📱

Get Our Mobile App

Take your business learning on the go!

Download on the App StoreGet it on Google Play

Bu Günah Beni Bitirdi Tükendim - 2 Tılsım @Mehmedyildiz

Hayalhanem1:18:39

Transcription

Şimdi böyle dev gibi grostonluk gemiler var boğazda görmüşsünüzdür İstanbul'a gittiğinizde. O gemiler yükü bıraktığı zaman boş dönüyor. Boş dönünce de fırtınadan etkilenme ihtimali çok yüksek. O yüzden bıraktığı yük kadar içerisine su alıyor. Bir gemi ne kadar su alırsa, yani ne kadar aşağı doğru kendisini güvence altına alırsa, geminin üstünün fırtınadan etkilenme ihtimali de o kadar azalır. Yani içini ne kadar doldurursa dışarıdaki fırtına da o kadar onu etkileyemeyecek.

Maddi alemdeki adetullah aynen böyle. Maddi alemde fırtınalardan etkilenmemenin yolu nedir? Bir insan içini o iman ile ne kadar doldurursa, dışardan gelen fırtınalar, rüzgarlar, imtihanlar, musibetler onu o kadar etkilemeyecektir. Şimdi dışarıdan gelen her kuvvet ancak gemiye dalga olarak çarpar, dağılır gider. Ama o su var ya, o 1 metre, 2 metre, 50 cm bilemiyorum. O geminin demirinden içeri girerse eğer, ondan sonra gemiyi batırır.

Dünya bir insanın kalbinin dışında kalırsa istifade edebilir mi? Edebilir. Ve kalbe girmemiş bir dünya inanın çok lezzet veriyor. Ama o dünya kalbin içine girdiği anda, yani gemi su aldığı anda o kalbi batırır. Allah Allah! Dışarıda problem yok. Dışarıda bir Müslümanın eli istediği kadar güçlü olsun. Ama hiç durumu olmayan bir adamın elindeki kürdan dahi olsa kalbin içine girerse, gemi su alırsa o kalbi batırır, rezil rüsva eder.

Peki kalbin içine su girerse, yani çok sevdiği bir şey taparcasına tutkulanırsa, o suya ne deniyor? Artık put deniyor. Put ne demek? Put, Allah yerine kalbin içine koyduğumuz her şeye put deniyor. Allah Allah! Ve kalbimizde putlaştırdığımız ne varsa ileri süreçte başımıza bela oluyor.

Şimdi Kabe'de Mekke fethi döneminden önce kaç tane put vardı içinde? 360 tane put vardı. Yani her güne bir put koymuşlar. Daha sonra Efendimiz Aleyhisselatu Vesselam geldi, birkaç sahabesini yanına aldı, bütün putları kırdı. Ya o putlardan bir tanesi kalsa ne olurdu? Bir tanesi kala olmaz mıydı Kabe'nin içinde? Olmazdı. Allah Azze ve Celle bir put bile o kalbin içinde istemiyorum diyor.

Şimdi bizim kalbimizde ne bir putu nasıl biliyor musunuz? Kalbimizin hali Cahiliye Dönemi gibi. Kalbin içinde 360 tane put var. Bizim her birisine öyle muhabbet duyuyoruz ki, kalbin içine girmiş. Yani gemi su almış. Yani batmaya yüz tutmuş. Yani bizi muhabbet müşriği etmiş. Bir insan bir şeyden Allah gibi korkarsa, haşa, ne olur? Müşrik olur. Bir insan bir şeyi kalbin içiyle severse, yani Allah gibi severse, muhabbet müşriği olur.

Ve kalbin içi nasıl biliyor musun? O hani bazı filmlerde adamın elinde kılıç olur, silah olur, bir şey olur, acayip güçlüdür, böyle vurdu mu gezegeni ikiye böler. Kalbin içinde öyle bir enerji var, sonsuz enerji var. O sonsuz enerjinin içine ne girerse puta dönüştürüyor. Kürdan sok, put olur. Yat sok, o da put olur. Yani kalbin içine bir şey girdikten sonra, giren şeyin ne olduğunun önemi yok. Çünkü kalbin içerisindeki kuvvet sonsuz.

Ya Rabb, kalbin içinde neden sonsuz kuvvet var? Buyurun, sonsuzu sevmek için. Kalbin içi kime ait? Allah'a. Ya Rabb, sen bu kalbin içine neden sonsuz kuvvet koydun? Neden bu kadar ciddi bir enerji koydun? Sonsuzu sevmek için. Kalbin içi neden tehlikeli anlıyor musunuz? Ve kalbin içi neden bu kadar güzel anlıyor musunuz? Bu kadar güzel, sonsuz sevmek için, ona dost olmak için, ebedi dost. Hem de bu kadar tehlikeli. Onun içine bir şey girdikten sonra, giren şeyin önemi yoktur. Giren şey altın da olabilir, 3 kuruşluk bakır da olabilir. Önemi yoktur. Girdikten sonra onun adı artık puttur. Giren şey yat, kat da olabilir. Giren şey bir kürdan da olabilir. Hiç görmediniz mi hayatında mesela saatine takıntı yapan? Ben bir adamı gördüm mesela, eski telefonlarının her birini böyle hatıra diye koymuş, sıralamış böyle. Hani modeller çıkıyor ya, 1, 2, 3, 4, 5, 6 diye. Her birini koymuş böyle. Ne bunlar dedim? Ya çok seviyorum ya, onlar benim hatıram dedi. Ya ne gerek var dedim, kullanmayacaksan bu kadar biriktirmeye. İhtiyacı olan var, ver birisine. Olmaz dedi, kopamam bunlardan. Bu benim çocukluk koleksiyonum bir şeyler söyledi. Yani kalbin içine bir şey girdikten sonra, giren şeyin ne olduğunun önemi yok. Ayakkabı olabilir, bağcık olabilir, ayakkabının dükkanı, fabrikası da olabilir. Anlatabildim mi demek istediğimi? Görmüşsünüzdür yani. Adamın ayakkabısına bir leke gelmiştir, verilmez reaksiyon vermiştir. Neden? Çünkü o ayakkabı kalbin içinde olduğundan inanılmaz bir reaksiyonla örtüşüyor.

O kalbimizin içi Cahiliye dönemindeki Kabe gibi, içinde 360 tane put var. Ve ne oluyor biliyor musunuz? Allah Azze ve Celle böyle bir kalbi istemiyor ve diyor ki: "O kalbin talibi benim. Benden başka muhabbet girerse, ben o kalbi terk ederim."

Peki kalbi bu hale nasıl getiriyoruz? Ne oluyor yani kalbi bu hale getirmekte baş aktör? Hileleri ayarlayan, desiseleri organize, vesveseleri yılmadan veren baş aktör şeytan. Onun içerideki, yani kalenin içindeki ajanı, münafığı da nefis. Organize nasıl? Dışarıda organizatör, komutan, fikir babası şeytan. Kalenin içinde de onun ajanı nefis. Organizeye bak Allah Allah! Şeytan nefsin hoşuna giden lezzetleri günaha dönüştürebilmek için seninle buluşturuyor.

Şimdi, şimdi şuraya dikkatli dinleyin. Nefsin hoşuna giden lezzet. Anladınız değil mi? Helal lezzetleri kastetmiyorum. Haram lezzetleri kastediyorum. Şeytan muazzam organizeler, kalbini onlarla buluşturuyor. Bak, sonraki olay çok enteresan. Günaha girmeyen var mı? Yok. Değil mi? Peygamber o ismet sıfatı olan peygamber. Bizde var mı öyle bir şey? Yok. Her birimiz günaha giriyor muyuz? Gidiyoruz. Peki herkes günaha giriyorsa, bu günaha girenler arasında bir ayrım olması lazım. O ayrım şu: Eğer kalpte iman varsa, günaha giren adam anında rahatsız oluyor. Eğer kalbe gayrimeşru muhabbet yerleşmişse, yani gemi su almışsa, o adam günah işledikten sonra, buyurun, rahatsız olmuyor. Fark neymiş biliyor musunuz? Günaha girmeyenimiz var mı? Yok. Ya o ancak peygamber ismet sıfatı değil mi? Peygamberlerde korunmuşluk sıfatı. Bizde yok. Hepimiz giriyoruz muyuz günaha? Gidiyoruz. Allah inşallah affeder bizi ahirette. Ama fark şuradaydı: Kalpte iman varsa, günah geldiği anda o kişi rahatsız oluyormuş. Kalpte iman yoksa, kabulleniyormuş, rahatsız olmuyormuş. Çok enteresan.

Üstad Hazretleri bugün dersleri Risale-i Nur'dan küçük küçük 5-6 yer okuyacağım. Bence hepsini yazın. Ben bu kadar önemli küçük parçalar hatırlamıyorum. Çok dehşet. Üstad Hazretleri bu günahtan rahatsız olup olmamla ilgili Emir Lahikası'nda bir cümle söylüyor. Cümleye bakın: "Büyük günahları serbest işleyip tam dışarıdaki ahval değil mi? Bak, büyük günahları serbest işleyip istiğfar etmemek ve aldırmamak." Yani acı duymuyor. Bak, çok insan günaha bulaşabilir. Şurayı tekrar hatırlatayım ama iman varsa, içinde de olsa günahın, o masada da otursa rahatsız oluyor. Akşam gidiyor, huzursuz oluyor. Ama eğer kalbin içine gayrimeşru muhabbet dolmuşsa, rahatsızlık duymuyor. "Büyük günahları serbest işleyip istiğfar etmemek ve aldırmamak, o imandan hissesi olmadığına delildir." Konu çok dehşetli bir yere gitti farkında mısınız? Günah işledikten sonra canın yanmamak bir şeyin yokluğuna delil. Allah Allah!

Şimdi benim şu koluma bir şeyler yap, iğne batır, makasla şöyle ucundan kes. Ya ben canım yandı diye vaveyla eylerim. Ama kol felç olsa, artık ölse, işlevini yitirse, sen bu kolu istediğini yap, gözümün önünde kıtır kıtır kes. Ben acı duymuyorum demek, acı duymuyorsan bir şeyin öldüğüne delil olabilir. Onu söylüyor işte. Aldırmadın mı, canın yanmadı mı, utanmadın mı? O imandan hissesi olmadığına delildir. Emirdağ Lahikası'nda geçen cümle tam bu şekilde. Allah Allah!

Bir gün bir arkadaş kendisi anlattı. "Abi dedi, öyle bir duruma düştüm ki dedi." Bak, durumun enteresanlığına bakın. Çok enteresan. Diyor ki: "Taife-i Nisa cihetinde harama düştüm. Gecelerim öyle geçiyor, gündüzlerim öyle geçiyor ve ben Allahümme ecirna min şerrin nisa diye dua etmek istemiyorum dedi." Olayı anladınız mı? Dua etmek istemiyorum dedi. Çok enteresan bir olay. Ha yani dua ettim, kurtulamadım. Bunu işitiyoruz değil mi? Şunları denedim, olmadı. Bunu da işitiyoruz. Bu arkadaş dedi ki: "Ben dua etmek istemiyorum dedi." Allah Allah! Haram kalbi istila etmiş. Artık orada rahatsızlık hissi gitmiş, his iptal olmuş. Ve böyle bir dua etmek dahi istemiyorum diyor. Neden böyle oluyor? Allah Azze ve Celle izzetinden dolayı, o kalbin içine başka bir şeylerin yerleştiğini gördüğü an, kendisi o kalbi terk ediyor. Biz bunu anlayalım diye, aynı duyguyu bize vermiş. Birisi gitse refikayı hayatıyla muhabbet etse, refikayı hayatı da dese ki: "Ya Ahmet, benim kalbimde başkasına da muhabbet var." Kabul eder mi böyle bir şeyi? Kabul etmez. "Sen o kalbin sahibi benim dediğin yerde başka muhabbeti neden kabul etmiyorsan, Allah Azze ve Celle de sahibi benim dediği, aynayı samet dediği bu kalpte şirke olan muhabbeti kabul etmiyor." Bunu anlayalım diye, bize de o duyguyu, yani latifeyi vermiş. Aslında en önemli meseleler şuunatı ilahi latifede mi? Şöyle gücümüz yetse, köy köy diğer diğer, bu iki meseleyi haykırırdım. Allah Allah!

