Transcription
Bu Marie Monte sorayım. Çocuk eğitimi Montessori metodu.
Giriş.
Çocuk toplumsal bir sorun. Son yıllarda çocuğa yoğun bir toplumsal ilgi gösterilmeye başlandı. Diğer önemli toplum hareketleri gibi bu da tek bir kişinin ya da örgütün başlatması ile değil, çeşitli yer ve yönlerden birbirini izleyen patlamalar biçiminde ortaya çıktı. Bilim, çocuk ölümlerinin oranında görülmedik bir düşüş sağlamakla bu harekete bir zemin hazırladı. Ardından okullarda çocuklara yüklenen derslerin ağırlığı dikkati çekti. Çocuk sağlığı konusunda yapılan araştırmalar, onların mutsuz, yorgun, omuzlarının çökmüş, ciğerlerinin her an vereme dönüşebilecek zayıflıkta olduğunu ortaya koydu. Ve şimdi yarım yüzyıllık araştırmalara sırtımızı dayayarak çocukları, onları hayat veren ve yaşatan bir yetişkinler toplumunca ezilen insancıklar olarak görmekteyiz.
Aslında o çocuk, işi başından aşkın bir yetişkin için sadece bir baş belasıdır. Çağda şehirlerdeki içiçe yaşantıda çocuklara yer yoktur. Otomobillerin sel gibi akıp geçtiği sokaklarda, acelesi olan yetişkinlerin koşturdukları kaldırımlarda nasıl yer olabilir? Onlar için kendi işlerini tamamlamaya vakit bulamayan yetişkinlerin, çocukları ayıracak zamanları da yoktur. Genellikle hem baba hem de ananın çalışması gerekmektedir. Aksi halde çocuklarda onlarla birlikte yoksulluk çekeceklerdir. Daha iyi koşullarda yaşayan çocukların hayatları bile dört duvar arasında geçer. Bakımlarını yabancılar üstlenmişlerdi. Evin ana babaya ait bölümüne geçmelerine izin verilmediği bile olur. Ne onları anlayan biri vardır, ne de kendilerine özgü faaliyetlerini sürdürebilecekleri bir köşeleri. Sessiz olmalı, hiçbir şeye el sürmemelidirler. Çünkü hiçbir şey onların değildir, her şey yetişkinlerin malıdır. Çok yakın zamanlara kadar çocukların "benim" diye bilecekleri birisi, o bile olmamıştır. Çocuk yere ya da büyüklerin istenmesine koltuğuna oturduğunda azarlanır. Biri onu alıp kucağına oturtur. Yetişkinler arasında büyüyen çocuklar için durum bugün bile böyledir. Bir odaya girdiğinde varlığı hemen göze batar. Evi ve medeni hakları elinden alınmış bir yetişkin gibidir. Toplumun kenarına itilmiş, horlanan, küçümsenen, azarlanan bir varlıktır. Ruhsal bir alışkanlıktan olmalı, yetişkinler kendi çocukları için uygun bir ortam hazırlamak gereği pek duymazlar. Sanki toplum onların varlığından utanç duymaktadır. İnsanoğlu kendisi için yasalar koymuştur ama öz evlatları için böyle bir gerek duymamış, onları yasa dışı bırakmıştır. Çocuklar ana babalarının diktatörce pes ve içgüdülerinin insafına bırakılmışlardır. Oysa çocukları dünyaya geldiklerinde geçmiş kuşakların yanlışlarını düzeltebilecek bir güç, dünyayı değiştirebilecek yeni bir soluk getirirler beraberlerinde. Ne var ki yüzyıllar boyu, belki de insan bu başlangıcından beri çocuklarının ihtiyaçlarıyla, gelecekleriyle pek ilgilenmeyen insanoğlu, son yıllarda onların varlığının bilincine varmış bulunuyor.
