Transcription
Merhabalar değerli dostlar. Bu videonun konusu Ali Şeriati'yi nasıl bilirdiniz? Ali Şeriati deyince İran, İslam devrimi akla gelir. Eee ve İran İslam devriminin ideologu olarak bilinir genellikle. Hatta o devrimin Volteri olarak bile nitelendirilir. Acaba öyle midir?
Bugünlerde İran'la ABD ve İsrail'in savaşı münasebetiyle hem mezhepçilik meselesi kaşınmaya başlandı hem de bazı mahvillerde bu Ali Şeriati gündeme taşınmış, işte hakkında birtakım eleştiriler, eee, işte suçlamalar, ithamlar, isnatlar konuşulmuş, tartışılmış. Ben bunlara egane kaldım diyebilirim. Çünkü haberim olmadı. Çünkü sosyal medya mahfillerinde hesabım falan olmadığından duyamadım ama Karar Gazetesi'e bazı arkadaşların yazıp çizdiklerinden hareketle işte dijital platform ulemaları bu sefer de Ali Şeriati'yi eee taşlamaya başlamışlar. İleri geri konuşup bir çırpıda, bir kalemde harcamışlar gibi birtakım eee serzenişler içeren yazılar okudum. Eee bunlardan bağımsız olarak ben Ali Şeriati'yi eee anlatmak istedim. Yani kim Ali Şeriati hakkında ne demiş, ne dememiş bunlardan bağımsız olarak şöyle söyleyebilirim. Kendi hayat hikayemden hareketle eee ben eee böyle fikri anlamda okumaya başladığımdan itibaren Ali Şeriati ile de tanıştım. Ben fikir düşünce olarak geç okumaya başlayanlardan birisiyim. Neredeyse üniversite 1. sınıfta okumak denen ihtiyacı hissettim. O da şöyle oldu. Eee, Marmara İlahiyat Fakültesi'nin öğrenci kantininde oturuyoruz. Bir grup arkadaşla selefilik diyorlar. Kimisi İbn Teymiye'den söz ediyor. Kimisi Şiilik diyor, Sünnilik diyor. Böyle konular konuşuluyor. Ben tamamen yabancıyım. Yanlarındayım. Sınıf arkadaşıyım ama bu dili hiç anlamıyorum. Çünkü lise yıllarımda son bir iki senelik üniversiteye hazırlık test kitapçıkları dışında hiçbir şey okumuşluğum yok. Böyle idealist hocalarımızdan birisi bize kelimeler kavramlar diye bir kitap armağan etmişti. Hüsnü Aktaş'ın herhalde açtım biat, icma falan böyle tağut bir şeyler yazıyor. Bunlar ne dedim ya? Kapattım kaldırdım attım. O dönemlerde Şule Yüksel Şenler, Ahmet Gbay Yıldız, MYeli Abdullahlar falan filan bunlar okunurdu. Bizim imam hatip nesli arasında daha çok roman, düşünce, fikir şeyleri en fazla milli Türk talebe birliği efendime söyleyeyim oralarda da Necip Fazıl'ın Sakarya şiirlerin nutku atılırdı. Derin böyle okuma kültürü yoktu bizim yetiştiğimiz taşrada. Bense daha çok top peşimde koştuğum için okumayla hiç ilgilenmedi zihnim. Daha çok bedenimle ilgileniyordum. Yani işte üniversiteye geldiğimde arkadaş grubumuz böyle şeyler konuşmaya başladı. Selefilik, Muhammed Abdullah, Cemalettin Afghan bir şeyler oluyor. Ben oradaki cehaletimi çaktırmamak için susmayı tercih ettim ki ne bildiğim ne bilmediğim bilinmesin istedim. Sonra bu boşluğu, bu açığı kapamam lazım rezil olmamam için dedim. Eee, böyle bir anekdotla başladım videoya. Belki ilginç olabilir dinleyiciler için. Kendi başıma gittim. Beyazıt'ta Beyaz Saray'a girdim. Kitapçılar çağsında Bahar yayınlarına girdim. Böyle raflardaki kitaplara bakıp duruyorum. Ne alacağım, ne okuyacağım bilmiyorum. Diyemedim ki orada oturan vatandaşa, kitapçıya bana bir kitap tavsiye edin de okuyuverereyim diyemedim. Niye? Soracak. Sen necisin? Kimsin? Ben ilahiyat fakültesi öğrencisiyim. Ne okuyacağım diye sizden tavsiye istiyorum. Ayıptır bu. Yani böyle şey olur mu? En azından onu düşünebildim. Çaktırmadan kitapları çok iyi biliyormuş. Ne aradığını gayet farkındaymış gibi davranarak bir kitaba elim gitti. O elim gittiği kitap Ali Şeriati'nin Öze dönüş kitabıydı. Aldım. Demir leblebi gibi geldi. Çok ağır geldi. Ayrıca birlikte kaldığımız abilerimiz bu kitabı okuma falan diye tavsiyeler de geldi. Mezhepçilik daha o gün karşıma çıkmıştı benim ama fark edemedim. Niye bunlar bu kitabı okuma diyorlar diye. Zaten okuyamadım. Hikayem böyle çok dramatik, trajik komik başladı. Fakat o açı uzun yıllar boyunca kapamak için elimden geleni ardıma koymadım. Neredeyse fakülte 1. sınıfa başlayıp işte doçentliğimin sonuna, profesörlüğe kadar insanlık dışı bir çabayla okudum, çalıştım, didindim. İşte hasbelkader nereye geldimse işte oraya gelebildim. Ali Şeriati'nin benim gençlik hikayemde böyle bir yeri var.
