📱

Get Our Mobile App

Take your business learning on the go!

Download on the App StoreGet it on Google Play

Bu 4 Kelime İle Psikolojini Değiştirmek Mümkün - Mana-yı Harf, Mana-yı İsim, Nazar, Niyet

Hayalhanem1:09:20

Transcription

Şimdi bir insanın bütün ömrünü ibadete çeviren bir sır var ama cümlede hiç mübalağa yok. Hani ya olur mu öyle o kadar bir şey, diye aklınızdan geçmesin, alası var. Her şeyi mi ibadete çevirecek? Birazdan örneklerini de vereceğiz. Nefes alsanız ibadete dönüşebilecek 4 tane kelime konuşacağız. Allah Allah, dört kelimede bunlar oluyor muymuş? Bak bakalım olacak mı? Bunun için bugün isim analizi yapacağız. İsim analizi, isimlerin arkasındaki derinliğe ineceğiz. İsimler kaderi nasıl etkiler onu göreceğiz. İsim deyince hemen şey geliyor değil mi akla, Mehmet'in analizi, Ali'nin analizi, öyle isim değil, öyle isim değil. Başka bir isim. Mana-yı isim, mana-yı harf. Çok başka bir analiz yapacağız. Direk dersimize başlayalım, buyurun. Bismihi Subhanehu Bismillahirrahmanirrahim. Elhamdulillahi vessalatu ala nebiyyi. Mesnevi Nuriye Katre / Mukaddeme Kırk sene ömrümde, 30 sene tahsilimde yalnız 4 kelime ile 4 kelam öğrendim. Tafsilen beyan edilecektir. Dersi anladınız, 4 kelime, 4 de beyan. Bugün sadece 4 kelimesini işleyeceğiz. 40 yıllık ömrünün neticesi böyle olur mu? Şimdi 40 ince bir mesele değil mi? Kemal Yaşı, 40. 40 aynı zamanda erbaindir. 40 aynı zamanda efendimiz aleyhisselatu vesselam'a risaletin geldiği yaştır. Çok hususi bir yaş. Üstad Hazretleri de tam aynı yaşta bir şey fark etmiş ve fark ederken yalnız diye bir kelime kullanıyor. Yalnız 4 kelime. Çok iddialı bir laf değil mi? Yalnız 4 kelime. Bu yalnızda tahsis manası vardır. Ne demek? Şu demek, bu 4 kelime olmadan olmaz, demek. Bakın gerçekten iddialı bir mesele, çok iddialı bir mesele.

Şimdi Üstad Hazretlerinin 40 yılını düşünün, dönelim şöyle 13-14 yaşına gidelim. 90 cilt kitap ezberlemiş ama ezberlediği kitapların şerhini Türkçeye çevirsek 250 cilt eder 13-14 yaşlarında 90 cilt kitabı ezberleyip hafızasından sürekli tekrar eden bir zatın 40 yaşını düşün. Ne kadar bilgi vardır? Çok ciddi. Pozitif ilimler de onun hafızasında ciddi manada yer etmiştir. Bu kadar bilgisi olan bir zat, bu kadar bilgisi olan, diyor ki ben bunları değil; 4 kelimeyi öğrendim, diyor ya. 40 yıllık hayat, 30 yıllık tahsil, bakın ciddi iddialar var. Yani yalnız demesinde de tekrar edeyim, tahsis manası var. Ne demek oluyor yalnız demesi? Bu olmadan olmaz demek oluyor. Şimdi hani çekirdeğin içine koskocaman ağacı koymuş değil mi Allah? Baktığında küçücük habbe, küçücük çekirdek. Bursa'da var 600 yıllık çınar var bilir misiniz? Dev gibi değil mi böyle? Ama baktığında aslında küçücük bir tane habbe, küçücük çekirdeğin içine koskoca çınarı koyduğu gibi 4 kelimenin içine de Üstad Hazretleri ömrümü verecek bir manayı koydum, diyor. Çekirdekten ağaç nasıl çıkacak? Bu 4 kelimeden de hiç aklımıza gelmeyen derin bir mana birazdan çıkacak. Allah Allah. Dört kelimeden.

Şimdi Hz Ali efendimiz diyor ki, ilim bir noktaydı cahiller onu çoğalttı, diyor. Meseleyi anladınız mı, gene noktaya gitti konu, küçücük bir şeye gitti konu bak. Ali efendimiz öyle diyor, imam Ali. İlim bir noktaydı cahiller onu çoğalttı, diyor. Ne demek bu? Şimdi mesela burada iki tane tabip arkadaşımız olsa, onlar aralarında çok büyük ve mühim bir meseleyi, bir kelime, bir cümle ile anlaşabilirler mi, anlaşabilirler. Çünkü ikisinde de aynı ilim var. Mesela biri der ki; eritroplastolis tetanis der, öbürü der ki evet evet kan uyuşmazlığı. Şimdi onlara vakıf olmayan birisi, peşlerine gelse, dese ki ya bana da anlatın ya, ben de konuştuğunuz tabirleri öğrenmek istiyorum, dese bir cümleyle anlatabilirler mi, hayır. Çünkü senin dalın başka, sen bu alanın cahili olduğun için, sana 20 yıl anlatacaklar, üstüne de bir kelimeyle anca izah edebilecekler. İmam Ali efendimizin cümlesi, şimdi hasıl oldu değil mi? İlim bir noktaydı, cahiller onu çoğalttı, diyor. Şimdi Üstad Hazretlerinin dediğini tekrar hatırlayalım. Ben, diyor. Dört kelimeyi... Bak 40 yıl hayatını feda etmiş, öğrendiği ne var elinde? 4 kelimeyi öğrendim, diyor. Şimdi insan dört kelimeyi duyunca, hakikaten şaşırıyor biraz. "Ya 4 tanecik kelime, ne olur ki?" Yani ben bu 4 kelimeyi bir anda söylediğim de, ne olur ki? Neler olmaz biliyor musunuz, şimdi bizim için ufacık bir an oluyor ama zamanı olmayan zatı ebediyeye o an nispet edince, milyonlarca yıldan çok daha hayırlı olabiliyor. Demek ki böyle şeyler varmış, böyle kelimeler var mıymış, varmış. Böyle kelimelere bir örnek verelim, kelime-i Şehadet. Nasıl, bir tane cümle değil mi? Allah Allah. Peki mahiyeti nasıl? Cehenneme giden bir insanı, cennete çeviriyor. Ya bir kelime ama ya, bir kelime nasıl bu hale çeviriyor? Demek ki bir kelimede bu mana varmış ama kelimenin altında bütün kainatı, sahibine teslim etmek var. Bakın bir kelimede ne kadar mana çıktı? İnsanın akışını değiştiren, cehenneme giden bir yolu cennete çeviren bir mana çıktı, bir kelimeden mi, bir kelimeden. Üstad Hazretleri de bu manada söylüyor işte, öyle bir dost kelime vereceğim ki, bildiğiniz gibi değil, diyor. Bir iki örnek daha vereyim böyle manalı ufak şeylere. Üstad Hazretleri şöyle bir cümle söylüyor, Risale-i Nur'da. "Bir zaman kalbime geldi, niçin Muhyiddin Arabi gibi harika zatlar sahabelere yetişemiyorlar?" "Sonra namaz içinde, (Üstad Hazretleri namaza duruyor.) sübhane rabbiyel ala derken, şu kelimenin manası inkişaf etti." İnkişaf eden ne var? Bir kelime, bak. "Tam manasıyla değil, fakat bir parça hakikati göründü..." bir parça bak, bir kelimenin bir parçası. "Kalben dedim, keşke bir tek namaza bu kelime gibi muvaffak olsaydım, bir sene ibadetten daha iyiydi." Namazda açılan bir kelimenin bir parçası. "Namazdan sonra anladım ki, o hatıra ve o hal, sahabelerin ibadetteki derecelerine yetişilmediğine bir işarettir." Neden? Çünkü onların ibadetlerinde o mana her kelimede çıkıyor. Üstad Hazretleri diyor ki namazda bir kelime söylerken bir parçasını yakalım, diyor. Şimdi şu pencereden bakarsak, binler yıl namaz kıldık, değil mi? Allah muhafaza etsin ama "yazıklar sonra namaz kılanlara" da olabilir. Olabilir, demek içini doldurmak gerekiyor, madde mana içini. Namaz kıldık kıldık, kıldık birisinde öyle bir "Allahu Ekber" dedik ki şu manayı yakaladık. Şimdi kaç namaz buna yetişir? Mümkün değil, bakın ne oldu? Bir kelimenin manası, hayatın en önemli ameli olan namazların içinde bir kez çıktı. Üstad Hazretleri diyor ki, şunu bir kez yakalasaydım, bir yıl ibadetimden hayırlıydı. Bunu diyen zaten ibadetini, ahvalini malumunuz biliyorsunuz yani. Allah Allah.

