Transcription
Hayırlı sabahlar arkadaşlar. Biliyorsunuz bugün tefsir günümüz ve Yasin suresi tefsirini okumaya kaldığımız yerden devam edeceğiz. Elmalılı Hamdi Yazır'ın “Hak Dini Kuran Dili” isimli eserinden okuyoruz. Ve işte, kendimi bildim bileli okuyorum, yıllardır. Ama yine tabi yeni katılan kardeşlerimiz oluyor ve soruyorlar; hangi baskı, işte hangi yayınevi vesaire diye. Arada onları da belirtelim; her ne kadar belirse yine de aşağıda olmak zorunacaklardır mesajlarda artık cevap veremiyorum. Yani o derecede şaşırıyorum. Eser Neşriyat, benim elimdeki “Hak Dini Kuran Dili” tefsiri; işte sanırım üniversiteye ilk girdiğim sene almıştım. Evet, 85; bu 85'te almıştım ben. 70'lerin baskısı yani, ve orijinali yani Latince edilmiş tabii ama sadeleştirilmemiş hali; oradan okuyorum. Son ayetler değil, son bölümdeyiz. Aşağı yukarı bir ona ayet-i kerime kaldı. Okumaya kaldığımız yerden devam edeceğiz. Elhamdülillahi rabbil alemin, vesselâtü vesselamu ala Muhammedin.
Arkadaşlar, bu bölümde şöyle mealden de kontrol edeyim; kıyamet ahvalinin anlatıldığı ve işte insanlara Cenab-ı Hakk'ın onları nasıl cezalandırmaya muktedir olduğunun hatırlatıldığı, yine arada Kur'an-ı Kerim ve peygamber inancına dair birtakım hatırlatmaların yapıldığı bir bölüm. Biraz insanı düşünceye sevk eden ve dehşete sevk eden bence bir bölüm. Çünkü mesela 67. ayette diyor ki; “Eğer dileseydik onları oldukları yerde başka yaratıklara dönüştürürdük.” Yani birden acaba diyorum, Kafka burayı mı okumuş? Onun “Dönüşüm” romanına bakabilirsiniz; sabah kalktığınızda kendinizi bambaşka bir canlı olarak bulmak ya da oturduğunuz yerde diyor, hatta gece uykularında da demiyor; “oldukları yerde, oldukları anda biz dileseydik onları başka yaratıklara dönüştürürdük.” Ne ileri gidebilirler, ne geri dönebilirler. Orada Kafka biliyorsunuz bir böceğe dönüşüyordu. İşte sırt üstü dönmüş bir böcek olduğunuzu düşünün; ne ileri ne geri gidebilirsiniz. Ve hani insanoğlunun kibrine aykırı bu hatırlatma. Yani onun kibrini yerle bir eden bir hatırlatma aslında. Hani biz böyle; kimisi güzelliğiyle, kimisi zekasıyla, kimisi bugüne kadar biriktirdiği ilmiyle, parasıyla, işte kimisi asaletiyle, ünvanlarıyla, makamıyla, mevkiyle… Ve bunların hepsi, biz insan olduğumuz için bize verilmiş özellikler arkadaşlar. Halbuki insan olmayı biz seçmedik, değil mi en başta bu. Şimdi insanın hani kendi kendine çalışıp, gayret edip kazandığı ve hani şöyle diyelim, sakın yanlış anlaşılmasın; hani övünüyorsa da hani bir payının olduğu durumlar var. Ama bütün bunların hepsinin temelinde, yani senin övündüğün –ben kendime söylüyorum burada, sen dediğim kişi benim arkadaşlar– onun için sakın üzülme; övündüğün o şeylerin hepsinin temelinde Allah’ın sana verdiği imkanlar var. Yani Allah seni insan olarak yaratmasaydı, seni zeki olarak yaratmasaydı, seni sağlıklı olarak yaratmasaydı, sana işte diyelim ki mesela öyle devirlerde, öyle dönemde, mekanlarda yaratılmış insanlar var ki onlar senden daha zeki, daha güçlü; yani