Sonra fakülteden mezun olup hayata atıldığımızda işte öğretmen olduk İçel Mersin'de. O zamanlar okumayı çok seven önce siyasal başlamış, siyasal okumuş sonra bırakmış lise çıkışlı olduğu halde düz lise ilahiyat okumuş. Bir arkadaşla iki bekar genç öğretmen olarak bir evdeye kalmaya başladık. Geceler günler boyunca tabir caizse birbirimizle okuma yarışı yapardık. Kitaplar böyle balya haline gelirdi. İşte o yıllar yani 80'li yılların sonları eee çok popüler revaşta olan kitaplar bizim gibi böyle İslami eğilimi olan gençlerin, genç öğretmenlerin okuduğu kitaplar eee işte Ali Şeriati, Mevdudi, Seyit Kutup gibi isimlerin kitaplarıydı. Bunlar Türkiye'de 1960 sonrası eee İslamcılığının eee neşfi nema bulmasına eee altyapı oluşturan kitaplardı. Ali Şeriati'nin o dönemde okuduğumuz ve bizi en çok cezbeden gençliğimizin çağına da uygun gelen, ruhuna da uygun gelen eserleri arasında dine karşı din, insanın dört zindanı o zaman küçücük bir risale hacmindaydı. Biraz romantik bulduk. Mistik irfani bir tarzda hac kitabı, eee, medeniyet ve modernizm, Marksizm ve diğer batı düşünceleri. İşte Fatıma, Fatımaadır. Bu kitaplar bizi çok cezbetmişti. Tabii 79'da İran devrimi de olmuştu. O da bir heyecan vermişti. İşte emperyalizme karşı, statükoya karşı devrimci bir şey. Bir de eee Ayetullah Humeyni'nin o mistik tarzı eee o dervişhane yaşam tarzı son derece işte neredeyse Şiilikteki o masum imamın temsil ettiği makamı eee Velayet-i fakih formülü üzerinden temsil konumunda olup olup manevi lider olarak İran'da bütün kudretin, her şeyin iki dudağının arasında olmasına rağmen dağ başındaki bir derviş sadeliğinde yaşaması biz gençlere o zaman çok cazip geliyordu. Sempatiyle bakıyorduk. Demek ki o zamanlarda da böyle bir Türkiye'deki sünni bir cemaatin, tarikatın bünyesinde dar bir zihne sahip değildik. Daha özgür, daha bağlantısız bir zihin yapımız olmalı ki yani Girişim dergisi okuyorduk, Ali Şeriati okuyorduk. Aynı zamanda Seyit Kutup okuyorduk. Aynı zamanda şiileri hiç de sevmeyen Mevdudi'yi de okuyabiliyorduk. Aynı zamanda Rasim Özden Öen'in Müslümanca düşünme üzerine denemelerini okuyorduk falan filan. Yani ufkumuz oldukça genişti. Yani Caiz Zarif oldu okuyorduk. Kemal Tahir de okuyorduk. Sıkıntı yoktu. İyi bir yerden geliyorduk yani anlaşılan.
O dönemlerde Ali Şeriati olsun, Seyit Kutup olsun, Mustafa Sıbayı olsun, Mevdudi olsun bize bir şey öğretti. 60'lı yıllar öncesinde İslam denince namaz hocası ya da milliyetçi, muhafazakar, mukaddesatçı bir zihin hali. Cami cemaati mukaddesat. Yani başka bir İslam deyince bir başka bir içeriği yoktu. Bu insanlar sayesinde biz aa İslam'ın ekonomiye dair de söyleyeceği bir şey varmış. Emperyalizme dair de söyleyeceği bir şey varmış. Topluma dair de toplumsallığa dair de işte sınıf mücadelesine, sınıf çatışmalarına dair söyleyecekleri bir şey varmış. Biz eskiden Habil Kabil kıssasını Maide suresinde bir kıssa olarak bilirdik veyahut Belam denen tipi rivayetlerden öğrenirdik. Ama Belam'ın pragmatist ulema tipolojisine işaret ettiği, Habil Kabil kıssasının işte Marksist düşüncedeki o kavramsallaştırmayla sınıf mücadelesi veya sınıf çatışmasına işaret ettiği işte orada meleden, mütreften, mustazaftan bahsedildiği bu gibi kavramları, içerikleri biz bu Ali Şeriati'ler sayesinde öğrendik. Ya kısacası bir İslamcılık denen hikayemizin şimdi artık kendisinden teberri ettiğim, köşe bucak kaçtığım ve geçmişime de yandığım o İslamcılığın yollarını biz bu adamlarla, o taşlarını bu insanların kitaplarıyla yazıp çizdikleriyle döşeyi verdik. İyi mi ettik, kötü mü ettik bilmiyorum. Yani yaşanması gerekecekti. Yaşandı işte. Yani sonrasında da Ali Şeriati'nin bize o yol güzergahımızda, hayat maceramızda, gençlik çağlarımızda bir eşiği, bir evreyi birkaç basamağa temsil ettiği, bu sebeple içimde hep vefayla, hayırla yad ettiğim bir insan olarak kaldı. Düşüncelerinin kıymeti, harbiyesi ayrı mesele. Bilimsel değeri, şusu busu.
