📱

Get Our Mobile App

Take your business learning on the go!

Download on the App StoreGet it on Google Play

İş’te Zirve - Suzan Sabancı | 14 Şubat 2026

BloombergHT46:32

Transcription

Bloomberg ekranlarından bir kez daha merhaba. Rahmi Koç Müzesi'nden "İşte Zirve" programı ile karşınızdayız. Ve çok değerli bir konuğum var yanımda. Akbank Yönetim Kurulu Başkanı Sayın Suzan Sabancı bu hafta "İşçe Zirve"de bizlerle birlikte. Suzan Hanım, öncelikle hoş geldiniz.

>> Hoş bulduk.

>> Çok teşekkür ederim katıldığınız için. Nasılsınız? İyi misiniz?

>> İyiyim ben. Teşekkürler. Siz nasılsınız?

>> Çok heyecanlıyım, çok da mutluyum katıldığınız için. Sizin o farklı alanlardaki girişimci ruhunuzu ve deneyimlerinizi dinleyebilecek olmak çok kıymetli. O yüzden, müsaade ederseniz, hiç vakit kaybetmeden başlamak istiyorum ama ilk olarak biraz çocukluktan başlayalım dilerseniz eğer sizin için de uygunsa.

Sabancı ailesinin 3üncü kuşak üyesisiniz. Nasıl bir çocukluktu desem, aklınıza gelen ilk anılar neler olur?

>> Çok neşeli, çok keyifli bir çocukluğum oldu. Biz 17 kuzen hep beraber Adana'da geçirdik. Ben 8 yaşına kadar orada yaşadım. Kalabalık, her yaştan kuzen olunca çok keyifli, çok eğlenceli, çok güzel bir çocukluğum oldu.

>> Böyle kalabalık sofraların olduğu bir çocukluk, doğru yaşamı aslında. Aile, herkes bir araya geliyor. Bazı gelenekler var. Babaannem çok kişilik olarak kuvvetli bir karakterdi. Dolayısıyla, böyle dediğiniz gibi, kalabalık sofralar, kuzenler, paylaşımcı, çiftliklere gidilir. Çok neşe dolu bir çocukluktu.

>> Güçlü kadın karakterlerin de sanırım ön planda olduğu bir aileydi. Bugün size bakınca da o yansımayı görüyoruz. Çünkü babaannem güçlü bir kadındı.

Şimdi çocukluk döneminizde otelcilik sektöründe çalışmak gibi bir hayaliniz varmış. Bu hiç içinizde ukte kalan bir konu oldu mu? Çünkü sonrasında birazcık daha farklı evrildi kariyer yolculuğunuz. Öyle değil mi?

>> Evet. Ben insanları sevdiğim için liseli yıllarda hep bir otelde bir işletmeci olarak çalışmayı çok istemiştim. Ama tabii sonra zamanla grup şirketlerinde görev almamız gerekti. Kardeşler, çocukların okulu bitirdikten sonra Türkiye'ye dönmesini, döndükten sonra da işlerde aktif olmalarını istediler. Dolayısıyla, zaman içinde ben bankacı oldum.

>> Bankacılık yolculuğunuzdan bahsedeceğiz ama şunu sormak isterim Suzan Hanım: Çok saygın bir soyismine sahipsiniz, çok bilinen bir soyismine sahipsiniz. Şimdi hep sizinle ilgili röportajları izlerken, dinlerken bir kendinizi gerçekleştirme yolculuğundan bahsettiğinize şahit oldum.

Tüm bu yolculukta, sizin tabirinizle "Suzan olma yolculuğunda" bunun baskı hissettirdiği dönemler de mutlaka olmuştur. Avantaj olduğu dönemler de olmuştur. Öyle değil mi?

>> Tabii. Yani avantajları da oldu. Soyadın verdiği ne kadar olsa bir güç, bir saygınlık var ama aynı zamanda da tabii bir yük. Çünkü kendinizi kanıtlamanız gerekiyor. Sizi hiç tanımayan insanların daha bir önyargısı oluyor. Yaptığınız işte herkesten daha iyi yapmanız gerekiyor. Daha alçak gönüllü olmanız gerekiyor gibi gibi. Dolayısıyla bu bir denge ama tabii insan bir şeyin içinde olunca bir şekilde zamanla böyle bir akışta bir denge kendinize göre buluyorsunuz, bir yol buluyorsunuz.

>> Şimdi babanızla da, Erol Bey'le de uzun yıllar birlikte çalıştınız. Baba kız ilişkisinden çok başkadır elbette, değil mi? Şirkette o beraber çalışma hali. Nasıl kuruluyor o dengeler? Nasıldı sizin oradaki dinamiğiniz diye sormak isterim.

>> Erol Bey'le benim tabii iki ilişkim var. Biri dediğiniz gibi baba kız. Kendisi aslında çok modern, çok samimi ve dinleyici bir kişidir. Ben baba kız tarafında Erol Bey benim çok iyi bir arkadaşım oldu. Her zaman, her dönem, hayatımın her anında bir babadan çok bir arkadaş gibi kendisini hissettim.

Ama iş hayatına gelince, Erol Bey çok disiplinlidir. Çok rakamlara ve sayılara ve işi iyi bilmeye çok önem verir. Dolayısıyla orada onun disiplinini her zaman hissettim. Dolayısıyla iki farklı ilişkimiz oldu: Bir tanesi iş ilişkisi, diğeri ise bir arkadaş, bir aile, bir baba ilişkisi.

>> Size hiçbir zaman "patron kızı olma" diye bir öğüdü varmış. Bunu ne kadar gerçekleştirebildiniz diye sormak istiyorum.

>> Tabii, kariyerin başında, yani ilk işe başladığım zaman, tesadüf ben bankacılık tarafını seçtim aslında. O zaman sigorta şirketlerine gitmiştim, lastik sektöründe çalışmıştım. Sonra bankacılık sektörünü seçtiğimde tabii Erol Bey sektörün başındaydı ailede. Erol Bey asıl kaptandı.

O zaman bana, "Akbank'ta başlarsan her zaman bir patron kızı olursun. Her zaman sana farklı davranırlar ve tam öğrenemezsin." demişti. Yabancı bir bankayla ortaklığımız vardı o dönemde: BNP Aktrner. "Orada olursan, yabancılarla birlikte çalışırsan daha rahat edersin." demişti.

Hakikaten çok kıymetli bir öğüt oldu. Çünkü bu patronaj işi kariyerin başında önemli. Sonra kendiniz işi öğrendikten sonra, deneyim kazandıktan sonra onun etkisi kalmıyor. Ben 2,5-3 sene BNB Akdes'da çalıştım. Onun bana çok yararı, çok katkısı oldu diyebilirim.