senin imkanlarına onlar kavuşmuş olsaydı, kim bilir senin kaç katın kadar güzellikler, başarılar koyacaklardı ortaya. Efendim, sen bir de içinde bulunduğun vasatı ve imkanları düşün; yani Cenab-ı Hakk’ın sana sunduğu fırsatları düşün. Hani veya sana sunduğu fırsatlardan çok daha yüksek fırsatlarda evet yaşayanlar var. Ama onların içinde de elinde tuttuğu kaşığı ağzına götürme yeteneği olmayan, özürlü, hasta, efendim başka pek çok şeyle imtihan edilmiş, sıkıntıyla ve mahrumiyetle imtihan edilmiş insanlar var. Yani demek istediğim arkadaşlar, insan geriye doğru baktığında; hani evet bu nimeti belki sen çalıştın mesela ilmi, sen çalıştın, evet sen ömrünü vakfettin, evet sen tercih ettin bu yola girmeyi, evet bu senin seçiminle oldu; fakat hepsinin temelinde o ilme vasıl olmak için kullandığın alet, edevat olan akıl, ömür, efendim zemin, muhit, fırsatlar; bunların hepsini kim verdi sana? Yani işte onu veren diyor ki; sana hatırlatıyor burada; “olduğun yerde ben seni başka bir yaratığa da dönüştürebilirim.” Yani böyle insan oldum diye hani çok da bir şey zannetme kendini, dünyaları falan fethedeceğini düşünüyorsun ama ben senin bambaşka bir şeye de dönüştürebilirim; olduğun yerde ne ileri gidebilir, ne geri gelebilirdi. Kime zaten diyor; “Biz bunu yapıyoruz ama yavaş yavaş yapıyoruz, siz anlamıyorsunuz.”
Hani arkadaşlar, dürtüsel akıl; içinden geçeni şu an, istediğini yapmak isteyen, aklına eseni söyleyen, efendim daha çok böyle ağırlıklı olarak nasıl diyeyim, şu anda yaşayan akıl. Ama bunu hani psikolojide ve tasavvufta ki İbn-i… Arkadaşlar, bu anlam başkasına aklı ermemek başka bir şey. Yani insan nereden geldiğini, az önce söylediğim işte; “ben, beni insan olarak kim yarattı? Bana bu imkanları kim verdi? Beni bu fırsatlarla, bu zamanda, bu zeminde, bu imkanlarla kim yarattı, kim var etti?” Bunları düşünmediği gibi insanoğlu geleceği de düşünmüyor. Yani tamam ben şu anda mesela övünüyorum, aklımda benim öyle bir arkadaşım; birkaç arkadaşım oldu. İnsanın yaşı ilerledikçe arkadaşlar, çevresindeki dostlarının birer birer azaldığını, birer birer ortalıkdan çekildiğini de görüyor. Çok geç olmadan bunları görüp; hani hiçbir şeye aslında malik olmadığımızı… Yani çok böyle akıllıydı arkadaşım ve aklıyla övünürdü. Yani birazcık da birazcık daha böyle şey yapardı işte; “ya akıllarım yok, niye böyle yapıyorlar?” falan diye böyle biraz konuşurdu. Şimdi yemeğini başkaları yediriyor arkadaşlar, yani hiçbirimizi tanımıyor. Dolayısıyla işte 68. ayette; “Biz bunu zaten yapıyoruz,” dercesine hemen arkasından Allah Teala; “Biz kime uzun ömür verirsek onu yaratılış itibariyle tersine çeviriyoruz, hala düşünmeyecekler mi?” diyor. Yani o bir döngü vardır ya hani; dünyaya geliyorsun emekleyerek, işte yürüteçle yürümeye başlıyorsun ve giderken de koşuyorsun, işte pehlivanlaşıyorsun falan ve giderken de gene yürüteçle yürümeye çalışarak gidiyorsun. Yani zaten bu dönüşümü normal şartlarda siz yaşıyorsunuz, bunu bir anda da yapabilirdik, biz