Ali Şeriati İranlı. Bugün Horasan toprakları yani İran sınırları dahilinde kalan Horasan eyaletinin bölgesinin içinde yer alan Sebzavar şehrinin civarında işte Mezinan dediğimiz muhitte o civarda bir köyde dünyaya gelmiş. Yurt dışına çıkacağı zaman Ali Şeriati değil de Ali Mezinani diye bu isimle pasaport alıyor. Mezinani kendini oralı sayıyor. Mezinan Sebzavar şehri açar bakarsınız İran'ın oldukça doğusunda bir yerde. 1933 doğumu. Babası Muhammed Taki. Geleneksel İslami ilimlerle yetişmiş ama saygın bir kişilik ve ama aynı zamanda toplumdaki dini düşünce yapısının, geleneğinin eee işlevsizliğinin fark etmiş. Bu noktada toplumu uyandırmanın, bilinçlendirmenin derdine düşmüş gayretli, saygın bir kişi babası ve Muhammed Taki Ali Şeriati'nin aynı zamanda ilk hocası. Yani babasından almış nesep. Babası aynı zamanda İran'da o dini şuuru, o milli şuuru uyandırma bilinciyle tesis edilmiş. Eee, İslami hakikatleri tanıtma derneğinin de kurucusu. Kanunu neşri, akaiki, İslami gibi bir kurum bu. Babasıyla işte oranın çatısı altında daha küçük yaşta dini milli bilinç şuur bu konuda konuşulanlar edilenlere aşinalığı orada kazanmaya başlamış ve Şah Rıza yani Şah aleyhinde gösteri yaptıkları veyahut e konuştukları gerekçesiyle de ilk tutup topluluğunu da o çağlarda babasıyla birlikte yaşamış bir kişi. Ali Şeriati Firdevsi mektebinde okuyor lisede. Meşhed'de o Sebzivar dediğimiz şehre yakın bir şehirdir. Arada da Nişabur vardır. Tarihi şehirler bunlar. Sebzavar, Nişabur, Meşhed, batıdan doğuya doğru giderseniz böyle Meşhed'de öğretmen okulunda okuyor. O öğretmen okulunun verdiği imkanla işte öğretmenlik de yapıyor. Kısa süreli gene Meşhed'de edebiyat fakültesine giriyor. Edebiyat Fakültesi'ni galiba birincilikle bitiriyor. Bitirdiği sene sınıf arkadaşı olan Puran Rezavi ile evleniyor. Bu evlilikten dört çocukları dünyaya geliyor. Fakülteden sonra işte bitirme tezi olarak Arap bir alimin edebiyat ve eleştiri konulu bir metnini çeviriyor. Herhalde bir takdim tezi olarak. Bitirme tezi olarak. Sonra burslu olarak batıya lisans üstü için gidiyor, gönderiliyor. Yani 50'lerin sonları bunlar. Fransa'ya sor bunu. Fakat daha çok ilgisi sosyolojiye, felsefeye ama gidiş şeyi eee üniversiteyi bitirdiği alanla ilgili yani Fars edebiyatı yani Doğu Edebiyatı üzerine doktora yapıyor. Nitekim doktora tezi de 13. yüzyıla ait bir Farsça metin yani belhin faziletlerine dair bir metin üzerinde çalışıyor. Fakat bu oradaki entelektüel ilmi çalışmalarının sadece bir boyutunu temsil ediyor bu doktora faaliyeti. O daha çok disiplinler arası ilgileri var. Sosyoloji, felsefe şeyde, batıda bu sayede Luis Massin'dan tutun, Jack Berg'ten çıkın, varoluşçuluğun temsilcilerinden kamuya, John Paul Satre'ye varıncaya kadar hepsinin düşüncelerini tanıyan, öğrenen, aynı zamanda da etkilenen keza Cezayir'deki bağımsızlık savaşıyla yakından ilgisi olduğunu bildiğimiz Frantz Fanon'un düşüncelerini, metinlerini inceleyen hatta onun yeryüzünün lanetlileri adlı eserini Farsçaya çeviren Ali Şeriati batıda, Fransa'da dönemin fikir adamlarının önemli bir kısmından hem faydalanıyor hem de etkileniyor. Orada zihni genişliyor.
