📱

Get Our Mobile App

Take your business learning on the go!

Download on the App StoreGet it on Google Play

Uyarıyorum! Oruç Tutacaklar Bunu Sakın Yapmayın! - Ramazan Risalesi 2 -Şükrün Anahtarı @Mehmedyildiz

Hayalhanem28:17

Transcription

Açlığın içerisinde, kendine has bir kemalât var. Ne demek istiyorum? Şunu demek istiyorum: İnanmayan insanlar da aç kalarak bir cihette kemalât kazanabiliyorlar, biliyor musunuz? Yani açlık ruha bir tekâmül verebiliyor. Mesela Hindistan'da bir adam var, aç kalarak ruhunun bazı özelliklerini ortaya çıkarmaya çalışmış ve ardından akreplerle yaşıyor. Kimisi var, işte vücuduna bir insanın dayanamayacağı acıları tattırıyor ve o adam acılara dayanabiliyor. Yani açlığın içerisinde bir kemalât var. Açlık, mahiyet-i insana mutlaka bir tesir bırakır. Ama oruçtaki tesir, bu tesirlerin çok ötesindedir. Başka bir hikmet vardır. Orucun içerisinde tüm insanlığın huzuru ve saadet-i saklı olan, bir açlığın anahtarı vardır. Allah Allah!

Şimdi yemek, içmek, mesken ve evlenme meseleleri bir insanın şükrünü en çok tahrik eden olgulardır. Doğru mu? Hatta bunun şükrü en çok tahrik ettiğini ne belli? Cennet tasvirleri. Ne bakınız, en çok buralardan bahsediliyor, değil mi? Evlenme kısmından bahsediliyor, yeme kısımlarından, cennetteki nimetlerden bahsediliyor. Veyahut cennetteki meskenlerden, demeli kasırlardan, saraylardan bahsediliyor. Demek ki insanın şükrünü en çok tahrik eden bu olgularmış. Şimdi bunların kısılması ile bunların varlığı ve lezzetinin daha çok hissettirilmesi, işte bu ay içerisinde oluyor. Peki nasıl oluyor? Aç kalarak bunların lezzeti nasıl arttırılıyor ve aç kalarak ruhun içerisindeki o kemalât nasıl ortaya çıkıyor? Hadi bakalım, konuşalım bunları. Buyrun, anahtar kelimemiz yani selâfımız şükrün anahtarı, orucu kastediyoruz.

Bismihi subhanehu. 29. Mektup, Ramazan Risalesi, İkinci Nükte: Ramazan-ı Mübareği sağımı. Cenâb-ı Hakk'ın nimetlerine şükre baktığı cihetle, çok hikmetlerinden bir hikmeti şudur ki: Şimdi bakın, Allah azze ve celle yeryüzünü nimetlerle bezemiş mi? Bezenmiş. Sonra bir ay içerisinde ne diyor, yeme diyor. Amaç ne yani? Bu kadar veriyor ama yeme diyor. Siz teşekkür ettirmek istediğiniz bir insana ne yaparsınız? İkram edersiniz, doğru mu? Şimdi Allah azze ve celle kainatı nimetlerle doldurmuş, amaç ne? Belli ki teşekkür ettirmek. İnsanı sürekli şükür eder halde görmek istiyor, değil mi? Şimdi nimetler durduğu yerde duruyor ama şükrümüz duruyor mu? Durmuyor. Demek ki verdiği nimetler suistimal edilmeye başlanmış. Şimdi buralarda bir paradoks oluyor, bunu çözmemiz lazım. Buradaki en sihirli kelime şudur: Bir şey devam ederse lezzetini kaybeder. Bunu bilmemiz lazım. Allah bizi neden aç bırakıyor? Aç kalınca neden şükür makinesi tahrik olup çalışıyor? Bunu anlayacağız. Bunu anlamak için şu cümleyi bilmemiz lazım: Bir şey devam ederse lezzetini kaybeder.

Şimdi bu lezzetlenme gayesine oruç mükemmel hizmet ediyor. Bir insan düşünün, şelalenin yanında oturmuş güneşleniyor. Siz bu adama götürürseniz, "Şu elimdeki bir litre suyu satın al," deseniz, adam yüzünüze bakmaz, ya niye? Zaten şelalenin yanında, suyun yanında. Ama siz aynı adamı çölde yakalarsanız, "Şu bir litre suyumu alır mısın?" derseniz, o adamın çöldeki servetini alırsınız. O zaman şunu soralım: Suyun hakiki değeri hangisi? Şelalenin yanında adam beş para kıymet vermedi. Çölün yanında adam bütün servetini verdi. Şimdi işin aslı şu, şelalenin yanındaki adam da su içiyor, değil mi? Evet. O zaman şu cümleyi söyleyebiliriz: Şelalenin yanındaki adam da çöldeki adam kadar suya muhtaçtır. Ama muhtaç olduğunu hissetmesini yitirmiş. Neden? Çünkü bir lezzet devamlı gelirse o nimet lezzetini yitirir.

