Transcription
Haddi aşan bütün duygular zıttına dönüşür. Bir insan sınırı aşacak kadar gülerse, bir süre sonra ağlamaya başlar. Bir insan sınırı aşacak kadar ağlarsa, bir süre sonra sinirden gülmeye başlar. Bir araba sınırı aşan bir hıza ulaşırsa, böyle gidiyor diye gördüğün tekel, tam tersine dönmeye başlar. Bir insan haddi aşacak kadar severse, bazen adavet, şiddet-i muhabbetten gelir. Bütün sevgisi nefrete döner. Haddi aşan bütün duygular zıttına döner.
Dünya ile meşgul olurken haddi kaç defa açtığımızı tahmin bile edemiyorum. Bu yüzden araç olarak kalması gereken; ya üç günlük, çok geçici dememiz gereken dünya, tersine döndü ve bizde baki gibi gözüküyor. Sonsuz gibi gözüküyor. Kafire Cennet, öyle diyor, değil mi hadiste? Dünya için ne diyor? Kafire cennet, mü'mine ise zindan olacak diye bahsedilen dünya, meşgul olmasının haddi aşıldığından mü'minin cenneti aradığı yer haline döndü.
Haddi aşan bütün duygular tersine döndürür insanı. Hakiki manada 3 rakamını bile mübalağa ile kullanacağımız 3 günlük ve 3 kuruşluk dünya, nazarımızda tam öyle yer alması gereken dünya, o kadar fazla meşgul olduk ki; duyguları, duyguyu birazdan sermaye diyeceğim bu duygulara, kabiliyetlere. Bu sermaye ve duyguları o kadar çok dünyaya yönlendirdik ki mü'minin zindanı diye bahsedilen dünya, bizim için cennetin arandığı yer haline döndü. Bir insana lanet olarak yeter.
Böyle olunca bu zamanın hayat felsefesi değişti. Dünya sabit, biz artık dünyadan gitmeyeceğiz. Felsefe buna döndü yani. Böyle olunca bütün gayretiyle neye çalışıyor insan? Dünyaya çalışıyor. Muhattap olduğumuz bir çok insanların, ya sen öyle bir işi yapmayı nereden duyduğunu anlatınca, hayret etmiyor musunuz? Şuna hayret ediyor insan: ben hiç ahirete bu kadar gayret sarf eden görmedim. Siz dünyada böyle ince detay işleri nasıl keşfettiniz? O kadar gayreti dünyaya sarf edince de ölüm ansızın geliyor ve dehşetli bir şekilde canını veriyor. Nereye bile gittiğini bilmiyor. Nereye bile gittiğini bilmiyor. Onun gülerek gittiği ahiret yurduna, semadan ağlayıp onu karşılıyorlar. Nasıl oldu da sonsuz sermayeni heba ettin? Dünya sermayeni heba ettin diye.
O yüzden bizim sürekli misafir olduğumuzu hatırlamak şart şart. Çok ihtiyacımız var. Sürekli misafir olduğumuzu hatırlamaya ve birilerinin hatırlatmasına çok ihtiyacımız var. Misafir, sefer kökünden geliyor. Yolcu demek. Misafir, oturup kalan demek değil. Misafir yolcu demek, yolcu. Seferden geliyor, misafir. Bu kadar dünya ile meşgul olup duygunun zıttına dönmesi. Yani 3 kuruşluk ve 3 günlük olması gereken dünyada cennetin aranması. Çok enteresan değil mi, hadise? Zıt davranışlarımıza bak yani bizim. Bu hale, gaflet hali deniyor. Ne deniyor? Gafleti hali.
Gafleti şöyle ufak özetle bir anlatayım tekrar. Bir; çevreden haberdar olmama durumuna gaflet denir. Öyle değil mi? Mesela biri sizi görmese vursa, dersiniz ki; Ya Ali! Gafil misin yani? Bir etrafına bak, dersiniz ya. Çevreden haberdar olmama. Asıl biz şöyle diyelim: Başına geleceklerden haberdar olmama durumu. Yani akıbetinden haberdar olmama durumu. Gafletle ilgili sorun yok, değil mi? Vakıfız gafletin ne demek olduğunu. Çünkü yeni soruma geçeceğim. Yeni sorum şu: Gafletin en berbat hali hangisidir? Mahiyetten gaflet. Tekrar edelim. Gafletin en berbat hali hangisidir? Mahiyetten gaflet. Mahiyet demek, bir şeyin kendisi, aslı, iç yüzü, hakikati demek. Mahiyet, bir şeyin kendisi, aslı, iç yüzü, hakikati demek. Gafletin en berbat hali? Mahiyetten gaflet.
İnsan, bak bak şimdi mahiyetten gaflet nasıl oluyor? Kendisinin ne olduğunu bilmiyor, dünyada ne işi olduğunu bilmiyor, vazifesi ne bilmiyor. Allah Allah! Şimdi bunları bilmeyince ne oluyor? Sermaye üç kuruşa satılıyor, gidiyor. Sonsuzun elmaslarını satın alacak servet, sendeki kabiliyetler yani sermaye. Bir dükkanın içinde ömür gidiyor. İki tane cam parçası satın alıyor. Onda da uyanığız diyoruz. Allah Allah! Sonsuz cenneti peyleyecek sermaye; küçücük dükkanların, evlerin, arabaların, otellerin içinde çürüyor, gidiyor. Bunun sebebi ne? Mahiyetten gaflet. Bak, hadiste diyor ki: Men arafe nefsehü, fekad arafe rabbehü. "Nefsini bilen, Rabbini bilir." Mahiyetten gaflet olsa, neydi yani? Ben nefsimi bilemiyorum. Öyle bir adamın Rabbini tanıması imkansız. Hadisi anladın mı? Anladın mı hadisi? Bak! Men arafe nefsehü, fekad arafe rabbehü. Nefsini bilen yani mahiyetini bilen, aslını bilen, kendini bilen, dünyadaki vazife ve konumunu bilen, Rabbini bilecek. Kendinde gaflete düştün mü, mahiyette? Ya şöyle bir geçeyim köşeye, bir şey okuyayım da Rabbimi, Allah'ı tanıyayım. Mümkün mü? Geçmiş olsun. Neden gafletin en berbat hali, mahiyettten gafleti anladın mı? Allah'ı tanımanın sana kapısını kapattı.
Bir şeyin mahiyeti bilinirse, muhafaza edilir. Bir şeyin mahiyeti bilinmezse, zayi olur gider. Şimdi Abdullah! Senin çocuk, başka çocuk. Küçük bir çocuğu karşımıza alsak, bir Kaşıkçı Elması uzatsak, bir de çikolata uzatsak, hangisini seçer? Çikolatayı. Neden? Kaşıkçı Elmasının mahiyetinden gafil. Neyden haberi yok, biliyor musun? O Kaşıkçı Elmasın içinde hayatının sonuna kadar yeryüzünde nerede isterse yiyebileceği çikolata saklı mı? Saklı mı? Saklı ama çocuk mahiyetten gafil olduğu için, Kaşıkçı Elmasının ne olduğunu bilmediği için, onun yerine ne yapıyor? Anlık lezzeti tercih ediyor. Anlık lezzeti. Aynı haldeyiz ha, aynı haldeyiz! Biz elde ettiklerimizle seviniyoruz, mutlu oluyoruz; semadan bizi görenler üzülüyor, yazık etti, diyor. Bir kişi daha ömür sermayesini heba etti, üç kuruşa. Bir odanın içinde, bir dükkanın içinde, namazda bile bir rafın içindekileri düşünerek; tüh dedi, yazık etti, dedi. Allah Allah! Anlık zevkler uğruna. Şimdi biz mahiyetten gafiliz, yolculuktan gafiliz. Mecburen bir yere sevk ediliyoruz ama oraya da nazlana nazlana gidiyoruz. Sebebi neydi bunun? Mahiyetten gafil olduğumuzdan.
