📱

Get Our Mobile App

Take your business learning on the go!

Download on the App StoreGet it on Google Play

Vaiz Fatma Bayram ile Elmalılı Tefsiri: Yasin Suresi I 6. Bölüm

Fatma Bayram ile Sohbetler 50:58

Transcription

Elhamdülillahi rabbil alemin vessalatu vesselamu ala rasulina Muhammedin ve alihi ve sahihi. Kıymetli kardeşler, bugün Elmalı Hamdi Yazır merhumun "Kur'an Dili" isimli tefsirinin Yasin suresini okumaya devam ediyoruz. 6. buluşmamız sizinle ve 28. ayet-i kerimedeyiz.

Öncelikle, buradaki konuyla hiç ilgisi olmamakla beraber yaşadığım bir iki tecrübeyi burada, müsadenizle, paylaşmak istiyorum; çünkü kıymetine çok inanıyorum. Arkadaşlar, ben dini hayatın, dini coşkunun ve inandığımız, öğrendiğimiz, yani zihnen ve kalben inandığımız ve öğrendiğimiz bilgilerin bizim ruhumuza işleyerek onlara gönülden bir bağlılık geliştirme yolunun sanatla da çok yakından ilgisi olduğunu düşünüyorum. Özellikle de dini musikiyle çok yakından ilişkisi olduğunu düşünüyorum. Geçen akşam bir iftardaydık; bir dostumuz, uzun yıllardır görüştüğümüz bir grubu topladı iftara. İftardan sonra, işte sadece hanımlar var evde, kimse yok, dediler ki böyle bir sohbet yapalım. Ben de biliyorum; onların hepsi zaten sohbet dinliyorlar, her zaman kitap okuyorlar, yani bilgi açısından bir eksiklik olan kimse yok içlerinde. Dedim ki: "Arkadaşlar, gelin biz eski bir şey yapalım. Bizim annelerimiz, eskiden toplandıkları zamandı - şahsen benim çocukluğumda da çok bulunduğum meclislerdir onlar - bir araya geldikleri zaman, isterse bir komşu oturması olsun, yani illa bir cuma sohbeti, bir cuma dua meclisi olmasına gerek yok, bir oturmaya da gitmiş olsalar, içlerinde bilenler varsa, isterse yarım yamalak olsun, ilahiler söylerlerdi veya biri söyler, diğerleri dinler, işte nakaratları eşlik ederler falan."

Daha sonra, aradan uzun bir zaman geçtikten sonra, ben bir vesileyle İslam Ansiklopedisini karıştırırken Ahmet Yesevi'nin hayatını okuma ihtiyacı hissettim. Böyle bir şeye bakarken başka bir şey karşıma çıktığında da bakarım, yani "Buna da bir bakayım." Bugün diye sözlük okurken de yaparım onu; mesela bir kelime okumak için bir sayfayı açtığımda, o sayfadaki kelimeleri şöyle bir gözden geçiririm, nasibimiz artsın, kısmetimiz bollaşsın diye. Ahmet Yesevi'nin hayatını okurken - biliyorsunuz Türklerin İslamlaşmasında çok büyük bir katkısı var, emeği var - o da o dönemdeki Türklerin işte göçebe hayatı yaşayan ve çoğunlukla okuryazar olmayan bir topluluk olduğunu ve Ahmet Yesevi ve müridlerinin oba oba dolaşarak, çadır çadır gezerek İslam'ı onlara anlattıklarını, fakat bunu daha çok deyişlerle, ilahilerle, yani şiirle, ilahilerle yaptıklarını anlatıyor ansiklopedi. Siz de bakabilirsiniz. Hemen çocukluğuma gittim orayı okuyunca ve dedim ki: "Biz de aslında İslam'ın işte ahiret inancını..." Mesela bir insanın arkadaş... bugün Müslümanların en ciddi problemlerinden bir başta geleninin, bilhassa da İslam'dan uzaklaşma meselesiyle ilgili çalışanlar bize bunu söylüyorlar, sekülerleşme olduğunu söylüyorlar. Yani dünyevileşiyoruz büyük bir hızla. Evet, bulunduğumuzda birbirimize... tabii ki ahirete inanıyoruz, tabii ki ölümden sonra Allah'ın huzuruna varacağımıza inanıyoruz; ama dönüp hayatı yaşarken sanki öyle bir şey hiç yokmuş gibi yaşıyoruz. Buna sekülerleşme, dünyevileşme deniyor, bütün dünyada çok yaygın, Müslümanlar içinde. Şimdi tam ismini hatırlamıyorum, yanlış kaynak vermeyeyim, bir sosyolog... bizim için de bulunduğumuz bu dünya iyileşmeyi de "örtük sekülerleşme", yani görünürde dindar; baktığınız zaman işte örtülü namaz kılıyor, hacca gidiyor veya neyse işte dini bir takım uygulamaları hayatında görüyorsunuz; ama oturup konuştuğunuzda arkadaşlar birbirimizle... bazen yani buna ben dahi şahit oluyorum - dahi dememin sebebi de şu, benim çevrem çok böyle küçük ve nasıl diyeyim, hani dindar insanlar - arkadaşlar ben bile bu çevre içerisinde bazen şahit oluyorum; saatlerce konuşup bir tek defa bile sözünün Allah'a gelmediği, ahirete gelmediği, ölümden sonrasının hiç hatırlatılmadığı sohbetler yapmaya başladık. Bu işte bizim dünyevi iyileşmemiz demek. Ve ben geçmişe döndüğümde... biz nasıl böyle işte bu kadar idealist, bu kadar... yani şimdi kendimi methetmek için değil, bizi yetiştirenleri methetmek için söylüyorum bunu. Çünkü biz onların bize verdiklerinin çok az bir kısmını yansıtabildik maalesef. Efendim, bir eksiklik... yani