Şimdi 4 kelime ne kadar büyük olabilir, kısmını anladık herhalde değil mi yani? 4 kelime deyince kulağa biraz hafif geliyor. 4 kelime şimdi yani 4 tane yeni kelime lügatımıza katılacak... Öyle değil, hayat değişir bu dört kelime ile. İbadetler anlamlaşır bu dört kelimeyle. Cennet cehennemin yeri değişir bu 4 kelimeyle, bir yere gidecekken başka bir yere sevkolabilir insan. Cennetin mertebesi en alaya çıkabilir bu dört kelimeyle. Bugün insanın hayatını kökten değiştirecek 4 kelime göreceğiz. Devam edelim mi? Buyurun. Burada yalnız icmalen işaret edilecek. Şimdi Üstad Hazretlerinin işaret edeceği şu, 4 kelimeyi alacak ve diyecek ki Allah sana Kur'an'da şu şekilde bakmayı tarif ediyor, diyecek. Anladınız mı 4 kelimeyi hanemize katınca ne çıkacak? Bir bakış bütünlüğü, Kur'an'ın tarif ettiği noktayı yakalama çıkaak. Bir gün bir köye gittim. Böyle kahvaltı yapmaya, bizim Mersin'de yukarıda, Toroslarda, orada da bir tane dayı vardı, mekanın sahibi. Oturdu yanıma... Ama nasıl yeşillik, Mersin ayakların altında. Dedim ya şu mevcudata bak, Allah kendini nasıl tarif ediyor, dedim. Kuşlar, ilahi bir musiki söylüyor ama tam kulağımın lezzetine göre, dedim. Allah Allah. Rüzgara bak dedim ya bir rüzgar esiyor Allah'ın kliması, dedim. Nasıl kullarını rahatlatıyor, şu meyve veren ağaçlara bak, meyve olgunlaştıkça dal eğiliyor ve diyor ki ne olur benden yemez misin? Adam bir anda Allah Allah, dedi yani. Allah Allah. Ya bak yeğenim, dedi. Yıllardır bu köydeyim, her gün bu bahçedeyim, dedi. Hiçbir zaman şimdiye kadar tarladan Allah'ı bulamamıştım, ilk kez tarladan Allah'ı buldum, dedi. Ne değişti? Tarla aynı tarla, elma aynı elma, bülbül aynı bülbül. Değişen ne? Demek ki bu dört kelimenin vereceği çok farklı bir mana oluyor, değil mi? Ama bizler maalesef o tarlalarda, rızık endişesiyle bakın rızkımız için demiyorum, rızka sebep olsun için demiyorum, rızık endişesiyle koşturmaktan o tarladaki mektupların hiçbirinden haberimiz yok. Şimdi amaç o tarlada rızık için koşturmak mı? Değil, değil mi? Çok affedersiniz rızık için hayvan da koşturuyor. Tilkiye bak, akşama kadar neyin etrafında, tavuk kümesinin etrafında. Öyle mi, kuşa bak rızkı için oradan oraya uçup duruyor. Şimdi aynı manzara senin de karşında, tilki de rızkı için koşturdum, diyor. Sen de rızkım için koşturdum, diyorsun. Sana verilen bu kadar cihaz, tarlada rızık için koşturmak adına, fazla fazla. Demek ki başka bir şey yapmamız gerekiyor, bu cihazlarla. Giriyoruz ormana, şöyle bir bakıyoruz etrafa, diyoruz ki "Üf burada da ne mangal yakılır" Allah Allah öyle mi? Ama okumayı bilen birisi geliyor. Ey yerlerin ve göklerin sahibi sana sesleniyorum, Allah Allah ne oldu ya? Kendinden geçti adam. Niye, okumayı biliyor. Bir tanesi kainat sayfasını okuyor, kendisinden geçiyor. Öteki diyor ki şu kainat sayfasını al da yakalım mangalın altına ateş yapalım, diyor. Allah Allah. Şimdi olay oradaki bir tane eti yemekse, bak hayvan onu pişirmeden yiyor. Sen gel başka bir lezzete talip ol. O eti midemiz için yediğimiz anlar boşa gitti. Olayı şimdi kendimize çarpalım, değil mi? Üzümü yedin, yedin, üzümü övdün ya... O ağacın bu verimini gübreden bilip, gübreyi övdün ya... Ya bizim bahçıvan Ahmet abi de buna iyi bakar, dedin ya... Hani Allah? her şeyi dedin, bir Allah demedin. Bakın bunlar boşa gidiyor, boşa gidiyor. Bu işin matematiği Allah diler verir, dilerse vermez. Biz onu bilemiyoruz haşa, cennet cehennem bizim değil. Biz bu işin matematiğini anlatmaya çalışıyoruz. Sen orada Allah'ı hesaba katmadın ya Kur'an'ın bakış açısıyla bakmadın ya, yediğin içtiğin boşa gitti, çocuğunu sevdiğin boşa gitti, dükkanda terledin boşa gitti. Gitti gitti, gitti gitti. Ne gitti? Sahabeye komşuluk gitti, Resulallah'a (a.s.m) sarılma gitti. Ebedi biri geçtik, gitti gitti, niye gitti? Mideyi düşünmek için, insan olmak fazla. Tilki de mideyi düşünmek için yeterli cihaz var. Sendeki bendeki cihaz fazla. İşte bunu verecek bu 4 kelime. Meselem anlaşılıyor mu? Konuyu bir yere sürüklüyorum daha giriş yapmadım. Neyi anlayacağımızı, neyi öğreneceğimizi, ortaya çıkarmaya çalışıyorum. Devam edelim mi? Buyurun.