yapabiliriz. Oluyor; bir anda bir şey, kaza geçiriyor, bir şey geçiriyor, bir hastalık oluyor. Allah korusun, Rabbim şifa versin bütün bu hastalıklara maruz kalan dostlarımıza. “Biz o peygambere şiir öğretmedik, bu ona yaraşmaz da, ona verdiğimiz ancak bir öğüt ve apaçık bir Kur’andır,” diyor 69. ayette. Daha sonra aklen ve fikren diri olanları uyarması için ve kafirler hakkında o sözün azabın gerçekleşmesi için biz o Kur’an’ı indirdik diyor. Efendim ve 71. ayette; evvelen ya Rab, şunu şuraya koyayım, meal ihtiyaç olursa tekrar bakarız. 71. ayette burada kaldığımızı düşünüyorum, oradan devam edeceğiz. Cenab-ı Hak kendi nimetlerini bize hatırlatarak diyor ki; “En la kale kalehidina; Biz kendileri için ellerimizin iman ettiği şeylerden, yani başka hiçbir sanatın dahili olmayıp doğrudan doğruya kendimizin ihtilas eylediğimiz nimetlerden en ağam yumuşak başlı, yani yumuşak size itaat eden hayvanlar yarattık,” diyor. Bu ihtarda birçok cihetten incelikler vardır ki bunu tefsirden ziyade okuyanların zevki takdir edecektir, dedi Elmalılı merhum sanıyorum. Biz de tam burada kalmıştık. 72. ayette; evvelen yerel insani; “İnsan görmez mi, görmez mi?” diyor. “Biz o hayvanları kendilerine boyun eğdirdik, onlardan bir kısmı bineklerdir ki onları yerler, sonra onlar için bu hayvanlarda daha pek çok yararlar ve içecekler vardır, hala şükretmeyecekler mi? Belki kendilerine yardım edilir diye Allah’ı bırakıp da ilahlar edindiler; onlar ilahlar için hizmete hazır asker oldukları halde ilahlar onlara yardım edemezler.” 75. ayet. Evet ta 77’ye kadar Elmalılı Hamdi Yazır bizim zevkimize bırakmış burayı anlamayı. Şimdi ben de kitap yanımda olmadığı için adapte olmakta zorluk çektim bir an. 77. ayetten itibaren tefsire geçmiş ve 76’da diyor ki; “Ey Muhammed artık onların sözü seni üzmesin, çünkü biz onların gizlediklerini de açığa vurduklarını da biliyoruz,” diyor.
Şimdi burada hayvanlar bize hatırlatılıyor arkadaşlar; hayvanlardan yararlandığımız nimetler, hayvanlar vasıtasıyla bize ulaşırlar, nimetler hatırlatılıyor. Şimdi biz şehirli insanlar bunu biraz farkında değiliz, görmüyoruz. Çünkü doğadan, gerçeği hayatın gerçek yapısından uzaklaştığımız için. Hatta hayvanlar yani doğrusunu söyleyelim; şimdi kurban bayramından bayrama şehre gelen hayvanlar bile; “of işte şöyle koktu, böyle koktu, ondan sonra daha ne kadar kokacak?” falan şeklinde rahatsızlık veriyor bize, ne yazık ki. Ben acizane yani kendim hayvan kokusundan rahatsız olmam arkadaşlar. Böyle çok hani pis olursa yani tabii ki hepimiz rahatsız oluruz da, hayvanın bir kendi kokusu vardır yani temiz, güzel bakılan hayvanın. Ondan rahatsız olmam. Hayvanları gözlemlememizi anlıyoruz biz burada. Hani Kur’an-ı Kerim’de vardır ya; bir kere ben böyle gençlere demiştim; “Kur’an-ı Kerim’de bir ayet-i kerime var diyor ki; ‘Rabbimiz yeryüzünü gezin dolaşın ve yaratılışını nasıl başladığına bir bakın’ diyor. Allah yaratılışa nasıl başlamış bir bakın diyor.” Bir gün gençlere dedim ki; “Arkadaşlar bu ayeti kim