Şimdi tam burada ne devreye giriyor, biliyor musunuz? O şelalenin başında duran adama oruç giriyor ve diyor ki: "Bu nimet yanında da olsa, artık elini süremezsin," diyor. Ve ne oluyor? Oruç nimetin gerçek değerini bize bildiriyor. Bu neden önemli? Ben nimetin gerçek değerini bilirsem, nimeti gönderenin de gerçek değerini bilirim. Görüyorsunuz değil mi? Yani biz nimetin değerinden Mün'im-i hakikî'nin değerini anlamış oluyoruz ve bunu ne sağlıyor bize? Oruç sağlıyor. Oldu mu denklemimiz? Devam edelim mi o zaman?

Birinci Söz'de denildiği gibi, bir padişahın matbahından bir tablacının getirdiği tamamlar bir fiyat ister. Şimdi asıl mallar kime ait? Padişaha ait. Satan kim? Tablacı. Tabla ne biliyor musunuz? Hani pazarlarda elma, maydanoz, domates koydukları şey var ya, ona tabla denir. Hani çocukken görmüşsünüzdür, işportacılar geçerdi mahalleden, o taşıdığı şeyler nedir? Tabladır. Yani siz o pazardaki düşünün, pazarda ne koyuyor? Elma koyuyor, doğru mu? Şimdi şurada neler var? Elmalar var. Şimdi adam ne hükmüne geçti? Tablacı. Ama esas elmalar kimin? Padişahın. Şimdi bakın, biz o elmaya beş TL veriyoruz, değil mi? Bakın, sizin verdiğiniz o beş TL elmanın nakliye parası. Yaradılış parası değil. Normalde elma maddi olarak karşılığı olmayan bir şeydir. Yani bir insanın parası ancak suni şeylere yetebilir, fıtri şeylere yetemez. Buyrun mesela, bütün servetimizi koyalım bir elma yaratmaya çalışalım, haşa. Ne kadar para yeter buna? Hiçbirisi karşılığı olmaz. Demek ki para suni şeylerde kullanılan bir şey, fıtri şeylerde kullanılan bir şey değil. Yani bizim tablacıya verdiğimiz beş TL neyin parası biliyor musunuz? Neyin parası? Nakliye parası. Nakliye. Ağaç Allah namına ikram etmiş, oradan koparmış, nakliyesini vermiş, tablaya koymuş, beş TL veriyoruz. Yoksa buyrun birlikte mesela para olarak bir elmayı yaratmanın hesabını yapalım. Güneş lazım mı? Lazım. Kaç para? Yok karşılığı. Dünya senin olsa karşılığı gene yok. Bulutlar lazım mı? Yağmurlar lazım. Lazım. Azot, karbon, oksijen, hidrojen, mükemmel dörtlü lazım mı? Lazım. Şimdi hangisine para yeter? Hangisinin değerini biliyorsun? Hiçbirinin değerini bilmiyorsun.

Şimdi biz hakikate baktığımızda, beş TL verip elma alıyoruz ya. Bir de zikrediyoruz, işte ucuzladı, pahalandı, şöyle böyle. Ya şimdi o başka bir hikaye. Ama senin verdiğin beş TL, on TL neyse, ancak ve ancak nakliye parası. Yani biz elmanın esas parasını veremeyiz, doğru mu? Şimdi biz birçok zaman elmayı görür görmez midemiz aklımıza geldiğinden, elmayı böyle müstakil elimize alıyoruz, kıymetini bilmiyoruz. Bilmiyoruz. Elmanın kıymetini anlamak istersen, elmanın var olması için bütün kainat ambarının çalışmasını zorunlu olduğunu anlayacaksın. Ya demek istiyorum biliyor musunuz? Bir elmayı sana verenin kainatı da yaratması zorunlu. Çünkü bir elmanın olması için tüm kâinata ihtiyaç varsa, elmayı yaratan kimse kainatı yaratanda odur. Kaç para etti şimdi bir elma? Paha biçilmez.