Çocuk sağlığı konusundaki ilerlemeler sayesinde yaşamın ilk yılında ölen çocuk sayısında gittikçe artan bir düşüş kaydedilmekte. 20. yüzyılın başından bu yana çocuğun hayatı ve sağlığı konusundaki görüşler yepyeni boyutlar kazandı. Okullar çağdaşlaştırmakla birlikte, gerek okullarda gerekse evlerde yumuşaklığı, hoşgörü ön plana alan yeni eğitim ilkeleri benimsendi. Bilimindeki ilerlemeler ile açıklanabilecek bütün bu gelişmelerden başka, kökleri ancak insan duyarlılığının daha derinlerinde aranabilecek bazı hareketler görüldü. Artık çocuklar ciddiye alınıyor. Şehirlerde onlara park yerleri, oyun alanları ayrılmaya başlandı. Çocuk tiyatroları kuruldu. Çocuk yayınları gün geçtikçe artmakta. Artık kendi boylarına uygun diyecekleri eşyaları var. Onların da yavru kurtlar ve benzeri çocuk örgütleri onlara o özgü bir biçimde bağlılık duyabilecekleri, öğrenebilecekleri toplumsal dayanışma imkanları sağladı. Politikacılar bile onları kendi devrimci amaçlarına alet etmek için taraftarlıklarını kazanmaya uğraşıyorlar. Kısacası, sonuçları ister sevindirici ister üzücü olsun, çocuklara gösterilen ilginin gün geçtikçe artmakta olduğunu artık inkar edemeyiz. Ana babalarının bayramlık elbiselerini giydirip eş-dost görsün diye sokağa çıkarttıkları zavallılar olmaktan çıktılar. Artık içinde yaşadıkları toplumun bir parçası oldular. Gün çocukların günüdür ve bu gerçek toplum için büyük önem taşıyan bazı sorunları beraberinde getirmektedir. Çocukların toplumda bir yer kazanmaları olayının toplum için, devlet için, giderek bütün insanlık için taşıdığı anlamı değerlendirmemiz gerek. Çeşitli ve birbirinden habersiz hareketler sonucu çocuklara duyulan ilginin bu denli artması olayın tek bir nedene bağlanamayan yağını gösteriyor. Bunu çok büyük bir toplumsal reform, yeni bir çağ açan bu işte doğal bir etki olarak görmek gerekiyor. Bizler artık kapanmakta olan bir çağın son hayatta kalanlarıyız. Bizim çağımızda insanoğlu, çocuktan hesaba katmak, yazınsal yetişkinler için rahat, kolay bir yaşam yaratmaya vermişti kendini. Olduysa şimdi hem çocuklar hem de yetişkinler için çalışmanın gerekli olacağı bir çağ başlıyor. Yeni bir siyasal düzen gerekecek. Birbirinden farklı iki toplumsal çevre kurmak gerekecek: Biri çocuklar, biri yetişkinler için. Bizi bekleyen görev halen yürürlükte olan hareketi daha iyi örgütlemek ya da özel sektörle kamu sektörünü çocuklara daha yararlı olacak biçimde yeniden düzenlemek değil. Böyle bir şey yapmak ancak biz yetişkinlerin bir kez daha bir araya gelerek bizden ayrı, bizim dışımızdaki bir topluluğu, yani çocuklara yardım etmeye kalkışmamız olur ki bu sorunu yanlış bir biçimde ele almaktır. Çocuk denilen toplumsal sorun bizim iç dünyamıza işlemiş, vicdanımıza hitap eden bir bu geçmeye zorlayan bir olay. Çocuk bir yabancı değil, yetişkin hayatın önemli bir parçasıdır. Yetişkinin gerek ruhsal gerekse fiziksel sağlığı nasıl bir çocukluk geçirdi ile yakından ilgilidir. Bizim yanlışlarımız çocuklarımızı etkiler, onlar üzerinde silinmez dalgalar bırakır. Biz öleceğiz evet ama yanlışlarımızın cezasını çocuklarımız çekecek. Bir çocuğu etkileyen her şey insanlığı etkiler. Çünkü insanın eğitimi ruhunun en gizli, en yumuşak derinliklerinde gerçekleşir. Çocuklarla ilgili bilinçli ve olumlu bütün çabalarımız insanlığın sırlarında keşfetmenize yardımcı olacaktır, tıpkı bilimsel araştırmaların doğanın sırlarını keşfetmenize yardımcı olduğu gibi. Yetişkinlerin kendi öz evlatlarına karşı gösterdikleri anlayış, bu konudaki ısrarlı körlükleri kökleri çok derinlerde yatan bir olaydır. Çocukları seven ama onları hor gören bir yetişkin kendi yanlışlarının aynası olan gizli bir üzüntü kaynağı ağaçlar. Çocukları, çocuğu ve toplumsal bir sorun olarak ele almak bize insanın doğal gelişimini yöneten yasalara saygı duymayı öğretecek. Ne olup ne olmadığımız konusunda bilinçlenmemize, toplum hayatımıza yeni bir yön vermemize yol açacaktır.
Bölüm Bir. Çocuk Çağı.