Allah Azze ve Celle izzetinden dolayı, kalbin içine bir haram girdikten sonra, "Ben o kalpte durmam ve o kalbi terk ederim" diyor. Allah Allah! Allah Azze ve Celle'nin bir kalbi terk ettiği nereden belli olur? Oruç, namaz, ibadet yok. Yok. Belki onları da yapıyordur. O değil. Onlar değil. Yani belki onlara da devam ediyordur. Nedir? İçinden Allah deyince bir sevgi coşmaz. Allah Allah! Geçen bir arkadaşa birini sordum da, "Ya dedim, filanca ne yapıyor acaba dedim?" Kaldığı yerde duruyor ama artık dedi, bir dost olarak ona hasretim, muhabbetim yok. Yani onun adını duyunca iştahı açılmadı. Aksine dedi ki: "Umarım denk gelmeyiz." dedi. Şimdi yani Allah Azze ve Celle bir kalbi terk edince, senin Allah'a iştahın gidiyor. Bak, enteresan olay. Olayı anladınız mı? Yanlış yapıyorsun. Allah Azze ve Celle izzetinden o kalbi terk ediyor. Yani o seni sevmeyince, seni ona sevdirmiyor. Denklemler çok ilginç.

Bugün mesela sen istesen, bir insanın seni sevmesini engelleyebilirsin. Çok kırıcı laflar edersin, öyle değil mi? O adamı terk edersin, dostunu terk edersin, ikramını terk edersin, kol kanat gelmeni terk edersin. Adama muhabbetini çekebilirsin. Allah Azze ve Celle de o kalpte şirk bulaşınca terk ediyor ve muhataba da sevdirmiyor. Adetullah şu: Yani sen Allah için birini feda etmemişsen, birisi için Allah'ı feda etmişsin demektir. Bakın beyler, biz insanla imtihan olacağız, hem de taparcasına sevdiğimiz insanlarla. Şu konuları böyle cümleleri özellikle felsefi bir kanala çekip demek ya, onu demeyelim yani kendimize vuralım. Yani Allah için terk edilmeyecek bir insan söyler misiniz? Olmaması lazım. İşte bunu kim tayin eder? Ben mi? Haşa! Allah Azze ve Celle imtihanlarla tayin ediyor. Bunu bir gün öyle bir yol ayrımına, yol kesişmesine getiriyor ki, acaba ben mi, o mu diyor? Yani Musab bin Ümeyir Efendimiz annesiyle bu imtihana girmiş. Annesi, Saad bin Ebu Vakkas Efendimiz annesiyle bu imtihana girmiş. Hz. Ebubekir Efendimiz oğluyla Bedir Savaşı'nda karşı karşıya gelecek hale gelmiş. Oğlu ya, bu imtihana girmiş. Oğlu hem de Hz. Ebubekir gibi sıddık, doğru, kadirşinas bir insan. Düşünün. Zübeyr bin Avvam 16 yıl kendisine hamilik yapan amcasıyla Bedir'de bu hale gelmiş. Tercih değil de nedir bu Allah aşkına? Allah için bir insanı feda etmezsen, insan için Allah'ı feda ettin demektir. Ya şurada yüzüne söylesek, "Mehmet Can, ya Mehmet Can, ben Burağı senden çok seviyorum." Ya bir ufak darılırsın, dersin ki: "Tamam abi de, yüzüme niye söylüyorsun ki?" He ya, darılır insan ya. E Allah her şeyi görüyor. Kalbinin en derindeki hissiyatı biliyor. Yani sen ne yapsan Allah ayıp etmiş oluyorsun. Bu cihetler de Allah Allah!

Bizim bu manevi yaraları, bu sıkıntıları çekmemizin sebebi, birileri için Allah'ı feda etmişiz. Sonra da haramlar boy gösteriyor. İşte birazdan ona denklem işleyeceğiz ve o denklem karşımıza çıkıyor. Haramda huzur ararsan, huzur sana haram olur. Bak, huzuru yaratan Allah. Sen haram işlerken şunu diyorsun: "La teşbih, Ya Rab, sen şurada dur. Haşa, la teşbih, ben şuradan huzur bulayım." Huzuru Allah yaratıyor. Yani sen Allah'ı kafandaki bir sistemden devreden çıkararaktan, yani huzuru yaratanı çıkarıyorsun ve diyorsun ki: "Ben huzuru bulacağım." Yani Allah Allah! Bir restorana oturuyoruz. Dükkanın sahibi, ustaları, ustaları diyorum, hepiniz çıkın diyorum, bana tantuni getirin. Ya böyle bir denklem yok ki. Şimdi bu adamlar çıktı mı, sen tantuni yiyemezsin ki.

Bakın Üstad Hazretleri bununla ilgili 24. Söz, 5. Dal'da çok enteresan bir cümle söylüyor. Allah Allah! Ya şu ilk cümlesi çok ilginç. "Allah kalbimize bunları hissettirsin." Cümleye bakın. "Sıkıntısız âşık gördünüz mü hiç?" Yani Allah'ı zihninden çıkaracak, âşık olacak, mutlu olacak gördünüz mü böyle bir şey? O deli yürekte Kuşçu bile öyle diyordu değil mi? "Aşk adama vurur, Yusuf'um döne döne vur." Yani aşkın kanunu gibi bir şey. Niye? Çünkü biz Allah'ı hesaptan çıkararak çok sevmeye alıştık. Ondan böyle. Yoksa Allah için yapılan sevmelerin de lezzeti bir başka. Bak Üstad Hazretleri ne diyor: "Görmüyor musun ki mecazi aşklarda, mecazi aşk, Allah'ı hesaptan çıkararak sevmeler. Hakiki aşk, Allah için sevmeler." Anlaşıldı değil mi? "Görmüyor musun ki mecazi aşklarda %99'u maşukundan şikayet eder." Evlenene kadar adam Romeo, Don Juan, De Marco. Evlendi, bir hafta sonra dilinde duyamıyorsan, "Ya ne oldu?" %99 şikayet. Neden böyle? Bakın onu da anlatıyor: "Çünkü samet aynesi olan batını kalple, bakın kalple demedi, kalbin içiyle dedi. Sanem misal dünyevi mahbuplara perestiş etmek yani tapmak, o mahbupların nazarında sakidir ve istiskal eder, reddeder." Yani kalbin sahibi diyor ki: "O kalp sadece bana ait." Peki ya Rab, ben bulduğumda doldurursam ne olur? Devam ediyor: "Ne olacak? Orada gör. Zira fıtrat, fıtri ve layık olmayan şeyi reddeder, atar." Kalbin içi o sevmelerimize uygun olmadığından, fıtri olmadığından neye dönüştürüyor? Atıp azaba dönüştürüyor. Bakın benim şurada ters proteinler bağlanmış, keratin oluşturmuş ve bir insanın yüzünü parçalayacak bir tırnak var. Doğru mu? Ama bu çıkarken hiç acı çekmiyorum. Çünkü fıtri. Doğru mu? Ama şuraya fıtri olmayan küçücük kürdan batır. Ya ne yapıyorsun, canım yandı diye bağırıyorum. Niye? Fıtri değil. Fıtri, içeriden olan bir sevme, doğal olan bir sevme. Allah için olan bir sevme insanı rahatsız etmez, işine yarar, mutlu eder. Tırnak gibi. Ama kalbin içine gelen fıtri olmayan bir sevme, ne yapıyorsun? Çıkar, ya rahatsız oluyorum deyip onu atmaya çalışır.

Batını kalp diye bir kelime söyledi. Onu tekrar hatırlatmam lazım. Kalbin içi. Kalbin içiyle sadece Allah sevilir. Kalbin kabuğuyla kalan ne varsa o sevilir. Matematik nasıl? Kalbin içini anladınız değil mi? O akıl almaz güç diye de tasvir ettik. Kalbin içiyle, batını kalple yalnız Allah sevilir. Kalbin kabuğuyla kalan şeyler sevilir. Hadi bakalım, biz ne şekilde seviyoruz peki? Bu sevmeleri karşıma çıkan dünyanın muhabbete değer şeylerini. Ya ne oluyor da benim kalbimin içine giriyor? Onu dersin başında söyledik. Muazzam bir organizatör var. Şeytan. İçeride de kalenin içerisinde de ajanı, adamı var, nefis. Olay şeytanla başlıyor. Bak ayet diyor ki: "İblis minel cinni." Allah Allah! Ne diyor? "İblis cinlerdendir" diyor. Şimdi İblis tek bir şahıs. Hani o Hazreti Adem'le olaylar yaşayan, "Ben secde etmem" diyen bir tane şahsa İblis deniyor. O İblis'in sayısız yardımcılarına avaneleri deniyor. Şeytan ise İblis'in sıfatı. Çok güzel. Şeytan nedir? İblis'in sıfatıdır. Peki soru geliyor, hazır mısınız? Az önce anlattığımı anladınız mı? Kur'an'da bahsedilen tek olan şahıs İblis'tir. Onun yardımcıları avaneleridir. Şeytan ise sıfattır. Peki bu şeytan sıfatı sadece? Rahimullah Risale-i Nur'da şeytanı ikiye ayırıyor: Cinni şeytan, az önce bahsettiğimiz şeytan. Bir de insi şeytan, insan şeytan demek. İnanılmaz bir olay. Bakın bir örnek vereyim. Efendimiz Aleyhissalatü Vesselam sahabeleri önden hicrete gönderiyor. Kendisi de Hazreti Ebubekir Efendimizle birlikte hicrete çıkacak ve yatağına da İmam Ali Efendimizi koyuyor. Hatırlıyorsunuz. Nereye gidecek? Hicret için Mekke'den Medine'ye gidecek. Tam o gitmeden önce Kureyş toplanıyor. Darun Nedve var ya, diyorlar ki: "Ne yapalım artık, öldürelim" diyor. Ama kaderdeki noktasına bak. Tam öldürecekler, suikast teşebbüsü anında Efendimiz Aleyhissalatü Vesselam hicrete gidiyor. Yani nasıl olay? Şimdi öldürelim ama Kureyş büyük ailenin adı altında da böyle kabileler, yani aşiretler var. 10-12 tane. Şimdi oradan bir tanesi kılıç çekse, karşı aşiret olan Efendimiz Aleyhissalatü Vesselam'ın kabilesi olan Haşim oğullarıyla kan davası çıkacak. Bu kolay kaldırılabilecek bir olay değil. Bir de o zamanın şartlarını düşünün. Sizi engelleyecek polis, molis onlar yok. Yani iki aşiret, iki kabile bir birbirine girse, akıl almaz zayiat olur. Ve Haşim oğulları kafa tutulup başa edilecek bir kavim değil. Efendimiz Aleyhissalatü Vesselam'ın mensup olduğu Haşim oğulları başa edilecek bir kavim değil. O yüzden toplanıyorlar, diyorlar ki: "Öyle bir şey yapalım, yani bu iş kan davasına dönüşmesin. Çünkü başa edilmez." O esnada Necidli ihtiyar bir adam o istişare heyetine geliyor. "Ne yapalım, ne yapalım, ne yapalım?" Fikirler tıkanıyor. Şeytanın fiili Adem'dir. Yani şeytan şu bardağı parmağıyla bu kadar oynatabilir mi? Hayır. Şeytanın fiili etkisi yok. Ne var? Vesvese ve desise. Oradan Ebu Cehil vesvese veriyor, yani onu konuşturuyor. Ebu Cehil diyor ki: "Buldum!" Bak, bak! Yani şeytan ilham veriyor. Şeytani ilham. Buldum diyor Ebu Cehil. "Her kabileden birisi bıçak vursun ki olay kan davasına dönüşmesin." Onu dedikten sonra da Necidli ihtiyar diyor ki: "Bu genç doğru söyledi" diyor. Tam o şekilde organize ediyorlar ama yatağa Hz. Ali Efendimizi bırakıyor ve hicret yoluna gittiklerinde başlarına örülüyor planları. Şimdi oradaki Necidli ihtiyar olayına dikkat ettiniz mi? Şeytan cin kisvesiyle mi orada bulunuyor? Hayır. İnsi şeytan olarak orada bulunuyor. Şimdi şeytan bu olayda insan kılığına girdiği gibi, bir de bizzat insanlar içerisinde bütün latifelerin öldürmüş, ahirete bakan, imana bakan, Allah'ı duyan hiçbir manevi uzvu kalmayan, bizzat şeytanın borazancılığını yapan insanlar var. Onlara insi şeytan deniyor. Şimdi az önce dedim ya, yani olayları özümsemek lazım. Böyle bir felsefi cümle, bir kurgu gibi havada kaldığında olmuyor. O insi şeytanlar kim biliyor musunuz? Birinin annesi, birinin babası, insi şeytan. Allah Allah! Yani evlerin içerisindeki birileri, birinin eşi, insi şeytan. Birinin sinni blue geçen evladı, öyle işler yapıyor ki, akıl duruyor. Bir insi şeytan, birinin iş ortağı, öyle hallere sokuyor ki, o adam bir insi şeytan. Birinin arkadaşı, bir insi şeytan. Bir gün birisi dedi: "Abi dedi, ya bir arkadaşım var, çok iyi dedi, canımı veririm dedi." "Şeytan mı peki?" dedim. "Ne diyorsun abi dedi, ne şeytanı ya? Biz birbirimize canımızı veririz dedi." Yani bir de şeytan olsa nasıl anlayacağım ki dedi. Onunla geçirdiğin vakit seni Allah'a yaklaştırıyorsa dostundur. Onunla geçirdiğin vakit seni Allah'tan uzaklaştırıyorsa insi bir şeytandır. Yani bugün ayağa kayıp, imandan olan, inkara bulaşan, ahirete sonsuz karanlıkta geçecek olan bazılarının sebep cihetinde ayağının kaymasına sebep nedir? Dostu, arkadaşı, evinden, ailesinden daha çok arkadaşlarıyla vakit geçiren çok insan yok mu? Var. İşte onlardan birileri de insi şeytan. Olay çok vahim görüyor musunuz? Yani tefekkür hanemize yaklaşsın diye söylüyorum. Yani Allah muhafaza etsin, öyle bir şeyleri ırak etsin. Ama birilerinin belki birimizin evinde insi şeytan var. Yani bu, yani bir parona sürükleyip söylemiyorum. Öyle onun için demiyorum. Bir realiteyi ortaya koymak için söylüyorum. Şeytan sadece cinni olarak iş görmüyor. Latifeleri ölmüş, ahirete bakan bütün yanları iptal olmuş, birilerine borazancılık yaptırarak insi şeytan kisvesinde az önce söylediğimiz nefse hoş gelen günahlara sokuyor. Üstad Hazretleri bunu görmüş. Gördüğünden dolayı da Allah'ım ne olur bir nur nasip et. Bu ahir zamanda gençlerin imanı kurtulsun diye dualar etmiş. O nurlardan bir parçası ne biliyor musunuz? Bu ders. Bu ders bir insi şeytanın bir çocukla konuşmasını anlatan hayret verici bir mesele. Kısa bir mesele. Buyurun devam edelim. Bu arada okuyacağımız ders, 7. Söz'ün çekirdeği hükmünde. Hatırlar mısınız Üstad Hazretleri şey diyordu: "Mesnevi-i Nuriye, Risale-i Nur'un fidanlığıdır" diyordu. İşte o fidanlıktan bu okuyacağımız dersin fidanı büyümüş, ne olmuş? 7. Söz olmuş. Bilginiz olsun. Buyurun başlayalım.

