📱

Get Our Mobile App

Take your business learning on the go!

Download on the App StoreGet it on Google Play

Ey Gökyüzünün Sahibi Dara Düştük - 23. Söz 3. Nokta - Tevekkül @Mehmedyildiz

Hayalhanem1:49:23

Transcription

İnsan ile iman arasındaki inanılmaz meseleleri anlatan 23. Söz dersleri. Birinci noktayı işlemiştik, intisap sırrı. İkinci noktada Ey Feneri hükmünde enaniyet meselesi vardı, onu da işledik. Bugün üçüncü nokta, inanılmaz bir mesele, tevekkül meselesi.

Çok inanılmaz bir mesele. Yani psikolojik bunalımlardan kurtulmak için bir insanın bunu bilmeme lüksü yok. Mutlaka dermanı, çözümü sadece ve sadece bu kelimede desek abartmış olmayız. Öyle bir mesele.

Tevekkül nedir? Tevekkül, Allah'a güvenmek manasındadır. Diğer bütün güç kaynaklarından sıyrılarak sadece noktayı istinad Allah Azze ve Celle'yi bilerek ona güvenmek demektir.

Tevekkül kelimesi vekele kökünden gelir. Tevekkül fiili mastarı ve çekimleriyle birlikte Kur'an'da 58 ayette 70 farklı yerde geçmektedir. Bu kelime tefaül babından geliyor. Neden söyledik bunu? Yani anlam olarak sülasi köküne, üç harfli olan kökü var ya sülasi köküne yakın bir anlamdadır. Ama bu battan geldiğinden dolayı o fiilin, tevekkül fiilinin peyderpey gerçekleştiğini bize bildirir. Yani dersten çıktım olayı anladım çözüldü mü? Çözülmedi. Olay yani fiil nasıl gerçekleşiyor? Peyderpey biz bunu fiilin babından o şekilde anlıyoruz.

Tevekkül fiiline bakan Allah Azze ve Celle'nin bir ismi var biliyor musunuz? Hangi isim? Tabi el-vekil ismi değil mi? Bu da aynı kökten gelmektedir. Sonsuz manada güven veren demektir. Kendisine güvenene kefil olan manasındadır. Mutlak manada koruyan anlamındadır el-vekil ismi. Allah Azze ve Celle'nin el-vekil ismi. Bazen dertli olunca Allah Azze ve Celle'nin isimlerini çekeriz değil mi? Zikrederiz. Bu da belki kalbe konulması gereken, dile bulaşması gereken bir isim.

Şimdi tevekkülde vekillik var. O zaman bir de vekil kelimesine bakalım dersin başında. Vekil ne demek? Vekil normalde işin havale edildiği kimse demek değil mi? Mesela bizde vekil şu manadadır. Biz avukatı kendimize vekil atarız. Biz ne oluruz? Müvekkil. Avukat ne olur? Vekil. Yani gerçek mal sahibi benimdir. Gerçek yetki sahibi benimdir. Ama avukatı kendi adıma sözcü ve işlerimi yapan bir vekil olarak atıyorum. Bizde vekillik bu manada. Mesela milletin vekili var değil mi? Millet vekilliği. Bunu aslında seçen kim? Aslında seçen benim. Benim adıma mecliste hareket etsin diye onu vekil seçiyorum. Şimdi bizde vekillik bu manada.

Ama Allah vekil olduğunda mana böyle olmuyor. Allah'ı vekil yapmak demek kölenin efendisi demek. Anladınız mı? Dünyada kullanılan anlamı karşılığı olarak değil. Allah'ı vekil yapmak demek kölenin efendisi demek. Yani ben Allah'ı vekil yaptığımda gerçek mal sahibi Allah Azze ve Celle oluyor. Kölenin malda hissesi olmuyor. Köle dediğin efendisinin emrinin dışına çıkamıyor. Yani Allah'ı vekil yaptığında tekrar söyleyeyim kölenin efendisi oluyor.

Madem kölenin efendisi ne demek biliyor musunuz? Ne verse onu yerim. Bir gün öyle olmuş. Yolda bir köle görmüş adam. Sen demiş kimsin adın nedir? Efendim ne derse oyum. Nerede kalırsın? Efendim nerede derse. E peki sen ne yersin? Efendim ne verirse. Peki sen ne giyersin? Efendim neyi giy derse. Köle diye anlıyor musunuz? Efendisine tamamen ram olmuş bu manada. Yani biz Allah vekil dediğimizde bir milletvekili ya da avukat için kullandığımız manada kullanmıyoruz. Kölenin efendisi manasında kullanıyoruz. Anlıyor musunuz manayı? Bence vekil kavramı bizde hiç şimdiye kadar pek oturmamıştı diye zannediyorum. Biraz karışıyor dünyadaki jargonuyla onu değerlendirdiğimizde. Ama hakiki manada böyle. Kölenin efendisi manasında.

E öyle olduğunda durum şuna dönüşüyor. Tevekkülde Allah Azze ve Celle'yi kendine vekil yaptığında. Kölenin efendisi Allah'a kendine vekil yaptığında. Baştan işi Allah'a bırakıp sonra üstüne düşeni yapıyorsun. Bak yine bir tane yanlış bildiğimiz doğruya gitti konu. Doğru mu? Normalde biz tevekkülde Allah Azze ve Celle'yi nerede düşünüyoruz? En sonda. Ama bu verdiğimiz manalarda nerede başlıyor? Başta Allah'a vekil yapıyorsun. Ya Rabbim ben bu işe giriyorum. El-Vekil isminle. Sen benim vekilimsin. O manada giriyorum. Yani kölenin efendisi'nin o manada giriyorum deyip daha sonra üstüne düşeni yapıp sonra da el-Vekil'in hükmüne karışmıyorsun. Olayı anladınız mı? Tevekkül sadece olayın sonunda mı gerçekleşiyor? Hayır başında da gerçekleşiyor. Allah'a vekil tayin etmek budur.

Bir, malı hakiki sahibine verdim.

İki, elimden geleni yaptım.

Üç, neticeye razı oldum.

Bir, malı hakiki sahibine verdim. En başta.

İki, elimden geleni yaptım.

Üç, neticeye rıza ve kanaat gösterdim.

Toplulukta bir karar alacağın zaman Allah Azze ve Celle sana yeniden bir kitap veya yeniden bir Resul gönderecek değildir. E peki bu manayı nasıl yakalayacağız? El-Vekil manasını? Meşveretle yakalayacağız. Öyle diyor değil mi ayette? Onlar kararlarını şurayla alırlar. Yani başta şura niyetin şu olacak. Meşveret niyetin. Ya Rabb senin rızanı bulmak için biz bu meşvereti yapıyoruz. Yani başta kimi vekil tayin ettiniz? Allah Azze ve Celle'ye. Ondan sonra da meşveret edilir. Meşveretteki temel olay oy çokluğu da değildir. Bazen birisinin oyu bir, birisinin dokuz olur. O bir olan çok mantıklıdır ve diğerlerini cerbezeye girişmeden ikna etmeye çalışır. Daha sonra da ortak bir hamurdan ortak bir karar çıkar ve kişi kalben buna teslim olur. Tevekkülün bizler hareket ederken bize bakan manası bu meşveret meselesidir. Anlıyorsunuz değil mi? Yoksa Allah Azze ve Celle bize yeniden bir Kur'an, yeniden bir Resul gönderip işte senin kararın, hükmün şudur diye beyan edecek değildir. Biz Allah Azze ve Celle'nin hükmünü ilmek ilmek kendimiz aramamız gerekiyor.

İstılahi manada tevekkül anlaşıldı mı acaba kavramcıyetinde? Şöyle devam edeceğim. Tevekkülle ilgili bilinen bir iki yanlış var. O yanlışla dersin girişinden devam etmek istiyorum. Hala dersin girişindeyiz. Tevekkülde en çok yapılan hata şudur. Tevekkül eden bir insan netice hesabı yapar. Siz doktora gittiğinizde hangi doktor daha iyidir diye netice hesabı yapmıyor musunuz? Yapıyorsunuz. Ondan sonraki işe karışmıyorsunuz. Siz birisiyle ortaklık yaptığınızda bu adamla anlaşırım, kâr elde ederim ya da anlaşamam diye netice hesabı yapmıyor musunuz? Siz bir yerde dükkan açtığınızda nerede açsam daha iyi kazanırım diye netice hesabı yapmıyor musunuz? Yapıyorsunuz. Siz bir ilacı kullandığınızda ya şu marka ilaç daha kaliteli daha hızlı iyileşebilirim hesabını yapıyor musunuz? Yapıyorsunuz. Demek ki çok büyük bir hatadır bu. Tevekkülde netice hesabı yapılır. Ama neticeye karışılmaz. En güzel tohumu alırsın bir tane elma vermez. Anlıyor musunuz olayı? Ama en güzel tohumu arayıp bulmanın adı tevekküldür. Tekrar edeyim. Çok büyük bir hatadır burası. Siz mesela iş yapıp birisine iş veriyorsunuz ve bunu tevekkülle yapıyorsunuz. Ehli iman tüccarlarsınız. İşinizde netice hesabı yapmıyor musunuz? Bu fiyatı verirsem kar bu fiyatı verirsem zarar hesabı yapmıyor musunuz? Demek ki tekrar söyleyeyim tevekkülde netice hesabı yapılır. Ama beklenmedik olaylar olur oraya rıza göstermek zorundasın. Tevekkülde netice hesabı yapılır ama neticeye karışılmaz. Tevekkül anlatılırken yapılan en büyük hatadır. Ya boşver o işleri deyip kulun elinden gelenlerin yapılması engellenmektedir. Tekrar söylüyorum. Kişi netice hesabı yapmalıdır. Ama konu tabi ki de senin hesap ettiğin gibi çıkmayabilir. O zaman kalbin bu işe rıza gösterirse sen mütevekkil birisin demektir. Çok önemli meseleydi. Üstüne vurgulayarak söyledim. Anlaşıldı mı acaba? Anlaşıldı.

Tevekkülle ilgili yanlış yapılan meselelerden bir diğeri. Bizim tevekkül etmemiz ekstra yapmamız gereken bir lütuf değildir. Tevekkül imanın iktizasıdır. Yani olmazsa olmazıdır. Ne demeye çalışıyorsun sen? Yani adeta tevekkül imanın bir cüzü bir parçası mıdır? Tam öyle söylüyorum. Adeta tevekkül imanın bir cüzü bir parçasıdır. Sağlıklı bir ağacın semeresi neticesi elmadır. Sağlıklı bir imanın içerisinde netice olarak tevekkül çıkmak zorundadır. Hani anlatırlar ya geçen cenazeye gittik yakınını kaybetmiş. Maşallah adam nasıl da tevekküllü durdu. Yani sen şimdi o adama bir ekstra durum yaptı, lütuf etti manasında mı söylüyorsun? Yani o yaptı çok güzel ekstra ama ben yapmam. Bana lazım değil. Hayır. Onun öyle durduğu gibi sen de mütevekkül durmak zorundasın. Tekrar söylüyorum. Tevekkül böyle bizim ekstradan yaptığımız bir amel değildir. Tevekkül imanın iktizasıdır. Yani biz bu derse sahip olmak zorunda mıyız? Bu ders imanımızın bir parçası olmak zorunda mı? Hem de nasıl. Ah bir bilseniz. Çünkü bir insan dünyada bu tevekkülü gösteremezse kabirde de bunun karşılığını alamayacak demektir. Aslında inanılmaz bir turun soldur. Bu derin meselelere de gireceğiz. Burası da anlaşıldı mı?

O zaman tevekkülle ilgili yeni konuya geçerek devam ediyorum. Üç çeşit tevekkül vardır. Bunu konuşalım. Hala dersin girişindeyiz. Anlaşılıyor mu? Sorun yok değil mi buraya kadar? Başlığımız neydi? Zamanında tevekkülle ilgili çok münakaşalar yaşanmış. Özellikle Tanzimat döneminden sonra Avrupa'dan bir geri kalınma meselesi olmuş. Çünkü harpten çıkmışsın bütün dünya üstüne geliyor. Avrupa hayranı bazı insanlar da bu tevekkül meselesini çok kazmışlar. Demişler ki Müslümanların çalışmamasından tembelliğinden dolayı geri kaldık durduk derler. Duymuşsunuzdur. Lisanoda da geçmektedir değil mi? Yani o dönem Avrupa hayranı bazı insanlar sürekli suçu kime bırakıyor? Müslümanlara. Ana konu ne burada? Tevekkül. Yani onlar tembel tevekküle ediyor. Allah zaten yaratacak diyor. Çalışmıyorlar. Bak Avrupa çalışıyor biz çalışmıyoruz o yüzden bunlar geri kaldı. İşi buraya getirmişler. Şimdi koskoca imparatorluk çalışmadığından dolayı mı 600 yıl boyunca bütün dünyayı hükmetmiş? Böyle bir şey mümkün olabilir mi? Aksine biz ne zaman İslam'a yapışsak terakki etmişiz. Biz ne zaman İslam'dan geri dursak bu zaman gerilemedi. Tedenli yaşanmış. Bir de matematik hesabı yapalım lütfen. 600 yüzden büyüktür. Yani 600 yıl boyunca yaşananlar ortada mı? Tabii ki de ortada. Demek ki 600 yıl boyunca doğru bir tevekkül anlayışı yaşanmış. Ama Tanzimat'tan sonra savaştan çıkılmış, insanlar dağılmış, belli başlı Türkiye'nin o dönemki gündem meseleleri, Osmanlı'nın o dönemki gündem meseleleri yaşanmış. Şimdi o demek bir şeyler belki rayına oturmamış olabilir. Ama burada hesabın fatura edileceği kavram tevekkül olmaması lazım. Bu arada yine Üstad Hazretleri'nin müjdelerinden vardır. İleride Avrupa'da geçilecektir. Bu güzelliği de vereyim.

Şimdi zamanında büyük tartışma konuları olmuş bu. Biz bu tartışma konularını ele aldığımızda şu soruyu sormamız lazım. Nereye kadarki benim sorumluluğum? Nereye kadarki Allah'ın takdiri? Anladınız mı? Tevekkülle ilgili en büyük sorun burası yaşanmış. Nereye kadar benim sorumluluğum? Bence az önceki netice meselesi çok önemliydi. Fark ettiniz mi? O zaman netice hesabı benim sorumluluğum mu? Benim sorumluluğum çok basit. Gömlek alırken bunu yapıyorsunuz. Fiyat performans. İşe girerken yapıyorsunuz. Bu iş daha iyi midir? Bir insanla evlenirken acaba bununla geleceğim daha iyi gider mi? E yapma o zaman o hesapları da yapma. Kapat gözünü devam et tevekkül oysa. Tevekkülde netice hesabı yapılır. Neticeye karışılmaz. Yani insan şunu anlaması lazım. Nereye kadar benim sorumluluğum? Nereden sonra Allah Azze ve Celle'nin takdiri? Neden bu kavram önemli biliyor musunuz? İnsan Allah'ın takdiri olan alan var ya Allah'ın vazifesi olan alan. İnsanın oraya karıştığı anlar dünyada en çok ümitsizliğe kapıldığı anlardır. Buyurun iç aleminize bakın. En çok yeise ümitsizliğe düştüğünüz anlara lütfen bakın Allah'ın işine takdirine karıştığınız anlar mı deyin mi? O yüzden bu sınır çok önemli. Anlıyor musunuz demek istediğimi? Sağlıklı bir tevekkül için nereye kadar benim sorumluluğum? Nereden sonra Allah Azze ve Celle'nin takdiri? Bizim bu ayrımı çok iyi yapmamız lazım. Tekrar edeyim. Bir insanın yeise ümitsizliğe en çok düştüğü an buyurun Allah'ın işine karıştığı andır. Bu inanılmaz bir mesele yani. O yüzden bunu anlamamız lazım. Bunu anlamak için de tevekkülü üçe ayırıyoruz.