kendi adıma bir eksiklik, bizi yetiştirenlere bir minnet borcu olarak kabul edin bu söyleyeceklerimi, efendim. Nasıl bu kadar böyle işte küçük yaşta kendini dini ilimlere adayacak, işte bütün dünyevi başarıları - ki bunlar çok mümkünken - elinin tersiyle itecek, işte efendim vaktini, ömrünü, hatta bütün tercihlerini, mesleğini seçerken, branşını seçerken, işte hayatını kurarken her aşamadaki tercihlerini, kendince pek çoğunda yanlışlar da yapmış olabilir, ama kendince Allah için yapacak o bilinci bize nasıl aktardıklarını büyüklerimizin, düşündüğümde... burada arkadaşlar, o size garip gelebilir ama o ibadet meclislerinin, o ilahilerin söylendiği meclislerin çok büyük etkisi olduğunu düşünüyorum. Çünkü bir bilgi, arkadaşlar, sanatla size aktarıldığında, yani sanatın içine iyice yedirilmiş bir şekilde aktarıldığında bir bilgi size... efendim, o bilgi doğrudan doğruya kalbinize gidiyor; ama eğer bir bilgide sanat yoksa, mesela işte bir söz, birisi konuşuyor ama sanatsız konuşuyor, birisi yazıyor ama işte takır tukur cümleler böyle pek çok... maalesef bugün dini yayın böyle, efendim, böyle olduğunda, işte musikisiz, şiirsiz, efendim, hikayesi, destansız, edebiyatsız, şiirsiz olduğunda anlatılan bilgiler işte doğrudan doğruya ruha işlemiyor, karaktere dönüşmüyor diye düşünüyorum.

Biz de o akşam, hatta iftar akşamı - yani şu anda da ezan-ı Muhammediyle okunuyor burada - "Aziz Allah diyelim, Rabbimiz şu nimetin kadrini bilenlerden etsin," birazdan ona da değineceğim arkadaşlar, dedim ki o akşam iftardaki dostlara: "Arkadaşlar, ben dedim 8-10 yaşlarında ilk Kur'an-ı Kerim öğrenmek için..." Şu anda ismini bile, yani soyadını bilmiyorum, Zehra idi ismi ama biz ona Hoca Hanım Teyze derdik, komşumuz, mahalleden biz çocuklara, küçük çocuklara Kur'an öğreten yaşlı bir hanım vardı ve bize ilk öğrendiğim ilahi - benim şimdi tabii burada terennüm etmeyeceğim, siz onu yazar, YouTube'dan bakarsınız - "Gelin Allah diyelim" diye bir ilahiydi, çok ağır musikisi, çok ağır bir ilahi ama yani ilk öğrendiğin ilahine... mesela benim "Gelin Allah diyelim" onun sözlerine bir bakın arkadaşlar. O ilahinin, yani 8-10 yaşlarında bir çocuğun o ilahiyi ezberlediğini, söylediğini ve bunu topluca söylediklerini düşünün ve efendim bu yöntemlerin, yani eğitimin çeşitli reçetelerinin kullanmanın ne kadar kıymetli olduğunu görün arkadaşlar. Bir de yani hayatınıza yerleştirin bunları, hayatınızın içine yerleştirin; görsel sanatlar olabilir, hat sanatı, tezhip sanatı, işte söz sanatları... bizim geçmişimizde bunlar zirve yapmış ve şu anda halen bile, arkadaşlar, belki çoğunuz biliyorsunuz, dünya ezan okuma yarışmasında birinci ve ikinci Türkiye'den çıktı. Ben bugün ağırlıklı olarak birinci olan hocamız Muhsin Kara'nın videolarını izledim, sabahtan beri epey bir izledim, yani çok böyle duygusal olarak tavan yapmış durumdayım. Allah nefesine, ömrüne bereket versin inşallah, istikametten hiç şaşırmasın ve her birimize - muhakkak sizin de aranızda pek çok yetenekler var - her birimize verdiği yetenekleri Allah Teala kendi rızası doğrultusunda ve onun huzuruna vardığımızda mahcup olmayacağımız şekilde, bize verdiği Rahman ismiyle, lütfettiği Latif ismiyle ve Kerim ismiyle hiçbir karşılık almadan lütfettiği bu yetenekleri... her neyse arkadaşlar, elbette bizden sonrakiler, nesillerimize de hayırlı dua edelim bu vesileyle, efendim. Onlara bir şeyler ekleyerek, onları hayır yolunda kullanarak, nefsani, efendim, menfaati ve böyle haset gibi içine kötü duyguların karışmasından koruyarak, Rabbimizin huzurunda yüz akı olacak bu şekilde inşallah kullanmayı nasip etsin Rabbimiz. Bir tek ezan-ı Muhammediye'nin bile ne anlamlar içerdiğini, efendim, onu güzel bir sesle okunduğunda bütün dünyada nasıl bir etki uyandırdığını - yani yabancı kanallardan da izledim, doğudan batıya, Amerika'dan Pakistan'a kadar çeşitli kanallarda işte Muhsin Kara Hocanın ezanı üzerine yapılan yorumları dolayısıyla - daha... tabii pek çok bizim gizli değerlerimiz var, her biri böyle maalesef hani öne çıkma fırsatı bulamayabiliyor. Hepsine, hepsine, bütün ezan okuyan müezzinlerimize, efendim, hayır duaları ediyorum. "Yevmi mahşerde en uzun boylu onlar olacak," diyor Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem. Bir erkeği, arkadaşlar, ezan okurken görmenin ne kadar muhteşem bir şey olduğunu da bu vesileyle hatırlatmak isterim; devriliyorlar. O ağızlarından çıkan