Kelimelerden maksat mana-yı harfi, mana-yı ismi, niyet, nazardır. Tekrar edelim, bir mana-yı harf, iki mana-yı isim, üç niyet, dört nazar. Bu dördünü öğrenecekmişiz. Bir, mana-yı harfi. İki, mana-yı ismi. Üç, niyet. Dört, nazar. Üstad Hazretlerinin ömrünü feda ettiği 4 kelime, bu kelimelermiş. Allah Allah. Nasıl bir mana ya... Buyurun bakalım. Şöyle ki, cenab-ı hakkın masivasına, yani kainata, mana-yı harfi ile ve onun hesabına bakmak lazımdır. Mana-yı ismi ile ve esbap hesabına bakmak hatadır. Şimdi mana-yı isim, mana-yı harf konusuna gireceğiz. Bugün biraz teknik mesele, dikkatleri iyi verelim olur mu? Allah için verelim, ne var yani. Öyle mi? Her şey için veriyoruz, Allah için mi vermeyeceğiz? Mana-yı isim ve mana-yı harfi girmeden önce ufak bir tekerleme ezberleyelim, işimiz kolaylaşsın. Şöyle tekerlememiz; mana-yı isim yani cisim, mana-yı harf yani Allah. Şimdi, mana-yı isim nedir, mana-yı harf nedir? Bunlar aslında nahiv ilminin meseleleridir. Arapçada kelimelerin incelendiği ilme sarf denir. Cümlelerin incelendiği ilmede nahiv ilmi denir. Ama Üstad Hazretleri bu iki kelime istılahi kelimeyi almış, mana-yı isim, mana-yı harf. Bu ikisini almış, bambaşka bir soluk katmış ve demiş ki bundan siz marifetullaha ulaşabilirsiniz. Hayatın varoluş amacı, yaşama sebebimiz, marifetullah. Allah'ı tanıma. Siz bundan marifete ulaşacaksınız, demiş. Ufak ufak devam edelim. Başı biraz teknik, devamı çok rahat anlaşılacak. Sorun yok değil mi? İyi dikkatli gidelim. İsim, müstakil olarak bir şey ifade edendir. Mesela gül dediğimde bir şey ifade ediyor mu, ediyor değil mi? Kedi dediğimde bir şey ifade ediyor. Harf ise müstakil olarak ele alındığında bir şey ifade edemez. Ancak kelimenin içerisine konulduğunda bir şey ifade eder. Ama arapçadaki harf, sadece bizim bildiğimiz tarzda "elif, be, te, se..." değil, mesela harf-i cer vardır. Mim, "-dan, -den" demektir ama bu şekilde bir şey ifade etmiyor. Öyle değil mi? Allah Allah. Veyahut ne var "bi" harf-i cer'dir. "ile" demektir. Mesela "bi seyyarati" "araba ile" demektir. Ama "bi"yi tek ele aldığında bir şey ifade etmiyor, değil mi? Ya da harfi tarif vardır. Hani "-el" takısı diyoruz ya, "-el" takısı değil mi? "Eş şemsü" böyle bir ifade ediyor, "belirgin bir güneş" demektir. İngilizcede the kullandığınızda ne olur? Mesela "Apple" dedim, herhangi bir elma. "The Apple" dedim, belli bir elma. O "el" İngilizce'deki "the" gibidir. "Eş şemsü" dediğimde belli bir güneş, değil mi? "El-nazzaratü" Belli gözlük veyahut "el-kadletü" belli bir kedi. Öyle mi, şimdi "el" takısı tek ele alındığında, harf olarak ele alındığında bir şey ifade etmiyor. Ancak bir kelimeyle birleştirdiğinde sana bir şey ifade ediyor. İşin terminolojisini anlatayım, sonra örneklere geçeceğim, yavaş yavaş. Şimdi ben böyle anlattım ya, isim olan şey size daha ılımlı geldi, değil mi? Elma, güneş, gül, harf olan şey de "a harf" demek iyi bir şey değilmiş, manalı değilmiş gibi geldi. Tam tersine çevireceğiz. Kainatta isim olarak okuduğunuz her şey aslında harftir. Tek başına ele aldığınızda, isim olarak baktığınızda da zarardır manasını göreceğiz birazdan. Örnekliyorum bir kedi gördün, "Aa kedi" dedin. İsim olarak gördün mü, gördün. Ben diyorum ki, bu zarardır çünkü kedi yaratıcının kendisini anlatması için vardır. Bir gül gördün, isim olarak baktın, "ne güzel gül" dedin. Gitti, çünkü gül harftir. Tek başına bir anlamı yoktur. Sanattan sanatkara ulaşınca, oldu mu biraz, harf kelime manası alınca bir anlamı ifade edecektir. O yüzden mana-yı isim yani cisim olarak bakmak kötü bir bakıştır. Ne güzel kedi, ne güzel gül, ne güzel bulut, gitti gitti. Mana-yı harf olarak yani Allah olarak bakmak ise güzeldir. Bu kedi başlı başına bir şey ifade etmez, Allah'ın sanatı olunca bir şey ifade eder. Çocuğun başlı başına bir şey ifade etmez, Allah'ın sanatı olunca bir şey ifade eder. Bakın bu kelime, anladınız değil mi Mana-yı isim olumsuz oldu, mana-yı harf olumlu oldu. Yıllardır Kur'an'daki "Oku" emrini düşünüyorum, yıllardır... Ya Rab, bu oku emrini tam nasıl anlayacağıma ulaşmam lazım diye böyle kendimce düşünüyorum. Oku emrine benim penceremden en yakışan mesele, mana-yı harf kelimesidir. Bütün kainata, yaşadığın olaylara, aldığın nefese, içtiğin çaya, sarıldığın çocuğuna hepsine bu Allah içindir, bu Allah'ındır yani Mana-yı harf nazarıyla bakmak, Kur'an'ın oku emrinin en güzel karşılıklarından birisidir, oldu mu? Oldu mu? Şimdi bu mesele çok önemli olduğu için, otursun diye çok örneklerle anlatmaya devam edeceğim. Şimdi bu kafelere yapılan one vision'lar var. Kafenin şu camı var ya, oraya delikli yapıştırma yapıyorlar. Mesela ne diyelim işte, güzel kafe atıyorum. Şurada uzaktan baktığında zahirini görüyorsun, güzel kafe yazısını görüyorsun. Bu mana-yı isim olarak bakmak demektir. Cisme baktın. Biraz yaklaştı, deliklerin arkasında bir sürü olay dönüyormuş, bir sürü insan varmış, bir sürü çay içiliyormuş, dedin. Bu mana-yı harf olarak bakmak, demek. Yani pencereye baktığında mana-yı isim, pencereden baktığında mana-yı harf. Devam edeceğim. Picasso'nun tablosunu gördüm ama sadece tablo olarak biliyorsun, müstakil ele aldın. Ne güzel bir tabloymuş, dedin. Ama Picasso'nun olduğundan haberin yok, o tablo ne biliyor musun sadece kağıt parçası, değeri de iki kuruş, üç kuruş doğru mu? Bu nasıl bir bakış oluyor? Mana-yı isim. Sonra biri dedi ki o tablo, Picasso'nun tablosu dedi. Allah Allah. Bak intisap ettirdin. İntisap edince onun değeri bir memleket alacak kadar pahalandı. Çünkü sen sanattan sanatkara baktın. Yani mana-yı harf olarak baktın. Olayı anladınız mı? Mana-yı harf olarak bakmak, her şeyi intisap ettirmek, demektir. Sanattan sanatkârı görmek demektir. Zira cümleye dikkat edelim iman intisaptır, öyle değil mi? Neye intisapmış iman? Baktığın her şeyle Allah azze ve celle'ye Rabıta kurmanın adı intisaptır. Her şey, her şey bak, her şey. Sadece böyle arada gidiyim, dalda bir portakal bakayım da bu Allah'ındır, diyeyim, değil değil, bütün kainatı israf etme. Hepsi, demek ki resme baktım, resmi gördüm. Buyur, mana-yı isim. Resme baktım, ressamı gördüm, mana-yı harf. Oturuyor değil mi yavaş yavaş? Bir gün gidiyorum yolda, yolda bir demir parçası gördüm, baktım. Allah Allah, böyle bir şeyin parçası gibi ama ben de bunun ustası değilim, anlamıyorum. Ben bunu kime satabilirim? Hurdacıya, kaç lira verir 10 lira, doğru mu? Aynı demir parçasını bu seferde bir usta gördü, bakmayı bilen bir usta. Bir baktı ki bu Mercedes'in parçası, neden bildi Mercedes'in parçası olduğunu, bütünü biliyor ya, parçayı da bildi. Bunu ben Mercedescilere satayım dedi, diğerinin 10 liraya sattığını, bunun ne olduğunu bilen, Mercedes'le bağlayabilen 10 milyona sattı. Birinci adam buna manayı isim yani cisim gözüyle baktı, doğru mu? İkinci adam mana-yı harf gözüyle baktı. O zaman kıymeti on liradan 10 milyona çıktı. Aynı demir ha, tartsan aynı gram bir farkı yok. Ne değişti bakışım değişti. Allah Allah. Bir gün eve girdin, acıkmışsın, akşam vakti. Başkurt Abi en delikanlımız, en Sivaslımız sen olduğun için senden örnek vereceğim, hazırsın değil mi, beni dinliyorsun değil mi? Başkurt abi gece eve girdin, bir baktın açsın böyle bir de, kayıntı bir şey var mı diye, masanın üstünde böbrek duruyor, of dedin. Ne güzel börek, aldın ağzına attın böreği, ne nazarıyla baktın, çok güzel mana-yı isim olarak baktın. Hanım yaptı. Şimdi ne nazarıyla baktın, mana-yı harf nazarıyla. O yüzden evde yemek yerken dikkat et. Yani bu ders evin huzuru için de elzem bir ders. Yediğiniz börek, kek, pastalara bizzat bakarsanız müstakil bakarsanız, manayı isim olur, bir işimize yaramaz. Hanım ne güzel yapmışsın, ne güzel ellerin varmış. Ne güzel bizi doyurdun dersen, bu sefer de yapanı görebildiğin için mana-yı harf nazarına çıktı. Olay anlaşılıyor mu? Devam edeceğim. Çünkü çok önemli. Üstad Hazretleri ömrünü adamış bu dört kelimeye o yüzden devam etmem lazım. Şimdi karşımda bir ayna var, baktım aynayı gördüm. Ne nazar oldu mana-yı isim. Yani cisim. Aynaya baktım, aynanın iç derinliğinden kendimi gördüm. Bu sefer mana-yı harf oldu. Bakın beyler kainatta her şey ayna ayna. Üstad Hazretleri öyle diyor mu, değil mi bütün mevcudat için ayna diyor değil mi? Ne demek o biliyor musunuz? Kedi gidiyor ya kedinin kendisini görürsen mana-yı isim yani cisim olacak. Kedinin üstünde bir ayna var, ayna kimi gösteriyor biliyor musun? Baktığında sanatkarını gösteriyor. O kediye o nazarla baktığında mana-yı harf olacak. Güle baktın bizzat kendisine baktın, ne güzel gül dedin ya, bunun ne reçeli yenir, dedin ya. Bitti bitti, mana-yı isim. Gülün üstünde ne var, demiştik. Ayna. Güldeki aynaya bir baktın aynanın iç derinliğinden sanatkarını Sani-i Zülcelal'i keşfettin, artık gül anlamlandı, mana-yı harf nazarıyla bakmış oldun. Adamın biri sabah evde uyanmış, aynaya bakmış. Bakar bakmaz da mana açılmış işte Sivaslı bir adam. Bakar bakmaz mana açılmış, Barekallah demiş böyle. Sübhanallah, demiş. Elhamdülillah, demiş. Haımı d aşağıdan demiş ya bu herif ne gördü, demiş. Bir çıkmış yukarı aynada kendine bakıyor. Demiş 40 yıldır bıktığım surat, demiş. Bu ne gördü, demiş yani. Şimdi hanım mana-yı isim nazarıyla bakıyor, değil mi ? 40 yıldır eskimiş surat yani, bıkmış. Ama adam o esnada mana açılmış. Ne nazarıyla bakmış? Mana-yı harf. Demiş ki, Ya Rab Sen neler yarattın, demiş ya. Allah Allah. Değil mi şimdi şairin biri diyor ki, neden böyle düşman görünürsün yıllarca dost bildiğim aynalar. Allah Allah. Ayna aynı ayna değişen ne, bakışın değişti. Şimdi eskidin ya aynaya baktığında, kendini gördün yani mana-yı isim, cisim gördü. Üzüldün üzüldün çünkü onun ebedi bir gençliğe gideceğini bilemedin. Öyle mi? Allah seni ihtiyarlatıp alıyor ki, bir anda koparsa gençliğinden, çok üzülürsün aklın kalır. Ama ihtiyarlatıyor, ihtiyarlatıyor en son iki omuz bir kelle kalıyorsun, değil mi? Diyorsun, ya ben bu cesetle ne yapacağım. Allah seni oradan diyor ki ben seni ebedi cennete alacağım. İşte bu cihetle bakabilsen kendine, bu da mana-yı harf nazarıyla olacak. Allah Allah. Mana-yı isim olarak bakanlar hep üzülmüşler. Hüsrana uğramışlar. Mana-yı harf nazarıyla bakanlar Allah'a kavuşmak için iştiyaklara artmış, iştiyak duymuşlar. O nazarla bakan bir insan, ihtiyarladığında bir genç görünce inanın imrenmiyor. Diyor ki yani sene hesabı olarak Allah eğer ömür verirse sene hesabı olarak değil mi başka noktada, kader cihetinden değil, sene hesabı olarak, ben Allah'a daha yakınım, diyor. Seviniyor, değil mi? Çünkü gençler ara sıra, ihtiyarlar sıra sıra gidecekler, diyor. Benim sıram gelecek, Allah'a değil mi? Likaullah, Allah'a kavuşma anı vuku bulacak, diyor. Seviniyor işte, mana-yı isim olarak kendine bakan, saçım gitti, başım gitti, gençliğim gitti deyip üzülürken mana-yı harf olarak kendine bakan bir mutluluğu keşfediyor. Devam ediyorum örneklemeye, çünkü konu çok önemli. Gittik Süleymaniye'ye, öyle mi? İnceledik taşını, yapılışını, üstündeki ince sanatları, sanat böyle taş böyle, dedik. Ne nazarıyla, baktık? Mana-yı isim. Bir işimize yaradı mı, yaramadı. Peki Süleymaniye'ye bakan birisi, Süleymaniye'den Sinan'a intikal etse, ya bu Süleymaniye'deki bütün güzellikler, Sinan'ın ruhunun tecellisi, tezahürü dese, bu da mana-yı harf nazarı ile olacak. Şimdi çok enteresan, değil mi? Bakıyoruz, bakıyoruz inceliyoruz ama yok sayıyoruz, kimi yaratıcısını. Ya inceleyen varsa, yapan da vardır yani değil mi? Denklem çok komik yani, tımarhanelik bir mesele. İnceleyen, sen varsan, yapan hayli hayli vardır. Yani senin yapanı inkar etmen için, kendini de inkar etmen gerekiyor. Arabayı yapan ustayı inkar eden yok ama ustayı yapan Allah'ı inkar eden çok. Enteresan mesele. Süleymaniye'yi yapan Sinan'ı inkar eden yok ama Sinan'ı yapan sanatkarı Sani-i Zülcelal'i inkar eden var. İnanın mesele değil bunlar ya, bu konuşulacak mesele mi Allah aşkına inkar edilir mi? Yani biraz muhakeme bozulmamışsa, mesele değil bunlar. Ama tıkandıkları yeri konuşalım birisi mana-yı isim olarak bakıyor. Sadece Süleymaniye'yi görüyor. Aman canım Sinan'da kimmiş, diyor. Biri mana-yı harf olarak görüyor, Süleymaniye'den Sinan'a intikal ediyor. Birisi mevcudat'a mana-yı isim olarak bakıyor, kendi kendine olmuştur, diyor. Teşekkele binefsihi. Birisi mana-yı harf olarak bakıyor, bu mevcudat varsa, bu sanatlı eserler varsa, sanatkarın olması vaciptir, diyor. Allah Allah. Ne değişti biri mana-yı isim, biri mana-yı harf. Üstad Hazretleri diyor ki, ömür değiştirir bu 4 kelime diyor, anlaşılıyor mu? Ömür değiştirir diyor, bu 4 kelime. Allah Allah. Devam edeceğim örneklemeye. Bir gün bir arkadaş anlattı, dedi ki ya filanca birisi Amerika'da 30 yıl örümcekler üstüne ihtisas yapmış, dedi. Örümceğin her şeyini araştırmış, zehirini, ağını, şunu, bunu... Dedim ki, iman etmiş mi, dedim. Allah Allah, yok, dedi. Allah Allah, 30 yıldır örümcek incelemişsin ama örümcek kadar keyfiyet kazanamamışsın. Niye? Çok güzel, aslı nedir örümceğin, harf. Örümcek bir harftir. Tek başına bir anlamı, yoktur. Ancak bir kelime bütünlüğünde yerini alırsa, sana bir şey okuyacaktır. Yani örümceği, kuşu, saçımı, gözümü yan yana o harfleri dizince anlamlı bir bütün oluşturup bir şey ifade edecektir. Ama örümceğe tek başına bakarsan örümcek gibi ölüp devrilip gideceksin. Kur'an'a bakalım, kaç harf var Kur'an'da? 28 tane harf var. Şimdi harf olarak baktığında 28 tane aynı şey, diyelim. Ama ona dizilim olarak baktığında, Allah Allah kainatın varlık sebebi ya. Öyle mi? Cennet, cehennemin tohumu Kur'an'ın içerisinde, ne değişti? Aynı 28 harf, dizilim değişti. Harf olarak baktığında bir şey ifade etmeyen şeyler, mana-yı harf olarak baktığında, bir dizilim oluşturduğunda, nice şeyleri ifade ediyor. Allah Allah. Devam ediyorum, nefse gelelim mi, nefse. Şu nefse mana-yı isim olarak bakanın, yani cisim olarak bakanın, özellikleri nedir? Ben şöyle severim, neyi sevmiş, değil mi? Şimdi benim canım bu olayı böyle istiyor, canım dediği kim? Nefsi, nefsine canım, diyor. Nefisle vicdan böyle olunca işte, ayırt edemiyorsun, hangisi konuşuyor. Canım dediği kim oluyor, nefsine canım, diyor. Ben şöyle güzelim, ben şöyle başarılıyım, öyle oluyor değil mi, tam bir iş toplantısında anlatacaksın kendini... Ben bu işleri böyle böyle başardım. Allah Allah Kainatı da sen çeviriyorsun, öyle mi? Güneşi de sen doğurdun, öyle mi? Hücrelerini de sen besliyorsun öyle mi? Allah Allah. Bu gafil nazar, ne nazarı oluyormuş? Mana-yı isim nazarı. Mana-yı harf olarak baksan, diyeceksin ki Allah'ın aciz bir kuluyum, ne nasip ediyorsa ben oyum. Bakın bu nazarla bakmanın tehlikesini şimdi size anlatacağım. Ebu Talip kimdir? Efendimiz aleyhisselatü Vesselam'ın amcası. 10 yıl, Mekke'nin 10 yılı. On yıldan sonra vefat edecek, doğru mu? 10 yılı Ebu Talip kadar Allah Resulü'ne (a.s.m) yardım eden biri daha var mı, yok değil mi? On yıl hamilik etmiş. Hele hele Mekke'nin 7. ile 10 .yılı arası Şi'bu Ebî Tâlib dediğimiz o muhasara oluyor ya, Ebu Talip Mahallesi'ne sıkıştırıyorlar Müslümanları, yemek su, hiçbir şey vermiyorlar. 3 yıl mahvetmişler. Sad bin Ebu Vakkas Efendimiz, diyor ya, bir devenin derisini buldum, kızgın taşın üstünde pişirdim, bir hafta onu yedim, diyor. Böyle 3 yıl geçmiş ve Ebu Talip yine Efendimiz aleyhisselatü Vesselam'ın yanından hiç ayrılmamış. Bakın onun kadar Allah Resûlü'ne (a.s.m) hamilik eden, yardımcı olan ikinci bir isim belki zor çıkarırız. Peki ehl-i sünnete göre Ebu Talib'in akıbeti ne oldu? Cehennem. Cehennemin en hafif yerindedir, diye kaynaklarımızda yer var. Allah Allah. Bir gariplik yok mu ya, ne oldu yani Ebu Talip 10 yıl ya, hiç kimse bu kadar feda etmemiş kendisini. Ne oldu da cehennemin en hafif mertebesine gitmiş. Neden yani, neden cehennem ehli olmuş? Çünkü efendimiz aleyhisselatu vesselam'a mana-yı isim olarak bakmış. Onun zatını sevmiş. Onun kendisini sevmiş. Allah Resulü (a.s.m)'den Allah'a intisap edememiş. İman neydi? Şimdi alalım mı senaryoyu? Gittin eve her gün çocuğuna sarılıp, seviyorsun. Ne olarak sevdin çocuğunu, ne olarak sevdin? Manayı isim ise akıbet burada, mana-yı harf ise Allah ebedi buluşma verecek. Gittin dükkana, başarı hırsıyla, dükkan benim, başarı benim, para benim, o benim bu benim, sen şimdi o dükkana ne olarak baktın? Mana-yı isim. Akıbet ne olacak? Bakın Ebu Talip buradan kurtulamadıysa sen ben hiçbirimiz bu kadar ciddi mücadele etmemişizdir hayatımızda, sen ben buradan çıkamayız. İçine baktın, nefsine baktın, hep nefsinin istekleri doğrultusunda bir hayat yaşadın. Sen kendine ne nazarla baktın? Mana-yı isim yani cisim. Ben ne istiyorsam o olacak, canım ne istiyorsa o olacak... Kur'an'ın emirlerine baktın, şu köpek gibi bağıran nefsini istekler önemli değildir. Allah ne istiyorsa onu bulmam lazım, dedin. Mana-yı harf olarak baktın. Şimdi bir soru sorayım. Kur'an'ı bilmiyorsak, sünneti bilmiyorsak biz ne yönde gideceğimizi nereden bileceğiz? Bilebilir miyiz? Kur'an bilmiyoruz, sünnet bilmiyoruz, selefi salih'in çizdiği yol haritasını bilmiyoruz. Bu yolda yürüyen Allah'ın Salih kulları nasıl yürüdüğünü bilmiyoruz ve diyoruz ki ben iyiyim ya, ben iyiyim. Böyle bir insanın aldanmama ihtimali yok arkadaş, kandırmayalım kendimizi. Böyle bir insan kendisine mana-yı isim nazarıyla bakacaktır, sürekli 60 yıllık dünyada nefsinin istekleri doğrultusunda bir hareket tarzı oluşturacaktır ve neticesi hüsranla sonlanacaktır. 4 Kelimenin önemini anladın mı şimdi? Filanca iş yapıyorsun, filanca ailen var, filanca bir şey yapıyorsun. Eyvallah, sıkıntı yok ama belki senin hayatın gibi bir sahabe hayatı var ve daha doğru bir yol var. Nereden biliyorsun, sahabe hayatını bilmiyorsun ki onu bilebilesin. Öyle olunca da başlıyoruz gevezeliğe... "Ya biz Allah için yapıyoruz." Ama sen Allah'ın ne istediğini bilmeden nasıl Allah için yapıyorsun? Nasıl yani, ben bir şirkete gireceğim, prosedürünü bilmeyeceğim, imzaladığım evrakta ne istediklerini bilmeyeceğim ama diyeceğim ki ben şirketin en iyi elemanıyım. Şirket sana yazılım istedi, sen öyle bir yazılımdan bilgin bile yok. Çay içip geçiyorsun gün boyu. Yani bunlar var ya çok komik ifadeler. Bunlar çok komik ifadeler, olayı anladınız mı? Kendimize mana-yı isim olarak baktığımızda, çocuğumuza mana-yı isim olarak baktığımızda, eşiğimize manaya isim olarak baktığımızda, işimize mana-yı isim olarak baktığımızda, buluştuğumuz arkadaşlarımıza mana-yı isim olarak baktığımızda bunun sonu hüsran. Ebu Talip bu kadar mücadeleyle buradan çıkamadıysa sen ben çıkamayız arkadaş. Ama kendimize mana-yı harf olarak bakmak bu işin tek kurtarır yanı. Şimdi anladın mı 40 yıllık hayatım, 30 yıllık tahsilatımda 4 kelime... Anladın mı şimdi niye o 4 kelime, diyor? Anladın mı? Bu kadar önemliymiş, bu kadar önemliymiş yani yoksa Üstad Hazretleri gibi bir zat bunu der mi ya? Bu kadar ilmi olacak, diyecek ki 4 kelime, 4 kelime, 4 kelime. Allah Allah. Başka bir olay var demekki. Mana-yı isim ile mana-yı harfi bitirdim. Anlaşıldı mı acaba? Şimdi delikanlı adam şunu yapacak, dönüp dükkanına bakacaksın, hangi harf, hangi mana, bakacaksın yani. Dönüp aile hayatına bakacaksın, çocuğunu niye sevdin sen, niye sevdin? Sana menfaati var diye mi sevdin, canım çocuğum diye mi sevdin? Kendi nefsine acıdığın için mi sevdin? Ya buna bakmazsak bu ders ne olacak, öyle değil mi ya? Biz bunu kendimize bakmayacaksak ne yapacağız, komşuyu mu yadırgayacağız? Komşuya bak, komşuya bak. Hayır, kendine bakacaksın. Hayatında çok sevdiğin bir ahlakın var, bir adetim var, ne o, mana-yı isim mi, mana-yı harf mi? Bir bak, hobilerim var, buyur bak hobilerine ya, bak şimdi bakacaksın. Mana-yı isim mi, mana-yı harf mi? Şimdi bakacaksın. Kandırıp duruyoruz kendimizi ya, vallahi.... Şu dersleri de almasak Vallahi çok sıkıntı. Buyurun, devam edelim.