Bir, yapılması gerekeni yapmadan işi Allah'a havale eder. Bu doğru mu? Yanlış mı? Yanlış. Yanlış bir tevekkül şekli. Yapılması gerekeni yapmadan işi Allah'a havale eder. Şimdi Mersin'de Hayalhanem kampüs projesine başladık değil mi? 15 dönüm yeri Allah hamdolsun nasip etti. Şimdi inşallah yavaş yavaş onun inşaatı da inşallah Allah nasip edip başlayacaktır. Kim yapacak Hayalhanem kampüsü? Allah yapacak. Allah yapacak olduktan sonra her şey kolay. Öyle mi? E çekelim o zaman ellerimizi. Öyle vermiyor ki. Ben öyle veririm demiyor yani. Allah Azze ve Celle'nin burada şartı adi planında belli başlı bize düşen sorumluluklar var mı? Var. Ne diyor? Siz elinizden geleni yapmaya mücadele ettikten sonra ben o işi bitiririm diyor. Şimdi anladınız mı demek istediğimi? O zaman orayı yapacak olan Allah olduktan sonra kolay mı iş? Kolay. E tamam gidelim evlerimize uzanalım. Yapmayalım bu işleri. Zaten Allah bitirecek orayı. Veriyor mu öyle? Öyle vermiyor. Demek ki önce elimizden geleni yapmamız lazım. Daha sonra da elimizi açıp yarabb bu elden gelenler bitti. Bundan sonra senin müdahalene biz muhtacız diye yalvarmamız gerekiyor. Anladınız değil mi? Yanlış tevekkülü. Hiçbir şey yapmadan zaten Allah halleder. Biz bunu Kovid döneminde de çok yaşadık. Maske takmaz, tedbir almaz, dezenfektasyona dikkat etmez. Ya valla zaten beni hasta etmezler. Kaç tüp serum verdiler sonra ona? 70 tüp mü verdiler o arkadaşa? Yani anlıyor musunuz ne demek istedim? Yani Allah böyle kabul etmiyor ki sen Allah Azze ve Celle'yi böyle itham altında bırakıyorsun. Enteresan bir mesele. 2015'te Kabe'de 55 metrelik bir vinç kopuk devrildi. Hatırlıyor musunuz? 107 hacı vefat etti. 237'de yaralı vardı. Şimdi burada acaba vinç noktasında ihmal var mıydı? Diye bakmadan aman canım kader deyip üstünü geçsek bu gerçekten Kur'an'ın anlattığı kadar anlayışı olur mu? Olmaz. Sen kadere iftira atmış olursun böyle. Yani demek ki burada bir problem var. Elinden geleni yapma ama neticeyi kader canım deyip Allah'a bırak. Bu hiç sağlıklı değil. Şimdi İslam coğrafyalarında zulüm bitmiyor. Öyle mi? İşte bu yüzden bitmiyor. Elimizden geleni yapmıyoruz ama ne diyoruz? Kader diyoruz. Gerçekten İslam'ın kaderi mi bu? Gazze'de yaşanan, Doğu Türkistan'da yaşanan ya da bizim toplumumuzda ahlak bence iyi seviyelerde değil yani. Özellikle Müslümanlar cihetinde. Başkalarına benzemeye başlıyoruz. Şimdi hiç elimizden geleni yapmayalım. Aman canım kader bu diyelim. Yani kaderi gerçekten herhalde en çok anlaşılmayan konulardan birisi olsa gerek. Şimdi bu mu yani? Bu bizim kaderimiz mi gerçekten? Zillet altında kalmak, sürekli zulüm altında kalmak. Yani elinden gelenleri yapma ama işi Allah'a havale et. Sana düşeni yapma. Bu doğru bir tevekkül anlayışı Yunus. Değildir. Yani bugün alemi İslam'a yardımlar gelmiyorsa, Allah'ın inayeti gelmiyorsa en büyük sebebi bu cihette kıvamı tutturamadığımızdan dolayı gelmiyor. Elimizden gelenleri yapmadan Allah'tan yardım istiyoruz. Allah da bunlara karşılık cevap vermiyor.

İki, yapması gerekeni yapar ama işi Allah'a bırakmaz. Bu doğru bir tevekkül mü? Bu da değil. Yapması gerekeni yapar ama işi Allah'a havale etmez. Bırakmaz. Garip mesele. İşkoliklerin durumu budur işte. Sürekli dükkanda ellerinden geleni yaparlar. Çalışırlar yani. O noktada meleke kesmetmiş. Çalışıyor. Sabah akşam çalışıyor. Ama en ufak mesele de kalbi titriyor. Yani senin dükkanın üç kat bereketlenebilir. Ama senin dükkanın elinden geleni yapmana rağmen bir anda çökebilir yani. Bu Allah'ın takdiri artık işin orası. Sana bakan noktası sen elinden geleni yaptın mı? Sürekli böyle şarkıda, türküde, Twitter'da, Twitter'da yazıyoruz işte. Rızkımı veren Hüda'dır. Kula minnet eylemem diye. Ama bir imtihan başımıza geldiğimizde hiç öyle davranmıyoruz. Çünkü doğru bir tevekkülle hareket etmiyoruz. Elinden geleni yapıp işi Allah'a bırakmamak noktasında en güzel örneklerden birisi de bazı üniversite talebesi kardeşlerimizdir. Nasıl çalışırlar? Sabah akşam. Biz de öyle çalıştık o dönem. Sabah akşam ders çalışırlar. Öyle değil mi? Gecelerini gündüzlerine katarlar. Çılgınlar gibi ders çalışırlar. Bir de bunun yanında psikolojileri bozulur mu? Bozulur. Ya sen elinden geleni yaptın. Senin psikoloji niye bozuluyor bunun yanında? Neden bozuluyor sizce? Elinden geleni yaptıktan sonra işi Allah Azze ve Celle'ye bırakmadığından dolayı sürekli içeride aynı sesi duyup durdular. Ya başaramazsam? Halbuki yapan Allah sana düşer sadece vazifeni yapmak. Başarıp başaramayan kısmını orayı düşünemezsin işte. Netice hesabında orayı düşünemiyorsunuz. Anlıyor musunuz demek istediğimi? Oraya kadar ki bütün hesapları düşünmeniz gerekiyor ama netice kısmını düşünemiyorsunuz. Orası haram işte. Olayı anladınız mı? Bu da bir yanlış tevekkül şeklidir yani. Çok enteresan. Kimileri torununa mal bırakma sevdasına düşer değil mi? Aman benden sonra onlara bir şey olmasın. Şimdi başta kulağa masumane geliyor ama bu da Allah'a bir tevekkülsüzlüktür. Elinden geleni yapıyor hala oraları düşünüyor. Aman onların başına bir şey gelmesin diye. Halbuki onlar senin torundan önce Allah'ın kullarıdır. Oraları tamamlayamıyoruz. Bir insan işiyle ilgili önemli bir imza atacak. Ya birilerini kızdırırsam. Ya benim başıma bir iş gelirse. Sen bu hesabı yaptıktan sonra o zamana kadar elinden geleni yapmışsın. O zamana kadar doğruyu yapmana ne engel oluyor? Tevekkülsüzlük engel oluyor. Bunlar elinden geleni yapmana rağmen yanlış tevekkül örnekleridir.

Üçe geçtik. Üçüncüyse doğru olanı. Elinden geleni yapar ve işi Allah'a bırakır. İmam Gazali şöyle diyor. Bütün dünya bir araya gelip engellese dahi Allah'ın senin için takdir ettiği şeyin sana ulaşacağına bütün dünya bir araya gelip sana yardıma çalışsa bile Allah'ın senin için takdir etmediği bir şeyin sana ulaşmayacağına inanmaktır tevekkül demiş. Mesele bu. Giriş anlaşıldıysa derse geçebilirim. Giriş kısa sürdü. Yarım saate girdik. İyi gidiyoruz değil mi? Araba otobana girdi. Tamam mıyız? Düşünün araba kampüsten otobana girdi. Ne kaldı? Şuradan İstanbul'a gideceksin. Değil mi? Ankara'dan Ankara'dan mı? Veririz abi. Anlaşılıyor mu? Evet.

Şimdi nereden okuyorduk? 23. sözden. Ne anlatıyordu? İman ile insan ilişkisi. Ama hangi ilişki? Ya sadece ahirete kalan ilişki değil. Bu yanlış. Ya bu iman olmadan dünyada nefes alamaz insan. O yüzden ben imanın içinden dünya huzuruma da talibim. Kendi adıma konuşayım. Ben onu da kazıyorum, onu da arıyorum ve denk gelen bazı noktalarda çok şükrediyorum. Allah'ım sen bunu tattırmasan ben bu hassas yapıyla ne hale düşerdim diye çok şükrediyorum. İşte burada iman-insan ilişkisinde senin dünyada psikolojinin bozulmaması, huzuru bulman için en önemli mesele yani çıldırtıcı seviyede önemli mesele tevekkül meselesi. 23. söz, 1. mepas, 3. nokta. Ömer müsaadenle ilk cümleyi ben okuyayım. Birinci konumuz burası. Dersi 5'e böldüm. Az önceki 0'dı. Yani aslında 6'ya böldüm ama gözünüzde büyümesin diye 0 dedim dibayice. Kaç kaldı? 5 kaldı 0 gitti. Yani kaç parça aslında bölüm? 5. Lütfen bak öyle saymayın. Efendim? Yani zemin artı 5. Çok güzel. Öyle düşünelim. 0'ı bitirdik dibayiçeyi. Şimdi birinci kısım, 23. sözün ilk cümlesi. Çünkü inanılmaz bir cümle. Burayı çok iyi anlamamız lazım.

İman hem nurdur hem kuvvettir. Bir daha söyleyelim mi? İman hem nurdur hem kuvvettir. Bu 3 kelimeyi de incelememiz lazım. İman sonra iman nasıl nur oluyor? Sonra iman nasıl kuvvet oluyor? İman nasıl nur oluyor? İman nasıl kuvvet oluyor? Bunu incelememiz lazım. Şurası inanılmaz bir mesele. İlk, iman yazabilirsiniz.

Dışarıda teselliye muhtaç nice insanlar var. Geçen işte birisi açmış. Psikolojisi nasıl bozulmuş? Ya bunları çok zikretmek istemiyorum ama ders anlaşılsın diye. Eşini arıyor. Görüntülü konuşurken kafasına basıyor. İntihar ediyor. Başka birisinin gözünün nuru çocuğu beklemediği bir anda hastanede vefat ediyor. İşte başka bir tanesini duydum. 10 yaşında çocuk. Diş çektirmeye giderken kan kalbinden vefat ediyor. Allah hepsine gani gani rahmet eylesin. Allah'ın melekleri inşallah onlar. Başka bir tanesine bakıyorsun. Yani dün huzurla ailesiyle birlikte olduğu tatilde bir anda bakıyorsunuz. İnanılmaz bir felaket yaşanıyor değil mi? Yani dünya nazarıyla baktığınızda felaket. İnşallah onlar ecirlerini gani gani alacaklardır. Öyle itikat ediyoruz. Ama dünya nazarıyla baktığınızda yani çoğu insan için bir anda kaldırılması çok ağır yükler bunlar. Bunlar yük manasında bakıyoruz. Şimdi karşınıza böyle insanların geldiğini düşünün. Çocuğuyla ilgili problem yaşamış. Canı ciğeri, evinin direği belki bir beyi var. Bir anda kendine zarar gelmiş ya da bir trafik kazasında duyuyor ki bitmiş. Bir tane hanımefendi anne, 3-5 çocuğuyla birlikte kalıyor. Ya da Gazze'yi düşünün, Suriye'yi düşünün. Savaştasınız bir anda eşiniz şehit edilmiş orada. Ondan sonra almışsınız 4-5 çocuğunuzu torun torba hiç bilmediğiniz bir diyarda, delili bile bilmediğiniz bir diyarda ekmek alıp yaşamaya çalışıyorsunuz. Yani çok ağır meseleler bunlar. Bunlar yük kavramına giriyor. Yani bugün okuyacağımız yerdeki yük kelimesinin karşılığı bu başımıza gelen olaylar. Karşınıza geldi böyle bir tane arkadaşımız ki biz de benzer şeyleri yaşıyoruz ya da yaşamaya namzetiz. Yani bu dünya böyle, bu dünyanın gerçekleri bu. Yani bir hafta sonra ayağın kopabilir bir kazada. 2 ay sonra hayatının en büyük hastalığının haberini alabilirsin. 3 hafta sonra bir anda trafik kazasında en sevdiklerini kaybedebilirsin. İşte bizim Ankara'da kardeşimiz var değil mi? Urfa'da giderken anne babasını trafik kazasında kaybediyor. Şimdi kendi gencecik yaşından beri değil mi? Ayakta kalmaya çalışıyor işte bizim arkadaşımız. Yani bunlar yük cihetinde bakacağız yani. Buradaki kelime yük olduğu için onu anlatacağım. Yani bir anda karşınıza böyle bir insan geldi. Nasihat ister mi böyle bir insan? Nasihat ister. Şimdi siz böyle bir insana yani artık eli yetmiyor. Dertlerine eli yetmiyor. Ne yapacaksınız mesela? Eşini geri mi getireceksiniz? Çocuğunu geri mi getireceksiniz? Yok. Böyle bir insana verebileceğiniz en büyük nasihat nedir biliyor musunuz? Allah'a tevekkül et, Allah'a güven, Allah'a dayan. Verilebilecek en büyük nasihat bu. Hadi birisine bu cümleleri söyleyin. Sizi başından savmak istediğini zanneder. Neden? Çünkü senin Allah'a tevekkül et cümlenin o adamda hiçbir karşılığı mevcut değil. Ne yazık ki insanlara tevekkül dersi verip sakinleştirmeye çalışırken tam inanmadığı, varlığına tam kanaat etmediği, ona teslim olmadığı, kalbinde hissedip ondan teselli bulmadığı bir Allah'a dayan diyoruz. Anladınız mı problemi? Problemi anladınız mı? Şimdi mesela ikimiz bir yere gittik Şimşek seninle. Sen de dedin ki ya Mehmet abi benim son param. Ya Şimşek sen harca kardeşim rahatça. Abin burada desen bir rahatlayıp harcar mısın? Harcarsın. E şimdi başkasına da diyorsun ki Allah burada diyorsun. Yok o rahatlatmıyor. Neden? Çünkü iman problemi temelde olduktan sonra tevekküle çıkmak imkansız. En büyük problemi anladınız mı? İnsanlara verebileceğiniz en büyük teselli tevekkül et. Allah'a dayan Allah'a güven. Dediğinizde hiçbir karşılık alamıyorsunuz. Bir de başınızdan savma gibi anlaşılıyor. Neden? Çünkü inan ve güven dediğin Allah'ı kalbinde bulamıyor ki. Ama biz hocam namazda kılıyorduk, Kur'an'da okuyorduk ama boşluğa bakar gibi yapıyoruz bunları. Hiç onun varlığına inanamıyoruz. İman bu demek zaten. İnanmak. Bu değil mi karşılık? İman ne demek? İnanmak. Şimşek senin bana inandığından çok Allah'a inanman gerekiyor. Çünkü ben iki gün sonra göçüp gidebilirim ama Allah sonsuz. Daim ve kaim. Şimdi kalbinde bu boşluk olan birisine nasıl teselli vereceksiniz? O yüzden tevekkül sözü maalesef tevekkül et. Allah'a dayan kardeşim sözü dünyada en boş söz hükmüne geçiyor. Adama sigortalı iş güven veriyor ama Allah ismi güven vermiyor. Bakın ehli imanın da hali bu noktada perişan. Çünkü onlar da kalplerinde dayanabilecek bir Allah olduğunu yakalayamıyorlar yani. Var dediği Allah yokmuş gibi yaşıyor. Kalbinde o Allah'ı bulamıyor. Bulamıyor ki teslim olsun güvenebilsin ve başına gelen hadiseleri başıboş zannediyor. Siz burada hazırlanmış sofralar temizlenmiş etraf görseniz içeride de Ali isminde gezen birini görseniz ya bu hadiseler başıboş değil Ali yaptı dersiniz. Ama başına gelen olaylarda bunu diyebiliyor musun? Bu hadiseler başıboş değil Allah takdir ediyor. Diyebiliyor musun yani? Başıma gelen hadiselerden Allah'ın haberi varsa ben kimseye darılmamam lazım. Diyebiliyor muyuz bunu? Ehli iman bile bu noktada perişan halde. Çünkü bu asır taklidi imanın zirve yaptığı, piyasasının en yüksek olduğu asır bu asır. Şeytan bayram ediyor. Neden? Çalışmadan bütün işleri tıkırında gidiyor.

Şimdi tevekkül noktasında iman hem nurdur hem kuvvettir. Niye önce iman dediğini anladınız mı? Normalde üstadım siz tevekkül anlatıyorsunuz. Tevekkül hem nurdur hem kuvvettir desenize üstadım. Değil mi? Haşa öyle sorduk diyelim. Ya bu iman olmadan tevekküle çıkamıyor ki adam. O yüzden Üstad hazretleri tevekkül anlatırken tevekkül hem nurdur hem kuvvettir demiyor. Dikkat ediniz. İman senin o Allah'ın varlığına kalbinde duyarak inanman. Bak duyarak diyorum. Benim sesimi duyar gibi duyarak inanman olmadan tevekkül denilen o rahatlatıcı makama çıkmak mümkün değil. O yüzden iman meselesi çok önemli. Çok önemli. Yani dersin başında iman diyor. Bu yaptığımız iman derslerinin de sebebi bu. İman dersleri yaptık. Evinize gittiniz hanımınız çocuğunuz sordu ya bu dersleri yapıyorsunuz. Ne işe yarıyor bu dersler? Ne işe yarar bu iman dersleri? İnanırsın geçersin ya. Öyle mi? Öyle değil. Öyle değil. Dünyayı manevi cennete çevirmeye yarar. Bu iman dersleri ne işe yarar? Dünyayı manevi cennete çevirmeye yarar. Şimdi adam dünyasını maddi cennete çeviriyor. Çeviriyor mu? Bak çeviriyor. Daha sonra çevirdiği maddi cennetin içinde girip intihar ediyor. Neden böyle oluyor? Bak adamın evi lüks. Ceketi lüks. Arabası lüks. Değil mi? Gezmesi lüks. Tatili lüks. Ama ruhu lüks değil. Sen bedenini ve cesedini doyurarak ruhunu besleyip doyuramazsın. Ondan sonra ruhun çığlığı kadar cesedini hap atıp arada bir susturmaya çalışırsın. Yapabileceğin bu kadar. Anlıyor musunuz temeldeki problemi? Adamın elinde bütün nimetleri var mı? Var. Adamın elinde bütün nimetleri var mı? Var. Saydık az önce. Ne dedik? Evi dedik, arabası, çoluğu, çocuğu. Madem böyle derdi ne bu adamın bütün nimetleri varken? Nimeti nimet yapan özellik eksik. Bakınız nimeti nimet yapan özellik eksik. Şimdi bizim şu bulunduğumuz salonda çok nimetler var mı? Var. Klima, televizyon, kamera, çay makinası, kahve makinası. Peki ben nimeti nimet yapan özelliği çeksem yani elektriği çeksem ne işe yarar bu nimetler? Beş kuruş işe yaramaz. En güzel arabamızdan benzini çekelim. Beş kuruş işe yaramıyor. Demek ki elektrik hem nurdur hem kuvvet. Doğru mu değil mi? Doğru mu? Elektrik hem nur mudur? Peki hem kuvvet midir? Bak klima çalışıyor. Kuvvete bak. Işıklar çalışıyor. Nura bak. İman da öyle hem nurdur hem kuvvet. Adamın hayatında maddi cenneti resmetmiş ama o maddi cennetin içine girip intihar ediyor. Neden? Çünkü adamda maddi cennet var ama bir şey eksik. Nimeti nimet yapan özellik eksik. Nedir o nimeti nimet yapan özellik? İman.