Allah'a çağrı, "Allah'ım dinine, Allah'ım yoluna," efendim, Allah'ın huzurunda divan duracakları o çağrı, onları adeta cisimleşiyor onların bedenlerinde ve bizim söylediğimiz her söz de öyle, arkadaşlar. Yani nasıl ki bir tek formal bir şey aslında ezan okumak, ama onu güzel yaptığında bir insan nasıl bambaşka bir etki uyandırıyorsa, arkadaşlar, Cenab-ı Hakk'ın verdiği her yeteneği onun rızası doğrultusunda kullandığımızda, ağzımızdan çıkan her sözü - ben bunu kendim için söylüyorum - öncelikle efendim, seçerek, güzel sözlerden seçerek, şükürle, efendim, hikmetle, yumuşaklıkla, lütfla, lütufla donatarak konuştuğumuzda, evelallah gerisi Allah'ın Hadi ismine kalıyor, arkadaşlar. Allah neticeyi hak edecektir zaten bizim için; netice yer mi mahşerde kazananlardan olmaktır. Yani bu dünyada, efendim, herhangi bir karşılık görmesek de inşallah Cenab-ı Hak dünyada da ahirette de verdiklerinden etsin. Ama asıl muvaffakiyet, yani bu yaptığımız bütün işlerden kazanacağımız mertebe, Allah'ın huzurunda, efendim, onun rızasını kazanmış, onun bize verdiği bütün imkanları istediği gibi kullanmış, elinden, dilinden hiç kimseye zarar gelmemiş, efendim, böyle kuş gibi şakıyarak, hayatı boyunca ne fazla ne eksik konuşmuş, yerli yerinde davranmış, efendim, kimseye zulmetmemiş, cüret etmemiş, varlığı her zaman etrafındakiler için bir şükür vesilesi olmuş, nimet vesilesi olmuş, efendim, kimsenin hani saygısızlık da etme diye ama çekinmediği de böyle efendimizin ahlakında mutedil bir insan olarak yaşamayı ve her ne yapıyorsak onu güzellikle yapmayı Cenab-ı Hak bizlere nasip etsin, acizane kanaatim.

Arkadaşlar, bunun şartlarından bir tanesi şikayet dilini bırakmaktır. Şikayet dilinin, sürekli olumsuzlukları konuşmanın, sürekli kötülüklerden bahsetmenin simasını bile çirkinleştirdiğini düşünüyorum, acizane kanaatim, katılmayabilirsiniz, bir delilim de yok, ispat edebilecek durumda değilim, bu benim bir hayat tecrübemin neticesi, öyle kabul ederseniz memnun olurum. Şimdi geldik, efendim, mana neredeyiz? Biz 6. dersteyiz Yasin suresinin tefsirinde, az önce söylediğim gibi 28. ayet-i kerimedeyiz. Bundan önceki bölümde... o şehrin öbür ucundan veyahut da şehrin üst mevkilerinden koşarak gelen ve o gönderilen, o peygamberlere, o şehre gönderilen peygamberlere destek olan, cesurca, efendim, "Siz nasıl Rabbimiz Allah dediği için birini öldürecek misiniz?" diye o peygamberlere arka çıkan, yani safını belli eden... arkadaşlar, bu safı belli etme konusu da bizim ciddi bir meselemizdir maalesef, ülkemizde yaşadığımız o çok büyük kriz, yani 15 Temmuz krizi de safı belli edenlerle etmeyenlerin mücadelesidir. Her zaman öyle hatırlanmasını isterim arkadaşlar, hayatımız boyunca, yani çocuklarıma da hep söylemişimdir: "Nerede olursanız olun, ilk yapacağınız şey safınızı belli etmektir." Çünkü safınızı belli ettiğinizde, arkadaşlar, sizin gibi olanlar sizin etrafınıza kuşatır; öyle olunca da ayağınızın kayma tehlikesi azalır. Rabbimiz bizi çok açıkça ikaz ediyor arkadaşlar: "Allah'a karşı muttakilerden olun ve sadıklarla beraber olun," diyor. Hicret olayını düşünün; yani çevrenin bir rolü olmasaydı, sosyal hayatın insanın dindarlığında bir etkisi olmasaydı, neden Peygamberimiz veya sahabesi ve neden bütün peygamberler hicret ettiler diye bir düşünün arkadaşlar. Pek çok boyutu var, boyutlarından bir tanesi olarak bunu söylüyorum. Dolayısıyla, efendim, her zaman safınızın belli olması, duruşunuzun dik olması, düşüncelerinizi net olması... elbette incitmeden, kırmadan, ama insanlar sizin hakkınızda "Ya bunun daha çözemedim, yani nedir bunun dünya görüşü, nedir bunun, efendim, inancı falan" diye şüpheye düşüyorsa, orada bir, arkadaşlar, acizane kanaatim sert gelmesin size, Kur'an'dan yola çıkarak söylüyorum, orada bir münafık karakteri olduğunu düşünüyorum, acizane, efendim, Allah'a sığınıyoruz o duruştan ve ilk günden itibaren Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellemin yanında dimdik duran, mesela ilk aklıma gelen Abdullah bin Mes'ud gibi... yani ne zaman inen bir ayeti kim okur bunu Mekkeliler dese Peygamber Efendimiz, "Ben okurum ya Resulallah," diye fırlıyor, çok zayıf, çok çelimsiz... bu sahabelerin hayatlarını İslam Ansiklopedisi'nden okumanızı tavsiye ederim, aklınıza geldikçe, duydukça, yani "Bu kimmiş?" diye merak ediyorsanız hemen bir açıp bakmanızı tavsiye ederim. Artık elinizin içinde yani ansiklopedi [Müzik].