Son yıllarda çocukların eğitimi konusundaki ilerleme öyle hızlı olmuştur ki, bunu yaşamak üzerindeki yükselmeden çok genel bir vicdan uyanmasına bağlamak daha yerindedir. İlçenin 19. yüzyılın son 10 yılın da çocukların bakımı alanında epey bir ilerleme kaydedilmiştir. Yenilerde de çocuğun kişiliği konusu çok değişik açılardan ele alınmaktadır. Bugün tıbbın, felsefenin, toplum biliminin hangi dalını incelerseniz inceleyin, çocuk yaşamı üzerindeki çalışmalarını katkısını hesaba katmak zorundasınız. Bu, sözgelimi embriyolojinin biyoloji ve evrim konularına sertliği aydınlıktan bile daha önemlidir. Çocuklardan devşirilen bilgilerine ve bütün insanlık sorunlarını uzandığı için çok daha ağır basmaktadır. İnsanlığın görülmesinde güçlü bir günü görevini yüklenecek olan çocuğun fiziksel değil ruhsal yapısıdır. Çocuk ruhu, insanlığın ileri adımlarını belirleyecek ve belge de onu daha üstün bir uygarlık biçimine geliştirecektir. Aylin K adlı Bir İsveçli yazar, yüzyılımızın çocuk yüzyıl'ı olacağını söylemişti. Bu kah incesöz, 19. yüzyıl biliminin insanların zihinlerinde yarattığı izlenimlerin etkisi altında söylenmişti. Çocukların bulaşıcı hastalıklardan yetişkinlere kıyasla 10 kat fazla önem verdiklerini ve okullarda nasıl çile çektiklerini günışığına çıkaran araştırmalar, o zamana dek uykudaki yetişkin vicdanları biraz olsun 4 yüklemiştir. Ama çocukların özlerinde insan ruhunu örten peçeyi kaldırabilecek bir ölüm kalım sırrı taşıdıkları ve gene çocukların yetişkinlerin kendi kişiliklerini ve daha başka sosyal sorunları çözmeleri ne el verecek bir gücü barındırdıkları kimsenin aklından geçmemiş. Bu işte bu buluş, toplum üzerindeki alabildiğine önemli etkilerine gün geçtikçe daha fazla duyuracak olan yeni çocuk biliminin temeli olmuştur.
Çocuk ve Psikanaliz.
Risk analiz, bilinç altımın sırlarına ulaşmamıza yardım etmesi bakımından şimdiye dek bilinmedik bir araştırma alanı açmış olmasına rağmen, günlük yaşamımızın acil sorunlarından plakasını çözebilmiş tir. Yine de fizik analiz, çocuğun gizli yaşamından devrilecek katkıları değerlendirmemize yardımcı olabilir. Psikanaliz, psikolojinin bir zamanlar aşılmaz, geçilmez belediye bir sınırı delip geçmiş, bilincin kabuğun uç atlatmıştır. Psikoanaliz, bilinçaltının okyanusunu iskandil etmiş olmasaydı, çocuk zihnin insan sorunlarının daha derinden anlaşılmasına yardım etmesi olanağı da belirlemeye cekti. Bilindiği üzere psikoanaliz başlangıçta bir Tıp dalıydı, ruhsal rahatsızlıkların tedavisinde kullanılan yeni bir teknikte. Bilinçaltının insan davranışları üzerindeki gücüne keşfederek parlak bir baş bu işte. Bilinçaltına dalarak ve ruhsal tepkileri son derece önemli gizli bir takım etkenlere ışık tutacak biçimde inceleyerek eski görüşleri alaşağı etmişti. Bu ruhsal tepkiler uçsuz bucaksız ve bilinmedik ama aynı zamanda kişinin alın yazısı ile iç içe geçmiş bir dünyanın varlığını haber veriyordu. Ama psikoanaliz bu bilinmedik dünyada keşfe çıkmayı başaramadı. Eski Yunan gemilerinin yelkenlerini söndüren önyargıya benzer bir önyargısı, Freud'un patolojik vakalar yerine normal halleri incelemesini engel oldu. Geçen yüzyılda çay kod adlı psikiyatri bilinçaltını keşfetmişti. Ağır pişik hastalıklar ve benzeri olağanüstü hallerde bilinçaltının yerkabuğunu yırtan bir volkanın lavları gibi ortaya saçıldı saptandığı. Bilinçaltıyla bireyin bilinçli hali arasındaki garip sıklıklar sadece hastalığın arıza olarak kabul ediliyordu. Freud bu keşfi daha da ileriye götürdü. Gelişkin bir tekniğe başvurarak şu altına alabilme yolunu bulduysa da sırf anormal vak'a ve hallere çakılıp kaldı. Aramızdan kaç sağlıklı insan kalkıp gönüllü olarak kendine o acılı psikoloji testleri ne, ruhun bir çeşit ameliyatı demek olan o sıkıntıya razı olur? Freud psikoloji kuramlarını hastalarını tedavi sırasında edindiği gözlemlerden kurulmuştu. Bu yüzden de yeni ruhbilim anormal hallere ilişkin birtakım kişisel deneylere dayanmaktaydı. Troid okyanusu görmüş ama onu keşfetmişti ama bu keşfedemediği okyanusu bir Tayfun sahnesi gibi resmi etmekte de sakınca görmedi. Bunun içindir ki koydun kuralları yetersizdir ve bunun içindir ki zihinsel hastalıkları tedavi tekniği pek başarılı olmamış, her zaman iyi sonuçlara ulaşamamaktadır. Belki de bunun içindir ki Eskiden ellerimizin kanıtı olan sosyal gelenekler proyun bazı kuramsal genellemeleri ne karşı setler çekmişlerdir. Zira bilinçaltı denen o uçsuz bucaksız gerçeği keşfedebilmek birlikte, O yüzden ve tek tek kuramsal sonuçlar çıkarmak yönteminden çok daha Temelli hal çareleri ne gerek gösterir.