Şimdi burada ne yapıyor biliyor musunuz? O tablacıya ya parayı veriyoruz ama elmayı asıl gönderen padişahı, Sultan'ı unutuyoruz. Nasıl olur bu? Bu nasıl olur? Şimdi sen bana yan taraftan bir yemek göndersene, ben gönderdiğin arkadaşın elini öpsem. Ama kimin gönderdiğini umursamazsam, ne oldu? Gönderiş amacı tamamen iptal oldu. Yaptığı masrafları hepsi çöpe gitmiş oldu. Yani bizim kainatta gördüğümüz nimetleri, bize kim sunuyorsa sunsun, ne hükmünde onlar? Mahsun. Tablacı hükmünde! Masaya hanımın güzel bir yemek getirdi, getirdi de içerisindekileri hiçbirini yaratan hanımın değil. Kı. Demek ki hanımın ne hükmünde? Tablacı hükmünde. Bir gün çocuğunu kucağına aldın. Zahire baktığında bir karı ve bir kocanın neticesinde bir çocuk dünyaya geliyor. Ama onlar bu çocuğu yapmaya muktedir değil ki. Onlar bile ne hükmünde? Tablacı hükmünde. Yani kainatta her kimden, her kime bir şey verilirse, herbirisi tablacı hükmündedir. Asıl onları veren, yaratan, ikram eden o Padişah, o Sultan-ı Ezel ve Ebet'tir.

Şimdi biz bu manayı ney ile anlıyoruz, biliyor musunuz? Oruçla anlıyoruz. Çünkü günlük her dakika elimin altında olan su, benden kıymetini yitiriyor. Neyden dolayı? Bir şey devam ederse lezzetini yitirir. Şiddet-i zuhurundan dolayı. Allah mideye anahtar vuruyor, yanında ama dokunamıyorsun. Anlıyorsun ki, "Ya bu ne kadar kıymetli bir şeymiş!" Allah Allah! İşte bunu sağlayan oruç oluyor ve gözünde tablacı siliniyor. Diyorsun ki: "Bu nimeti esas gönderen kimse, benim onu bulup teşekkürümü bizzat onu yapmam lazım," diyorsun. Doğru mu?

Bakın, kainatta nimetin verilme sebebi bizi doyurmak değil. On tonluk fil, on beş tonluk fil günlük yüz iki yüz kilo ot yiyor. İnsan için sadece patatesin beş bin çeşidi var. Bakın, çileğin kaç çeşidi, sayamayız. Elmanın kaç çeşidi, sayamayız. Şu insanın doyması için bir su, bir ekmek yeter miydi? Yeterdi. Bak bu kadar yeterliydi. Madem bu kadar yeterliydi! Ekmeğin envai çeşidi neden var? Budayın envai çeşidi neden var? Tarhananın envai çeşidi, etin envai çeşidi, sütün envai çeşidi, peynirin envai çeşidi, elmanın, armudun, muzun envai çeşidi neden var? Bizi bilen bir Zât bütün taleplerimize hitap edecek çeşitleri önümüze sunmuş. Burada birazcık düşünen insan der ki: Demek ki amaç beni doyurmak değil! Demek ki amaç bu nimetlerle kendisini tanıttırmak. Bak, dünyadaki sofram bu kadar zenginse, ahiretime iştahın artsın. Kim bilir oradaki sofram ne kadar zengindir. Çünkü madde ne için vardır? Mana için vardır. Madde zatı itibariyle bir şey ifade etmez. Madde ne için vardır? Mana için vardır. Şimdi ben sana şuradan çiçek ikram etsem, her gün yolda geçerken görmüyor musun çiçek? Görüyorsun ama ben ikram ettiğimde neden ağlıyorsun? İşte sevdiğimi sana orada sunmuş oluyorum. Yani madde orada bir mana oluşturuyor ve bu yüzden duyguları dokunuyor. İfade edebildim mi? İşte kâinattaki nimetler bir anda kesildiğinde, bizim zihnimiz tam bu meseleleri anlayıp idrak ediyor. Ne için yaratılmışsa onu anlamış oluyor!

Tablacı kelimesini canlandıralım. Size kim neyi sunuyorsa onu böyle tablacı hükmünde görseniz çok güzel olur. Mesela bir kaç saat sonra geldim yanınıza, tatlı ikram ettim, kahve ikram ettim. Şimdi insana teşekkür caiz dersin, en sonunda onu işleyeceğim zaten. Ama beni tablacı hükmünde görürsen, çok büyük bir kazanç elde edeceksin, çok büyük. Tam orayı yakalamaya çalışalım. O yüzden size sunulan ne varsa, Süleyman, zihninizde düşün: "Tablacıymış, tablacıymış, tablacıymış." Şimdi bunuda idrak ettiğinde buna tevhit deniliyor ve artık insanlara minnet, senin dünyandan çıkıyor. Ve diyorsun ki: "Ya Padişah minnet dururken, onun gönderdiği elçiye minnet edilmez, bu akıl kârı değil," diyorsun. Oruç bunu anlatacak biz işte. Ya ne derin manalar var, ya ne derin manalar var. Oruca sadece açlık gözüyle bakan bu meseleden hiç bir mana yakalamamış demek. Buyrun devam edelim.