Ve en sonunda biliyorsunuz arkadaşlar, öldürüldü o da ve konunun gidişatından, kıssanın anlatılışından onu anlıyoruz ki doğrudan doğruya cennete gidiyor ve "Keşke benim kavmim de işte böyle bir yola girince ve o yolda can verince insan nelerle karşılaşıyor öbür tarafta, bunu bilselerdi," diye böyle bir temennide bulunan zatın hikayesini okuduktan sonra şimdi diyor Elmalı... "Allah'ım," diye Yazır... hiç şüphe yok ki burada hatıra şöyle bir sual gelir: "Böyle bir kahramanı, böyle yüksek bir vaiz ve mücahide katleden o kavme Allah Teala ne yaptı?" Böyle bir suale karşı buyruluyor ki: "Ama enzelna... onun arkasından da kavminin üzerine sema'dan bir ordu indirmedik," yani onu dinlemeyip katleden kavmini de onun arkasından sağ bırakmadık, sağ bırakmadık. Gerçi o şehidin arkasında ve o resullerin elinde bir ordu yoktu, yani buradaki söyleyişin edebi değerine dikkatinizi çekmek isterim; yani biz onları yok ettik, helak ettik demiyor Allah, "Bir ordu bile indirmeye gerek görmedik onlar için," diyor. Yani bir ordu bile indirmeye lüzum yoktu; ama "Enzelna alakalı... biz indirmedik minber diye, arkasından mincundimine sema, gökten bir ordu indirmedik, o şehidin arkasında ve resullerin elinde bir ordu yoktu." Bununla beraber onlara harp için gökten bir ordu da indirmedik, romantik indirmiş de değildik. Yani bu gibi ahvalde gökten apaçık bir ordu indirmek adeti ilahiye olmamış olduğu gibi, harikulade olarak da indirmedik. Yani Allah Teala'nın böyle geçmişte de, bu olayda da gökten bir ordu indirmesine ihtiyaç yok, daha doğrusu indirecek de değildik ve makul namus ile... şimdi artık anlatırken rahmetli demek durumundayım, rahmetli anne de böyle bir işte küfür hareketi, bir açık bir küfür hareketi gördüğü zaman veya duyduğu zaman, bilhassa böyle haberleri falan izlerken şey derdi: "Allah'ım şunları neden taş yağmuru vermiyorsun ya Rabbi," derdi. Onun temennisi oydu, böyle hani taş yağmuru verse Allah Teala; ama bunu yapmayacağız diyor Cenab-ı Hak. Allah'ın bir kavmi mahvetmesi için öyle ordular indirmesine lüzum yoktur. Bedir'de, Hendek'te de melek indirme bile... Bedir ve Hendek savaşlarından melek indirme bile mücerret müminlere bir müjdeyle kalplerini tatmin için... Ali İmran suresinde söylüyor Rabbimiz, sırf yani psikolojik destek olsunlar diye meleği indiriyor. "O bir iş murad edince, sade ol der, oluverir," yani yeryüzünde bizim işte şey sandığımız, olağan ve sıradan zannettiğimiz tek bir hadise bile bir kavmin helak edilmesine yeter de artar. Onun için 29. ayet... imkan et olan hadise başka bir şey değil, illa sayhaten vahiy eden, sadece bir sayha, bir haykırış oldu, tek bir ses, bir haykırma, Cibrilin bir haykırması ve ilahi [Müzik]. Diyor ki: "Kendisi öyle öyle bile olsa," diyor, yani diyelim ki işte Musa için denizin, ya da Hz. Musa için denizin yarılması şeydi, bir gelgit olayıydı veya işte şeyin, Ebabil sürüsüyle bir sürü kuşla fil ordusunun helak edilmesi... diyelim ki gökten işte onlar mikrop attılar, o kuşlar mikrop taşıyordu o orduya da mikrop bulaştırdılar falan, hani böyle pozitivist materyalist açıklamalar... diyelim ki sizin dediğiniz gibi diyor, tam o peygamberin ihtiyacı olduğu sırada bunun olması da mucizedir diyor. Yani diyelim ki bir depremle helak etti bir topluma Teala; ama Kur'an'da nasıl açıklıyor: "İşte onlar peygamberlerine inkar ettiler," peygamber sadece inkar değil arkadaşlar, karşı çıktılar, mücadele ettiler, zarar vermeye çalıştılar, bazen öldürdüler peygamberlerini, "Biz de onları helak ettik," diyor Allah Teala. Yani Kur'an-ı Kerim'de o milletlerin durumu, peygamber kendilerine peygamber gönderilen milletlerin durumu açıklanırken helak sebepleri olarak tamamen itikadi ve ahlaki davranışlar zikredilir; işte Şuayb kavmi, diğer Salih kavmi vesair; fakat hakikaten de yani o sırada bir yeryüzü hareketi olmuş olabilir o bölgede, yani bunun bilimler açısından işte jeolojik bir takım açıklamaları olabilir; önemli olan o olayın tam arkasına onun rastlamış olmasıdır arkadaşlar. Yine de bu konulardaki yorumlar, yani Kur'an'da