Bir Çocukluk Sırrı.
Bilinçaltının bu el değmedik uçsuz bucaksız diyarına dalmak için daha başka bilim dalları ve değişik kavramlar ve düşünceler gereklidir. İnsanı kökenlerinden başlayarak incelememizde ve çocuk ruhunun gelişimini çevresine gösterdiği tepkilerle izleyip ruhu karanlığa ve çarpıklığı geçen gizli mücadeleleri belirlememizde belki bu bilim dalları bize yardımcı olacaktır. Pislik analizin en çarpıcı buluşlarından biri, bir psikozun kökeninin çocukluğa dayanabileceği gerçeğidir. Bilinçaltınızın derinlerinden su yüzüne çıkarılan unutulmuş olaylar, çocukların bilinmedik çilelerin kurbanı olduğunu göstermiştir. Bu buluş genel sana Lara ve inançlara aykırı olduğu için kamuoyunu şaşırtmış, rahatsız etmiştir. Bütün bütüne ruhsal nitelikteki bu çocukluk ıstırapları süreklidir. Oysa yakın zamana kadar o yerdeki ruhsal hastalıkların nedeni olabileceği akla gelmemiştir. Bunlar cepte Root, bir yetişkin tarafından çocuğun özünden gelme eylemlerinin baskı altına alınması yüzündendir. Dolayısıyla çocuk üzerindeki etkisi en büyük olan yetişkine, yani anaya dayanmaktadır. Pis kendinizde iki ayrı araştırma alanı bulunduğunu gözlerini kaçırma malıyız. Bunlardan daha yüzeysel olanı, bireyin doğal içgüdüleriyle kendisine uyulması gereken ve ilkel isteklerine ters düşen çevre koşulları arasındaki mücadeleden doğmaktadır. Bunların tedavisi kolaydır çünkü Rahatsızlığın derindeki nedenlerini bilinç düzeyine çıkarmak güç değildir. Ama zaman zaman iskandil edilmesi zorunlu olan daha başka ve daha derin bir düzen vardır: Çocukluk anılarının düzeyi. Orada mücadele insanla o andaki çevresi arasında değil, çocukla anası ve daha genel olarak da çocukta bir yetişkin arasındadır. Pis kan Alize'nin peki el sürmediği bu çeşit çatışmaların tedavisi güçtür. Bu biz bunları çözme de pek az emek harcanmıştır. Çoğu zaman bunlar hastalığın nedenine belirti olarak kabul edilmiştir. İster bedensel ister zihinsel olsun, bir hastalığın tedavisinde insanın çocukluğunda olup bitenlerin hesaba katılması gerektiği artık herkesle bilinmekte. Kökü çocuklar dayanan bu hastalıklar genel olarak tedavisi güç ve ağır hastalıklardır. Bunun nedeni de yetişkin yaşam örgüsünün ilk yıllarında dokunmuş olmasıdır. Bedensel hastalıkların doğum öncesi bakım ve çocuk sağlık bilimi gibi yeni tıp dallarının gelişmesine ve toplumun çocukların bedensel sağlığı ile yakından ilgilenmesine önayak olmalarına karşılık, insanların zihinsel hastalıkları toplumda aynı etkilere yaratmayı başarmıştır. Yetişkinlerde ciddi ruhsal rahatsızlıkların ve içlerinde yaşadıkları dünyaya ayak uydurmakta çektikleri güçlüklerin kaynaklarının çocuklukta yattığı artık öğrenilmiş SD, bu çocukluk çatışmalarının çözüme bağlanması yolunda hiçbir çaba gösterilmektedir. Bu belki bu analizin bir bilinç altına iskandil etme tekniği kullanmasından ileri gelmektedir. Yetişkinlerde şaşırtıcı buluşları elveren bu teknik çocuklara uygulanamadığı gibi uygulandığı hallerde engelleyici rol oynamaktadır. Çocuk zaten çocukluğunu yaşamakta olduğundan, çocukluğunda yer almış bir olayı hatırlamaya zorlanamaz. Dolayısıyla çocuklarla uğraşırken iskandil etmeden çok gözlemlemeye ihtiyaç vardır. Bu gözlemler ruhsal bir görüş açısından yapılmalı ve çocuğun yetişkinlerle ve genel sosyal çevresiyle olan çatışmalarını bulmayı amaçla malıdır. Böyle bir yaklaşımın bizi psikoanaliz kuran ve tekniklerinden uzaklaştırarak çocuğu kendi sosyal çevresi içinde gözlemleme diye özetleyebilirim iz yeni bir alana ittiği besmeledir. Böyle bir işlem Maraz bir zihnini milletlerini Island iletmenin güçlüklerin den bizi kurtaracak, insan yaşamı gerçeklerinin çocuğun ruhundaki yansımalarını kavrama göreviyle yükümlü kalacaktır. İşin aslına ve Bu işlem doğum anından başlayarak yaşamın tümünü kucaklamak tadır. İnsan ruhunun serüvenlerin tarihi