İman tamamsan nur kelimesine geçeceğim. İman hem nurdur hem kuvvettir. İman nasıl nur olur? Öncelikle şunu söyleyeyim. Nur deyince aklınıza ne gelecek? Aydınlık, ışık. Çok güzel. Aydınlık iki çeşittir. Bir. Afaki aydınlık kainatın aydınlanması değil mi? Etraf aydınlık mı? Evet. İki. Enfusi aydınlık benim latifelerimin manevi organlarımın aydınlanması. İman ikisini de aydınlatıyor muymuş? Çünkü iman nurdur.

Bir. Afaki aydınlık kainatın aydınlanması. İki. Enfusi aydınlık latifelerimin aydınlanması. Kainatın aydınlanması ne demek? İnsan için en çıldırtıcı şey nedir? Belirsizlik. Öyle değil mi? Şimdi düşünsenize. Tüccar arkadaşlarımız var. Dolar ne olacak? Euro ne olacak? Ya da kimileri için ya hanımım doğum yapacak değil mi? Bizim İstanbul'da bir arkadaşımızın eşi doğum yapacak. Sürekli doktora gidip geliyorlar. Niye? Bir belirsizlik var. Yani o doğumla ilgili sürekli belirsizlik söylüyorlar. E bazen bizim için oluyor. Sağlığım ne olacak? Çekim yazıldı. Eyvah geleceğim ne olacak? Değil mi? İnsan için sürekli böyle bir belirsizlik var. Bu çıldırtıcı mı değil mi? Hayatı zehir eder. Bu belirsizlik ne demek biliyor musunuz? Karanlık demek. Karanlıkta insan nereye gittiğini bilemez. Korkular içinde kalır mı? Kalır. Karanlıkta düşün. Evde yürüdünüz. Siz çocukken yürüdünüz mü karanlıkta? Yürüdünüz mü? Nereye gittiniz? Mutfaktan oturma odasına. Sen gece uyumaya mutfakta mı başlıyorsun? Hemen ışığı kapatıp oturma odasına. Şimdi o arada düşün. Ayağına ip değse yılan zannedersin. Öyle mi? Allah Allah. Çuval görsen adam zannedersin. Yani karanlık evde yürüdüğün anda nereye çarpacağın belli olmaz. Tam o esnada ışığı bulsan rahatlarsın. Niye? Artık her şey belli. Yılan diye korkuyordum ipmiş. Adam diye korkuyordum adam değilmiş bu poşetmiş. Öyle değil mi? Yani insan bir rahatlar. Nasıl maddi ışık ile eşya gözüküp insan rahatlar? Manevi ışık olan imanla da esma gözükür. Başına gelen olayların hakikati ortaya çıkar. Niye hastalık gelmiş? Niye ayrılık gelmiş? Niye bir anda rızkın daralmış? Ve insan rahatlar. Anlıyor musunuz demek istediğimi? İşte iman nedir? İman bu cihette nurdur. Nur için bir dedik. Kainatın aydınlanması. Bunun örneği tamam mı? Oturdu mu?

İki neydi? Latifelerin aydınlanması. Acaba o ne demek? Çünkü sadece kainat aydınlansa ben karanlıkta kalsam olur mu? Olmaz. Benim de aydınlanmam lazım. O zaman latifeleri yani kendimi de aydınlatmam lazım. Nasıl aydınlanacağım? Şu meseleyi bütün dünyaya anlatmak için elimde ne varsa verirdim. Öyle bir mesele. Şunaat-ı ilahi. Şunaat-ı ilahi ne demek? İlahi haller. Allah Azze ve Celle'nin gadaplanması, öfkelenmesi var mı? Var. Peki Allah Azze ve Celle'nin bazı olaylara binaen mukaddes bir lezzet alması var mı? O da var. Peki ben bunu nasıl duyabilirim? İşte Allah Azze ve Celle'nin o ilahi hallerini, şunaatını duymak için bende de latifeler var. Yani duygular var. Siz öfkeleniyor musunuz? Öfkeleniyorsunuz. Bunla neyi anlıyorsunuz peki? Ya ben şöyle bir şeye öfkeleniyorsam. Demek ki Allah Azze ve Celle iki müminin birbirini kırmasına da böyle gadaplanıyor. Ben şu güzellikten bir lezzet alıyorsam mesela bir çiçeğin kokusundan Allah Azze ve Celle demek ki o çiçeği yaratmaktan mukaddes bir lezzet alıyor. Ben bunları neyle anladım? Ya ben bu duygularımla anladım. Mesela hasta olmayan bir Mehmet'e Allah Şafi deseniz nasıl anlayacak? Allah şifa verir herkese. Tamam da ben hasta olmuyorum. Şifa vermek ne demek? O yüzden melek onu anlamıyor. Acıkmayan bir Mehmet'e Allah Rezzak dedi. Nasıl anlayacak acıkmayan? Mümkün mü? O yüzden melek onu anlayamıyor. Melek tevhitte benden düşük kalıyor. İşte benim Allah'ın ilahi hallerini duyabilmem için Allah'ın bana taktığı numunelere yani duygulara latife deniyor. Çok önemli mesele. Allah'ın isminin yetmiş bin perdeden geçmiş halinin gölgesinin gölgesinin gölgesi bana takılmış. Anlıyor musunuz olayı? Ve çok inanılmaz bir mesele. Yani ben seviyorum, öfkeleniyorum, istiyorum ya da istemiyorum. Yani bu duyguların olması çok inanılmaz bir şey. Bakın taşta yok, kuşta yok. İnanılmaz bir hadise. Bu latife hadisesi. Benim latifelerim kaç tane? Allah'ın ne kadar ismi varsa o kadar. Çünkü ana konu benim Allah'ın isimlerini anlayabilmem. Anlıyor musunuz demek istediğimi? O yüzden Allah'ın ne kadar ismi varsa bende de o isimleri anlayacak o kadar duygu var. Rezzak ismini anlayacak duygu var mı bende? Var. Musavvir ismini anlayacak duygu var mı bende? Var. Mülevvin ismini anlayacak duygu var mı bende? Var. Siz güzel renkler gördüğünüzde etkilenmiyor musunuz? Ben 100 lira fazla veririm ama arabam kırmızı olsun diyen yok mu? E sen bunu neye dayanarak söylüyorsun? Bırak renk renktir işte. Niye 100 lira fazla veriyorsun? Özellikle kurmacı arkadaşlar değil mi? Bilasor ve milyonek zeydebe. Değil mi? Kırmızı olsun, şu kadar fazla olsun. Yani niye diyorsun bunu mesela? Sende kırmızıyı, maviyi anlayacak duygu farkı var. Allah'ın isimlerine muhatapsın. İşte şurada akvaryum var, balıklara bak kafayı yiyorsun ya bunlar böyle elli alınıp tek tek mi boyanılmış arkadaş diyorsun. Çıldırıyor insan onları görünce. Allah'ın isimlerini anlayacak duygular takılmış sende. Yani dünyada varlığımızın temel sebebi bu. Latifeyi anladınız mı? Duygu ile latife aynı şey. Ya ben duygulandım bugün biraz demek benim latifem açıldı demek. Latife anlaşılıyor mu? Cemil anlıyor musunuz? En önemli konu burası. Peki benim latifem iman nuruyla aydınlanıyormuş. O ne demek? Allah'ın o ismindeki payını ne kadar büyütürsen senin latifenin nurlanması o demek. Vay canım yüzüne bak nasıl nurlanmış. Değil değil o değil. Orada adam diyor ki bak nasıl nurlanmış ben de onu anlıyorsam benim nurumu da lütfen köşeye yazın diyor. Ya o değil. Allah'ın o ismindeki payını ne kadar büyütüyorsan sen o kadar nurlanmışsın demek. Anlıyor musunuz olayı? Şimdi biz bir gün Sultanahmet'e gittik. Ta üniversite hazırlıktı vallahu alem. Arkadaşla gezdirdi. Ya taş çatlasın herhalde yarım saat ile iki saat arası. Tam net hatırlamıyorum. Çok eski tarih. Gezdik çıktık. Arkadaşım da sanat tarihçisiydi yani. Gezdirdi çıkardı beni. Bir Alman gitmiş. İki ay kalmış biliyor musunuz? İki ay kalmış. İki ay boyunca sabah akşam Sultanahmet'in içinde gezmiş. Ya ben iki saatte bitirdiğimi sen iki ayda bitiremedin değil mi? İşte onda o taşlara camlara baktığındaki okuduğu manayla bendeki aynı değil. O o meseledeki payını arttırmış. Ben gördüğümde taş görüyorum. O gördüğünde başka bir şey görüyor. Başka bir gözlükle bakıyor. Ben görünce cam görüyorum. O gördüğünde bambaşka bir sanat görüyor. Ben motife bakıyorum. Vav harfi görüyorum. O gördüğünde bambaşka bir sanat görüyor. Anlıyor musunuz olayı? Benim mimarlık ismindeki payım bu kadar. O yüzden iki saatimi aldı. Onun payı bu kadar olduğundan iki ay. Bir Alman ya düşünebiliyor musunuz? Gelmiş, yerleşip sadece Sultanahmet'i incelemiş. İki ay boyunca. Şimdi mesela biz bir kebabı şurada saatlerce konuşur muyuz? Bak buraya gitme. O iç yağ koyuyor. Sen buraya git. O kuyruk yağ koyuyor. Bak şuna git. Yüzde seksen tane, yüzde yirmi koyun yapıyor. Bak buna gitme. Bu kaburga kullanmıyor diye. Getirelim bir yaşında çocuğu. Bırak konuşmayı. Yüzüne bakmaz. Neden? Çünkü bebeğin rezzakiyet manasındaki, bir rızkı anlama, tatma noktasındaki kabiliyeti gelişmedi. Sütten başka bir şeyden anlamaz o. Ama biz otuz yıl, kırk yıl, elli yıl harcadık. Ondaki payımız genişti. Biz o lezzetin farkına varabiliriz. Anlıyor musunuz? Allah'ın isimlerindeki payını büyütmeye latifenin nurlanması deniyor. Bir insan latifelerini bu şekilde kullanıp, o payını arttırırsa, çok adaletli insanlar vardır. Allah'ın adıl ismini o daha iyi anlar. Ve inanılmaz bir lezzet alır. Bambaşka bir lezzet alır. Burayla burayla almayacağı bir lezzet alır. Kimisi vardır, temizdir, titizdir. Takıntılı değil. Temiz, titizdir. O insanın mı Allah'ın Kuddüs ismindeki payı büyüktür, yoksa kirli eve girmiş, gömleği buraya fırlatmış, çorabı böyle fırlatmış, o adamın mı Kuddüs ismindeki payı daha büyüktür? İşte kim temizliği, bu arada tövbe de bir temizliktir. Kim o tür temizlikleri daha güzel yapıyorsa, Kuddüs esmasındaki payı daha çok artmıştır ve onun ondan aldığı lezzeti yeryüzünde hiç kimse alamaz. Anlıyor musunuz? Kainatın nurlanmasını konuştuk. İman girince. Bir de iman girince benim nurlanmam var. Onun o alayını anladınız mı? Latifelerdeki payımı büyüttüm. Mesela Allah'ın Cüdd diye bir ismi var. Öyle değil mi? Ne demek? Cömertlik. Ben bunda payımı büyütürsem inanılmaz bir lezzet alır mıyım? Alırım. Nasıl büyüteceksin? Bundaki payını? Buyurun? İnfak edeceksin. Özellikle sadece Ramazan kolisi göndereyim değil, nefsini ve nefesini infak edeceksin. Gecelerini infak edeceksin. Aynı sahabe mantığında. Sen bunları infak edip cömertliğini arttırdıkça Allah'ın o ismindeki payın artacak. Şu yüzden tevekkülden önce bunlara bu kadar derin giriyorum. Bu imanın altyapısını yapmadan sen tevekküle eremeyeceksin. Bu isimlerdeki payının artmamayı kapanmasına da karanlık deniyor. Yani bizim latifelerimiz nurla besleniyor. Zulmet ile gıdasız kalıp kapanıyor. Ve inanın bana bunların bakımını yapmak ucuz ve kolay değil bu manevi organların. Çünkü cennet ucuz değil. Bu manevi organların maddi organlarıma çok benziyor. Bugün sporcular bilir. Gerçekten iyi sporcular için kilo almak vermekten çok daha zordur kas kütlesi cihetinde. Bunun bir üstünü söyleyeyim mi daha zorunu? Sahip olduğu kiloyu, yani böyle profesyonel hazırlanan bir sporcuyu düşünün. Yüzlere, yüz yirmi beşlere çıktığını, o kiloyu muhafaza etmek ölümdür. Onun için. O kas grubunu, o çalıştığı bölgeleri aynı kalitede muhafaza etmek ölümdür onun için. Allah muhafaza bir yeri kırılıp bir ay hastaneye düşsek bitiyor. Aynen öyle de manevi organlarımız da bu şekilde. O yüzden sürekli iman dersine muhtacız. O yüzden sürekli nur, nur, nur, nur beslemek zorundayız. Beslenmediği anda kapanıyor bu. Sendeki adalet duygusu kapanırsa sen ne olursun? Zalim olursun. Çok güzel, çok güzel. Sendeki şefkat duygusu kapanırsa ne olur senden? Vahşi bir adam olur. Sendeki cömertlik duygusu kapanırsa ne olur? Sen cimrinin önünde giden olursun. Yani bunları sürekli besleme fırsatı Allah'a bakan isimlerimizden o latifelerin payını büyütme meselesi şu yeryüzüde yaratılışımızın en birinci gayesidir. Tekrar söylüyorum. Bu namazdan öncedir, oruçtan öncedir, zekattan öncedir, her şeyden öncedir. Yeryüzüne gelişimizin en önemli meselesidir. Ya ne abartıyor musun biraz? Niye bu kadar önemli? Arkadaş tevekkülü bile iman olmadan konuşamıyoruz diyorum ben sana. İmana açılmamış bir insanı o basamağı atlatıp tevekküle geçiremiyorsun. Yeryüzünün en önemli meselesi budur. Şimdi biz nasihat etmeyi seven bir

Toplumumuz doğru mu? Oğlum hırsızlık yapma, yolsuzluk yapma, uğursuzluk yapma. Sürekli nasihat ederiz ve nasihatımız havada kalır. Neden havada kalıyor? Neden tesir etmiyor? Çünkü senin söylediğin özellikler o adamda tohum halinde. Güzel ol, ahlaklı ol, şunu bırak, bunu bırak diye. O tohumlar nurlarla beslenip açılmazsa o özellikler senin nasihatların asla tesir etmeyecek.

Çok böyle geçmişte zalim bir adam vardı. Bu derslere girdi girdi iman dersleri ya nur bunlar. İman dersleri sadece iman mı besliyordu bunu? Sadece nur besliyor. Bu iman dersleri besliyor. Adam beslene beslene beslene o zalimlik, kararlılıktı değil mi zalimlik? O kapandı. Adalet duygusu neydi? O da değil mi nurdu. Nurla beslene beslene adalet duygusu aradı. Adam arayıp diyor ki ya karınca ezdim bunun günahı var mı diyor. O adamı bu hale senin nasihatın çevirmiyor. Doğru uygulamalar ve iman dersleri almak çeviriyor. Yani iman dersleri alıp bu özellikleri açılmış bir adama ya arkadaş şunu yapma şunu yap demeye gerek kalmıyor. Var mı problem?