Şimdi beyler! Gaflet, bir uyku çeşididir. Uyuyan bir insan, uyuduğunu bilemez, doğru mu? Allah Allah! O zaman şu cümle, doğru olur mu? Herkesin uyuduğu bir yerde kimse kimseyi uyandıramaz. Bak! Bir daha söyleyelim mi? Herkesin uyuduğu bir yerde kimse kimseyi uyandıramaz. Toplum bu halde işte! Herkes uykuda, herkes. Size bir anda bir telefon gelse, deseler ki: Ya evinizde gaz kaçağı olmuş. Buradan yetişmen mümkün değil. Arıyorsun, arıyorsun telefonunu bile kaldırmıyorlar. Bir dua edersin, dersin ki: Allah'ım ne olur! Biri uyansın. Eğer biri uyanırsa hepsini uyandırır. Ama herkes kendini uyanık zannettiği için kimse uykuda olduğunun da farkında değil. Öyle mi? Adamın sermayesiyle, kabiliyetleriyle sonsuz hayat satın alınacak, sonsuz hayat gidiyor, adam daha Gürcistan'dan ucuza bilmem ne telefonu aldım diye ona seviniyor, adam! Bak! O sermayeyle sen cennet peyleyecektin. Sermaye ile 1000- 2000 lira ucuza bir şey aldım diye sen ona seviniyorsun! Bizim güldüğümüz olaylara, hani meleklere iman ediyoruz ya, ediyoruz değil mi? Melekler, değil mi? Sürekli etrafımızda, her yerde semadan ağlıyorlar ağlıyorlar. Nasıl nasıl? 3 kuruşa bu ömür sermayesi nasıl? Uyanıklığımıza bak, bizim! Allah Allah! Elmas alacak sermaye ile filanca bir yerden çikolata aldık diye bir de abin uyanıktır, bilirsin. Allah Allah! Kurban olayım! Uykunun en demini, Üstad Hazretleri bir yerde ne diyor, biliyor musun? ''Ey uykudayken kendilerini uyanık zannedenler!'' Nasıl cümle? Hem uykuda gafil hem de uyanığım diye geçiniyor. Bu işler insanın elinde bir kez geçer. Bir kez olur zaten bir tane. Tam problem burda. Ezel ile Ebed arasında bir tane hak var ya, çok büyük bir problem işte, bir tane. KPSS gibi her yıl girilmiyor ki, üniversite gibi her yıl girilmiyor ki. Bir tane. Problem orada zaten. Allah Allah! Uyanmanın yolu, uyanıklık aleminden gelen sese kulak vermektir. Oradan gelen ses ne diyor, biliyor musun? ''İnsanlar uykudadır, ölünce uyanırlar.'' Allah Allah! Başka hadiste ne diyor, Allah Resul'ü aleyhüsselatu vesselam: Ölmeden önce ölünüz. Yani gitmeden uyan artık, diyor. Nasıl uyanacağız? Uyanıklık aleminden gelen mesajları dinleyerek. Başka yolu, başka yolu yok. O mesajları okuyan Üstad Hazretleri ne güzel söylemiş, biliyor musunuz? Onları dinlemeye çok ihtiyacımız var. Misafir olduğumuzu hatırlamaya çok ihtiyacımız var. Başlayabilir misin? Uyanmamız için, şu gafletten, hele hele en berbatı olan mahiyetten gafletten. Ceketin, saçın derdine bu sermayeyi, ben neye kullanacaktım, sorusunu soramıyoruz. Allah! Bitmişiz, bitmişiz. Nasıl gaflet ya!
Bismihi sübhanehu. Mesnevi-i Nuriye, Onuncu Risale. İ'lem eyyühe'-l aziz! İnsan bir Yolcudur. İlk cümle ne kadar muazzam, değil mi? Zaman seline bindik, akıp gidiyoruz. Bir dakikayı geri çevirebilecek bir güç tarihte mevcut değil, tarihte. Allah Allah! Aslında dilde farkındayız değil mi, yolcu olduğumuzu? Masada oturup biriyle konuşalım: Yalan dünya diyor ama dünyayı gerçek gibi yaşıyor. Allah Allah! Dil ile amel uyuşmuyor. Bir dert konuşalım, fani dünya diyor ama dünya baki gibi yaşıyor. Diliyle ameli uyuşmuyor. Allah Allah! Yolculuğun alameti nedir? Götüremeyeceği bir şeye gönül bağlamaz. Şimdi biz üniversitede mola verirdi, otobüs. Üniversiteye giderken otobüsle. Hiç unutmuyorum, hep müziği kulağımda kalmış. Afyon Kolaylı dinlenme tesislerine hoşgeldiniz, diyor Afyon'da. Tam bir anons gelirdi: Hadi otobüs kalkıyor diye. Ne yapardık, biliyor musunuz? Sadece ceketi alıp çıkardık. Niye? Çünkü bir ceketin var, başka götürebileceğin hiçbir şey yok. İçtiğin çorba yok; çorba kasesi, yok. Yolcu dediğin, götüremeyeceği bir şeye gönül bağlamaz, bağlamaz. Ama yolculuk amaç olunca, herbiriliğin kalıcılığı hesaplanıyor. Bütün yatırım ruha değil, cesete yapılıyor. Cesede, araca yapılıyor. Adamın ruhunda bir tabla yok. Bazen bir cümle söylüyor, biserlevha yapacak, konuşmasına; ya bu da hadis miydi, ayet miydi, cümle miydi, bir evliyanın mı lafıydı? Kur'andan o kadar uzağız ki! Anladın mı?
Geçen bir arkadaşla muhabbet ediyordum. Hocam, dedi: İşte biz dedi, aile kültüründen kalma o Kur'an'a, dedi işte tutuyoruz falan dedi. 5 cümle etti, 5'ide Kur'an'ın zahir manasına ters. Yani 5 dediğine farklı 5 ayet var. Anladın mı? Zahir manası. Böyle buradaki şöyle bir yorum var değil ha! 5 tane örnek verdi, 5 ayete muhalefet etti. Bu adam Kur'an'ı savunuyor konuşurken. Ama kendi nefsinin menfaatine bakan bir şey konuşun; hadi toprak konuşun, ev konuşun, araba konuşun, bak şanzıman nasıl anlatıyor aynı adam. Ne oldu yani, bu kabiliyeti dünyada kullanıp, ahirette niye kullanamıyorsun? Bir insanın kabiliyetini dünyada kullanabilmesi, kıyamette Allah'ın yıkacağı dünyada, anladın değil mi? Dünyanın kıymeti bu yani. Kıyamet gelince Allah, kıymet vermediğini öyle gösterecek. Hercü merc edecek her yeri. Bir insanın kabiliyetini dünyada kullanabilmesi şunun göstergesi olacak, ahirette: bak yapabiliyormuşsun. Benim dinim için yapmadın. Dünyada başarılan işler de kıyamette hercü merc olacak mı? Olacak mı? Hepsi böyle köşeye paçavra gibi atılacak mı? Atılacak. Yok o kadar biriktiriyoruz, o kadar işler yapıyoruz nefsimiz için. Onlar neyin göstergesi olacak? Bak! Yapabiliyormuşsun. Benim dinim için neden yapmadın? Muhammed 7'de: Kim Allah'ın dinine yardım ederse, Allah da ona yardım eder, dedi mi demedi mi? Allah diyor abi! Ayet bunlar, ayet bak! Sakız gibi muamele ediyoruz. Allah bizi muhafaza etsin. Ayet bunlar ayet ya. Dinin temelleri bunlar, direkleri ya. Bir şeyler diyoruz ama dilimizde. Fani dünya falan! Gerçek gibi yaşıyorsun, ahiretle ilgili hiçbir şeyden haberin yok yani. Hiçbir şeyden haberin yok. Hiç! Sarf ettiğin hayata bak! Allah'ın kefil olduğu istikbalimizden endişe duyuyoruz. Dünya nimetlerinden yani. Allah'ın kefil olmadığı cennetimize de garanti gibi bakıyoruz. Bu elimizden kayacağına işaret olacak. Allah bizi muhafaza etsin. Çok sıkıntı, çok. Çünkü Allah'ın endişe etmeni istediği bir şeyden garanti gibi davranıyorsun. Ukalalık oluyor mu, olmuyor mu? Oluyor mu? Çok daha büyüğü oluyor ya, çok daha.