olanlar hariç, Kur'an'da zikredilenler hariç, bugün yaşadıklarımız konusunda yorum yapmak bizim haddimiz değildir. Biz sadece Cenab-ı Hakk'ın bizi görünür görünmez, bilinir bilinmez, tahmin edilir edilmez her türlü afetlerden muhafaza buyurmasını, bizim yaptığımız hatalara değil, içimizdeki masumlara, belli bir kök ihtiyarlara, efendim, masum yavrulara, efendim, günahsız, tamamen yine masum hayvanlara bakarak bizlere verdiği hayatı ve imkanı devam ettirmesini, son nefese kadar, efendim, bize her an tövbe için bir şans tanımasını, yani kalbi mühürlenenler safına katıp bizi o helak olanlarla beraber helak etmemesini Rabbimizden dileriz. Yoksa yani "Şunlar şu günahı yaptılar, bak başlarına ne geldi," falan... bu konuşmalar çok iddialı konuşmalardır, hakkında ayet olmayan herhangi bir konuda, dediğim gibi, günümüzde yaşadığımız herhangi bir helak ile ilgili olarak böyle konuşmak kişinin haddini aşmasıdır, acizane kanaatim. Efendim, Cenab-ı Hak bir şeyin olmasını istediğinde sadece "Ol" der, olur. O yüzden imkan et illa sayhaten vahide... o kavmin helakı da gökten bir ordu indirmeyle falan değil, sadece bir haykırmayla, bir sesle oldu ve idari dun onlar sönü verdiler, önüne geleni yakmak isteyen o ateşin kavim... yani böyle ateşli düşmanlıkları çok ateşli olan o kavim, o vakitten itibaren sönmüşlerdir. Bundan Antakya ahalisinin mahru helakini anlamak istemişlerse de, davet-i seviye karşısında müşrik Roma devletinin ortadan kalkmış olduğunu anlamak daha şumullüdür. Şimdi burada anlatılanlar İsa Peygamber'in mesajını aktaran elçilerse, havariler belki, efendim, o gelen adam da samimi olarak Hz. İsa'ya inanmış olan bir mümin ise, efendim, bu sönüş... kim söndü? Yani Roma Devleti diyor. Peki Roma Devleti, arkadaşlar, böyle bir anda bir günde mi söndü? Değil tabii; ama Cenab-ı... hep söylüyoruz da ben de tam layıkıyla anlatabildiğimi zannetmiyorum; siz en iyisi bunu bir fizikçiden dinleyin zaman konusunu veya hatta vardır mutlaka videolar, öğrenin. Cenab-ı Hak için zaman söz konusu değildir arkadaşlar, zaman bizim için söz konusudur. Dolayısıyla işte Kur'an-ı Kerim'de bunu çağrıştıran ayetler var; bizden öncekiler de... çünkü bugünkü fiziği bilmedikleri için bunu bilmek durumundaydılar; ama Allah katındaki zamanla bizim aramızdaki zaman bizim yaşadığımız zamanın biri olmadığını... ne diyor Rabbimiz: "Sizin Allah katındaki bir gün sizin senenizle 50 bin yıldır," diyor. Yani buna göre bizim ömrümüz, arkadaşlar, Allah adına böyle birlikte dakika falan oluyor, bizim süremizle o zaman... Roma devletinin yıkılışı... bilmiyorum ben yanlış bir rakam vermeyeyim ama faraziyen 100 yıl sürdü diyelim, bu Allah katında işte bir iki gün oluyor, yani bir gün bile olmuyor, birkaç dakika oluyor, Allah katında birkaç dakika oluyor. Böyle matematik hesaplara girmeden şunu bilelim ki işte Allah Teala'nın sabır olması da, efendim, o isminin kapsamında bu da var arkadaşlar; çünkü o hepsini aynı anda görüyor. Yani siz şu yola girdiğinizde 20 sene sonra bu yolun nereye çıkacağını ve sizin hayatınızın nasıl biteceğini, efendim, kabirdeki halinizi, mahşerdeki halinizi - hepiniz için söylüyorum - biliyor, aynı anda... bize baktığı anda bunların hepsini aynı anda görüyor. Dolayısıyla bizi hemen cezalandırmak için acele etmiyor arkadaşlar; ama işte dikkat etmemiz gerekiyor. Cenab-ı Hakk'ın bu hilmi ismi Cenab-ı... burada tecelli ediyor. Aynı zamanda biliyorsunuz Esmaül Hüsna hep birbiriyle ilişki halindedir. Cenab-ı Hakk'ın bu sabır, bu sabrının hilminin bizi aldatmaması gerekiyor. Yani başımıza bir şey gelmiyor ya, "Doğru yoldayız, doğru yapıyoruz," diye düşünmememiz gerekiyor. İşte mesela bir kafirin hiç başına hiçbir şey gelmeden dünyada gayet ferah, fahur yaşayabiliyor. Yani bazen Allah Teala bazılarının bütün cezasını ahirete bırakıyor, bütün sorumluluğun, bütün hesabına ahirete bırakıyor, bazılarının hepsini dünyadayken görüyor, bazılarını işte affediyor, bazılarını... bazılarına her iki dünyada da ödül veriyor, her iki dünyada da ceza verdikleri var. Her biri bir hikmete