İman konuştuk. İman hem nurdur konuştuk hem kuvvettir. Şimdi bir de bunu konuşalım. İmanını anladık bu olmadan tevekkül olmuyor. İmanın nur kısmını konuştuk. Bir de imanın kuvvet kısmını da konuşmamız lazım. Özgüven diye kafirce bir laf var. Senin özünde arkadaş güvenebileceğin hiçbir şey yok. Var mı özümüzde güvenebileceğimiz bir şey? İnsanın özü acizlik, fakirlik, zayıflık, çaresizlik. İnsanın hamuru çamuru bu. Senin özünde güveneceğin bir şey yokken senin özgüven demen abes oluyor. Bende büyük bir güç var bunu keşfedeyim meselesine asla ve asla girmemenizi öneriyorum. Çünkü insan kendisinde perişanlıktan başka hiçbir şey keşfedemez. Yani sen olmayan bir şeyi keşfetmeye çalışırsan olacağın tek şey firavun olur. Bizim özümüz bu. Allah azze ve celle bir kulunun buluşması iki sonsuzluğun buluşmasıdır. Ne? İki sonsuzluk mu? Evet evet. Sonsuz kudretle sonsuz acizin buluşmasıdır. Yani bizim özümüzde acizlik, fakirlikten başka hiçbir şey yok. Bizim hamurumuz, çamurumuz bu. Özüne güven, hayatın kırk özel bilgisi, yirmi özel yetenek, sen özel falan bunlara girdiğin anda firavundan başka bir şey çıkmaz sende.

E madem öyle hayatta perişan mı olalım? Hayır. Özgüvende değil. Allah'a güvende derinleşmen gerekiyor. İnsan fıtraten bir yere dayanmak için yaratılmıştır. Acizlik bu yüzden veriliyor. Bakın bunlar bizim fıtri özelliğimiz. İnsan fıtraten her şeyle tek başına baş edilebilir şekilde değil. İnsan fıtraten, buyrun bir yere dayanmak için yaratılmıştır. Öyleyiz değil mi fıtratımıza? Ve bu fıtrat özelliğine bakarak şu inanılmaz cümleyi söyleyelim. Dayandığın yer ne kadar kuvvetliyse sende o kadar kuvvetlisin demektir. Dayandığın yer kadar kuvvetlisin. Arkamda elli kilo bir taş olsun. Sırtımı ona dayayım. Önde ne kadar itebilirim? Elli kilo. Elli biri mümkün değil. Ben geri geri giderim. Arkamda kocaman bir duvar olsun. İki tonluk. Sırtımı da dayadım. Ne kadar itebilirim? Anca duvarın ağırlığı kadar. İki ton itebilirim. Demek ki bir insan dayandığı yer kadar kuvvetlidir. Peki benim neye dayandığım nasıl belli olur? Çekildiğinde çok güzel. Siz çelik konstrüksiyon yapıyorsunuz ya böyle birbirlerine mukavemet ediyorlar değil mi? Aynı onu şurada hayal edin. Şöyle çelik konstrüksiyonlardan ev yapılmış. Şu kirişi çektim yıkılmadı. O zaman bu bina bu kirişe dayanmıyor demektir. Şu kolonu bir çektim bütün bina yıkıldı. O zaman bu bina bu kolona dayanıyor demektir. İnsan hayatından çekilince çıkmaza giriyorsa o şeye dayanıyor demektir. Hayatından ne çekilirse çıkmaza giriyorsan Allah yerine ona dayandın demektir. Paraya dayandım. Para çekilince düşersin. Bu para da en oynak mesele. Hiç yerinde durmuyor. Bir onun cebine giriyor bir öbürünün cebine giriyor mu? Aynı emir almış gibi. Eğer ona dayandıysan bu hayat çekilmez olur. Çoklarının hikayesini dinlemiyor muyuz? Çocukken fakirdik. Sonra zengin olduk. Ya çocukken zengindik. Şimdi fakir olduk. Hep hikaye aynı yani. Paraya dayanıyorsan çekilince sen de bitersin. Şöhrete dayanıyorsan şöhret çekilmesi artık kolay biliyorsunuz. Twitter'da bir video. O zaman onunla birlikte gidersin. Sağlığına dayanıyorsan enteresandır. İnsan sağlığı da çok empoze ediyor. Tabii ki de çok dikkat etmek tevekkülün bir şiarıdır. Ama ne yapacaksın yani? Bazen de Allah gönderiyor. Bir anda kanser. Gencecik adam da öyle değil mi? Şimdi mesela çok duyuyoruz değil mi? Genç arkadaşlarımız da kanser kanser. Emre duyuyorsunuz değil mi sürekli? Ameliyatlardasınız sürekli. Sürekli duyuyorsun yani. İnanılır gibi değil. O çekildiğinde yıkılıyorsan sen ona dayanmış olursun.

E madem öyle bir teselli olursa öyle be adam. Tek teselli şartlarla değişmeyen bir şeye dayanmak. Tek teselli bu. Yaa. Tek tesellimiz şartlarla değişmeyen bir şeye dayanmak. Allah Azze ve Celle'ye. Allah Allah. Merhum Necip Fazıl böyle demiş. Kudret onun. Gayrında ne mecvar ne tüvan. Alim ilmine yansın, pazusuna pehlivan. Ondan başka hiç kimsede gerçek kudret yok. Asla ve kat'a. Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam o acizliği içerisinde yaptığı büyük işleri bir anlamlandırmaya çalışın. Bütün kainatın dönüş yörüngesini değiştirmiş Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam. Nasıl bu kadar büyük işler yapabiliyor? Çünkü dayandığı yer çok büyük. Üstad Hazretlerine bakın. Said Nursi Hazretlerine. Tek başına çıktığı yolda gücü yok, aşireti yok, serveti yok. Bütün dünyaya meydan okumuş ve gerçekleşmişler. Şu an dünyanın her yerinde lisan nurlar okunuyor. Üstadım sen aciz bir insansın. Nasıl yaşardın bunu? Çünkü dayandığı yer çok büyük. Yorulmadıysanız birkaç örnek vermek istiyorum. Bu dayanma meselesiyle ilgili. 1897 yaş 19. Üstad Hazretleri o dönem genç Said Molla Said Lakabı ile bölgede meşhur birisi. Davet üzerine Van'a gider. Vali Tahir Paşa'nın konağında ikamet etmeye başlar. 10 yıl orada kalacaktır ve pozitif ilimlere ait birçok bilgisini de orada gerçekleştirecektir. Bir rivayete göre 50, bir rivayete göre 80 adet kitap ezberleyecek. Ezberleyecek diyorum okuyacak demiyorum. İnanılmaz bir şey. Van'da bir rüya görür. Ararat Dağı meşhur Ağrı Dağı infilak eder rüyasında. Parçaları dünyaya yayılıyor. Yanında kim var? Validesi var yanında. Ona diyecek ki ana korkma müthiş bir inkılap Dünyada inkılap olacak. Yani o zaman Osmanlı devletinin çöküşünü ve Kur'an'ın yeni muhafaza şeklini Üstad Hazretleri anlamaya çalışıyor. Ana korkma müthiş bir inkılap olacak. İslam'a saldırı olacak. Kur'an kendi icazıyla kendini muhafaza edecek diyor. Ve bir ses duyar amirane. Bir ses ona buyurur ki icazı Kur'an'ı beyan et. Allah Allah. İnanılmaz bir mesele. Ve bu yankıyla genç Molla Said uyanır. Ertesi gün Tahir Paşa ona bir haber okur. Odasına çağırıyor. Gel Molla Said gel şu haberi okumam lazım diyor. İngiliz sömürgeler bakanı Gladstone Kur'an'ı göstererek bu Kur'an'ı Müslümanların elinde bulunduğu müddetçe biz onlara hakim olamayız. Ya bu Kur'an'ı ortadan kaldırmalıyız ya da Müslümanları ondan soğutmalıyız. İkinci plan oldu değil mi? Kur'an'ı okusalar bile manasını anlamaz hale getirmeliyiz. İnanılmaz. Molla Said gazeteyi fırlatır ve bir hışımla ayağa kalkar. Kur'an'ın sönmez ve söndürülmez bir nur olduğunu bütün dünyaya ispat edeceğim der. 19 yaşında. Gücü yok, serveti yok, aşireti yok. Kendi gücüne güvenmiyor demek ki. Neye güveniyor? Dayandığı yer çok güçlü demek ki. Bir tarafta üzerinde güneş batmayan imparatorluk İngiltere. Diğer tarafta genç, 19 yaşında Molla Said. Lütfen çizgi film gibi okumayın. Bunlar yaşandı. Bugün hayalhanemde toplanma sebebimiz o gün 19 yaşındaki Molla Said'in çığlıkları oldu. Yani bana vesile olan Risale-i Nur oldu. Bizlere de vesile olan Risale-i Nur'un dersleri oldu. Allah onun haricinde her koşturandan gani gani razı olsun. Yani hani bana sen matematik öğretmenisin niye tarih öğretmeni değilsin denmez ya. Buna da öyle bakmayalım. Yani bizim iki cihanımıza o vesile oldu. Allah diğer bütün vesile olanlardan razı olsun. Ama hikaye değil bunlar. Yani o günkü çığlıkları ta buralarda yanka bulmuş. İnanılmaz bir şekilde. Burada hepiniz koşturan arkadaşlarsınız. Allah sizi daim ve ayaklarınızı sabit eylesin. Ama yani inanılmaz mesele. Üstadım sen 19 yaşındasın. Bulunduğun yerde misafirsin zaten. Sen nasıl bu kadar büyük iddialarda bulunabiliyorsun? Çünkü dayandığı yer çok büyük. Çok büyük.

Evet. İman hem nurdur hem kuvvettir. Buyurun Ömer devam edelim. Evet. Hakiki imanı elde eden adam kainata meydan okuyabilir ve imanın kuvvetine göre hadisatın tazikatından kurtulabilir. Hadiselerin tazikatı ne demek? Baskılar, sıkıntılar, hayatın yükleri bunlara meydan okuyabilir miymiş? Nasıl meydan okuyor? Meydan okuduğu hadise dayandığı kuvvetten daha zayıf olduğu için. Anladınız mı? Meydan okuduğu hadise dayandığı kuvvetten daha zayıf olduğu için. Amaç bu zaten. Yani bu hadiselerin gelme sebebi Allah kendisine sığındırmak istiyor mu bizi? Evet. Bela, musibet, sıkıntılar niye geliyor Süleyman? Amaç ne? Allah'a dayanmanı iste. Yoksa Allah başına gelenleri çözemez mi? Çözer. Ama asıl bir amaç var. Gel bana dayan ve temel kuvveti bende bu. Olay bu zaten. Bu noktayı istinad ile karınca Firavun'un sarayını başına yıkmış. Bakın. Kör ve topal bir sinek Nemrut'u gebertmiş. Bir örümcek ağa Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam ile düşmanlarının arasına bir duvar örmüş. Bununla birlikte. İnanılır gibi değil yani.

Peki biz bu cümleye istinaden, hakiki imanı elde edersem başıma gelenlere meydan okuyabilirim. Hakiki imanı elde edip edemediğimi Hasan nereden anlarım? Nereden anlarım? Başıma gelen bir krizde verdiğim tepkiye göre. Değil mi? Eğer o krizde tepki seni rahatsız etmiyorsa sen buna meydan okuyabiliyorsun demektir. Ama biz genelde diyoruz ki işlerim çok birikti altından kalkamıyorum diyoruz. Değil mi? İmanımız eksik. Bu cihette maalesef. Tevekkülle oraya çıkamıyoruz. Okulda hoca ders anlatır. O dersi iyi anlayıp anlamadığını nerede ölçer? Sınavda. Peki sınavdan sonra gelip dese ki ya Osman hocam ben doğru cevabı biliyorum dese puan veriyor musunuz Osman hocam? Vermiyorsun. Nerede vermesi lazım onu? Tam sınav anında vermesi lazım. Evet. Var mı problem? Devam edelim mi? Evet.

Allah'a tevekkül ettik der sefine-i hayat. Hayat gemisinde kemale emniyetle hadisatın dağlarvari dalgaları içinde seyran eder. Hadiselerin dağlarvari dağlar gibi bazen öyle olmuyor mu? Geliyor da geliyor. Öyle değil mi? Abi diyor ben biter diye umuyordum diyor. Bu haftada başıma bu geldi diyor. Öbür hafta bir de bu geldi diyor değil mi? Bak Alper abi ne kadar işli işli baktın öyle ya. Geldi mi öyle geliyor değil mi? Dağlar gibi geliyor. Allah Allah. Şimdi başımıza bir iş geldiğinde hangisi kuvvetliyse o mu kazanır? Mesela karşımızda bize zulmeden var ve çok kuvvetli. Başımıza bir iş geldiğinde kim kuvvetliyse o mu kazanır? Hayır. Allah kimin yanındaysa o kazanır. Bizim bir işe girişirken yaptığımız en büyük hata. Salih hazır mısın? Yıllardır yaptığın hatayı anlamaya hazır mısın? Bizim bir işe girişirken yaptığımız en büyük hata hizmete niyet edince şartları ve gücümüzü hesaplıyoruz. Daha sonra maddi şartlar bizim bütün ümidimizi yerle yeksan ediyor. Çünkü Allah'ın ne yapabileceğine hiç güven duymamışız. Hiç inanmamışız. Öyle olunca da şartları zorlamıyoruz. Mesela ahir zamanda Allah azze ve celle böyle bir hizmet vermiş. Biz diyoruz ki şu şartları sağlarsan ben de yoluma koşarım Allah'ım diyoruz. Bak bak Allah azze ve celle zaten şartlar onun elinde yani. Senin sadakatini görmek istiyor. Allah diyor ki sen hizmet et ben bütün imkanları peşinden koşturacağım diyor. Biz de diyoruz ki yok sen şu imkanları ver ben ondan sonra yoluna koşacağım. Yani Allah seni imtihan etmesi lazımken sen haşa ve kelle Allah'la soyunuyorsun. Sen onu imtihan etmeye çalışıyorsun. Ne ağır ifade değil mi? O diyor ki ya sen şu verdiğim şartlarda koşman lazım. Ben arkamdan bütün şartlar elimde ben sağlayacağım. Sen de diyorsun ki yok yarabbim sen önce bu şartları düzelt sonra ben sana kulluk edeceğim diyorsun. Büyük bir ukalalık büyük bir terbiyesizlik ve büyük bir itikat bozukluğudur. Sahabe Bedir'de kaç kişi cihat ediyor? 313 kaç kişiye karşı? 1000 kişiye karşı. Sen 313 kişisin karşı tarafın 1000 kişi. Düşman sayılarıyla kendilerini kıyaslasalar böyle bir cihata girmeleri mümkün mü? Mümkün değil. Ama ne diyorlar? Karşımızdakilerin sayısı fark etmez çünkü Allah yanımızda diyorlar. Sen Allah'a güvenirsen Allah da asla ve kat'a seni yalnız bırakmayacaktır. Formül belli. Allah'a dayan sağa sarıl hikmete ram ol yol varsa budur bilmiyorum başka çıkar yol.

Evet devam edelim. Bütün ağırlıklarını ağırlık kelimesini doldurabildik değil mi? Yük ağırlık bunlar başımıza gelen sıkıntılar. Evet. Kadir mutlakın yedi kudretine emanet eder. Rahatla dünyadan geçer berzahta istirahat eder. Bu kimin meselesi? Tevekkül edebilen insanın meselesi. Bu arada dikkat edin. Rahatla dünyadan geçer berzahta istirahat eder. Berzaha niye karıştırdın? Hani dünyayı konuşuyorduk. Dünyada tevekkülün garantisini alamayan adam sende tevekkül parası yok. Sen ahirette de onu harcayamayacaksın. Berzahta da perişan olacaksın. Tevekkül lütuf değil. Şart diyorum. Anladınız mı meseleyi? Tamam dünyaysa dünya. Şimdi berzaha niye karıştırıyorsunuz? Öyle değil işte. Dünyada yaşadığın manevi cennet kabirde maddi cennet olarak senin karşına çıkacak ahirette. Dünyada yaşadığın manevi cehennem berzahta da devam edecek aynı şekilde. Bu tevekkül meselesi bir şey değildir yani. Mesela sürekli başına imtihanlar geliyor. Kim yaratıyor? Allah yaratıyor. Sen de sürekli akrabam niye böyle, babam niye böyle, eşraf niye böyle, bu çocuklar niye böyle, patron niye böyle, işçi niye böyle. Sen sürekli şikayet ettin. Sen Allah'a şikayet ediyorsun. Allah sığın diye zaten onları sana musallat ediyor. Kendine sığın diye. Ana konu orada. Bana dayanman lazım diye ben üstüne musallat ediyorum. Bir gün Bağbahçe'ye gitsem mangala, on tane Sivas kangal üstüme koşsa ben bunları konuşarak ikna edebilir miyim? Mümkün değil. Kimi bulmam lazım? Çobanı. Çobanı razı edersen bir ıslıkla razı edemiyoruz demek ki. Razı edemiyoruz ki Süleyman böyle musallat oluyor bize. Olayı iyi anlayın ha. Yan komşuya çevirmeyin olayı. Bu bize bakan olay. Ama olayın berzah kısmı bana çok tehlikeli geliyor haberiniz olsun. Dünya bir şekilde bitiyor. Berzah bitmiyor ama. Buyurun.