Evet, devam edelim. Yine en baştan. İ'lem eyyühe'-l aziz! İnsan bir yolcudur. Sabavetten gençliğe, gençlikten ihtiyarlığa, ihtiyarlıktan kabre, kabirden haşre, haşirden ebede kadar yolculuğu devam eder. Bak şimdi! Biz ölünce hayat bitecek zannediyoruz. İnan şu yaşanılan hayata, hayat demiyorlar. Asıl hayat, buyur; tam ölünce başlayacak, tam yani. Şimdi mesela bebeğin anne karnındaki işi bitiyor mu? Bitiyor. Doktor ne diyor? Bebeğini anne karnındaki hayatı bitti, diyor. Bebek gözünü bir açıyor, aman ya Rabbi! Ben bu elleri anne karnında kullanmıyordum. İşime yaramıyordu. Dünyaya bak! Hepsini kullanıyorum. Ben bu ağzı anne karnında işime yaramıyordu. Dünyaya geldim; elmaları, armutlar, üzümler, çiğ köfteler... Yani doktor aslında anne karnındaki hayat bitti diyor ama daha gerçekçi bir hayat başlıyor. Biz de böyle ölünce hayat bitecek zannediyoruz. Alakası yok. Aklımızın ermeyeceği sahicilikte bir hayata gideceğiz. Peki o gideceğin yeri neresi şekillendirecek? Direkt şu an yaptığın amel, 3 saat önce yaptığın amel, bugün şu kabiliyetini sarf ettiğin amel. Dünya için yani. Nefsin için mi Allah için mi? Bak, seçenek çok net değil mi? Bir kabiliyet verilmiş; ya nefsinin bakımlarını güzel yapmak için kullanıyorsun ya da Allah'ın hatrını diri tutmak için kullanıyorsun. Çok net değil mi, ayrımlar? Bence insan, kendisinin bu cihette ne mal olduğunu bilir. Doğru mu? Bugün ben bu kabiliyetlerimi ne için kullandım? Geçen yıl ne için kullandım? Ondan önceki yıl neyi biriktirdim? Ne için kullandım? Allah'ın hatırına mı yoksa şu içerde şımaran nefsin sürekli biraz daha süslenmesine mi? Allah Allah! Gideceğimiz yeri dünya hayatı şekillendirecek. Talebe 3 saatlik sınava giriyor. O sınavda arada sıkılıyordur, değil mi? Diyor mu: Bir eğleneyim şurada? Demiyor. Acıktığı oluyor mudur? Acıkmaz mı, o kadar giriyor. Şöyle bir kebap yiyeyim, ağzına şekerini atmıyor. Aman vakit kaybetmeyeyim diye. Ya şöyle bir gözümü dinlendireyim, sabah da uyuyamamıştım demiyor, demiyor. Neden biliyor musun? 3 saatlik sınav 90 yıllık hayatımı şekillendirecek diye kıpırdamıyor, kıpırdamıyor. Gözünü ayırmıyor. Kırpma sayılarını sayıyor. Aman dur şimdi fazla kırpma, bir matematik sorusu fazla yap. Ne yapacaksın? Standart sapmadan herkesi geçeceksin. Şimdi 90 yıla 3 saati kıyaslayalım. Çok abes geliyor, değil mi? Ya 90 yıllık ömre, 3 saat ne kadar abes. Şimdi sonsuzla 90 yıllık hayatı kıyasla. Sonsuzla 50-60 yıllık hayatı kıyasla. Çok daha küçük kalmadı. Sonsuzun yanına ne büyük olur? Mesela Kaç yıllık hayat olsa büyük olur? 60 yıl değil, 600 yıl olsa büyük olur mu? Olmuyor. Sonsuz, -600? Sonsuz değil mi? Peki bir 6 milyon yıllık hayat olsa, sonsuz -6 milyon? Yine sonsuzdan ne çıksa, sonsuzun bir sayı değeri olmadığı için bir şey eksiltmiyor sonsuzda. Şimdi böyle bir hayat, Allah Allah! Ve tekrar söyleyeyim: Ezel ile Ebed arasında bir tane hakkın var. İşin tehlikesine bak! Ezel ile Ebed arasında bir hak var. Şu anki yaşantılarda maalesef bu ölümün yeri yok bir türlü. Kabirler bile nerede? Şehir merkezinde olması gereken, yaşadığımız yerlerin dibinde, merkezinde olması gereken kabirler bile unutulmuş, köşelere atılmış. Allah Allah!