uygulamış hayatında sizce biliyor musunuz?” dedim. Bu ayete kim ittiba etmiş, uymuş? Şöyle bir baktılar; Darwin. Darwin uygulamış bu hayatı, yeryüzünde şeyi; bu ayeti; “yeryüzünde gezin dolaşın ve yaratılışını nasıl başladığına bir bakın.” Nasıl bakacağız arkadaşlar? Betonarme evler, işte asfalt dökülmüş yollar, efendim binalar, binalar, binalar; o binaların içine girdiğimizde çeşitli tefrişat, ondan sonra yani toprakla teması kesilmiş insanlarız biz. Ya bırakın yeryüzünde gezip dolaşmayı, toprağa basmadan, toprağa değmeden… Hatta toprak, toprağa değdiğimizde bunu artık pislik görecek düzeydeyiz. Yani bu bir düzey mi artık bilmiyorum, yukarı doğru mu aşağı doğru mu bir düzey. Efendim, bütün yaratılışla irtibatımız kesilmiş bizim. Kur’an-ı Kerim’de bize hatırlatılan ve gerçek nimet olarak zikredilen –bunu yeri geldikçe hep söylerim– işte suyun akması, bitkilerin bitmesi, ekinler… Ekinlerden verilen örnekler hem infak konusunda hem müminlerin benzemesi; aklıma gelen ilk iki örnek, verilen sadakaların sevabını anlatırken Allah ekinleri anlatıyor örnek veriyor. Efendim, müminlerin birbiriyle bir topluluk halinde duruşunu anlatırken ve karakterini anlatırken ekinleri örnek veriyor. Efendim daha pek çok değil mi? Kur’an’da üzüm bağları, hurma bağları, meyveler, işte tahıllar; bunların yetiştirilişi, bunlardan örnekler veriyor. İşte dün pazara gitmiştik de arkadaşlar; yani şimdi tabii bir pahalılık var, hepimizin canını yakan ve üzen, bilhassa da yani ben bizim sınıf, orta sınıf için değil fakat bunları almaya hiçbir şekilde artık güç yetiremeyecek olanlar için üzülüyorum. Çünkü bundan seneler, seneler evvel bir kardeşimiz şöyle demişti; “Geçen yaz geldi geçti de bir kilo domates alamadım,” demişti. Şimdi o tekrar geldi arkadaşlar. Yani gerçekten hani gerçek bir fakir domates alamaz şu anda çünkü yani çok sıkıntılı. Şimdi gene de yani fiyatlar bu kadar hani yükselmiş olmasına rağmen ve gerçekten zorlaşmış olmasına rağmen hayat yine de… Arkadaşlar konuşuyorduk kardeşimle; şimdi bir herhangi bir sebzeyi ürettiniz mi? Bir sebzeyi üreten insan arkadaşlar; yani düşünün işte onu tohumundan ekeceksiniz, sulayacaksınız, işte fidelikten ayırıp ondan sonra tarlaya ekeceksiniz, onun zararlıları var, onlarla mücadele edeceksiniz. Ondan sonra acaba her gün kontrol edeceksiniz domatesi söyleyelim, işte şey yapacaksınız, sopalayacaksınız onları, bağlayacaksınız, çürütmeyeceksiniz ve hayır toplayacaksınız, taşıyacaksınız, getireceksiniz. Bütün bunları atlayın; yani diyelim ki siz aracısınız, işte pazarda akşama kadar oturacaksınız ya o tezgahın başında. Yani bütün bunlar hakikaten bir nimetin bizim elimize ulaşması için ne kadar büyük bir hizmetten geçtiğini, ne kadar büyük bir hazırlık yapıldığını, bir domatesin bize ulaşması için bütün kainatın neredeyse seferber olduğunu gösteren şeyler, gösteren aşamalar. Ama bütün bunları bizim bile bilmemiz, takdir edebilmemiz için arkadaşlar işte doğayla, o doğada, tabiatta işlerin nasıl olduğu ile ilgili