📱

Get Our Mobile App

Take your business learning on the go!

Download on the App StoreGet it on Google Play

Vaiz Fatma Bayram ile Elmalılı Tefsiri: Yasin Suresi I 2. Bölüm

Fatma Bayram ile Sohbetler 54:11

Transcription

Hayırlı sabahlar arkadaşlar, elhamdülillahi rabbil alemin vesselatü vesselamu ala rasulina Muhammedin ve alihi ve sahbihi ecmain. Yasin suresinin ikinci sohbetindeyiz. Daha doğrusu, 1. ayeti henüz okuyabildik; aynı zamanda ikinci ayetteyiz diyelim. Fakat uzunca bir girişi vardı; o girişte sizinle paylaşmıştık, biraz faziletine dair, okuduğumuz surenin Kur'an'ın kalbi olduğuna dair. Efendimizden başka rivayetlerle beraber okuduk onları; şimdi kaldığımız yerden hemen devam edelim, vakit kaybetmeden. Bismillahirrahmanirrahim.

Yasin vel kuranil hakim dedi Rabbimiz. Yasin'in huru mukaddadan olduğunu ve dolayısıyla kesinleşmiş bir anlam ona tahsis edemeyeceğimizi, bunun da anlamının kesretinden dolayı olduğunu geçen derste konuşmuştuk, elmanın yaklaşımıyla. Efendim, hakim olan Kur'an'a yemin ederek başlıyor; yani Yasin, ne bir ayrı tutacak olursak sure, Kur'an-ı Kerim'e, Kur'an-ı Hakime yemin ederek başlıyor. Cenab-ı Hakk'ın kendi isimlerinden, kendi esmasından sıfatlar verdiğini de bu arada hatırlamış olalım. Tekrar kereyim de Rabbimizin sıfatıdır; hakim de Rabbimizin sıfatıdır, esmasındandır; kendi isimlerini böyle bazı varlıkları, şahısları diyelim Efendim, teşrif etmek için, Rabbimiz onların kıymetini bize göstermek için kendi isimleriyle onları niteler. Mesela, Efendimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem'i de Rauf ismiyle nitelemiştir, başka isimleriyle de olduğu gibi. Burada Kur'an-ı Kerim'in hakim ismiyle nitelendiğini ve Kur'an-ı Hakime yemin edildiğini hatırlayalım. İşte onun akabinde, Efendim, üçüncü ayette bu yeminin cevabı bu olmak üzere, inin; yani ne için yemin etti Cenab-ı? Kesin olarak sen gönderilmiş peygamberlerdensin; emin ol ki sen hiç şüphesiz risaletle gönderilen peygamberlerdensin.

Şimdi Arapça bilenler aranızda, bu işte hiç şüphesiz, emin ol ki gibi tekrar tekrar yapılan vurguların ayetin metnindeki inne ve le ifadelerinden; ikisi de tekit içindir. Ayrıca cümlenin isim cümlesi olmasından; yani biz seni gönderdik gibi bir fiil cümlesi de olabilirdi. Ama isim cümlesi olmasından anlıyoruz. Şimdi Elmalılı Hamdi Yazır da bunu bize hatırlatıyor; diyor ki, görülüyor ki bu hitap hem kasem, hem iğne, hem lam, hem de cümleyi ismiye ile takviye ve tekit olunmuştur. Yani, ev kuranil hakim inine gelen mürselin hem yemin var bu cümlede. Yeminle başladı, hakim olan Kur'an'a yemin olsun ki kuşkusuz sen gönderilen peygamberlerdensin. Bir defa yeminle tekit var, ondan sonra inle ile tekit var, sonra le ile tekit var, ondan sonra da cümlenin isim cümlesi olmasıyla tekit var. Yani bu kadar vurgu, Peygamberimizin gönderilmiş peygamberlerden olduğu, resullerden olduğuna dair bu kadar kuvvetli tekit ne zaman olur? Ancak muhatabın şiddetle münkir olduğu makamlarda yakışır. Yani bu cümleyi, bu ifadeyi Rabbimiz kime söylüyorsa, o sırada kimi Efendim muhatap kabul ediyorsa, işte o muhatabın şiddetle inkar ettiği bir hakikati dile getirmek için bu kadar şiddetli tekit kullanır. Onun için burada muhatap peygamberin kendisi olduğu halde, tebliğde bu derecede tehdite ne lüzum vardı diye bir sual sorulabilir. Yani burada inneke diye hitap edilen Efendimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem olmasına rağmen neden bu kadar tehditle onun peygamber olduğu ona söyleniyor? Buna cevap şudur, demiş. İki nokta üst üste. Efendim, bu cümle Nisa Suresi 166. ayete atıfta bulunuyor. Şimdi bu bölümde çok fazla diğer Kur'an-ı Kerim'deki ayetleri atıfta bulunacak Elmalılı Hamdi Yazır. O yüzden biraz karışık gelebilir size; dikkatle dinlemenizi tavsiye ediyorum. Bu cümle Nisa 166'da, velakin'in Allah'ı eşhedü enzele ileyhe enzelehurulduğu üzere ne demek? Bu Cenab-ı Hak, Efendim sana Kur'an'ın indirildiğine şahitlik ediyor, melekler şahitlik ediyor ve Allah buna şahit olarak yeter. Yani Peygamber Efendimizin yine bu ayette, Nisa Suresi 166. ayette gönderilmiş peygamberlerden olduğu, rasullerden olduğu üzerine Cenab-ı Hak bizzat kendisini buna şahit olarak gösteriyor ve melekleri şahit olarak gösteriyor.

