, bir tane çocuk güzel yemek yiyormuş, küçük bir çocuk. Çocuğa demişler ki: "Ya, böyle her yıl irileşiyorsun, gitgide. E, sana şimdi bir sürü kıyafet lazım olur. Bunların derdine düşmüyor musun?" Çocuk son lokmayı ağzına atarken aynı cümleyi demiş: "Ne düşüneceğim ya? Babam var, o bana alır." Küçücük çocuktaki itikadı görüyor musun? Büyümekle ilgili bir derdi var mı? "Pantolonum bana olmuyor" derdi yok. Neden? Babasına iman edip güvendiği için. Biz Allah'a bu kadar güvensek, anlayamıyoruz ki. Böyle boşluğa ibadet ediyor gibiyiz. Yani Allah seni görüyor. Allah'ın huzurundasın. Öyle mi? Tamam, dur. Ezberleyin bu cümleyi: "Boşluğa ibadet ediyor gibiyiz." Bir inansak var ya, alemimizde yeri olmayacak. Sadece sebeplere riayet ederek fiili dua edeceğiz.
Bak, şimdi birinci vazife yapılınca Allah rızka kefildir. Tekrar edelim mi? Birinci vazife yapılınca Allah rızka kefildir. Askerlik vazifesi yapılınca devlet sana kefildir. Askerlik vazifesi yapılınca devlet sana kefildir. Birinci vazife yapılınca Allah rızka kefildir. Varmı şöyle bunu daha iyi anlayacağımız bir yer? Risale-i Nur'da bir yer var, Kastamonu Lâhikası'nda. Ama cümleleri dikkat etmeniz lazım. Aziz Sıddık kardeşlerim, bak, bak cümleleri. Ben pek kati bir surette ve bine yakın tecrübelerim neticesinde kanaatim gelmiş ve ekser günlerde hissediyorum ki, hissediyor. Kalbe imam olarak da gelmiş. Risale-i Nur'un hizmetinde bulunduğum günde, o hizmetin derecesine göre, yani ne kadar yükün altına girdim, ona göre ahiret parası, o hizmetin derecesine göre kalbimde, bedenimde, dimağımda, maişetimde, yani ev geçimimde bir inkişaf, artma, imbisat, genişleme, ferahlık, bereket görüyorum. Bak, ticaret yaptığımda bunları görüyorum demiyor. Hizmet ettiğimde. Yani sahabe mesela, Allah için bir şey yapmaya çalıştığında bunları görüyorum diyor. Kainatın temel amacı bu çünkü. Hem orada iken, hem burada çok kardeşlerimden aynı haleti hissettim ve ediyorum ve çokları itiraf ediyor ki, "Biz de hissediyoruz" derler. Hatta size geçen sene yazdığım gibi, benim pek az gıdayla yaşadığımın sırrı o bereketmiş. Ya, inanan bir miktar bizde hissediyoruz. Ya, evde en ala yemek oluyor. Ya, şu kadar yiyorsun, gidiyor iştahın. Ya, burada peynir konuluyor. Ya, kebaptan, tantuniden lezzetli olur mu? Oluyor. Tantuniden belki zor da. Ya, nasıl bereket? İşte sırrı bereket. Anlatılacak bir şey değil ki.
Şimdi cümleye hazır mısınız? İmam Şafii'den rivayet var ki, "Halis talebeyi ulumun rızkına ben kefalet edebilirim" demiş. "Çünkü rızıklarında üsad ve bereket olur." Bak, şimdi. Yani bu işlerde mücadele eden bir ilim talebesinin, ama halis, ihlaslı, arkasında duran. Ben ona kefilim diyen kim? İmam Şafii. Nasıl kefil? Ya, nasıl? Bak, şimdi ben bir arkadaşımı askere göndersem, gitti 6 ay askere. Ben de desem ki: "Senin altı ay boyunca rızkına kefilim." Biri beni yalanlayabilir mi? Yalanlayamaz, değil mi? E, şimdi ben mi peki onun rızkını temin ediyorum? Hayır. Askeriyenin gücünü anladığımdan dolayı ben bu cümleyi rahatça ediyorum. İmam Şafii neyi anlamış? Bak, Allah azze ve celle'nin iktidarını, rububiyet dairesini çok iyi bildiğinden diyor ki: "O vazifeye girenin ben rızkına kefilim." Bak, şimdi ben diyorum ki: "6 ay askere gideceğim." Arkadaş endişe ediyor. "Ya, endişe etme, ben rızkına kefilim." Ben mi veriyorum? Hayır. Ama askeriyeyi iyi tanıyorum. Öyle mi? İbrahim abi, bak, yılların askerisin. Öyle mi? Bak, Allah, Allah! Demek Allah, Allah'ı tanıyınca kendi derdini bırak, başkasına bile diyorsun ki: "Ben sana kefilim, rahat ol." Ya, askeriyede kefilsen, Allah'ın da olmaz mısın? Haşa. Bak, olayın inceliklerine bak, inceliklerine. Allah, Allah! Devam edelim mi? Buyurun.
Yalnız hükümetin asker için ofislerde cem ettiği erzakı askerlere taşıttırdığı, temizlettirdiği, öğüttürdüğü, pişirttirdiği gibi Cenab-ı Hak da hayat için lazım olan levazımatı küre-i arz ofisinde yaratıp cem ettikten sonra, kelimeye dikkat edin, o erzakın toplanması, bakın neyini topla? Biz yaratmıyoruz ha, sadece daldan koparıyoruz. Evet. Ve sair ahvalini insana yaptırır ki, şimdi bu cümle çok çok önemli, çok önemli. Allah'ım, sen bizi neden çalıştırıyorsun? Bak, cümle. Evet, insana bir meşguliyet, bir eğlence olsun ve atalet, metalet azabından kurtulsun.