Evet, her şeyin iki ciheti vardır, bir ciheti hakka bakar, diğer ciheti de halka bakar. Anladınız, halka bakan mana-yı isim, Hakka bakan mana-yı harf, sorunumuz yok herhalde burada da, evet halka bakan cihet hakka bakan cihete tenteneli bir perde veya şeffaf bir cam parçası gibi altında hakka bakan ciheti isnadı gösterecek bir perde gibi olmalıdır. Şimdi sebeplerin, bizim bu analiz etmemiz gereken olayda sebeplerin tenteneli bir perde olduğunu söylüyor. Tenteli perde, delikli perde demek. Yani şurada bir tül olduğunu düşünün, tüle uzaktan baktığında tülü görürsün, yakından baksan ışığı görürsün. Mesela şimdi dünyaya da yeni yaratıldım, ilk kez gözümü açtım bu odadayım. Odanın içine ışık girse, baksam ki nereden girer, pencere kısmından, tülden girer. Derim ki, ışığı tül veriyor. Değil mi, tenteneli perdeden bilirim. Biraz yaklaşsam bakarım ki deliğin arkasında güneş varmış meğer. Olay bu anladınız değil mi? Bizim varoluş sebebimiz bu yani. O tenteneli perdeler kalkacak, arkasındaki müsebbi-ül esbabı göreceğiz. Varoluş sebebimiz bu. Ama bu uzaktan gözükmüyor. Uzaktan baktın ağaç meyve verdi. Öyle mi, inek süt verdi, tavuk yumurta verdi. Uzaktan bakınca ne kadar basit gözüküyor ya. Tavuk yumurta verdi, ne kadar zamanda verir? Yarım saatte bir yumurta veriyor. Madem o kadar kolay sende yatsana, akşama kadar yatıyorsun, sen de yumurta ver. Öyle değil yakından bakıyorsun biraz, perdenin arkasını görüyorsun, diyorsun ki bu yumurta bir kudret mucizesi, bütün kainatı aynı anda kudret elinde çeviremeyen bu yumurtayı yaratamaz. Şimdi bütün alemi cihan toplansa, bir yumurta oluşturamıyorsa, soruyorum size bu yumurta mucize mi, değil mi? Ama uzaktan bakınca gözükmüyor. Yakından bakınca ancak gözüküyor. Peki kainatta her şey tenteneli perdeli mi, hayır değil, açık. Bizim gözümüz perdeli. Bakın İmam Ali efendimiz ne diyor? Perde-i gayb açılsa, yani ahiret gözükse bir anda, benim yakinim, ilmim, bilimim değişmez, diyor. Ya Ali niye öyle dedin ya? Çünkü perde eşyada değil, gözümdeydi, gözümdeki kalktı, diyor. Üstad Hazretleri, Risale-i Nur için diyor ki, biraz daha izah edilseydi imtihan perdesi kalkacaktı, diyor. O zaman perdeli olan bizim gözümüz, gözde perde olmasının sebebi de Allah'a uzaklığımız, öyle mi? Allah Allah. Şimdi biz hep bunları uzaktan bakıyoruz, başımıza gelenlere uzaktan bakıyoruz, nasıl kalkar bu perde? Allah'a yaklaşmak için mücadele edersen... Hep deniyorsun, hep deniyorsun, deniyorsun bir perdeye takıldın, olayın hakikatini göremedin ama deniyorsun, Allah'ın bizden istediği şey ne biliyor musun? Başarı değil, muvaffakiyet değil. Hep teşebbüs etmek, yoksa ümmeti olmayan peygamber var, sen ondan daha mı başarılısın? Gidip 10 kişiye anlatmışsın, hayır hayır o değil, Allah hep teşebbüs istiyor. Denedim perdenin arkasını yırtmaya, bir dene, iki dene, üç dene, beş dene, en son ne olur biliyor musun? Allah rahmet eder, yeter bu perdeden Allah'ı göremiyorum, der bütün perdeler yırtılır, kainat sana ayan beyan olur, başına gelen her olayda Allah azze ve celle'yi görürsün. Ne demek bu ya? Dışarıda üzücü bir olay yaşadın ve dedin ki iş aleminde başıma gelenlerden Allah'ından haberi var mı, var. O zaman ben kime darılıyorum, Allah yaratmış, dersin. Şu gönül rahatlığına bak, şu huzura bak. Hangi psikolog veriyor? Hangi ilaç bu huzuru verebilir? Hangi servet, hangi para bu huzuru verebilir, mümkün değil. Yani şu 4 kelime ahireti kurtardığı gibi dünyayı da kurtarıyor ya. Allah Allah. O tenteneli perdeyi yırtan şey, olaylara ve eşyaya mana-yı ismiyle bakmamak, onu yırtmak ve mana-yı harfi ile nazar etmek. Oluyor değil mi, devam edelim. Binaenaleyh nimete bakıldığı zaman, Mün'im, bak nimete baktım, yırtıldı perde, nimet veren... Evet. Sanata bakıldığı zaman Sani, sanata baktım yırtıldı perde sanatkarı gördüm. Evet. Esbaba nazar edildiği vakit Müessir-i Hakiki zihne ve fikre gelmelidir. Allah Allah. Gelmiyor ama gelmiyor, geliyor musun sizin? Her şeye baktığımda Allah'ı gördüm, geliyor mu gelmiyor? Niye? Şimdi şu gözlük kirli olsa, gözüme taktığım anda neyi görüyorum biliyor musunuz, camı görürüm. Kirli olan şey kendisini gösterir. Doğru mu, böyle bakar bakar camı görürüm, önümü göremem, uzağı göremem ama bu cam temiz olsa baktığım anda camı görmem, hep arkasını görürüm. Eşyalar bu cam gibi, biz de gafletle hep kirlettik, şu dersler o gaflet kirini temizlerse, başımıza gelen olaylar ve eşyalar tertemiz bir cam hükmüne geçeceğinden artık camı görmeyeceğim, camın arkasını göreceğim. Bunu da veren bu dört kelime. Allah Allah. Nasıl büyük bir ders ya, devam edelim. Ve keza nazar ile niyet, mahiyeti eşyayı tağyir eder. Bak şimdi, nazarla niyet eşyanın mahiyetini değiştirir, diyor, dönüştürür, diyor. Şimdi de yeni iki kelimemize geçiyoruz. Niyet, diyeceğiz. Birazdan da nazar diyeceğiz. Niyet, El Kasd-ül Kalb diye geçer. Yani kalbin kastı, kalbin kastı Allah ise o kul başka kapıda dövünmez. Ne istese Allah, ne sığınsa Allah, ne müracaat etse Allah. Şimdi bu niyeti neden yaşamamız lazım? Bakalım matematiğini yapalım. Bu niyetim neden Allah için olması lazım? Kalbimin kastı niye Allah için olması lazım? Matematiğini yapalım. Üstad Hazretleri diyor ki, insan takribi 60 yıl yaşar. Ne kadarı uykuda geçiyor? 25-30. Ne kadarı yolda geçiyor? Hadi 5-10 de. Ne kadarı tatilde geçti? Ne kadarı işte geçti? Ne kadar üstümü giyinmekle, evime bir şey almakla geçti? Elimizde ne kalıyor biliyor musunuz? 5 Yıl. Şimdi insafınıza soruyorum, 5 yıl ile cennetin neyini kazanacağız biz? Beş yıl amel edeceksin, ne kazanacaksın, cennet. Bak o cennet ne biliyor musun? Cennetin bir saati, dünyanın mutlu mesut yani hiç arızası olmayan bin yılından daha üstün. Hadis söylüyor bunu. Devam ediyor hadis, Ru'yeti Cemalullah'ın bir anı, diyor. Yani Allah'ın esmasını temaşa etmenin bir anı da, bin yıllık cennetten üstün, diyor. Bu ne ya? Kaç yılda kazanacağım bunu? 5 Yıl. Olmaz ama ya, yani benim elimde muvakkak bir şey var, geçici. 5 yıl. Kazanacağım ne? Sonsuz. Olmuyor mu matematiği, olmuyor. O zaman bu boşlukları dolduracak bir şeye ihtiyacım var. Bunun adına niyet deniyor işte. O hayatımın tamamında, niyetim derin ve sağlam olursa, yemem içmem, bakmam, bir dostumu sevmem, bir şeyi anlatmam, bir ticaret yapmam, tamamı sevaba dönüşeceğinden o niyet iki tane camın yan yana, aynanın yan yana konulduğu gibi o kadar geniş bir alana gidecek ki, eğer bunu yapmaz, niyetimi