Şimdi burada düşünün bir defa; yani Allah Teala'nın şahitlik ettiğini biz hani somut olarak görüyor muyuz? Görmüyoruz. Meleklerin şahitlik ettiğini görüyor muyuz? Görmüyoruz. Yani hele hele Kur'an'a inanmayan birisi için böyle bir şahitliğin, yani Kur'an'ın Allah'ın kitabı olduğuna, Hz. Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in onun elçisi olduğuna iman etmeyen birisi için Allah'ın ve meleklerin şahitlik etmesi ne kadar ikna edici olacak? Çünkü o zaten inkar ediyor, vahye inkar ediyor. Dolayısıyla bu bilginin kaynağını inkar ediyor. Yani şimdi konuyu nereye bağlayacağına dikkat edelim. Bunlar hakikatte, yani Nisa suresinin 166. ayette de buyrulduğu üzere, tarafı ilahi risale'deki muhammediyeye bir şehadettir; Peygamberimizin peygamberliğine bir şahitliktir. Bundan dolayı bu tehditler, evvel emirde şiddetli küfür karşılaşan Peygamberi umum muvacehesinde layıkıyla tatmin ve temin içindir. Yani burada peygamberin peygamberliğine dair ve Allah katındaki kıymetine, değerine dair, peygamberin muhataplarına değil, Hz. Peygamberin muhataplarına değil, öncelikle kendisine yönelik bir tatmin ve teminat vermektedir bu ifadeler. Yani somut olarak düşünecek olursak bile, inşallah haddini aşan şeyler söylemiyorumdur Efendim, somut olarak düşünecek olursak, az önce söylediğim gibi Cebrail'in Allah'tan bir mesaj getirdiğini inkar edilemeyecek şekilde, aksi iddia edilemeyecek şekilde buna şahitlik yapan başka peygamberin kendisidir. Dolayısıyla Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e inen ayetlerde onun peygamberliğinin bu kadar tehditle vurgulanması, bu her zaman sıklıkla, yani Kur'an bölümünde Efendim vurgulanması, peygamberin kendisinin kendi makamıyla ilgili, kendi göreviyle ilgili, kendisinin Allah tarafından seçilmişliğiyle ilgili, onun kalbini tatmin etmek içindir. Yani bir bundan bir şüphe duyduğunu düşünmüyorum, acizane kanaatim. Fakat hani yaşadıklarını düşünün, Efendimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in gördüğü muameleyi düşünün. Yani Allah seni seçiyor, böyle bir talebin yokken, böyle bir talebi yok Peygamberimizin. Yani ben peygamber olayım diye bir çaba içerisinde değil; zaten çabayla olunacak bir şey değil peygamberlik. Çok sakin ve kendi halinde mutlu, huzurlu bir hayatı varken Cenab-ı Hak onu seçiyor peygamber olarak ve o andan itibaren tabii ki Allah'ın yardımı var, ama hiçbir olaydan da, yani yaşadığı bir nasıl diyelim, yaşadığı sıkıntıları da Cenab-ı Hak onun adına bertaraf etmiyor. Yani onların hepsini yaşıyor Peygamber Efendimiz. İşte alay ediliyor, hakaret ediliyor, küçümseniyor; kendisine inanan, zayıf insanlara işkence ediliyor, sosyal açıdan zayıf olan insanlara işkence ediliyor. İşte boykot ediliyor, muhasara ediliyor. Yani düşünün bir insanı, onun nasıl diyelim, misyonunu yok etmek üzere ne gibi psikolojik, sosyal, ekonomik, fiziki, ne gibi müdahaleler yapılabilecekse bunların hepsini yapıyorlar; hepsini yapıyorlar. Ve hani o süreç içerisinde Peygamberimizi ve onunla beraber olanları düşünün; yani hani ne istiyor insanlar, ne gelebilir akıllarına? Yani biz Allah'a inandığımız için bunları yaşıyoruz. Peki Allah neden müdahale etmiyor? Bu aslında bugün de çok sorulan sorulardan bir tanesidir. Yani adeta ona III felsefeciler, hizmetçi tanrı anlayışı. Yani öyle bir düşünüyor ki Cenab-ı, hani benim yerime bütün işlerimi görecek; ben ona inanıyorum, ibadet ediyorum, o halde hayatımda hiçbir aksilikle karşılaşmayacağım. Tabii bunda biraz bizim haddimizi aşan reklam stratejimizin de payı var. Nasıl yani? İşte diyoruz ki, çoluğumuza çocuğumuza bak, namaz kıl, nasıl işlerin yolunda gidecek. Bak işte sen Kur'an okursan, işte ibadet edersen, haramlardan sakınırsan Allah da sana yardım eder; işte işlerin yolunda gider, derslerin muvaffak olursun sınavlarında vesair. Yani Cenab-ı hiç kimseye vermediği bir sözü onun adına veriyoruz. Halbuki o işlerin yürümesi için dünyada uyulması gereken kurallar vardır arkadaşlar; ticaretin, işte akademik başarının, sıhhatin, hatta sağlığınız, sıhhatin. Mesela şöyle deniyor, o kadar komik ki, yani bunu nasıl böyle bir söz verebiliyorsunuz? İşte yiyin, yiyin; büyük bir şey sofra kurmuş, büyük büyük öğünler, tabaklarda Efendim, yiyin; bunlar şifadır, inşallah kilo olmayacak size niye; işte müminin sofrası, işte misafirlikte yenilen falan filan diyerek. Ama öyle olmuyor değil mi? Hepsi kilo olarak kalıyor üzerimizde. İşte bunun gibi arkadaşlar, o günkü Müminler de yaşadıklarını düşünün. Mesela Habbab bin Eret; Efendimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in öyle bir konuşması vardır; ağır işkencelere