Fakat Ali Şeriati'nin daha kendini bildiği çağdan itibaren bir İslam irfanına, tasavvufuna da merakı var. Hatta İran'dan ta Fransa'ya Mesnevi götürdü. Orada bile okumaktan vazgeçmediği söylenir. Mesnevi okur. Hallacı Mansur'a çok aşinadır. Cüneyd-i Bağdadi'ye aşinadır. Bu tasavvufi metinlere de eee derin bir muhabbeti, ilgisi vardır. Nitekim eserlerinde o mistik havayı da, o ruhani havayı da birtakım sembolik yorumlarını da bu tasavvufla olan ilgisinden hareketle kazandığını söyleyebiliriz. Mevlana Mesnevi İslam dünyasından İkbal'e hayranlığı var. İkbal'den etkilenmişliği var. Gene İslam'ın modern dünyaya çağdaş bir sunumunun yapılması gerektiği konusunda Cemalettin Afgani'ye, Muhammed Abduh'a ilgisi var, alakası var. İran coğrafyasında Mehdi Bazargan'a sempatisi var. Eee ve çağdaşları arasında eee şöyle söyleyeyim doktorayı yapıp İran'a döndüğünde e bu da aşağı yukarı 63-64 yılları 1963-64'ler o gençliğinden beri gelen eee şah karşıtı söylemlerin içinde yer alması hasebiyle Bu batıda işte rejim karşıtı birtakım faaliyetlerde bulundu gerekçesiyle daha İran'a girerken Türkiye İran sınırında tutuklanıp 6 ay içeride kalması vesaire dikkate alındığında hayatı neredeyse kısa yani 40 küsur yıllık hayatı sürekli bir kovuşturma, sürekli bir takibat altında geçmiştir. Bu da ama geri adım atmasına hiç neden olmamıştır. Yani geri adım atmamıştır. Geri vitesi yok Ali Şeriati'nin. Nitekim daha lise, üniversite yıllarında işte bir öğrenci kulübüne girer. Hüdaperest Allahperest sosyalistler öğrenci kurudur. Eee doktora yaptıktan sonra geri gelir Tahran Üniversitesi'ne başvurur. Doktor unvanıyla üniversiteye alınmaz kendisine Fransa'da Sorgon'da doktora yapmış adama köy öğretmenliği uygun görülür. Bir süre öğretmenlik yapar. Sonra galiba Meşhed'deki üniversiteye başvurur. Oraya alınır. Ama derslere o kadar fazla ilgi görür ki gençler tarafından bu ilgi, bu alaka rejimi de üniversite yönetimini de rahatsız eder. Çünkü rejim karşıtlığı malum hem İran rejimine eleştirileri var hem geleneksel ulemaya eleştirileri var. Eee hem batıya tamamen rağm olmuş zihniyete eleştirileri var. Batı taklitçiliğine veyahut batı hayranlığına karşı koşulsuz batı hayranlığına karşı zaten bu durum eee Ali Şeriati'nin sonuçta eee nasıl diyeyim? Ne İsa'ya ne Musa'ya yaranamayan bir figür olmasına da yol açmıştır. Ha İran devrimi dendiğinde Ayetullah Humeyni kadar adı geçer. Orada o kadar etkili olduğu zannedilir. Ama öyle olmamıştır. Mesela devrim olduktan sonra İran'da sağ ve sol bir siyasi kutuplaşma oldu. Mesela geleneksel sağ işte Hamaney öldü geçende temsilcisi odur. Ali Şeriati dediğinizde saldırgan bir üsluba sahiptirler. Ali Şeriati'yi hiç sevmezler, hiç onaylamazlar. Ali Şeriati'nin yerine Mutahhari'yi tavsiye ederler. O adamı okuyun derler. Eee yeni sağ diyelim rafzanc eee temsil eder o zihniyeti. Onlar da Ali Şeriati'den rahatsızdırlar ama geleneksel sağ cenah kadar saldırgan değillerdir. Onlar da mesela Ali Şeriati yerine Abdülkerim Suruş'u tavsiye ederler. Onu okuyun der. Ali Şeriati'yi İran'da geleneksel sol da değil. Yeni sol taraftarları ve daha ziyade üniversite çevresi öğrenciler tutmuştur. Ama hiçbir zaman molla rejimi e Ali Şeriati'den taraf olmamış. Tam aksine onun taraftarları takibata uğramıştır. Hatta yıllar sonra eşi Puran Hanım öldüğünde bizzat oğlunun ifadesiyle annesinin Hüseyniye-i Irşat dediğimiz o dini kültürel kurumun önünden cenazesinin kaldırılmasına mevcut bugünkü rejim izin vermemiştir. Hüseyniye-i Irşat deyince onu da söyleyeyim. Ali Şeriati deyince o kurumla adı birlikte anılır. 1965'lerde kuruldu. O böyle hayırsever insanların fonlarıyla, yardımlarıyla eee yönetim kurulu üyeleri arasında işte Murteza Mutahhari var, Seyit Hüseyin Nasr var, Ali Şeriati var. Mutahhari zaman içerisinde oradan ayrıldı. Gerekçesi işte bu Ali Şeriati buraya biraz siyaset sokuyor. Siyaseti karıştırıyor gerekçesiyle. Ama hattı zatında Mutahhari Ali Şeriati'nin orada gördüğü ilgiyi bir bakmak kıskandı demek daha doğru. Kendisine yönelik ilgi daha az olunca orada bulunmayı uygun görmedi. Oradan ayrıldı. Zaten daha sonra da Ali Şeriati'nin orada verdiği konferanslar yani 65'ten 72-73'e kadarki yıllar arasında konferanslar. Çünkü Ali Şeriati üniversite eee öğrenciler bu kadar derslerine rağbet, ilgi, alaka gösterince üniversite yönetimi Ali Şeriati istifa etmeye mecbur bıraktı. Yani üniversitede barındırmadılar. Kah hasedek, kah eee akram belasına veyahut rejimin baskısına kurban gitti. O kadar fazla gencin etrafında özbeklendiği bir muhalif ismi üniversite çatısı altında barındırmak istemediler. Ayrıldı. Ondan sonra Ali Şeriati asıl kendini Ali Şeriati yapan yerde konferanslara başladı. O Hüseyniye'yi Irşat dediğimiz kurumda o gün rejim kapattı. Devrimden sonra açıldı ama o tabii eski canlılığı, Ali Şeriati zamanlarındaki şeyi yok. Şeriati orada 5.000 kişilik konferanslar verdi. 