O güzelliğe oluşturmazsam, 5 yıl bana kısır bir hayat yaşatacak. Kısır. Zaten bu dünyada bunları yaşayacağız, doğru mu? Doğru. Zaten bu dünyanın sıkıntısını, kahrını çekeceğiz, doğru mu? Hasta olacağız, sevdiklerimizden ayrılacağız, ölümler yaşayacağız, üzüleceğiz, ayrılıklar yaşayacağız. Zaten bunları mecburen yaşayacaksak eğer, amelimiz de elimizde kalan 5 yılsa, bizi amelde kurtaramayacaksa, elimizde ne kalıyor sadece biliyor musunuz? Niyet kalıyor, niyet. Efendimiz aleyhissalatu vesselam, Buhari'nin ilk hadisi, ravisi Hazreti Ömer diyor ki, "Ameller niyetlere göre" diyor. Yani ameli yapmadan önceki, birinci adım ne oluyor o zaman? Niyet oluyor.

Bakın şimdi Mekke'nin 13 yılını bitirelim, Medine'ye hicret edelim. Medine'ye hicret edelim. Nasıl bir olay, çok büyük olay. İnsan alemini değiştirmiş değil mi? Medeniyetin inşası tesis edilmiş. Çok büyük bir olay, o hicrete nice sahabe efendilerimiz zahmetiyle gitmiş, bir tane sahabe Efendimiz gönlünü kaptırdığı bir kadın için hicret etmiş. Ne demişler ona biliyor musunuz? Bu Hacerül filane, yani fidanın muhaciri, demişler. Diğerlerine ne demişler? Muhacirullah, yani Allah'ın muhaciri demişler. Aynı ameli mi yaptılar, aynı ameli. Aynı zahmet mi çekildi, aynı zahmet. Ama niyet bir tabiri, bir ameli bile başlı başına değiştirebiliyor.

Bak şimdi bu niyet öyle bir sırlı ki, hayır yolunda giderken zatında hayır olmayan bir şeyi bile, hayra çeviriyor. Ne demek istedik, anlatalım. Denklemimi tekrar hatırlatayım, elde 5 yıl var, bu kurtarmaz. Ne lazımdı boşlukları doldurmaya, niyet. Bak hayır yolunda giderken, zatında hayır olmayan bir şeyi niyet hayra dönüştürüyor. Namaza duracaksınız, önce abdest lazım. Affedersiniz, önce bir lavaboya geçmeniz icap edecek, değil mi? Orada bir istibra hat edeceksiniz, yani metabolizma attıklarını dışarı atacaksınız. Niyetiniz sağlamsa, böyle basit bir amel bile orada sevaba dönüşüyor. Afedersiniz, çıktınız lavabodan, ne yapacaksınız? İstifra edeceksiniz, bir 40 adım yürüyeceksiniz. 40 adım ya... Niyetin oysa, o yürüdüğün adımlar bile sevaba dönüşüyor. Bu nasıl bir sır ya, bu nasıl bir sır ya...

Hadi gündüzün böyle geçti, gece oldu, uyuyacaksın. Ne irade var, ne şu var. Tek yaptığın şey nefes alıp vermek. Niyetin Allah'sa, "Allah'ım rüyalarımda bile seni istiyorum, bütün amelimde seni istiyorumsa," aldığın nefes adedince sevaba dönüşecek. Şimdi anladınız mı niyetin önemini, anladınız mı? Şu niyet olmadan hangi amelimiz kıymetli olacak, mümkün değil. Bu yüzden niyetinde zirveleşmeyen, hayatında zırvalaşır. Biz şu niyeti yakaladık mı, aynada saçımızı şöyle yapsak, "Ya Rab ben seni temsil ediyorum, şöyle tertipli olayım" desek, sevaba dönüşecek manayı harfi ile... Manayı ismiyle "Ah şu Mehmet ne yakışıklı desinler" dediğin anda bunlardan hep mahrum olacaksın. Niyeti anladınız mı?