maruz kalmış, hatta bin Eret, hatta Medine'ye hicretten sonra bu gördüğü işkenceleri anlatıyor Hz. Ömer'e; inanmamış. Yani nasıl? Hani o kadar işkenceyle sen sağ kaldın diye sırtını açıp gösteriyor. Yani demirci, bir demircinin kölesiymiş, hatta bin Eret. Allah razı olsun hepsinden, bütün sahabeden, Radıyallahu ve o sahibi olan müşrik Efendim buna işkence etmek için kor haline gelmiş kömürlerin üzerine yatırırmış kendisi. Öyle anlatıyor; sırtımdan akan sular kömürleri söndürürdü diyor. Ve hani o şekilde, sen nasıl sağ kaldın; işte yaraların izlerini gösteriyor. Yine bir gün böyle bir işkence'den sonra Peygamberimize, tabii köle kıymetli bir mal; sonuçta köleyi öldürecek kadar ona işkence etmez hiçbir kapitalist, çünkü onu bedava çalıştırıyor, kıymetli bir mal. Yani neden öldürsün? Sadece yolundan çevirecek kadar bir işkence ediyor, çevirmeye kastedecek, kastederek bir işkence ediyor. Efendim geliyor Peygamber Efendimize bir gün, Habbab bin Eret; işte ya Resulallah, Allah bize ne zaman yardım edecek, ne zaman bizi bunların bu işkencelerinden kurtulacağız, bunun bir sonu yok mu diyor. Son derece anlayışla karşılarız değil mi? Yani bugün öyle bir işkenceye maruz kalmadığı halde Efendim, küçümsemiyorum asla herkesin, çünkü çekebileceği kendine göredir arkadaşlar. Hiçbirimiz dertlerimizi yarıştırmayalım; yani işte ah ah ben neler çektim falan diyor birisi, biraz sıkıntısını anlatmaya başlasın, hemen karşısındaki sazı ele alıyor. Tamam, sana göre o sıkıntı çok küçük görünebilir, ama onun kapasitesine göre büyüktür; yani o onu ancak çekebiliyordu. Bugün de bizler, hiçbirimiz tabii sahabenin yaptığı fedakarlıklarla, onların çektiği sıkıntılarda kendimizinkileri mukayese edemeyiz. Ama öyle bile olsa, efendimizin şimdi bu cevabı vereceği, bu cevap hepimiz için bir ışık tutacak, bakalım geliyor. Peygamber Efendimize böyle söyleyince, şimdi biz olsak ne derdik? Bir defa kendimizi düşünelim. Peygamber Efendimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem diyor ki, sizden öncekilerin etleri vücutlarından demir taraklarla taranarak ayrılırdı da yine böyle söylemezlerdi diyor. İşte Bakara suresinde meşhur ayeti kerime; sizden öncekilerin başına gelenler sizin de başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız diyor Allah Teala. Dolayısıyla hani biz işkenceyi, eziyeti, mahrumiyeti istemeyiz; tabii ki asla istemeyiz. Rabbimizden her iki dünyada da ferahlık isteriz, efendim, hasene isteriz, iyi güzel hoş bir hayat isteriz her iki dünyada da. Fakat arkadaşlar, dediğim gibi bütün o maruz kaldığınız muameleler karşısında efendimizin yerine koyun kendinizi adeta. Mesela işte kendinizi hani bilmiyorum, bir şey bildiğimden değil, sadece bir empatiyle hani kendim ne hissederdim diye düşündüm de, mesela bir defa bir başarısızlık hissi; yani görevini layıkıyla yapamıyor musun? Mesela bugün bile biz işte insanları ikna edemediğimiz zaman, gençlere yetersiz kaldığımız zaman, işte gençlerle onların sorunlarıyla yüz yüze geldiğimizde, yaptığımız açıklamalar, izahlar kifayetsiz kaldığı zaman ve onların yüzlerinden sorularını cevaplayamadığımızı anladığımız zaman mesela kendimizi yetersiz buluyoruz. Yani ben şahsen öyle hissediyorum; diyorum ki, işte daha mı çok okusaydım, daha mı çok araştırsaydım, biraz işte bilimsel çalışmalara mı baksaydım, işte ne bileyim, nereye eksik yapıyoruz, nereyi yanlış yapıyoruz diyoruz. Yani demek istediğim, hemen kendimizde buluyoruz o hatayı. Çünkü ikinci ihtimal, getirdiğimiz mesajın hatalı olmasıdır; böyle bir ihtimal olmadığına göre, yani bizim sunduğumuz, anlattığımız dinde bir hata olmadığına göre, bizim onu sunuşumuzda bir hata var o zaman, ya da biz o görevi tam yapamıyoruz o zaman diye insanın aklına geliyor. İşte bu ifadeler arkadaşlar, böyle de olmayabileceğini; yani senin getirdiğin mesaj hak, doğru; sen de onu güzel bir şekilde anlattın ve işte ilahi kılıç ile ulaştırdın. Fakat karşındaki yine iman etmeyi etmeyebilir. Yani bu açıdan Peygamberlere ve Efendimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e Kur'an-ı Kerim'de yapılan teselliler, aynı zamanda başta anne babalar olmak üzere, öğretmenler, vaizler, işte bütün din hizmetlerinde bulunanlar, imamlar, hepsi yani hepimiz için çok çok büyük bir tesellidir. Çünkü Efendim, karşıdakini ikna etmenin senin elinde olmadığını; fakat bunun senin de yanlış yolda olduğunu anlamına gelmeyeceğini. Eğer işini doğru yapıyorsan Efendim, bir tehdittir; yani burada bu cümledeki bu kadar tekit, efendimizin kalbini, gönlünü yatıştırmak, onu teskin etmek, onu tatmin ve temin etmek, kendini yani doğru yaptığına dair bir güven