Şimdi dersin en önemli, en kemik yerine geldik. Allah azze ve celle dünyamıza kefil mi? Kefil. Ahiretimize kefil mi? Değil. Çok güzel. Allah azze ve celle dünyamıza kefil, ahiretimize kefil değil. Biz nasıl davranıyoruz? Allah azze ve celle dünyamıza kefil değil, haşa, ahiretimize kefil gibi davranıyoruz. Yani dünyada endişe içindeyiz. Ahirette ama canım, biz inanmışız. Yani Allah, Allah! Bak, şimdi soru geliyor. Allah dünyamıza kefil miydi? Kefil. Ya Rab, sen madem dünyamıza kefilsin, rızkımıza kefilsin, ee niye çalıştırıyorsun bizi? Sonra anlaşıldı mı? Madem kefil, niye çalıştırıyorsun? Ya Rab, mesela ağacın rızkı ayağına kadar geliyor mu? Geliyor. Ya bizim rızkımız da ağaç gibi gelse olmaz mı? Bak, sabahtan akşama kadar koşturuyorum, tayin oluyorum, nerelere gidiyorum. Öyle mi? Öyle. Sabahın köründe dükkanı açıyorsun, depoya mal geliyor, koştur. Öyle mi? Muhammed, uyanıyor musun? Yani yıllarca nöbet tuttun mu dağlarda? Bak, tuttum. Allah, Allah! Niye çalıştırıyoruz? Bak, şantiyelerde demi ömrün geçiyor. Ya Rabbi, sen rızkımıza kefilsen, ağaç gibi ayağımıza gelsin ya da Ya Rabbi, bizi acıkmayan bir şekilde yaratsaydın. Madem kefilsin rızka. Öyle mi? Hiç acıkmasaydık. Allah, Allah! Şimdi olmaz mıydı bu şekilde? Çünkü Allah rızkı veriyorsa, kazanmak diye bir şey yok. Hem de kefilim diyorsun ya, Ya Rab, madem öyle, biz neden çalışıyoruz?
Şimdi öncelikle şunu bir anlayalım. Bir bebek, bebek halden çocuk hale geçene kadar nasıl rızıklandırılır? Anne karnında bebeğin rızıklanması için hiçbir irade kullanmasına gerek var mı? Yok. Yani en aciz halde, en çok rızık geldi. Farkında mısınız? En acil halde, bebeğe nasıl geldi? En çok rızık. Hiçbir şey yapmasına gerek yok. Öyle mi? Anne bağından, kordonundan besleniyor. Bebek geldi mi dünyaya? Geldi. Biraz irade kullanman lazım mı beslenmen için? Lazım. Ney? Ağız hareketi. Biraz daha büyüdü. Bebek 4-5 yaşlarına geldi. Rızkını alman için biraz daha fazla irade kullanman lazım mı? Lazım. Ne yapman lazım? Elini kullanacaksın, ayağını kullanacaksın. Geldin 15'li, 20 yaşlara. Bak, gene bu ayyem belli olan rızkını kazanmak için biraz daha fazla irade kullanman lazım mı? Lazım. Yani iraden arttıkça rızık gizleniyor. Fark ettiniz mi? Evet. Demek rızık kazanılmıyor. Rızık kazanılan bir şey olsaydı, iraden ve kuvvetin arttığında rızkının da artması lazımdı. Rızkın kazanılmayan bir şey olduğu nereden belli? İraden ve kuvvetin arttıkça rızkın gizlenmesinden belli. Doğru mu? Buraya kadar sorun var mı? Bak, şimdi demek ki rızık, güçle, kuvvetle, ilimle makusen mütenasip, yani ters orantılı. Kuvvet arttıkça rızık gizlenir. Nereden belli? Rızık kuvvetle doğru orantılı olsaydı, dinozorların nesli tükenmezdi. Rızık kuvvetle doğru orantılı olsaydı, aslanlar aç kalmazdı. Rızık kuvvetle irade ile ters orantılı. Nereden belli? Bebeğin hayatından belli mi? Belli. Denizlere gidin bakın, bir tane zayıflıktan kuru kalmış balık gördünüz mü? Bir tane. Bak, en irade sesi değil mi? En çok belki hamle yeteneği olmayan hayvanlar nasıl emmesiyle en semiz hayvanlar. Allah, Allah! Rızık akılla da olsaydı, en zenginler onlar olurdu. Eğer rızık akılla olsaydı, en zenginlerin felsoftlar olması lazımdı, alimler olması lazım. Öyle mi? Öyle değil. Bak, onlar da doğru orantılı değil. Demek ki rızık, irade ile ters orantılı.
Şimdi kilit cümle geliyor. Demek ki çalışmanın manası rızık değil. Çünkü rızık kazanılan bir şey değil. Bu cümle çok önemli. Demek ki çalışmanın manası rızık değil, çünkü rızık kazanılan bir şey değil. Çalışmanın manası, ataletin azabından kurtarmak. Şu dünyada rızıklarımız sağ solda saklı ve gizli olmasaydı, kesin belli rızkımız, bir pirincin taşına kadar belli. Bu aygen rızkımızı Allah azze ve celle sağa solda sırlı ve gizli bir şekilde bırakmasaydı, dünyadaki hiçbir faaliyet olmazdı. Biz de ataletin azabından sıkılır kalırdık. Bizim bir arkadaşın babası ayakkabı tamircisi, o tabanını yapıyor, boya işleri falan, ağır iş. Ciğerleri de rahatsızlandı. Ondan dolayı bu abimizin rızkı bir yerde saklı olmasaydı, ayakkabının bu işini yapar mıydı? Yapmazdı. Ağaç gibi ayağına gelse yapar mıydı? Yapmazdı. Rızkımız bir köşede saklı olmasaydı, ağaç gibi ayağımıza kadar gelseydi, ben matematik öğretir miydim? Öğretmezdim. Sen askerlik yapar mıydın? Yapmazdın. Sen ameliyatlara girip saatlerce birilerini kesip biçer miydin? Biçmezdin. Bak, demek ki rızkın bir yerlerde saklı olması, bizim bir meslek takınıp meşkuliyet ve faaliyete, kainatın dönüşmesine sebep oluyor. Bizim çalışmamızın sebebi rızık değil, ataletin azabından kurtulmak. Allah azze ve celle de irademiz arttıkça rızkımızı bir yerlere koymuş, ağaç gibi ayağımıza getirmemiş ki kainatta faaliyet ve meşguliyet olsun. Kuşlar ne için uçar? Rızık için uçar. Balıklar neden öyle göçler yapar? Rızık için. İnsanoğlu şu kainat içerisindeki bu faaliyeti ve meşguliyeti ne için yapar? Rızık için. Demek ki çalışmanın manası rızık değil, o kazanılabilen bir şey değil. Allah'ın garantisi altında. Çalışmamızın manası bir meşguliyet içerisinde, o imtihan zemberekine, çarkına girip ataletin, yani amaçsızlığın, gayesizliğin azabından kurtarmak. Bu ataletin azabının, amaçsızlığı, boşluk, böyle durmak, onun azabının en çok anlaşılacağı yer neresi? Cehennem. Amaçsızca, yani şimdi şu ders bitince bir çay içeceğiz, o bile bir amaç mı? Bak, amaçsızca bitmeyen yıllar geçecek böyle. Ha, asla. Yani bir yıl sonra ne olacak? Hiçbir değişiklik yok. Biraz da şurada azap çeksem, öyle bir amacım bile olmayacak. Kainattaki meşguliyet bizi bu ataletin azabından kurtarıyor. Anlaşıldı mı? Şu cümleyi tekrar söylemem lazım: "Çalışmanın manası rızık değil, çünkü rızık kazanılan bir şey değil. Çalışmanın manası yeryüzünde bir meşguliyet olup neyin azabından? Ataletin azabından kurtulmak."