>> Bugün bunu iş hayatına yeni başlayacak gençlere yahut kendi evlatlarınıza da tavsiye edersiniz o zaman, değil mi? Verimli bir tecrübe olduğunu düşünüyorsunuz.

>> Peki, şimdi bankacılık kısmını ve oradaki muazzam başarılarınızı böyle program süresince ara ara konuşacağız ama bunun paralelinde siz bir de girişimcisiniz. Girişimcilik sanıyorum ki çok sonradan bünyeye katılan bir duygu değil. Her zaman olan bir ateş, insanın içinde yanan ve farklı alanlarda kendini gösteren diyebiliriz.

Bugün de baktığımızda yepyeni bir heyecan var hayatınızda. O heyecandan, müsaade ederseniz eğer, biraz bahsedebilir miyiz?

>> Tabii, tabii. Ben genelde aslında dediğiniz doğru, girişimci ve hem de projeci bir insanım. Yani yeni bir proje çıksın iş hayatımda da, hani bankada da, beni en çok etkileyen çalışmalar hep böyle bir proje, bir değişim projeleri olmuştu.

Tabii kariyerinizde çok odaklı olduğunuz zaman başka başka bir şey yapmanız o kadar kolay olmuyor. Ama son dönemlerde bu kaliteli yaşlanma, longevity dediğimiz alanda merakım oluşmuştu. Bir arkadaşımla birlikte bu Suzu X markası için yola çıktık. Çok başında, çok yeni ama bana çok keyif veriyor.

Ben paylaşmayı da sevdiğim için,

>> Hı hı.

>> yararını gördüğüm bu ürünleri diğer kişilerle de paylaşmak için başladım. Bir kariyer değil, daha çok bir hobi diyebiliriz.

>> Lonjeveti çok farklı da bir alan. Dünyada daha iyi bilinen, bizim yavaş yavaş daha aşina olduğumuz, ilgimizi çeken bir alan. Sizin hayat felsefenize de yakın bulduğunuzu söylüyorsunuz. Sorabilir miyim ben size? Muhteşem görünüyorsunuz bu arada, söylememek için. Teşekkür ederim. Çok

>> Nedir sizin için kaliteli yaş almak?

>> Yani kaliteli yaş almak bence bir kere önce, kaç yaşında olursanız olun, kendinizde mutlu olabilmek, olduğunuz gibi olabilmek son derece önemli. Beynin, yani insanın hakikaten kafa sağlığı bence çok önemli. Kafa sağlığınız iyi olduğu zaman birçok şeyin, konuyu bariyerin önünü açıyor diye düşünebiliriz. Suzix de belki oradan başladı. Yani benim oradaki hayat felsefemden başladı. Tabii o bu kozmetik bir ürün.

>> Hı hı.

>> Dolayısıyla daha çok cilt kalitesi, saç kalitesi, vücuttaki cildin kalitesi için odaklanmış ürünler. Ama tabii görünüm de bir o kadar önemli.

>> Destekliyor onu. Ama insanın kendine iyi bakması ve bunun paralelinde de aslında hem kendisinin pozitif olması hem de çevresindeki insanları pozitif insanlardan belki seçmesi de bir o kadar dışsal değil ama içsel anlamda kıymetli gibi anlıyorum. Siz hep böyle mi bakardınız hayata? Yoksa bu dönüşüm geçiren bir tarafınız mı? Yani daha eski yıllarda da bu kadar kendinize bu anlamda özen gösterir miydiniz?

>> Ben her zaman sanıyorum özen gösterdim diye düşünüyorum ama pozitif hayata pozitif bakabilmek, kendinden mutlu olabilmek son derece önemli. New York'ta bu kaliteli yaşlanma ile ilgili bir doktor var: Doktor Raffle. Ben de tavsiye üzerine gitmiştim. Hiç unutmuyorum. Bana demişti ki Suzan demişti, "Ne kadar insan spor yaparsa yapsın, ne kadar işte iyi kozmetik kullanırsa kullansın, gözlerin içi gülüyorsa,"

>> Hı hı.

>> "kaliteli yaşlanırsın." demişti. İnsanın hakikaten kendinden mutlu olabilmesi, huzurlu olabilmesi, yaptığın şeylerden keyif alabilmesi son derece önemli diye görüyorum.

>> Bir de sanırım farklılık, yeni bir şey deneyimlemek sizin için çok önemli. Şimdi çok uzun yıllar bir sektörde üst düzey yönetici pozisyonlarında bulunduktan ve muazzam bir tecrübe edindikten sonra sıfırdan yepyeni ve kendi ilgi duyduğunuz bir alana başlamanın da bambaşka bir heyecanı olsa gerek, öyle değil mi? O insanı diri tutan da bir taraf.

>> Tabii, kesinlikle ben proje insanıyım. Ben proje seviyorum.

>> O zaman başka projeler de gelebilir aslında, değil mi?

>> Bu da bir tavsiye olabilir aslında, değil mi? Yani hani belirli bir dönemden sonra bir alanda kendinizi diri tutmak adına ilgi alanlarınız doğrultusunda farklı yönlere eğilmek, ne dersiniz?

>> Evet, evet. Bence herkesin her dönem kendini bir şekilde heyecanlandıracağı, hayata bağlayacağı bir projesi olması lazım. Bu herhangi bir şey olabilir. Piyano da çalabilirsiniz, dans da edebilirsiniz, yeni bir ürün de olabilir. Her şey olabilir diye düşünüyorum.

>> Spor da çok ciddi bir yer kaplıyor hayatınızda. Ben okudum. Okuduğuma tam inanamadım. Müsaade ederseniz size de sormak istiyorum ki belki bana da bu anlamda motivasyon olur diye: 6 gün spor yapıyormuşsunuz.

>> Evet.

>> Her sabah 6'da kalkarmışsınız. 18.000 adım okudum Suzan Hanım, doğru mu? Her gün mü?

>> Doğru, doğru. 18.000 adım. Evet.

>> Bu da herhalde uzun süredir hayatınızda olan bir disiplinin örneği.

>> Evet, evet. Hayatın geneli yaşayışınızda o disiplin var ama bunu da spora da yansıtıyorsunuz. Biraz bize de ipuçları verirseniz, bunu nerede buluruz?

>> O bir hayat tarzı oluyor aslında. Yani bunu bir mecburiyetten yapmıyorum. Ben severek yapıyorum. Günde 18.000 adım muhakkak atarım. Aslında 19.000'dir ama 18.000 adım diyelim. Ondan sonra hani 18.000 adımı görmem lazım. Bu bir tarz. Ben bunu yapmadığım zaman kendimi rahatsız hissediyorum. Benim için son derece önemli, hareketli bir kişiliğim var.