Tablacıya bahşiş verildiği halde, çok kıymettar olan o nimetleri kıymetsiz zannedip onu in'am edeni tanımamak nihayet derecede bir belâhet olduğu gibi (ahmaklık yani): Cenâb-ı Hak, hadsiz envâ-i nimetini nev-i beşere zemin yüzünde neşretmiş, ona mukâbil, o nimetlerin fiyatı olarak şükür istiyor. Şimdi şükür ne demek biliyor musunuz? "Allah'ım sana hamd olsun." Oldu mu? Umut? Olmadı. Umut onu herkese rahatça söyleyebilir. Böyle şükür değil demek ki. Şükürden murat başka. Nedir biliyor musun? Bizim yine bilmediğimiz bir kayde, çok elzem. Çamaşır makinesi alıyor musunuz eve? Alıyorsun, değil mi? Çamaşır makinesi şükrünü nasıl yapıyor? Çamaşırları yıkayarak. Bulaşık makinesi alıyor musunuz? Nasıl yapıyor şükrünü? Bulaşıkları yıkayarak. Araç alıyor musunuz? Araç. Peki şükür nasıl veriyor araç? Sizi bir yere götürerek. Demek ki her nimetin şükrü kendi nevinde. Göz verdi mi? Şu masunatı okuyacaksın, saniye Zülcelal'i bulacaksın. Para verdi mi? Allah yolunda infak edeceksin. Güç kuvvet verdi mi? Allah yolunda vakarlı duracaksın. Güzel bir hitabet verdi mi? Allah yolunda konuşacaksın, onun zekatını öyle vereceksin, deme. Allah Allah! Güzel dostlar, güzel çevre verdi mi? Herbiri Allah yoluna sevk etmeye çalışacaksın. Yoksa öteki türlü oturalım, "Allah'ım hamdolsun, Allah'ım hamdolsun." Verdiği bunca cihazatın şükrü nasıl olacak? Şimdi ben sana binbir çeşit mutfak malzemesi alsam, akşam bize güzel yemek yapacaksın diye. Sen de "Allah razı olsun" desende o yemeği yapmasan olur mu? Evde kabul eder misiniz böyle şükrü? Salih etmeyiz, değil mi? Şimdi Allah azze ve celle de demek bu noktadan şükrü nasıl istiyor? Her şükür kendi cinsinden amel etmekle olacaktır. Burda kendimizi kandırmamız lazım.

Şimdi bir de şükürde en önemli bir hadise nedir biliyor musunuz? Farkındalık hadisesi. Bizim bu asırdaki en büyük hastalığımız, inan, şükürsüzlük hastalığı. Yani var olan şeylerin güzelliğini göremiyoruz. Var olmayan şeyler neden bende yok, buna takılıp üzülüp duruyoruz. Çok büyük bir hastalık. Bakın mesela bir olay anlatalım. Karun hazinesinin anahtarını kaç deve taşıyor? İki yüz deve. Bakın bu kadar varlıklı bir adam düşünün. Hazinesinin anahtarını iki yüz deve taşıyor. Ama bir yerden bir yere seyahat ederken yine deveyle seyahat ediyor. Bugün içimizde en standart, belki bir öğrenci arkadaşımız bile, seyahat edeceği zaman uça biniyor mu? Biniyor. Bakın bu bizlere has sunulmuş özel nimetler. Yani Allah taa geçmiş zamanlarda belki birçok topluma sunulmamış nice nimetleri bize sunmuş. Şimdi biz bu güzelliklerin şükrü bir anlayabilsek. Ama biz bunları kölesi olduğumuzdan dolayı sorumluluk olarak adle diyoruz bunu, dünya sorumluluğu. Ya Allah bir vakit ayır. Vaktim yok. Görüyor musun? Kaç tane işim var? Niye küreselleşen dünya? Vaktin yok. Orada doğru söyledin, zaten vaktin yok. Vakit senin değil ki. Vakti sen yaratamıyorsun. Vakti yaratan başkası varsa, o vakit zaten senin değildir. Doğru mu? Allah Allah! Şimdi bize bu kadar nimet verilmiş, bu nimetler içerisinde Allah ne güzel tanınır, ya? Öyle mi? Bak koskoca serveti olan Karun bile deveyle gezerken, biz bugün en standart arkadaş uçağa biniyor. Şimdi bunların da nimet olduğunu, bence farkına varmamız çok elzem.