Şimdi Allah azze ve celle bu yüzden rızkı bir yerlere saklarken, sen Allah'ın verdiği rızkın altına yatıyorsun. Ya, biz çalışmasak bu rızkı kim verecek bize? Şimdi anne babalar da öyle diyor değil mi evlatlarına? Allah, Allah! Kimin vazifesini alıyorsun? Allah'ın vazifesini. Olaya bak, olaya. Ne kadar enteresan meseleler. Allah azze ve celle dilese bizi koyun gibi otla besleyebilir miydi? Besleyebilirdi. Bak, Tarık abi, sen doktorsun. Koyunun kan değerlerini bir ara ölçer misiniz? Sağlık nasıl? On numara değil mi? Bak, otla besleniyor ama hiç problem var mı? Hiç problem yok. Allah azze ve celle dilese bize otla besleyip sağlıklı yapabilir miydi? Yapabilirdi. Bak, Erzurumlunun biri doktora gitmiş, şişman, böyle yağlı, kolesterol de çıkmış. Demiş, doktor ne yapacağız? Doktor demiş ki: "Allah, otla besleneceksin." Allah, Allah! Şimdi ben bu eti kessem, hep otla beslensem, yağ oranım, çeşit çeşit erzak, ne için? Ne için? Cümleyi ezberleyelim: "Bir misafirin şerefi ona kurulan sofradan belli olur." Öyle mi? Ya Rab, sen bizi bir otla da besleyebilir miydin? Evet. Ya Rab, bu kadar çeşit çeşit rızık ne için? Bir misafirin şerefi ona kurulan sofradan belli olur. Allah, bu kainat sofrasını çeşit çeşit kurmuş ki, kendini böyle tanıyalım. Dünyada misafirini böyle ağırlayan Allah, o misafiri rızasını kazansa, ahirete çekse, nasıl ağırlar? Öyle mi? Berkay, bunun hesabı. Ya Rab, çilekler, üzümler, armutlar, ne gerek var? Etin bin bir çeşidi. Ne gerek vardı? Normalde yaratsan bizi bir ot da yeter miydi? Yeterdi. Ya da yağlı da olur muyduk? Kuyruk yağı da olurdu. Hiç sıkıntı yok. Ya Rab, ne gerek vardı bu kadar çeşide? Allah, Allah! İnsanın şerefi ona kurulan sofradan belli olur. Öyle mi? Öyle. Allah, bu çeşitleri ile kendi rezzakiyetini bize tanıttırıyor. Bak, Allah, Allah! Şimdi bunları böyle haşır huşur yiyip o Allah'ı tanımamak hainlik olur, değil mi? Devam edelim mi? Buyurun.
Rahm-ı maderde iken, tıfl iken, ihtiyar ve iktidardan mahrum bir vaziyette iken seni pek leziz rızıklar ile besleyen Allah, sen hayatta kaldıkça o rızkı verecektir. Allah, Allah! Ne yapıyor biliyor musunuz? Nefsi ikna ediyor. Endişeye düştün mü? Düştün. Nereye bak? Geçmişine bak. Bunca yıl hiç rızıksız bıraktı mı? Delili nedir burada oturmamız? Hem de yağlı, kolesterollü. Öyle mi? Muhammed, Allah, Allah! Bak, delile bak, ispata bak. Nefsine ne güzel ikna ediyor. Ya, bunca yıl seni aç koymayan, yani bundan sonra aç koyar mı? Ya, yırt şu sebepler perdesini, Allah'ı gör artık diyor. Ya, bak ne güzel bir nefis iknası değil mi? Mustafa, öyle mi? Bak, bak, buyur baksana. Her bahar mevsiminde sath-ı arzda yaratılan envâ-ı erzakı kim yaratıyor ve kimler için yaratıyor? Senin ağzına getirip sokacak değil ya. Bak, bak, görüyor musun? Dünyayı döndürecek, güneşi yaratacak, mevsimlere çevirecek, dibi karanlık topraktan renkli renkli meyve çıkaracak. Bak, şimdi bak, Allah, Allah! Sen en son bu filiyatta dalından koparacaksın, sonra diyeceksin ki: "Dişimle, tırnağımla kazandım." Oluyor mu ya? Allaha haksızlık olur mu? Olmaz mı? Hı? Siz bir insana rahmet etseniz, evinizde yemekler hazırlasanız, getirseniz, sizin arkanızdan da "Ne mücadelelerle ben bunu kazandım, kimlere alt ettim" diye böyle ahkam kesseniz, siz de bunu duysanız, rahmetiniz çekilmez mi? Merhametiniz eksilmez mi oradan? Ya, Allah, Allah! Ne kazanması arkadaş? Senin acizliğine merhamet ettim de getirdim bu yemekleri. Aynı haldeyiz ha. Aynı. Şu mevcudattaki rızık faaliyetine bak. En son dalından koparıyoruz. Ne diyoruz? "Dişimle, tırnağımla." Allah, Allah! Bir daha okur musun orayı? "Ya baksana, her bahar mevsiminde sath-ı arzda yaratılan envâ-ı erzakı kim yaratıyor ve kimler için yaratıyor? Senin ağzına getirip sokacak değil ya." Yahu, eğlencelere, bahçelere gidip dallarda sallanan o güleç yüzlü, leziz meyveleri koparıp yemek zahmet midir? Allah insaf versin. Hülasa kısmı çok önemli, çok ama. Evet.