hissi onda oluşturmak içindir. Etli şöyle demek olur; inneke le minel mürselin; şöyle demek olur: iki nokta üst üste. Bütün münkirlerin, muanneilerin, muayyenet inatçı, çok böyle mücadeleci kafirler, yani cihatların küfrü, inkarlarına rağmen emin ol ki sen şüphesiz o risaletin gönderilen, yani Allah'ın tebliğ etmek üzere emanetini haiz ve dinlenilmediği takdirde muahezesi muhakkak elç olan, muhakkak elçileri olan hak peygamberlerdensin. Yani sen hiç şüphe duyma; sen kesinlikle bundan emin ol ki sen Allah'ın gönderdiği peygamberlerdensin. Efendim Allah'ın tebliğ etmek üzere emanetini üstlenmiş, Allah'ın bildirdiklerini tebliğ etmek üzere emanetini üstlenmiş ve seni dinlemeyenlerin de muazze edileceği, hesaba çekileceği elçilerden; ses ve ala sıratın müstakim. 4. ayet; bir sıra müstakim üzeresin. Bunlar ne büyük arkadaşlar, ne kadar büyük makam var! Yani Efendimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in şimdi bir defa buradan nerelere nerelere gidilebilir; Elmalılı pek oralara değinmemiş. Bir defa arkadaşlar, Kur'an'a inanıp iman edip de Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in orada anlatıldığı şu ifadeleri okuyup da peygamberden bize kadar gelen sahih Efendim bilgilere, onun işte neyi nasıl yaptığı; işte namazı nasıl kılmış, abdesti nasıl almış, zekatı nasıl vermiş, işte gece ibadetleri nasılmış, insanlarla ilişkileri, kadınlarla ilişkileri; yani bağlayıcı olan Peygamber Efendimizin Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in bağlayıcı olan sünnetini Efendim öyle yani önemsiz demeyeyim de, hani böyle ihmal edilebilir görmek; yani sünnet işte nasılsa falan diye. Halbuki bir yani ifadelere, gönderilmiş olan peygamberlerden olduğu, sırat-ı müstakim üzere olduğu, o zaman sırat-ı müstakim üzere olduğu Cenab-ı Hak tarafından teyit tasdikleniyor; yani mühürleniyor. Peygamber Efendimiz işte sırat-ı müstakim üzere birini görmek istiyorsanız budur diyor. Daha buna benzer ne ayetler; onun seçilmiş bir örnek olduğu, insanlara Efendim korunmuş olduğu, hatalardan korunmuş olduğu ifadeler var Kur'an-ı Kerim'de. Yani nasıl denilelim, test edilmiş, onaylanmış, hiçbir şekilde şaibesi olmayan; ona uyduğun takdirde senin de sırat-ı müstakim üzere olmanı garanti eden bir örnektir Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem. Bu açıdan arkadaşlar, Peygamber Efendimiz, kader; yakın tarihte, yakın tarihte dahil olmak üzere buna Peygamber Efendimiz kadar hayatı detaylı bir şekilde kayıtlara geçirilmiş; yani saçını nasıl ayırdığından tırnaklarını nasıl kestiğine varıncaya kadar Efendim kaydedilmiş hiçbir başka şahsiyet yok. Bu bakımdan da yani Kur'an-ı Kerim'in Peygamber Efendimizin mevkiini, makamını, örnekliğini bu kadar açık ve kesin ifadelerle onaylamış olması bizim onun yoluna tabi olma isteğimizi, şevkimizi, eğer Allah'ın rızasını önemsiyorsak, kazanmayı önemsiyorsak, sırat-ı müstakim üzere olmayı önemsiyorsak bizim de şevkimizi artıran ifadeler; öyle olması gerekir. Yani eğriliği hiç olmayan, dosdoğru Allah'a götüren yeni bir cadde üzerinde gönderildin ki o İslam şeriatıdır. Ala sıratın müstakim. Tenzil, aziz-i rahim. 5. ayet. Tenzil nasp ile de, raf ile de okunur; bu farklı kıraatlerde. Yani Peygamber, aziz ve rahim olanın indirdiği vahiyle sen sırat-ı müstakim üzeresin ve kuşkusuz bundan emin ol ki Kur'an-ı Hakime yemin olsun ki sen gönderilmiş peygamberlerdensin. Bütün izzet ve kuvvet aziz ve rahim isimlerini şimdi açıklıyor. Galebe ve nusrat kendisinin olan ve izzetini tanıyan müminlere nimet ve rahmetine nihayet olmayan Allah Zülcelal'in indirdiği indirişiyle; yani onun indirdiklerine, indirdiği vahiy ile sen sırat-ı müstakim üzeresin. Burada aziz ve rahim isimlerinin bir arada gelmiş olması da ilginçtir arkadaşlar. Aziz; izzet, kuvvet, galebe, nusrat, üstünlük, şeref; her anlamda kudreti içerir, saygınlık içerir. Yani bir karşısında huşu ve hudu duymamız gereken isimlerden, isimlerdendir. Rahim ise merhamet etmesi; Cenab-ı Rahman ve Rahim isimleri arasındaki farkı Elmalılı Hamdi Yazır, Bismillahirrahmanirrahim'in tefsirinde çok uzun uzun anlatır; onu kısaca tekrar edecek olursak arkadaşlar, Rahman; yaratılışta herhangi bir hakedişe bakmaksızın Cenab-ı Hakk'ın bütün mahlukatına merhametle muamele etmesi demektir. Yani yaratılıştaki, yaratılıştan sana verdiği, bana verdiği bir ota, bir ağaca bile yani verdiği nimetler bizim haketmemize bağlı olmaksızın Cenab-ı Hakk'ın Rahman isminin tecellisidir; bu ismin tecellisiyle kainat döner, yağmurlar yağar, işte hayat devam ederken rızıklanır; bu ismin tecellisiyle. Rahim ise arkadaşlar, işte kendisine peşin olarak