Bismihi Sübhanehu. Mesnevi-i Nuriye 10. Risale İlem. Eyyühel Aziz, Müslümanları lehviyat nevmi mesabesinde olan, yani uyutucu zevkler derecesinde olan dünya hayatına davet etmekle, Cenabı Hakk'ın helal ettiği tayyibat dairesinden, yani helal ve güzel o daireden, haram ettiği habisat mezbelesine teşvik eden adamın, yani pis haramlar çöplüğüne teşvik eden bir adam varmış. Evet, meseli öyle bir sarhoşa benzer ki, o baş roldeki adam neydi? İnsi şeytan. Anladınız mı? Az önce gel, haramlara, günahlara, pisliklere diye teşvik eden bir adam olacak baş rolümüzde. O adam nedir? İnsi şeytandır. Şimdi dersin girişinde birkaç kavram göstereyim. Ders okurken rahat olalım. Dersin girişinde birkaç tane metafor olacak. O metaforları önden şöyle kodlayalım. Üstad Hazretleri gayrimeşru zevkleri benzetecek. Onun karşılığında da meşru zevkleri, helal zevkleri anlatacak. Gayrimeşru zevklerle helal zevkleri anlattığı metaforlar şunlar: Gayrimeşru zevki parçalayıcı aslan olarak anlatacak. Onun karşılığında meşru zevk, ünsiyetli ehli at. Aslan ve at. Gayrimeşru aslan, onun karşılığında meşru olan at olacak. Gayrimeşru zevklerde sehba ağacı örneğini verecek, idam ağacı. Meşru zevkler de onu jimnastik ağacına dönüştürecek. Yani mutlu olup zevk alacağın bir şeye dönüştürecek. Sehba ağacı, jimnastik ağacı. Gayrimeşru zevklerde kanlı yarayı örnek verecek. Acizlik ve fakirliğimiz. Meşru zevkler de onu neye dönüştürecek? Kırmızı güle dönüştürecek. Bura dersin çekirdeği olduğundan, bir daha söyleyeyim. Gayrimeşru ve meşru olarak söylüyorum: Parçalayıcı aslanı ata dönüştürecek. Sehba ağacını, yani idam sehpasını, jimnastik sehpasına, eğlenceli bir hale dönüştürecek. Kanlı yarayı, acizlik ve fakirliğimize, hep oradan kanıyoruz ya, kanlı yarayı kırmızı güle çevirecek. Metaforlar anlaşıldı mı? Evet. Şimdi bu örneklerle insanın bu dünyadaki halini anlatacak. Birazdan bu parçalayıcı aslan dediği ecel aslanı. Neden ecel aslanı? Parçalayıcı aslan diyor. Her an arkamızda. Bir anda atlasa ne olur? Hayatımız son bulur. O yüzden parçalayıcı aslan dediği, söyle, ecel aslanı. Aslan diye ne gelecek akla? Ecel gelecek. İşte o ecel aslanını doğru iki tılsım kullanarak ata benzetecek. Burak atına. Daha sonra sehpa ağacı dediği, yani dar ağacı dediği, o da ne biliyor musunuz? Önümüzde bizi bekleyen kabir. Yani hadi diyelim arkadaki aslandan kaçtın. Diyelim, onun bir yolunu buldun, kaçabildiğin kadar kaç. Önünde ne var? Darağacı, yani kabir var. Allah Allah! Kaçmanın imkanı yok. İmkanı arkadan aslan sıkıştırıyor, önden darağacı, yani kabir sıkıştırıyor. Doğru adımlarla onu da neye dönüştürecek? Jimnastik sehpasına, yani eğlenceli bir kabir kapısına. Daha sonra diğer metaforda da kanlı yara dediği ne biliyor musunuz? Acizlik ve fakirliklerimiz. Yani gücümüz hiçbir şeye yetmiyor. Onu da kırmızı güle dönüştürecek. Her gün her şey bizi tehdit ediyor. Bir anda göz görmeyen bir mikrop dünyayı tehdit ediyor. Öyle mi? Bir anda depremler hepimizi tehdit ediyor. Bir anda içimizden bir vesvese geliyor, fakirleşmekten korkuyoruz. Yok mu hiç bu vesveseyi yaşayan? Yaşıyoruz. Yani şeytan bir anda geliyor, vesvese. Ya kalbe öyle bir film çekip atıyor ki, vesvese tam çok güzel bir filmdir. 40 kat çekiyor filmi, bir atıyor kalbe. Diyorsun: "Eyvah, öleceğim açlıktan!" Ya bunca yıl Allah'ın seni doyurduğuna itimatın falan silinip gidiyor. Şimdi bunlardan kurtulmak için dersin ilerleyen zamanında iki tane tılsım kullanacağız. Buyurun başlayalım. Bakın olay nasıl ilerliyor. Parçalayıcı Arslan ile ünsiyetli ehli atı birbirinden tefrik edemiyor. Arkada ecel aslanı vardı ya, bir de bizi kurtarıp göklere çıkaracak Burak vardı ya, o at. Bunları birbirinden ayırt edemiyor. Kim ayırt edemiyor? Birazdan tebliğ irşat edecek adam ayırt edemiyor. Ayırt edemeyen adam, çocuğa konuşacak birazdan. Bakın, ayırt edemeyen çocuk değil. Kim nasihat edecek? Adam ayırt edemiyor. Çok enteresan değil mi? Bak bugün hep büyüklerimiz nasihat edip duruyor. "Hadi oğlum dünya, hadi oğlum dünya, ahiret yaşlanınca olur." Anladınız mı? İrşat eden adam kimmiş? Enteresan değil mi? İrşat eden adam, parçalayıcı aslanla atı birbirinden ayırt edemiyor. Buyurun. Sehba ağacı ile jimnastik ağacını birbirinden ayıramıyor. O kabri, idam sehpasını ya da kabrin güzel kapısı, jimnastik sehpası, eğlenceli zevkli kapısını birbirinden ayırt edemiyor. Kim? Çocuk mu? Hayır. Birazdan çocuğu irşat edecek. Bak, "aslanım böyle yap, yap" diyecek. Adam bu ayırt edemiyor. Konu çok ilginç bir yere gidiyor farkında mısınız? Buyurun. Kanlı yarayı kırmızı gülden temyiz edemediği halde, kendisini mürşit bilerek irşat ve nasihat'a çıkıyor. Bak, irşada çıkan adam, kendisi uyuyor ama konuştuğu genci uyandırmaya çalışıyor. Kendi uyuyan adam, başkasını uyandırmaya çalışıyor. Bak şimdi bu asrın insanın özelliğiymiş bu. Hem uyuyor, hem uyandırmaya çalışıyor. Hem bilmiyor, hem bilmediğini bilmiyor. Şimdi dersin ana konusu burası. Burada biraz dikkatinizi verirseniz, dersin en önemli meselesi burası. Mesnevi-i Nuriye, "Habbede" bir cümle geçiyor. O cümleyi işleyeceğiz. Cümle şu: "Ey uykudayken kendini ayık zannedenler!" Kime anlatıyor? Adama anlatıyor, değil mi? Bakın, adamın özelliği neymiş? "Ey uykudayken kendini ayık zannedenler!" Allah Allah! Uykunun en kalın perdesi. Bakın, uykunun en kalın perdesi neymiş? Buyurun soruyorum. Çok güzel. Uykunun en kalın perdesi rüya değil. Rüya'dayken kendini uyanmış zannetmek. Yaşamışızdır bunu zaten. Rüya kadar kabri anlatan bir şey yok. Ben bir ara düşündüm, "Ya Rabb, niye uyutuyorsunuz bizi?" Haşa, anlamak için. Yani uyutmasan da sen imtihan edersin, yaşatırsın. Kabri misal alemini, uyku ve rüya gibi anlatacak hiçbir argüman yok elimizde. Nasıl acayip değil mi? Uykunun en derin hali rüya değil. Rüyanın içerisinde adam uyandığını zannediyor. En kalın hali oymuş. Böyle bir adamın rüyasına girsen, "Ya kalksana, uyan" desen, ne der? "E ben zaten uyanığım." Niye? Rüya'dayken kendini uyanık zannediyordu. Allah Allah! Der ki: "Ya ben zaten uyanığım, ne uyandırıyorsun beni? Ben evdekileri uyandırıyorum" der. Yani başkalarını irşad etmeye çalışır. Kendini uyanık zanneden bir adamı uyandırmanın hiçbir yolu yok. Peki bizim uyuduğumuz nereden belli? Nereden belli? Uyanık olanların haline bakıyoruz. Bir de dönüp kendi halimize bakıyoruz. Hiç bize benzemiyor. Biz dünyamız için, yani rüya için ahireti yakıyoruz. Onlar ahiret için, yani gerçek alem için dünyayı bozuk para gibi harcıyorlar. Hiç bize benzemiyorlar. Haşa! Ya onlar uykuda ya, biz? Sizce biz uykudayız. Bir insan uykuda olduğunu nasıl anlıyor? Uyanık adama bakıyor. "Ya uyanıklık hali buysa, demek ki ben uykudayım" diyor. Allah Allah! Çok enteresan ya. Uyanıklık böyleymiş. Biz kendimizi uyanık zannediyoruz ama bir insan uyuduğunun farkına varırsa, anca o zaman uyanabilir. Uykuda olup "Ya ben zaten uyanığım" diyen bir insanı uyandırmanın ihtimali yoktur. Onun tek ihtimali nedir? Uyanıklık aleminden birisinin onu dürtmesidir. Allah Allah! "Reception" filmi vardı hatırlıyor musunuz? İki üç katman rüyaya iniyor. Şimdi tam rüyaya dalacağız zaman, üst alemden, yani uyanıklık aleminden bir arkadaşına diyor ki: "Uyanacağım zaman bize dürtü gönder." Yani sen dürtmeden bizim uyanmamız mümkün değil. Bir de diyor ki: "Biz uykudayken kendimizi uyanık zannedersek kayboluruz" diyor. Kayboldum mu, olmadım mı anlamak için bir de film işte topaç koymuşlar değil mi? Topacı çeviriyor. Topaç devrildi mi, devam ediyor mu? Oradan anlıyor, ben uyanık mıyım, uyanık değil miyim? Yani bir adam rüyadayken uyandığını zannederse, kesin kaybolur. İrşat eden adamın halini buna benzetecek Üstad rahimullah. Çok enteresan bir olay. Siz uykudaysanız, uyanmanızın tek ihtimali, uyanıklık aleminden birinin sizi dürtmesidir. Bak şimdi düşün. Allah muhafaza buyursun. Aile Samsun'da. Samsun'dan birden bir bilgi geldi ki: "Osman, sizin evinizde doğalgaz sızdı." Kapıyı da çalıyorum, kimse açmıyor. Her birisi doğalgazla uyumuş. Tek istediğin ne olur biliyor musun? "Allah'ım ne olur, doğalgaz içinde uyuyanlarda birini uyandır. Birini uyandırırsın, o hepsini uyandırır." Ama hepsi uykuda