Şimdi bizim aslımız nedir? Ceset midir? Ruhtur, ruh. Bizim aslımız, ruhtur. Şu ruhla ilgili biraz mesele anlatacağım. Dikkatiniz burada mı? Bak şimdi! Bizim aslımız nedir? Ruhtur. Ruh çıplak olmaz. Niye olmaz, biliyor musunuz? Çünkü ruh bir kanundur. Şimdi söyleyeceğim her cümle biraz elzem ama hepsini dikkat ederseniz, sevinirim. Çok uzun anlatmayacağım ama matematiği için hepsini yerine yerleştirmen gerekecek. Ruh bir kanundur. Kanun olduğundan dolayı ruh, çıplak olmaz. Kanunu bir yere giydirmen lazım. Mesela Türkiye Cumhuriyeti'nin kanunlarını çıplak ele al. Al o yazıyı bir yere as. Biri yaptırım uygulayabilir mi? Hayır. Kanunun kıyafet giymesi lazım. Polis kıyafeti, asker kıyafeti, hakim kıyafeti, savcı kıyafeti... O kanun bu kıyafetleri giyince iş yapabilir hale geliyor, doğru mu? Ruhta kanun olduğu için saf halde iş yapmaz, mutlaka bir beden giyinmesi gerekiyor. Sorun var mı buraya kadar? Sorun var mı? Bizim dünyaya gelmeden önce ruhlar aleminde ruhumuzun bir kıyafeti vardı. Onun adı Gılaf-ı Latif. Ruhlar aleminde, bezm-e eleste, ruhumuzun kıyafetinin ismi Gılaf-ı Latif. Aklınıza yerleşsin diye söylüyorum. Hani böyle suyu hangi kaba koysan, o kabın şeklini alır ya; ruhu biraz öyle düşünün. Birazcık tüpün içine sıkıştırılan gaz var ya; tüp olmasaydı gazı bir yerde tutamazdın. Birazcık o şekilde düşünün. Yani akla yaklaşsın diye söylüyorum. O yüzden bezm-e elest'te ruha bir kıyafet giydirilmiş mi? Evet. Nedir o kıyafetin adı? Gılaf-ı Latif. Daha sonra ruh annenin karnına üflenmiş. Anne karnında o ruha uygun bir kıyafet dikilmiş. O kıyafetin adı ceset. Daha sonra da ölüp gittiğimizde yine ruh, çıplak olmayacağından bu sefer de beden-i misal giyecek. Anlatacağım. Birazdan anlatacağım. Bir, Gılaf-ı Latif; iki, Ceset; üç Beden-i Misal. Tekrar edelim. Bir; Gılaf-ı Latif; iki, Ceset; üç, Beden-i Misal. Gılaf-ı Latif, ruhlar alemindeki kıyafetimizin adı. Akla yaklaşsın diye tüpün içine sıkıştırılmış gaz gibi, dedim. Hani onu bir şekilde tutabilmek için. Böyle değil, örnek olsun diye söyledim. Dünyada ruhun giydiği kıyafetin adına da ceset dedim. Bu ceset, ruhun alet çantasıdır. Şu an sana baktığımda gören ruhtur ama görmek için bu pencereyi kullanır. Bu aleti kullanıyor. Anladınız mı? Kanun saf iş yapmaz, bir cesete girmesi lazım dedim. Gören ruhtur ama görmek için bu aleti kullanıyor, çantada. Duyan ruhtur ama duymak için alet çantasındaki bu kıyafeti kullanıyor. Asıl düşünen ruhtur ama düşünmek için beyni kullanıyor, alet çantasındaki. Asıl haz duyan ve lezzet alan ruhtur ama lezzet almak için dili kullanıyor. Bak bak! Cesedin ne olduğunu anladınız mı? Konunun gittiği yeri anlıyorsunuz, değil mi? Ruh baki baki. Baki olana yatırım yapmak lazım. Buraya getireceğim konuyu. Besm-i eleste ne giymişti? Gılaf-ı Latif. Dünyaya geldi, 60 yıllık hayat için ne giydi? Ceset giydi. Ceset dediğimiz meğer neymiş? Alet çantasıymış. Daha sonra ölüp gidince ne giyecek? Beden-i misali giyecek. Şimdi! Beden-i misalimiz iki çeşit. Bir çeşidi, cennetteki işleri yapabilmek için onun keyfiyetine uygun; diğer çeşidi, cehennemdeki işleri yapabilmek için, Allah muhafaza buyursun, onun keyfiyetine uygun. Şimdi baki olan ruhum, cennete de bu kıyafetle gitmeye kalkarsa ne olur? Izdırap olur. Doğru mu? İki tantuni ile doyan mide, cennette ne yapsın, ne yapsın olmaz? Ne oldu? Izdırap oldu. Geçen İstanbul'dan misafir arkadaş geldi. O günde burada tantuni yapıld, medresede. Bizim kardeşler yaptı. Öyle de güzel yapıyor ki, Maşallah! 3,5 tane yemiş bu misafir. 3,5 lavaş böyle. En son akşama kadar şöyle püf püf yapıyordu. O şöyle otobüslerde olur ya böyle. Püf püf yapıyordu, akşama kadar soda içirdik buna. Şimdi adam dünyadan buraya alamıyor cesedi. Akşama kadar soda-kahve, soda-kahve. 3,5 tantuni ile ya! Böyle bir cesetle cennete gitsen, ızdırap olur değil mi? 2 kilometre yürüyünce yorulan ayaklarla cennete gitsen. Bak! Şimdi Rabbi Teala işte nasip etmiş. Demiş: sana şurada bir saray, şurada köşk, şurada sevdiklerin. Ya Rab! Nasıl gideyim? Çok uzak, vallahi yoruluyorum. Oldu mu? Olmuyor. Hele benim fıtığım tuttu. Şimdi 200 metre yürüyünce gidiyor. Hemen başlıyoruz toparlamaya. Ayak uyuşuyor. Allah Allah! Böyle bir cesetle cennet, cennet olur mu? Olmaz. Demek ki ahirette giyilecek beden-i misalinin bir tanesi, cennetin keyfiyetine uygun olacak. Doğru mu? Doğru. Allah muhafaza ya! Üstad Hazretleri diyor ki: Bu asırda camiden çıkan 40 kişiden yalnız birinin imanla kabre gittiğini gördüm, diyor. Kırkta bir. YaAllah muhafaza, yolculuk oraya olursa! Bir yolculuk var. Durmam mümkün değil. Ya oraya olursa! Bu sefer de cehenneme uygun bir kıyafet giyecek, ruh. Bak ruh, hep sabit; kıyafeti değişiyor yine. Belli acı eşiğini açtıktan sonra ölen bir cesetle, cehenneme gidilir mi? Gidilmez, değil mi? Olmuyor. Demek ki bu sefer o acılara dayanabilecek, her birini iliklerine kadar hissedecek ama sınır tanımayacak, bayılmayacak ve ölmeyecek bir ceset sana giydirilecek. Allah Allah! Öyle bir ceset verilecek ki, cehennem alevleri içerisinde yanıp tükenmeyecek. Allah Allah! Şimdi Allah muhafaza buyursun, tekrar tekrar! İnsanları Allah, cehenneme doldurduktan sonra bir de cehenneme akrepler ve çıyanlar dolduracak. Çünkü akrep ve çıyanların fıtratında ne var? Sokmak var. Onlar tatmin olana kadar sendeki o cesedi sokup sokup parçalayacak. Demek ki bu ruh, Allah muhafaza, cehenneme giderse bu seferki kıyafeti cehenneme uygun bir kıyafet olacak. Cehennemin tasvirleri içerisinde ne var? Cesede ateşten gömlek