>> Hı hı.

>> Dolayısıyla hareket etmeyi sevdiğim için bu 18.000 adım bana çok doğal geliyor. Onun dışında da tabii 3 gün ağırlık yapıyorum kas için, 3 gün de pilates yapıyorum.

>> Uyku da çok önemliymiş sizin için.

>> Uyku da ben 7 saat ortalama uyku almaya çalışıyorum.

>> Şöyle bir gününüz yok galiba: Hani yataktan çıkmayayım, "Ay bugün de canım hiçbir şey yapmak istemiyorum." Günüm yok. Hiç mi olmuyor? Harika. Ne kadar güzel, ne kadar güzel.

Peki, onun dışında ya farklı ilgi alanlarınız da var sizin. Mesela müzik. Ben sizin hakkınızda araştırma yaparken çok ilginiz olduğunu öğrendim ama bu ilgiyi sadece kendi kişisel zevkiniz olarak tutmuyorsunuz. İnsanlarla paylaşma güdünüz de var. Aynı bu cilt ürünlerinde olduğu gibi fayda gördüğünüz bir şeyi diğer insanlara da ulaştırma arzusu.

Müzik de sanırım size kendinizi iyi hissettiren bir alan ki bir radyoda pazar akşamları sizin seçtiğiniz şarkılar çalıyor. Bunun yanı sıra siz de sosyal medyadan paylaşıyorsunuz beğendiğiniz şarkıları. Müzik neresinde duruyor hayatınızın?

>> Müziği çok seviyorum. Hemen hemen günün her saatinde, uyanık olduğum zaman bir toplantıya girmiyorsam, muhakkak müzik dinlemeyi seviyorum. Her türlü müziği de seviyorum açıkçası. Hayatımın o da bir spor gibi bir parçası. Bana neşe veriyor, keyif veriyor. Paylaşımcı da bir karakter olduğum için, zaman çok hoşuma giden bir şarkı, bir melodi varsa hemen paylaşıyorum.

>> Yaş zaten bir sayı sizin için, sadece bir rakam. Hiç hani yaşınızla ilgili de zaten hani söylemekten de çekinmiyorsunuz, hatta çok konu da yapmıyorsunuz. Nasıl hissettiğinize daha çok odaklanıyorsunuz ve "25 yaşındaki Suzan'dan daha enerjik hissediyorum." diye bir açıklamanızı okudum. Gerçekten böyle mi?

>> Gerçekten böyle.

>> Kaç hissediyorsunuz?

>> 25. Şimdi yani ruh çok önemli benim, yani ruhum genelde, yani kafa yapım. Bence insanın çok önemli. Ne yaptığınız spor, görünüm, bütün bunlar önem. Tabii ki önemli, önemsiz demiyorum ama insanın kafası, beyni nasıl çalışıyor son derece önemli. Ben projeler yaptığım zaman, sevdiğim şeyleri yapabildiğim zaman, pozitif farklı farklı çevrelere girip çıktığım zaman çok kendimi enerjik hissediyorum.

>> Bu böyle bir şey.

>> Çok doğal bir akışta oluyor.

>> Ama burada sanırım Suzan Hanım, zaman yönetimi de çok önemli, değil mi? Çünkü şimdi siz hani müzik diyorsunuz, 6 gün spor diyorsunuz, atılan adımlar sanki böyle çok vaktiniz varmış da işte hem spora hem dış güzelliğinize muazzam bir mesai harcıyormuşsunuz gibi algılamayalım. Çünkü bunun paralelinde çok yoğun bir iş hayatı. Şimdi ikisini yan yana koyduğumuzda ve siz bunların hepsini eğer bu kolaylıkta halledebiliyorsanız, sanırım bu biraz disiplin ve zaman yönetimi gerektiriyor.

>> Zaman yönetimi çok önemli. Ben zaman konusunda çok disiplinliyimdir. İşte de öyledir aslında. Toplantılarda da arkadaşlarım hep bilir. Yani toplantının saati, başlangıç saati olduğu gibi bitiş saati de vardır. Ben uzun toplantıları hiçbir zaman benimsemedim.

Yani 40-45 dakikanın üzerindeki toplantıları ben son derece mesela verimsiz bulurum. İş odaklıyımdır, nokta atış odaklıyımdır. Tabii hem spor yapmak hem iş, hem hobi hem arkadaşlar hem kendiniz dediğiniz zaman çok doğru yani. Nasıl yapılıyor? Bir de 7 saat uyuyacağım ortalama diyorsunuz.

Ben sabahki 18.000 adımı atarken birçok kendimle ilgili işleri o anda yapabiliyorum. Yani haberleri dinleme, podcastleri dinleme, ofisle ilgili yazışmalar, günü planlama, arkadaşlara vereceğim stratejik yönlendirme, herhangi bir konuda o 18.000 adımı atarken ben aslında çalışıyor gibiyim. Erken saatlerde de yaptığım için fazla rahatsız eden olmuyor. Daha hızlı ve süratli yol alabiliyorum.

Diğer günlük yaptığım sporlar da benim 25-30 dakikayı geçmiyor. Yani bir saat değil, 25-30 dakika power gym dediğimiz daha kardiyo ağırlıklı yapıyorum. Belki oradan da bir kazancım oluyor. Dediğim gibi işte de arkadaşlarımla herkes bilir beni. Yani çok odaklı olduğum böyle uzun uzun girişler, uzun uzun sohbetler sevmiyorum. Dolayısıyla biraz zaman planlaması öne çıkıyor sanırım.

>> Bir röportajınızda, "Önemli olan hata yaptıktan sonra o düştüğün yerden kalkmak." demişsiniz. Biz de bu program çerçevesinde bu mesajı çok sık vermeye çalışıyoruz. Şimdi girişimcilikte böyle bir yolculuk zaten. Ne ilk projeniz sizin ne de son olacak. Ama bunların bazıları hayal ettiğiniz gibi gidebilir, bazıları gitmeyebilir.

O başarısızlık anlarında siz, anladığım kadarıyla, yine kendi içinizde buluyorsunuz o tekrar ayağa kalkacak gücü, motivasyonu. Öyle değil mi?

>> Tabii ki. Bence başarısız olmak kötü bir şey değil. Yani önemli olan deneyebilmek, iyi niyetli olabilmek ama her zaman başaracaksınız, her zaman en iyisi olacak diye bir iddia bence son derece aslında yıpratıcı ve yanlış. Mümkün olduğunca neye neyle odaklanıyorsanız, elinizden geldiğince en iyisini yapabilmeye çalışmak lazım.