Allah'ı itham etmekle işini terk edip Allah'ın işine karışma ki nankör asiler defterine kaydolmayasın. Aranıza hiç Allah'ı suçlayan var mı? Mustafa, suçluyor musun Allah'ı? Hayır. Yani şimdi cümle olarak zaten hepimiz "Hayır" deriz. O güvensizlik amelleri var ya. "Veremezsin rızkımı, işte ben koşturuyorum." Ne kulluğu? Şimdi, yani bu kadar işin gücün arasında bu ne demekmiş? Suçlamak, suçlamak. Ya, kardeş, 100 tane sahabe dersi okuduk. Gel, yani bir kafa kafaya verelim de biraz bir adımına, bir kokusuna benzemeye çalış. Ne adamı? Neden bahsediyorsun? Allah'ın bana verdiği bu işleri, güçleri görmüyor musun? Kaç boğaz bakıyorum. Anneme ben bakıyorum, babama ben bakıyorum. Allah bakmıyor, ben bakıyorum diyor. Ha, Rezzak, Mezzak hikaye. Bunları kitaplarda okuyun da bu konulara karıştırmayın diyor. Yani Allah'ı suçlamak değilmiş. Anladın mı? Hep dil değil, hep değil. Değil lisanı kal. Biz lisanı halle suçluyoruz. Yani Allah, Allah! Adama gidiyorsun, "Hemşerim, bu iş yerinde içkinin ne işi var? Yani sen bu dersleri almış adamsın ya. Ya, bunları satmadan olur mu? Döner mi bu iş?" Bak, ya sen mi döndürüyorsun? Sana mı ait başarı? Allah, Allah! Arkadaş, kapına kilit vursan yedi sülalen doyar. Ne bu faize girip duruyorsun ya? Bunlara girmeden işler mi döner? Yani adama diyorsun ki: "Neden faize giriyorsun?" Diyor ki: "Ya, böyle bir kredi verildiki, ki bu fırsat kaçar mı?" Adamın fabrika sayısı dudak uçuklatacak seviyede. Nasıl yani bu? Ha, nasıl bu? Yani neye kanaat etmiyorsun? Neye güvenemedin Allah'tan? Şimdi bu adamın diliyle Allah'a suçlamasına ihtiyaç var mı? Ya Rab, bakamazsın ki sen bana, haşa. Görmüyor musun? Arkada bilmem kaç tane işçi bakıyoruz, evlat, talukat bakıyoruz. Bak, şimdi demek dile ihtiyaç yok, değil mi? Birisi sana dille de hakaret edebilir, halle de edebilir, değil mi? Şimdi çok ahlaksızca bir hareket yapar, değil mi? Hiç hoş olmayacak. Ne olur? Ayna dilde etse daha iyi dersin. Öyle mi? Bak, şimdi Allah, Allah! Olaya bak ya. Allah'ı itham etmekle işini terk edip kulluğu terk eden, "Allah'ım, sen bana bakamazsın" diye itham ediyor. Neyden sayılıyor? Hain. Allah iddiam etmekle işini terk edip Allah'ın işine karışma ki nankör asiler defterine kayıt olmayasın. Olaya bak, olaya. E, şimdi sen böyle anlattın, biz çalışmayalım mı? Sebepleri kullanmak ve çalışmak fiili duadır. Bir dua çeşidi mi? Evet. Neden dua çeşidi? Çünkü senin neticeleri yaratmaya gücün yok. Öyle mi? Sen o fiili duayı ettikten sonra, sebepleri kullandıktan sonra, gerek bahçeye ekersin, gerek eczacı olursun, gerek müteahhit olursun, gerek öğretmen olursun, gerek asker olursun. Yaptığının adı fiili duadır. Sen o fiili duanı yapıp sebepleri kullandıktan sonra, neticeleri yaratan Allah'tır. Neticelere kafa yorarsan, Allah'ın işine karışırsan, "ona olacak, bunu olacak" diye ruhun patlar, elin mahvolur, perişan olur, hastalıklı bir ruhun olur, yüzün gülmez. Yüzün gülmez. Yaptığımız sadece nedir? Fiili dua. Bak, bahçeye gübreyi koyuyorum, mis gibi gül kokuyor. Allah aşkına, bu gübreyle bu gülün kokusunun bir bağlantısını kurar mısınız? Yok ki. Bu yaratılan bir şey. Ancak e ama sabaha kadar o gübrenin içindeyim. Doğru mu? Doğru mu? Bahçeyi sürdüm, ettim, ne yaptım? Biliyor musun? Allah'ım, elimden geleni samimi yaptım, sana geldim diye fiili dua ettim.
Daha geçen adamın bir tanesi video çekmiş, darı bahçesi. Kendi darı bahçesini gösteriyor, hepsi böyle, yani kuş konsa yemez. Anladın mı? Ağzını vurmaz kuş. Ya, şimdi kim uğraşacak bunun yaprağını açmakla diyor. Bir de komşununkine bak, komşununki her biri zürafa boy, böyle gösteriyor. Diyor, bir de bu namaz da videoda diyor ki: "Aynı işi verdik, hatta diyor ben gübreyi daha iyi verdim." Şimdi o pis gübreden, o leziz şeyin bağlantısını zihninde kurduğunda zaten başka problem ortaya çıkıyor. Ne alakası var bununla bunun? Sen sadece fiili duada bulunuyorsun. Bazen komşunun bahçesi gibi Allah kabul ediyor, bazen senin bahçen gibi kabul etmiyor. Öyle mi? Öyle. Yaptığımız şey fiili dua. Yapılacak mı? Yapılacak tabii. Bu bir dua şekli, fiili dua. Yani o fiiliyatı yaparak ben Allah'a yalvarıyorum. Allah'ım, ben böyle bir iş yaptım da, ne olur yardım et. Bak, kaç tane lokanta sahibi var? 9 tanesi kapatıyor, 10'uncu bir tanesi 100 şubeye açıyor. Ne oldu? Aynı fiili dua'yı ettiniz. Hatta küçük olan dükkanları daha lezzetliydi. Ama Allah onunkini kabul etti. Neden? Nedeni derin mesele ya. Şimdi onu nereden bileceksin? Bir videoya bakışla nedenini. Allah, Allah! Bak, şimdi yaptıklarımızın fiili dua olduğunu anlamazsak, neticeleri sebepten bilirsek, tam burası çok önemli bir cümleydi. Neticeleri sebepten bilirsek, yani yumurta aldım, tavuktan bildim. Eve gittim, mutlu oldum, çocuktan bildim. Cebime para koydum, patrondan bildim. Neticeleri sebepten bilirsek, bunun içerisinde Allah akla gelmez ki. Allah akla gelmeyince de vur patlasın, çal oynasın, istediğin gibi yap. Yani o askeriyenin dışına taş, ne zümresi? Asiler, hainler zümresi.