Elde kalan 5 yıllık hayatı, zaten belli başlı şeyler mecbur yaşanacaksa, ayrılıklar, hastalıklar, ölümler, vefatlar, üzüntüler... Bunların her birine sevaba dönüştürmenin bir yolu var mı? Var. Tek kelime, el-kasdul kalb, yani niyet. Allah Allah. Ameli olmayanın niyeti kurtarmaz. Çünkü kalpte o kasıt varsa, ameli de ona dönüştürecektir. Bunu ne için söyledim? "Kalbım temiz" hiç temiz bir cümle değil. O yüzden söyledim, bu Allah Resulü aleyhissalatu vesselama bile hakaret oluyor. Haşa. Yani kalbimiz ondan da mı temiz? O bu kadar amele ihtiyaç duyarken, bizler amelsiz cennete gireceğiz. Öyle öyle. Gecelerce sabahlara kadar namaz kılıyormuş. Ayşe Annemiz demiş, "Ya Resulallah, neden? Neden, cennete ihtiyacı var mı? Yok. Cennetle müjdelendi. Günahı var mı, tövbe etsin? Haşa, o da yok. Kendini affettirme derdi var mı? O da yok. Ne diyor? "Efelâ ekûnü abden şekûrâ." Allah Allah! Ne diyor? "Ben şükreden bir kul olmayayım mı?" Allah Allah! Yani benim niyetim temiz, bunlara ihtiyacım olmayacak. Bu çok kirli bir söz. O yüzden amel olmadan niyet bir şey ifade etmiyor. Çünkü çınar ağacının niyetinde çınar olmak varsa, amelinde de kiraz olmuyor. Öyle mi? Şeftali ağacının niyeti şeftali ise, onun ameli başka bir şeye dönüşmüyor, değil mi? Civciv yumurtasının niyeti neyse, amelinde de civciv çıkıyor. Ördek yumurtası neyse, ördek çıkıyor. E sen diyorsun ki, "Benim yumurtadan yılan çıktı ama niyetim bülbül." Olmuyor dostum, olmuyor. O yüzden amel olmadan niyet bir işe yaramamaktadır, diyeyim. Niyetten devam ediyoruz ama okumamız lazım. Niyetin en büyük özelliğini işleyeceğiz. Günahı sevaba, sevabı günaha çeviriyor. O ne demek ya? Oku bakayım Ömer.

"Günahı sevaba, sevabı da günaha kalb eder." Evet, niyet adi bir hareketi ibadete çevirir ve gösteriş için yapılan bir ibadeti günaha kalb eder. Bakın niyetin en büyük özelliği. Basit bir iş yaptın, niyetin güzel, ne sevap... Efsane bir iş yaptın, niyetin "desinler diye", dünya için, günaha döndü. Örneklendirelim. Mesela şurada ihtiyar, çok meşhur bir abimiz oturuyor, diyelim. Çok meşhur, böyle bir yudum çay alırken de çay üstüne döktü. Birisi koşturdu, "Ya dedi, gariban yaşlı adam yoruldu, bir de yandı, hemen onun üstünü sileyim," dedi. Sevap mı alır, günah mı? Sevap alır. Aynı adam koşturdu, "Şunun üstünü sileyim de meşhur adam, bana da bu adamla ne kadar yakındır, desinler," dedi. Neye dönüştü? Günaha... Amel aynı amel. Amel aynı, niyetten ötürü bak, aynı amel, aynı işi yapıyorsun, birisi sevaba dönüyor, diğeri günaha dönüyor.

[Müzik]

İmandan sonraki en önemli amel, namaz. Namaz ya. İman varsa namaz var, öyle mi mesele yani? O Allah için olunca tahmin edilmez bir sevap. Şarkı çalışıyor. "Ya şu bizim patronlar da dindar adam seviyor, ben de bir namaz kılayım," dediğinde, "Yazıklar olsun o namaz kılanlara." Ama aynı amel, tamamen mahiyeti değişiyor, tamamen. Bakın bugün insanın yapacağı en zahmetli iş cihattır. Doğru mu? Cihatta bile Müslümanların yanında ol, niyetin bozuk olsun, bırak günahı, cehenneme gidiyor hikaye. Var mı örnek? Var, var. Bedir Savaşı'nı biliyorsunuz, 313 tane yiğit sahabe Efendimiz 1000 kişiyi nasıl alt etti. Uhud Savaşı'nı da biliyorsunuz, malumunuz Uhud, intikam savaşıdır. Oradaki müşriklerin her biri bilenmiştir, Hint almıştır Vahşi bin Harb'i, bir yıl çalıştırmıştır mızrak atıcılığı yapmıştır, öldürecek yani Hazreti Hamza'yı kafasına koymuş yani, o kadar kinliler. Bunun gibi nice aileler var. Uhud intikam savaşı yani Bedir'den daha şiddetli, daha çetin bir savaş çıkacak ortaya... Uhud Savaşı'nda Müslümanların yanında olan Kuzman isminde birisi, ilk kılıç darbesini vuranlardan birisi... Bakın çok büyük bir amel. Var mı bu kadar büyük ameliniz? İntikam Savaşı'ndasın, Müslümanlar safındasın, düşman nasıl kinlenmiş, akıllara zarar. İlk kılıcı sen vuruyorsun. Hayatımızda bu kadar iyi bir amelimiz yoktur. Var mı? Değil mi? Bak cihatta canını ortaya koyuyorsun. Derken savaş esnasında Kuzman övülünce Allah Resulü (a.s.m) "O cehennem ehli," diyor. Sahabe de öyle deyince nazar ediyor. "Ya ne demek ya, en iyi savaşan o." Ama Resulallah (a.s.m) dedi ki, "O cehennem ehli..." Daha sonra birkaç darbe yiyor, Hanzala bin Amr yanına gidiyor. Diyor ya Kuzman, "Sevin, sevin şehit olacaksın." "Ne şehitliği be adam, ben Medine'deki hurma bahçelerim için savaştım," diyor. Acıya dayanamıyor, bir kırık oku alıyor, bileğini kesiyor, ölüyor gidiyor. Nereye gitti? Cehenneme... Hiç bu kadar büyük ameliniz var mı? Yok, benim yok yani, sizin var mı, bilmiyorum. Kuzman Uhud, intikam Savaşı'nda başta kılıç vuranlardan bir tanesi ama neticesi cehennem ehli. Aynı amel, aynı amel. Belki birçok sahabe efendimizden biraz daha kırıştı, biraz daha fazla vuruştu, öyle mi? Aynı amel. Ne değişti? Niyet değişti.

[Müzik]

At ne? Yol değiştiriyor ya. Yol değiştiriyor. Cennete giden bir yolu cehenneme kalb ediyor ya. Niyet bunu yapıyor yani. Allah Allah. Şimdi esnafların dilinden düşmeyen cümle, "Ya sen Allah için yap, Allah sana daha çok verecektir." Şimdi bu safiyane bir inanış içinse belki itikada zarar vermez. Ama kalbin derinlerinde niyetin buysa, bu seni bitirecektir dostum. Niye vermese ne yapacaksın, yapmayacak mısın Allah için? Biraz canın yansa ne yapacaksın, biraz korku gösterse ne yapacaksın? Allah sana hep rahatlık, hep servet, hep huzur verdiği için sen bunları yapıyorsan, sen huzurun kulusun, rahatlığın kulusun, Allah'ın kulu değilsin. Niyetin bozuk demek. Şu itikadı bozun artık bozun, şu masalarda şunu konuşmayı bırakın. "Sen ver, Allah sana daha çok verir." Ya sen ver, Allah sana daha çok verir. Ya sanane, neticeyi düşmek bize haram. O Allah'ın işi, senin işin ne? Vereceksin, yapacaksın, gideceksin, edeceksin. Kulsun yani. Hayatın tamamı bunun için yaratıldı. Bırakın şu konuşmayı ya, bırakın. Bak niyet bozulacak, niyet. Ondan sonra bir insan her masada bunu konuşursa niyeti ne olacak? "Ben vereyim de Allah şu işimi de düzeltsin," olacak. Bir gün bir tanesine denk geldim, "Namazı bıraktım," dedi. "Niye bıraktın?" dedim. "Namaz kılıyorum, kılıyorum dünya işlerim bozuldu, dedi. Gelmiyor para gelmiyor," dedi. Dedim, "Sen namaza ne diye niyet ediyorsun?" dedim. "Allah rızası için," dedi. Dedim, "Ama yanlış niyet ediyorsun, niyet ettim Allah rızası için dünyada para vermeye." "Ya hocam," dedi. "Öyle niyet olur mu?" Öyle amele böyle niyet olur, ne olacak? Yani bir insan bunu bekleyebilir mi Allah'tan? Yani hayatın amacı bu mu? Zaten burada da çok yanlışımız var ya. Ne zaman Allah konuşsak yanına ilk konuştuğumuz cümle para. Ya huzur konuş, çocuk konuş, cennet konuş, başka bir şey konuş yani. Niye hep para konuşuyorsun? Yani iman kadar mı kıymetli bu para? O kadar belli değil mi, parametre mi bu para? Çık artık şuradan ya. Vermediği bir şey bırakmamış Allah zaten. Çık artık şuradan yani. Çık şuradan. Niyetimiz bozulacak, niyet bozulunca ne bozuluyor? Alem bozuluyor ya. Koca süte bir damla mürekkebi atarsın, bütün süt mürekkebin rengini alır ya, niyetin öyle işte. Para para diye bir renk almasın şu niyetin. Bütün amellerini bozmasın niyetin. Zaten 5 yılcık amel var yok elimizde. Biz niyetle de boşlukları dolduramayacaksak, soruyorum biz nasıl kurtulacağız bu işten? Allah'a 5 yılı kemal manada geçirsek, ne vereceğiz biz Allah'a? Haşa, ne katabileceğiz zaten. Zaten olay amel de değil, olay amel de değil yani. Amelin bir önemi var mı? Amelin başlı başına zerre kadar önemi yok. Zerre kadar yok. Allah dilese adam başı bir kainat yaratır mı? Kün fe yekün. Ne kadar zor olur Allah için? Zorluk kelimesini kullanma Allah'ın yanında ya, olmaz öyle bir şey. Allah Allah! O zaman amelin kıymeti kalmadı. Efendimize diyorlar ki, "Sende mi Allah'ın rahmeti olmadan, amelinle cennete gidemezsin ya Resulallah?" Diyor ki, "Ben de gidemem." Orada ne diyor biliyor musunuz? Diyor ki, "Ben bile Allah'ın rahmeti olmadan cennete gidemem." O bile kelimesine belagatta "fehva" diyorlar. Bile... Mesela desem, "Şu kapıdan sinek bile giremez," tavşan da giremez, kedi de giremez, köpek de giremez. O bilenin tam tabiri Türkçesi ne demek biliyor musun? Amelle cennete gidilmez. O zaman niye amel işliyoruz? Amelini Allah sıkacak, madde mana içindir, içinden niyetine bakacak. Nasıl meseleler ya, nasıl meseleler ya... Allah Allah! Niyet öyle önemli bir şey ki, içtihat makamında bir sahabe Efendimiz olsun, mesela Cemel vakasını düşünün, istişare etsin, içtihat etsin, yanlış karar versin. Yine de bir sevap alır. Niye? Niyeti halis. Bakın amele zahir bak, yanlış gözüküyor ama neticesi sevap. Ya ne oldu yani, yanlış bir şey yapıldı, neden sevap oldu? Çünkü niyeti halis. Görüyor musunuz? Yani siz güzel bir niyetle şuna bir su vereyim deseniz, şöyle uzatsanız elinizi, suyun hepsi üstüme dökülse, yansam, etsem, siz sevap kazanacaksınız. Zahirdeki olay yanlış bile gözükse sizi kazanacağınız sevaptır. Neden? Çünkü niyetiniz halistir. Allah Allah!