süreçleri bilebiliyor olmamız lazım. Hayvanların nasıl bize rahmet edildiğini bizzat tecrübe etmemiz, görmemiz lazım. Ne diyorsunuz şimdi köye mi dönelim diyeceksiniz? Hayır yani ben kendi adıma mesela ben artık köyde yaşayamam yani dışarıdan bir gelirim olmadan. Bütün o yeteneklerimizi biz kaybettik bizim nesil ne yazık ki. Bu çok üzerinde düşünülmesi gereken bir konu. Tabii insanoğlu uyum sağlar onu da öğrenirsiniz mecbur kalınca ama hani şu andaki halimizden bahsediyorum. Hiç olmazsa arkadaşlar bunları belgesellerde izleyin, gerçek süreçlerini öğrenin. Yani böyle çocuklarınız işte “tarımda para varmış, tarıma, toprağa para yatıralım,” falan dedikleri zaman; “ya çocuğum sen ne diyorsun? Hani saksıda hiçbir çiçeğe baktın mı şimdiye kadar? Bir bitkiyi yaşattın mı? Yani onun hastalıklarıyla, onun işte kışın nasıl sulanacak, yazın nasıl sulanacak bununla ilgilendin mi?” yani diye düşünmemiz gerektiği kanaatindeyim. Şimdi işte 77; burayı diyor Elmalılı Hamdi Yazır; “Bu bölümde çok incelikler var, bu bölümde üzerinde düşünülmesi gereken, bilhassa da hayvanlara dikkatimizi çekiyor Allah Teala. Efendim bunu herkesin kendi zevkin bırakıyoruz,” diyor. Ondan sonra 77. ayet-i kerimeye geçiyor; evvelen yerel insan; “Artık Yasin suresinin son bölümündeyiz arkadaşlar. İnsan görmez mi?” Rivayet olunuyor ki Ubeyd bin Halef Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)’in huzuruna bir çürümüş kemikle gelmiş, çürümüş bir kemik getirmiş; kafirlerden, müşriklerdendir ve onu eliyle ufalayarak; “Allah bunu böyle çürüdükten sonra diriltir der misin?” demiş. “Evet,” buyurmuş Peygamber efendimiz ve bu ayet bu sebeple nazil olmuştur. Evvelen yerel insanu enna helaknahu diye devam ediyor ayet-i kerime; “İnsan bizim kendisini az bir sudan yarattığımızı görmedi mi ki kalkmış apaçık bir düşman kesilmiştir ve bir külli halkın alime kadar devam etmiş,” Elmalılı Hamdi Yazır oraya kadar tefsiri bundan ibaret; “düşman kesilmiştir. Bir de kendi yaratılışını unutarak bize bir örnek getirdi,” dedi ki; “çürümüş derken kemikleri kim diriltecek?” De ki: “Onları ilk defa var eden diriltecektir, o her yaratılmışı hakkıyla bilendir.” Yani 77-79 arasında bu konu anlatılıyor işte Elmalılı Hamdi Yazır; sadece bu rivayeti verdi ve devam ediyor. Ve bu halkın yani yaratmanın hepsine alayımdır yani… Evet işte bu teknolojik aletlerden yararlanmaya çalışırken de böyle şeyler var, sıkıntılar var. “Her mahluku bütün tafsilatıyla, her birinin toplanan ve dağılan bütün eczacı… Eczacı… Affedersiniz, usulü ahvali, ahval-i her türlü hususiyetiyle bilir ve her halkı yaratmanın ve her halkı yaratmanın her türlüsünü bilir.” Şimdi burayı biraz kelime kelime açıklayalım arkadaşlar, önce o oraya gitmeye çalışalım. Yani Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)’in yerine kendinizi koyun. Ubeyd bin Halef bizim için şu anda çok yabancı biri ve tabii her şey olup bittiği için de peygamber karşısında (sallallahu aleyhi ve sellem)’in karşısında Allah’ın ona verdiği