Sonra saadete ebediyeye girmek için cennete uçabilir. Enteresan. Evet. Yoksa tevekkül etmezse dünyanın ağırlıkları uçmasına değil, belki esveli safiliğine çeker. Dünyanın ağırlıkları dediği ne? Bizim rıza göstermediğimiz olaylar. Artık konu başımıza gelenlerden de çıktı. Bizim rıza gösterip göstermememiz. Allah'a güvenip güvenmememize gidiyor. Çünkü tevekkül Allah'a güvenmek demektir. Tamam başına bunlar geldi. Allah'a güveniyor musun? Çözecek mi? Şimdi biz buralarda problemimiz var. Denizin bir kanunu vardır. Kendisine güveneni üstüne çıkarır, yüzdürür. Kendisine güvenmeyip çırpınanı batırır. Demek ki aynı tevekkülün kanunu gibi. Adetullah.

Şimdi ikinci bölümde bu işin sırrını anlatıyor. Sırr. Bir yemekte öyle olur ya. Ya bu yemeğin tarifi ne? Domates, bulgur işte. Git yap bakayım yapabiliyorsan. Onları bilmek değil, sırrını bilmek o lezzeti veriyor. İşte bu işin sırrı burada. Buyurun. Demek iman tevhidi, tevhid teslimi, teslim tevekkülü, tevekkül saadet-i dareyni iktiza eder. Cümleye bak ya. Cümleye bak ya. Allah Allah. İnanılmaz bir cümle. Bak işin formülü buradaymış. İman, tevhidi gerektiriyor diyor. Birinci aşamada. Allah Allah. O zaman imanla tevhid aynı şey değil. Değil. Değil işte. Bu da inanılmaz. İman, sen Allah'ı duyabiliyorsun artık. Var, kesin var ya. Bak görmüyor musun? Şu yaratılanlara. Kesin var. Yani restorandasın, önüne makarna geldi, pizza geldi, ahçi. Ya kesin var ya. Ahçi. Duyuyor musun ahçının varlığını? Kesin duyuyorum. Ya ahçıya söyler misiniz? Bu pizzanın üstündeki sosu beğenmedim. Çok emin söyledin ahçi var gibi. Var canım. Ben duyuyorum ahçıyı. İman öyle Allah'ı duymak. Kalbinden öyle Allah'ı duyarsın. Sonra tevhid. Tevhid bütün mevcut hatta Allah'ı billeme sanatı. Yani imanla tevhidin de münasfatları var. O da ayrı mesele. İmandan tevhid çıktı. Onun haberi olmadan yaprak bile kıvırlamaz. Görüyor musun? Bütün kainatı tekele verdin. Yaprak bile kıvırlamaz. Birlemek. Tevhid üçe ayrılır. Allah'ın zatında tevhid. Varlığı vaciptir. Varlığı ezeli ebedidir. Başka ezeli ebedi yoktur dersin. İki, sıfatta tevhid. Tevhidi sıfat. Mesela Allah'ın kudret sıfatı mutlaktır, sonsuzdur dersin. Diğer bütün kuvvetler onun tecellisidir dersin. Yani kimde ilim varsa bilsin ki Allah'ın mutlak ilminden tecellidir dersin. Anlıyor musunuz sıfatta tevhid? Üç, efalde tevhid. Tevhidi efal. Yani Allah'ın fiillerinde tevhid. Fiiller sıfatlardan gelir. Mesela rızık yaratma varsa terzik fiili vardır. Kimse Allah'tan başka rızık veremez dersin. Fiilden bakıp diyorsun bunu. Bu ismi tecelli ediyorsa ihya fiili vardır. Kimse Allah'tan başka hayat veremez dersin. Bu şekildedir. Evet.

İman tevhidi. Tevhid teslimi. Bir manada teslim buradan çıkar. Ben bir olanın kuruyum. Onun emirlerine uyarım. Onun haberi olmadan kimse beni incitemez. Ben onun emrine amadeyim dersin. Ne oldu? Teslim oldun. Ama bakın beyler. İmanda sorun varsa teslime çıkamazsın. Örnek vereyim. İmanın bence çok önemli bir parçası. İnanılmaz önemli. Sebepler perdedir. Başına gelen olaylar perdedir. Yanımda Ali diye biri var. Bir gün yüzüme gülüyor. Bir gün hırlıyor bir anda. Ya Allah Allah ne oluyordur ki? Perde bu yani. Bunu bir kullanan var. Diyebilmek çok önemli. Yani daha sebeplerin perde olduğunu anlayamayan bir adam teslim, tevekkül buralara mümkün değil, çıkamaz. Anlıyorsunuz değil mi olayı? Teslim neyi? Tevekkülü getirir. Yani Allah'ın izni olmadan kimse bana zarar veremez. Kime güvendim? Allah lütfetmeden kimse bana ikram edemez. Bak o kanadı da var değil mi? Sadece başıma gelen kötülükleri düşünmeyin. Müspet manayı da düşünün. O izin vermeden kimse bana kötülük edemez. O lütfetmeden kimse bana ikram da. Allah aşkına şunu bir daire satarken düşünsene. Arabanı satarken düşün. Şu kalbin eğilmesin yani şey gibi. Hoş hoş gibi yani. Değil mi? Ona benzetiyor değil mi Hüsnü Hazretleri? Kelbe benzetiyor. Hoş hoşa benzetiyor. Ya şunun gibi eğilmesin yani. Güzel sunumunu yap, ticaretini yap. Kalbin dedi ki ya olur olur olmaz olmaz. Ben Allah'a güvenmişim de. Eğilme milletin önünde. İmanını patlatıyorsun. Tevekkül neyi veriyor? O da saadeti dareyn. Ne demek o? İki dünyanın saadeti demek. Çok önemli bir konuya geldik. O zaman kaç cennet var? İki cennet var. Dünyada manevi cennet var. Ahirette? Maddi cennet var. Maddi maddi. İnanılmaz mesele yani. Kim dünyada tevekkül ile manevi cenneti yaşarsa ona ahirette maddi cennet verilecek. Çok önemli değil mi? Bir alana bedava. Ya insanın o iç dinamiklerini oluşturması imanı şartıymış. Bak inanılmaz önemli bir ders. Kim dünyada tevekkül ile manevi cenneti yaşarsa Allah'a güvenerek o devam edecek. Ahirette maddi cenneti yaşayacak. O zaman ölüm için şunu diyebilir miyiz? Ruhunda yaşadığın manevi cenneti kabir kapısından girerek madden gözle görmeye ölüm deniyor. Allah Allah. İnanılmaz mesele değil mi ya? İnanılmaz. İman tevhidi. Tevhid teslimi. Teslim tevekkülü. Tevekkül saadeti dareyni netice verir. Yani iktiza eder. Tersler okuyalım. Manevi cennet yoksa tevekkül yok. Tevekkül yoksa teslim yok. Teslim yoksa tevhid yok. Tevhid yoksa sende imanın zafiyeti var. E ne olacak? Tamam bende iman zafiyeti var. Böyle de yaşıyorum arkadaş. Ne var? Dünyada tevekkül gösteremezsen kabirde aynen karşılığını alacaksın. Çok ağır oldu değil mi? Hiç buradan hesaplamıyoruz. Dünyada düzelmeyen psikoloji kabirde de düzelmeyecek. Yani bu dünyada manevi cehennem yaşıyorsan bunun karşılığı da maddi cehennem. Şimdi biz tevekkülü nereye koyalım? Ya tevekkül bu meselede bir gün olur canım. Çok da lazım değil. Buraya mı koyalım? Cennetin gider.

Üçüncü bölümde Üstad Hazretleri tevekkülün formülünü veriyor. Sebepler noktasında. 6 maddeli formül. Ana konu tevekkülün sebepler ayağı. Üstad Hazretleri tevekkülün burada formülünü veriyor. İnanın bana şu verdiği formül e eşittir mc kareden çok daha üstün bir formül. İnanın bana. Fakat yanlış anlama. Tevekkül esbabı bütün bütün reddetmek değildir. Bir kısım reddediyoruz demek ki. Doğru mu? Esbabı bütün bütün reddettiğimiz oluyor mu? Sebeplerin tesiri hakikide payı var diyen şirke düşer. Sebeplerin tesirde zerre kadar payı yoktur. E böyle olunca sebepleri terk mi edelim? Hayır. Sebepleri de Allah'ın hatrı için fiili dua makamında kullanmak zorundasın. Ama demek ki bir kısım sebepleri bütün bütün reddediyormuş. Onu anlatıyor. Parayı bankadan alırsın ama vezneyi bütün bütün red edemezsin. Çorbayı tabağa dökeceksin ama kepçeyi bütün bütün reddedemezsin. Meyveyi Allah yaratır ama ağacı bütün bütün red edemezsin. Bu makamı anlatıyor. Evet 2 Belki esbabı dest-i kudretin perdesi bilip riayet ederek 3 esbaba teşebbüs ise bir nevi duayı fiili telakki ederek 4 müsebbebatı yalnız Cenab-ı Hak'tan istemek 5 ve neticeleri ondan bilmek 6 ve ona minnettar olmaktan ibaret Allah Allah inanılmaz bir mesele ya inanılmaz bir mesele. Tevekkül ve sebep ilişkisi. Bunu konuşuyoruz. Sebepleri yaratan Allah ise sebeplere riayet etmek Allah'a karşı saygının ifadesidir. Mecbur edecek miyiz? Edeceğiz. Peki sebeplerin tesirde rolü var mıdır? Zerre kadar rolü yoktur. O zaman şöyle diyeceğiz. Sebeplere sarılmak tevekküldür. Sebeplere saplanmak tevekkül değildir. Muhteşem bir mesele değil mi? Tirmizi'de geçiyor. Enes bin Malik Efendimiz naklediyor. Bir adam Resulullah Aleyhisselatü Vesselam'ın yanına geliyor. Diyor ki Ya Resulallah devemi bağlayıp mı tevekkül edeyim yoksa bağlamadan mı tevekkül edeyim? Efendimiz Aleyhisselam diyor ki önce deveni bağla sonra Allah'a tevekkül et. Yani bize burada iş oluş sırası bildiriyor değil mi? Önce bağla sebepleri kullan sonra da tevekkül Allah'a güveni kalbinde duyabilirsin diye. Bir sultan raiyetine hediye vermek isterse kendisi elleriyle o hediyeyi götürmez. Koca sultan izzet ve azameti buna manidir. Ne kullanır? Perde kullanır. Yani askerlerini emrindekileri kullanır değil mi? Ama kendisi hediye alınırken ki manzarayı görmek ister. Kişi alırken teşekkürü sultana etmesini ister. Neden? Tevhid ve Celal bunu iktiza eder. Hayır teşekkürü Ula değil bana edeceksin der. İşte tam sebeplerle tevekkül ilişkisi bu şekildedir. Sebepleri kullanmadan tevekkül olmaz. Tekrar söyleyeyim. Şimdi ellerini aç her gün beni kurtar diye dua et. Sadece ellerini açtığındaki dua oluyor mu? Olmuyor. O duanın da arkasında durduğunu sadakatle Allah Azze ve Celle görmek istiyor. Senin Allah'ı istediğin nereden belli? Sadece duanı yetiyor mu? Yetmez. Sebeplerin kapısını çalman da belli. Bakın çok önemli mesele. 23. sözde geçen bir cümle. Yani benim hayatımın kilit noktalarından birisidir. Üstad hazretleri diyor ki hatta çift sürmek çift sürmek hani tarlada çift süreriz neden? Toğumu attığımızda güzel netice alabilmek için. Yani bir netice hesabı değil mi? Ama neticeye karışmak demiyorum. Yine yanlış anlaşılmasın. Çift sürme meselesinde problem var mı? Tarlada bildiğimiz mesele. Hatta çift sürmek hazine-i rahmet kapısını çalmaktır. Söze bakın. E Allah Azze ve Celle tohumdan zaten elmayı veriyor. Benim çift sürmeme haşa ne ihtiyacı var? Allah öyle istiyor. Sen onun istediği gibi yapmak zorundasın. Sebeplere hiç müracaat etmeden. Ya çok önemli mesele. Allah benim elimde duran bir tohumdan muz ağacı yaratabilir ama yaratmaz. Hiç görünmemiş öyle. Allah çift sürüp o duayı ettikten sonra veririm diye sana söylüyor. İnanılmaz önemli bir mesele. Buğdayı toprağa taşıyoruz. Ne diyor biliyor musun orada? Hadis samimi olduğunu göster. Nasıl gösteririm ya Rab? En iyi gübreyi bul. En iyi toprağı bul. Öyle mi? Sabahın en güzel saatinde çık. O tohuma ek. Bileğinin gücünü göster. Alnının telini göster. Tamam gösterdim ya Rab. Neticeyi bunlar mı verir? Asla. Bu yaptıkların bana fiili duadan başka hiçbir şey değil. Hiçbir şey. Yoksa tarlayı sürmekle mahsulün ne alakası var? O pis gübreden mis gibi elmanın ne alakası var? Pis gibi gübreden mis gibi elma çıkar mı? Mümkün değil çıkmaz. E o zaman bu bunu vermediği aşikar. Ama burada çift sürerek hazine-i rahmetin kapısını çalmak zorundasın. Tekrar ediyorum. Tevekkülde sebepleri kullanmanın önemli bir yeri var mı? Peki daha iyi sebebi aramanın var. Daha kalitelisini aramanın, netice hesabını güzel yapabilmenin ama neticeye karıştığın anda bomba gibi patlarsın. Buralar bizim bilmediğimiz yerler doğru mu? Sebepleri bu kadar detaylı kullanmaya biz tevekkül demiyoruz. Mesela hayalhanemin bu kadar tril tril olması titiz olması. Ya insan şuur altından hayalhaneme gideyim mi diye bir cevap alıyor. Gideyim. Niye? Namaz kılarken çorap kokusu gelmiyor. Her zaman sıcak bir çay alıyorum. Ya orada arkadaşlar aç gittiğimde bile bir çorba ikram ediyorlar. Kapısına giriyorum. Herkes güzel bir şekilde sarılıyor. Sarılan arkadaşlar tril tril, tertemiz giyimli, kendini bilen, güzel ahlaklı arkadaşlar. Onlar çekim yaptığında kamerayı güzel kullanıyor. Edit yaptığında güzel kullanıyor. Sabahlara kadar bunların mücadelelerini veriyorlar. Her şeyin iyisini aramaya çalışıyorlar. Acaba hangisi daha masrahatlı olur? Hangisi kullanıma daha uygun olur diye. Gece gündüz bu yemekleri veriyorlar diye. Adam acaba gideyim mi diye kapıdan burnuna gelen kokuya dahil toplam bir cevap geliyor. O cevabın neticesinde adam gitmeye karar veriyor. Şimdi bu sebeplerin rolü var mı? Var. Tesiri var mı? Tesiri yok. Allah bunları onun rızası için kullandığımızdan memnuniyet duyuyor. Mukaddes bir memnuniyet duyuyor ve diyor ki tamam ben de bu tesiri halk ediyorum. Sen Allah'a razı ediyorsun oralarda ama Allah azze ve celle için bunların bir önemi var mı? Var tabii ki. Fiili duaciyetinde önemi var. Yani şu boyanın Allah'ın yeri için olan şu boyanın iyisini araştır bir de aman canım nereden gelirse gelsin. Evine böyle yapmıyorsun. Evine en güzeli en satenini kullanıyorsun. En ipeksini kullanıyorsun. Ya burada da bunu araştırman Allah'ın orada fiili duaciyetinde rızasını celbetme oluyor aslında. Bilmem anlatabildim mi? Yani size elimde şöyle sallaya sallaya çiçek getirmemle en güzel bir ambalajlarda sarmam. Böyle özel simini kokusunu sarmam arasında bir fark var mı? Var tabii. Bunun muhatapta bir karşılığı var. İşte Allah azze ve celle'yi de razı etmek bu kapıları çalmak bu manaya geliyor. O yüzden sebeplerin tevekkülde önemli bir rolü vardır. Ama sebepleri kullanmanın vardır. Sebeplere saplandığın an, saplandığın nasıl belli olur? Neticenin değişmesine göre senin heyecanın değişiyor ya sen tevekkül etmemişsin. Sen sebepleri ilah bilmişsin demek. Anladınız mı olayı? Çok önemli bir mesele. Sebepleri kullanma noktası ta geçmişten beri bütün peygamberlerin, bütün evliyaların hep nazarında olan bir mesele olmuş. Yakup peygamber çocuklarını Mısır'a gönderiyor. Hatırlar mısınız? Yusuf peygamberin yanına gönderecek çocuklarını. O azizden gidin ihtiyacımızı onlardan isteyin diye. Daha sonra orada ne diyecek? Her biriniz farklı bir kapıdan girin diyecek. Neden? Nazarı çekmeyin diye. Çok önemli mesele. Ya siz peygambersiniz. Gönderdiğiniz Yusuf aleyhisselam peygamber. Yani iki peygamber arasında bu tedbire ne gerek var? Demiyorlar. Aman nazarı çekmeyin. Her biriniz Mısır'a farklı kapılardan girin diyor. Ondan sonra söylediği çok enteresan. Yusuf 40'ta geçiyor. İnil hükmü illa lillah diyor. Hüküm yalnız Allah'ındır. Neticeye karışmamış. Mükemmel bir örnek değil mi? Çocuklarını farklı kapıdan gönderiyor. Nazarı üstünüze çekmeyin diye. Sonra neticeye karışmıyor. Hüküm yalnız Allah'ındır. İşte tam bu ya. Tam burası. Ama bizim fıtratlar uçurumda gezmeye bayılıyor. Ya sebepleri bana ne sebeplerden benim Allah'ım var diyor. Ya da haşa ve kella haşa ve kella Allah bana ne yetişsin ben bu sebepleri tutayım diyor. Yani bir ortası var işte. İtidali var. Çok önemli nokta buralar. Efendimiz aleyhisselatü vesselam'ın hicretle semir mağarasına gidişi var ya. Tam tevekkül örneğidir. Biraz anlatayım değil mi size? İnanılmaz mesela. Öğle vakti herkes uykudayken Efendimiz aleyhisselatü vesselam uyanık halde. Hicret olacak değil mi? Mekke'den nereye gidecekler? Medine. Ama Medine'ye gitmeden önce Nur Dağı semir mağarasına gidecekler. Öğle vakti herkes uykuda Efendimiz aleyhisselatü vesselam uyanık. Beyaz elbiselerine giriyor. Yüzünü de örtüyor. Kimin yanına gidiyor? Hazreti Bebek'in yanına gidiyor. Hazreti Bebek'in kapısını çalıyor. Ayşe annemiz açıyor. O zamanlar nişanlı. Ayşe annemiz şaşırıyor. Neden şaşırıyor? Öğle vakti Araplarda kimse kimseye ziyarete gitmez. Neden? Çünkü güneşinin kızgın vurduğu saattir. Yani adet olarak kimse kimseye ziyarete gitmez. Haç umre yapanlar bilir. Çok şiddetli bir sıcak vardır. Ne zaman gölge uzar o zaman giderler. Peki ne yaparlar öğle vakti? Kaylule yapar. Herkes uykudadır. İşte herkes uykudayken Efendimiz aleyhisselatü vesselam uyanık. Anladınız mı? Ya Resulallah sen kainatın güneşisin. Yani bütün varlık senin yüzünü suyu, nuru hürmetine. Sen bu sebeplere niye böyle riayet ediyorsun? Diyemiyoruz. Görüyor musunuz? Çok ince mesele görüyor musunuz demek istediğimi? Daha sonra Efendimiz aleyhisselatü vesselam'ı görünce Hazreti Bebek'in heyecanlanıyor. Es sohbe ya Resulallah. Yol arkadaşı mı ya Resulallah? Annem. Evet. Hazreti Bebek'in sevinçten ağlıyor. Aşı annemiz diyor ki ben bir erkeğin sevincen böyle ağladığını ilk kez görüyorum. Tatile gitmiyorlar. Ölüme gidiyorlar. E madem ölüme gidiyorsunuz ya Ebubekir siz neden böyle sevinçlisiniz? Ölüme giden insan mutlu olur mu? Olur. Ne kazandığını biliyorsa olur. Dandik dünyanın şöyle yarım yamalak cesedini taşımak mı? Yani onlar yaptıklarının la teşbih ve la temsil böyle yerden külçe altını toplamak olduğunun çok farkındalar. O yüzden de mutlular. O bir fırsat daha geldi. Biraz daha geliyor yani. Haşa onların dertleri sevap bile değil. Sadece Allah'ın rızası da. Zaten sevap o demek değil mi? Allah'ın rızasını ölçme birimi olarak biz bazen onu kullanıyoruz yani. O şekilde. Sonra Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam diyor ki yalnız seninle konuşayım ya Ebubekir diyor. Hazreti Ebubekir diyor ki yalnız bunlar ehlindir diyor. Biri Ayşe annemiz nişanlısı. Diğeri Esma annemiz. Hazreti Ebubekir'in kızı. Olmaz diyor onları çıkartıyor. Yani bu sebeplere başvurmak gerekiyor mu? E gerekiyor ki yapıyor yani Resulallah Aleyhisselatü Vesselam. Bir odaya geçiyorlar. Adım adım hicreti anlatıyor. Diyor ki şimdi evime geçeceğim. İnsanlar öyle uykusunda kalacak. Akşam buluşacağız. Oradan Sevr'a gideceğiz. 3 gün kalacağız. Sevr'ın yolu da Mekke'nin Medine'nin hizasının yolu değil. Gene şaşırtma kullanıyorlar. Ya inanılmaz yani bu tedbirlere neden başvuruyorsunuz ya Resulallah? İşte demek ki çok önemli mesele burası. Anlatmaya devam ediyor Hazreti Ebubekir'e. Lütfen dikkat edin. Sevr'ın Arafat'a bakan yüzüne Abdullah bin Uraykıt bineklerimizi getirecek. Binip gideceğiz. Abdullah bin Uraykıt müşrik bir rehber. İki deve karşılığında onu kiralıyor. Ya bu kadar mı sebeplere riayet ediyorsun? Rehberin de en iyisini mi buldun ya Resulallah müşrik bile olsa? Evet öylesini buldum. En iyi ve en güvenilirini buldum. Görüyor musunuz olayı? Anlatmaya devam ediyor Hazreti Ebubekir'e. Amr bin Füeyre davarlarını getirsin. Biz ve bizi azık getirenlerin yürüdüğü yolları yürütsün. Ayak izlerini yok etsin. Davarlarını orada sürüp ayak izlerini yok etsin. Devam ediyor anlatmaya. Hazreti Ebubekir'in oğlu Abdullah o zaman 10 yaşında. Öyle değil mi? Abdullah çarşı pazar dolaşsın neler konuşuluyor onu getirsin bize. Devam ediyor anlatmaya. Esma bize hem azık getirsin hem konuşulanları getirsin. Esma annemiz o zaman 27 yaşında ve 7 aylık hamile. Kainat sizin yüzünüz suyu hürmetine dönüyor ya Resulallah. Sizin bu sebeplere başvurmaya ne ihtiyacınız var? Bizim başımıza bir şey geldiğinde ümmete Allah kurtarsın deyip hiçbir sebebe başvurmuyoruz. Biz çok rahatsız ya Resulallah. Siz niye bu kadar sebeplere başvurdunuz? Ukalalığına girelim mi şimdi? Ya böyle bir şey olabilir mi ya? Tevekkül bu işte. Şu sebeplerin kullanma hassasiyetine bakar mısınız? Bu kadar mı ya Resulallah? Bu kadar. Bize bak. Oturduğu yerden kalkmaz. Yapılacak bir şey var mı diye sormaz. Şu işler için bir omuz daha lazım mı demez. Şu huyumu düzelteyim mi demez. Bunu böyle yapsak daha iyi olur mu diye bir tane inovasyon örneği kullanmaz. Tevekkül ediyor ama paşam. İnanılmaz meseleler. Tevekkül neymiş? Oturdun mu biraz? Anlaşıldı değil mi?