Ama cesaret sanırım sizin tarafınızda ön plana çıkıyor. Yani en azından tekrar deneme cesareti. Öyle değil mi?

>> Aslında cesaret biraz da insanın kendisiyle barışıklığıyla alakalı bir konu. Kendinizle barışıksanız, doğalsanız, cesaret de onunla birlikte geliyor. Çünkü olduğunuz gibi oluyorsunuz.

Peki şimdi mesela daha önceki ilk yıllarınıza meslekteki yahut ilk uzun dönemlere, ilk yönetici olarak kazandığınız başarılara baktığımızda, o zaman da aynı yerden bakıyor muydunuz? Yoksa sizin yönetim anlayışınız, yöneticilik anlayışınız da bu süreçte dönüştü, değişti mi diyebilirim? Evet, hep pozitifsiniz onu anlıyorum. Hep iç ve dış güzelliğe önem verirdiniz ve kendinizi anladığım kadarıyla zaman ayırıyordunuz. Ama sizdeki o değişimle beraber yönetici tarafınızda da değişim dönüşüm oldu mu?

>> Tabii ki. Çok ilk yıllarda, daha evvel de konuştuğumuz gibi, bir kere kendinizi kanıtlamanız gerekiyor. Yani ilk yönetici olduğunuz yıllarda da ben şimdi dönüp baktığım zaman çok dikkat etmeniz gerekiyor. Kendini kanıtlamanız gerekiyor. İnsanların size güvenini almanız gerekiyor. Yani bir şekilde bu böyle hemen olmuyor. Zaman süreç ama zaman içinde kariyerinize kendinizi kanıtladığınız zaman, çevrenizdeki insanların, takımların güvenini kazandığınız zaman siz de bir farklılaşmaya başlıyorsunuz.

Şimdi daha motive edici, daha arkadaşlara cesaret verici, daha farklı konulara, daha farklı iş yapı şekillerine bakıcı olabildim ama bu zamanla gelişiyor.

>> Peki, yeni jenerasyonla çalışmaya hakkında ne düşünüyorsunuz? Nasıl değerlendiriyorsunuz? Onları sever misiniz? Ekibinizde olsunlar. Hani o anlamda bugün dönüştüğünüz versiyonunuzla nasıl bir yöneticisinizdir? Mesela işte kapı hep açıktır size, her şeyi sorarlar mı? Anladığım kadarıyla çok uzun uzadıya konuşmalarını tercih etmezsiniz. Ama nasıl gençlerle?

>> Benim hiçbir zaman ofiste kapım kapalı değildir. Hiçbir zaman olmadı, hiçbir zaman. Çok karşı olmuşumdur. Dolayısıyla benimle çalışan herkes istediği zaman aslında 7/24, şimdi de telefonlar da var, eskiden tabii yoktu ama benimle iş yapan herkes 7/24 bana istediği saatte mesaj atar, istediği saatte benimle konuşur. Hiç önemli değil. Önemli olan orada olabilmek. Çünkü o çok büyük bir rahatlık veriyor insanlara, güven veriyor.

Gençlerle çalışmak çok keyifli. Çünkü şimdiki özellikle yeni jenerasyon çok donanımlı. Tabii teknoloji de çok yardımcı oluyor. Dolayısıyla aslında onlarla çalıştığınız zaman siz de çok şey öğreniyorsunuz. Açıksanız konulara, kendinizi daha çok geliştiriyorsunuz.

>> Ben bir röportajınızda şunu okudum: Herkesten aslında bir şey öğrenmeye çok açık olduğunuz, hani genç veya yaşından bağımsız, hangi pozisyonda olursa olsun, hangi sektörde olursa olsun, anladığım kadarıyla oturduğunuz her masada yahut bulunduğunuz her sohbette "kimden ne alabilirim" gibi bir bakış açınız var sanırım. Öyle değil mi?

>> Evet, evet.

>> Peki, bundan sonrası için de o zaman şimdi yepyeni projelerle sizi görebilir miyiz? Bir bunu sormak istiyorum. Farklı yeni, bu alanın da dışında yahut bu alanın üzerine mi, longevity alanına mı daha çok yoğunlaşmayı düşünürsünüz?

>> Vallahi, şu anda bir şey demek, "şu konu, bu konu" diye söylemek bence doğru olmaz. Ama ben dediğim gibi projeciyim. Eğer enteresan bir fikir gelirse, benim de yapabileceğim veya katkıda bulunacağım bir iş veya bir projesi, ben her zaman açığım.

>> Peki, şöyle bir planınız var mı: Hani işin diğer ayaklarını, sizin diğer şapkalarınızı diyeyim, hafifletmek gibi, oradaki tempoyu azaltmak gibi, ağırlığı başka bir tarafa vermek gibi? Yoksa böyle dengede mi?

>> Bir denge yapmak en doğrusu bence her şeyde bir hayatta. Hayat aslında bir denge sonuçta. Bazen ama zaman bazı konulara daha çok ağırlık vermeniz gerekiyor. O ekonomik konjonktür olabilir, sizin bulunduğunuz konum olabilir. Duruma göre ayarlamanız gerekiyor kendinizi.

>> Sanat da sizin ilgi alanlarınızdan bir tanesi. Bir koleksiyonersiniz de aynı zamanda. O çok böyle eskiden gelen bir zevk midir? Aileden gelen bir zevk midir? Yoksa sonra mı hayatınıza kattınız çağdaş sanat eserlerini?

>> Çağdaş sanat, Türk Çağdaş sanat eserlerini topluyorum. Aslında o 1990'lardan beri var. Ben Akban'a girdiğimde o zamanki genel müdürümüz, Allah rahmet eylesin, Hamit Belli çok sanata meraklıydı, çok düşkündü.

AKB Ank'ın sanatsal faaliyetlerinde çok aktif olmasında Hamit Bey'in çok büyük ağırlığı var. Çok da sanatçı dostları vardı. O zaman bana demişti Suzan, "Muhakkak hani sen de gençsin. Sadece iş odaklı olma. Hani sanatın bir tarafına bak, destek ol, koleksiyoner ol." demişti. Hamit Bey'le de çok güzel böyle değişik sanatçıların evine girdik, çıktık. Bir koleksiyonumu başlattığım zaman kendisinin çok desteği olmuştu. Öyle bir süreçle başladı.

>> Hala da o ilginiz eksilmeden devam ediyor. Hem de söylediğiniz gibi şirket olarak da sanata birçok anlamda katkıda da bulunuyorsunuz.