kalırsa, onları uyandıracak hiçbir güç yok. Senden başka. Uykuda olanın uyanmasının tek ihtimali, uyanıklık aleminden bir dürtünün gelmesidir. Neden öyle biliyor musun? Çünkü uyutan da, uyandıran da Allah'tır. Bak Enam 60'ta ne diyor: "Geceleyin sizi tümüyle uyutan..." Çok ilginç değil mi? Allah Azze ve Celle uyutuyor. Gündüzün ne yaptığınızı bilen, sonra adı konulmuş ecel doluncaya kadar, gündüz olduğunda sizi kaldırıp uyandıran odur." Kimmiş? Allah Azze ve Celle. Uyuyan insanın bu yüzden kendisinin uyanma ihtimali yok. Çünkü uyutan da Allah, uyandıran da ben değilim. Yani ben uyurken farkında bile değilim, değil mi? Hiç şunu yaşadınız mı? Rüya'dasın, uykudasın. "Yeter artık, uyanayım" dedin, kalktın. Böyle bir şey olmuyor ki. Kalkıyorsun ve diyorsun ki: "Aa, geç kalmışım, uyuya kalmışım" diyorsun. Biz uykudayken uykuda olduğumuzu bilmiyoruz ki. Bilsek zaten alarm de kurmayız. Yani bir dürtü kurmayız. Beni uyandıracak, bizi gafletten uyandıracak dürtüler de bu dersler. O bir sorumluluk almak, sahabenin ayak izlerine basmaya çalışmak. Allah Allah! Uyanmanın yolu neymiş anlıyor musunuz? Uyanıklık aleminin mesajlarını dinlemek. Bak, o mesajlarda Efendimiz Aleyhissalatü Vesselam ne diyor: "İnsanlar uykudadır, ölünce uyanırlar" diyor. Allah Allah! O zaman ölümü mü bekleyelim? Hayır. Başka bir hadis daha ilave ediyor: "Ölmeden önce ölünüz." Yani kabir sizi uyandırmadan önce uyan diyor. Tam ölümde ne yaşanacaksa, onu hissedecek imanı bu dünyada almak zorundayız, mecburuz. Orada uyanınca ne işine yarayacak senin orada uyanmak? Orada herkes uyanacak zaten. Bakın gaflet de tam uykuyla aynı. Gaflette olup olmadığını düşünen bir adamın gaflette olduğunu anlatmak mümkün değil. Ya bende bin bir tane yara var, derdim var, manevi sorunlarım var diye bazı arkadaşlar geliyorlar. Sen de vaktini ayırıyorsun, bir oturuyorsun böyle konuşmaktan, yani hatıra anlatmaktan seni hiç dinlemiyor. Yani bizim önemi yok da, hani belki bir ayet söyleyeceksin, bir hadis söyleyeceksin. Sen oradan bir yer söyleyeceksin. Bu mesajların hiçbir önemi kalmıyor. Hiç kalmıyor. Gaflet aynı uyku gibi. Gaflete dalan bir insanın gaflette olduğunu ona anlatmak mümkün değil. Sen adamı uyandırmaya çalışıyorsun. Konuşuyoruz şimdi. Vakit ayırmışız, konuşuyoruz. Böyle vakit ayırdığımız da şu: Yani biz çok önemli adamız, vakit ayırdık. Vallahi hiçbir önemimiz yok. Kendimizi kurtarmaya çalışıyoruz ama vaktimiz az. Vaktimiz az. Yani evini ayırabildiğin vakit belli, çocuğuna ayırdığın vakit belli. Neden korkuyorsun? Ben bu ahireti nasıl kurtaracağım diye. Yani ben boş vakti neden bırakayım? Yani bazen birileri geliyor ya, arkadaşlarından, "Ya görüşemiyoruz, denk gelemiyoruz." Biz kıymetli bir adam değiliz. Kıymetli adam olmadı da birilerinin böyle popstar gibi fotoğraf muamelesi görmesi çok rahatsız ediyor. Ya sen bir muamele yapacaksan, o kadar ders anlatıyoruz, "Ben anladım da gel omuz ver hizmete." Fotoğraf çekildik, birbirimize güldük. Bunların çok bir önemi yok yani. Ama niye boş vakit bırakayım? Her biri ahiret parası değil mi? Yani şu yaptıklarımızın bir de hangisi kabul olacak, hangisi samimi, çok meçhul. Yarım yamalak adamlarız zaten. Yani büyük ihtimal bir çoğu da samimi yazılmayacak. E ben ahiretimi kurtarayım, ne yapayım yani? Her güne boş vakit mi ayıracaksın? Hayır. Telaş da böyle. Yani okumam bile bitse, gidersin çay kazanını temizlersin, ahirete para kazanayım diye. Gidersin tuvalete girer temizlersin, para kazanayım diye. Ahiret parası. Yani bu dünyada ne kadar parası olan adamlar, öyle dünyevi evlerde oturuyor. Ahirette de ne kadar aynı paran olursa, onlarla aynı ahiret evinde oturacaksın. E sahabeye komşu olmak istiyorsun. Çok para lazım, çok ahiret parası lazım. Allah Allah! Bir gün öyle bir tanesiyle oturuyorduk da muhabbet ediyorduk. Güya ben adamı uyandırmaya çalışıyorum. Sonra adam bana dedi ki: "Abi dedi, bak bu işlerin sonu yok. Uyandırayım seni dedi." Allah Allah! Roller bir anda değişti. Ben onu uyandırmaya çalışıyorum, birden o beni uyandırma şeyine geçti. "Abi bak bu işlerin sonu yok. Hani namaz, niyaz, ahiret, Kur'an okuma falan. Bak bu dünya böyle geçmez ha. Uyandırayım seni" diye. Allah Allah! Şimdi sen böyle bir adama "Uyan" diyemezsin ki. O seni uyandırmaya çalışıyor. Öyle mi? Acıyor sana adam. Acıyor ha. Adam sana acıyor yani diyor, "Uyandırayım seni, bu işlerin sonu yok" diyor. Siz bu cümleleri dışarıdan duymadınız mı hiç? Kaç kez duyduk. Allah Allah! Şu an toplumun haritası bu. Bu çizdiğim örnek toplumun haritası. Herkes uyanık. Kimsenin dışarıdan gelecek bir nasihat'a ihtiyacı yok. Yani uyanıklık aleminden bir yerden bir mesaj gelse, kimsenin böyle bir şeye ihtiyacı yok. Yani ama az önce aldığımız ders şunu gösterdi: Kendini uyanık zannetmek, uyku aleminin en derin hali. "Ey uykudayken kendini ayık zannedenler!" Bu uykunun en derin haliymiş. Ne nasihat'a ihtiyacım var, ne bir şeye. Çözdüm bu işi ya. Bir gün de birisiyle öyle muhabbet ediyorduk da, kendisi Arap bir arkadaştı. Arapça da biliyordu. Böyle bir konu oldu. Yani çok da net bir haram, faiz, maiz, şunun gibi bir konu oldu. Vallahi dedi, "Biz biliyoruz Arapça, Kur'an'da biliyoruz falan diye." Vallahi dedim, "Benim de Kur'an'a çok ihtiyacım vardı. Çevirdim Kur'an'ı. Sen bana anlatır mısın?" dedim. Bir satırını bilmiyor Kur'an'ın. Ne aklında, ne kalbinde, ne dilinde, hiçbir yerinde yok. Yani alıp eline bakmamış bile. Yani uykuda ama uyanık zannediyor. Bunun içinde çocukluktan öğrendiği Arapçayı referans kullanıyor. "Biz zaten Arapçayı biliyoruz" diyor. Yani ama Kur'an'da çok derin manalar var. Sadece Arapça buna yetseydi, Suudi Arabistan Kur'an'ı en iyi anlayan yer olurdu belki de. Öyle mi? Konu onun da ötesinde. Demek ki yani Allah Allah! Çok enteresan ya. Şimdi o kadar derin uykudayız ki, benim en çok tedirgin olduğum ne biliyor musun? Düşünsene, aynı gaflet hali bizlerde de var ki, var. Hangi mertebeleri Allah muhafaza etsin bizleri. Yani bazı yerlerde uykudayız ve kendimize uyanık zannediyoruz. Biz bu işi çözdük zannediyoruz. Yani tam o esnada daha ambalajdan açmadığım birçok latife var ve farkında olmadığından dolayı hiçbir latifeyi, o gücü, o kası, manevi vücudun kaslarını daha ambalajından açmamışsın. Tohumu çekirdek haline, ağaç haline çevirmemişsin. Çevirmediğinden dolayı da ahirette onun tadını alamayacaksın. Biz ahirette nasıl lezzet alacağız? Bizim maddi organlar lezzet alıyor ya, dil, burun. Ne kadar gelişirse o kadar lezzet alıyor değil mi? Aynen öyle. Manevi organlarımız da ambalajından açılıp ne kadarı fidana dönüştürülürse, o fidanları alıp ahirette toprağa ekilecek, ağaç olup meyvesini yedirecek sana. Hadi ambalajından açılmamış bir sürü latifen var, manevi organım var ve hiçbirini daha çekirdekten çıkarmamışsın, kabuğundan çıkarmamışsın. Hiçbirinden ahirette lezzet alamayacaksın. Ya bu kadar uyuyorsak ne yapacağız ya? Ya eyvah, fark etmemişiz desek. Yani biz bu dünyaya gerçekten yiyip içip hayvan gibi böyle yeriz, içeriz, gezeriz, sonra ölüp gideriz. Böyle bir dünya yok. Farkında olsan da, olmasan da yok. Biz bu dünyaya sadece yemek, içmek, gezmek, bunlar için yapmadık. Bunlar için gelmedik de. Hadi fark etmedin, ahirette uyandırdılar. Ne yapacaksın? Eyvah, eyvah, gittik diyeceksin. İnsan bunu ne zaman anlıyormuş biliyor musunuz? Tam uyanma halini nerede anlıyormuş? Buyurun, sekerat anında anlıyormuş. Kabrin öncesi, yani tam kabzi ervah zamanı. He, ruh çekilecek ya, tam orada anlıyormuş. İstediğin kadar anla, kaç kuruş değeri var orada? Bak Üstad Hazretleri orada değeri olmadığını neyle ifade ediyor? Allah aşkına şu cümleyi Azrail Aleyhisselam karşınıza gelmiş gibi dinler misiniz? Azrail Aleyhisselam geliyor. "Hayır, yolculuk vakti" diyor. Lütfen öyle dinler misiniz? Tam o yolculukta Allah bu cümleleri dedirtmesin. Birileri şunları diyecek: "Suat, bak, eyvah, aldandık. Şu hayat-ı dünyeviyeyi sabit zannettik. Gitmeyecek, sen gelmeyeceksin sandım ben. Ey Azrail, o zaman sebebiyle bütün bütün zaye ettik. Ya ben hiç Allah için kullanamadım ki. Yedim, içtim, gezdim. Ben ne bileyim Allah için olduğunu." Evet. "Şu güzeranı hayat bir uykudur." Bir.