4-5 saat hiç durmaksızın konuştuğu anlatılır. Ve bugün eserlerinin işte bu Fecir yayınları tarafından daha derli toplu şekilde 38 ayrı eser olarak basılan eserlerinin çoğu o zamanki konferansları konuşmalarından çözümleme yoluyla derlenmiş, toplanmıştır. Ali Şeriati'nin böyle oturup masa başında eee eni konu kitap yazmışlığı çok yoktur. Belki bir Arap müellifin işte bu Ebu Zer'le ilgili eserini Farsçaya çevirmiştir. Gene Fransa'da bulunduğu yıllarda Alexis Carrel'in dua adlı eserini Farsçaya çevirmiştir. Böyle çeviri eserleri var ama telif eser olarak oturup baştan sona eee uzun uzadıya düşüne taşına çok eser yazmışlığı pek yok. Daha çok eserleri, konuşmaları, konferansları bunlardan derlenmiştir. Eserlerindeki gayri sistematiklik, düzensizlik büyük ölçüde bununla alakalı bir durum.
Şimdi Hüseyniye-i Irşat'ta bu sefer üniversitesi ilgiden çok daha büyük bir ilgiye masar olunca, ülkenin dört bir tarafından o konferanslara katılımlar olunca rejim bundan da rahatsız oldu. Şah rejimi soruşturma başlattı. Ali Şeriati'nin eserlerinin incelenmesi talep edildi. Bu inceleme neticesinde Ali Şeriati için marksisttir hatta bahaidir hatta mürtettir damgası vuruldu ve Ali Şeriati hapse mahkum oldu. Fakat o arada bir arkadaşının evinde gizlendi. Bulunamayınca babası tutuklandı. Babası tutuklanınca Ali Şeriati teslim oldu. 1,5 yıl kadar içeride kaldı. 6 ayda Türkiye'ye giriş Türkiye'den Türkiye İran sınırında Fransa'dan dönüşte oldu. Bir de ilk çocukluk yıllarında işte bu İslami hakikatleri Tanıtma Derneği Vakfı bünyesinde babasıyla gösterdiği faaliyetler sırasında içeri atıldı. Sürekli hayatı boyunca bir şah rejimi tarafından takibat, soruşturma böyle geçti. 1,5 yıl kaldı. O hücrede kaldığı dönemlerde o karanlıkta kalmak sebebiyle gözünün ışığa karşı hassasiyetleri de gelişti. Zaten tabii çocukluğundan beri bir gözünde bir leke olma asebiyle bir sıkıntısı da vardı. Her neyse. Nasıl çıktı o? 1,5 yıl sonra Fransa'dayken Cezayir'deki bağımsızlık hareketine eee çok ciddi bir destek verdi ve o bağımsızlık hareketinin liderleriyle temaslar kurdu, diyaloglar geliştirdi. Zaman sonra Cezayir bağımsızlığını kazanınca Cezayir'in başındaki devlet adamları eee şah rejimine rica baskı yaptılar. Ali Şeriati'yi dışarı çıkarması için ve o sayede çıktı. Koşullu ama konferans vermeyecek, yazı yazmayacak. Ev hapsinde, göz hapsinde tutulacak. Evde de sohbetler, dost arkadaşlar görüştü, etti ama bunaldı. Çünkü çok aktivist, canlı bir adam. Duramadı. İşte birkaç yıl sonra artık nefes alamaz hale gelince yurt dışına gitmeye karar verdi. Ali Şeriati olarak çıkması biraz zordu. Eşinin delaletiyle eee eskiden beri kullandığı o Mezinani eee ismiyle Ali Mezinani ismiyle pasaport aldı. İngiltere'ye gitti. İngiltere'de eşinin, dayısının, oğlunun yanında kaldı. Oraya tahsil için giden. Sonra eşi ve çocukları da gelmek istedi ama eşi İran'dan çıkamadı. İki kızı çıktı. Onlar babalarının yanına geldiler. Yıl 1977 Mayıs'ta gitti. Yaklaşık bir ay sonra iki kızı da yanındayken eee bir gece sabah evinde odasında ölü bulundu. Rapor damar tıkanması işte eee ve kalp durması. Otopsi falan galiba yapılmadı ama yakın çevresi onun SAVAK tarafından yani şahın istihbarat örgütü tarafından öldürüldüğü yönündedir. O yüzden kimi yerlerde şehit Ali Şeriati diye zikredilir, anılır. Hayatı oldukça kısa bir dönemde. Yani 33'te doğdu, 77'de vefat etti. İran eee rejim cenazesini İran'a gelmesi yönünde yakınları Irak'ta o Şii kültürün mirasının zengin olduğu topraklarda defnedelim. Fakat Saddam var o zaman başkan yardımcısı. Eee bir sünni takıntıları olan bir adam. En son Emel örgütü liderinin de yardımıyla Suriye'de defnedilmesine karar verildi. Ve İngiltere'den geldi. Suriye'de işte Hazreti Zeynep'in peygamberin torunu Zeynep'in türbesinin yanına defnedildi. Horasan topraklarında doğdu. Suriye'de defnedildi. Ali Şeriati böyle geldi geçti.