verilen bu nimetleri Allah'ın rızası ve isteği doğrultusunda kullananlar için Cenab-ı Hakk'ın ekstra merhametidir ve daha çok ulemanın bazıları Rahim isminin ahirette tecelli edeceğini, çünkü işte bizim hayatımızın tamamlanmasıyla o rahimin merhametinin hareket etmediğimizin orada ortaya çıkacağını söyler. İşte burada Cenab-ı Rahim isimlerini bir araya getirerek; şimdi tekrar bakın cümle daha anlamlı olacak, nasıl yorumladı Elmalılı Hamdi Yazır? Bütün izzet ve kuvvet, galebe ve nusret kendisinin olan ve izzetini tanıyan müminlere; yani o rahmanın bütün o tecellilerini tanıyan müminlere, nimet ve rahmetine nihayet olmayan, onlara yönelik nimet ve rahmetine ise sonsuz, hiçbir sınır olmayan Allah Zülcelal'in peyderpey indirdiği vahiy ile sen sırat-ı müstakim üzeresin. Burada esma-ül Hüsna'dan bilhassa bu iki ismi celilin zikri Mücadele Suresi 21. ayete şimdi atıfta bulunuyor; keteballâhu lauli benne enne ve rusulü. Allah Teala şunu nasıl diyelim, farz kıldı, vacip kıldı, kesindir. Yani bu neymiş? O, ben de peygamberlerin galip geleceğiz; ben de peygamberlerin, elçilerin hiç kuşkusuz galip geleceğiz mazlumuyla. Bu ayeti kerimenin içeriğiyle ama arsenal-i alemin. Enbiya suresinin 107. ayeti; bu da biz seni ancak ve ancak alemlere rahmet olasın diye gönderdik ayetinin mazlumuna işarettir. Yani Allah ve peygamberlerinin galip gelmesi izzetin tecelli, izzetin açıklaması oluyor; ama seninle rahmet elli aleminde rahimin açıklaması oluyor. Hikmeti ne içindir? Şimdi 6. ayete geçti; yani Cenab-ı Hak işte aziz ve rahim olanın indirdiği o vahiy ile sen sırat-ı müstakim üzeresin, gönderilmiş olan peygamberlerdensin; yani buna dair hiçbir tereddüdün veyahut da Efendim kendini, kendin hakkında bir eksiklik düşüncen olmasın; bizim katımızda senin yerin budur, sen böyle birisin diye teyit ettikten sonra. Peki niçin tenzil etmiş Cenab-ı o vahyi? Çünkü 6. ayetle başlıyor, sebep açıklıyor; ne için tenzil etmiş? Bütün dere kavmendir; ataları inzar edilmemiş, kendilerine imza, atalarına inzar, inzar, inzal değil arkadaşlar, burası inzar; korkutma demek aslında da şimdi biraz açıklayacağım onu; nasıl bir korkutma? Ataları inzar edilmemiş ve kendileri de gaflette olan bir topluluğu inzar etmen için; inzar etmen için. İnzar nedir biliyor musunuz arkadaşlar? Beşir ve nezir var ya; Peygamber Efendimizin gönderiliş sebebini açıklar Kur'an-ı Kerim'de epey yerde geçer; ve beşir ve nezir; müjdeleyen ve korkutan; biz onu korkutan diye çeviriyoruz ama tam karşılamıyor korkutma kelimesi insan ifadesini. İnzar, akıbetini hatırlatarak korkutmak demektir. Çünkü korkunun da çeşitleri var arkadaşlar; mesela işte acizane kanaatim, aranızda muhakkak sabahın bu köyünde bin küsur kişi dinliyor, muhakkak psikolog arkadaşlar da oluyor dinleyenler arasında. Yanlışım olursa hemen bu şey kaydın altına o yorumları düzeltsinler lütfen. Ben acizane korkuyu ikiye ayırıyorum arkadaşlar; insana zarar veren, hasta eden, insanı kısıtlayan, kapasitesini gerçekleştirmesini engelleyen, sağlıklı korkular; bir de insanın kendisini tehlikeye atmasını engelleyen, adımlarını ölçülü atmasını sağlayan ve Efendim yanlış yollara onu girmekten alıkoyan, gözü kara bir şekilde yani ölçüp biçmeden yanlışlara atılmaktan alıkoyan, akıllıca faydalı korkular. Ve bu hastalıklı korkularla sağlıklı korkuları da kendince şöyle ayırt ediyorum; daha önce bunu birkaç yerde anlattım, tekrar oluyor ama şimdi burada da inzar geçtiği için belki ilk kez dinleyenler olur, tekrar etme ihtiyacı hissediyorum arkadaşlar. Hastalıklı korku, bizim karşısında hiçbir şey elimizden gelmeyen korkudur ve bu korkuya kendimizi kaptırmamız bizi hasta eder. Hiç yapılacak hiçbir şey yok; mesela ölüm arkadaşlar, yani ölümden korkun; ne yapacaksınız? Kaçamazsınız ki ölümden. O yüzden işte psikolojide de bu çok esaslı bir yeri vardır ölüm korkusunun; yani ölüm sizin kaçınılmaz bir şekilde maruz kalacağınız ve ondan kurtulmak için yapabileceğiniz hiçbir şeyi olmuyor korkular, insanı hasta eder. Arkadaşlar, bu benim kanaatim; dediğim gibi muhakkak çok detayları vardır, nüansları vardır; inşallah yanılmıyorumdur. Ve sağlıklı korku ise, bir şeyden korktuğunda o korkudan, o korkunun kendisinden ve sonuçlarından korunabilmek için senin yapabileceğin bir şeyler varsa bu korku sağlıklı bir korkudur. Ne demek istiyorum? Sınavı geçememekten korkuyorsan, yapabileceğin şeyler var; biraz daha planlı, programlı, daha Efendim akıllıca çalışman gerekiyor. Akıllıca çalışmak nedir? Körü körüne değil de işte nerelerini eksik, temelde neleri bilmiyorsun? Bazen ben öğrencileri görüyorum, konuyu çalışmadan soru çözmeye