henüz yazılmış değildir. Çocuğa hükmeden ama onu anlamakta yakalan yetişkinlerle karşılaşmalarında ve çatışmalarında rastgeldi engelleri betimleyen bir kimse çıkmamıştır. Çocuğun bilinmedik ıslahatlarını, incecik ruhunun içine düştüğü anaforlar ı, doğanın çizdiği amacı ulaşmakta ki başarısızlığı ve birinci altında düzeyde daha aşağı anormal bir benliğin özünde büyüsünü resimlendirme en bir kimse en ucuz olmamıştır. Psikoanaliz her şeyden önce hastalıklar ve tedavileri ile ilgili olduğundan bu konuda pek yarar sağlayamaz. Buna karşılık çocuk ruhu üzerindeki bu araştırmalardan psikoanaliz büyük yararlar değerlere bilir. Çünkü bu çalışmalar normal ve evrensel bir şeyi işlemekte ve pis kanal izin ilgilendiği zihinsel hastalıklara yol açan çatışmaları önlemeyi amaçlamaktadır. Böylece çocuk üzerinde yeni bir bilimsel şu an oluşmuştur. Biz kanalize benzer ama ondan farklı olan bu olana normalden çok normal ile ilgilidir ve çocukların ruhsal yaşamına yardımına çalışır. Bu araştırmalar yaşam üzerindeki bilgilerimizi artırmaya ve yetişkinlerin vicdanlarını uyarmaya savaşır.
Baskı Altında Tutma.
Biliyoruz. Freud'un yetişkinlerdeki ruhsal rahatsızlıkların köklü nedenlerini betimlemek üzere kullandığı bir terimdir. Çocuk yetişkin tarafından baskılandığı için gerektiği gibi gelişip serpil emez. Ama bu yetişkin sözcü'de kendi başına bir soyut terim. Gerçekte çocuk toplumdan soyutlanmıştır. Bir yetişkin çocuğu etkileyebiliyor sabu belirli bir yetişkin, bir çocuğun en yakın olan yetişkin dir. Alışıldığı üzere önce anası, babası, sonra da öğretmendir. Oysa toplum yetişkinlere bütün bütüne farklı bir rol tanımaktadır. Onlara çocuğun eğitimi ve geliştirilmesi görevini gönül rahatlığıyla emanet etmiştir. Yok artık insan ruhu derinliklerine dek iskandil edildikten sonra, öteden beri insanlığın koruyucusu ve velinimeti sayıla gelmiş olanlara karşı bir suçlama yönelmektedir. Yetişkinler dediklerimiz de ana baba, öğretmen olduklarına göre, yetişkinlerin tümü, dolayısıyla çocuğun mutluluğundan sorumlu olan bütün toplum suçlu sandalyesine oturtulmaktadır. Bu şaşırtıcı suçlamada bir kıyamet alameti niteliği vardır adeta. Mahkemeyi Kübra'da yükselecek olan şu ses kadar korkunç ve esrarlı: "Size emanet ettiğim çocuklara ne yaptınız?" Gösterilen ilk tepki itiraz ve savunma olur. "Elimizden geleni yaptık, çocuklarımızı severiz, onlar için ne fedakârlıkları katlanmadık ki!" Böylece iki zıt görüş karşı karşıya gelmektedir. Biri bilinçlidir, öbürü ise bilinçaltından yükselmektedir. Savunma birlik ve köklüdür ama bizi burada pek ilgilendirmez. İlginç olan suçlamadır, sanığın savunması değil. Sana çocuğu ve ocağın yetiştireceğim diye çırpına dursun, bir sorunlar çıkmazında dolanmakta, çıkış yolu olmayan bir ormanın içinde kendini o ağaçtan o ağaca vurmaktadır. Çünkü bu çırpınma larının yanılgılarının nedeninin kendi özünde yattığını bilmemektedir. Çocuklar adına konuşanların tümü bu suçlamayı istisnasız ve sürekli olarak bütün yetişkinlere yönetmekten utanmalıdır. Derken birden bire bu suçlama kesin bir ilgi konusu haline gelir. Çünkü kişisel bir başarısızlığı içeren bu yüzden ve yüze vurulması kırıcı, aşağılayıcı etki yaratacak bir suçlama değil, bilinçaltı birtakım yanılgıların ortaya konmasıdır. Böyle bir suçlama kendi kendini bilmeye yol açacağından, üstelik güven aşağılayıcıdır. Değil mi ki bir bakıma her sahici ilerleme bilinmeyenin bilinip kullanılmasıdır. Bunun içindir ki insanların kendi yanılgılarına karşı davranışları her zaman çelişkili olmuştur. Hepimiz bilinçli olarak bile bile işlenmiş yanılgılara üzülmemen, bilinmedik yanılgıların büyüsüne kapılmaktan kendimizi alamayız. Çünkü bilinen ve özenen amacın ötesindeki ilerlemeye ışık tutan, dolayısıyla bizleri daha üstün bir düzeye ulaştıran bu çeşit yanılgı vardır. İnsanların kendilerine