Risal-i Nur'da bir tabir geçer. Üstad Hazretleri Efendimiz Aleyhisselam dönemi ile ilgili bir şey anlatırken şunu der: "Da gel seninle Cezire tül Arab'a gidelim." O Arap yarımadasına gidelim. Niye? Çünkü o an kıymetli bir şey. Şimdi mesela ilkokulda çocuklar, "Hadi ampul yap," desen yapar mı hepsi? Yapar. Bir kıymeti var mı? Alıyorlar, ediyorlar, elektriği bağlıyorlar, yapıyorlar. Yani bir problem yok, değil mi? Ama Edison'un dönemine gittiğinde, iki bin deneme nihayetinde yapılmış o ampul çok kıymetli. Demek bir nimet dönem olarak da değerlendirmek zorunda. Bir şimdi ta eski dönemlere bakıp şimdiki dönemi kıyas ettiğimizde, gerçekten de Allah'ı bulmak için çok fazla daha imkanımız olduğunu göreceğiz. İmkan ne kadarsa hesapta o kadardır, bilgimiz olsun! Buyrun devam edelim.

O nimetlerin zâhirî esbabı ve ashabı, tablacı hükmündedirler. O tablacılara bir fiyat veriyoruz, onlara minnettar oluyoruz. Alıyoruz, değil mi? Bize kim ikramda bulunsa bir minnetimiz oluyor, evet. Hattâ müstahak olmadıkları pek çok fazla hürmet ve teşekkür ediyoruz. Maalesef kusura bakmayın, yalakalık, dalkavukluk, tabasbus bile ediyoruz. Onu söylüyor. Maalesef hiç yapmamız gereken şeyler, hiç insana yakışmayan şeyler ama onları da yapıyoruz. Halbuki Mün'im-i Hakikî, o esbapdan hadsiz derecede o nimet vasıtasıyla şükre lâyıktır.

Şimdi şu cümleyi bir daha söyleyeyim: Allah azze ve celle'nin bize şükür için yarattığı nereden belli? İkram etmesinden belli. Bir insan bir insana neden ikram eder? Şükür damarı tahrik olsun, çalışsın diye. O zaman şu cümleyi söyleyebilir miyim? İnsan zaten fıtraten şükreder! Hayatınızda mutlaka birisine teşekkür etmişsinizdir. Hocanıza etmişsinizdir, tam hanımı isterken kayınbabaya etmişsinizdir, çay ısmarlayan ahbabını etmişsinizdir ama etmişsinizdir. Demek ki insanda bu makine var, çalışmaya müsait. O zaman şunu tekrar edebilirim: İnsan fıtraten şükreder mi? Evet, eder. O zaman asıl sorun şükretmekte değil. Çok güzel, kim söyledi onu? Helal olsun. Asıl sorun nereye biliyor musunuz? Şükür doğru yere ediliyor mu? Bakın Risal-i Nur'da bir cümle geçiyor yine. Ya muazzam ya! Risal-i Nur'da gerçekten umarım böyle hakkıyla okuyabiliriz de, çok sırrı kelimeler geçiyor ya. Diyor ki: "Şükürden şirke gider." Ya ne demek o? Ben zaten şükrediyorum, niye şirke gideyim? Sen eğer yanlış merciye şükrettiğin anda, şükürden şirke gider," diyor. İnceliği görüyor musunuz?

Şimdi benim beslediğim tavuk gayrın tarlasına gidip yumurtalar verse, ben o tavuğu ne yaparım? Keserim. Şimdi nimetlere Allah yaratacak, bende gidip şükrü başka yere yapacağım. Ne olur o? Ya idam-ı mucib olur, değil mi? Allah Allah! Şimdi o zaman şirk ne demek oluyor, biliyor musunuz? Şirk: O'nun huzurunda iken başkasının kapısını çalmak şirkin ta kendisi. O'nun huzurunda iken başkasından minnet dilenmek şirkin ta kendisi. İşte Ramazan'da biz bu manayı da yaşıyoruz. "Ya Rabb, yalnız sensin," diyoruz. Mesela bir eve gittik, oturduk iftar sofrasına. Eskiden evin sahibi yediğinde yerdi. Şimdi o "ye" deyince de yiyemiyoruz. Neyi bekliyoruz? Ezanı bekliyoruz ve anlıyoruz ki demek ki sofranın esas sahibi bu da değil. Sofranın esas başka bir Sahibi var! Sen orada, onun emriyle, sen yemeye başladığında neyi ilan ediyorsun? "Ya Rabbi, evin sahibi de tablacıymış." Bak bak, ne güzel oldu, değil mi? Sultan-ı Ezel ve Ebet sen misin diyoruz! Bu manaları anlamak çok önemli ama dilde, akılda da değil. Kalben böyle tahkik etmek çok elzem meseleler. Yoksa şükür edeceğimiz yeri karıştırıp şirke düşeriz.

