Transcription
Şöyle bir an için düşünelim mi? Her şeyden elini eteğini çeksen, tek başına bir dağ evinde, ıssız bir adada yaşasan sence gerçekten mutlu olabilir miydin?
Zor soru. Yoksa insanın mutluluğu hani doğası gereği bir topluluğun, bir devletin parçası olmaktan mı geçiyor?
İşte bütün meselenin düğümlendiği yer. Bugün bize ulaştırdığın kaynaklar üzerinden tam da bu sorunun kalbine ineceğiz. Karşımızda iki dev isim var. Antik Yunan'dan Platon ve İslam'ın altın çağından Farabi.
Arada yaklaşık 1300 yıl var ama soru aynı. Aynen öyle. Ve bizim de görevimiz şu. Bu iki devin zihninde devlet neden var ve nihai amacı ne? Bunu anlamaya çalışmak. Biri için devlet adaleti sağlamak için kurulmuş eee zorunlu bir yapı. Diğeri içinse insanı nihai mutluluğa ulaştıran ahlaki bir organizma. Ve bu iki yaklaşım arasındaki fark yani sadece felsefi bir detay değil. Her şeyin temelini değiştiriyor resmen.
Platona göre devlet çok pratik bir zorunluluktan doğuyor.
Nasıl yani? Yani tek başımıza hayatta kalamayız. İyice barına, güvenliğe ihtiyacımız var. Devlet bu temel ihtiyaçları organize eden ve eee ortaya çıkacak kargaşayı önleyen bir sistem. Bir nevi hayatta kalma mekanizması.
Yani anladım. Yani işin başlangıcı oldukça pragmatik. Aç kalmayalım. Birbirimizi öldürmeyelim. Bunun için bir düzen kuralım. Bu kadar basit mi?
Platon için başlangıç bu.
İnsan olmanın bir araya gelmenin amacı sadece bu kadar temel olabilir mi? İşte Farabi tam da bu soruyu sorardı. Muhtemelen. O Platon'un bu başlangıç noktasına itiraz etmezdi ama şey derdi. Bu resmin sadece ilk ve en kaba fırça darbesi.
Eksik buluyor yani.
Çok eksik. Farabi için mesele çok daha ulvi bir yerden başlıyor. Kaynak metindeki kilit cümle şu: Her insan yaşamak ve üstün mükemmeliyetlere ulaşmak için çok kimselerin bir araya gelmesine muhtaçtır.
Üstün mükemmeliyetler?
Evet. Anahtar kelime. Bu amaç sadece hayatta kalmak değil. Farabi'nin deyişiyle kemale ermek. Kemale ermek yani potansiyelinin zirvesine ulaşmak. O zaman bu iki yaklaşım arasında devasa bir motivasyon farkı var.
Kesinlikle.
Platon sanki olası bir yangını önlemek için bir itfaiye teşkilatı kuruyor. Farabi ise insan ruhunun en güzel eserlerini sergilemesi için bir sanat akademisi inşa ediyor gibi.
Mükemmel bir benzetme. Tam olarak bu.
Biri sorunu çözmeye diğeri potansiyeli ortaya çıkarmaya odaklı.
Aynen. Platon insan doğasındaki potansiyel kargaşayı, bencilliği, açgözlülüğü eee kontrol altına alacak kusursuz bir sistem arıyor. Farabi ise insan doğasındaki potansiyel mükemmelliği yani tanrıya yaklaşma potansiyelini açığa çıkaracak kusursuz bir ortam yaratmak istiyor.
Anladım. Biri kaosu önlemek için, diğeri mükemmelliğe ulaşmak için. Bu iki farklı amaç eminim ki birbirinden gece ile gündüz kadar farklı şehirler ortaya çıkarırdı.
Hiç şüphesiz.
Mesela Platon'un o adaletli, düzenli şehrinde yaşamak nasıl bir duygu olurdu? Her şey tıkır tıkır işliyor olmalı.
Tıkır tıkır işlemek çok doğru bir tanım. Çünkü Platon'un devleti insan ruhunun dev bir projeksiyonu. Hani büyütülmüş bir kopyası gibi tasarlanmış.
Nasıl yani? Ruhun kopyası mı?