giydirilecek, her bir organına bir kıvılcım atacak, diyor. Şimdi mesela kıyafet giyme ile nasıl azap duyar ki ruh diye insan bir soruyor? Sizin üst üste 5-6 hastalık geçirdiğiniz zaman oldu mu hiç? Mesela buran yarıldı, buran kırıldı, ciğerlerin su toplamış, genzin tıkanmış konuşamıyorsun, başın ağrıyor, migrenin tutmuş. Bir ceset ruha ızdırap veriyor mu? Veriyor. Dünyada üç beş tane hastalıkla bu ceset, buna bu kadar ızdırap veriyorsa; ahirette bu ruha, cehennemde bu ruha ona göre bir kıyafet giydirirse, ne yapacağız biz? Sadece hastalıklı cesede bile dayanamıyorum. Çünkü kanun olan ruh, cesedin içinde artık onun kurallarına göre hareket ediyor. Onun hastalığını da hisseden yine ruh oluyor. Ateşten gömlek bununla kalmıyor. Sadece hasta bir ceset demek değil. Sizi kusturan bir koku oldu mu, hiç? Kokuyu duyup kustuğunuz oldu mu? Seni mahvedecek bir koku burnuna gelecek, işte o organa kıvılcım atılması o demek. Bir gün bayat bir süt dilime değdi, inanın affedersiniz, yani nasıl kustuğumu hatırlayamıyorum yani. O kadar bayatlamış ki. Şimdi dilin azabı bu. Diline öyle bir kıvılcım gelecek. Kapat şu müziği, beni mahvetti dediğiniz olmuyor mu hiç? Ya yeter kulağım ağrıdı dediğiniz olmuyor mu? Seni çıldırtacak bir sesin kıvılcımı kulağına gelecek. Kavim helak olmuş kavim. Semud helak olmuş. Semud Kavmi sesle helak olmuş. Hala şu gömleğe verdiğimiz kıymet kadar ahirette giyeceğimiz kıyafetin kıymetini, nasıl olacağını, endişe ve korkusunu yaşamıyoruz. Yaşamıyoruz yani. Böyle bir yere gideceğimize inanmayarak küstahlık ediyoruz. Amellerimiz gösteriyor. Cesetlerin her birisi geçici. Geçici bir şeye yatırım yapmak mantıklı bir iş değil. Geçici işi, şu geçici cesedi, kalıcı ruha hizmet edebilsin ve kuvvet versin niyetiyle değerlendirmek lazım. Yoksa nefse taptığından dolayı değil. Bugün daha güzel olsun, bugün daha iyi olsun. Olsun da neden olsun? Daha çok günaha girelim, daha çok Rabbi unutalım, daha çok mahiyetten gaflete dalalım diye mi? Bugün kanser arkadaş geldi gördünüz. Gözlüğü İle gözü hassas, yoruluyor, ediyor ama ne diyor? Bütün videoları izliyorum, namazları kılıyorum, diyor. Başkasının cesedi daha diri ama ruhu, perişan olmuş. Peki konu ceset mi, ruh mu? Ruh. O zaman sermaye ruh. O zaman yatırım ruh. Allah Allah! Değişen sürekli elbisemiz Sabit olan, ruh. Hiç öyle yapmıyoruz, değil mi? Allah Allah! Ruha bir tablo astığımız yok. Vallahi geçen biri bir cümle söylemiş. Ayet miydi, hadis miydi? Böyle ha! Böyle! Kur'an, Kur'an. Kainattaki masraf o Kur'an'a muhatap ol diye yapılmış. Kur'an'ı bilmiyoruz, Kur'an'ı. Şu an nasıl bilmiyoruz işte? Biz lafsından okuyoruz her gün. E bu emir manzumesi değil mi? Bu kitap ha? Değil mi? Hayatına söyleyeceği bir tane söz yok mu? Yok mu bir tane söz? Mahiyetten gafil olunca böyle oluyor işte. Efendimiz(s.a.v) kabri anlatıyor. Hz Ömer diyor ki: Ya Resulallah! Ben kabire gittiğimde bu Ömer olarak mı gideceğim, diyor. Yani ne demek istiyor? Bu şuurla mı bu itikatla mı? Efendimiz(s.a.v), evet ya Ömer deyince; o zaman diyor, zerre kadar tereddütüm yok, diyor. Niye? Ruhunda alması gerekeni almış, Hz.Ömer. Kabirde kim kime soru soracak, o biliyor. Biliyor. Yaşanıyor da öyle, değil mi? Kendisine kabirde soru sorulunca, ne diyor: Siz ne kadar öteden geldiğinizi unutmadığınızda, Ömer toprağın şurasından gelmiş. Rabbini mi unutacak, diyor. Diyor mu, demiyor mu? İtikada bak, itikada ya! İtikada bak! 3 saat öğlen ne yiyeceğimizi düşünüyoruz. 3 saat! 3 ay yeni arabanın motor özellikleri. 3 yıl aman Allah'ın asılmalı olan çocuğun endişesi, bak! Asıl Allah'ın malı olan çocuğu. Sen bu İslam'ı ne ara düşüneceksin, aslanım? Ne ara düşüneceksin? Ne ara yaşayacaskın? Ne ara yani, buna vakit ne ara kalacak? Zannediyor musun yani; Allah var demek, iman etmek için yeterli mi zannediyorsun? Bugün itikadı bozuk bir müşrik de, evet: Allah var deyip onu sıfatlarında şirke giriyor mu, girmiyor mu? Mahiyetten gaflet işte. Bizim asıl bakımı yapmamız gereken, cesetten ziyade, ruhumuz. Şimdi bir talebe üniversiteye gidiyor. Bir Bavul elinde gidiyor. 4 yıl sonra dönüyor. Döndüğünde yine aynı bavul elinde eve dönüyor. Babası dese ki: Oğlum! Bir bavulla gittin, bir bavulla geldin. Ne değişti hayatında? Değişen ne? Maddi bir değişiklik yok ama manevi bir değişiklik var. Talebe Ali olarak gitti, muallim öğretmen Ali olarak geri döndüm. Baba benim ruhum tekamül etti. Bu dünyadan ayrılırken maddi olarak bir değişiklik yok. Beyaz bir kundakta getirdiler, beyaz bir kefende gideceksin. Maddi bir değişiklik mevcut değil. Peki değişen ne olacak? Cümleyi iyi dinleyin, lütfen! Allah'ın esmasına ayine olan bir ruh, latifeler inkişaf eden bir ruh, marifette; Allah'ı tanımada, bilmede derinleşmiş, Kur'an ile ilişkide derinleşmiş; amelleri sahabeye benzemeye çalışan bir ruh olmazsa Allah'ın huzuruna çıkmakta çok zorlanacağız. Bazı zümrelerin yüzüne bakmayacak. Rivayetlerde geçiyor. Ne diyecek? Bu nereye? Cehennemin dibine. Gittin, o kıyafetleri giydin, sonsuz hayat boyunca pişman oldun. Ah! Biri uyandıraydı! Ah! Biri uyan diyeydi. Ah! Biri ben dürtünce uyanmadımi bari bir tane vurup uyandıraydı. Vallahi yazık oluyor ya! Her gün ölüm haberi duyuyoruz, her gün ya. İhtiyarlar, sıra sıra; gençler, ara sıra. Her gün ölüm haberi duyuyoruz. Ölüm bile bizi uyandırmıyor. Ölüm, ölüm! Birazdan cahillikten diyecek. O kadar cahil kaldık ki, Kur'an'ın hakikatleri, Kur'an'ın dersleri bunlar. Kur'an'dan o kadar cahil kaldık ki, şeytan bizi kandırmak için ekstra emek vermiyor.