O zaman şunu da diyebilir miyiz? Şükrün ilk basamağı Tevhid! Yani bir insan da bu iman dersleri olmasa, tevhid hakikati olmazsa, bu adam şükreder, şükredeceği yeri bilmez. Çünkü şükür fıtraten bizde var, değil mi? O adam şükreder mi? Eder ama kime ve neye ettiğini bilemez. Allah Allah! E nasıl olacak demek ki bu okuduğumuz hakikatlerin tam içimizde karşılığını yakalayabilmek için, önce tevhidin karşılığını yakalamamız lazım. Ne kadar önemli ya şu iman dersleri, ne kadar önemli. Bak şeyi konuşabilirdik yani, elli yıldır çözemedik, oruçta sakız ne olur? İmsak vakti, iftar vakti. Bi türlü Ramazanın kıymetini bu sorularla sorup duruyoruz. Ee burda tevhid gibi bir hakikatı var ya, bu kadar derin bir hakikat var. Bu ne olacak? Bu olmadan belki orucumuz ne olacak, o bile meçhul? Bu ne olacak bu? Bunu nereye koyacağız? Hadi buyrun devam edelim.

İşte ona teşekkür etmek, o nimetleri doğrudan doğruya ondan bilmek, bir Allah'tan bilmek devam. O nimetlerin kıymetini takdir etmek, iki nimetin kıymetini takdir etmek ve o nimetlere kendi ihtiyacını hissetmekle olur, üç. Benim ihtiyacım varmış. Bir Allah'tan bildin, iki nimeti takdir ettin, üç ihtiyacını hissettin. Şimdi Allah azze ve celle bu nimetleri bir mana için veriyor, yoksa Allah tok olun, deste tok da olurduk, doğru mu? Taşın bir şey yeme ihtiyacı var mı? Yok. Bizi taş gibi de yaratabilirdi, sıkıntı yok. O zaman başka bir mana var, ne biliyor musunuz bu mana? Kendini hatırlatmak istiyor Allah. Midene kilidi vurdu mu? Vurdu. Uzandın ama dokunamadın, yiyemedin, içemedin. Daha sonra tam emir geldi, içtin. Allah Allah! Ya Rabbi, veren sen misin? Ben dalmışım, diyorsun. Evet, demek amaç ne? Allah'ın hatırlanması. Peki bu kadar masraf yapılıyor, sen bunu Allah'tan değil de tablacıdan biliyorsun. O kadar masraf ne oldu? Kainat adedince çöpe gitti. Bak, bir elmanın yaratılması için kainatın çalışması lazım. Sen o elmayı gübreden bildin, tablacıdan bildin, beş TL'den bildin. Ne oldu? O kadar masraf çöpe gitti. Çünkü kainatın ve elmanın yaratılmasının sebebi, "Kulum benden bil," demesiydi Allah.

Şimdi ben birden eski öğretmenimi hatırladım. Ya dedim, şöyle bir aranjman yaptırayım, çiçek yaptırayım. Hatta aradım, dedim ki: "Her dalına bir altın tak." Gönderdim öğretmene. İşte filan sınıf, filan numara öğrenciniz, Mehmet Yıldız, ellerinizden öper hocam. Öğretmen de aldı, hatırlayamadı beni. Ne oldu? Çiçek boşa gitti. Bak, altınlar, maltınlar ne oldu? Şimdi çiçek dediğin aslında başlı başına bir şey ifade etmez. Çoğu zaman yanından geçiyoruz, az önce konuştuğumuz gibi. Tek başına bir şey ifade etmiyor ama tam hatırlatıcı olarak verildiğinde ne oluyor? Karşıdaki hüngür hüngür ağlamaya başlıyor. Şimdi o zaman çiçekteki asıl mana nedir? Hatırlatıcılık'tı, değil mi? Şimdi o aranjmanı yaptırmakta ki asıl amacım şuydu: Kendimi hatırlatayım ve kendimi sevdireyim. Ama hoca beni hatırlamadı. Ne oldu? Bütün masraf çöpe gitti. Yani bu nimetlerin bize verilmesindeki esas maksat, Allah kendini hatırlatmak istiyor, Allah kendini sevdirmek istiyor, değil mi? Yoksa ben bu ikisini yapmazsam, bütün masraf çöpe gitti.