çalışıyor; ya konuyu bilmiyorsun, nasıl o konuyla ilgili soru çözeceksin? Mesela akıllıca çalışman gerekir; sınavdan korkuyorsan, işte hastalıktan korkuyorsan tedbir alırsın, tedbir. Tabii orada o patolojik korku büyük bir girdap; oralara girmiyorum; yani akıllıca olan, sağlıklı olan korkulardan bahsediyorum. Efendim, iflas etmekten korkuyorsan ona göre yatırımlarını ona göre yaparsın, harcamalarını; nerede kaçak var, çünkü sistem kaçak veriyordur bir yerden, belki bunları görmen gerekir vesair. İşte inzar arkadaşlar, beşir ve nezir'deki yani peygamberlerin gönderiliş sebebini, gayesini açıklarken Cenab-ı Hak müjdelemek ve inzar etmek üzere diyor; biz onu korkutmak diye çeviriyoruz; aslında bana kalırsa korkutmak, uyarmak kelimesini koymamız gerekiyordu; ama bu uyarma da bir korkutma içeriyor, bir korkutma biliyor musunuz? İnzardaki korkutma; mesela doktora gidiyorsunuz, doktor diyor ki, bak bu şekilde beslenmeye ve yaşamaya devam edersen sonunda işte şeker hastası olacaksın ya da kalp hastası olacaksın veya Efendim öğretmen çocuğa diyor ki, bak gidişatın hiç iyi değil; işte son sınav var, son bir tane sınav kaldı, biraz gayret etmezsen bu dersten kalacaksın. Bunlar inzardır. Arkadaşlar, şimdi böyle birine işte doktorun korkutması olsun veya işte insan ilişkilerinde; yani mesela birini yanınızda çalıştırdığınız ya da işte beraber iş yaptığınız birine diyorsunuz ki, bak bu kaçıncı defa oluyor, ihmal ediyorsun; Efendim ben sana işte ulaşamıyorum, ulaşabilmem lazım, öyle anlaşmıştık; bu bir defa daha olursa ilişkimizi tekrar gözden geçirelim, bu iş ilişkisini tekrar gözden geçiririz diyorsun; bu da bir inzardır. Yani uyarıyorsun; diyorsun ki, artık hani yolun sonuna geliyorsun, sen haklarını tükettin diyorsun. İşte peygamberler arkadaşlar, bu bizim uyarmak üzere gönderilmişlerdir. Niçin uyarıyor Allah Teala bizi? Çünkü bizim aklımızla ve tecrübemizle çözmemiz imkansız olan, tahmin etmemiz imkansız olan bir gelecek bizi bekliyor. Yani bu dünya, ben öyle bir benzetme yapıyorum; bir gemi gibi düşünün; bu gemiye siz bindirilmişsiniz; ya ben binmek istemiyordum. Neden ben? Bana sorulduğu işte falan diyor gençler; zaten bana sorarsanız arkadaşlar, tanrının tanrı olması sana sormamasından bellidir; yani bana ne yapacağını bana soran biri benim tanrım olmaz ki zaten; yani çelişki; yani çelişkili bir şey o itiraz. Dolayısıyla seni bu gemiye koymuş, tamam mı? Ve bu gemi bir seyir halinde yolda gidiyor; nereye gidiyor bilmiyorsun, tahmin etmen imkansız; orada seni ne bekliyor bilmiyorsun ve gemiye bir takım görevliler konmuş; bu görevliler bütün yolculara diyorlar ki, bak bu gemi şöyle bir yere gidiyor ve bu gemi içinde yolculuk esnasında sizden şu kurallara uymanızı bekliyoruz, şöyle davranmanızı bekliyoruz; bekliyor seyahati organize eden ve gideceğiniz yerde sizi bekleyen bir hayat var; o hayatta sizin makamınız, mevkiiniz, konumunuz bu gemideki davranışlarınıza göre belirlenecek diyor. Şimdi bunu duyduğunuzda arkadaşlar, akıllı bir insan; yani bunu duyduğunda ama neden beni tehdit ediyorsun? Ne güzel şurada eğleniyordum; ben ben bu gemiye bir kez biniyorum hayatımda; Efendim neden beni sınırlıyorsun, neden bana kurallar koyuyorsun diye itiraz mı etmesi lazım, yoksa minnettar mı olması lazım bu bilgiyi? Çünkü kendisinin öğrenmesi imkansızdı ve o kısacık sürecek gemi yolculuğu diyelim, 3 gün sürecek, ama gideceğin yerde 50 yıl yaşayacaksın; o 50 yıllık hayatım bu üç günlük davranışlarına bağlıysa bana bunu birisinin peşinen söylemiş olması benim için bir lütuf değil midir, bir ikram değil midir? İşte bu açıdan arkadaşlar, beşir ve nezir; yani iyi davrananlar, kurallara uyanlar, Allah'ın koyduğu kurallara; böyle deyince de kuralların binlerce olduğunu falan zannetmeyin; yani arkadaşlar şeriatın bütün kurallarını toplasanız bilmiyorum 30-40 tane çıkar mı? Yani hani namazı neyi bozar falan onlara demiyorum; hani haramlar, kurallar, uymanız gereken kurallar; işte ticarette uymanız gereken kurallar arkadaşlar; faiz alıp vermeyeceksin, kimseyi kandırmayacaksın, haram bir malın alım satımını yapmayacaksın. Bak 3 tane saydım; yani geriye kalan tabii ki çok detaylar var da temelde 3 tane haram var mesela; bütün bütün ticaret hayatı ile ilgili, evlilik hayatı herkes, kadın erkek ilişkileri herkes; ha dolayısıyla Efendim Cenab-ı Hak bu kurallara uyanları müjdelemek, uymayanları da uyarmak; yani bak zorla yola getirmek yok arkadaşlar. Eğer zorla yola getirmek dinin talep ettiği bir şey olsaydı zaten Cenab-ı Hak peygamber falan göndermesine gerek yok; hepimizin mum gibi yapardı; yani yani zor, zor kelimesi bile gereksizdi