Evet. Ruhta üç bölüm var diyor. Akıl, irade ve arzular. Devlette de buna karşılık gelen üç sınıf var.
Akla karşılık yöneticiler.
Aynen. Akla karşılık bilge yöneticiler yani filozoflar. İradeye karşılık cesur koruyucular yani askerler ve arzuya karşılık da itaatkar üreticiler.
Çiftçiler, zanaatkarlar.
Evet. Adalet de işte bu kozmik uyumdan doğuyor. Herkes kendi işini yapacak ve asla diğerinin alanına girmeyecek.
Bir dakika. Bu kulağa biraz katı geldi. Yani herkes doğduğu andan itibaren bir kutuya mı konuyor ve hayatı boyunca o kutuda mı kalıyor? Adalet bu mu?
Tam olarak bu. Ve Platon'un adalet tanımının bizim bugünkü adalet anlayışımızla neredeyse hiçbir ilgisi olmadığını anlamak çok önemli.
Öyle görünüyor.
Platon için adalet bireysel haklar, fırsat eşitliği veya özgürlük falan demek değil. Adalet her bireyin toplum makinesindeki kendisine biçilmiş rolü sorgusuz sualsiz kabullenmesi ve o rolü en iyi şekilde oynamasıdır. Bu modern kulaklara oldukça ürkütücü gelebilecek bir harmoni.
Ürkütücü kelimesi hafif kalır. Peki bu sistem nasıl ayakta kalıyor? İnsanlar neden isyan etmiyor? Üretici sınıfından biri çıkıp ben de filozof olmak istiyorum diyemiyor mu?
Diyemiyor. Çünkü Platon bunun için de bir çözüm bulmuş. Soylu yalan.
Soylu yalan mı?
Evet. Yöneticiler halka tanrının insanları yaratırken ruhlarına farklı metaller karıştırdığını söyleyecekler. Yöneticilerin ruhunda altın, korucuların ruhunda gümüş, üreticilerin ruhundaysa demir ve tunç var. Bu değiştirilemez ilahi bir kader.
İnanılmaz.
Hatta işi daha da ileri götürüyor. Koruyucu sınıfının aile kurması yasak. Çocuklar ortak yetiştiriliyor ki kimse kendi çocuğunu kayırmasın ve tek sadakatleri devlete olsun.
Aile yok mu? Bu resmen bireyi, aileyi, her şeyi devlet denen o büyük makinenin dişlisi yapmak için feda etmek demek. Peki Farabi, onun şehri de bu kadar mekanik ve katı mı?
Tam tersi, Farabi'nin Erdemli şehri yani Elmedinül Fazılası bir makine değil, canlı bir organizma. Kendi metnindeki analoji çok nettir. Erdemli şehir tam sıhhatte bir vücuda benzer.
Bir vücut gibi.
Evet. Bu vücutta her yurttaş bir organ gibi bir işlevi var. Her organ diğerinden farklı bir öneme ve işleve sahip olsa da hepsi bütünün sağlığı için uyum içinde çalışır.
Güzel bir metafor. Peki bu vücudun beyni ya da kalbi neresi? Onu ayakta tutan ana organ hangisi?
Kalbi. Ve o kalp reistir. Yani lider.
Lider.
Fakat bu lider Platon'un akıl yoluyla doğruları bulan filozof kralından çok daha fazlası. O sadece akıllı bir yönetici değil, aynı zamanda faal akıl yani evrensel ilahi akılla doğrudan bağlantı kurarak bir nevi vahiy alan ilahi bilgiye sahip bir peygamber filozof.
Dur bir dakika. Yani Farabi'nin lideri sadece akıllı değil aynı zamanda evrensel akılla doğrudan bağlantı kuran bir peygamber mi?
Aynen öyle. Bu Platon'un filozof kralından bambaşka bir seviye. Aradaki fark devasa. Ama bir saniye. Bu kulağa biraz tehlikeli gelmiyor mu?
Nasıl yani?
Tek bir liderin ilahi bilgiye sahip olduğunu varsaymak mutlak bir tiranlığın reçetesi değil midir? Ya o kişi yanılıyorsa veya gücü kötüye kullanırsa ne olacak? Bütün vücut zehirlenmez mi?