efendimizle tanışma şerefinin kıymetini takdir edememiş işte müşrik olarak ölmüş gitmiş, kendine yazık etmiş. Hani tabirim hoş görün, eziğin teki gibi düşünüyoruz biz şimdi buradan baktığımızda. Ama o gün o olayı yaşarken efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), Ubeyd bin Halef; arkadaşlar varlıklı, güçlü, statüsü olan toplumda sözü geçen, efendim ve böyle şirk önderlerinden yani herkesin hesaba kattığı kişilerden, insanların hesaba kattığı kişilerden… Peygamber efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) de bunun tam olarak günü gününe ne zaman olduğunu bilmiyoruz ama hani o vahiy sürecinde tam hangi güne denk geldiğini, efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) de işte bir tebliğiyle ortaya çıkmış ama toplumda bir gücü olmayan, hani insanların o özellikle azgın kafirlerin; “Allah Teala bir peygamber gönderecektiyse şu iki şehrin önde gelenlerinden birini göndermesi gerekmez miydi? Bula bula bir kimse sizi bir yetim olarak seni mi buldu?” Yani diyeceksiniz ki; “40 yaşında adam hala yetim mi?” Ama işte arkası olmadığı için, bir statüsü olmadığı için, zengin ve güçlü bir aileden gelmediği için, bulunduğu konum itibariyle onu hatırlatıyorlar efendime böyle görülen toplumda, böyle görülen o müşrikler tarafından yani böyle görülen bir kişi ve Peygamberimizin karşısına çıkıyor. Bir gün tam materyalist, tam inkarcı ve hani çok cesurca ve hakikaten de mantıklı bir şeye dayandırarak iddiasını, eline çürümüş bir kemik alıyor ve onu ufalayarak o günkü kafaya, kafayla son derece hani mantıklı görünen bir itiraz yapıyor. Diyor ki; “Allah diyor, biz diyor böyle çürümüş kemik haline gelmişken mi bizi diriltecek?” diyor ve Peygamber efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’e ona; “Evet,” diyor; “seni de diriltecek ve ateşe koyacak,” diyor Allah Teala. Şimdi bu ateşe koyacak meselesi tabii Peygamber tarafından söylendiğinde bir bilgidir. Yani artık o insan için bir bilgidir. Hatta bir batılı Peygamber efendimizin peygamberliğini ispatsa dediğinde Tebbet suresinin büyük bir delil olduğunu söylüyor. Neden? Çünkü diyor; “Eğer Hz. Muhammed peygamber olmasaydı Ebu Leheb henüz hayattayken onun ahiretteki durumunu anlatan ayetler söyleyemezdi. Çünkü bu bilgi vahye dayanmıyorsa eğer, yani bunu kendiliğinden söylediğinde daha Ebu Leheb hayatta, iman etme ihtimali var, Müslüman olma ihtimali var ve sen gaybı bilemezsin. Belki adam Müslüman olacak. O kadar düşmanlık yapmış olmasına rağmen ne olacak o zaman senin söylediğin o sure değil mi, boşa gidecek, yani yalan söylediğini anlaşılacak. Dolayısıyla Tebbet suresi bile onun peygamberliğini ortaya koyar,” diyor. Çok güzel ve pek bizim hani bakmadığımız bir yerden bakarak; işte burada da öyle bir halife; “Peygamber efendimiz seni de yaratır ve ateşe koyar,” buyuruyor. Sonra ayet-i kerimeler işte az önce söyledim size kaçıncı ayet-i kerimeye kadar; 79. ayet-i kerime; “de ki onları ilk defa var eden diriltecektir, o her yaratılmışı hakkıyla bilendir.” Yani