yöneltilecek suçlamaları dinlemeye kendi ayaklarıyla koşmaları garip bir ruhsal olgudur. Üstelik böylece bir araya gelerek söyle ne hak verirler ve tuttukları yolun yanlışlığını kabul edilirler. Sert ve ısrarlı suçlamalar bilinç altına gömülü olan her şeyi bilinç düzeyine çıkarır. Bütün ruhsal gelişmeler daha önce kendi dışında olan bir şeyi içine sindiren bilincin fetihler iyidir. İşte bu buluşlar yolu boyunca ilerleyerek uygarlık kalkılır. Çocuğa şimdi olduğundan daha başka davranacak sa, ruhsal yaşamını tehlikeye atan çalışmalardan kurtarılacak sa kökten bir değişme gereklidir ve Bu değişme önce yetişkinde gerçekleşmelidir. Madem yetişkin çocuğu için elinden geleni yaptığını söylüyor, bununla da yetinmeyip onun için hiçbir f ve tank açılmadığını söylüyor, o halde aşılmaz bir sorunla karşı karşıya olduğunu er geç itiraf edecektir. O zaman da bilincinin ve istemli bilgisinin ötesinde yatan bir nedene başvuracaktır. Çocuk hakkında bilmediğimiz Bir alay şey var: Çocukluğunun oldum bittim bilinmeyen ama er geç bilinmesi gereken koca bir bölümü var. Bizler gizli hazineyi aramak için yabancı ülkelere gidip dağları altüst edenler gibi fedakarlık ve coşkunluk davranmalıyız. Çocuk ruhunun derinliklerinde yatan bilinmeyen etkili aramaya kararlı yetişkin işte böyle yola çıkmalıdır. Bu millet, ırk ve sosyal sınıf gözetmeden bütün insanların katılması gereken bir iştir. Çünkü bu işin ucunda insanlığın ahlak açısından ilerlemesi için şart olan bir unsur yatmaktadır. Yetişkinler çocukları Ata gençleri anlamazlar. Bu yüzden de onlarla sürekli çatışma halindedirler. Bunun devası ne yetişkinin yeni bilgiler edilmesine de kültürünü artırılmasıdır. Bu O başka bir kalkış noktası bulunmalıdır. Yetişkin kendi özünde çocuğu olduğu gibi görmesini engelleyen yanında değil, söküp ata bilmelidir. Böyle bir hazırlık olmadıkça ve böyle bir hazırlığa yatkın davranışlar benim sevmedikçe tek bir adım olsun atılamaz. İnsanın kendi içine dalması, nüfuz etmesi sanıldığı kadar güç değildir. Çünkü yanılgı bilinçdışı olduğunda bile acı ve ıstıraba mal olmaktadır. Derde deva en küçük bir umut belirdiğinde insanoğlu ona dört elle sarıl alacaktır. Parmağı çıkmış kişi parmağı yerine konsun ister çünkü parmağı yerine konuşmadıkça acının sürüp gideceğini ve o eliyle iş göremeyeceğini bilir. Aynı şekilde insan hata işlediğini anlar anlamaz kendine çeki düzen vermeye davranır. Çünkü bu arada hatasını kavramış oluşu nicedir kurbanı olduğu zaafı ve çektiği ıstırabı dayanılmaz kılmıştır. Kendimizi olduğumuzdan güçlü bellemiş ve gücümüzün ötesinde iddaalar da olduğumuzu anlar anlamaz, biz yetişkinler ve temizliğinden çok farklı çocuk ruhun özelliklerini bilip öğrenmekte birbirimizle yarışa gireceğiz. Çocuklarla ilişkilerinde yetişkinler ben cidden çok benmerkezci dirler. Çocuğun ruhu ile ilgili her şeyi kendi açılarından bakarlar. Bu yüzden de doğan yanlış anlamaların sonu gelmez. Bu tutumları yüzünden diyor ki, yetişkinler çocuğu kendi çabalarıyla dolduracakları boş bir şey gözüyle görürler. Onu uğruna elden geleni yapmaları gereken çaresiz ve cansız bir nesne bellerler. Bir iç kılavuzdan yoksun, her daim gülmeye muhtaç bir varlık sınırlar. Kısacası, yetişkin kendine çocuğun yaratıcısı bilir ve onun hareketlerini kendisinin çocuklu olan ilişkileri açısından iyi ya da kötü diye yargılar. Yetişkin kendini, çocuğ'taki iyi ve kötü ölçüsü kısası sanır. Kendini yanılmaz, çocuğa örnek model olabilecek tek varlık olarak görür. Çocuk o modele göre yoğun olacaktır. Çocuğun yetişkin yolundan sapması, yetişkinin hemen mücadele bu düzeltmesi gerektiği sanılan bir bela, bir illet, bir kötülüktür. Böyle hareket eden bir yetişkin istediği kadar çocuğa karşı sevgi, şevk ve esirgemezlik ruhuyla dolu olduğunu sansın, çocuğun öz kişiliğinin gelişimini bilinçsizce baskılamak tadır.