Bu çok haklı ve kritik bir soru. Farabi de bu tehlikenin farkında. Bu yüzden reis için neredeyse insanüstü bir karakter tanımı yapıyor. Tam 12 özellik sayıyor.
12 tane.
Evet. Sadece zeki ve akıllı olması yetmiyor. Mükemmel bir hafızası olmalı. Hitabeti güçlü olmalı. Öğrenmeyi sevmeli. Yemeye, içmeye ve diğer dünyevi zevklere düşkün olmamalı. Yalandan nefret edip doğruluğu sevmeli. Adaleti sevmeli ve zalimlikten kaçınmalı. Korkak değil. Cesur olmalı. Liste uzayıp gidiyor.
Anlıyorum. Yani bu özellikler bir nevi sigorta gibi. Liderin karakteri gücünü kötüye kullanmasına engel olacak şekilde tasarlanmış. Adaleti seven birinin zalimlik yapması, zevke düşkün olmayan birinin yozlaşması teoride daha zor.
Kesinlikle bu 12 özellik liderin tiranlaşmasını önleyen ahlaki bir zırh. Platon sistemin kusursuzluğuna güvenirken Farabi liderin karakterinin kusursuzluğuna güveniyor.
Fark bu. Çünkü Farabi'ye göre şehrin bütün sağlığı, kalpten diğer organlara kan pompalanması gibi bu liderden diğer yurttaşlara yayılır. Lider erdemli ise şehir de erdemlidir.
Bu iki fikir o kadar zıt ki onları zihnimde tartıştırıyorum resmen. Platon masaya oturuyor ve diyor ki, "Nihai amaç adalettir. Herkesin doğasına uygun iş yaptığı, akıl tarafından yönetilen kişilerden bağımsız, kusursuz bir sistem en büyük iyiliktir. Sistem tıkır tıkır işlediğinde bireylerin kim olduğu ikincil hale gelir."
Farabi muhtemelen saygıyla gülümser ve şöyle cevap verirdi. Sevgili Platon, senin adalet dediğin şey bir amaç değil, sadece bir araçtır.
Sadece bir araç.
Evet. Nihai amaç saadet yani mutluluk ve ahlaki yetkinliktir. Senin devletin donuk ve mekanik bir yapı gibi duruyor. Benim şehrim ise yaşayan, nefes alan ve sürekli kendini aşmaya çalışan bir organizma. Senin yöneticin akla ulaşıyor. Bu çok değerli ama benim reisim insan aklının ötesinde bir rehberlik olan ilahi bilgiye, vahye ulaşıyor.
Platon buna anında itiraz ederdi herhalde. Peki Farabi derdi, "Senin o 12 mükemmel özelliğe sahip, ilahi bilgiyle donanmış liderin bir gün yoldan çıkarsa ne olacak? Eğer o kalp hastalanırsa bütün vücut çökmez mi?"
Çok iyi bir karşı argüman.
"Benim sistemim ise kişilere bağlı değil." derdi. Platon ebedi ve değişmez iyi iddiasına dayanır. Bu bilgiye doğru eğitimi alan her filozof ulaşabilir. Sadece tek bir seçilmiş kişi değil. Ben tek bir adama bağlı olmayan ölümsüz bir adalet sistemi arıyorum.
Ve Farabi'nin cevabı da net olurdu. Senin sistemin insanları yerlerine sabitliyor ve onları birer dişliye çeviriyor. Benim şehrim ise onları sürekli daha iyiye, daha mükemmele doğru yükseltmeyi, potansiyellerini gerçekleştirmeyi hedefliyor. Seninki bir düzen arayışı, benimki ise bir anlam arayışı.
Vay be!
Seninki insan doğasındaki kusurları kontrol altına almaya çalışıyor. Benimki ise insan potansiyelini yüceltmeyi hedefliyor.
İşte tartışmanın özü bu. Sistem mi, topluluk mu? Adaleti sağlamak mı, mutluluğa ulaşmak mı? İnsanı kontrol etmek mi, insanı yükseltmek mi? Peki bütün bunların senin için, benim için anlamı ne? Bu tartışma 2500 yıl öncesinde kalmış bir felsefe dersi değil.
Hiç değil.
Bugün içinde yaşadığımız toplumları bir düşünelim. Sanki modern devletler daha çok Platoncu bir anlayışa yakın duruyor gibi. Ne dersin?