>> Evet. Contemporary İstanbul'da çok aktiviz. CZ festivallerinde gene çok aktiveiz. Aynı zamanda her sene AKB Ank Sanat'ın yaptığı bir kitap vardır. Mümkün olduğunca sanatsal faaliyetlerde, çünkü kültürü ve sanat çok önemli, insanları bir araya getiriyor. Bankacılık bizim işimizde insan aslında. Dolayısıyla biz bu sanatsal faaliyetlerde bankanın kültüründe olan kemikleşmiş bir yapı devam ediyoruz.

>> İnsana dair, insanın olduğu, insan odaklı her iş, her proje aslında size yakın anladığım kadarıyla. Hep kendinizi ifade ederken de o insan ilişkilerine verdiğiniz önemden bahsediyordunuz. Hep mi böyleydi bu, geliştirebilir bir kas mı?

>> Hep böyleydi. Ben genelde insanları, belki de çocukluğumda da kalabalık bir ailenin ferdi olarak hayata başlamış olduğum için, çok muhtelif farklı farklı kişileri görmek, tanımak beni bir şekilde bana keyif veriyor.

>> Aynı zamanda da pozitif insanlarla ama çevrenizi de sarmalamaktan hoşlanıyorsunuz, öyle değil mi?

>> Pozitif şöyle demek belki daha doğrudur: Ben çok böyle başka insanların ne yaptığını merak eden insan tipini çok sevmiyorum. Yani kendinle mutlu, kendinden odaklı ve bir yere girdiği zaman da "katkı nasıl buraya katkıda bulunabileceğim" kafa yapısı olan insanları seviyorum. Yoksa başkası onu yapmış, bunu yapmış insanları kritik etmek çok kolay. Bu tip insanlardan kaçınmaya çalışıyorum. Yani bir artısı olmadığını düşünüyorum.

>> Tüm bu temponuzun yanında iki tane de evladınız var. Bir de işin annelik boyutu var. Şimdi sizin gibi değerli iş insanlarını ağırladığımda zaman zaman böyle babalarla konuştuğumda, "Ya işte çocuklar büyürken hanım çok sağ olsun çok elini taşın altına koydu, ben hep seyahatteyim." diyor ama bir kadınla konuştuğumda, bir anneyle konuştuğumda durum tam da öyle olmuyor. O yüzden bir kere tüm bu tempo içinde o da zaman yönetiminin çok büyük bir parçası.

Hem bu zamana kadar gelinen süreçte hani o dengeyi nasıl kurdunuz diye sormak isterim. Bir de bugün nasıl bir ilişkiniz var derim?

>> Ben çocuklarla olan ilişkimi üçe bölüyorum. Onlar 7, 8, 9 yaşlarına kadar sanıyorum onların tam bir annesiydim. Anne anne yani işte daha onları koruyan, sahip çıkan, her türlü ihtiyaçlarına orada olabilen yani. Çünkü çocuğun o yaşlardaki çocuğun daha böyle şefkat ve anne rolüne ihtiyacı var.

Ama 8-9 yaşlardan sonra onlar okul hayatına girdiklerinde daha disiplinli tarafımı gösterdim diyebilirim. Yani disiplinli bir anne. Daha sorgulayan, kontrol eden, zaman zaman belki ev öğretmeni gibi diyebileceğimiz bir rol aldım.

Sonra onlar 15-16 yaşından sonra mümkün olduğunca arkadaşları olmaya çalıştım. Şu anda da çok iyi. Hepimiz üçümüz de çok iyi arkadaşız diyebilirim.

Onlarla iletişimini biraz daha soracağım ama müsaade ederseniz bir ara vereceğiz. Kısacık bir aranın ardından "İşte Zirve" devam edecek. Rahmi Koç Müzesi'nde Sayın Suzan Sabancı'yla sohbetimiz devam ediyor.

Suzan Hanım, çocuklarınızdan bahsediyorduk. Başarılı ve iyi evlat yetiştirmenin de en önemli görevlerinizden biri olduğunu düşündüğünüzü söylemişsiniz. Bugün de dediğiniz gibi arkadaş gibi bir ilişkiniz var. Onların hayalleri neler geleceğe dair?

>> Şimdi ikisi de yurt dışında çalışıyorlar. İkisi de Londra'da.

>> O bahsettiğiniz deneyim süreci gibi mi? Hani sizin de kariyeriniz var.

>> Hayır. Onlar kariyerlerini, onlar daha global bir dünyanın parçası olmak istediler. İkisi de Londra'da yabancı firmalarda çalışıyorlar. Çok memnunlar, çok mutlular. Şimdilik kariyer planlarında yurt dışında aktif olmak var. Ben de çok destekliyorum.

>> Farklı alanlarda mı peki yoksa aile şirketinin?

>> Al bizim şirketlerimizle hiç alakası yok. İkisi de farklı farklı iki şirkette çalışıyorlar. Bir tanesi bu venture şirketi. Muhtelif farklı şirketlere yatırım yapan bir Moltons diye uluslararası çok kuvvetli bir şirket. Kızım orada çalışıyor. Oğlum da daha çok bu sürdürülebilirlik alanında bir farklı bir venture şirketinde çalışıyor. 8090 diye. Her ikisi de yabancı şirketlerde şu anda aktifler.

>> Belki onların alanları doğrultusunda bir gün beraber de bir proje ortaya çıkarabilirsiniz.

>> Bilmem, beni alırlarsa.

>> Seyahat de sizin için çok değerli. Biraz daha böyle sanki sizi dinlediğimde, haddim olmayarak hani yorum yapmak adına söylüyorum, deneyime kıymet veren biri gibisiniz. O anlamda hani para ve lükse bakış açınızı sormak isterim. Nedir sizin için lüks anlayışı? Neye harcamak sizi manevi olarak tatmin eder? Sanat kısmını konuştuk ama bunun paralelinde seyahat de bildiğim kadarıyla önemli bir yerde duruyor sizin için.

>> Evet. Yani para harcamak açısından harcayacaksam, seyahat veya deneyime harcamayı daha tercih eden bir kişiyim.

>> Tatil anlayışınız nasıldır peki? Böyle uzun tatiller yapar mısınız?

>> Uzun tatil pek sevmiyorum çünkü o biraz monoton gibi geliyor. Daha benim için 3-4 günlük tatiller daha cazip ama tabii bazen gittiğiniz bir lokasyona göre bu bir hafta 10 gün de olabilir tabii ki. Yani değişiyor.

>> Tabii.

>> Ama benim için güzel bir tatil dediğiniz zaman, ben spor odaklı olduğum için doğanın olduğu bir yeri çok tercih ediyorum.