Evet, bir ufak mesele daha anlatacağım. Dikkatler yerinde mi? Bak, şimdi küçük hedefler ruhu yorar. Ruh yorgunluğunun bir sebebi neymiş biliyor musunuz? Küçük hedefler. Ruhun yorgun olmasının bir sebebi küçük hedefler. Çünkü az önce derste okuduk, yeryüzünde rızıkların bir köşelere saklanması ve bir meşguliyet inşa edilmesine sebebi bile ataletten, ruh yorgunluğundan kurtulmaktı. Doğru mu? O ruh yorgunluğunun en büyük sebebi hedeflerin küçüklüğüymüş. Yani kıymetsiz hedefler insana ruhunu yorar. Etrafta görüyorsunuz değil mi? Ya, arkadaş, her şeyin var, sen niye bu derde düştün? He, ruhun bitti diye niye geziniyorsun? Ya, onlara ulaştım, onların lezzeti bitti. Cesedin lezzeti anlık olduğundan, yani benim cesedimin kahveden lezzet alabilmesi için o an değmesi lazım olduğundan, ruhun lezzeti de zaman dışı olduğundan dolayı, hayvani lezzetler ulaşınca söner. Cesedin lezzeti hayvani olduğundan, yani anlık lezzet olduğunda, yani bu cesedime ve lezzet vermesi için dilimin buna dokunması lazım. Ruhun lezzeti ise zaman ötesi olduğundan, yani Koyuncu abi, seninle bir yıl önce içtiğim kahve bana şu an lezzet verebilir. O lezzeti ruhtan alabilirsem, öyle olduğundan cesedin lezzeti ulaşana kadar, yani küçük hedeflere dokunana kadar, nedir o küçük hedef? Holdingler, moldingler, bunların hepsi küçük hedef. İşte 500'üncü tırımız aldık, küçük hedef. Lezzetin divanda hissedemiyorsun ki. Bak, öyle mi? Allah, Allah! Şimdi bu küçük hedefler ulaştıktan sonra ne yapıyor? Lezzet vermediğinden ruhu yoruyor. Şimdi 5000 maaş verdiğiniz birisi var, 5000 TL. Bu adamın maaşını 1000 TL'ye düşürsen, yani ulaşacağı hedefi düşürsen, morali düşer mi? Yorulur değil mi? Bu adam yorulur. Ama bedenen aynı iş. Demek yorulan beden değil, neresi yoruldu? Bu adamın ruhu yoruldu. Çünkü yaptığı iş aynı iş. Allah, Allah! 5000 ile çalışan adamın maaşını 50.000 yapsan, yorgunluk diye bir şey kalmaz. Kalır mı? Mehmetcan, 5000'e bir arkadaşımız olsa, 50.000 versen, "Abi, şuralarda süpüreyim mi?" Allah, Allah! Yorgunluk diye bir şey kalmaz. Demek ki hedef büyüdükçe, yani ulaşacağı hedef büyüdükçe, çileler, dertler, sıkıntılar hepsi düşüyor. Allah, Allah! Böylece ruhun yorgunluğu ortadan kalkıyor. Bir insanın ruhu sürekli yorulursa, küçük hedeflerde takılırsa, ruh yorgunluğu ümitsizliğe iter. Ümitsizlik ruhun sıkıntısına iter. Ruhun sıkıntısı da ahlaksızlığa, sefate, ne yaptığını umursamamaya, kabri görememeye iter. "Kalbin ve ruhun gıdasızlık ve vazifesizliğinden neşet eden sıkıntılarla meyhanelere düştüler" diyor Üstad ra. Anladınız mı? Bak, ruh sıkıntısı nelere sebep oluyor? Allah, Allah! Ruh yorgunluğunu aşmanın o zaman çaresi nedir? Gaye-i hayaldir. Dünyanın küçük hedeflerinden sıyrılıp sonsuz gençliğin hayalini kurmak. Öyle mi? Bak, hele o sakalına ak düşmüş. Sonsuz gençliğin hayali ne tatlı olur mu? Olmaz mı? Bütün eş, dost, ahbapla, sevdiklerinle, mukaribinle, yakınlarına, her birisiyle o güzel sonsuzluğu yaşamak. Hem de gençlik, uyumanın bile derdi yok, esnemenin bile yorgunluğu yok. Bak, şurada oturuyoruz, belimiz ağrıyor, sıcak su torbası koy. Bu bile yok. Hiçbir şey yok. Demek ki hedefi burada tutmak lazım. İnsanı diri tutacak şey, gaye-i hayalinin yüksek ve büyük olması. Bizim medresenin ismi gaye-i hayalden geliyor, biliyorsunuz değil mi? Üstat Hz.'nin cümlesi: "Gaye-i hayal olmazsa, büyük bir hayal nisyan yahut tenase edilse, unutulsa, yahut yok gibi yaşansa, ezhan enelere döner, o küçük küçük hedefler çok büyük bir benlik alır, etrafında gezer" diyor. Biz de "Gaye-i Hayalimiz Hayalhanemiz olsun" dedik. Medresenin ismi oradan geliyor. Bizim anlatabildim mi demek istediğimi? Yani biz yatakta ölmekten kurtulmaya çalıştık. İnanın ha. Biliyorsunuz, burada birçok arkadaşımız medreseyi kurarken, biz çocukluk arkadaşıyız. Biz oturup çay içerken dedik ki: "Yatakta ölmemenin yolu nedir?" Dedik, gittik. Allah nasip etti, küçücük bir medresede, o tantunicinin üstünde. Dedik ya, "Bir tüpe çay koyalım, gelenlerle Risale-i Nur okuyalım." Ne olacak dedik? Yani istemiyoruz dışarıda o maç konuşmak, bilmem ne. Bu istemiyoruz arkadaş ya. Ruhumuz böyle oluyor, gıdası değil ya. Konu buralara geldi, nasıl geldiğini bilmiyoruz konunun. Biz sadece Halid Bin Velid Efendimiz gibi, ondan örnek aldık. Yani ya Allah, onlardan ebeden ve daimen razı olsun. Nasıl bir şeref açmışlar. Nasıl yani, bizim gibi adamları bile kurtarmaya yetiyor bir hatıraları. Ya dedik, "Şu yatakta ölmeyelim." Ataletten, azabında ölmek istemiyorum dedik. E, napalım? Ayakta kalalım o zaman. Küçücük medrese, tantunicinin üstünde. Pozcuda. Allah azze ve celle nasip etti. Ya dedik, "Bir tane tüp koyarız, bir çay koyarız." Sonra dedik, "Şunun biraz elini yüzünü düzgün yapalım." Usta geldi, o gitti, şu gitti. Aylarca süren hikaye. Yani şimdi 2-3 kişi olunca ne yapacaksın? Daha sonra konu buralara geldi. Elhamdülillah. Şimdi ona dua ediyorum. Allah yatakta öldürmesin. Ruh yorgunluğunun sebebi hedefsizlik, gayesizlik. Ya, bir hedefimiz, gayemiz var. Birçok insan ihtiyarladığında mesleğinden tiksiniyor. Bizim mesleğin en tatlı halleri belki ihtiyarlık. Ya, niye ölene kadar anlatacaksın ve yaşayacaksın? Allah yatakta öldürmesin. Amel ederek öldürürsün. Allah, Allah! Bak, ruh yorgunluğunun çaresi buymuş. Ruh yorgunluğunun bir diğer sebebi, konuştuk ama tekrar edeyim: Yaratılış gayene aykırı davranmak. Bir insanın ruhunun lezzeti, yaratılış gayesinin içinde saklı. Bakın, at ne zaman dinlenir? Koşarken. Çünkü yaratılış hikayesine uygun davranıyor. Kuş ne zaman dinlenir? Uçarken. İnsan ne zaman dinlenir? Bir talim, yani bu marifetullah derslerini alacak. İki cihat, yani sahabe gibi başkalarının yanan imanını nasıl kurtulur? Acaba bize bir itfaiye vazifesi düştü mü diye onu amel edecek. Çokları dünyanın işlerini büyük zannedip altında ezilip, bir de ahireti kaybediyor. Ya, kayıp olacaklar. Yedinci Şua'da Üstad Hazretleri diyor ki: "Bakın cümleye bakın. Sonra bu dünyada hayatın gayesi ve hayatın hayatı iman olduğunu bilen bu yorulmaz ve tok olmaz yolcu." Kendi kalbine dedi ki: "İki kelime yakaladınız mı?" Nedir? Yorulmaz, tok olmaz. Ne yapınca? Hayatın gayesine uygun vazifeni yapınca. Yorulmaz, tok olmaz. Şimdi bu adamda ruh yorgunluğu olur mu? Bunları yapan bir adamda. Allah, Allah! O zaman bu ataletten kurtulmak, kabirde hain damgası yemekten kurtulmak vazife ile mümkün. O vazife nedir? İnsan ananın vacibi dediğimiz, o anda kendisine düşeni yaptığında ruhu şahlanıp beslenecek. İhtiyarken bile ruhunda 10 yaşında bir genç olacak. Olay nerede? İnsan kendisine düşeni yaptığında mutluluk tam onun yanında olacak.