İnsan bir Yolcudur. Sabavetten gençliğe, gençlikten ihtiyarlığa, ihtiyarlıktan kabre, kabirden haşre, haşirden ebede kadar yolculuğu devam eder. Her iki hayatın levazımatı Malikü'l-Mülk tarafından verilmiştir. Yani bu dünya içinde, öbür dünya içinde yeterli sermaye var mı? Var. O zaman bahane yok yok. Bu arada sermaye, elde olana denir. Doğru mudur? Tüccarlar! Burada da konuşun. Doğru mudur? Sermaye, elde olana denir. Değil mi? Elde olan ne peki, sermaye? Kabiliyetlerimiz. Yani bu sermaye kelimesinin altını doldurmak lazım. Yoksa adam ramazan paketi hazırladığında bütün vazifesi bitmiş zannediyor. Zaten Allah'ın sana verdiğini yine Allah'a veriyorsun yani. Sendeyken kimindi onlar? Allah'ın. İhtiyacı olana verince kimin oldu? Yine Allah'ın. Hakikaten Allah, kendi mülkünü bize ikram ediyor. Bir de diyor ki: Bana satın, size bir de sevap vereyim, diyor. SubhanAllah, subhanAllah! Sermaye ne? Kabiliyetlerimiz. O dünyada böyle deliler gibi gayretlerle heba ettiğimiz kabiliyetler var ya, onların asıl yeri orası değil. Birazdan diyecek ki: dokuz ahirete, bir dünya'ya. Ne diyeceksin o zaman? Ne diyeceksin? Hadi bakalım hesap yapacağız, hepimiz. Öyle diyecek, birazdan okuyacağız birlikte. Tek sermayesi olan birisi bunu böyle riske atmaz, atmaz. Bir gün bir kuyumcu geldi. Bir emekli adam. Emekli ikramiyesini almış. Aylarca kuyumcuya gidiyor. Şöyle mi değerlendireyim, böyle mi? %36 altın mı yapayım, %20 gümüş mü yapayım? Öyle mi böyle mi? Adam diyor: İllallah ettim, diyor. Dayı bırak artık, düş yakamdan, ne yapıyorsan yap, dedim diyor ya. Ben demiş bu sermayeyi elde edebilmek için 30 yıl çalıştım. Bi 3 yıl daha nasıl değerlendireceğime çalışırım, demiş. Altın ha altın! Ahiret elması değil ha! Ne? Altın. Bu sermanya bu kadar değerli bakılıyorsa, biz bu ömür sermayesini şöyle heba ediyorsak, anlık zevklerle, ne derler bize? Deli bu, deli. Ancak deli kendisine gelecek olan bir zararı hesaplayamaz. Deli bu, deli derler. Allah Allah! Bir gün birisi dedi ki: Bu asırda dedi, biri, genç olacak, kabiliyetli olacak, parası olacak, bir de namazı olacak, dedi. Aklım almıyor, dedi. Sizi tasvir ediyor yani. Allah sizi yokluğunuzu vermesin. Diyor: genç olacak, kabiliyetli olacak, parası olacak, bir de namaz olacak, Allah yolunda olacak. Aklım almıyor, dedi. Aklı alıyor da nefsi almıyor. Bu aklın almayacağı iş mi? Bütün sahabe sahaba hayatı böyle yani. Neresi almıyor aklının hı? 120 bin sahabe hayatı böyle. Almayan neresi? Hayvan gibi yaşamak isteyen nefis. Orada bir teklif ediyor. Nefis diyor ki: Olmaz. Benim rahatımı, konfor olanını ellemeyin, diyor. İçerdeki hayvan, efendi olan ruha hükmedecek. Bozma rahatımı, diyor. Nefis ne, alem-i misalde? Hayvan, Ruh ne? Efendi. İçerideki hayvan, efendi ruha hükmedecek, bozma benim rahatımı, diyor. Allah Allah! Bu asırda sizin gibi birisi hem genç olacak, hem Kur'an'ı böyle her gün çalışacak, hem durumu imkanı olacak, hem eli yüzü düzgün olacak, hem de Rabbinin yolunu seçecek. Sizler eski zaman evliyaları kadar kıymetlisiniz. Nereden biliyorum, biliyor musunuz? Bir ufak olayı anlatayım. Oradan biliyorum. Üstad Hazretlerinin bir talebesi var. Ahmet Feyzi abi, malumunuz değil mi? Ahmet Feyzi abi. Bir gün bir tanesi geliyor, diyor ki: Ahmet abi, diyor. Bu asırda evliya var mı, diyor. O kardeşim, diyor. Eskiden olduğundan çok daha fazla, diyor. Allah Allah! Adamın yok cevabını arıyor ya. Niye daha fazla? Yani neye göre daha fazla? Şimdi şurada bir ev yansa, itfaiye kaç araç gönderir? Bir tane. Allah muhafaza şurada orman yangın olsa, bütün memleketin itfaiyelerini gönderir mi? Gönderir. Şimdi manevi yangın nasıl bu asırda? Sema'ya ulaşmış. Allah azze ve celle, sizin gibi manevi itfaiyecileri az gönderir mi? Çok çok. Sadece bazıları göremiyor işte. O yüzden öyle demiş: Bu asırda evliya var mı? Kardeşim benim, çok var bu asırda ya. Bu asırda olduğu gibi evliya bereketi yok, demiş. Demiş abi, nerede? Akşam demiş, hazırlan götürüp tanıştıracağım hepsiyle. Ahmet abi diyor. Adam giyiniyor ediyor işte, süsleniyor. Böyle tövbe ediyor falan. Çünkü evliyanın karşısına çıkacak yani. Mağlup olur, ruhu içi. Ahmet abi tutuyor bunun elinden, medreseye derse götürüyor, Merhum. 100-120 tane böyle takkeli, sarıklı gen. Biri bir şey anlatıyor, öbürleri de dinliyor. En son uzanıyor böyle, diyor ki: Ahmet abi, diyor. Bizim evliyalar vardı. Ne oldu, diyor. Uyanmamış hala, uykuda. Ahmet abi diyor ki: Kardeşim! Bu asırda namaz kılan, yanan imanını kurtaran, oturmuş Kur'an'ın hakikatlerini, iman derslerini dinleyen bir genç; eski zaman evliyalar gibi kıymetlidir, bunların elleri değil, ayakları öpülür, diyor. Bir de o gençler sizin gibi başkalarının da yanan imanının derdine düştüyse. Öyle öyle. Ben biliyorum burda yani. Dünyada o anlık zevklerin alâsını yapmaya imkanı olan arkadaşlar var burada. Gidiyor saatlerce tuvalet temizliyor, gidiyor çay dağıtıyor, gidiyor geceden sabaha kadar ders anlatıyor, gidiyor dışarıda insanlara dur diyor, sana şu dersi yapayım, diyor. Bir şey daha oturtmamız lazım. Buradaki arkadaşlar gidiyor, başkalarının da yanan imanına itfaiye vazifesi yapıyor ya; dışarıdan da biri görüyor, Allah razı olsun tebrik ediyor. Ne güzel maşallah, diyor. Buradaki insanlar seçilmiş insanlar mı? Hayır. Burası böyle hususi, böyle isim isim birilerine mi geldi? Hayır. Sen de vazifelisin, sen de. Etrafında konu, komşuda, şirazeden çıkmış kim varsa. Herbirinin çatır çatır sen de hesabını vereceksin, sen de. Sen bu hesabı umursamıyorsun diye bunun fatura sana gelmeyecek değil. Sen de hesap vereceksin sen de. Etrafında şirazeden çıkmış kim varsa, çatır çatır, teker teker sen de hesap vereceksin, sen de. Tutmuşsun bir rahat türküsü, tutmuşsun bir ev araba türküsü zannediyorsun sorulmayacak. Dünyada gülmesine rağmen semada ağlanılan kim varsa, sen de hesap vereceksin sen de. Zannediyoruz ki bunların faturası çıkmayacak. Haşa, Haşa, Haşa! Zannediyoruz ki, sahabe doğru yolu yapabilmeyi bilmemiş; canlarını, malların yani en az veren canını vermiş sahabeden. Zannediyoruz ki, onlar doğru yolu yapamamış; beyefendi, oturduğu yerde şöyle, biz de işte geçen şöyle bir şey konuştuk, okuduk falan diyecek ve bu iş bitirecek zannediyor. Yani hiç amel olmayacak, çilesi olmayacak, uykular kaçmayacak, dertler dinlenilmeyecek, başkalar için gözyaşı dökülmeyecek, seccadede bulgur gibi kaynanılmayacak. Öyle zannediyor yani! Şirazeden çıkmış kim varsa, çatır çatır hesabını vereceğiz. İşi, isteyen inansın, istemeyen köşeye koysun. Çatır çatır hesabını vereceğiz. Hiç ekstra bir durum yok. Herkes mesul. Kim duydu, kim işitti? Duymadı mı? Duymayan da mesul. Ben bir suç işlesem gitsem, hakime. Hakim dese ki: 10 yıl. Desem ki: Hakim bey! Ben bilmiyordum ki, bunun suç olduğunu. Hukuk ne diyor, biliyor musun? Hukukta bilmemeye cevaz yok. İslam'da da cehalete cevaz yok.