Rüya gibi geçti. Cümleye bak! Şu temelsiz ömür dahi bir rüzgar gibi uçar gider. Azrail Aleyhisselam kesin hepimizin karşısına dikilecek. Ama burada imanla anlamak gerekiyor. Onu. Allah Allah! Öyleyse şimdi mi uyanmak lazım? O dürtüler imandan bulunup şimdi uyanmak lazım. Şekeratta iman etmenin bir önemi yok. Şekeratta iman etmeyen kalmayacak ki zaten. Şekeratta her şey ortaya çıkacak. Öyle mi? Ahirette imansız kimse olmayacak ki. Allah Azze ve Celle bütün perdeleri kaldıracak, bütün esmalarını tecelli ettirecek. Bu dünyada böyle enteresan, enteresan sofistike cümlelerle "Ya ben inanamıyorum öyle bir şeye" diyen herkes %100 inanacak. Ama orada faydası yok. Burada çöz. Burada inanmak gerekiyor. Orada inanmanın zaten herkes inanacak. Yani cehennemde imansız kimse kalmayacak. Yani her biri Allah'ın esasının tecellisini gördükten sonra iman, inanmak demek değil mi? Herkes inanacak. "Allah'ım, vallahi varmışsın!" diyecek. Ama orada deyince hiçbir kıymeti kalmayacak. Burada demek gerekiyor. O yüzden diyor Efendimiz Aleyhisselam, "Ölmeden önce ölün." diye. O yüzden söylüyor. Yani adam hala diyor ki, "Ben ölümü düşünmek istemiyorum." diyor. Bakın, dünyadan lezzet almanın yolu nedir? Ölümü düşünmemek. İmandan lezzet almanın yolu nedir? Ölümü düşünmek. Nasıl lezzetleri acılaştıran ölümü sıkça zikrediniz? Ya bu hadis dilimizde var, bir türlü konuşmuyoruz. Masada desene öleceğiz. Ya masada ölecek, parmağımda ölecek, şu içtiğim çay da ölecek. Annem de ölecek, çocuğum da ölecek. Ya desene bir bunu. Burada dedikçe dedikçe dedikçe fikir demlenecek, sonra hissiyat olarak aşağı inecek. Çok zikretmek gerekiyor. Adam hala diyor ki, "Ben ölümü düşünmek istemiyorum." diyor. Genç gibi yaşıyor zaten. Mesela yaşını soruyorsun, adam yaşını söylemek istemiyor sana. Yani ben o muhabbeti tamamlayamadım. Çünkü ben biraz, böyle ömrünü rıza-i ilahi cihetinde geçirip ihtiyarlamış bir adamı görünce ben biraz imreniyorum. Çünkü ben kavuşmak istiyorum. Anladın mı? Dünya sevimli gelmiyor. Oyalanmak için gün geçirmek için bir şeyler yapıp duruyorum ama olmuyor. Sevimli gelmiyor dünya. Yani ben o yüzden o yaşta birini görünce ben imreniyorum. Ama o yaşta birileri kimileri yani herkes değil. Yaşını söylemek istemiyor, genç gibi davranıyor, genç gibi yaşıyor, genç gibi hayata devam etmeye çalışıyor. Zannediyor ki ölümü unutunca sorun olmayacak. Hiç de öyle değil. Bakın Efendimize Aleyhissalatu vesselam bir yerde ne diyor biliyor musunuz? Tam yaz zamanı, sıcak vurmuş. Böyle diyor ki, "Bu gelen cehennemden bir nefestir." O yazın dayanamadığım cümleleri var ya, hepimiz bir gaflet anında diyoruz ya, "Bu ne sıcak!" diyoruz. Ya işte Allah öyle yaratıyor, bir şey anlayalım diye yaratıyor. Yani ona ne sıcak, ona ne soğuk. Yani o zaman hiçbir şeyden mana almayalım. Ya sıcaksa sıcak. Bir mana var. İşte Efendimiz Aleyhissalatu vesselam diyor ki, "Bu cehennemden bir nefestir." Demek terleyip mayışıp düştüğün an ne gerek? Cehennemin tefekkürü gerek. Bir de biz burada perdelenmiş hararete dayanamıyoruz. Ha, Efendimiz Aleyhissalatu vesselam ne diyor? Allah 70.000 perdeyle iş görür diyor. Yani o cehennemden nefes dediği kaç? 70.000 perde. Bir gün yırtılacak o perde. Ama orada işimize yaramayacak. Yani sırat burada geçirecek, orada geçirmeyecek. Yani iman bize burada lazım, orada lazım değil. Ertele, ertele, ertele, ertele. Öldükten sonra iman lazım. İman orada lazım değil. İman burada lazım. İyi rüya ve kötü rüya. Kötü rüya gören bir insan uyandığında ne der? "Oh be rüyaymış ya!" Güzel rüya gören bir insan, mesela Efendimiz Aleyhissalatü vesselam'ı gördü, uyandığında ne der? "Tüh be rüyaymış ya!" Der. Allah Allah! Bu dünya aynı öyle bir rüya. Tam uyandığımızda, yani öldüğümüzde kimileri dünya için "Oh be rüyaymış!" diyecek. Kimileri de dünya için "Tüh be rüyaymış!" diyecek. Allah Allah! O yüzden dünyaya yani rüyaya kalmamak lazım. Bakın dünyanın en büyük rüya ile örtüşen özelliği, biraz tefekkür edersek birlikte anlayacağız. Rüyada içtiğin çorba uyandığında karnını doyuruyor mu? Dünyada elde ettiklerimiz de öldükten sonra ahirette karnımızı doyurmayacak zaten. Lütfen birazcık fıtratınıza bakın. Birazcık doyunca şişmek, vakit geçince acıkmak fıtrata hiç uygun değil. Benim fıtratım açlıktan dolayı açlığımı giderip lezzet almayı istemiyor. Bizzat lezzet almak istiyor. Anladın mı? Açlık ve tokluk fıtrata hiç uymuyor. Cennetin tasviri bu. Ha, cennette acıktıktan dolayı lezzet almayacağız. Açlık tokluk yok. Orada direkt lezzet için yiyeceğiz. Nasıl ya? Şu dünya uykusuna bak. Olmuyor. Fıtrata uymuyor. Acıkıyor, çorba, tok oluyor. Soda, acıkıyor, tantuni, tok oluyor. Soda, kahve. Aynı rüya alemi gibi değil mi? Rüyada da acıktığında içtiğin çorba, uyanıyorsun, doyurmuyor. Dünyada da o biriktirdiklerimiz, Allah içinse, hiçbiri doyurmayacak bizi. Hiçbiri doyurmayacak. O yüzden dünya dediğin rüyaların yapıldığı malzemeden uyan. Bir ufak yer daha okuyacağım. Risale-i Nur'da yine Mesnevi-i Nuriye'de, 10 risalede, "Ayık olan sana tabi olmaz." diyor. Sana tabi olmaz dediği kim? Şeytan. Cümle nasıl cümle? Uyanmış olan, yani ayık olan şeytana tabi olmaz. Çok güzel cümle değil mi? Tersten oku. Tabi olan sarhoş demektir. Doğru mu? Bir insan şeytana tabi oluyorsa sarhoştur. Şimdi bizim bildiğimiz şarapta adam gece içiyor şarabı, gündüz ayılıyor mu? Ayılıyor. Şeytanın şarabında gündüz de ayılamıyor. Bakın Üstad Hazretleri o şarap için ne diyor? Yani bizim bildiğimiz şarap değil. Şeytanın şarabı insanı direkt o uyku halinden hiç çıkarmaz, bir seviyeye sokuyor. Üstad Hazretleri anlatıyor, bak nelermiş o şeytanı şarabı? "Ancak siyaset şarabıyla veya şöhret hırsıyla veya rikkat-i cinsiye ile veya felsefenin delaletiyle veya medeniyetin sefahati ile sarhoş olanlar senin meşrep ve mesleğine tabi olurlar." diye şeytana söylüyor. Nasıl cümle? Allah Allah! Adam gündemine geçici bir dünya meselesini alıyor, sabah akşam zikir gibi çekiyor. İşte bu onu sarhoş edecek olaymış. Sabah akşam dilinde bu var. Sen nerede Allah diyeceksin? Yani ona diyecek vakti nerede bulacaksın? Peki nasıl uyanacak bu şarabı içen bir adam? Onu da söylüyor. Devam ediyor Üstad Hazretleri, "Fakat insanın başına indirilen darbeler sarhoşluk bunlara davetiyeymiş biliyor musun? Sarhoşum, musibet gelsin ve yüzüne vurulan tokatlar onun sarhoşluğunu izale ile ayıltacaktır." Görüyor musunuz olayı? Allah Allah! Yani olay ne biliyor musunuz? Ya kendimiz bir şekilde uyanacağız bu derslerle, ya da ne bekleyeceğiz? Tokat bekleyeceğiz. Yine küçük bir yer daha okuyacağım. Bu da 28. Lem'a, 10. nüktede. Üstad Hazretleri o ölümle ilgili diyor ki, bak. Mustafa, cümleye bak. "Külli yatın karip." Ne diyor? Her gelecek yakındır. Kaidedir. Madem her gelecek yakındır, o zaman gelmiş gibi davranmak lazım. Bakın belagatta kaidedir bu. Diyor ki, "Vukuu muhakkak olan, vuku bulmuş gibidir." Yani mutlaka olacaksa olmuş gibidir. Allah Allah! Sahabe efendilerimiz kıyamet hadislerini duyunca diyormuş ki, "Deccal Medine'nin arka bahçelerinden şimdi gelecek gibi düşünürdük." Yani aralarına şu maddi gözle baktığımızda yıllar var. Ama madem gelecek, gelmiş gibi davrandık diyor. Ve kıyamet hadiselerini konuştuklarında diyor ki, "Onun tehlikesinin vahşetinden, korkusundan tırnaklarımızla otları yolardık artık." diye bahsediyorlar. Niye? Çünkü gelmiş gibi yaşayacak imanları mevcut. Uyku halini anlattım mı? Evet. Şimdi dikkatinizi şuraya çekeceğim. Böyle uyku halinde bir adam milleti uyandırmaya çalışıyor. Buyurun devam edelim. Esna-i irşat bir adama rast gelir. Yani irşat, tebliğ esnasında. Yani uyandırma esnasında. Uyuyan adam. Esna-i irşat da irşat esnasında birisine denk geliyor. Buyurun. Zavallı adamın arka tarafında korkunç bir aslan duruyor. Yani ecel onu bekliyor. Buyurun. Ön tarafında da sehpa ağacı kurulduğu gibi her iki yanında da dehşetli yaralar var. Tam az önceki metaforlar. Buyurun. Fakat adamcağızın elinde iki ilaç vardır. İki ilaç olan irşat eden değil, irşat edenin konuşacağı adam. Yani irşat edenin konuşacağının az önceki halini anladınız mı? Aslanlar var, darağacı var, yaraları var ve elinde ne var? Bunlardan kurtulmak için iki tane ilaç var. Bak iki tane ilaç olan adam. Şu da irşat edecek adam. Çok güzel bir adam mı? İrşat edecek adam uykuda. Buyurun. Lisanıyla kalbinde iki tılsım vardır. O iki tılsım da olağanüstü bir tedavi şekli. Evet, onları istimal ederse şifaya olur. Bak şimdi irşat edecek adamı anladınız. Uykudaki adam. Diğer onun irşat edeceği adam elinde ne vardı? İki tane tılsım, yani olağanüstü mesele var. Eğer onları içse ne olur? Diyor, şifayı bulur, şifayab olur diyor. Peki bu dünya hayatını cennete çeviren iki tılsım nedir? Amentü billah, yani Allah'a iman. Amentü bil yevmil ahir, yani ahirete iman. Çok enteresan. İki ilaç neymiş? Allah'a iman ve ahirete iman. Bakın neden bu ikisi çok hususiyeti var? Allah'a iman ve ahirete iman müstakil olarak ispat edilebilir. Yani özel özel ispat edilebilir. Ama diğer iman rükünleri bu ikisine