Bak, şimdi hicret edilirken Efendimiz Aleyhissalatu vesselam Medine'ye gidiyor. Bak, hem de yatağına kimi bırakıyor? Hz. Ali Efendimizi. Yanına kimi alıyor? Hz. Ebubekir Efendimizi. 400 kilometre yola Hz. Ebubekir ile gidecekler. Yatakta İmam Ali kalmış. Kapının önünde kim var? Suikast timleri, Mekke'nin müşrikleri değil mi? Darünnedve'de yapmışlar. "Her birimiz bir hançerle vuracağız, kabile davası da olmayacak bu şekilde, Muhammed'den (sav) kurtulacağız" demişler. Yani bu planı bildiğinden malum olduğundan, ansızın onların gaflet vaktinde Hz. Ebubekir Efendimizi alıyor, hicret yolunda Medine'ye gidiyor. Yatakta Hz. Ali Efendimiz kalıyor. Hz. Ali Efendimizi gördüklerinde şaşırıyorlar. O Hz. Ömer'in bir dizisi var, çok güzel yapmışlar orada o sahneleri de gösteriyor. Şaşırdıklarından sonra Hz. Ali Efendimiz onlara ne diyor biliyor musunuz? Mekke müşriklerine: "Efendimiz Aleyhissalatu vesselam'a bıraktığınız emanetler var, onları size iade etmemi söyledi" diyor. Ya Resulallah, suikast kurmuşlar. Ölüm anı. Orada bile kendisine düşeni yapıyor mu? Orada bile Allah'ın işine karışmamış. Öldürmek Allah'ın işi, ona karışmıyor. Karışmadığından ölüm korkusu da yok. İleride Hz. Ali'ye diyecekler: "O gece uyuyabildin mi?" "Hayatımın en rahat uykusuydu, o uykuyu arar dururum" diyecek. Nasıl iman? Ya, nasıl iman? Ne yapmış? Efendimiz Aleyhissalatu vesselam, Hz. Ali, o an kendisine düşen vazifeyi. Bu ders, vazife, ders, vazife.
Birinci Dünya Savaşı'nda Osmanlı yıkılmış. Bak, memleketin genleri yeniden inşa edilecek. Doğru mu? Allah, Allah! Tahir Paşa Konağı'nda Üstad Hazretleri diyor ki: "Neden dünya herkese terakki dünyası olsun da yalnız bizim için tedenni dünyası olsun?" Yani dünyadaki herkes yükselecek, büyüyecek, Müslümanlar garip kalsın, fakir kalsın, sefalet kalsın, bir lokma, bir ırka devam etsin. Neden? Neden? Diyor ki: "İleride göreceksiniz inşallah, dünyanın da terakkisi Müslümanların elinden dönecek." Allah'ın izniyle göreceğiz o günleri. Bak, sonra ne yapıyor? Bunu Tahir Paşa Konağı'nda söylüyor. Bir cümle daha ekliyor. Diyor ki: "Kur'an'ın sönmez ve söndürülmez manevi bir güneş hükmünde olduğunu ben dünyaya ispat edeceğim ve göstereceğim" diyor. "İspat edeceğiz mi?" diyor? Hayır, "Ben edeceğim" diyor. Ne diyor? O anda bile kendisine düşen vazifeyi almış. Bak, ortada bir sürü iş var. Kendimize düşeni almıyoruz ha. Mehmet Can, Tarık abi, bize düşen vazife var. Bak, bu anda böyle kritik. Birinci Cihan Harbi ya. Savaştan daha insanın bütün heyecanına, mekanizmasına hakim olan bir ortam var mıdır acaba? Bak, savaş ya. Savaşın ortasında bile bu cümleyi söylüyor. Allah, Allah!
Hapiste Üstad Hazretleri, karanlık dehlizlerde pusulalara Risale-i Nur yazıyor. Pusula dediği ne? Söyleyin. Sigara kağıtları. Çaydanlıkların altlarına yapıştırıyor, talebelerine gönderiyor. Elle yazıyorlar, neşrediyorlar. Köylere gidiyor. Bir köye kaç risale gidiyor? Bir bütün aileler sırayla o risaleleri okuyor. Ya, şimdi kütüphanede çürüyor ya. Ya, hayırdır demezler mi adama ya? Herkes de aynı hikaye ya. Arkadaş, kaç yaşında adamsın? Ne işi var bunun kütüphanende böyle çürüyor ya? Bizim babamız da yurt dışına ilk çıkan Nur talebelerinden, Risale-i Nurları anlatmış ya. Bırak babanı, sen nesin ya? Ya, kaç yaşında adamlar ya? Çürütüyorlar bu hakikatleri kütüphanelerinde. Kendine düşeni bu rahatta bile yapmıyorsan, ne olursun sen? Şimdi hapiste yazılmış ha bunlar. Hapiste sigara kağıtlarına yazıyor. Üstad Hazretleri, çaydanlığın altına yapıştırıyor, abilere gönderiyor. Çay gönderiyorum diye oradan neşrediliyor, dışarı ulaşıyor. Köye gidiyor, bir köye bir tane ev. Ev okuyorlar. Şimdi adamla oturuyorsun, "Ya, bizim babamızda işte bu işlerin ilklerinden, dedemiz falan." Sen bir vaktimiz olmuyor ki. Şimdi bizim kariyeri biliyorsun, makamı böyle bir lüks var mıydı? Ha, insan var. Öyle oluyor yani. Dersek, Allah, Allah! Sürgüne gidiyor Üstad Hazretleri, dağlara çıkıyor, çobanlara dava anlatıyor. Doğru mu? Bakın, Van'ın ilimle, irfan deryasında gelmiş bir alimden bahsediyoruz ya. Haşa, bu da çobandır demiyor. Onlara dava anlatıyor. Allah, Allah! Hapise düşüyor. Ben şimdi burada kime anlatayım demiyor. Burada yiyecek rızkımız varmış diyor. Mapuslara dava anlatıyor. Bir 11. Şua risalesini okuyun. Hapiste yazılmış. Denizli hapishanesinde. Denizli hapishanesi bir meyvesidir diyor. Aklınız şaşar. Ya, böyle bir eser yazılır mı dersiniz? Ya, hapiste yazıyor. Kime yazıyor? Mapuslara yazıyor. Ya, ben buraya düştüm, burada ne işim var demiyor. Ya, kendi üstüne düşeni yapıyor. Allah'ın vazifesine karışmıyor. Diyor ki: "Bizim burada yiyecek rızkımız varmış." Diyor. Allah, Allah! Biz neden havlu atıyoruz? Biz neden istikbalden ümit kesiyoruz? Hep masada aynı muhabbet. "İleride ne oluyor? İleride ne oluyor?" Sana ne? Sen şimdi ne yapıyorsun? Yani Allah, Allah! Üstad Hazretleri kışta baharı görmüş. Biz baharda yazı göremezsek, bu adam kör olmuş derler. Neyin körü? Dersinin başına gidelim. Gafletin körü. Ne oldu da gaflete düştün? Senin vazifelerinle Allah azze ve celle'nin vazifelerini birbirine karıştırdın. Elalemin rızkını, hatta kendi rızkını kendin kazandığına inandın. Gafil, asi, hain diye yazılma ihtimali var. Asıl yapmamız gereken işleri boşluyoruz. Hoşumuza giden işleri seçip yapıyoruz. İşte bunu yapan gafildir. Allah, Allah!