Bir de niyet diyeti var. Bu diyet falan yapıyoruz ya, onuda hatırlatayım da işte örnekleme olsun. Bu diyet falan yaptığımızda bile "Ay bir zayıflayayım da güzel gözükeyim" dersek, bomboş bir şey elimizde kalmış olacak. Ama birisi diyet yaparken dese ki, "Şu riyazet nedir, onu göreyim, şu israftan kurtulayım," dese... Allah Allah! Her açlığı bile ecre dönüşüyor. O yüzden diyette bile niyet diyoruz. Allah Allah! Görüyorsunuz değil mi? Devam edelim mi? Hadi bakalım.

Maddiyata esbab hesabı ile bakılırsa cehalettir. Şimdi de bakılırsa diyor, konu nereye gitti? Nazar. Manayı isim tamam, manayı harf tamam, niyet tamam, bir de nazar kaldı. Nazar, bakış açısı demektir. Batılılar buna paradigma der. Şu demek, aynı şeyi görüyorsun ama farklı bir şey düşünüyorsun. Aynı şeye baktığın ama aklına gelen farklı mana. Örnekleyelim mi? Üstad Hazretleri Birinci Cihan Harbi'nden sonra Kosturma'da Rusların esiri oluyor. Nikolay Nikolayeviç diye koca gavur dedikleri bir tane zalim, Üstad Hazretlerinin önünden geçiyor. Üstad Hazretleri kıyam etmiyor, ayağa kalkmıyor. Niye ayağa kalkmıyor falan dediklerinde, Üstad Hazretleri diyor ki, "Ben Müslüman alimiyim, ben senin önüne kıyam etmem," diyor yani. Diyorlar ki, "Verin buna idamı." Üstad Hazretlerine idam veriyorlar, idam. Daha sonra Üstad Hazretlerinin yanına arkadaşları geliyor. Diyorlar ki, "Üstadım yanlış oldu de, bir özür beyanında bulun ki ölümden kurtul," diyorlar. Ölüme ne gözle bakıyorlar? Üzücü gözle. Üstad Hazretleri hayret ediyor, şaşırıyor. Diyor ki, "Ben Allah'a ve Resulüne aleyhissalatu vesselam kavuşmak için bir pasaport, bir vize arıyordum, o elime geldi. Nasıl ne üzgünü," diyor. Aynı ölüm mü? Aynı ölüm. Biri üzülecek şey cihetiyle bakıyor, öbürü kavuşacak cihetiyle bakıyor. Nazar ne demek anlaşıldı mı? Aynı şeye bakıyorsun ama aynı şeyi görmüyorsun.

Bakın 4 kelimenin birisi bu nazarmış. Şimdi Homeros diye bir adam üzüme bakmış demiş ki, "Şarap içmeden şair olunmaz," demiş. İbni Farid diye birisi de demiş ki; "Biz sarhoş olduğumuzda daha üzüm yaratılmamıştı," demiş. Teşbih ediyor. Orada sarhoşluktan kastı ne? Mest hali yani Allah azze ve celle'ye muhabbetinden kendinden geçmiş, o manayı ifade ediyor yani. Şimdi aynı şeye mi bakıyorlar? Aynı şeye, ikisi de üzüm suyuna bakıyor ama aldıkları mana birbirinden farklı. Farklı olan ne asıl? Nazar, bakış açısı. Allah Allah! Gagarin diye bir tanesi demiş ki, "Ben uzaya gittim, fezada Allah'ı göremedim," demiş. 3 boyutlu dar düzlemde Allah'ı aramakta, ancak bir dar görüşlünün neticesi olur. Üstad Hazretleri buna binaen diyor ki, ama cümleye bak ya. "Her şeyi maddede arayanların akılları, gözlerine inmiştir. Göz ise maneviyatta kördür," diyor. Sen sonsuz olan bir Zat-ı Zülcelali 3 boyutlu dünyanın fezasında ararsan, değil mi? Allah Allah! Bu ancak bir nazar darlığı olur. Nazarın önemini anlıyorsunuz değil mi?

Nazarın çeşitleri de vardır. Bir iki çeşitten örnek verelim. Üstad Hazretleri diyor ki, "Haram nazar nisyan verir," diyor. Harama nazar mı diyor? Hayır, harama bakmak demiyor, haram bakmak diyor. O ne demek ya? Abi sana bakıyorum ama fesat gözle bakıyorum, ne oldu? Günaha girdim. Başka birisi de bakıyor sana, "Ya ne güzel Allah'ın kulu," diyor. O neye girdi? Sevaba girdi. Aynı insana baktık. "Haram nazar harama değil, haram nazar nisyan, unutkanlık verir," diyor. Biz onun günah boyutundan değerlendirelim. Haram bir nazar ettin, fesat gözüyle baktın, burada neye dönüştü bakışın? Günaha dönüştü. Bunu gibi nazar çeşitleri çok. Allah muhafaza etsin. Şehvet nazarları var, öyle mi? Haset nazarı var, kıskançlık nazarı var. Bunların her biri neymiş konusu? Nazarmış.

Bir de maddenin nazarı var. İşine gidiyorsun, madde gözüyle görüyorsun, esma görmüyorsun. Ne yapacaksın? Tapacaksın, ne yapacaksın yani? Çocuğuna gidiyorsun, madde nazarıyla bakıyorsun, "Ay canım, ay gülüm," diyorsun. Ne yapacaksın? Onsuz yaşayamam diyeceksin, bütün hayatını ona göre yönlendireceksin, ne yapacaksın? Demek ki bir de bu maddi nazar var, değil mi? Maddede Allah'ın esmasını bulduğunu zannetmek. Huzuru ondan, mutluluğu onda, rızkı onda bulduğunu zannetmek. Bunlar da nazar çeşitleri, bakış açısı çeşitleri.

İnsan nazarını düzgün bir hale getirirse ne olur? Bir nazar ile velayet kazanır. Efendimiz aleyhissalatu vesselamın huzurunda bulunup nazar edene ne demişler? Sahabe demişler. Hatta Abdullah Ümmü Mektum efendimiz var ya, Kabe'nin bir müezzini. Biliyordunuz ama bir sahabe efendimiz. Onunla içtihat ediyorlar, ona nazar bu nazar bile gerekmiyor, diyorlar. Huzurunda bulunup nazar etmek yani, Allah Allah! Ne oluyorsun? Sahabe oluyorsun. Ama öte yandan Allah Resulü (asn) nazar etme, dünyanın en kemali ol, sahabe olamazsın, mümkün değil. Nazar bir insanı bir anda velayete çıkarır. Ama nasıl bir nazar, nasıl bir nazar? "Tefekkürü saatin hayrun ibadeti senetin." Böyle bir nazar, tefekkürlü bir nazar. Tefekkürlü bir saat, bir an nafile olan bir yıllık ibadetten daha hayırlı. Şimdi şurada size nazar ettim ve tefekkür ettim. "Ya Rab, nasıl yaratmışsın?" diye. Öte yandan da bir odaya kapandım, bir yıl nafile ibadet yaptım, bir yıl bak. Teheccüdler, oruçlar, namazlar. Hangisi daha hayırlı? O nazar daha hayırlı. Ama nasıl nazar? Tefekkür barındıran bir nazar.

Üstad Hazretleri diyor ki, buna basar denir. Maddi göz. Buna basiret denir, akıl gözü. Buna basar denir, maddi göz. Buna basiret denir, akıl gözü. Üstad Hazretleri diyor ki, "Basar masnuatı görüp, basiret Sani'ini görmezse pek çirkin düşer," diyor. Demek ki, nasıl bir tefekkür lazım? Gözüne girecek, manayı isim. Onu yırtacaksın, akıl gözüne göstereceksin, manayı harf. İşte böyle bir tefekkür, böyle böyle. Allah Allah! Hani bazen tefekkür ediyoruz ya, "Ya dur da bir tefekkür edelim şöyle, hadi Bismillah." Böyle bir tefekkür olmaz ha, tefekkür bu değil. "Bismillah, hadi" diye bir tefekkür yok. Tefekkür bir modun adıdır. İç aleminde iman öyle güzel kıvama gelir ki, gayri iradi bir şekilde sen her baktığın masnuattan sürekli basiretinle, akıl gözünle Sani'ini görürsün. Bunun için bu iman derslerine ihtiyacımız var. Var olan ayarları geri kazanıp, yaşadığımız olaylarda gayri iradi şekilde, "Hadi bir tefekkür edelim" diye değil, içten gelen bir şekilde tefekkür ancak edilebilir. Yoksa "Hadi şu portakala gelin de bir saat bakalım," diye bir tefekkür yok yok. Tefekkür bir moddur. Buna da dikkat edelim.

Evet, insan bu nazarları yakalarsa maddi alemde başına ne gelirse. Başına bir elma da düşse, başına dünyanın en büyük felaketi de düşse, Allah canevinden nazar ederse, ne nazar ederse etsin sevaptır. Bu kadar önemli 4 kelime. Maddiyata esbab hesabı ile bakılırsa cehalettir. Allah hesabıyla olursa marifet-i ilahiyedir. Evet, eskiler bu dört kelimenin manasını yakalamışlar. Ne olduğunu anlamışlar. Manayı isim, manayı harf, niyet, nazar. Ve bu dört kelime ile birlikte alemleri değişmiş, alemleri. Allah Allah!

Şimdi eskilerin selef-i salihini, gündüz ahvalini malumunuz biliyorsunuz. Geceleri bile nasıl yatıyorlarmış biliyor musunuz? Olur da yatarken huzurda ayağımı uzatırım diye, dizleriyle dayanıyorlar şöyle bir demire, dizlerini sıkıştırıyorlar, o şekilde uyuyorlar. Neden ya, neden? O kadar görülüyor olduklarına inanıyorlar ki, o kadar iman etmişler ki, "Olur da uyurken bile huzurda saygısızlık ederim." Şimdi ben şöyle bir soru sorsam. Sizce onların inandığı Allah'la, bizim inandığımız Allah arasında bir fark yok mu? Sizce onların dünyasındaki Allah, bizim dünyamızdaki Allah arasında bir fark yok mu? Ne fark var? 4 kelimenin farkı var.