>> Tatilde de vazgeçmiyorsunuz.

>> Tatilde de vazgeçmiyorum. Yani sporumu yapabildiğim, arkadaşlarımla sohbet edebildiğim, müzik sevdiğim için müzik dinleyebildiğim tatiller benim için son derece keyifli.

>> Hep böyle açıklamalarınızda sizin heyecan duymanızın, heyecan hissetmenizin sizi çok genç tuttuğundan bahsetmişsiniz. Bugünlerde sizi neler heyecanlandırıyor diye sormak isterim.

>> Vallahi, şu anda ben tabii bu Suzu X markasıyla bayağı bir zaman harcıyorum. Çok da yeni bir alan benim için, farklı. Dolayısıyla buradan bir heyecanım var. Diğer bir alan da her sene kendime bir veya iki farklı bir yere gideyim, değişik bir yer göreyim, bir kültür göreyim istiyorum.

Dolayısıyla bu tip tatillere gittiğim zaman aslında çok keyif alıyorum.

>> O zaman yakın zamanda böyle planlarınız var.

>> Sofrayı, misafir ağırlamayı da Suzan Hanım çok sever misiniz? Bu biraz aileden de gelen bir gelenek olabilir, değil mi? Başlarken de çünkü sorduğumda "nasıl bir çocukluktu" dediğimde ilk söylediğiniz şey hani ilk hatrınıza gelen şey o kalabalık masalar oldu sanki.

>> Benim tabii çok yabancı arkadaşlarım, çevrem var. İstanbul çok popüler bir şehir. Yani dünyanın her yerinden İstanbul'a defalarca gelmek isteyen kişiler oluyor. Dolayısıyla ben de insan sevdiğim için ağırlamayı, ev sahipliği yapmayı çok zevk alarak yapıyorum. Bu bir yani insan seviyorsanız ve keyif alıyorsanız bu böyle bir kendi içinde doğal olarak gelişiyor.

>> Bir röportajınızda hayatınızın kendinizi daha özgür hissettiğiniz bir döneminde olduğunuzu söylediğinizi okudum. Biraz bunu açalım mı? Biraz bunun üzerine konuşalım mı? Nedir sizi daha özgür hissettiren? Nasıl bir hal o özgür hissetme hali?

>> Şimdi tabii ben şu anda kariyer açısından ben sonuçta bankacı oldum. Bankacılık kariyerinde kendimi kanıtlamış bir kişiyim.

>> Hı hı.

>> Dolayısıyla hani Suzan Sabancı bankacılık deyince yurt içinde veya yurt dışında artık burada daha fazla yapabileceğim bir şey yok. Dolayısıyla bu kariyer açısından bence insana bir bağımsızlık duygusu veriyor.

İkincisi tabii çok önemli. Eğer çocuklarınız varsa, çocuklarınızın iyi yetişmiş olması, kendi ayaklarının üzerinde durabiliyor olması son derece önemli. Onları da bu şekilde görebilmek. İkisi çok iyi okudular, çok iyi eğitim aldılar.

Sonra yurt dışında kendileri iş bulup çok iyi şirketlerde çalışıyor oldular. Bugün her ikisi de hesap kitap nedir, bir dokümante veya bir kağıda baktıkları zaman ona hukuki bir açıdan da bakabilmeyi öğrendiler. Açıklar öğrenmeyi de. Tabii sorumluluk duyguları var. Böyle de olunca tabii daha da bir rahat hissediyorsunuz kendinizi. Çünkü ayaklarının üzerinde duran iki çocuk var. Dolayısıyla bundan dolayı ben daha bağımsız hissediyorum kendimi. Yani neden daha hür, daha bağımsız derseniz, bazı şeyleri başarabilmiş olmak, bazı şeyleri yapabilmiş olmak insana o hürriyet duygusunu veriyor.

>> Bu da aslında yeni heyecanlara da yol almanızı, açmanızı kolaylaştıran bir duygu diye düşünüyorum.

>> Tabii, tabii.

>> İnsanın en büyük lükslerinden biri de göründüğü gibi olabilmesidir demişsiniz. Bunu da biraz açalım mı? Yani çünkü siz anladığım kadarıyla bu lükse ulaşmış ve kendini gerçekleştirmiş bu anlamda biri olarak bunu söylüyorsunuz.

>> Ne kadar kendiniz olduğunuz gibi olursanız, o kadar daha doğal oluyor. İnsanlar da ne görüyor, ne duyuyor birebir hissedebiliyorlar. Rol yapmıyor oluyorsunuz, olduğunuz gibisiniz. Bence bu çok büyük bir lüks ve aynı zamanda bir avantaj. Tabii bunu insan kendini geliştirdikçe geliştirdikçe bunu yapabilir. Hemen belki 20 yaşında bunu yapmanız çok zor. Ben zamanla bu tarafa doğru daha çok yönlendim. Kendimi mümkün olduğunca doğal bir akışta doğallığımı göstermeye çalışıyorum.

>> Sınandığınız yer olarak da önyargılı insanları söylemişsiniz. Nasıl verdiniz o sınavı diye merak ederim. Nasıl olur? Oradaki o mücadele yönteminiz, o önyargıları kırmaya nasıl başardınız?

>> Önyargı derken şöyle: Tabii ki bu Sabancı soyadı veya Sabancı ferdi olma olunca, zaman sizi hiç tanımayan insanlar, bu tabii geçmişte daha fazlaydı, şu anda değil ama geçmişte, yani bu acaba nasıl bir kişi? Bu kişi şımarık mı? Bu kişi hakikaten gerçekten yaptığı işi ne kadar biliyor? Bazı konularda eline veriliyor, arkasından bir tutan mı var? Yani kaç kişiyle çalışıyor? Giydiği kıyafetler giydiriliyor mu? Söylediği kelimeler, yaptığı konuşmalarda arkasında birileri bir şeyler mi söylüyor gibi, yani sizi devamlı bir sorgulamaca var.

Onu siz tabii doğal olduğunuz sürece ve kendinizi geliştirdiğiniz sürece kırıyorsunuz. O çok önemli ama bu da bir zamandan olan bir şey. Birinci gün, ikinci gün olması mümkün değil. Bir süreç aslında.

>> Disiplini çok önemli bir yerde gördüm sizin hikayenize dönüp baktığımda. Yani bu sosyal hayatınızda da böyle, aile yaşantınızda da böyle, iş hayatında da böyle, bugün attığınız yeni adımlarda, yeni yolculuklarda da böyle. Bu ekran aracılığıyla hani sizden bu tecrübeyi birebir duyma şansı olmayacak. Daha böyle kariyerinin başındaki genç, özellikle kadınlara, iş kadınlarına ne olur mesajınız?