orada; yani bir bakardık gibi bir saniye sonra bütün dünyadaki insanlar Müslüman olmuş, ezan okununca herkes secdeye dönüyor, kıbleye dönüyor; yani Allah için bu zor değil ki; ama ama maksat o değil biliyorsunuz; Cenab-ı maksadı; bizim kendi isteğimizle, kendi tercihimizle onun yoluna yönelmeliyiz ve bunun için de işte akıbeti bize bildiren peygamberler gönderiyor. Peki bildirmeseydi arkadaşlar, yani hiçbir din gelmeseydi; işte bu deistler falan var ya onlar da bir hayal dünyasında yaşıyorlar; Allah var, bir yaratıcı var, evet bu kainatı da yaratmış, çok güzel ama bizden hiçbir şey istemiyor, hiçbir şey istemiyor. Şimdi düşünün arkadaşlar, Cenab-ı Hak mesela şöyle yapsa bize, yapsaydı; öldükten sonra veya tam ölürken sürpriz; öbür dünya var ve Efendim kullansaydınız, aklınıza doğruyu yanlışı siz kendiniz bulabilirdiniz; bazıları böyle salınıyor ya İslam mezhepleri içerisinde bile bunu bir ölçüde yani savunanlar var; iyi kötüyü biz kendimiz bilebiliriz diyor. Ben de iyi kötüyü aşağı yukarı bilebileceğimiz kanaatindeyim; ama ona kutsal bir değer atfetmedikçe ondan uzak durmak konusunda yeterince motive olamayacağımızı düşünüyorum. Yani işte yalan söylemenin, gıybet etmenin kötü olduğunu kim bilmez ki? Herkes bilir; ama siz gıybet etmenin ö

Nereden başlayacak? Evvel Emir'de, yani işin başında nereden başlayacak? Şuara Suresi, 214. ayet-i kerime işe nereden başlayacağını söylüyor: “Ve en bir aşira tekel akrabin”, en yakın akrabalarını. İnzar et, inzar et, bak, bekler arkadaşlar. Yani bu bize diyorlar ya, işte korkutmayın falan diye. Arkadaşlar, Kur’an-ı Kerim’de yüzlerce ayette Cehennem anlatılıyor, yüzlerce kıyamet ahvali anlatılıyor; kıyametin nasıl kopacağı, insanların nasıl dehşete kapılacağı, hesabın nasıl verileceği, efendim kaybedenlerin o hesapta kaybedenlerin Mahşer günü halleri, Cehennem’deki halleri bize anlatılıyor. Korkutmayın dediğimizde, dediğimizde ne demiş oluyorsunuz? Yani gidip doktor size bak, “Şeker hastası olursun böyle beslenmeye devam edersen” ya da işte kalbin şöyle olur dediğinde doktora diyor musunuz, “Ama lütfen beni korkutmayın” diye?

Arkadaşlar, bir insanın karşınızdaki insanın size kandırmadan, bak kandırmadan, bir çıkar gütmeden, yani doktor sizi bir ilaca manipüle etmek için sizi kandırıyorsa tabii orada çok büyük bir sahtekarlık var. Öyle değil mi? Mesleğinin gereği, bildiği ilmin gereği olarak sizi, sizi bekleyen akıbeti hatırlatıyorsa, az önce söylediğim gibi, ona minnettar olmamız gerekmez mi? Ve kendimize gelmemiz gerekmez mi? “Ne yapıyorum ben?” dememiz gerekmez mi, akıllı bir insanım? Dolayısıyla Peygamber ve en derin Vahyin başında bu ifadeler Peygamber Efendimize diyor ki: Önce en yakın akrabalarını uyar. Bak, onlara şöyle demiyor: “Onları böyle işte rahatlat, müjdele” falan demiyor. Ve Peygamber Efendimizin (sallallahu aleyhi ve sellem) akrabalarını toplayıp, o Siyer kitaplarında anlatılır arkadaşlar, defalarca onlarla söyleyecekken söyleyemiyor, söyleyecekken söyleyemiyor. Sonra efendim söylediğinde gördüğü tepki ne ve ne söylüyor onlara arkadaşlar? Ne söylüyor? “Öldükten sonra dirileceksiniz, Allah’ın huzuruna toplanacaksınız, hesap vereceksiniz.” Bunu hatırlatıyor. Dolayısıyla en yakınından başlaması gerekiyor. Ama bir Resul’ün illa İbrahim suresinin 4. ayetini misal, sakınca da Arap’tan başlayacaktı. Çünkü biz hiçbir peygamberin, diyor İbrahim suresinin 4. ayeti: “Her peygambere ancak kendi kavminin lisanıyla gönderdik, onlara beyan etsin diye hakikatleri, onlara anlatsın diye.” Çünkü yeryüzünde illa bir yerden başlaması gerekiyor bir işin arkadaşlar, dünyanın yapısı bu ve Peygamber’in gönderildiği yer. Hani neden Araplardan gelmiştir, işte Arapçanın değerini, Arapların o Arap Yarımadası’nın değerini, neden oraya gönderildi en son Peygamber? Bununla ilgili Siyer kitaplarında ve özellikle Muhammed Hamidullah’ın İslam Peygamberi kitabının girişinde gerçekten çok tatmin edici açıklamalar vardır, detaylar vardır. Benim şimdi onlara girmeye fırsatım yok ama ayet-i kerimeler bize bakın o sıralamayı gösteriyor; önce en yakın akrabalar, ondan sonra kendi milletin, senin dilini konuşanlar. Çünkü bunlar bütün bütün gafil idiler. Ne kadar Hakkari hem efendim yedinci ayet, “Celalimin hakkı için daha çoklarına karşı söz Hak oldu” diyor. Efendim burada bırakalım çünkü bu ayet biraz uzunca arkadaşlar. Evet, 40 dakika, 50 dakika oldu. Ama güzel bir yerde de kalmış olduk. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) peygamberliğinin teyit edildiği çok kuvvetli ifadelerle teyit edildiği ve hani buradan mesela bir iki bir şey daha söyleyeyim madem böyle.