Molla Resul abi var Van'da. Üstad Hazretlerinden biraz yaşı büyük. Van'da Üstad Hazretleri, inzivaya gidiyordu hatırlarsanız, inzivaya kapanıyordu. O arada Üstad Hazretleri o kadar namaz kılıyor ki, topuğu ve dizleri yara oluyor artık. Molla Resul abi diyor ki, "Üstadım, biz de Allah'tan korkuyoruz ama senin ödün kopuyor," diyor. Kardeşim Molla Resul. Var mı öyle hem dünyada rahat edeyim hem ahirette rahat edeyim? Var mı? Yok. Hadis de yok diyor değil mi? "İzzetime yemin olsun ki, ben kuluma ne iki korkuyu, ne de iki emniyeti verdim." İki emniyet ya da iki korku aynı anda yok. Yok. Demek ki bu dört kelime ile birlikte hayatı şöyle çizeceğiz: Ya nefsin dedikleri ya da Allah'ın dedikleri... Ama rica ediyorum şurada mutabık kalalım, Allah'ın ne istediklerini yani Kur'an'ı, yani sünneti bilmeden Allah'ın istediklerini yapabilme imkanınız var mı? O yüzden bu işleri bilmek zorundayız. Bu işleri bildikten sonra ne olur? Allah seni sonsuzu kazanmaya layık bir hale getirir.

Bir gün hizmette bir arkadaş geldi yanıma, dedi, "Abi ne güzel gülüp eğleniyorduk," dedi. Adanalı bir arkadaşımız. "Hizmete girdim," dedi, "başımıza gelmeyen kalmadı," dedi. "Nasıl bir işte," dedi, "ya belalar sel gibi..." Hadis öyle diyor değil mi? Birisi, "Ya Resulallah seni seviyorum," diyor. "Beni sevenler," diyor, "hazırlıklı olsun, belalar sel gibi yağacak," diyor. Niye? Gelişeceksin. Dedi, "Ya başımıza gelmeyen kalmadı," dedi. "Ne güzel dokuzuncu sözü, namaz bahsi okuyup geçiniyorduk," dedi. "Derse girdikçe başıma musibet geliyor, ne oluyor?" dedi. Hakikaten de öyle bak, bir insan hizmete girsin, olmayan işler başına geliyor. Birden aile imtihanı, bir gün bir anda başka bir şey geliyor. Niye öyle oluyor biliyor musun? Sen daha önce büyük bir şey talip değildin ki. İlk defa bu kadar büyük bir şeye talip oldun. Bu kadar büyük bir şeye talip olduğundan dolayı da karşılığında bir bedel sana yazıldı. Çünkü kader bedel ister.

Bir gün Musa Peygamber Tur Dağı'na gidiyor, Turi Sina'ya. Biri diyor ki, "Ya Musa, dua et Allah'a yakın olayım, benim için dua et," diyor. Musa Peygamber dua ediyor, daha dönüşte duyuyor ki adamı kurtlar parçalamış. Hemen Tur Dağı'na tekrar gidiyor, diyor; "Ya Rab, neden, neden bu adamı kurtlar parçaladı?" "Ya Musa, öyle büyük bir makam istedi ki, kendi iradesiyle çıkmak mümkün değildi, ben yardım ettim." Hani evde çocuk kanepeye çıkmak için uğraşır, böyle ayağa takılır, sendeler, anne baba merhamet eder, dayanamaz ne yapar, şöyle bir çocuğu iter ya yukarı, aslında zahirde başımıza gelen musibetler o kanepeye çıkabilmemiz için Allah azze ve celle'nin bize bir yardımıdır. Oralara çıkabilmek için Allah azze ve celle'nin bize en büyük yardımı inanın şu hizmeti imaniyedir. Kendi imanını muhafaza edip, başkalarının imanına hidayetine yetişebilme mücadelesi. O yüzden şu duayı da çok yapıyorum, "Ya Rab, bu hizmete dört elle sarılalım, sen musibetlerle değil, hizmeti imaniye ile bizim günahlarımıza kefaret eyle," diyorum. Belki var olan hazır koşullarda bu güzellikleri değerlendiremezsek, Allah da bizden vazgeçmemişse o makama çıkmak için işin devamında hastalıklar sel gibi geliyor, imtihanlar sel gibi geliyor. En yakınlarından kop da beni bul diye sevdiğin insanlarla bile ayrılıklar sel gibi geliyor. Hayattan lezzet alma, sonsuza gel diye dünyanın bütün lezzeti bir anda kaçıyor. Zahirde üzücü de gözükse inanın Allah vazgeçmediğinden bunlar oluyor. Hiç vazgeçmesin ama inşallah hizmetimizi bu işlere kefaret eylesin, değil mi? Bize sığınmak düşer, musibete sıra gelmesin, diyelim. Sübhaneke la ilmelena illa ma allemtena inneke entel alimul hakîm. Ve ahıru da'vahum enil hamdulillahi rabbil alemin. El Fatiha Massalavat.

Bu işler bilgi işi değil, çok pratik işi. Yani her mevcudata göreceksin, mana-yı isim, Allah'ın perde arkasında senin icraatı sübhanen var, diyeceksin, mana-yı harf. Çok pratik istemez mi? Bir direksiyonu tutabilmek için ne pratikler, bir denizde yüzebilmek için ne pratikler, bir işi çözebilmek için, bir dil öğrenebilmek için ne pratikler, işte bu imanın sinede oturması için yapılacak pratiğin adı hizmet, hizmet, iman hizmeti. Lütfen bu iş satırlarda kalmasın. Biz havada ışığı göremeyiz, ancak ışık bir yere vurunca görürüz, orada zahir olur. İman da sadece bilgide, havada olan bir şey olamaz. Kalbin kastı amelle taçlanmak zorundadır. İçimizde bu varsa, "Allah'ım bizi kurtar" endişesiyle başkalarının kurtuluşuna vesile olmamız lazım. O yüzden şiddetle öneriyorum ki dışarıda gereksiz vakitleri harcamayalım, niyetimizi tam yapalım, vaktimiz medresede geçsin. Burada birileriniz kolon hükmünde olursanız, binlerin imanına vesile oluyorsunuz. Bu manaların ben başka türlü oturmasının yolunu bulamadım. Çok okuduğunda oturuyor mu? Ben öyle zannetmiyorum. Çok tekrar edince oturuyor mu? Ben öyle zannetmiyorum. Ancak iman edince, bilince ve mucibince tatbik edince, o yazılan gibi, sahabe gibi, amel etmeye çalışınca... Haşa, onlar gibi edemeyiz ama ne yapalım, yolunda bulunalım ya, diyelim yani, başka ne var elimizde. Beş yıllık hayat, ne olacak elimizde ama bari niyetimizi onların yolunda olduğumuzu ispat etmeyelim mi? Tam son nefesimiz o yolda gitmesin mi? Terimiz aynı yola damlamasın mı? Bunları da yapmayacaksak yani, şu demirin, betonun içinde öleceksek, biz niye yaşıyoruz ya, niye yaşıyoruz yani. O yüzden niyet sağlam mı, işin biraz da amele dönüp bakılır sanki değil mi? Burada benim amel, burada sahabenin ameli, acaba bir yerlerden benzetebilir miyim? Benzemeze sanki tehlike değil mi? Evet. Çok elzem ders ama başta 4 kelime deyince çok gelmiyor hayale, ben farkındayım yani. Ama dersin sonuna doğru anlıyorsun ki yani olmazsa olmaz 4 kelime, olmazsa olmaz. Allah inşallah şurada yaşatsın yani, burada ne önemi var. Güzel anlattığın, güzel şey yaptın yani ne önemi var. Yani şuraya gelmezse var ya, bittik ya. İnşallah burası bir an önce nasip olur. Şu an kiradayız. Ondan sonra da yanları nasip olur değil mi? Ya peçete fabrikasının holdingleri varken iman hizmeti niye küçücük yerde kalsın ya, öyle mi? Allah büyütsün inşallah. Ya vallahi çok... Nasıl amin, nasıl amin. Evet. Mesela niyet böyle, diyelim ki kalbimde şurada bir arkadaşımız var, Ali isminde. Kalbinde niyet nasıl biliyor musun? Güç yetse dünyada her şehre medrese kuracak. Kalbinde tam niyet o ama tane tane, şekil şekil böyle samimi niyet. Şu kapıdan çıktı, vurdu kafasını, öldü gitti. Ne olacak? O niyeti patates baskısı yapıyorduk ya çocukken, patates baskısı gibi çiziliyor, cennetin tamamına bin bir memlekete medrese yaptı diye basılıyor, biliyor musun? Niyette böyle bir sır var. Bak bak olaya bak. 5 yıllık ömrü yetmiyordu ya, niyet yetiyor. Adamın kalbindeki niyette "Allah'ım son nefesim senin için, hepsi senin için, hayatım, nefsim, nefesim, malım, servetim senin için" diyor. Bunun için bir mücadeleye başlıyor, yetmiyor nefesi, vefat ediyor. Emri Hak Baki oluyor, gidiyor. Allah yapmış gibi sevap veriyor. Zıttı da var, 60 yılda etmediği zulüm kalmıyor, sonsuz cehennem kazanıyor. Niye? Allah 60 yılı sonsuz yıl yapsam ne yapacaktı, biliyor. Yapmış gibi bu sefer de nikmet veriyor. O manada oldu değil mi? Patates baskısı cennete basıldığı gibi, demek cehenneme de basılıyor. Bu niyet çok elzem ya. Niyeti zirveleşmeyenin hayatı zırvalaşır. Çok elzem, çok çok. Böyle sürekli kontrol etmek lazım. İşte bir hammaddenin kıvamını sürekli kontrol eden, yani burayı nasıl kontrol etmez? Nasıl yani? Ben gidiyorum... Gezegenler bile bir aradayken tek olduğunu düşünüyorsan, koskoca evrende, bu kanal tam sana göre! Bu video YouTube kazanında kaybolmadan, senin gibi başkalarına da ulaşabilmesi için desteğe ihtiyacı var. Her abone bir kırgın yüreğe daha ulaşmayı sağlayacak. Beğen! Abone ol ve yorum yapmayı da unutma! Siz de Hayalhanem İstanbul ve diğer tüm projelerimize destek olmak için buradaki linke tıklayarak online bağışta bulunabilir veya aşağıdaki iletişim numaralarından bizlere ulaşabilirsiniz.