Şimdi benim tevekkülde o zaman iki uç noktayı anlatmam lazım. İfraat, tefrit. İfraat ne demek? Aşırıya gitmek demek. Haşa biri dese ki Hazreti Ali peygamberdir. Aşırıya gider. İfraat olur. Tefrit ne demek? Olduğundan az onu önemsemek demek. Biri haşa Hazreti Ali'ye asker arkadaşı gibi davransa tefrit olur. Peki ifraat kötü, tefrit kötü. Vasat. En olması gereken. En ideal. Vasat sadece orta kelimesi ile değerlendirmeyin. Olması gereken. Hadiste geçiyor ümmetimin vasatı hayırlı diye. Yani orta ümmet mi demek? Hayır. Olması gereken. En doğrusunda böyle çok noktalara varan. Çok güzel giden demek. Tevekkülde sebepleri kullanma noktasında çoğu zaman ya ifraat ediyoruz ya tefrit ediyoruz. Şimdi şu ifraat örneğini bir konuşalım. Ne demekti ifraat? Aşırıya gitmek. Tevekkülde sebeplere bakan yanıyla ifraat ne demek oluyor o zaman? Sebeplere tesir vermek ifraattır. Şuur altımız bunlarla dolu biliyor musunuz? Kansere asla çare yok demek. Bir adam kendi aleminde derse sebeplere tesir veriyor demek. Bu bile ifraata giriyor biliyor musunuz? Şuur altımızda özellikle sebeplerin ifraat noktası ilmek ilmek işlenmiş maalesef. Maalesef. Bu ortağım olmasa batarım. Yanımdakiler olmasa bir daha huzur yüzü göremem. Adamın bazen ortaklığı var. Gerek maddi ortaklığı gerek belki evinde bir manevi ortaklığı ile ahir. En olmaz kötülüklere taşıyor onu. Böyle kokain bağımlısı gibi olmuş. Bu sebep olmazsa ben olamam diyor. Hayır yol burasıdır diye selamete çıkamıyor bir türlü. Bu sebeplerle ifraat noktasında tevekkül etmek. Yani bu sebep olmazsa ben yapamam. Şu olmasa huzur olamam. Ya şu olmasa ben nasıl geçinirim? Bu olmazsa bittim demek. İfraat bu noktada. Anlıyor musunuz demek istediğimi? İçinizde hiç Allah'ı suçlayan var mı? Tabi ki hayır diyeceğiz ama amellerimiz öyle olmuyor. İş için kulluk vazifesini bırakanlar Allah'ı suçluyor demektir. İş için kulluk vazifesi bırakılıyorsa Allah'ım sen bana bakamazsın. Beni besleyemezsin. O yüzden ben bu işleri çözmeliyim çünkü sana güvenmiyorum. Bak güven gitti mi? E sen sebepleri bırakmadın Allah'a bıraktın. Ne oldu bu? İfraat oldu. Geçim derdi ekmek parası koşturuyorum o kadar sıkıntılı bir hayat vermişsin ki benim kulluğa vaktim falan yok Allah'ım diyor. Ne oldu bu? E Allah'a bıraktın sebepleri bırakmadın. İfraat oldu mu? Madem bir şey bırakacaksın sebepleri bırak Allah'a bırakma. Dünyada öyle böyle bir şekilde geçiniyorsun. Yaşıyorsun yani. Ama ahireti nasıl yapacaksın? Olmuyor yani. Allah da işte başkalarının kapısında bizi gördüğünde ne yapıyor biliyor musunuz? Git şimdi işini onlar halletsin diyor. İnanılmaz bir hale giriyoruz. İfraat kısmı anlaşıldı mı? Sebeplere tesir vermek ifraattır.

Şimdi neyi konuşalım? Tefrit. Bu da boşvermişlik. Ne güvenlik önlemi ya? Virüs bize ne yapacak? Değil mi? Bu ne oldu? Allah senden böyle istemiyor ki. Ne bu kalalık? Ne oluyor bu? Bu da işte tefrit noktası oluyor yani. Çok enteresan. Sebepleri terk eden neyi hak eder biliyor musunuz? Azabı hak eder. Olur mu canım? Ne azabı? Ben Allah'a dayandım. Allah böyle dayanmanı istemiyor. Açın kapıyı ben sultana dayandım diye girsene bir saraya. Ne yaparlar? Hadi kır kapıyı gir. Çekilin kardeşim ben sultana dayandım. Sultanı göreceğim diye. Kellen gider. Sultan asla böyle dayanmanı istemiyor. Edep ile, mahcubiyet ile öne koyduğu bütün sebeplere riayet ederek müsaade alırsan dayanabilirsin diyor sultan. Allah azze ve celle çekilin kardeşim ne sebep? Ben Allah'a dayandım diye dayanmak diye bir şey istemiyor. İstese sefırda bu işler olmaz. Böyle yapamazsın. Yani Allah'ın yazdığı şeriat böyle değil. Şartlar böyle değil. Anlıyor musunuz? Allah'ın böyle yazmadığı için bir de iftira atıyorsun çekilin kardeşim biz ona dayanmışız diye. Bu azabı gerektirir. Çok önemli mesele. Bununla ilgili Risale-i Nur mektubatta hakikat çekirdeklerinde bir cümle var okumam lazım. Okuyabiliriz değil mi? İnanılmaz bir cümle ya. Tertibi mukaddematta tevfis tembelliktir. Bir işin başında yapılması gerekenleri yapmıyorsun. Ya kardeş biz Allah'a dayanmışız demek, işi Allah'a havale etmek tembelliktir. Aziz abi düşün senin çocukların ömür boyu derslerine işlerine ahlaklarına çalışıp arkamızda babamız var yardımcı olur demesi var. Bir de her şeyi vurmuşlar arkamızda babamız var zaten mecbur yapacak demesi var. İkinci çok ağırına gider mi? Gider değil mi? İnanılmaz bir cümle tertibi mukaddematta bir işleri hazır olması için gereken sebepleri yapman lazım. Bunu da tevfis ya ben Allah'a dayandım ne sebebi? Demek tembelliktir. Tertibi neticede tevekküldür. Üstüne düşeni yapıp Allah'a bırakmak tevekküldür. Semere-i sayne ve kısmetine rıza kanaattir. Eline geleni yaptın mı? Yaptın. Sonra Allah'ın taksimatına razı ol. Yazın bol verir, kışın az verir. Sen asla kulluk işini bırakamazsın. Son cümle lütfen dikkat edin. Lütfen dikkat edin. Son cümlesi mevcuda iktifa duunimmetliktir. Allah Allah. Gayretsiz diyor. Var olan bana yeter. Bu tevekkül mü? Ah şurayı anlayabilsek. Ah şurayı anlayabilsek. Hizmetin bir köşesinde durmuşuz. Çok şükür bu bize yeter. Yetmez. Çünkü sen duunimmetsin. Gayretsizlik tevekkül değildir. Kapı çalmamak tevekkül değildir. Her gün yeni bir sebebe sarılayım dememek tevekkül değildir. Senin kokuşmuş ruhun tembel kalmış. Sen