Ali Şeriati'nin düşünceleri dedim ya çok sistematik, tertipli, düzenli değil. Oldukça dağınık. Aşırı eklektik. Eklektik derken biraz oradan, biraz buradan bir bakarsınız egzistansiyalizmden, bir bakarsınız Marksizmden ödünçlenmiş kavramlar. Sonra birdenbire Kur'an'ın terimleri, kavramları. Bunlar birbirleriyle harmanlanır. Tabir caizse yeniden Ali Şeriati'nin gözünde yeniden yorumlanır, tanımlanır. İlginç bir yapı. Bize ama zamanında çok heyecan veriyordu. Yani Habil Kabil'in kıssasını bir sınıf çatışmasının, sınıf mücadelesinin simgesi olarak okumak veyahut Diyanet'in hocalarının eee hacıları Suudi Arabistan'a götürdüğünde Mekke Medine'de anlattıkları hikaye işte bu Safa burası, Merve burası, ihrama şuradan girilir, buradan çıkılırdan başka hac kitabını okuyunca işte efendim ihram hayatımızdaki her türlü statünün, ayrıcalığın elinin tersiyle atılması, dışarıda bırakılması, işte insandaki kibrin kırılması, tevazunun ortaya konmasının sembolüdür. Tavaf işte merkezde Kabe etrafında dönüyorsun ya hayatına merkeze neyi aldığının sorgulanmasıdır. İşte hayatımızın merkezine Allah'ı almamız gerekidir. Veya işte şeytan taşlamak gerek iç dünyamızda gerek dış dünyada toplumla hayatımızda karşılaştığımız kötülüklerle mücadelenin sembolüdür. Arafat muhasebe-i nefsin, öz eleştirinin işte nefisle mücahedenin aynı zamanda bilinçlenmenin eee yeridir, adresidir gibi bu şekilde böyle felsefi, irfani yorumlarla bir hac anlatısı okumak bize çok çarpıcı, çok eee, heyecan verici gelmişti ama realiteyle çok tetabuku, uyumu yoktu. Ama biz o günler onu yaşımız yere realite değil ayağımız yere basmıyordu. E dolayısıyla romantize edilmiş düşünceler, fikirler bize heyecan veriyordu. İyi geliyordu. Yani böyle bir Şiinin, Şiiliği böyle molla rejimini, Şiiliğin o mitoloji haline gelmiş inançlarını, bu mehdilerini işte gaybete gitmiş imam hikayelerini, Recat, takiye prensiplerini öyle sıkı bir şekilde de eleştiren bir Şii yazar görmek o daha başka bir heyecan veriyordu. Eee, Şeriati mesela bunu Safevi Şiası diye kavramsallaştırdığı bu klasik statücu Şiiliği, bu kokuşmuş yani bizim geleneksel sünniliği eleştirmemiz gibi eleştirdiği bir Şiilik hikayesi önemliydi. Ha tabii o bunu kendisi de icat etmedi. Etkilendiği Kesrevi isimli bir alim var. O Şii dünyada tamamen mürtet ilan edilmiştir. Lanetle anılır. Ama Şiayı adam akıllı silkelemiştir. Yani Şiın içinden bir sıkı öz eleştiri getirmiştir. Bu Şia'nın bütün bu dogmatik mitolojik kabullerini adam akıllı hırpalamış birisidir. Kesrevi Şeriati de oradan esinlenerek bu Safevi Şiası diye kavramsallaştırdığı Şiilik eleştirisini yapar. Geleneksel ulema tipolojisini Şiiliği eleştirir. Bunun karşılığında bir gerçek Şiilik hayali ve ideali vardır. O da Alevi yani Ali Şiası. Ali Şiiliği. Ali Şiiliği deyince Fatıma, Zeynep, Hazreti Hüseyin bu kategorinin altında incelenir. Hattı zatında Şeriati için gerçek İslam denince de Ali Şiiliğini anlamak gerekir. Bu çerçevede Selman-ı Pak'ın yani Selman-ı Farisi'nin ve Ebu Zer Gıffari'nin de bu Ali Şiiliği çatısı altına dahil edilmesi gerekir. Özellikle yani batıda öğrenim yaptığı, yüksek öğrenim yaptığı yıllardaki eee dünyadaki sol hareketlerin de canlanması. Bu 60'lı yıllar nazarı itibare alındığında ki o yıllarda Küba'nın bağlmış mücadeleleri var. Kasro Kasru hatta Şeriati'ye göre üstü kapalı bir Müslüman evladıdır. Yani buradan bakınca o sosyalist Marksist eee düşünceleri