mebni, arkadaşlar. Dolayısıyla hani nasıl oldu şimdi Roma Devleti bir anda bir sayfayla mı yıkıldı? Yani tek bir anda Roma birden çöktü mü? Hani kaç yıla da yayılan bir süreçte diyebilirsiniz; ama o Allah katında bir andır arkadaşlar, yani Cenab-ı Hak faraziyen, yani anlaşılsın diye söylüyorum hep, bütün bela ve afetlerden dediğim gibi Allah'a sığınıyoruz, Cenab-ı dualarınıza sığınıyorum, efendim, benim helakimi dilese Allah'a sığınıyorum, efendim, şu anda benim içimde bir süreç başladı, bu süreç belki 10 sene sonra sonuçlanacak ama o bitti, mührünü vurdu, yani o helak süreci başladı, anlatabiliyor muyum; ama biz birbirimize baktığımızda, o "Bak neler söylüyor, neler yapıyor, hiç de bir şey olmuyor," falan diye düşünebiliyoruz, böyle yaşarken hayatı... yani insanların içinde bulundukları durumları, onların çeşitli hareketlerine ya da etmeyişlerine yorumlamamak lazım diye tekrar hatırlatmış olayım.

30. ayet: "Ey ne hasret okullara, ne hasret okullara..." efendim, ayetin tamamını vermedim. Dönelim mahiyeti... o helak edilenler... yani "Yazıklar olsun onlara, hasret, pişmanlık, nedamet onlara; niçin, ne zaman kendilerine bir peygamber gelse onunla alay ederler." Bu alay konusu tabii Kur'an-ı Kerim'de alay konusunun çalışmak lazım, arkadaşlar, çalışılmıştır mutlaka, bakın yani size alay maddesine bakın, tasavvufi kaynaklarda, İhya-ü... arkadaşlar, bilhassa çocuklar ve gençler için, ama bizim yaşımızdakiler için dahi; çünkü her zaman toplumdan bağımsız, müstakil bir şahsiyet oluşturacak kadar yetişkin olamayabiliyoruz. Yaşımız kaç olursa olsun, efendim, bu alay bizim üzerimizde otorite kurmak için kullandıkları bir yöntemdir insanların; insanlar alay edilmemek için akıllarına ters düşen, inançlarına ters düşen pek çok şeyler yaparlar, toplum tarafından dışlanmamak için. Buna akran baskısı deniyor yanılmıyorsam, efendim. Eğer yanlışım varsa bu postun altına yazarsınız. Bu arada bu yarım saat duruyor arkadaşlar, biliyorsunuz; ondan sonra podcast yapıyor arkadaşlar. Allah onlardan da razı olsun, tamamen karşılıksız, isimsiz bir şekilde bu vazifeyi yürütüyorlar. Cenab-ı Hak bütün sıkıntılarına, bütün zorluklarına kolaylıklarla, lütuflarla karşılık versin inşallah. Şimdi oraya yazarsınız bir yanlışım varsa. Arkadaşlar, yapılan araştırmalar şunu göstermiş ki insanın üzerindeki en şiddetli baskı akran baskısıymış. Yani insan otoriter devletler, otoriter babalar, otoriter kocalar, yöneticiler, patronlar vesair, yani hiyerarşik olarak yukarıdan gelen baskılara daha kolay direnebiliyormuş insan; ama kendisini ait olmak istediği akran grubu, yani arkadaş grubu - bilhassa tekrar ediyorum, altını çiziyorum - ait olmak istediği, içlerinden biri olmak istediği akran grubunun yaptığı baskı insan üzerindeki en şiddetli baskı. Biz buna ne diyoruz? "Ayıp olmasın" ya da "Elalem ne der?" İsmet Özel'in muhteşem deyişiyle "Elalem ne der Tanrısı," efendim. İşte o elalem yoluyla oluyor bunun için benim başta kendi çocuklarıma zamanında, yani henüz biz onların eğiticisi kendi diyelim, çok söylediğim ve gençlere de çok söylediğim bir şey var arkadaşlar: "Kendi şahsiyetinizi geliştirmek ve muhafaza etmek istiyorsanız alaylardan etkilenmemeyi öğrenmeniz gerekiyor." Ve tabii ki alay etmemeyi, yani hiç kimseyle hiçbir şey için alay etmemek, küçümsememek ve yapılan hiçbir alaydan da etkilenmemek; ancak bu durumda siz, efendim, o özgün şahsiyetinizi geliştirebilir ve muhafaza edebilirsiniz. Bu arada, arkadaşlar, bu alayın her zaman böyle çok çocukça ve çok çıplak bir ifadeyle, yani çok kolay anlaşılır bir şekilde yapılmadığını da söylemiş olayım; yani işte söz sanatlarında mahir oldukça insanlar hicve dönüşüyor, mesela daha böyle incelikli yollar bulunuyor, daha böyle işte sanatla, mesela sinemalarla, karikatürlerle, efendim, romanlarla böyle daha incelikli yollarla sizinle alay ediliyor veya hatta şey, muhaliflerle alay ediliyor, o aslında çok daha etkili oluyor üzerimizde. Dolayısıyla böyle kimin onayını kazanmak istiyorsak onun görmek istediği bir kişi gibi olmaya gayret