Kesinlikle. Özellikle batıdaki liberal demokrasilerin temelinde bu Platoncu fikir yatıyor gibi. Devletin görevi bireylerin kendi mutluluklarını özgürce arayabilmeleri için sadece asgari düzeni ve güvenliği sağlamaktır.
Yani bir hakem gibi.
Tam olarak bir hakem gibi. Yolları yapar, güvenliği sağlar, sözleşmelere uyulmasını denetler ve sonra kenara çekilip der ki, "Hadi şimdi kendi mutluluğunuzu bulun. Ben sizin hayatınıza neyin iyi, neyin kötü olduğuna karışmam."
Bu günümüzün liberal teran veya minimalist devlet anlayışına çok benziyor. Hani devlet gölge etmesin başka ihsan istemem diyen bakış açısı. Ama bu yeterli mi?
İşte soru bu.
İnsanlar sadece özgür bırakıldıklarında daha mı mutlu oluyorlar? Yoksa bu zengin ve güçlü olanın daha da güçlendiği, zayıfınsa geride kaldığı bir tür Orman kanununa mı dönüşüyor? İşte bu eleştiride bizi doğrudan Farabi'nin vizyonunun modern yansımalarına getiriyor. Bizi daha iyi, daha erdemli, daha mutlu insanlar yapmayı aktif olarak hedefleyen bir topluluk ideali.
Devletin sadece hakem değil, aynı zamanda bir antrenör, bir öğretmen olması gibi.
Çok doğru. Örneğin İskandinav sosyal demokrasilerini düşünebilirsin. Yüksek vergilerle finanse edilen güçlü kamu hizmetleri, ücretsiz ve nitelikli eğitim, herkes için sağlık, zengin kültür sanat destekleri. Bunların hepsi vatandaşlarının ahlaki ve entelektüel gelişimini dert edinen, onları kemale erdirmeyi hedefleyen Farabici bir idealin modern yankıları değil midir?
Evet, bu çok çarpıcı bir karşılaştırma. Bir yanda bireysel özgürlüğü ve minimum müdahaleyi savunan Platoncu miras, diğer yanda toplumsal iyiliği ve bireyin potansiyelini gerçekleştirmeyi hedefleyen Farabici miras.
Mutluluk tek başına peşinden koşulacak bireysel bir proje midir? Yoksa ancak erdemli bir toplumun parçası olarak ortak bir iyinin içinde erişilecek bir sonuç mudur? Günümüzdeki siyasi tartışmaların çoğu aslında bu iki temel felsefe arasında gidip geliyor.
Tam olarak öyle. Ve aralarındaki onca farka rağmen Platon ve Farabi'nin sarsılmaz bir şekilde anlaştığı tek bir nokta var. İnsan tek başına eksik kalır.
Bu konuda hem fikirler.
Biri için devletsiz adalet mümkün değil. Diğeri için ise devletsiz yetkinleşme yani kemale erme mümkün değil. Ve ikisi de kurdukları bu devasa ideal yapıların anahtarını neredeyse insanüstü özelliklere sahip tek bir yönetici tipine teslim ediyor. Platon'un filozof kralına ya da Farabi'nin peygamber reisine.
İdeal toplumun varlığı ideal bir liderin varlığına bağlı görünüyor.
Bu da bizi belki de en rahatsız edici soruya getiriyor.
Evet. Bu da bizi üzerine düşünmen için sana bırakacağımız son bir soruya getiriyor. Artık bu kadar mükemmel, altın ruhlu ya da ilahi bilgiyle donanmış liderlerin var olduğuna inanmadığımız bir dünyada ne Platon'un sistemik adaletine ne de Farabi'nin ahlaki mutluluğuna tam olarak ulaşabilir miyiz?
Platon'un sisteminin o ürkütücü katılığıyla Farabi'nin tek bir liderin erdemine dayanan kırılganlığı arasında bir seçim yapmak zorunda mıyız? Belki de asıl soru bu iki büyük idealden hangisine yöneleceğimiz değil, bu ikisinin de tehlikelerinden kaçınarak biz kusurlu insanlar tarafından yönetilen bir devletin bizi bu yüce ideallerden herhangi birine gerçekten götürüp götüremeyeceğidir. Yeah.