Biyolojik Fasıl.
Wolf döl hücrelerinin bölünmesi üzerindeki buluşlarını yayınladığın da, canlı varlıkların nasıl gelişip büyüdüklerini gösterdiği gibi aynı zamanda bize gizli güçlerin önceden kararlaştırılmış bir amaca doğru nasıl yürüdüğünü dair şaşırtıcı bir örnek sondu. Yaptığı deneylerle döllenmiş hücrede yetişkin varlığın son biçiminin mevcut olduğunu ileri sürenler etmeniz ve sıpalar dizinin teknoloji alanındaki düşüncelerini yerle bir etmişti. O dönemin filozofları, döllenmiş bir yumurtanın elverişli çevreyi oturtulduğu takdirde sonunda ondan gelişip oluşacak olan varlığı minicik oranlar içinde de olsa içerdiği inancında yaydılar. Bu, yapraklarıyla kökleriyle gizlenmiş küçücük bir bitki barındıran bitki tohumlarını inceleyerek bu sonuca varmışlardır. Böyle bir tohum toprağa düştüğünde büyüyecek ve olgunlaş acaktı. İşte bu ilkeyi hayvanlarla insanlara da uyguladılar. Ama mikroskobun keşfinden sonra bol canlı varlıkların nasıl geliştiklerini gözleye bildi. İncelediği kuş embriyolarının tek bir döllenmiş hücreden oluştuklarını buldum. Mikroskop bu hücrenin Eskiden sanıldığı gibi yetişkin halini ve biçimini taşımadığını, bütün öbür hücrelerde olduğu gibi bir çekirdek, proto plazma ve dış lardan oluştuğunu gösterdi. Üstelik ister bitki ister hayvan olsun, her canlı varlık böyle ilkel ve özelliksiz bir hücreden oluşmaktaydı. Mikroskobun keşfinden önce tohumlarda gözlenen minik bitki aslında meyvenin içindeki ilkel bir döl hücresinden daha önce gelişmiş ve toprağa düşer düşmez gelişmeye devam edecek olan embriyo dur. Bununla birlikte bu hücresi önceden kararlaştırılmış bir plana göre hızlı bir bölünme süreci geçirmesi bakımından öbür hücrelerden farklıydı. Ama ilkel hücrenin içinde bu planı açığa vuracak hiçbir maddesel kanıt yoktu. Tabi onun kalıtsal karakteristiklerini belirleyecek olan kromozomları saymazsak. Bir hayvan embriyonun ilk gelişimini izlediğimizde, başlangıçtaki hücrenin ikiye ayrıldığını, derken bu iki hücrenin dörde bölündüğünü ve morulla denen bir çeşit boş küreyi oluşturuncaya dek bu sürecin devam ettiğini görürüz. Bu küre geliştikçe kendi içine dönerek çift duvarlı ve açık ağızlı bir başka kürecik oluşturur. Buna da gastro denir. Bu sürekli hücre bölümleri ve içi kıvrımlarıyla embriyon organlar ve sinirleri barındıran Griffith bir bünye kazanır. Demek ki görünürde bir planı olmayan dön hücresi özünde taşıdığı iç buyruklara uymakta. Bu iş planı ancak yorulma nedir bilmeyen hücrelerin başardıkları çalışmanın sonunda ortaya çık ve bütün memelilerin, dolayısıyla insanoğlunun en bir yolunda ilk görülen organlardan biri giderek kalbi oluşturan bir kabarcık tır. Bu kabarcık anasının kalbinden iki kat hızlı ve belirli bir ritimle çarpar, oluşmakta olan canlı dokulara ihmal sağlar ve bıkıp usanmadan çarpmaya devam eder. Embriyonun büyümesi yaratılışının bir mucizesidir. Biz Lice ve yalnız başına yer aldığı içinde bütün hayranlık vericidir. Ücretler bu geniş kapsamlı değişimler boyunca hiç bir yanılgıya düşmezler. Kimi sinir, kimi kıkırdak, kimi deri haline gelir. Hepsinin göreceği ayrı işlevleri vardır ama yaratılışın bu mucizesi özenle gizlenmiştir. Doğa içine hiçbir şeyin işle yemediği saygılarla embriyonu kundaklanmış tır ve embriyon ancak dünya yeni bir yaratık getireceği sıra ve tam zamanında bu sargıları kendiliğinden