ediyoruz; o zaman da ortada bizden eser kalmıyor arkadaşlar, kendi inancımızdan ve değerlerimizden eser kalmıyor. "Ya hasreten... yazıklar olsun okullara, hasret, pişmanlık onlara ki ne zaman bir peygamber gelse onunla alay ederlerdi," diyor. Bu yalnız o sönenlere bir teessüf değil, yani buradaki üzülme, buradaki yazı konusu... hani denilen teessüf, o hani helak edilen o mümin zatı öldürdükten sonra helak edilen o topluluğa değil, hak olan eklere, meselenin tatbiki hasılığı olan bir inzar, gafiliğe de bir tembihtir. Yani haklarında Allah'ın sözü kesinleşmiş olan... bunlar az önce söyledim ya, yani Cenab-ı Hak dese ki "Bu helak olacak," dese, orada bir süreç başlatıyor dedim, efendim, işte hakkında sözü kesinleşmiş olan çoğunluğa neredeyse, yani neredeyse onlar hepsine "Ya hasreten aleyhil ibadet," yazık şunlara, hasret şunlara diyor Rabbimiz. Kimmiş Cenab-ı Hakk'ın acıdıkları arkadaşlar, bakın burada; ama nasıl bir hasret bu? Yani Cenab-ı merhameti değil, kendi kendine yazık etti, kendi kendini perişan etti, "Ey akılsızlar," falan anlamında. Yoksa yani Cenab-ı merhamet etse onlara, tabii ki kurtarır yani istese; ama onlar onu hak ediyorlar ve Cenab-ı Hak da onlara diyor ki kendine yazık eden şunlara bak diyor, yani bunu neyle kendine yazık etmeyi, hangi davranışlarıyla kazandılar, ne onları hangi yola girdiler de o neticeye ulaştılar. Efendim, peygamberle, gönderilen peygamberleri hafife almak, alay etmek, küçümsemek sebebiyle, arkadaşlar, Allah hepimizin muhafaza etsin. Şimdi de yapılıyor bu, peygamberin mesela sünnetiyle alay ediliyor arkadaşlar, ekranlardan yapılıyor, yani çok dehşete kapılıyorum gerçekten. Çünkü arkadaşlar, efendimizin... şimdi burada uzun uzun onu konuşmayayım yine... Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellemden bize kadar geldiği kesin olan - kesin derken bir mütevatir hadisler var, onlar da hiçbir ihtilaf yok, onlar çok bir küçük bir azınlığı oluşturuyorlar bütün hadislerin içerisinde - bir de geri kalan, yani mütevatir olmayan hadislerde kendi aralarında derecelendiriliyor, bunların da, efendim, en sahih olanları var. Bunlarda bir epey ciddi sayıda tevatür derecesine ulaşamamış ama sıhhat derecesinden de aşağıya düşmemiş. Şimdi bu sahih hadisler arkadaşlar, bazen muhteva olarak, yani bir hadis sadece metni itibariyle, senedi itibariyle değil, bazen metni itibariyle de eleştiriye tutulur; yani senette bir problem yoktur, yani hadis-i sahihtir, ama metin anlayacağımız gibi değildir; yani ya bir şeye ters düşüyor, başka hadislere ters düşüyor veyahut da akla aykırı düşüyor, yani anlayamıyoruz burada ne denmek istendiğini, en azından ona ve nazar demiştir bizim büyüklerimiz, alimlerimiz arkadaşlar ve yani böyle bir hadisle amel edilmez zaten ve fi-i nazar; ama alay da edilmez; çünkü senedi kuvvetli, yani orada bizim anlayamadığımız bir şey var, burayı düşünmemiz lazım ve fihi düşünmemiz lazım, bu konuyu çalışmamız lazım. Biz anlayamıyoruz burada ne denmek istendiğini, yani ona ne diyor hadisçiler, rafa kaldırılması yani o hadisin rafa kaldırılır zaten bütün hadisler içerisinde arkadaşlar, fıkhi bir hükme medar olan çok ciddi sayıda hadis yoktur. Genelde hadisler bizim hayatı yaşarken, gündelik hayatı yaşarken bize tavsiye, nasihat, peygamberin örnekliği, peygamber bu konuyu nasıl yapmış, biz hani buna ne kadar uyabiliriz, böyle bir rehberlik yaparlar ve bu bize kadar gelen bu bilgiyi böyle alayla karşılamak... yani ilk defa onlar akletmiş gibi, oradaki bir fena kuzu veya da oradaki bir kapalılığı ilk defa onlar görmüş gibi düşünmek son derece cesur bir harekettir arkadaşlar, çok cesur bir harekettir. Allah... şahsen ben kendi adıma dua ediyorum, beni o duruma hiçbir zaman düşürmemesi... huzurunuzda şu mübare