dayandırılamadan ispat edilemez. Yani Allah'a inanmayan birisine ahireti ispat edebilir misin? Evet, edebilirsin. Bu ikisi ayrı ayrı ispat edilebilir. Peki Allah'a inanmayan birisine peygamberi ya da kitapları ispat edebilir misin? Hayır, edemezsin. Allah'a imanla ahirete iman neden iki tılsım? Anladınız mı? Bunlar müstakil olarak alındığında hiçbir yere dayandırılmadan insana kuvvet verebiliyor. Allah Allah! İnsi şeytanların en büyük oyunu bu iki ilaçtan insanları uzaklaştırmak. Bakın Kur'an dört ana meseleden bahseder. Tevhit, nübüvvet (yani peygamberlik), haşir, %5 olarak da adalet ve ibadet. Bu dördü içerisinde en çok neyden bahseder? Haşir, yani öldükten sonra dirilişten, yani ahirete imandan bahseder. Ya Rabbi, neden Kur'an'da en çok bunu anlattın? Nasıl bir deva olduğunu bilseniz neden anlattığımı anlardınız. Allah'a iman ve ahirete iman bir insanın o aslandan, o idam sehpasından, o yaralardan kurtulmasının tedavi olmasının iki büyük ilacıymış. O yüzden şeytan en çok insanı bu iki tılsımdan, yani ilaçtan uzaklaştırmaya çalışıyor. Şeytan bu iki ilaçtan uzaklaştırınca ne oluyor biliyor musun? Şurada bir adam var, iki ilacı alacak. Şeytan girdi mi araya? Hem de nasıl! Şeytan insi şeytan. Kendi neredeydi? Uykudaydı. Nasıl zannediyordu? "Biz uyanığız!" zannediyordu. Diyor şeytan, o iki ilacı vermediğinde adamın kalbinin ve ruhunun beslenmesi kesiliyor. Besin gitti. Kalp gıdasız ve vazifesiz kalıyor. Bu iki kelime çok elzemdir. Kalbin çalışma prensibi bu. İman derslerinden gıda alacak, hizmet edecek, sorumluluk alacak, vazife alacak. Bu ikisi tek besin. O iki tılsımdan insi şeytan uzaklaştırdığı, kalp gıdasız ve vazifesiz kaldı. Şimdi iyi dinleyin. Gıdasız ve vazifesiz kalınca ne başlıyor? Sıkıntılar başlıyor. Sıkıntı başlayınca sıkıntıdan kurtulayım diye adam kendisini günaha atıyor. Anladınız mı? Günahı. Kimse isteye isteye günaha girmiyor. Bunlardan uzak kalınca, o sıkıntılarından kurtulayım gafleti ile günaha gidiyor. Allah Allah! Sefahatı, günahlara girmeyi bu sıkıntılardan kurtulmaya bir çare buluyor. Şimdi bazen bebek ağlayınca ne verirler ağzına? Hemen boş emzik verirler değil mi? Allah Allah! Bebek onunla avunur. İşte sefahat de böyle. Ruh ağlarken şeytan günah emziğini olsun diyor. Bir daha aynı emziği veriyor, kandırıyor. Bir daha aynı emziği veriyor, kandırıyor. Ruh ağlayınca şeytan günahı emzik olarak verip duruyor. Olayı anladınız mı? Ondan kurtulmanın yolu neydi? İki tılsım. Allah'a iman, ahirete iman. Allah Allah! Devam edelim mi okumaya? Şimdi aslan ve atı anlatacak. Buyurun. Ve o aslan ata inkılap eder. Burak gibi bir bineği olur. Ne olunca inkılap ediyor? İki tılsımı neydi? İki tılsım Allah'a iman ve ahirete imanı alınca. Aslan ata dönüşüyor. Şimdi imanı bilmeyen bir adam ölümden bahsedilince nasıl korkuyor? Bakın ben çok ortamda gördüm ha. "Ya bahsetme ölümü ya, psikolojimiz bozacaksın diye. Siz de yaşamışsınızdır. Bahsedip durma ne ölümü ya? Gençliğin baharında şu masada gülüyoruz, ölümü bahsedip durma." Çok duymuşsunuzdur siz de bu şekilde. Neden? Çünkü iman sineye yerleşmeyince ölüm arkasından kovalayan yırtıcı bir aslan gibi oluyor. Yani biliyor ki ölüm gelince onu parçalayıp köşeye atacak. Ama eğer imanı biliyorsa o insan, ölümü iple çekiyor. İple. Niye? Ölüm Burak atı oluyor, onu sonsuz güzelliğe götürüyor. Burak atı. Efendimiz Aleyhissalatu vesselam nereye götürmüştü? Miraca. Burak atıyla ilgili nasıl bahsediliyor biliyor musunuz? Efendimiz Aleyhissalatu vesselam döndüğünde daha yatağı soğumamış, kolunun değdiği dal hala sallanıyordu. Nasıl öyle oluyor ya? Bak nasıl olduğunu Efendimiz Aleyhissalatu vesselam açıklıyor. Ne diyor biliyor musunuz? "Burak gözünün gördüğü yere basardı." diyor. Göz neyle çalışır? Işık hızıyla. Burağın hızı neymiş? Işık hızıymış. O iki tane hapı atınca o dehşetli aslan Burak atına dönüşüyor diyor. "Götüreyim seni ışık hızıyla." İman olunca adam da ölüme hasret çekiyor. Üstad Hazretleri diyor, "Ölümün hakikatini bilen kamil insanlar ölümü sevmişler. Daha ölüm gelmeden ölmek istemişler." Ya seviyor adam ya. Kim Allah'a kavuşmak istemez Allah aşkına? Tabii ki sevecek bu adam ölümü. Burak da diyor ki, "Gel üstüme atayım seni. Sevdiklerinin diyarına götüreyim." Kim var sevdiklerim? Efendimiz Aleyhissalatu vesselam. Öyle mi? Sahabe efendilerimiz. Üstad Rahimullah, Şah-ı Nakşibend, Üftade Hazretleri, Allah Allah, Emir Sultan Hazretleri, ilahir, daha nice güzide insanlar var. Burak atına bindiğinde her biriyle sonsuz dostluk yaşamaya gideceksin. Allah Allah! Olaya bakın. Şimdi sehpayı anlatacak. Buyurun. O sehpa ağacı da daima teceddüt etmekte olan, yani yenilenmekte olan ahvali alemi, dünyanın hallerini, akıp giden manzaraları seyretmeye alet ve vasıta olur. İmanı bilmeyen için o sehpa nedir? İdam. Beni asacaklar, sonsuz yokluğa gideceğim. Bakın yokluğa gidilecek hissiyatı var. Ama imanı bilen için kabrin güzel çiçeklerle süslü kapısı açılınca ne olacak? İdam sehpası jimnastik sehpasına dönüşecek. Jimnastik sehpasına. Çocuk bıraktınız mı hiç? Ne yapıyor? Eğleniyor, gülüyor, keyif ediyor. Kabir ne olacak? Gülünecek bir aleme dönüşecek. Ne olursa? İki tılsım, iki ilaç alınırsa. Allah'a iman, ahirete iman. Allah Allah! Buyurun devam edelim. O sarhoş herif, o zavallı adamcağız. Diyor, sarhoş adam. İrşat eden unutmayın. Zavallı adamcağız da elinde iki tane ilaç, tılsım alacak, kurtulacak. Ona diyor, hala irşat ediyor. O uykuda olan irşat edecek. Buyurun. "Yahu nedir o ilaçları, tılsımları saklıyorsun? Onları at, keyfine bak." Bu cümleyi birisinden duyuyorsanız, Allah muhafaza, insi şeytandır. Bu asrın ortak sloganı. Bunlar ehli dalalete ortak slogan. Yüzyıllardır şeytan aynı cümleleri ettirmiş. "Ne gerek var bunları okumaya? İman ettim deyince zaten onun adı imandır. Gencecik yaşta bunlar okunur mu? Ne anlıyorsunuz böyle işlerden? Yaşanır mı böyle hayat?" Bir gün bir arkadaş dedi, "Abi dedi, affedersiniz ama ot gibi yaşıyorsunuz." Çok kibar söyledi. Sizin aldığınız o imandan duyduğunuz lezzeti bir dakika alsa aklını yitirecek. Ha, aklını yitirecek. Ama hayvanlık mertebesinde yaşadığından dolayı, bir hayvanın tek gıdası ot olduğundan, dünyadaki her şeyi ot zannediyor. İmandan gelen lezzeti bir dakika alsa aklını yitirecek. Aklını. Ama o lezzeti tadamayan, yani uykuda olan birisine uyanıklık kaleminin mesajını anlatmak çok zor değil mi? Şimdi yüksekten uçan kartal, kümesteki tavuğa bulutları, gökyüzünü nasıl anlatsın? Nasıl anlatsın? Mümkün mü? Tohumunu kabuğunu çatlatmış, topraktan yırtılıp çıkmış, güneşle arkadaş olmuş bir ağaç, toprağın altında, karanlıkta kalmış. "Ben kabuğumu yırtamadığım, bozamam. Dünya keyiflerim var, adetim var, saatim var." diyen bir adama güneşi nasıl anlatacak? Ağaç olmuşsun, dalında meyve sallanıyor, rüzgar geliyor seni okşuyor, yağmur geliyor seni yıkarım ben diyor. Şimdi bu uyanıklık alemindeki ağaç, toprağın karanlığında kalmış. "Ben kabuğumu yırtıp çatlayamam." diyen tohuma güneşi nasıl anlatsın? Bir nesimi, bir rüzgarı nasıl anlatsın? Yağmuru nasıl okşayıp nasıl yıkadığını nasıl anlatsın? Biziz ya o kabuğunu yırtamayan ağaç. Biziz. Konfor alanımı bozamam. Dünyada adetlerim var. O kadar önemli işlerim var. Ya bizim Kur'an'ı öğrenememe lüksümüz var mı? Sadece lafzını demiyorum ha. Anlıyorsunuz değil mi? Binler ders yaptık. Hakikatini diyor ya. Böyle bir lüksümüz var mı? Bak böyle bir lüksümüz varsa bizde de aynı nefis var. Aynı o sarhoş adam gibi. Yani biz de çekelim gidelim. Bizim ömürlerini feda eden sahabenin yolunu. Onların yolu kimin ayak? Efendimiz Aleyhissalatu vesselamın. Şeriat-ı garra-yı Muhammediye. Onun ayak izleri. O nurlu, parlak ayak izleri. Ya orayı çözememe ihtimalimiz var mı? Ne kitap oku, ne Kur'an'ın anlamına bak, ne "Allah benden nasıl razı olur?" diye bir sahabenin hayatına sorumluluk alma cihetinde benze. Uykunun dibindesin. Bir de uyanık zannediyorsun. Bu işte bu biziz. Oysaki biz de oyuz ya. Biz de çocukluktan duyduk aslında bunları. Kafayı yiyeceğim ya. Ya öyle oluyorsa biz de duyduk ya. Biz seçilmiş adam değiliz. Sen seçilmemiş adam de. Hiçbirimizin bir farkı, özelliği yok. Yapılması gereken neyse ortak akılda çözüp oraya yönelmemiz lazım. Fotoğraf çekiliyor, gidiyor ya. Bu dersleri anlamama şansımız var mı? Yani Kur'an'ın hakikatlerini kimi böyle, kimi başka şekilde. Allah'ın esasında payımızı büyütmeme şansımız var mı? Kabuğundaki latifeleri çatlatıp ağaç yapmama lüksümüz var mı? Var mı? Ya yok ki böyle bir lüksü. Dünya yı yedim, içtim, gezdim zannediyoruz. Şimdi biz uykuda mıyız, değil miyiz? Ya biziz, biziz uykuda olan. Biziz. Bir de nasihat ediyoruz. Böyle, "Ey genç, böyle konuşmalar dinliyorum. Gençlik bir kez gelir, güzel kıymetini bil ve eğlen. Hayatın tadını çıkar." Ya zaten bir kez gelmesi çok tehlike. Sonsuz gençlik nasıl kazanılır? Dünyadaki gençliğini harcarsan kazanılır. Nasıl kazanılacak başka? Zaten orası tehlike. Yani Allah Allah! Ama anlaşılmıyor. Yani uykudayken anlaşılmıyor. Okuma programına gittik ta zamanında İzmir'de. Bir kardeş dedi, "Abi ne yapacağız şimdi?" dedi. Dedim, "Vallahi işte kahvaltı mahvaltı, ondan sonra bir kapatacağız 100 sayfa." "Abi çatlarız biz!" dedi. Ya zaten olayımız o. Çatlamaya geldik dedim. Çatlayacağız ki çatlatıp tohumumuz ağaç yapacağız. Tam olay bu. Yani eğer çatlarsa çok güzel bir mana çıktı demektir ortaya. Allah Allah! Bu nefis kulluk toprağı altında çatlamalı. Yoksa ne olacak biliyor musun? İçindeki ağaç ölecek. Ahirette kazanacağın o meyvelerin her biri çöp. Artık uykuda kalırsan olay bu olacak. Hangimiz içinse onun için geçerli. Yani Allah Allah! Çok enteresan. Bir çatlasa bu iman içerisinde ne var biliyor musunuz? Nefsi ikna edecek lezzetler var. Yine onunla ilgili çok önemli bir yer okumam lazım. 