ve bir ‘alim’ arkadaşlar, bütün detaylarıyla bilen, her şeyi bilen demektir ve insanlar için söylenmez; ‘alim’ insanlar için söylenir, ‘alim’ bilen demektir, ‘Alim’ ise her şeyi bilen demektir. Kadir ve Kadir de böyledir arkadaşlar, onu da belirtmiş olalım. Bu her şeyi ifadesini ekleyerek insanların için konuşmamaya dikkat etmemiz gerekir. Bu insanlar kim olurlarsa olsunlar arkadaşlar. Dün akşam bir çalışma sebebiyle tekrar bakma fırsatım oldu; Bakara suresi 165. ayet-i kerimede Elmalılı Hamdi Yazır dinin bir muhabbete ve bağlılığa dayandığını, onun üzerine inşa edildiğini anlatırken diyor ki; “Mabud en ziyade, en çok kimi seviyorsanız sizin mabudunuz odur,” diyor. Bu bakımdan bir Müslümanın kalbinde sevgi hiyerarşiktir arkadaşlar, öyle her şeyi eşit herkese aynı sevemeyiz biz. Ve bu meyanda yani böyle koşulsuz sevgi; hani herkese aynı seveceksin, ne yaparsa yapsın falan bunların acizane ben bir tuzak olduğunu düşünüyorum; bizim inancımızı ve iç dünyamızdaki değerler skalamızı bozan, böyle bize tuzak kuruyorlar anlamında değil de bizim içine düşeceğimiz, düşebileceğimiz bir tuzak olduğunu düşünüyorum. Aman ha, ona da dikkat etmemiz gerekiyor. Orada 165. ayetin tefsirinde Elmalılı Hamdi Yazır bu sevilen –özellikle de ‘hum’ zamiri kullanıldığı için ayet-i kerimede– bu sevilenlerin, bu en ziyade sevilen şeylerin genelde insanlar olduğunu işte Hristiyanların burada çuvalladığını, Hz. İsa’yı kim putlaştırdı arkadaşlar? Onu çok sevenler putlaştırdı. Kimi çok seviyorsak işte bu aile reisleri olabilir o günkü toplumda, o günkü dünyada kabile reisleri olabilir, efendim efendileri olabilir, alimleri olabilir. Orada söylüyor Elmalılı merhumun ifadelerine bakabilirsiniz. Hatta efendim manevi anlamda büyüttüğünüz, gözünüzde büyüttüğünüz manevi liderleriniz bile olabilir. İnanın onlar için söylenen bazı ifadelere ben baktığım zaman tabii yani şirk koşuyorsunuz falan diyemem kimseye. Ama bir müşrikin kendi putlarıyla ilgili söyledikleriyle birebir örtüşen ifadeler hiçbir insan için, hiçbir varlık için kullanılmamalıdır. Arkadaşlar her şeyi bilir, işte onun her şeyi, her şeyi, her sözü hikmetlidir, her söylediği geçerlidir kıyamete kadar; işte onun sözünün üstüne söz söylenmez falan bunlar Peygamber efendimize dahi sahabisi tarafından söylenmemiştir. Aman ha dikkat! Arkadaşlar şimdi bu ayeti tefsir ederken ne dedi Elmalılı Hamdi Yazır merhum? Yani her mahluku bütün tafsilatıyla, her birinin toplanan ve dağılan bütün eczalarına; şimdi o şeyi ufaladı ya, kemiği ufaladı ya, bu baby, toplanan ve dağılan yani senin bütün enza parçalar yüzler demek, senin bütün parçalarını, bütün eczalarını ister dağılsın, paramparça olsun; şeyden hatırlayın Hazreti İbrahim’in dirilişi görmek istemesinden yine Bakara suresinde oradan hatırlayın, hani değil mi kuşları parçalayarak her dağın başına bir parçasını koymuş ve sonra bir çarşıda gelmişti. Bütün bunları bilir, efendim usulü furu yani yukarıya doğru geçmişini bilir; nereden geldin sana? İşte az