olan sempatismen hareketle Ebu Zer'den bir sosyalist profili çıkarır ve ona Hüdaperest sosyalistler yani Allahperest sosyalist ve hayatı boyunca idealize ettiği bir şahsiyettir. Ebu Zer Gıffari. O damar şimdi işte antikapitalist Müslümanlar çizgisinde devam ediyor. İşte yani Şeriati'den başlayan, Ebu Zer'den devam eden o şey çizgi, o tanımlama eee Şeriati şeyi çok seviyor. Yani özellikle Marksist düşüncenin bazı temel kavramlarını alıp altyapı, üst yapı, sınıf mücadelesi, sınıf çatışması, sınıfsız toplum bu gibi kavramları alıp bunların yanına Kur'an'ın şirk, tevhit, habil, kabil gibi terimlerini, kavramlarını koyup bunları birbiriyle harmanlayıp buradan kendince bir sosyolojik kuram çıkarmış gibi bir çabaya girmeyi çok seviyor. Ama bazen böyle çok iğreti analizler yapıyor, benzerlikler kuruyor. Mesela ona göre Hazreti İbrahim'in putları bütün sosyoekonomik eşitsizlikleri, haksızlıkları ortadan kaldırması, beşeri bir eşitlik seviyesinde eee birleştirmesi ve tüm ayrıcalıkları yok etmesi eylemidir. İbrahim'in putları kırmasından böyle bir şey çıkıyor. Bakıyorsunuz Marksist düşüncenin eee fikir temalarıyla Hz. İbrahim'in putları ve tevhit mücadelesi arasında böyle bir bağ kuruluyor. Keza Habil Kabil'in kıssası sınıf çatışmasının sembolü olarak okunuyor. İşte Şeriati'nin özlediği toplum ve toplum modeli Habil grubu veya Habil kitlesi oluyor. Eleştirdiği yapı ise Kabil temsil ediliyor. Yani orada Firavun gelir karşınıza gücü, siyaseti temsil eder. Karun parayı temsil eder. Selam işte pragmatik ulema tipini temsil eder. Mele kavramı gelir, mütref gelir, mustazaf gelir. Hepsi bunların altına boca edilir. Böyle acayip bir eklektik bir şey çıkar ortaya. Hatta tevhit ve şirk kavramlarını kullandığı çerçeve içerisinde şirki sınıflı toplumun e tevhidi de sınıfsız toplumun kavramsallaştırması içerisinde mütalaa eder. Hatta diyebiliriz ki yani batıdaki varoluşçuluktan tut evrim ve diğer Marksist birtakım diyalektik gibi kavramları birdenbire Kur'an'ın kavramlarıyla birlikte birbirine ulanak aynı kontekst içerisinde, aynı terminolojinin içerisinde aynı paragrafta karşınızda bulabilirsiniz. Yani bana bunlar eee okuduğum zamanlarda heyecan verdiler ama şimdiki zamanda baktığımda çok iğreti eee benzeştirmeler, iğreti denklemler eee yani realiteyle çok tetabuku olmayan, daha çok hayali oldukça da romantik eee bir çerçeve sunan şeyler bunlar, söylemler. Ama o yıllar eee bu söylemleri kaldırıyordu. Kendisinde de böyle bir diyalektiği çok önemsiyor. Böyle tanrı, şeytan, insanın işte balçık tarafı, ruh tarafı sürekli bunların karşıtlığı üzerinden bir okuma, sürekli bunların işte devinimi falan bunlara sık vurgu yapar. Ama bu diyalektik hatta İslam'ın bağrında da vardır der. Statikocu İslam bir tarafta, devrimci İslam bir tarafta statükoya karşı bu hep bir çatışma halindedir falan. Ama bu diyalektik bizati kendinde de var, zihninde de var. Bir taraftan bu batıya, Massinon'a, eee, Berke'e yok kamuya, Jean Paul Satre'ya varıncaya kadar hayranlığı olan, dolayısıyla Marksist düşüncenin birçok kavramını ödünç alan Şeriati, beri taraftan da batının bu kültürel hegemonyasından acayip illet olan, nefret duyan bir tipi vardır. Yani bir tarafıyla öyledir, bir tarafıyla böyledir. Eee, bu diyalektiği kendi zihin yapısında da görebilirsiniz. Orada da hep bir o batıyla ilişkisinde bir biraz hayranlık, biraz nefret, bir çatışma devam etmektedir. Her neyse.