Bugünün tabii kodları daha farklı. Sizin iş hayatınıza başladığınız dönemden. Dünya daha farklı bir yerde, teknoloji başka bir yerde ama böyle değer yargıları bakımından bakacak olursak ortak bir paydada buluşabiliriz sanki.

>> Tabii, hani hayat çok hızlı akıyor. Çok yani hepimizin hayatı, kim olursak olalım, çok trafikli. Dolayısıyla zaman, iyi zamanlama yapabilmek, zaman planlaması çok önemli bence. Birincisi, en önemlisi iyi zamanlama yapabilmek diye düşünüyorum.

İkincisi de ben genelde disiplinin diğer bir konuyu da kim olursa olsun randevülerinize, verdiğiniz sözlere sahip çıkıp orada olmanızı tavsiye ederim herkesin. Yani ben 10 dakikadan fazla geç kalmayı sevmem. 10 dakikadan fazla da hani bir özel bir şey yoksa bekletilmem. Ama bu bence bir saygı. Bu önemli, çok önemli bir kişi olması gerekmez. Kim olursa olsun. Çünkü o karşınızdaki insana, kişiye veya gruba verdiğiniz değer olur diye düşünüyorum. Bence iyi bir zamanlama yapabilmek, kişilere, ortamlara saygı duyup zamanında olabilmek son derece önemli diye düşünüyorum.

>> Çok yenilikçi bir tarafınız var. Kendiniz de sanırım öğrenmeyi, kendinizi ilgi duyduğunuz alanlarda geliştirmeyi çok seviyorsunuz ve hani hiçbir noktada da böyle "ben her şeyi biliyorum, ben yaptım, ben oldum" diyen bir üslubunuza rastlamadım. Hep kendinizin aslında daha üst bir versiyonuna ulaşma hedefindesiniz ve derdi de çok bu anlamda kendiyle olan, başka kimseyle olmayan biri izlenimi veriyorsunuz. Bilmiyorum, doğru mu okumuşum?

>> Evet. Yani yeni konuları öğrenebilmek, yeni insanlarla tanışabilmek. Bu beni belki de bana bu bana enerji veriyor. Beni dinamik tutuyor. Ben genelde yenilikleri ve farklılıkları seven bir kişiyim.

>> Peki, hayal kurar mısınız? Hayal kurmayı sever misiniz? Yani mesela bu noktaya gelirken otelcilik hayali olmamış ama mesleğinize dair hayaller var mıydı? Yoksa birazcık daha rasyonel bir taraftan hedef koyup planlayıp ona ulaşan bir yapınız, çizginiz mi vardır?

>> Zaman zaman hayal kurarım ama çok hayalperest bir insan değilimdir.

>> Peki o zaman şöyle sorayım: Daha planlı bir yerden hani ulaşılabilir hedefler koyup oraya doğru yürüyorsunuz. Şansa bu yolculukta ne kadar inanırsınız? Şans faktörü bunun neresinde durur sizce?

>> Bence, hani İngilizlerin dediği gibi "timing is everything." Zamanlama çok önemli.

>> Hım.

>> Zaman, yani doğru zaman, doğru yer, doğru kişi, doğru proje. Ben buna inanıyorum.

>> Peki o zaman sizin markanızın da muhtemelen doğru zamanı bugündü, değil mi? Çünkü bu sizin uzun zamandır aslında ilgi alanınızda olan.

>> Uzun zamandır ama bu da tesadüfi geldi. Bir arkadaşımın önerisiyle o geldi ve doğru bir zamanlama da düştü. Yani birbirimizi o anda tanıdık, tanımıştık. Yeni tanımıştık. Bir şekilde o bu ürünleri geliştiriyordu. Ben o bu ürünleri kullanıyor oldum. Benim vaktim oldu böyle bir projeye verebilecek zamanlama, timing is everything yani.

>> Peki bunu globale taşımak, büyütmek var mı böyle hayalleriniz? Yoksa belirli bir ürün gamı var şu anda?

>> Zaten, ürün online'da satılıyor. Dolayısıyla aslında bir ülke limiti yok. Yani bugün bu ürünü Londra'dan da alan var, Miami'den de alan var, İsviçre'den de alan var ama tabii bu zamanla çok yeni, zaman gösterecektir diye düşünüyorum.

>> Peki biraz Türk kadını özelinde konuşacak olursam, biz konuya ne kadar hakimiz, biliyor muyuz? Gelişime açığız muhtemelen, ilgimiz var ama hani sadece sizin de baştan beri söylediğiniz gibi bu dışarıdan sürülecek bir kremle olacak bir şey değil. Daha içsel ve bütünsel bir yolculuk. İlgimiz var ama longevity kavramına ne yakınlıktayız? Sizi mesela çok herhalde sorularla bunaltıyorlardır, değil mi? Merak ediyorlardır sırrını.

>> Türkiye çok genç bir nüfus, ülke olarak çok dinamik bir nüfus. Ben Türkiye'de herkesi aslında bu konuda son derece bilinçli görüyorum. Bazı ülkelere göre fark da attığını düşünüyorum. Tabii bir de bu teknoloji ve bilgi alışverişi o kadar çok hani dünyayı birbirine entegre etti ki herkes her şeyi okuyabiliyor. Yani sosyal medya, işte bu Chat GPT'ler, onlar vesaire. Dolayısıyla Türkiye'de kadın spesifik değil, kadın ve erkekler bu konuda şu anda son derece bence duyarlılar.

>> Peki, şunu da merak ederim. Hiç cevabın evet olacağını düşünmesem de sormak isterim: Böyle temponuzu azaltmak, biraz daha böyle dingin, sakin bir çalışma sistemine geçmek gibi bir arzunuz var mı? Yakın veya uzun vadede? Yoksa hani her zaman için sizi o yoğunluk ve tempo mu?

>> Aynı zamanda ben sanıyorum hani sağlığım el verdiği sürece ben her zaman tempolu olurum diye düşünüyorum.

>> Peki bunların müziğin, sanatın, diğer ilgi alanlarınızın böyle harmanlandığı farklı yeni sizi heyecanlandıracak projeler olur mu? Bekleyelim mi böyle bir şey?

>> Olabilir. Yani bilemiyorum ama o muhakkak olacaktır diye düşünüyorum.