önce dedim ya bir düşün yani; nereden geliyorsun? Bu aklı kim verdi, bu zekayı kim verdi? Sen mi satın aldın, sen çalışarak mı kazandın bu yetenekleri, bu kabiliyetleri? Usulünü bilir ve furuğunu bilir yani senden sonra neler olacak onları bilir veyahut da senin akıbetini, sonucunu bilir. Evza-ı bütün türlerini, ahvali, keyfiyat ve kevinatı kemiyatı yani senin niteliğini, senin maddi manevi bütün unsurlarını, bunların hallerini bilir, geçireceği halleri bilir; her türlü hususiyetiyle hem de bütün detaylarıyla bilir ve her halkı yani yaratılmış her mahluku yaratmanın her türlüsünü bilir; yani yaratmanın da çeşitleri var; bir yaratır, efendim aşamalardan geçire geçire yaratır, efendim insanı mesela işte topraktan yaratır, meniden yaratır, ana babadan ürer falan yani her aşamasını bilir maddi manevi. Efendim şimdi buraya göremiyorum yani maddeli maddesiz, affedersiniz aletli aletsiz, örnekli örneksiz, gerek ilkin gerek sonra her türünü bilir. Bu yaratmanın arkadaşlar, Cenab-ı Hak bütün mesele bundan ibarettir. Yani bunların hepsini bilen kişi elbette diriltir de tekrar da yapar, efendim diyeyim mi? Şimdi bize çok komik geliyor bir kemiğin ufalanması, onun yok olduğu anlamına gelmediğini biz biliyoruz; en küçük bir mini minnacık bir DNA’dan tekrar o canlının bütün özelliklerinin yeniden ortaya konulabileceğini biliyoruz. Allah Teala’nın efendim bizim bilmediğimiz kim bilir yani bugün biz onları bildiğimiz için Ubeyd bin Halef’in o iddiaları bize çok şey geliyor, gülünç geliyor, komik duruma düşürmüş kendine diyoruz, Peygamber efendimizin karşısında diyoruz. Ama bugün bizim bilmediğimiz ve bilmediğimiz için de ya bu nasıl böyle plan diye şaşırdığımız veyahut da hatta Allah korusun içimizden bazılarının imanın böyle sallandığı, tehlikeye girdiği sorularımız; kim bilir belki bin yıl sonra veya bin yıl bile geçmedi; şimdi artık çok hızlı ilerliyor bilim efendimiz yıl sonra iki insanı çok komik gelecek bizim itiraz noktalarımız. İşte iman bir tercihtir arkadaşlar, aslında iman inanmak bana sorarsanız akla en uygun olandır çünkü bütün ihtimalleri içinde barındırır. Siz imanı reddettiğinizde o ihtimallerden yani bütün o varoluş ihtimallerinden bir tanesini sadece tercih etmiş oluyorsunuz, diğerlerini dışarıda bırakmış oluyorsunuz. Bu nedenle aslında inanmamak çok büyük bir risk almaktır varoluşu izah etme açısından. İnşallah anlatabilmişimdir efendim. Burada bırakalım. İnşallah haftaya kaldığımız yerden devam edelim arkadaşlar, süremiz doldu. Hepinize hayırlı sabahlar diliyorum. Bugün biraz tutuk oldu dersimiz, olsun her günün kendine özel bir haleti ruhiyesi, bir nasıl diyelim yeni bir varoluşu vardır. Bugün de böyle olması gerekiyormuş Cenab-ı Hak. Sizin anlayışınızı bizim anlatışımızdan üstün kılsın ve okuduğumuz bu bölümü kendiniz tekrarlayarak umarım inşallah bizden bizim anlattığımızdan çok daha iyi noktalara ulaştıracaksınız içinizdeki bilgiyi ve imanı. Allah’a emanet olun. Haftaya inşallah Yasin suresinde tekrar görüşmek üzere.