Evet, devam edelim mi? Fakat o levazımatı cehlinden dolayı tamamen bu hayat-ı faniyeye sarf ediyor. Neden o kabiliyetlerini dünya hayatına sarf ediyormuş? Cehaletten, cehaletten. Cahillikten. Kalem feryad eder ağlar, mürekkep beni cahillere verme ya Rab! Ya! Onlar öyle. Varsa bir dünya yoksa bir dünya. Başka bir şey yok. Bahaneleri bitmiyor. Allah'a imanlarını bilmiyorum ama bahaneleri imanları çok iyi. Çok iyi çok kuvvetli. Burası çok çok önemli, bir daha alalım, halbukiden. Çok önemli. Halbuki o levazımattan laakal onda biri dünyevi hayata, dokuzu hayat-ı bakiyeye sarf etmek gerektir. Nasılmış oran? Dokuzu ahirete, biri dünyaya. Sor şimdi ben böyle miyim? Soralım, kabirde mi soralım bunları? Nerede soralım, bunları? Soralım bakalım, ben böyle miyim? Sahi sen öyle misin? Allah deyince pabuç bırakmıyorsun. Ben de öyle bir Allah sevgisi var ki, hiç görülmemiş, diyorsun. Allah'a canım feda diyorsun ki, canın istese zaten istediği gibi alır. Sen onu hiç dert etme. Sahi sen öyle misin? Konuştuğum gibi misin? Hadiste şöyle geçiyor, hadise bak, hadise: Dünyaya burada kalacağınız kadar ahirete de orada kalacağınız kadar çalışınız. Hadis bu. Hadis ha, hadis. Şimdi bunun oranını yaptığında ne olur? Allah Allah! Dünyanın bire bir işini yaparken, aman ahiretime menfaati olsun diye yapmak gerekir. Öyle mi? Biz şimdi nereye gideceğimizi bilmiyoruz. Bilmediğimizden de başımıza geleceklerden bihaberiz rahatsız biraz. Bizim nereye gideceğimizi bilmediğimiz nereden belli? Bilenlerin hayatlarına bakın, hiç böyle yapmamışlar. İmam Gazali'ye bakın, Şah-ı Geylani'ye bakın, İmam Rabbaniye bakın, Üstad Hazretlerine bakın hiç böyle yaşamamışlar. İmam Gazali, 28 yaşındayken Müderris yani üniversitenin rektörü gibi. Bırakıyor, uzlete kapanıyor bir dönem. Neden kapanıyorlar, biliyor musunuz? Bir dönem uzaklaşıyorlar ki, fıtratlarına dönebileyim. Aman ahirette ince bir hesabın eksiğini yapmayayım. Üstad Hazretleri barlaya gidiyor. Oradan Çam dağına çıkıyor. O da yetmiyor, ne yapıyor? Katran ağacının üstüne seyrediyor. Allah Allah! Neden Üstadım neden? Bu kadar neden yani? O kadar ince hesap gerektiren bir iş bu, ahiret işi. Allah Allah! Şimdi bu ahiretin ince hesabı böyle ise yani, bu kadar ince hesap yapmak gerekiyorsa, bu bizim yaptığımız hesaplarla biz nereye gideceğiz acaba? Çok zehirli lokma yiyoruz, çok. Maddi yemek olarak demiyorum. Gözün yemeği, kulağın yemeği, fikrin yemeği ne geliyorsa. Çok zehirli lokma yiyoruz. Bu lokma, zehirli lokma, mideye düştüğünde sizin gibi bir civan mert yetişti yetişti, mideyi yıkanır mı? Yıkanır. Bu zehirli lokma, dişe tırnağa giderse neresi yıkanır? Neresi yıkanırsa yıkansın, o ruhtaki karanlık bir daha temizlenmez olur. Allah muhafaza!
Evet, buyrun. Acaba bir kaç memleketi gezmek için hükümetten 24 lira harcırah alan bir memur, ilk dahil olduğu memlekette 23 lirayı sarf etse, öteki yerlerde ne yapacaktır? Hükümete ne cevap verecektir? Böyle yapan kendisine akıllı diyebilir mi? Şimdi Üstad Hazretleri bir yerde ne diyor, biliyor musunuz? Bak, cümleye bak: Ömür dakikaları avdet eder. Yani döner, diyor. Ne diyormuş? Ömür dakikaları döner. Ne demek bu, biliyor musun? Şu an dakik harcıyor muyuz? Biz aslında ahirete gidecek bir dakika inşa ediyoruz şu anda. Ömür dakikaları avdet edecek, diyor. Mesela bu dakikaları bir yatağın üstünde geçirdik. Böyle boş vakit yani, vakit israfı olarak. Şimdi adam ne diyor: Ne yapıyorsun, diyorsun. Vakit öldürüyorum, diyor. Allah, sen öyle yatakta öldür diye mi diritmiş o vakitleri? Başkası vaktim yok, diyor. Zaten vaktin yok. Vaktin sahibi, dehrin sahibi, onun yaratıcısı bizzat Allah. Maddenin en küçük parçasının hareketiyle zaman diye bir şey yaratmış, Allah. Zaten sana ait değil. Bir de aitmiş gibi ukalalık yapma bari. Evet. Binaenaleyh, Cenab-ı Hak her iki hayat levazımatını elde etmek için 24 saatlik bir vakit vermiştir. Her iki zamanda çözülüyor mu? Dünya içinde yeter, ahiret içinde yeter mi bu? Yeter. Nerden malum? Biz bunu ayetten biliyoruz. Ne diyordu? Ne diyor? Biz insana kaldıramayacağı yük yüklemedik, diyor. Allah Allah! Ama öbür adam diyor ki: hocam vakit mi var da sohbet, Kur'an, namaz; bunlara vakit mi var, diyor. Neyi yalanladı, sizce bu adam? Şimdi bunun ruh halini anlıyor musunuz? Adam ayet yalanlıyor, ayet. Şuurun gidişini görüyor musun? Adam şunu diyemiyor: Benim Allah'ı razı edecek yol bulmam lazım, diyemiyor. Kestirip atıyor. Vakit mi var ya! Geçen biriyle namaz konuşuyordum. O kadar üzüldüm, o kadar üzüldüm. Gencecik bir adam. Para lazım, dedi. Bi çalıştığı yerdeydik, adamın. Para lazım olan yerdesin zaten dedim.
Mescitte mi yok dedim, hayatında? Bugün bir tanesi dedi, cumaya da gidilmez, dedi. Ne olur dedim, gidilirse? Kovarlar mı, dedim. Kovarlar. E ne ki bu? Kötü bir şey mi? Cuma için kovulman şeref değil mi? Rezzak olan Allah değil mi? Taptığın başkası mı var? Var, var. Var olduğu için böyleyiz. Tevhidin ne olduğunu anlıyorsun değil mi? La ilahe demeden illallah diyememek, tevhid. Diğer putları kırmadan Allah var demek, Allah katında değer görmüyor. Bak bak! Dil başka, amel bambaşka. Sizlerin bile bu işi yapıyor olabilmesi, bu işin yapılabileceğini kestirip atar. En büyük delildir. Buyrun.
Çoğunu aza, azını çoğa vermek suretiyle, 23 saat kısa ve fani olan dünya hayatına, hiç olmazsa bir saati de 5 namaza ve Baki ve sonsuz uhrevi hayata sarf etmek lazımdır ki; dünyada paşa, ahirette geda olmasın. Allah Allah! Cümleye bak. Dünyada paşa, ahirette geda olmayasın. Adam diyor ki: Ya şu işleri yoluna koyayım da ondan sonrada bir ahirete vakit ayırayım artık. Bir tane böyle diyene nasip olduğunu gördünüz mü? Nasip olmuyor. Niye nasip olmuyor sence? Böyle bir cümle neden nasip etmiyor? Çünkü Allah’a şart koşman! Allah'a Allah'a! Allah'a şart koşman! Sen sınava gireceğin zaman bir öğretmene şart koşabilir misin? Hocam bana pasta ver, sınavına öyle gireyim. Yapabilir mi insan bunu? Allah'a şart koşman, semada en sinirlenilen olay. Allah Allah! Allah'a şart koşman kadar büyük bir hadsizlik yok. Allah'a şart koşman, rahmetin çekilmesine sebep olduğu için, istediğini zaten elde edemiyorsun.