>> Tüm bunların yanı sıra sizin diğer taraftaki mesainiz nasıl devam ediyor? Çünkü şimdi markanız eminim ki özellikle oluşum aşamasında oldukça vaktinizi almıştır. O da farklı bir zaman yönetimi, öyle değil mi? Tabii şimdi oradaki uzun yıllardaki tecrübenin ardından belki ekipten orada bahsedilebilir, değil mi? Doğru ekip kurmanın öneminden.

>> Şimdi bu marka aslında şöyle bir şey değil. Bu şöyle: Bu markaları üreten bambaşka bir firma var ve bir arkadaşımız var. O aslında bu ürünleri geliştiriyor ve bu ürünlerle çalışıyor. Onun dışında benim fazla zamanımı almıyor. Ne oluyor? Zaman zaman bunun bir pazarlamasıyla ilgili veya bir aktivitesi ile ilgili bir program olabiliyor. Onda da ajandaları açıp hani ona göre bakıp karar verip yapıyorsunuz. Yoksa dolayısıyla benim ürün geliştirme, işte bu ürünü işte nerede satalım, nasıl yapalım diye bir mesai harcamam olmuyor.

>> Peki o zaman otelcilik sektörü ile ilgili bir çalışmanız olur mu? Onu da sorayım.

>> Hiç bilmiyorum. Yani bir şey söylemek şu anda hani şu anda böyle bir şey olmadığı için olur veya olmaz demek çok aslında hani bence çok erken.

>> Elbette. Şimdi son olarak artık şimdi yavaş yavaş sonuna geliyoruz Suzan Hanım. Sizinle aslında baştan beri bu mesajı vermeye gayret ettik. Çünkü sizin izlediğim diğer röportajlarınızda da, bugünkü hep satır aralarında da, girişimciliğin bir yolculuk olduğunu, kendi sektörünüzde de inişlerin, çıkışların bazen size bağlı, bazen sektörel, bazen global küresel krizlerle alakalı olarak planlanmayan olayların gelişebileceğini ve bunun doğrultusunda da başarı kadar başarısızlığın da aslında doğal bir sonuç olduğundan bahsettiniz ve "kötü bir şey olarak kodlamıyorum ben" dediniz. Yani oradaki tecrübenin de çok kıymetli olduğunu söylediniz.

Bu bağlamda bakacak olursak eğer, ben de çok değerli buluyorum oradaki tekrar ayağa kalkma motivasyonunu ve hani başarıya giden yolda bunların da aslında edinilmesi gereken tecrübeler olduğunu düşündüğüm için, sizin böyle geriye dönüp baktığınızda herhangi bir alanda, yani hangi sektör olduğu elbette bankacılıkta muazzam bir tecrübeniz var ama başka girişimleriniz olduğu için de söylüyorum, unutamadığınız bir başarısızlık hikayesi var mıdır paylaşabileceğiniz bizlerle?

>> Başarısızlık değil ama çok yapmak istediğimiz ama sonra da yapmadığımız bir proje var.

>> Hayata geçirmediğiniz.

>> Hayata geçiremedik. O benim hep aklımda kalmıştır. Biliyorsunuz, 2001 yılında Türkiye'de çok büyük bir finansal kriz yaşadık. Sonra birçok banka lisansını kaybetti. Sonra 2003-2004, sonra Türkiye'de sektör tekrar yapılandı. Rahmetli Kemal Derviş'in çok emeği vardır.

Sonra 2003-2004 yıllarında Türkiye'ye çok büyük bir ilgi oldu. Yabancı bankalardan herkes sıraya girmişti: "Türk bankalarından hisse alalım, Türkiye'ye gelelim, Türkiye'de bankacılık yapalım." vesaire. O dönemde biz, 2004 sanıyorum, bir başka çok büyük bir özel sektör bankasıyla, onlar da bizim kadar büyük, yani hemen hemen eşit büyüklükteydik. Dedik ki: "Biz bu iki banka niye bir araya gelmeyelim, birleşmeyelim?"

>> Hım.

>> İki banka birleşirsek, Rekabet Kurumu'nun da o %25 pay vesaire o kurallarına takılmıyorduk aslında. Dedik, "Biz bu iki banka birleşirsek, bir araya gelirsek çok büyük bir güç ve bir powerho oluruz kendi ülkemizde ve bu belirli bir pazar payı ve gücümüz Türkiye'de olursa Türk bayrağını, Türk bankacılık sektörünün bayrağını da başta Avrupa kıtası olmak üzere bölgede de bayrağı taşıyabiliriz." diye düşündük.

İki bankada da çok iyi ekipler kurduk. Büyük bir projeydi. Çok hepimiz çok heyecanlıydık. Çok hevesle çalıştık. Fakat sonra baktık ki tabii iki büyük müessese olunca ana genel müdürlük binasında birçok kişinin işleri aynı, aynı işleri yapan insanlar olduğu için birçok insanı iş haddenini fes etmeniz gerekiyordu. Şube şubeler aynı yerde şubeler var, belki 150, o zaman 150 jubeyi kapatmak gerekiyordu. İnsanları işten çıkarmak gerekiyor vesaire.

Bunun insan boyutu ve sosyal sorumluluk boyutu bizi çok tedirgin etti. Proje çok iyiydi ama insan boyutu bizi rahat, bizi bir şekilde rahat ettirmedi. O zaman da bankacılık bu kadar teknoloji bu kadar ağırlıklı değildi. İnsan gücü daha fazlaydı. Dolayısıyla bu belki batıya Türk bayrağını bir Türk bankası olarak taşıma projesini tam yapamadık ve e geri çekirdik projeden. Yani e sıkıştık. Dedik ki: "Bunun insani boyutu çok fazla. Bunu yapmak yapamayız." Hem hissedarlarımız hem de yönetim kurulları buna uygun bulmadı ve bu projeden geri çekildik.

O hep aklımda kalmıştır. Yani o proje insani boyutu olmasaydı Türkiye için çok ve sektör için çok bence farklı bir yere getirebilirdi. Çünkü Türk bankacılık sektörü hakikaten çok başarılı bankacılarla, donanım donanımlı bankacılarla olan bir sektör. Bizim rekabetçi olduğumuz bir an. Bunu yapamadık.

>> Çok anlamlı bir anıydı. Çok teşekkür ederim paylaştığınız için ve katıldığınız, geldiğiniz enerjiniz, güleryüzünüz ve o engin tecrübenizi bizimle paylaştığınız için çok çok teşekkür ediyoruz.

>> Ben teşekkür ediyorum. Çok.

>> Rahmi Koç Müzesi'nden Sayın Suzan Sabancı'yla sohbetimizi noktalandırıyoruz. Önümüzdeki hafta cumartesi günü Bloomberg ekranlarında görüşünceye dek hoşça kalın.