Şimdi bizim bir arkadaş bana tesbih hediye etmişti. Biz de işte namazdan sonra tesbihat yaparken tesbih çekiyoruz ya. Sonra bileğime astım. Tam dua vakti geldi, baktım bileğimde tesbihi gördüm. Ya arkadaş hatırladım, ona da dua ettim. Sonra dedim ki: "Ya demek ki hatıra, hatırlanmak için var." Bir tesbihi hatıra verip kendini hatırlatmışsa. Ya şu parmakları veren, dedim, tesbih dediğin bir taş, yani benim için hayatı değeri yok. Ama şu eller, şu parmaklar benim için hayati bir değeri var. Tesbihi vereni hatırlamışken şu elleri vereni hatırlamamak nankörlüğün dibi oluyor. İşte Ramazan ayı bunu kırıyor, tam bunu kılıyor ve burada ne oluyor, biliyor musunuz? Bak, parmak vermiş hatıra, göz vermiş, kaş vermiş. Ya çok burada şerefli bir olay var. Allah bizim gönlümüzü kazanmaya çalışıyor, farkında mısınız? Bu nasıl bir şereftir, dir ya! Koca kainatın sahibi hediye veriyor, ikram veriyor, hatıra veriyor, senin gönlünü kazanmaya çalışıyor. Bu nasıl bir şeydir, ya! Bakın Risal-i Nur'da bir denklem var. Bu denklemi anladığınız anda Ramazan'ın en sihirli anahtarı çözmüş olacaksınız. Muzâaf ne demek biliyor musunuz? Muzâaf? Katmerli, çok fazla manasında. Üstad Hazretleri bir denklem yapıyor, diyor ki: "Muzaffer ihtiyaç, iştiyaktır." Buna çok ihtiyacım var mı? O zaman artık neyim var? İstiyakım var. Devam ediyor: "Muzaaf iştiyak, muhabbettir." Ee benim buna ihtiyacım çok olursa sevgim artar. "Muzaaf muhabbette aşktır." Ee ben su en sonunda buna aşık olurum.

Şimdi bakın, oruçtaki ince manaya bakın. Allah azze ve celle benim midemi anahtar vurmasındaki esas temel maksat şuydu: Bu nimete ihtiyacını anla, çünkü hep elinin altında, bunu göremiyorsun. İhtiyacını anladın mı? Anladın. Benim buna ihtiyacım muzaaf oldu mu? Oldu. Ee biz az önce öğrendik, muzaaf ihtiyaç iştiyak doğurdu. Ben hep iştahlandım buna, iştiyak duydum. Ya nerde o su, nerde o su. Muzaaf iştiyak muhabbet doğurdu. Ya şu suyuda bir seviyorum sormaya ya. İçince böyle boğazını nasıl serinletiyor. Muzaaf muhabbet aşk doğurdu. Ben bunu susuz yapamam. Şimdi ben bunu maddeden örnek verdim ama kainatta benim sevdiğim ne varsa, asıl sevdiğim şeyler onlar değil, Allah'ın Esmasıdır. Madem kainatta sevdiğim her şeyi Allah'ın Esmasıdır, benim asıl ihtiyacım Allah'adır. Madem ihtiyacım Allah'adır, iştiyakım Allah'adır. Madem iştiyakım Allah'adır, muhabbetim Allah'adır. Madem muhabbetim Allah'adır, aşkım Allah'adır. Madem aşkım Allah'a, işte o Likaullah denen kavuşma ve buluşma gününü insan nasıl bir arzu ve istekle çeker, orayıda siz hesaplayın. İşte Allah nasıl sevilir? Allah böyle sevilir. Çok muazzam bir sır. Devam edelim mi?