17. sözün ikinci makamında Üstad Hazretleri diyor ki, "O hevâ-yı nefsin hayatı olan zevki mecazi terk etmekle." Nefis neyle yaşıyor? Mecazi zevklerle, haram zevklerle, Allah'ı unutturan zevklerle. Bu nefsin besiniymiş. Onları terk etmekle bu zevki hakikatte ölmek istiyor. Ölmek isteyen kim? Nefis. Nefis. Yani imanın içerisindeki lezzeti alınca nefis dahi ikna oluyor. Ölmek istiyor. Ben bunu nereden anladım biliyor musun? Bir gün kahvaltı yapıyordum. Ya sucuk yağı, ya da bal. Arının biri bir daldı. Kamikaze böyle kürdan mürdan çıkarmaya çalıştım. Çıkardıysan da öyle bir daldı, devam etti ki yemeye ve derinleşmeye. Yok, öldü orada. Dedim, kendisini öldürecek bir lezzete daldı. Ne enteresan bir şey. O lezzetin alası neredeymiş biliyor musun? İman hakikatlerinin içerisinde. Diyor ki, "Eğer ortaya çıkarsa nefis bu hakikatte ölmek istiyor." Nefis bile ikna olmuş olaya. Bak şimdi buna ispat var mı? Var. Yine benim için delil sizlersiniz. Şimdi okulda genelde kitabı not için okutuyor ya. "Oku bu kitabı, not vereceğim diye." Şimdi öyle olunca dışarıda, burada günde yüzlerce sayfa kitap okuyan adamları görünce pek inanamıyorlar ya. "Ne yapıyor bu? E kitap okuyor. Nasıl kitap okuyor ya?" Ya gencecik adam defalarca külliyatı bitirmiş. İşte her gün Kur'an okuyor, her gün Cevşen okuyor. Her pazar gidiyoruz okuma kampına. 100 sayfa Risale, şu kadar Kur'an, bu kadar Cevşen, tesbihatlar, dersler. Ya Allah zorla mı yaptırıyorsunuz ya? Ya adam, "Abi beni niye götürmüyorsun?" diyor. Küsecek ya. Adam küçücük çocuk ya. "Abi beni de götürür müsünüz?" diyor. Götüremeyiz. Niye? Senin velin lazım. Sen ufaksın. Seni götüremeyiz. Allah Allah! Çocuk var ya. "Abi beni niye çıldıracak çocuk ya?" Okumadan çocuk çıldırır mı? Çıldırır. Niye? İçerisindeki lezzeti alıyor. Ama o içerisindeki lezzeti keşfetmemiş adama böyle bir lezzeti anlatmam mümkün değil. Yani adam öyle bir cazibeye kapılıyor ki, bak gece 3'te yatmış adam, 3'te. Sabah 5'te kalkıyor, başını secdeye koyuyor. Bunu yapan kim biliyor musun? Mehmet Can burada. Eli yüzü düzgün, karizma, maddi durumu yerinde, ailesinin durumu yerinde, kendi en güzel üniversiteleri bitirmiş, çalışan, işi gücü olan adamlar. Ha, burada buradaki adamlar. Ha. Yani adamın dışarının cazibedar fitnelerin her birisine girmeye gücü var. Var mı? Var. Girse belki ortamların tozu dumanını birbirine katar. Adam öyle karizma adamlar var ha. İçinizde. Adam gecenin üçünde yatıyor, beşinde geri kalkıyor, başı secdede. Hangi kuvvet birisine bu işi yaptırabilir? Hangi kuvvet? Ya namaz harici gece birini uyandırsanıza. Uyandıramazsınız o saatte birisini. İmanın içerisindeki lezzet nasıl keşfedilmişse olay böyle. Demek insan lezzetsiz yaşayamaz. Ya nefsin yalancı ve mecazi lezzetlerini ona tattıracaksın, ya da imanın lezzetlerini kalbe tattıracaksın. Eğer imanın belli ölçüde lezzetlerini kalbe tattırmazsan, mecbur o sıkıntılar adamı günaha çekiyor. Anladınız mı? Nefis lezzet almak zorunda. Ya imanın lezzetlerini alacak, ya da mecazi ve menhus, lanetli o lezzetleri alacak. Ama mecbur bir tanesini alacak. Ve o lezzetleri çok alınca günahın yaktığı manevi diller ne oluyor biliyor musunuz? Kolay kolay başlangıçta lezzet alamıyor. Önce tedavi edilmesi lazım. Şimdi dilinize böyle jilet atsam, en güzel Antep baklavasını getirsem, bir de onun raconu var biliyorsun, ters çevireceksin, damağına yapıştıracaksın, damaktan o tereyağının tadını alacaksın. Alabilir misin abi? "Çek şunu ağzımdan, dilim yara, canım yanıyor." dersin. Öyle mi? Yaralı bir dil en güzel Antep baklavasının tadını almıyor. Ruh günahlarla jilet çekilince yaralanınca, o da başlangıçta imanın lezzetini alamıyor. O yüzden tedavi olana kadar dişimizi sıkıp sabır etmemiz lazım. Sabrın niye önemli olduğunu anladınız? Sabır niye kurtuluşun anahtarı? Anladınız mı? Mecburuz buna. Allah Allah! Bizim liseli bir kardeş hocası demiş de demiş, "Ne bu demiş, okulda yaşlı adamlar gibi namaz kılıyorsun, oruç tutuyorsun, ibadet ediyorsun? Böyle demiş, lezzet alamazsın gençlikte." Bakın yine bu da yerleşen bir kültür. İbadet kimin için? Yaşlılar için. Ölüm kimin için? O da yaşlılar için. Gençler ne yapsın? Vur patlasın, çal oynasın. Allah Allah! Sanki hiç genç ölen yokmuş gibi. Çok enteresan değil mi? Şurayı tekrar hatırlatayım. Halbuki ebedi gençlik dünyadaki gençlikle kazanılır. Bence burası çok elzem. Ebedi gençlik dünyadaki gençlikle kazanılır. Adam eleman alırken bile genç istiyor. Öyle değil mi? Yazmış, "30 yaş üstü istemiyoruz, 30 yaş altı istiyoruz." diyor. Öyle mi? Adam genç istiyor ya iş başvurusunda değil mi? Şimdi sen hayatın en verimli zamanlarında, gençken, "Vur patlasın, çal oynasın, nefsimin istediği gibi yaparım." de, günahlara gir. Daha sonra günahlara girebilecek mecalin kalmadığında da, "Ya Rabbi, sana geldim." de. Allah kabul eder. Yani biz, haşa, cennetin cehennemin sahibi biz değiliz ama doğrusu o değil. Onu anlatıyoruz. Allah dilerse alır, hepimizin üstüne makama koyar. O Allah'tır. Öyle bir işten der, öyle bir tövbeyle der. Allah'tır. Ama doğrusu o değil. Doğrusu hayatın en verimli gençlik baharında sen o gençliğini Allah için kullanacaksın ki ebedi bir gençliği dünyadaki gençlikle kazanabilesin. Evet, devam edelim mi? Buyurun. Adamcağız, "Yok baba, bu ilaçlar ve tılsımların hıfz ve himayelerindeyim." Ne güzel tabir değil mi? Üstad Hazretleri kullanmış. "Yok baba, biz de yani Çukurova'da baba tabirini çok kullanırız ya." Allah Allah! Üstad Hazretleri tam bizim ağzı kullanmış. Buyurun bir daha alalım orayı. Adamcağız, "Adamcağız, yok baba, bu ilaçlar ve tılsımların hıfz ve himayelerindeyim. Onlardan almakta olduğum haz, lezzet, keyif bana kafidir." İnanın bir dirhem biz de anlıyoruz bunu ya. Birkaç gün okuma yapmayalım, hizmetin işleriyle uğraşmayalım, manen beslenmeyelim, bitiyor ya. Böyle düşünüyorsun, tefekkür edemiyorsun. Ne oldu diyorsun ya? Üç günlük gıda ama ruh. Hadi cesedini üç gün besleme. He, Yusuf yerinden kalkamıyor. E bu ruh da aynı değil mi? Allah Allah! Bak şimdi diyor ki içinden, "Madem çok ısrar ettin, hadi pazarlık edelim." diyor. Pazarlığa bak. Pazarlık kimlerin arasında geçiyor? Tekrar edeyim. İrşat eden adam uykudaki adam ama uyanık zannediyor kendisini. Kimi irşat edecek? Burada başka birisi var. Elinde iki tılsım, iki ilaç var. Allah'a iman, ahirete iman. Onu kullanacak adamı güya irşat edecek. Buyurun. "Fakat o aslan gibi parçalayıcı ölümü öldürebilirsen." Bak bak! İlaç, iki tılsımı olan irşat eden adama söylüyor. "Hadi ölümü öldür." Buyur. "Ve sehpayı kırmakla kabir ağzını kapatabilirsen." Pazarlığa bak. Evet. "Ve hayatımın maruz kaldığı fena ve zeval yaralarını bir hayat-ı bakiyeye tebdil etmekle tedavi edebilirsen, pekala seninle beraber dans oynayalım. Ve illa illa, yani aksi halde gözümün önünden defol git." Allah Allah! Çok enteresan. Üniversitede de böyle şeyler olur. Hani kimileri ciddi, kimileri şaka olarak. "Ben seninle bir kez camiye geleyim, sen benle bir kez içkiye gel." Biliyorsunuz değil mi bu muhabbetleri? Çok oluyor değil mi? "Ben senin istediğin yere bir kez geleceğim sohbete. Ama sen de bir kez sormadan nereye götürürsem oraya geleceksin." Allah Allah! Bana da söylediler aynı şekilde dediler. "Tamam, biz seninle bir kez nereye istiyorsan gelelim. Çünkü biz arkadaşlarımızın %90'ından fazlasını en az bir kez derse getirdik. Çünkü Allah bize ahirette sormasından korktuk, hesap veremeyiz diye." O arkadaş da dedi, "Tamam dedi, ben istediğin yere geleceğim dedi. Ama ondan sonra da sen benim istediğim yere geleceksin dedi." Allah Allah! Dedim ki, "Bak, sendeki nefis bende de var. Senin nefsin ne istiyorsa benim de nefsim aynısını istiyor. Ama bu vaziyette yapılmaz. Kabir ağzı açmışken beni bekliyorken yapılmaz." Bak şimdi hayvan anı yaşar. Ama akıl anı yaşamaz. Akıl neyi yaşar? Geçmişin elemlerini alır, geleceğin endişelerini alır, önüme getirir, beni mahveder, perişan eder. Bu akılla o dediğin lezzetler mümkün değil alınmaz. "Ölümü öldür, kabir kapısını kapat. Ne istiyorsan ben de onu yapayım." dedim. Aynı buradaki cevap mahcup oldu, sustu. Niye mahcup oldu ki ya? Kim ölümü öldürebilmiş? Kim kabir kapısındaki aslanı terbiye edebilmiş? Kim? Kim o sallanan idam sehpası ağacına marangozluk