Yani şey, bunu kabul etmiyorum. Ben diyecek, bu ayeti kabul etmiyorum diyecek de. Hani onu devirip çevirerek söylüyor. Evvelem yarabbiminali görmediler mi, görmedi mi onlar? O istihza edip duran kullar, kendilerinden evvel ne kadar karınlar helak etmişizdir. Karın deyince, affedersiniz bunu [Müzik] karın deyince bizim karnımız zannetmeyin arkadaşlar. Şey, kuruğun nesiller demek, yani ne kadar nesilleri bir felaketmişizdir. Onlara dönüp gelmiyorlar bir daha dünyaya da, bir daha dönmüyorlar. Efendim, dünyaya bir daha dönmeyecek şekilde. Yani tamamen kökleri kesilecek şekilde. Biz nice nice nesilleri onlardan evvel helak etmişizdir, bunu görmüyorlar mı o istihza'ya devam edenler ve inkullül? Lema cemiyete hepsi hepsi, o ihlak edilen ve henüz edilmeye, yani helak edilen ya da edilmeyen hepsi, başka değil yalnızca toplanıp bizim huzurumuza ihzar edilmekte olan bir cemiyet bulunuyorlar. Yani başka hiçbir şey değil. Sizin varlığınız diyor, siz nesiniz efendim? Toplan bizim huzurumuza getirilmekte olan bir topluluksunuz. Yani yol üzerinde uğradığımız yer burası dünya, arkadaşlar. Öyle düşünün, yalnız basit de görmeyin. Yani bu yolun devamının nereye çıkacağı, bu uğrak yerimizdeki davranışlarımıza göre belirlenecek. Çok küçük bir mola burası ve bu molada bazen gemiye de benzetirim ben dünyayı. Bir gemiye biniyorsunuz. Çok benim zihnimde oturuyor bu benzetme. Bir gemiye, bir seyahat acentası var, zorunlu olarak size o gemiye koymuş. İşte bazı gençler diyor ki: "Ama ben gemide olmak istemiyorum," diyor. Ama zaten senin fikrin sorulsa, o zaman Tanrı olmaz yaratıcı. Yani, var etmek için senin fikrini soran kişi senin Tanrın olmaz zaten. O seni zorunlu olarak bu dünyaya gönderdi. O yüzden Tanrı, zaten o yüzden yaratıcı anlaşılıyor inşallah. Burada Tanrı demem de belli bir sebebe mi bineyim? Efendim, gemiye seni koydu sonra, yani geri dönülemez bir şekilde sen bu gemidesin, yani hayattasın. Sonra bu gemi bir yere doğru gidiyor, fakat sen bilmiyorsun nereye git. Bu bilmemen senin aleyhine. Çünkü oradaki, orada seni sonsuz bir hayat bekliyor o gittiği geminin gittiği yerde ve oradaki varacağın hayat tarzı, bu geminin içinde nasıl davrandığına bağlı. Dolayısıyla bunu bilmen lazım önceden. Yani ben bilsem ki, mesela bu konuşma şu anda uyduruyorum, aklıma o geldi bir örnek olarak. Herhangi bir Instagram'da yapılan bir konuşma değil de, faraza bir yarışmaya katılacak bir konuşma olsaydı, bunu önceden bilmem gerekirdi, öyle değil mi arkadaşlar? Bunun gibi düşünün efendim. Bu yüzden Cenab-ı Hak, yani yaratıcı, organize eden kudret ne yapıyor? Bizi bilgilendirmek için, ne için bu gemidesin, bu gemi nereye gidiyor, gidince ne olacak? Bilgilendirmek için kitap gönderiyor arkadaşlar, yani bir broşür veriyor size. Seyahat acentamız diyor ki: "Bak, bu gemide şu şartlarda yaşayacaksın." Evet, şimdi Bodrum'daki bir kameradasın. Ama eğer şöyle olursa, şöyle olur işte filan. Huzura getirmek demektir, mahkemeye rızasıyla gelmeyen kimseyi tutup cebren hakimin huzuruna getirmek manasında kullanılır ki, burada bilhassa bu manadır. Yani cebren işte polis soruyla tutulup mahkemeye getirilmesi gibi. Yani herkes ölmekle yok olup gitmiyor, hesap ve ceza için Hak Teala'nın huzuruna haşru sevk olunuyor. Böylece arkadaşlar, bu kısa tamamlanmış oldu. O vecai Medine'de başlayan kıssa. Bu bize bir tebliğ idi, Allah Teala'nın gönderdiği peygamberler, o peygamberlere karşı azgınların tutumu, ona iman edenlerin nasıl bir tavır alması gerektiği bize duyurulmuş oldu. Bu tebliğden sonra bir de akli delillerle tenvir olunarak buyruluyor ki diye başlıyor efendim 33. ayetikerimeden ta efendim 48. ayetikerimenin sonuna kadar yaratılışla ilgili, yaratılıştaki düzen. İşte bir tohumdan bir hayatın fışkırmasından tutunda, efendim bütün efendim güneş, ay, gece, tane, düz, yenilen bütün nimetler, yani yememiz için nimetler, insanların çoğalması, efendim dünya hayatı. Bununla ilgili bütün o nimetler hatırlatılarak, Allah Teala'nın gücü kudreti bize bir kez daha hatırlatılmış oluyor. Bunu da inşallah bir sonraki dersimizde konuşalım. Allah'a emanet olunuz, hayırlı günler, hayırlı cumalar. Ramazan'ın son 10 günü, efendim, cehennemden azad edilmemize vesile olacak güzel işlere bizim muvaffak etsin rabbimiz bu son 10 günde inşallah. Bunu bütün kalbimle temenni ediyorum hepimiz için. Hayırlı günler.