"Onu tevekkül zannediyorsun. Değil. Mevcuda iktifa duyunimmetliktir. Sen gayretsizliğini, zahmete girememeni, az daha uykusuz kalayım, mücadele edemedim demene tevekkül zannetme. Değil. En çok bizi saran hastalık bu mu değil mi? Şimdi dönüp kendine soracaksın. Acaba bu Yakup bir ay içerisinde, 'ya bana verilen yeter mi?' dedi? Yoksa 'şu eksikler var, gidermem lazım' diye gayrete mi girdi? Dönüp Halis soracak kendisine. 'Şu işi ben yaparım, ben geliştiririm' diye o gayrete mi girdi? Sosyal medyada vermişler bir iş. 'Biz yaparız. Kimseye bir şey sormamıza da gerek yok. Biz buna kanaat ettik, tevekkül ettik mi?' dedi? Değil. Tevekkül değil. Soracaksın kendine. Yunus da soracak. 'Ya demir büktürdüler, yeter işte. Daha ne yapalım mı?' dedi? Değil. Asla tevekkül değil. Yoksa bunun bir adımı daha vardır. Bir adımı daha vardır. Okumayı biraz daha derinleştir. Manayı biraz daha derinleştir. İnsanları daveti biraz daha derinleştir. Başkalarına anlatmayı biraz daha derinleştir. Yapmayı biraz daha derinleştir. Yanlış tevekkül var sizlerde. Gayretsizlik tokattan başka hiçbir şey doğurmaz. Mevcuda iktifa doğunimmetliktir. Neyi anlatıyorum şu an? Tevhid anlatıyorum. Gayretsizlik tevekkül değil. 'Ya bu kadarı verilmiş bize yeter.' Ya ne yeter? Bir sürü mesele var ortada. Dayansana. 'Yeter' diye tevekkül mü olur? Bu işin sonu kesin düşmektir. Çünkü bisiklette düşmek için durmak yeterlidir. Bu işlerde de durduğun anda düşeceksin. Hiç şaşmaz. Var mı spor salonundan kas yapıp çıkan bir adam durduğunda aynı kaslarla kalıyor? Var mı Cemil? İşte o insan günlük gram protein hesabını yapıyor. Gece vakti bile teheccüd gibi kalkıp bedenini besliyor. Ama Müslümanlar da maalesef bu işler yanlış anlaşılıyor. Bence en çok yanlış anlaşılan meselelerden bir tanesi de bu. Tevhidle devam ediyorum. Tevekkülde sebepleri kullanma, ifratı konuştuk. Şimdi neyi konuşuyoruz? Tevhidle devam ediyorum. Çaresizlik, dertsizlik, tevekkül değildir. Duyarsızlık, tevekkül değildir. Duyarsız olan adamdan olsa olsa hatap olur. Yani odun olur. Odun. Başka bir şey olmaz. Ne dertsizliği tevekkül olsun? Bırak onu. Sen bir yıl elini açıp dua edeceğine bir saat ümmet için ızdırap çek. Bundan daha mükemmel bir hareket olamaz dünyada. Eskiler öyle demiş. İzzet Molla. 'Ben usanmam gözümün nuru cefadan ama ne de olsa cefadan usanır. Candır bu.' Böyle demiş İzzet Molla. Yani onlar gönüllerinde Allah'a bakan bir dert, ızdırap olmayı asıl tevekkül saymışlar. Dertsizlik, ızdırapsızlık, tevekkül değildir. En büyük ispatı geliyor. Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam Bedir öncesinde. Bedir öncesinde. Biz 313 kişiyiz. Karşı taraf bin kişi. Ve kuvvetlerini lütfen hatırlayın yani. Onların 200 atlı birliği varken senin elinde 2 tane var atlı birlik. Düşünebiliyor musunuz? Süvarinin 2 tane. Sad bin Muaz anlatıyor. 'Şu yüksek yerde sana bir gölgelik yapalım. Baktın savaş kötü gidiyor. Medine'ye git sana bir şey olmasın ya Resulallah' diyor Sad bin Muaz. Medine'nin ulularından. Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam gölgeliği yaptırıyor ama orada dua edip yalvarmak için. Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam savaş öncesi çadırına çekiliyor. İlk kez elleri bu kadar kalkıyor. Anlatıyorlar. 'İlk kez ridası üstünden düşecek kadar ellerini havaya kaldırıp dua etti' diyor. Izdıraba bakar mısınız? 'Ya Rab şu bir avuç insanı helak edersen senin dinini yaşayacak, anlatacak kalmayacak yeryüzünde' diyor. Hazreti Ebu Bekir dayanamıyor. İçeri giriyor sesleri işliyor. Düşünün yani hiç onun çadırına girme şeyini yaşamazlar hayatlarında. Dayanamıyor giriyor. 'Vallahi kendini helak edeceksin. Allah sana yardım edecek' diyor. Bir süre sonra yüzü giriyor. 'Ebu Bekir, yetiş! Allah müjdeyi verdi' diyor. Müjde binlerce meleğin Bedir savaşındaki yardımıdır. Şimdi ızdırap ya, ne ızdırap duyuyorsun, tevekkül etse eğer haşa ve kella Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam'a söyler misiniz? 'Ya Resulallah ne ızdırap ediyorsun? Dert etme sen tevekkül et' diye. Ha? Bir tweet atalım buyurun. 'Dert etme tevekkül et' diye haşa ve kella, haşa ve kella. Bu ızdırapı demiyor. O ızdırap bu ızdırap değil yani. Ah, tasnif edemiyoruz. Ümmet için parçalansan sen tevekkül abisi olursun. Sen Allah'ın yaptığı işlere elini koyup onlara da dertleniyorsun. Onlara da dertlenmemen gerekiyor. Fark çok açık aslında. Bizim nefsimiz karıştığı için biz anlamıyoruz. Ayrım anlaşıldı mı? Bence çok önemli bir konuydu. Devam edelim mi? Buyurun. Tevekkül eden ve etmeyenin misalleri şu hikayeye benzer. Girişi biraz fazla yaptığım için bu hikayenin geride kalması beni üzdü. Çünkü bu inanılmaz önemli bir hikaye. Bu dersimizin dördüncü bölümü. Tevekkül eden ve etmeyenin misalleri şu hikayeye benzer. Gemide bir olay geçecek. Başrolde iki insan var. Birisi mağrur yani gururlu, kibirli. Gururlunun çok önemli bir lügat anlamı var. Mahiyetini bilmemek demek. Kendini bilmemek demek. Gurur aslında o demek. Buradaki tam bu. Birisi gururlu, öbürü mütevazi adam. Gemidesiniz. Bir mütevazi adam var. Bir gururlu adam var. Hayal edin lütfen. Buyurun. Vaktiyle iki adam hem bellerine hem başlarına ağır yükler yüklenip büyük bir sefineye bir bilet alıp girdiler. Burada Üstad Hazretleri'nin inanılmaz benzetmesi. Hem bellerine, belde maddi yük taşınır değil mi? Hem başlarına, başta ne taşınır? Dertler, manevi yükler burada taşınır. Demek ki tam bize anlatıyor. Hem belimizde maddi yük var. Sorumluluklarımız var. Geçimlerimiz var. Öyle değil mi? Hem de başımızda manevi yük var. Ah şu çocukların geleceği ne olacak? Ahlaklı olacaklar mı? İlahir, ilahir. Devam edelim. Birisi girer girmez yükünü gemiye bırakıp üstünde oturup nezaret eder. Hangisidir direkt yere bırakan? Mütevazi adam. Hemen yerine bırakıyor. Neden? O farkında bakıcılık yaptığını. Askerde silahı ne yaptınız? Bakıcılık yaptınız. Öyle değildi. Asıl devletindir. Siz ne yaptınız? Bakıcılık yaptınız. Burada da o manada bakıyor. Ya bu yük benim şahsi yüküm de değil. E ben bunu bırakayım. Zaten bakıcılık yapıyordum. Anladınız mı? Mütevazi adam böyle diyor. Buyurun. Diğeri hem ahmak hem mağrur olduğundan yükünü yere bırakmıyor. Diğeri bırakmıyor gururlu adam. Nerede taşıyor? Gemide sırtında taşıyor. Aman ya benim yüküme bir şeyler yaparlarsa, içinde kıymetlilerimi çalarlarsa hangi mantıkla bunu yapıyor gururlu adam? Ben bana yeterim. Küçük dağları ben yarattım. Başarılı olmanın yedi sırrı. Yok kırk alışkanlığı, yirmi bilmem nesi. Tam firavuncuk olmanın özellikleri bunlar. Bir daha sorayım. Hayal edebiliyor musunuz? Bu misal inanılmaz önemli. Yani inanın şu misal anlaşılsa bence benim dersin başından beri anlattığımın binler katı daha önemli. Öyle bir örnek. İnanın bana. Buyurun. Ona denildi. Kime? Gururlu adama. 'Ağır yükünü gemiye bırakıp rahat et.' O dedi, 'Yok, ben bırakmayacağım. Belki zayi olur. Ben kuvvetliyim. Malımı belimde ve başımda muhafaza edeceğim.' Bak şimdi. Olaydaki ilginçliğe bak. Kendisi için güvenip gemiye binmiş mi? Binmiş. Kendisi için güveniyor, biniyor ama yükü için güvenip yükünü bırakmıyor. 'Ya yüküme bir şey olursa' diyor. Garip diye anladınız mı? Gemiye güvenip kendini koymuşsun ama gemiye güvenip yükünü koymuyorsun. Enteresan. 'Ya gemi batarsa yüküm mahvolur.' Sanki gemi batarsa kendi kurtulacak. Yükünü gemiye bırakanında, yükünü sırtında taşıyanında yükünü gerçekte kim taşıyor? Gemi taşıyor. O halde adam neden sırtında taşıyor? El cevap ahmaklığından. Başka hiçbir şeyden değil. Biri istirahat ediyor. Yükünü yere bırakmış. Öbürü sandviç gibi eziliyor yükünün altında. Kafa biraz çalışsa diyecek ki, 'Güvensem de güvenmesem de. Bak ister güven, ister güvenme. Burada mantık lazım. Başka bir şey lazım değil. Ya beni de yükümü de taşıyan gemi. Yani bu batarsa benim sırtımdaki yükle birlikte ben batacağım zaten.' Yani burada mantık problemi oluyor. Çok enteresan. Peki bu güldüğümüz adam kimmiş? Biziz, biziz. Her gün dünyada taşımamamız gereken şeylerin altında inim inim iniyor muyuz? Beyler, bu güldüğümüz adam biziz maalesef. Ve mutsuzluğun en büyük sebebi de buradan patlıyor biliyor musunuz? Hayatın yükünü üstüne almak. Dünyayı cennet standartlarında yaşamaya çalışmak. Her şeyi kontrol etme çılgınlığı. Aman genç kalayım. Aman hasta olmayayım. Sevdiklerim sıkıntıya düşmesin. Ekonomim hep iyi olsun. Uyandığında kesin birinde problem çıkıyor mu? Senin tevekkül edip yükünü gemiye bırakmaktan ve kaptana güvenmekten başka hiçbir şansın yok. Buyurun. Yine ona denildi. 'Bizi ve sizi kaldıran şu emniyetli sefine-i sultaniye daha kuvvetli.' Ooo, gemi kimin gemisiymiş? Bir de sultanın gemisi. Sen dışarıdaki herhangi bir tekneye binip güvensizlik yapmıyorsun. Sultana güvensizlik yapıyorsun evet. Daha ziyade iyi muhafaza eder. 'Belki başın döner. Yükün ile beraber denize düşersin.' Dünyamı terk edemiyorum diye ahiretini terk eden o kadarları var ki, onlar yüküyle birlikte denize düşenler oldu. Buyurun. Hem gittikçe kuvvetten düşersin. Şu bükülmüş belin. Cümleye dikkat. Şu akılsız başın gittikçe ağırlaşan şu yüklere takat getiremeyecek. Yükün gittikçe ağırlaşması ne demek? Mesela şu hadi 50 gram diyelim. Ben 50 gramlık suyu şöyle 5 dakika tutabilir miyim? Tutarım. 5 saat? Tutamam. E ne oldu? Yük aynı kilo. Farkı yok işte. Sen güçten düşüyorsun. Bir musibet geldi bize. Tevekkül etmiyorum. İlk hafta baş edebilir miyim? 6 ay baş edemiyorum. Yani yük aynı ağırlıkta ama benim takatimi azalıyor. Anlıyor musunuz demek istediğimi? O yüzden bunun da matematik hesabı iyi yapılması lazım. Benim bu ay ki psikolojim başıma gelenleri tevekkül etmesem de kaldırıyor. Öyle mi? Evet, evet öyle. Tevekkül etmesem de, haşa ve kella Allah'a güvenmesem de bu ay ki psikolojim bunları kaldırmaya yetiyor mu? Yetiyor. Ama öbür ay, öbür ay, öbür ay ben takatten düşüyorum. Aynı dertler olsa bile kaldırmaya gücüm yetmiyor. O yüzden diyor, 'gittikçe ağırlaşan şu yüklere takat getiremeyecek.' Anladınız mı cümleyi? Buyurun, bir de bu paragraf çok önemli. İnanılmaz önemli. Evet. 'Kaptan dahi eğer seni bu halde görse ya divanedir diye seni tart edecek.' Allah Allah. 'Ya bu adam delirmiş bu işi yaptığına göre.' Evet. 'Ya haindir. Gemimizi ittiham ediyor. Bizimle istihza ediyor. Halay ediyor. Hapsedilsin diye emredecek.' Kaptan sorsa, 'Aslanım, sen yükünü neden gemiye indirmiyorsun?' Sen de cevap versen, 'Ya çalarsınız, gemide bir şey yaparsınız diye güvenemedim.' Hem de sultanın gemisi, sultanın kaptanına bunu söylüyorsun. Yani kendime güvenip gemiye bindim. Tekrar edeyim. Ama yüküme zarar verirsiniz diye. Bak bana zarar değil. Yüküme zarar verirsiniz diye sırtımdan indirip size güvenmiyorum. Sen ne demiş oldun kaptana? 'Size güvenmiyorum' demiş oldun. Çok ağır ifade. Çok ağır ifade. Ya burası çok enteresan. Sultan sizi saraya davet etti. Hayal ediyor musunuz? Saraya gitmeden önce bir markete uğrayayım da bir ekmek, peynir, zeytin alayım. Allah muhafaza, sultan sarayda beni aç bırakır. Dedin gittin markete. Poşete doldurdun. Sultan kurmuş sofrayı. Bir ucundan öbür ucu gözükmüyor. 'Ya bu elinizde poşet nedir?' dese, 'Ya sultanım, belki işte işgüzarlık edersin, haşa. Beni aç bırakırsın diye güvenemedim. Marketten peynir, zeytin aldım, aç kalırım diye.' Ne yapar seni? Kırk yıl seni doyurmuş Allah'a aynen böyle yapıyorsun. 'Ya beni yarın doyurmaz.' Abes davranıyoruz. Yükümüzü bu yüzden bırakmıyoruz. Kulluğumuzu bu yüzden terk ediyoruz. Yükümüzü bırakmadığımız nereden belli? Kulluğumuzu bıraktığımızdan belli. Geçen ailece bir kahvaltıya gittik. Orada bir aile geldi. Dersleri izliyorlarmış. Muhabbet ediyoruz. Dedim, 'Eve git. Tek bir soruyu sor kendine. Başka her şeyi unut. Benim Kur'an'ı anlamama lüksüm var mı? Kulluğu bırakma lüksüm var mı? Namazı kılmama lüksüm var mı? Resulullah Aleyhisselatü Vesselam'ın izini takip etmeme lüksüm var mı?' Bu lükslerimiz varsa aydınlanalım. Bence biz de gidip rahatımıza bakalım. Eğer bu lükslerimiz yoksa, sen neden bu kulluğu bıraktın? Yüklerini bırakmadığın için bıraktın.' Anlıyor musunuz demek istediğimi? Bence çok ince bir mesele. Özellikle kaptanı itham etme meselesi. 'Ya ben bunu bıraksam çalarsın, edersin' diye. Yani sen tevekkül etmediğin zamanlarda Allah'a hakaret etmiş oluyorsun. İtham ediyorsun ve bu ağırlıkla biz ahirette hesap vereceğiz. Bence çok inanılmaz mesele. Allah garantisindeki istikbalimize endişe ediyoruz ama Allah garantisinde olmayan imanımızı hiç kontrol edip oralara endişe etmiyoruz. Bence buradan ahirette çok problem çıkacak. Buyurun. Komik geldi değil mi bize? Evet. Yani olduğundan daha fazla görünme çabası. Tasanlığı. Evet. Soytarı yaptın kendini. Lafa bakın, müdhike soytarı demek ha. Yani yükünü bırakmayan adama soytarı diyor. Şimdi bu kelimelerin ahiret karşılığı var. Çok ağır ifadeler bunlar. Evet. Aaa. Öyle mi? Öyle miymiş? dedi. Yükünü yere koydu, üstüne oturdu. 'Oh! Allah senden razı olsun. Zahmetten, hapisten, maskaralıktan kurtuldum' dedi. Hayat gemisine bindik. Yükümüz var gibi. Gibi. Niye gibi? Ya bırak yükü ya. Yaratan o, yaşatan o, rızkı veren o, çocuğunu büyüten o, sana nefesi veren o, her şey o. Güneşi lamba diye diken o, yağmuru yağdıran o. Şimdi ama bir türlü ona güvenip teslim olamıyoruz. Keşke Allah'a güvenme meselesi lüks olarak kalsaydı. Bugünkü ders bunu gösterdi ki ne lüksü? Bir, dünyada manevi cehennemi yaşayarak ahirette de maddi cehennemin dibine gideriz. Allah muhafaza. İki, kaptanına itham ediyordu. 'Ya yüküme böyle yaparsan, ya çalarsan, sana güvenmiyorum' diye biz de haşa ve kella Allah Azze ve Celle'ye güvenmediğimizi ifade ediyoruz. Çok ağır bir mesele, çok ağır bir mesele. Anlıyor musunuz neden bu iman derslerini almak farz da değil? Efras, efras. Anlıyorsunuz değil mi? Çok önemli mesele. Buyurun. İşte ey tevekkülsüz insan, sen de bu adam gibi aklını başına al, tevekkül et. Ta bütün kainatın dilenciliğinden ve her hadisenin karşısında titremekten ve hotfuruşluktan ve maskaralıktan ve şekaveti uhreviyeden ve tazyikatı dünyeviye hapsinden kurtulasın. Allah Allah, inanılmaz ya inanılmaz. Son konu, tevekkülün en üst mertebesi tevfiz. O zaman tevekkülün de mi mertebeleri var? Var. Tevekkülün de kendi içinde mertebeleri var. Tevekkülün en üst mertebesi tevfiz. 