[Arapça dua] El Fatiha.
Bir şey rica edelim mi? Bu dersleri okuduk, birbirimize hakkımız geçti. Bir de ricamız olsun. Allah aşkına, bak bu kadar iş var, bu kadar yapılacak var, bu kadar hizmet var denildiğinde, şu işleri bahane etmeyi bırakın ya. Yani bu kadarı hepimiz için yeterli ise, biz de çalışıyoruz, biz de ticaret yapıyoruz, biz de sadece zekat verelim, geçelim köşeye. Öyle oluyorsa, yani günde 10 saat konuşan bir adamın bütün dikkatini oraya verdiğinde, hesaplayın. Biz de kazanıyoruz, biz de çalışıyoruz. Yani sadece öyle olup zekat verdiğimizde, evde namaz kıldığımızda oluyorsa, konuşalım, o işi yapalım. Olmuyorsa, siz de bu işe gelin. Bunu bir ortak noktası olması gerekmiyor mu? Yani burada hizmet eden kardeşlerin hiçbiri seçilmiş değil. Siz vazifelisiniz. Böyle bir şey gelmedi ya. Adam baktı, tahlil etti, dedi ki: "Ya, sahabe en az vereni canlı vermiş." Demek ki öyle. Evde oturdum, sadece perşembe günü bir Yasin okudum. [Müzik] Adam dedi ki: "Ya, bu şekilde kurtulma ihtimalimiz aza düşebilir. Problem yaşayabiliriz." Ne yapmak lazım? Kurtuluş için sahabenin ayak izlerine basmak lazım. "Allah onlardan razı, onlar Allah'tan razı" diye ayet inen başka bir topluluk tanıyor musunuz? Yani şimdi bu iş sadece, "Ya, biz zekatımızı veriyoruz, la, oluyor." Osman bin Affan, Mekke'nin zenginlerinden, Ümeyye oğullarından, yani geleceğin Emevi ailesi. Kendi tüccar vefatındaki servetine bakın. Birinci Habeşistan hicretine, daha 15 kişi. Mekke'nin beşinci yılı çıkanlardan birisi Osman bin Affan'dır. Eşiyle birlikte. Neden çıkıyor biliyor musunuz? Nefes alacak halleri kalmıyor. Ya, Osman, sen de otur evinde, zekatını verseydin. Öyle oluyorsa, vefat ederken kendisinin bir Yahudiden satın aldığı Rume kuyusundan su vermiyorlar Osman'a. Ya, Osman evde oturmakta oturuyorsa, haşa, haşa, ben biz anlayalım diye konuşuyorum, inşallah böyle kabaca bir cümleler etmiyoruz. Öyle olaydı, yani öyle oluyorsa, öyle olması lazım. Öyle mi? Yani ev terk etmeden oluyorsa, Musab bin Umeyr Efendimiz de terk etmeseydi. Uhud'da şehit düşüyor. Diyorlar ki: "Ya Resulallah, üstünü örtecek örtü bulamadık." Efendimiz Aleyhissalatu vesselam diyor ki: "Bu örtüyle bu kadarını örtün, kalanını ıslıklı otlar var, onlarla devam edin." Mekke'nin en varlıkta ailelerinden bir tanesinin en yakışıklı çocuğu, ay gibi güzel. Ya, 5 odalı dükkana geçiyoruz. Hayırdır ya? Hayırdır ya? Hayırdır ya? Ya, böyle oluyorsa, hepimiz böyle yapalım. Buyurun. Ama dışarıda millet imansızlıktan kavruluyorsa, sen de sana düşeni yap. Yani bir hakkımız olsun üstümüzde. Yani şunları konuşmayalım artık. Yani binmediği araba kalmamış, yemediği kalmamış, giymediği kalmamış. Ya, ben seviniyorum bir Müslümanda görünce. Valla seviniyorum. Allah'ım diyorum, daha ver ama eline verme. Kalbine verme. Ya, kalbine veriyorsan, al diyorum. Ya Rab, böyle gidilmez ki. Bu yemediği, içmediği kalmamış, kapıya kilit vursa yedi sülale doyacak diyor ki: "Bizim bu işler." Ya, sen Rezzak mısın arkadaş? Dünyada meşguliyet olsun diye patron diye bir vasıf konulmuş. Bunlar ruhun vasfı değil, ruhun özellikleri değil. Ruhta yok böyle bir özellik. Hiçbir şey yok. Çırılçıplak kabre gireceği hali şimdiden hazırlık yapmak lazım. Ölmeden önce şimdi ölmek lazım. Ya, ne oluyor ya? Ne oluyor ya? Ben geçen bir şey düşündüm. Yani biz geçen Avrupa'ya gittik ya. Benim yine belim çok ağrıyordu. Şimdi uçağa biniyorum, yanımda arkadaşlarım var. Bele sıcak bir şey koyduk ve bir tane hap oluyor. Hap atıyorsun, iniyorsun. Bir kardeş diyor: "Ya, dur şunu ben bir taşıyayım." Belden dolayı. Ya, dedim, sahabe Çin sınırına gitmiş, 20 bin kilometre. Ve bunların hasta olanı yok mu? Düşüp ayağını kıranı yok mu? Kolu kırılan yok mu? Yolda kim yardım etmiş? Yani hap mı var? Uçak mı var? Şurada klima fazla açıyor, şuradan ceket atıyorsun. Yani uykum geldi diyorum, buraya yastık koyuyorsun. Allah aşkına. Yani şimdi bu kadar varlık içerisinde ne yapıyoruz biz? Yani iş yerinde bilgisayara basıyoruz. Yani şimdi sen mi rızık kazandın? Allah aşkına. Kainatı çeviriyor, seni yaratmış ya. Biz kimiz de bizi muhatap yaratıyor? O bile enteresan mesele. Yani şerefe bak ya. Allah muhatap yaratıyor. Dışarıdan makamı olan