Yorgun musun? Güçlü müsün? Üzgün müsün? Mutlu musun? Her koşulda ahiret var. Anladın mı? Bir de şurası çok büyük ukalalık değil mi yani? Şu işleri bir düzelteyim de, Allah'a ondan sonra yürüyeyim. Yani Allah, sana orada onları emrederken, haşa, hesap hatası yapmış o zaman. Senin o hayatını hesaplayamamış o zaman. Ya rızkımız için çalışıyoruz ama görmüyor musun? E Allah rızkını da veremiyor yani! Ne güzel! Hayatını hesaplayamadı, kazanı-belanı hesaplayamadı, rızkını da vermeye gücü de yetmiyor! Bundan sonra zaten yürümenin pek anlamı kalmıyor değil mi? Haşa, Allah'a edilmedik hakaret kalmıyor. Şu cümlelere bak, cümlelere! Şu kainatta onun isimlerini okumak için ben Rezzak'ım, ben Kadir'im, ben Hakim'im. Bak bu isimleri okumak için varlığın var ve bu isimlerin tamamına muhalefet ediyorsun. E rızkı biz kazanmasak, Allah mı verecek? Bak bak, cümlelere bak, cümlelere! Cümleleri bak! Bu dünyevi buluşmalar için hep Allah'la buluşmalar ertelenip, duruyor, dünyevi işler için. Bir türlü anlamıyoruz, dünyaya abarttığımızı. Allah'ın da dünyadan büyük olduğunu bir türlü anlamıyoruz.
Dünya ile ilgili bir iki bir şey daha söyleyeyim, bitireyim yavaş yavaş. Bu dünyanın lezzeti mi çok, elemi mi çok? Elemi, değil mi? Adamın hedefleri var ya; ev alacağım, araba alacağım, yazlık alacağım. Peki bunun için nelerini sattın, nelerini sarfettin? Ömrünün tamamı. Peki o işleri yaparken kaç kez üzüldün? Defalarca. Kaç kez yoruldun? Defalarca. Bugün yine biriyle muhabbet ettim. Diyor ki: On küsürde evdeyim. Ne için? Sabah 8'den çalışmak için, diyor bak. On küsürde. Aç mısın? Yok. Açıkta mısın? Yok. Hayatın nasıl? Gayet rahat yiyorsun, içiyorsun yani. O zaman başka bir problem var. Hırs damarı var. Bu kadar peşinde koşturduğun dünyadan elde ettiklerin ev, araba, yazlık, kışlıksa; o dünyanın senden aldığı çok daha fazla. Yani dünyanın lezzeti az, elemi ise çok çok. Ama hep aynı cümle değil mi? Dünyada neden çalışıyorsun, kardeşim? İlerideki rahatım için. Güzel, zekice bir cevap. Peki ileride ne için çalışacaksın? Onda da biraz daha ilerdeki rahatım için. Çok güzel tebrik ediyoruz. Peki bunun en ilerisi neresi? Ahiret. Ordaki rahat? Garanti değil mi ki orası! Biz Allah var falan bir şey diyorduk ama o cennete garanti değil miydi? Evet garanti! Bu kadar sahabe haşa, bilememiş yani. Bu kadar fedaiye haşa, ne için yaptıklarını bilememiş. Sen oturduğun yerden çözdün. Çok güzel, muazzamız yani. Pırıl pırıl zekamız var. O dünyanın en ilerisi dediği de ne biliyor musun? Biriktiriyor, biriktiriyor, biriktiriyor; Azrail aleyhissellam yanında, yaş gelmiş 80'e, banka para dolu, cep anahtar dolu, diz kalkmıyor, bel doğrulmuyor. Ya senin bu kadar parayla altından kebap yemen lazım, kolesterol müsaade etmiyor. Baklavayı şöyle ye damağına yapıştır, tereyağı aksın, şeker müsaade etmiyor. Bak hesabımıza bak, hesabımıza! Hesaba bak! Farkında mısınız? İnsan zaten bunları dünyada ne yaparsa yapsın bir ölçüde elde ediyor ya. Bir ölçüde. Var mı hiç ağzıma baklava değmedi, diyen? Ben hiç güzel bir gömlek giyemedim, var mı? Bir ölçüde zaten elde ediyor onları. Allah Allah! Bu kadar çileye değmesi için bu çilelerin karşılığında dünyanın dandik demirleri, betonları değil; ebedi bir hayat kazanmadı. Allah Allah! Neyi kaybettiğimizi bilmiyoruz, bilmediğimiz için güle güle gidiyoruz. Bizim kazandım diye güldüğümüze semadan ağlıyorlar, ağlıyorlar.
Üstad Hazretleri, Niyazi Mısri'nin tam bu meseleye bakan cümlelerini almış. Risale-i Nur'da. Bak ne diyor: Bir ticaret yapmadım nakd-i ömür oldu heba, yola geldim lakin göçmüş cümle kervan bihaber. Ağlayıp, nalan edip, düştüm yola tenhagarip. Dide giryan, sine biryan, akıl hayran bihaber. Allah böyle etmesin! Allah böyle etmesin! Ezel ile Ebed arasında bir tane hak var, bir tane. Bir tane. Birbirimize dua edelim, çok iyi değerlendirelim. Sabır, işte o ayaklar yerinden hiç oynamasın diye kullanmak adına var. Dişleri sıkmak hem de azı dişinden sıkmak lazım. Ön dişler rahat kırılır, azı dişleri çene sökülmeden çıkmaz. Öyle diş sıkmak, öyle sabretmek lazım. İnanın çok hızlı akıp gidiyor ve inanın bu sözüme ahirette diyeceğiz ki: sadece birkaç saat mi, dünyadaydık? İnanın o kadar kısa geleceğine zerre şüpheniz olmasın. Ama devamı hiç o kadar kısa gelmeyecek. Allah orayı üç kuruşa sattırtmasın. Bu sermayeyi, bu kabiliyetleri kendi yolunda sarf ettirtsin. Bu manaları nakış nakış, ilmek ilmek kalbimize örsün, o kalbimiz sahabe gibi adım atmak için ehl-i dert olsun, çıldırsın, uykusuz kalsın gecelerce. İnanın başka kurtuluş gözükmüyor. Allah'a dayan saye sarıl, hikmete ram ol; Yol varsa budur, bilmiyorum başka çıkar yol. Sübhaneke la ilmelena illa ma allemtena inneke entel alimul hakîm. Ve ahiru davana elhamdülillahi Rabbil alemin El Fatiha-Salavat.
Dersin anahtar kelimesi; İnsan bir yolcudur. Biliyorsunuz, onu da söyleyeyim ki hani ders kafamıza öyle otursun. İnsan bir yolcudur, dersin ismi o. Ser levhası, sen meşki. Eskiler sermeşti diyormuş yani. Talebenin ezberlemesi için tahtaya yazılan cümle demek, Sermeşk. Ya! Gezegenler bile bir aradayken, tek olduğunu düşünüyorsan koskoca evrende, bu kanal tam sana göre. Bu video YouTube kazanında kaybolmadan senin gibi başkalarına da ulaşabilmesi için desteğe ihtiyacı var. Her abone bir kırgın yüreğe daha ulaşmayı sağlayacak. Beğen, abone ol ve yorum yapmayı da unutma. Siz de Hayalhanem İstanbul ve diğer tüm projelerimize destek olmak için buradaki linke tıklayarak, online bağışta bulunabilir veya aşağıdaki iletişim numaralarından bizlere ulaşabilirsiniz.