'Hakka tevfizi umur et, ne elem çek ne keder, gelir elbette zuhura ne ise hükmü kader.' En darınlı vasıf, öyle söylemiş. Bu bahsettiği tevfiz, yani işi Allah'a bırakma makamı, makammış bu. Şimdi bizim halı sahada güzel oynayan adam gider Barcelona'da oynar mı? Yok, o makamı, o belgeleri yok. Orada oynatmazlar. Böyle bir makam bu yani. Bu makamda olan insanlar, Allah Allah, öyle bir lütufta, öyle bir ikramda ki onları biraz anlatmam lazım. Baştan başlayarak tevfiz ne demek, oradan konuya gireyim. Tevfiz, bütün her şeyi Allah Azze ve Celle'ye havale etme makamıdır. Yani bir makam meselesidir. İşin nasıl sonuçlanacağını sadece Allah'tan bekler. Bu müptedilerin, yeni başlayanların değil, müntehilerin, bir yere varmışların yoludur. Tevfiz makamındaki insanlar kahrı da, lütfu da hoş görürler. Kazaya sürekli rızaları vardır. Çok önemli bir ifade, hayrı kendi tasarladıkları güzel projelerde bilmezler. Hayrı Allah'ın yarattığı neticede bilirler. Sevgiliden gelen neyse o hoştur derler. Çünkü kahır da gelse, lütuf da gelse Allah'ın onlarla ilgilenmesi başlı başına en önemli konudur. Allah biriyle ilgilenmese ne yapar? İstidraç ile dünyaya boğar onu. Onlar ilgilenildiğini bildiğinden memnunlardır. Bu makamın sırası şöyledir. Tevekkül başlangıçtır. Kişi Allah Azze ve Celle'yi tanıyıp güvenerek bu yola başlar. Teslim onun neticesidir. Bu az önce konuştuğumuz teslim değil. Onun da üstü. Kalbi ve ruhundaki latifeler tamamen açmıştır. Allah'ı duyuyordur. Zaten işimi yapan Allah'tır deyip tam bir teslim olur. İnanılmaz yani. Az önce teslimin kemalini konuştuysak şimdi ekmelini konuştuk. 3. Tevfiz ise bunun semeresidir. Esbaba ve tedbire takılmama halidir. İnanılmaz bir mesele. Sadece hastanın halidir. Bu kişi zahiren sebeplerle meşgul olur. Ama sebeplerin dönüp yüzüne bakıp zerre kadar kıymet vermez. Madem öyle sebeplerle neden meşgul olur bu makamdaki kişi? Emre itaattaki incelikten dolayı. Başka hiçbir sebebi yoktur. Aynı asker mantığında. Komutan ne diyorsa o yüzden yapar. Ama yaptığıyla hiç ilgilenmez gibi düşün. Onlar eşyanın perde arkasına uyanmışlardır. Eşyanın arkasındaki esmalarla muhattaptırlar. Bu makamdaki, tevfiz makamındaki bir hak dostu bir gün tedbir heyecanı ile yol arılken hatiften bir ses duyar. Galipten. Galipten gibi düşünün yani. 'Vazgeç tedbir kuruntularından. Zira tedbirde helak vardır' denir. Ne demek bu ya? Seni tedbirin kurtaracağını düşünürsen helak olursun demektir. Bizim gibi sebepleri hamur çamur yapmış insanların makamı değil gibi sanki. Ne diyorsunuz? Değil mi? Yüksek bir makam sanki. Bizim gibiler az önce verdiğimiz menfi örnekleri düşünün. Burada yanlış hamleler yaparlar. Ama bu makama ulaşmış birisine hatiften gelen ses ise diyor ki, 'vazgeç tedbir kuruntularından. Zira tedbirde helak vardır.' Yani tedbirin seni kurtaracağını düşünüyorsan helak olursun. Tedbir durup kelimesinden geliyor. Durup yani bir şeyin arkası dönüp arkaya bakma manasında. Onu söylüyorlar. Tevfiz makamındaki insanlar kendi havlu ve kuvvetinden tamamen vazgeçerler. Sürekli dillerindeki zikirdir. Yani sürekli güç ve kuvvet sadece büyük ve yüce olan Allah-u Teala'nın yardımı iledir. Başka güç ve kuvvet onları tanımıyor. İşte arif kulların en büyük sırrı buymuş. Kainata meydan okutturan sır da buymuş. Bu tevfiz makamıymış. Tamamen Allah'ın kuvvetlerine dayanıp kendilerini silebilme makamı. Biraz örnek vermek isterim bu makamla ilgili. Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam doğmadan kısa bir süre önce fil vakasını hatırlarsınız. Ebrehe o koca filleriyle birlikte Yemen'den gelip Kabe'yi paramparça edip yok etmek için dayanacaktır. Öncü birlikleri göndereyip develeri talan ettirecek. Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam'ın dedesi Abdülmuttalip o dönem Kureyş'in reisi. Abdülmuttalip'in de 200 devesini gasp ediyor. Karşılıklı Ebrehe ve Abdülmuttalip konuşmaya başlıyorlar. Abdülmuttalip diyecek ki, 'Askerlerin 200 devemi almışlar. Arzum develerimin iadesidir.' Ebrehe bundan hoşlanmayacak cevap verecek. 'Seni görünce büyük bir adam zannetmiştim. Ben senin ve atalarının tapınağı olan Kabe'yi yıkmaya geldim. Sen 200 devenin peşindesin.' Abdülmuttalip cevap verecek. 'Ben develerin sahibiyim. Kabe'yi de sahibi koruyacaktır.' Diyor ki, 'Sen neyden mesutsan onu düşün. Başka şeyi düşünme.' İşte bu bir tevhiz örneğidir. Nasıl? İnanılmaz bir şey değil mi? Yine Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam'ın hicretinden örnek vereceğim. Çünkü Resulullah Aleyhisselatü Vesselam az önceki hicret örneğini lütfen devam ettiriniz elinizde. Orada Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam Sevr Mağarası'na giderken arkasında inanılmaz iz sürücüler var. Yerdeki ayak izlerine bakıyorlar ve diyorlar ki, 'Bu ata binen erkek veya kadın hamile mi değil mi? Adam nerelidir? Genç mi ihtiyar mıdır? Sakin mi gitmiş yoksa tedirgin mi gitmiş?' Bunların tamamını takip edebiliyorlar. Ve o kadar şiddetli takip ediyorlar ki Sevr'ı bulabiliyor mu bu iz sürücüler? Buluyorlar. Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam'la Hazreti Ebubekir Efendimiz Sevr Mağarası'nda ve onlar mağaranın kapısının önüne kadar geliyorlar. Büyük bir ihtimalle Ümeyye bin Halef, bu biraz sonra söyleyeceğim rivayet İbn-i Hişam'da geçiyor. Diyor ki, 'Mağaranın önünde örümcek ağı.' Tek koruyan mesele. İşi oraya kadar gelince Hazreti Ebubekir Efendimiz endişe duymaya başlıyor. Bakın Resulullah Efendimiz'de var mı Aleyhisselatü Vesselam? Şimdi çok ince bir çizgi. Hazreti Ebubekir endişe duyuyor. Diyor ki, 'Ben ölsem Ebu Kuvvefe ağlar. Sen ölsen Ümmet ağlar' diyor. Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam teskin ediyor. 'Ya Ebubekir, iki kişinin üçüncüsü Allah olursa' diyor. 'Sen ne olacağını zannediyorsun?' diyor. Ve o tarihe geçecek inanılmaz ayette geçen o ifadeyi buyuruyor. 'Üzülme. Allah bizimle birlikte.' Yani Hazreti Ebubekir'in dahi Resulullah Aleyhisselatü Vesselam için endişe duyduğu bir yerde Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam'dan bütün endişenin sökülmesi Tevhiz olayını ayan beyan gözümüzün önünde resmetmiş. Nasıl bir hadise? İnanılmaz bir hadise. Birkaç örnek daha okuyayım mı? İshal-i Nur'da eşref edip Üstad Hazretlerini şu sözlerle tasvir ediyor. 'Halbuki ne yazı, bütün ömrü çetin kışlarla geçmiş. Afyon Hapsinde 35-40 kiloya düşer. Defalarca zehirlenir. Dişleri dökülür. Ama orada dahi kendisini düşünmeye vakti yoktur.' İnanılmaz bir mesele. 15. Şua olan El Hüccetü Zehra Risalesini orada yazar. Eskişehir Hapsinde inanılmaz zulmünde. Allah aşkına bir açın okuyun. İsmi Azam Risalesini yazar. Denizli Hapsinde Meyve Risalesini yazar. Nasıl yazıyorsun? Ben kendimi defalarca o sahneye koyuyorum. İçimden öfke çıkıyor. Başka başka işler çıkıyor. Nasıl böyle yapılır? Beni nasıl anlamaz? Bunlar çıkıyor içimden. Sen nasıl oralarda, buralara takılmıyorsun da yapman gereken vazifeye odaklanabiliyorsun ve nasıl bir vazife yani? Sanki hepimizin yapabileceği bir vazife mi? Aşağı. İnanılmaz bir vazife. Ey güzel üstadım, nasıl bunu yapabiliyorsun? Tevhiz makamı olunca demek ki böyle oluyor. Makamın örnekleri oturuyor mu? İnanılmaz örnekler. Yine bununla ilgili Said Nursi Hazretlerinden inanılmaz bir örnek vereceğim. Yıl 1916-1920 arası. Üstad Hazretlerinin yaşı 38. 1. Cihan Harbi'nin gazisidir Üstad Rahimullah. 4 yıl sürecek Rus esareti başlar. Ve esir kampı Kosturma'da Volga Nehri kenarındadır. Oraya doğru Üstad Hazretleri götürülecektir. Götürüleceği zaman kendisi yaralı. O sahne herhalde filmde de resmediliyor değil mi? Ayağından vuruluyor, sedyede. Ama sedyede uzanmıyor. Küffara gidecek ya. Küffarın karşısında dik duruyor. Yaralı ayağını uzatıyor. Yaralı olmayan ayağını da içine çekiyor. Şöyle bir yarım bağdaş kuruyor. Onları o şekilde karşılıyor. Gören şaşırıyor. Allah Allah, acı çekmiyor mu? Neden sedyeye uzanmıyor diye. Daha sonra esir kampına gelecektir. Ve bir haber gelecek. Koca gavur lakaplı Çar'ın yeğeni Nikola Nikoloviç. İnanılmaz zalim bir adam. Esir kampına geliyor. Herkes yerde ayağa kalkıyor. Hazır ola geçerken Üstad Hazretleri kıyam etmiyor. Kalkmıyor. Neden kalkmıyorsun diyorlar. O koca Çar'ın yeğeni. İlmin izzeti müsaade etmiyor. Ben bir İslam alimiyim. Ona kıyam edemem diyor. İdamla yargılıyorlar Üstad Hazretleri. Arkadaşları diyor ki, 'Lütfen özür dile. Bak seni anlayacaklardır. Yani özür dile, idamdan kurtul.' 'Ben ahiret diyarına göçmek ve huzurun Resulullah'a varmak istiyorum. Bana bir pasaport lazımdır. Ben imanıma muhalif hareket edemem.' Yani diyor ki, 'Ne özrü? Ben gitmek istediğim yere bilet buldum' diyor. İnanılır gibi değil. İdamla yargılanıyor ve idam kararı çıkıyor. İdam sehpasına yürürken, 'Müsaade edin vakit namazımı kılayım' diyecek kadar korkusuz. Nereden geliyor bu cesaret? Gözlerini bağlatmıyor. 'Gideceğim yeni alemin güzelliklerini seyretmek istiyorum' diyorlar. Tam kurşuna dizilecekken Nikola Nikoloviç dahil diğer komutanlar gelip, 'Seni yanlış anlamışız. Sen bu katli sanatını korumak için öyle yapıyorsun. Senden özür diliyoruz' diyecekler. Ve ondan idamı geri çekecekler. Gözlerini bağlatmıyor. Ölmesine ramak kalmış, tek düşündüğü vakit namazı. Bu hangi makam? Tefiz makamı. Volga nehri kıyısında Tatar camisine kalmasına müsaade ediyorlar. Tatar Müslümanlar Hüsnü Hazretleri'ni ağırlamak istiyor. Bizim arkadaşımızın eşi de Tatar. Biliyorsunuz çok kahraman bir millettir. Onlar öyledir ve çok da misafirperverlerdir. Ama Hüsnü Hazretleri diyor ki, 'Madem sonunda kabreye yalnız gireceğim. Şimdi yalnız olmam lazım.' Onların ağırlamasını da müsaade etmiyor. Ve ömrümde en merak ettiğim iki meseleden birisi bu. Birisi değişken, birisi bu. Hüsnü Hazretleri 4 yıl sonra Bolşevik ayaklanmasından istifade ederekten oradan kaçıyor. Ve İstanbul'a geliyor. Allah aşkına rotaya bakın. Petersburg, Varşova, Viyana, Almanya, Sofya, İstanbul. Nasıl oluyor? Nereden geldi sana bu rahatlık? Gözlerinde neden hiç endişe duyulmuyor? İnsan ölüme yürürken vakit namazını sorar mı hiç? İnsan idamla yargılanmışken, 'Acaba beni yanlış anladılar mı? Bir kendimi düzeltseydim' demez mi hiç? Sen bizim görmediğimiz neyi görüyorsun? Sen bizim duymadığımız neyi duyuyorsun? Sen bizim dayanmadığımız neye dayanıyorsun? Sen bizim bir türlü güvenemediğimiz neye güveniyorsun? Senin kalbine ne fısıldıyorlar? Nedir bu dik duruş? Nedir bu iman? Allah aşkına nedir bunun iksiri? Yok mu bidon bidon içelim? Nerede? Ölene kadar okuyalım. Ne yapmak lazım? Ayaklarımız ağrıyana kadar bunu yapalım. Yeter ki kalbimize bu huzur gelsin artık bizim de. Güneşin ortasında karanlıkta kalıyoruz. Nasıl ulaşacağız bu işe? Acayip mesele. Bir örnek daha vereyim mi? Yorulmadıysanız. Yıl 1909. Üstad hazretlerinin yaşı 31. Mesele 31 Mart hadisesi. Üstad hazretleri Ayasofya'daki mevlide katılacaktır. Davet üzerine bir konuşma yapacaktır. 'Kabri kalpten hakikat çıplak çıktı. Namahrem olun bakmasın' diyerekten konuşmasına başlayıp inanılmaz bir konuşma gerçekleştirecektir. 'Aman tahriklere kapılmayın. Aman fitneye alet olmayın' diyecektir. Ama karanlık adamların planı işleyecektir. Ve 31 Mart hadisesi yaşanacaktır. Abdülhamit Han'ın tahttan indirilmesiyle bu hadise son bulacaktır. Asiler Adliye Nazırı Nazım Paşa'yı ve Emir Şekip Arslan'ı öldürdüklerinde Üstad hazretleri, 'Burada masum kanı aktı. Artık nasihat da tesir etmez' diyecektir. Ve meydanda konuşma yaparak insanlarla askerleri sakinleştirmeye, sükunete davet edecektir. Hareket ordusunun başkumandanı Mahmut Şevket Paşa isyanın bastırılmasında büyük rol oynayan Molla Said'i isyana katılmakla suçlayıp divanı harbe sevk edecektir. Ve Üstad hazretleri bir cani gibi orada yargılanacaktır. Olağanüstü yetkilerle donatılmış bu mahkemede 5 yargıçtan oluşacaktır. Ve Üstad hazretlerinden önce 15 tane alim idam edilmiştir. Ve Üstad hazretlerine pencereden idam edilenleri göstere göstere kendisini yargılamaktadırlar. Mahkeme başkanı Hurşit Paşa, 'Sen de şeriat istemişsin' diye sual edecektir. 'Şeriatın bir hakikatine bin ruhum olsa feda etmeye hazırım. Zira şeriat sebebi saadet ve adaleti mas ve fazilettir. Fakat ihtilalcilerin isteği gibi değil.' Berat edilir, teşekkür dahi etmeden mahkemeden çıkar. Mahkemeden çıkınca Beyazıt'tan Sultanahmet'e kadar bağırarak yürür. 'Zalimler için yaşasın cehennem!' Fizikle metafizi aynı anda yaşamayan kimse bunu yapamaz. Seni boğmaya, öldürmeye uğraşıyorlar. Sen neye dayandın, neye güvendin? Biz her geleni Ebrehe'nin mahmut fili zannediyoruz. Halbuki Allah'ın küçük kuşları onları alt edebilecek. Ama o kuşun sahibi olan Allah'a bir türlü güvenemiyoruz. Sen ne görüyorsun? Ne bu metanet, ne bu tevfiz makamı? İnanılır gibi denk geliyor. Hazreti Osman'ın 12 yıl boyunca sürecek olan halifeliğinin en son günleridir. Kendisi 82 yaşındadır. Mısır'dan gelen asiler evini kuşatmıştır. Asiler tarafından evi 40 gün sürecek, muhasara altındadır. O arada Medine'deki herkes fetihte olduğundan ona yardım edecek eli silah tutan kimse yoktur. Sahabelerin birçoğu da haçtadır. Haç emiri de Abdullah bin Abbas'tır. Yani ona yardım edecek birileri yanında, yakınında yoktur. Kendisi o gün ahirete irtihal edeceği o gün kendisi oruçtur. Çünkü satın aldığı Rume kuyusundan ona su vermemişlerdir. Çünkü doyurduğu zorluk ordusundan kalan bir parça ekmeği ona yar etmemişlerdir. O yüzden Hazreti Osman Efendimiz oruçtur. Çarşambayı perşembeye bağlayan gece oruçlu şekilde Kur'an okurken uykuya dalar. Gece rüyada Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam'ı görür. Günlerdir gülmeyen Osman hayatında ilk kez o gece güler. Hanımın sebebini sorar. 'Nail'e rüyamda efendimi gördüm. Beni alıp koridorlardan geçirdiler. Karşımda bir nur vardı. Baktım ki Resulullah Aleyhisselatü Vesselam. Yanımda Ebu Bekir var, Ömer var ve diğer sahabeler var. Beni görünce, 'Geldin mi ya Osman?' dedi. 'Geldim ya Resulallah' dedim. 'Seni susuz mu bıraktılar?' dedi. 'Evet ya Resulallah.' 'Seni aç bıraktılar?' 'Evet ya Resulallah.' 'Seni engelliyorlar camiye bile bırakmıyorlar, değil mi?' 'Evet ya Resulallah.' 'Peki o zaman orucunu bozma. Akşam seni iftara bekliyoruz.' Evi basılır. Sinesinden yediği hançer ile Hazreti Osman Efendimiz şehit edilir. Onun kanı o anda okudu. 'Onlara karşı Allah sana yeter.' Bakara 137. ayetin bu cümlelerine damlayarak şehit olmuştur. Demek ki yollar hep kazanmaya çıkacak değil. Kazanmak için şehitlik de büyük bir makamdır. Yani şehitlik de kazanmaktır. Unutmamalı diyerekten Allah kalbimize tevekkülü ihsan eylesin diye bol bol dua edelim. Siz de Hayalhanem'in yurt içi ve yurt dışı projelerine destek olmak için buradaki linke tıklayarak online bağışta bulunabilir veya aşağıdaki iletişim numaralarından bizlere ulaşabilirsiniz."