İşte Ramazan-ı şerifteki oruç, hakiki ve hâlis, azametli ve umumî bir şükrün anahtarıdır. Çünkü sair vakitlerde mecburiyet tahtında olmayan insanların çoğu, hakikî açlık hissetmedikleri zaman, çok nimetlerin kıymetini derk edemiyor. Tam bizi anlatıyor. Evet. Kuru bir parça ekmek, tok olan adamlara, hususan zengin olsa, ondaki derece-i nimet anlaşılmıyor. Şimdi varlıklı bir adam Ramazan'da Ramazan kolisi götürsen ne yapar? Güler, değil mi? Ya yeğenim, dalga mı geçiyorsun der, ya. Deprem oldu, gördüki adam köşede koli dağıtan bir yer var, ne yapar? Sıraya girer, değil mi? İşte Ramazan o deprem. Birden kesildi nimetler, zengin fakir hepsi bu manayı anlıyor. Demek ki nimet nefsi yemler, Ramazan nefsi gemler, "Gemler dur bakayım," der. Demek ki bu tür mahrumiyetler kulu ihtiyacını hissettirerekten Allah'a yaklaştırıyor. Şimdi fakir adam bu nimetlere ihtiyacını bir derece bilir. Ama varlıklı bir adam o nimetlerin yokluğu ne demek, bunun manasını bilemeyeceğinden. Orada devreye Ramazan giriyor ve ne oluyor? Hani böyle telefon falan dengesini yitirdiğinde, bir fabrika ayarlarına döndürüyoruz ya. Oruç bir düğmeye basıyor, kul ayarlarına dönmüş oluyoruz, ya? Evet. Halbuki, iftar vaktinde o kuru ekmek, bir mü'minin nazarında çok kıymettar bir nimet-i ilahiye olduğuna kuvve-i zâikası şehadet eder. Öyle oluyor, değil mi? Tam böyle oruca on beş dakika kalmış, masaya oturuyorsun, hep onla bakışıyorsun. Ekmeğe göz kırpan arkadaşlar görüyorum arada. Niye? Kıymetleniyor. Yüzüne bakmadın, ekmek kıymetli bir hal alıyor. Evet.

Padişahtan tâ en fukaraya kadar herkes, Ramazan-ı Şerif'te o nimetlerin kıymetlerini anlamakla bir şükr-ü mânevîye mazhar olur. Herkes mi? Herkes. Ramazan'ın önünde kulun farkı mevcut değil, herkes kul. Allah Allah! Bak bu manayı anlatıyor. İnsanın içerisindeki Firavun'un, Nemrut'un, Şeddat'ın kafasına eziyor ya Ramazan. Evet. Hem gündüz de ki yemekten memnûiyeti cihetiyle, memnûiyet yasak. "O nimetler benim mülküm değil. Ben bunların tenâvülünde hür değilim. Demek başkasının malıdır. Benim olsaydı istediğim zaman yiyebilirdim ama demek başkasının ki şimdi yemeyeceksin," diyor. Evet. Ve in'âmıdır; "Onun emrini bekliyorum" diye, nimeti nimet bilir, bir şükr-ü mânevî eder. İşte, bu suretle oruç çok cihetelerle hakikî vazife-i insaniye olan şükrün anahtarı hükmüne geçer.

Şimdi üç tane kavramı konuşup dersi bitirelim. Kavramlarımız: Medih, Şükür, Hamd. Medih yani medhetmek manasında şimdi konuşacağım. Medih yani medhetmek cansız bir mahlukata yapılır, insan içinde yapılır, Allah azze ve celle içinde yapılır. Medhetmek övmek, güzel sözler söylemek. İkinci mana olan şükretmek cansız varlıklara yapılamaz. Teşekkür etmek manasında insana yapmak caizdir ve şükretmek manasında Allah azze ve celle yapılır. Şükür budur. Geldik Hamd etmeye. Ne cansıza yapılır, ne insana yapılır, bizzat Allah'a yapılır. Hamd öyle bir sırdır ki: "Ya Rab, her kimden, her kime verilmiş, geçmiş, övülmüş, bulunmuş ne kadar güzellik varsa. Ben bilirim ki bu güzelliklerin bütün esas tek ve sahici kaynağı ancak sensindir. O yüzden her kimden, her kime, ne kadar övgü varsa onların da esas sahibi ancak sensindir," demek hamd etmektir. Ne cansıza yapılır, ne insana yapılır, yalnız ve yalnız Allah'a yapılır. Biz de öyle bir hamd edelim mi! Ya Rabbi, Ya Rabb diyelim şöyle vermediklerine takılıp, o verdiğin güzellikleri göremeyip, hamd edemediğimiz için. Bu Ramazanın bereketi hürmetine Sen bizleri affeyle Yarabbi. Amin. Amin. Amin.

"Sübhaneke la ilmelena illa ma allemtena inneke entel alimul hakîm." Ve ahihürü davahü münel, Elhamdullah rabbil, alemin. El-Fatiha ma salavat.