“Aslansın, kaplansın” şeklinde gaz vermek değil de işte başta çocuklarımız, yakınımızdaki gençler olmak üzere veya bu yetişkin bir insan da olabilir. Mesela benim zaman zaman bazı çalışmaları böyle “Yeter artık, bunu daha fazla yapamayacağım” dediğim zamanlarda gelen bir iki mesaj, oradaki işte anlatılanların nasıl işe yaradığı veyahut da nasıl hayatlarında bir karşılığının olduğu, nasıl bir boşluk doldurduğuna dair gelen mesajlar. Yani bu takdire, iltifata ihtiyacımız var anlamında değil. Ama arkadaşlar, yaptığınız işin bir karşılığının olduğu ve doğru yoldan gittiğiniz, doğru şeyler yaptığınız anlamındaki bildiriler bizi müthiş ve her yaştaki insan, işte kendimi de örnek vermiş oldum, müthiş motive eder. Beni en çok motive eden şey de kıymet verdiğim hocalarım tarafından yapılan, yaptığımız çalışmaların takdiri. Bu çünkü son derece önemlidir. Yani nasıl diyeyim, işte çok seviyorum o sözü: “Şiirin kıymetini iki şey düşürür” diyor; “anlayanların sükutu, anlamayanların takdiri.” Bu açıdan siz kendiniz bu işte “Sen bak şöylesin, böylesin” gibi iltifatları ve takdirleri beklemeyi bir tarafa bırakalım. Hepimiz kendi çevremizde, etrafımızda gördüğümüz, kendisine güzel nitelikler gördüğümüz insanları takdir etmek, onları yönlendirmek, efendim kendinde duyduğu kuşkuyu gidermek üzere onda var olan, belki de tevazusundan dolayı, belki de hayatı boyunca çok fazla takdir edilmediğinden dolayı yüzlerce, binlerce sebebi olabilir, orası bizi ilgilendirmiyor ama kendi kıymetinin çok farkında olmayan bazı arkadaşlar, gençler özellikle, hak ettikleri yerin çok altında meşgalelerle o gençliğin çok kıymetli zamanlarını geçiriyorlar, onu gördüğümüz zaman söylememiz gerekir. Bu işte, mesela bu ifadeler bana bunu çağrıştırıyor: Yani “Bak sen çok zekisin, işte konulara çok iyi vakıf oluyorsun, tahlillerin çok kuvvetli, böyle yani bu çalışmalar bak halka atölyeler, matölyeler, bunlar hep halka yönelik çalışmalardır, buralarda vakit kaybetmesen akademik kariyer yapabilirsin veya işte ilmi bir çalışma yapabilirsin.” Böyle bir potansiyelim var senin, değil mi? Karşımızdaki insanı keşfetmek ve onu takdir etmek, iltifat etmek. Yani “Aman benim ne dinleyicilerim arasında işte daha nitelikli insanlar olsun, toplayayım ben bunları etrafıma” değil de onları keşfedip daha nitelikli yerlere yönlendirme konusunda bu sanat dünyasında olur, edebiyatta olur, işte akademik anlamda olur, her anlamda arkadaşlar veyahut da mesela daha güncel hayattan bir örnek vereyim, onunla da bitirelim. Diyelim ki bir konuda böyle kalbi yanık, yani bir imtihan yaşayan bir insanla karşılaştık veya çevremizde böyle biri var ve biz de biliyoruz yani o insanın elinden gelen her şeyi yaptığını, onu gözlemlemişiz, görmüşüz. Ona şunu demek: Yani çünkü o insanın arkadaşlar, özellikle insanlar arası ilişkilerde biraz da kalbi şöyle yanıyor, bir imtihan yaşadığında: “Acaba ben bir şey mi yanlış yaptım? Acaba bir hatam mı oldu? Karşımdakine bir eksiğim mi var?” veya çocuğuma veya eşime her neyse efendim. Bizde görüyorsak öyle olmadığını, mesela onu söylememiz o insan için: “Ben görüyorum yani senin elinden gelen her şeyi yaptığını,” ama bunu tekrar ediyorum yani “Aslansın, kaplansın” anlamında kandırmak için o anlık böyle pansuman, hani o anlık yardımcı olmak için arkası boş iltifatlar şeklinde değil, hakikaten görüyorsak onu da söylememiz lazım karşımızdakine, yanındakine. Veya mesela işte ticarette, sosyal hayatta girişimleri başarısız olabilir birisinin fakat gittiği yol doğrudur, yaptıkları doğrudur, işte harama bulaşmak istemiyordur, efendim ne bileyim kimseyi riske atmak istemiyordur, dürüstçe yürümek istiyordur. Ona yaptıklarının doğru olduğunu, eğer doğru olduğunu düşünüyorsak tekrar tekrar altını çiziyorum ve o işin de ehliysek biz yani onu ölçebilecek kriterlerimiz varsa o zaman o insanları gittikleri yolun doğruluğu konusunda teşvik etmek, takdir etmek gerektiğini düşünüyorum ben. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’i Cenab-ı Hakk’ın hem de Kur’an-ı Kerim’de kaç yerde efendim “Sen büyük bir ahlak üzeresin, sen gönderilmiş peygamberlerdensin, sen korkma, Rabbin seni onlara karşı koruyacaktır” gibi ifadelerle teyit etmesi, doğrusunu isterseniz bizim böyle Cebrail gelip de bizi teyit etmeyeceğine göre biz birbirimizin meleği olup efendim ama şey değil, bol keseden böyle saçma sapan iltifatlar veya işte abartı, abartılar şeklinde değil, hakikati dile getirmek ve o insanın ayaklarını daha böyle sabitleştirmek için, gücüne güç katmak için iltifatlarımızı da esirgememeliyiz, iltifat cimriliği yapmamalıyız. Bu bölümden anladığım bir ders olarak bunu da aktarmış olayım. 7. ayette kaldık. Allah nasip ederse haftaya görüşmek üzere. Allah’a emanet olunuz.