Sonuçta Ali Şeriati dediğimizde bizim gençliğimize denk gelen 80'li yılların tırnak içinde İslamcı gençliğinin zihin fikir altyapısının oluşmasında ve İslam'ın siyasete, devlete ekonomiye, uluslararası ilişkilere, medeniyete dair de söyleyeceği bir şeyler varmış yahu dememizi sağlayan bu yönde bize gerçekten o yıllarda ciddi ufuklar açan bir insan olarak yadımızla, hatıra yer etmiş bir kişidir. Ama bugünden baktığınızda Ali Şeriati bir sosyolojik kuram geliştirmiş midir derseniz ben öyle bir kuram göremiyorum derim. Daha çok İslam tarihinin de okumasını çok romantik bir nazarla yapan hele şiilik deyince orada daha da romantik bir ruh haline giren bir Ali Şeriati ile karşıyım. Yani sınıfsız toplumu ya tevhit ve bu dinlerin yani İslam gibi dinlerin aslında sonuçta sosyoekonomik eşitsizlikleri ortadan kaldırıp her türlü ayrıcalığı bertaraf edip beşeri bir eşit seviyede birleştirme hedefi gözettiğini söyler. Gerçek İslam'ın buna işaret ettiğini, bunu amaçladığını söyler. Ama kendisi gerçek İslam derken eşitlediği Ali Şiası ehlibeyt sevgisi deyince oradan Allah tarafından imtiyazlı bir sınıfın egemenliğini anlatır abi. Yani yani onu göremeyecek kadar bir romantik hali vardır. Ali diyorsunuz ya ehlibeyt diyorsunuz. Allah tarafından bunlar seçilmiş özel insanlar diyorsunuz. E nerede kaldı? Hani bu şey biraz önce anlattığın hikaye bizzat dini bir özel imtiyazlı sınıf üzerinden bir Ali Ehlibeyt hikayesi kuruyorsunuz. Oldu mu bu şimdi? Yani o Şiilik devreye girdiği an Ali Şeriati'nin o rasyonalitesi, o felsefi düşünme becerisi, o sosyolojik eee düşünme kabiliyeti körleşiyor. Şiilik onu orada biraz körleştiriyor. Bu da onun zaafı. Her insanın bir zaafı olduğu gibi.
Evet. Bugün itibariyle Ali Şeriati'nin 2025'in Türkiye'sinde 2026'nın dünyasına söyleyecek bir şey var mı bu kitaplarda dediğinizde ben çok fazla söyleyecek bir mesajının olduğu kanaati taşımıyorum. Yani Habil Kabil kıssasının Marksist düşüncedeki e sınıf çatışmasının, sınıf mücadelesinin sembolü olarak, temsili, imgesi olarak yorumlamanın bize çok bir ufuk açacağını, bir derinlik kazandıracağını, bir anlam taşıyacağını düşünmüyorum. Yani eee kısacası veya tevhit şirk kavramlarını Marksist teolojinin işte düşüncenin, Marksist düşüncenin birtakım kavramlarıyla, terimleriyle izah etmenin veyahut ona bulamanın bize ne tür bir kazanım sağlayacağını ben anlamıyorum. Kısacası eee mesela Ali Şeriati'nin yazıp çizdiklerinin fikri mirasından bize bugün işe yarar olarak çok fazla bir şey kaldığını düşünmüyorum. Ama vakti zamanında bize açtığı ufuk, bize atlattığı basamak eşit itibariyle kendisini teşekkürle, minnetle, hayırla yad ediyorum. Rahmet olsun diyorum. Ama mesela buna karşılık Roger Garudi'nin atıyorum entegrizmden tut İslam'ın vaadettiklerinden çık orada yazıp çizdiklerinin hala bugüne dair söylediği, söyleyeceği bir şeyler var mı diye sorarsanız çok şey var. Hala o adamın söylediklerine kulak verilmesi, anlaşılması ve bugün yorumlandığında gerçekten dünyaya ve bugünkü İslam'a, Müslümanlara çok şey söylediğini eee iddia edebilirim. Bak, Garodi'nin yazdıkları için çok farklı bir şey söyleyebilirim ama Şeriati'nin olsun, Mevdudi'nin olsun, Seyit Kutub'un olsun eee yazdık, çizdiklerin yani yoldaki işaretlerini İslam'da sosyal adaletinin yok Mevdudi'nin İslam'da, devletinin, hicabının şusunun, busunun bugüne dair fazlaca bir şey söylediği kanaatinde değilim diyorum.
Hepinize sağlık sıhhat diliyorum. Bu arada onu ondan bahsetmiştim. Yani Ali Şeriati'nin eee biyografisi ile ilgili olarak da merak edenler bunun keviri bir tür otobiyografisidir. Onu okuyabilirsiniz. Eşi Puran Hanım'ın eee bizzat Ali Şeriata dair yazdıkları var. Bunun dışında Ali Rahnama'ın çalışması var. İşte Müslüman ütopyacı diye. Ayrıca eee Ali Şeriati ile ilgili eee YÖK'te birçok teze de rastlayabilirsiniz. Oradan hayat hikayesini ve medeniyete dair, modernizme dair, şuna buna dair, dinler tarihine dair fikirlerini daha detaylı bir şekilde okuyabilirsiniz diyorum. Hepinize sağlık sıhhat diliyorum. Hoşça kalın. Sağlıcakla kalın.