yapabilmiş? Allah Azze ve Celle'den başka kimsenin gücü kudreti bunu değiştirip dönüştürmeye yetmez. Merhum Necip Fazıl diyor ki: "Kudret onun gayrında ne mec varar ne tuvan. Alim ilmine yansın, pazusuna pehlivan." Kimsenin gücü yetmez. Kimsenin. Pazarlık nasıl demek? Gafletteki adama yapılabilecek tek pazarlık kabirden gitmekmiş. Öyle mi? "Ölümü öldür, ne dersen o olsun." Ölümü öldürebiliyor musun? Sensin, sensin. Ne dersen o olsun. Kimsenin gücünün yetmediği bir olay. Nasıl pazarlık? Muazzam değil mi? Buyurun devam edelim. "Sen ancak kendin gibi sarhoşları kandırabilirsin." İnsi şeytan olan adama söylüyor. Evet. "Ben sarhoş değilim. Dünyanıza keyfinize ihtiyacım yok. Çünkü hasbünallahü ve ni'mel vekil. Ni'mel mevlâ ve ni'men nasîr." Allah bize yeter. O ne güzel vekildir. (Ali İmran Suresi) O ne güzel dost ve ne güzel yardımcıdır. (Enfal Suresi) Olayın vehametini anladınız mı? Evet. Anlamamız gereken bir yerde şurası. İnsi şeytanlarda bu kadar cephane varken, dışarıdan bu kadar cephane ona yağarken, bu kadar argümanı kullanacağı işler varken, tek başına nefse güç yetmez. Yani bu kadar ordusu var iblisin. Doğru mu? Avaneler var. Öyle mi? Cinni şeytanları var. O avaneleri, insi şeytanları var ve her birisinde inanılmaz cephane var. Tek başına nefse güç yetmesi mümkün değil. Neden toplanıyoruz? Neden birlikte okuyoruz? Neden birbirimize kuvve-i maneviye vermeye çalışıyoruz? Anlıyor musunuz? Tek başına baş etmek mümkün değil. Nefis sürekli engel olmaya çalışıyor. Buyurun deneyin. Mesela şu dersi belki ilk kez dinleyen birisi ya da burası ya ilk kez gelmiş birisi daha önce Risale-i Nur'larda okumuyorsa, buyursun denesin. Kitabı eline alsın. Bütün dünyanın işleri anında hücum edecek. Çalmayan telefon çalacak, aramayan adamlar arayacak, enteresan olaylara davet edecek. Yüzlerce kez yaşadım. Öyle mi? "Huzurlu huzurlu gidiyordum dediği ev hayatında kavgalar çıkacak." İblis de var bu vesvese vere vere anında birçok yeri organize edebilir. Anında. Yani herkese aynı ilhamı verebilir. Buyurun deneyin. Yani geçen birisi dedi, "Abi dedi, derse gelmeye niyet ettim dedi. Ankara'dan sadece niyet ettim dedi." Şeytan diyor, "Üstüme ordu gönderdi." Diyor. "Anladım ki diyor, tam şeytanın işiymiş. İnat ettim, geldim." diyor. Bak niyet etmiş ha, yola da daha çıkmamış. Şeytan üstüme ordu gönderdi diyor. Hadi buyurun deneyin. Yani tek başına nefse güç yetmek mümkün değil. Şeytanın uğraşması iyi bir şey mi? Çok güzel. Kim dedi iyi bir şey? Eyvallah. Şeytanın uğraşması yaptığın işin makbul olduğuna delil. Ya sen de bırak böyle cümleleri. Nereden söylüyorsun? Bak Üstad Rahimullah ne diyor? "Şeytanlar o hizmetin hadimleri ile çok uğraşır." diyor. Allah Allah! Yani şeytan uğraşıyorsa Allah seni hizmetine kabul etti demek. Nasıl muazzam değil mi? Şeytan uğraşıyorsa hizmete kabul oldun demek. Yani şeytanın seninle uğraşması hizmete kabul edildiğinin delilidir. Yoksa şeytan seni ne yapsın? Zaten şeytanın peşinde giden birisiydi ya. Şeytan daha niye uğraşsın ki? Yani gayri meşru dönmüş bir arkadaş vardı. Biz çok oturuyoruz o tarz arkadaşlarla. Çünkü böyle gerçekten birçoğunun mayası o kadar güzel ki. Hani dünyanın çok çirkin yüzünü görmüş ya. Bir döndü, adam şerbet gibi adam oluyor. O kadar delikanlı, kaymak gibi oluyor ki. Bir de öyle adamların böyle içinde fesatlı, plan program olmayan da çok var. Yani bir nam davasına girmiş. Gayri meşru yola döndü mü? Böyle adam tadından yenmiyor. O yüzden çok oturduğumuz arkadaş var. Gayri meşrudan dönmüş. "Öf öf öf. Ne oldu?" dedim. Dedi ki, "Ya eski hayatımda şeytan benimle uğraşmıyordu dedi. Şimdi bu yola bir girdim dedi, her gün üstümde, her gün üstümde. Nefes alamaz kaldım." "Ne yapayım?" dedi. Dedim, "Ne yapacaksın? Buyur eski yola dön." "Cehennemin dibini gör. Yuvarlan git oradan da başkasını alalım senin yoluna." Yok dedi, istemem öyle. Niye istemiyorsun? Allah Azze ve Celle bizi mecbur karşısına temiz alacak. Öyle mi? Anneniz sizi kirli gördüğünde dayanabiliyor mu? Dayanamıyor. Hemen ne yapıyor? Sabunu alıyor, leğeni koyuyor, yıkamaya başlıyor. Biraz da debelenirsen, "Anne, gözüme köpük kaçı." dersen, ne yapıyor? Sabundan iki tane de kafana vuruyor, yıkamaya devam ediyor. "Sus, konuşma!" diye. Hiç öyle yıkanmamış gibi bakıyorsunuz hepiniz. Mürebbiyelerle mi büyüdünüz? Ha, mahallede böyle yıkamadı mı annemiz? Ha, şurada ısıttı, orada kafamıza vurdu, yıkadı. Neden? Çünkü anadır, şefkat eder, temiz görmek ister. Allah Azze ve Celle sonsuz merhamet sahibi. Seni huzuruna alacağı zaman temiz alacak. Allah Allah! Madem temiz alacak, ne olacak? Mecburen temizleneceksin. Ya dünyada suyla, ya ahirette ateşle. Mustafa sana Allah Azze ve Celle lisan-ı hikmetle sorsa, hangisini tercih ederdin? Seni dünyada biraz imtihanla mı temizleyeyim, ahirette ateşle mi? Dünyada imtihan ve suyla temizleyeceğini zaten bildiğinden dolayı o imtihanları gönderiyor. Anladın mı? Evet. Allah Azze ve Celle böyle diyeceğini bildiğinden onları gönderip temizliyor. Zıddını diyecek olanları istemiyorum. "Dünyada temizlik falan, ahirette yüzleşiriz." Haşa diyecek olanları öyle bildiğinden onlara da istidraç imtihanını gönderiyor. Allah'ın razı olmadığı, vazgeçtiği bir birileri biraz zahirde dayanamıyor gibi gözükse bile, kalbinin derinliklerinde yalvarıyor. "Allah'ım, ne olur burada temizle, ahirete bırakma." O yüzden de dünyada imtihanlar ve tokatlar geliyor. Anlaşıldı mı? Allah Allah! Peki bu temizlenmenin başka yolu yok mu? Yani illa tokat, musibet, imtihan yok mu? Bildiğiniz başka yol? Hep canımız mı yanacak? Bir yol daha var. Hizmetimizi günahlarımıza kefaret edebiliriz. Kim söylüyor? Üstad Hazretleri Risale-i Nur'da bir yerde söylüyor. "Sikkeyi tasdiki gayb" de cümleye lütfen çok dikkat edin. "Nurlara hizmet günahlara kefaret, belalara ve anarşistliğe set çeker." Nasıl cümle? Tekrar okumamı ister misiniz? "Nurlara hizmet günahlara kefaret, belalara ve anarşistliğe set çeker." Allah Allah! Acaba Üstad Hazretleri günahları kefaret derken hangi günahını bahsediyor? Bakın, kendisi diyor ki, "Eski Said 10 sene İstanbul'da kaldı, bir kere harama bakmadı." diyor. Mesajı kime veriyor? Bize veriyor. Bize. Bize. Yatakta ölmeyin. Evden işe, işten eve ölmeyin. Hizmet edin ki günahlarınıza kefaret olsun diyor. Allah Allah! Eğer hizmetin içerisinde günahımıza kefaret alamazsak, belalar ve musibetlerle gelecektir. Ölmeden önce uyanıp buraları anlamamız lazım. Konunun tam kırmızı çizgisi ölüm meselesi. Bir gün bir arkadaşla oturuyorduk da, iftar açtık. "Abi dedi, bende her an ölebilirim vesvesesi var." dedi. Dedim, "Kardeş, bu vesvese değil. Her an ölebilirsin gerçekten." Yani onun vesvese olduğunu düşünmek vesvese. Çok ilginç değil mi? Allah Allah! Hiç ölüm beklemiyoruz değil mi? Birkaç cenaze duydum da, ya hiç beklemiyorduk. Yani hangi ölüm beklerken geldi ki zaten? Beklemeden gelecek. Yani Azrail Aleyhisselam'ın haber verdiği kaç kişi var ki? Kaç kişi var? Zaten beklemeden gelecek. Haber saldığı yok yani. Bir de ölmeden önce manaları anlayıp ölümü hasretle bekleyenler var. Allah Allah! Dünyadan tiksinmiş, ölümü bir pasaport, bir vize yapmış, hasretle bekliyor. Kim gibi? Üstad Rahimullah gibi. Bakın bir mesele var. Bir Cihan Harbi'nde Üstad Hazretleri Rusya'da esir düşüyor. Doğru mu? En son Rus çarının dayısı Nikola Nikoloviç tam onun önünden geçerken komutan, "Ya Üstad Hazretleri, ayağa kalkmıyor." "Niye kalkmıyorsun?" diyor. "Bir İslam alimiyim, sana kıyamam, etmem." diyor. "Hadi idam!" diyorlar. İdamla yargılanacak. Geliyorlar Üstad Hazretlerine. Diyorlar ki, "Ya lütfen özür dile, ölme." Bakış açısına bakar mısınız? Bir taraf ölümü korkulacak bir şey gibi görüyor, aslan pençesi. Öbür taraf ölüme hasret. "Ya ben bu Burak atını bekliyordum." diyor. Cümleye bakın. "Ben ahiret diyarına göçmek ve huzur-u Resulullah'a varmak istiyorum. Aleyhissalatu vesselam bana bir pasaport lazımdır." Nasıl cümle? "Ben imanımı muhalif hareket edemem." diyor. Böyle bir cesaret, böyle bir lezzet, ölüme böyle bir iştiyak ancak imanla mümkündür. İmanın tek parametresi sadece okumak değildir. Okumak amel içindir. İlim amel içindir. O yüzden okursak ve okuduğumuzu mucibince tatbik edersek, o imanın belli başlı kıvamlarını yakalarsak, inşallah bu hasreti, bu lezzeti, bu güzelliği, bu iştiyakı bizler de duyabiliriz. Allah öyle kalpler nasip eylesin. Sübhaneke la ilme lenâ illâ mâ allemtenâ. İnnâke entel alîmul hakîm. Ve âhiru davânâ enil hamdülillâhi rabbil âlemîn. El Fatiha. Maassalavat. Gezegenler bile bir aradayken tek olduğunu düşünüyorsan, koskoca evrende bu kanal tam sana göre. Bu video YouTube kazanında kaybolmadan senin gibi başkalarına da ulaşabilmesi için desteğe ihtiyacı var. Her abone bir kırgın yüreğe daha ulaşmayı sağlayacak. Beğen, abone ol ve yorum yapmayı da unutma. Siz de Hayalhanem İstanbul ve diğer tüm projelerimize destek olmak için buradaki linke tıklayarak online bağışta bulunabilir veya aşağıdaki iletişim numaralarından bizlere ulaşabilirsiniz.