adam yüzüne bakmıyor. Allah muhatap yaratıyor, diyor ki: "Halife olarak yarattım seni." Esmalarından numune taktım diyor. Şerefe bak ya. Ya, ne bu yani şimdi? İş vardı, güç vardı, başıma gelenleri biliyor musun? Ya, tamam, biz cahiliz, biz bilmiyoruz da, Allah'ta mı bilmiyor? Haşa. Görmüyor mu? Senin yarattığı şartlarda senden kulluk istemeye hakkı yok mu? Yani ya enteresan, enteresan. Ağırlığını anladınız mı? Asi diyor, hain diyor. Ya, şu dersi işlemeden şu cümleleri kullansak, belki anlamsız olurdu. Ya, böyle bir lüksün yok. Benim de yok. Çünkü ben bana ait değilim. Sen de sana ait değilsin. Gasp ediyoruz yani. Ben bana aitim, istediğim gibi bir tercih. Ya, öyle değil ki bu iş. Yani yaratıldığın amaç için yaşaman gerekmiyor mu? Bunun o ince yol ayrımlarına kadar nasıl acaba daha iyi bir kıvam alırım diye ömrünü feda edip bu yolda harcaman gerekmiyor mu senin? Yani ne ilim var, ne amel var. Biz de Allah'a kuluz. Siz böyle kabul ediyorsanız, iş yerinizde gelelim, bize de maaş yapın. Ne ilim var, ne amel var. Hiçbir işinizi yapmayalım, maaş verin aylık. Sen vermeyeceğini Allah'tan bekliyorsun ya. Bırakalım şunu ya. Bırakalım şunu artık. Yani yediğimize bakıp içtiğimize bak. Yediğimize bak ya. Aç mı kaldık? 3 gün yırtık gömleğimiz yok ya. Allah, Allah! Terledik diyoruz, klimaya dokunuyoruz. Ya, çok büyük imkanlar değil mi bunlar? Çok büyük değil mi? Yani bak, canımız istesin, hemen bir kardeş çay getirir mi? Getirir mi? Ya, çok büyük bir şey değil mi? Yani istediğin zaman çay içiyor. Ekmek, peynir var mı? Var. Ya, şimdi çok büyük değil mi? Değil mi? Yani bunları sayısı fazla değil, kıymetsiz mi? Çok büyük değil mi bunlar? İlla Allah belamızı mı versin bunları anlamak için? Yani illa belamızı mı versin? Şişede su var ya. Bu çok büyük değil mi? Allah aşkına. Ya, şimdi bunların içerisinde bu kadar varlığın içinde, yani ne oluyor? Hayırdır ya. Şimdi Allah razı etmeye çıldırmak lazım. Bu dine çünkü memur lazım, deli lazım. "Öyle zikredin ki, sizi gören deli desin" diyor ya, "Mecnundasın" diyor. Yani şunu bırakalım ya. Ya, senin Kur'an'ı anlamama hakkın var mı? Varsa, biz de rahatımıza bakalım. Ya, konuşma o zaman. Ya, Kur'an'ın ince hakikatleri, emirleri, hayat. Bizim iş ne? Ne yapıyorsun? İşin fıstık satıyorum. Allah, Allah! Arkadaş, varsa böyle bir hak, nasıl bir gaflete düştük ya? Nasıl gaflete düştük? Yani burayı bir bırakalım ya. Burayı bırakalım. Burayı bırakalım. Dikkatimizi bu hakikatleri anlamaya verelim. Dışarıda resim çekme işlerini bırakıp dert çekme işlerine geçelim. Ben her gözüme deyen bir adama, "Bi acaba gelip davayı sahiplenir mi?" diye diğer meseleler. Mesele değil ya. Bunlar basit şeyler, çerezler bunlar. Ya, dert çek ya. Yapacağım başka şeyler çekip. Bu da hak olsun. Çünkü bu ders varsa, bu hakkı da var. Öyle mi? Osman, öyle mi? Şunları bahane edip Allah'a küstahlaşıyoruz. Anlatabildim mi? Haşa. Ya, buraya bari girmeyelim. Doğru dursun burada. Doğruyu bozmayalım. Allah'ın izniyle bir aya, bir yıla, iki yıla doğruyu bozmazsak yürüyeceğiz oraya. Diyelim ki, "Bu doğrusu, bizde bir sorun var. Onların ayarlarını yapayım, şunu düzene koyayım. Bu ufak meseleyi çözeyim, bunu, bunu." Derken bir bakmışız Allah'ın izniyle. Bari doğruyu bozmayalım. Yani doğruyu bozmak kalbi bozmaktır. Eğri bir şeye doğru diyorsan, tam oturuyorsa, kalbinde eğri olmuş demektir. Yani. Evet. Allah razı olsun. Çıkmazdayım. Ya Rab. [Müzik] Yalnızlıklarım. [Müzik] Yorgunluklarım. [Müzik] Kaybettiklerim. [Müzik] Kalbimi acıtan, hayatımı zindana çeviren ne varsa hepsini aldım geldim huzuruna ve hepsinin ilacını buldum bu kitapta. Kalbimin yaralarını sarıp huzur veren şu iki zikir: Ya Baki Entel Baki, Entel Baki. [Müzik] Gezegenler bile bir aradayken tek olduğunu düşünüyorsan, koskoca evrende bu kanal tam sana göre. Bu video YouTube kazanında kaybolmadan senin gibi başkalarına da ulaşabilmesi için desteğe ihtiyacı var. Her abone bir kırgın yüreğe daha ulaşmayı sağlayacak. Beğen, abone ol ve yorum yapmayı da unutma. Siz de Hayalhanem İstanbul ve diğer tüm projelerimize destek olmak için buradaki linke tıklayarak online bağışta bulunabilir veya aşağıdaki iletişim numaralarından bizlere ulaşabilirsiniz.