atar. Ama doğan varlık sadece fiziksel bir dünyadan ibaret değildir. O da dön hücresi gibi özünde önceden kararlaştırılmış ruhsal ilkeleri bulundurur. Vücut sırf çeşitli organlarıyla işleme geçmez, tek tek hücrelerde bulunmayan ancak yaşayan bir vücutta görülen iç güdülere sahiptir. Nasıl her döllenmiş hücre özünde bütün organizmanın planını içeriyorsa, yeni doğmuş bir yaratığın vücudu da hangi türe ait olursa olsun özünde çevresine kendisine uydurmasın a el verecek olan ruhsal içgüdüleri taşır. Arıların geri fit bir toplum halinde yaşayıp çalışmalarına el veren o inanılmaz içgüdüleri yumurta ya da sürü halindeyken değil ancak olgun bir araya dönüştükten sonra görülür. Kuş yumurtadan çıktıktan sonra o içgüdüsel uçma isteği ile donanır. Yeni varlık dünyaya geldiğinde çalışmalarının karakterinin ve çevresine ayak uydurabilmek yeteneğinin kaynağı olan o esrarlık gücü ilkeleri özünde taşır. Bir hayvanın içinde bulunduğu dış çevre ona fizyolojik varlığı için gerekli olanakları sağlamakla kalmaz aynı zamanda şu anda türüne özgü karakteristikleri uygun dürtüleri de uyandırır. Böylece onun kendi yapısı içinde dünyanın uyumuna ve devamına katkıda bulunmasına Güven altına alır. Her hayvan türü için karakteristiklerini uygun bir çevre vardır ve her tür dünyanın genel ekonomisine katkıda bulunmasına elverişli kendine özgü bünye karakteristiklerini taşır. Bir hayvanın evrendeki yeri önceden bellidir. Şu karıncalanır, ömrü boyunca çalışıp gidilecektir. Şu da ağustos böceği dir, kendi başına ötüp duracaktır. Daha aşağı hayvanlarda olduğu gibi, yeni doğmuş insan yavrusunu da türüne özgü ve doğuştan gelme ruhsal karakteristikleri vardır. Ruhsal yaşamını zenginliği bakımından öbür hayvanları Bir Hayli geride bırakan insanın ruhsal bir gelişme planı ndan yoksun olduğunu düşünmek zaten saçmadır. İlk bakışta niteliği anlaşılan hayvansal içgüdülerin den farklı olarak çocuğun ruhu hemen kendine ele vermeyecek şekilde derinlere gizlenmiştir. Akli olmayan yaratıklar da görülen önceden karar bu içgüdülerin buyruğu altında olmayışı da insandaki hareket özgürlüğüne kanı sayılsa yeridir ve bu iç özgürlük her bireyden kişisel gizli ve güç bir çaba bekler. Çocuğun Ruhunda geliştikçe yavaş yavaş ortaya çıkan ve kolay yakalanmayan bir sır vardır. Bunun içindir ki insan için doğal olan bu planı ancak çocuk açığa vurur. Ama bünyesinin başlangıçta zayıf oluşundan ötürü çocuğun ruhsal yaşamını korumak ve onu doğanın fiziksel embriyonu kuşattığı sargılara benzer bir çevre ile korumak gerekir.
Yeni Doğmuş Bebek.
Yabancı bir çevre ve Çocuk doğduğunda doğal değil, tersine çok önceden insanlar tarafından alabildiğini değiştirilmiş bir çevreye girer. Bu insanların kendileri için daha kolay bir yaşama tarzı sağlama isteği ile doğanın zararına kurdukları yabancı bir çevredir. İnsanlar yeni doğmuş çocuğa bu yaşamın en güç çevreye ayak uydurma deneyinden geçerken ne gibi bir yardımda bulunurlar acaba? Yaşamın hiç bu evinde insan doğum sırasındaki kadar çetin ve amansız bir mücadele vermez. Bu hiç kuşkusuz büyük ve titizlikle incelenmesi gereken bir dönem olmasına rağmen, şimdiye dek üzerinde ciddi tek bir inceleme yapılmış değildir. Birçoğumuz dünyaya yeni gelmiş çocukla yakından evlenildiği sana sındır gerçeği ilgilenilir ama nasıl? Çocuk doğduğunda herkes ananın etrafında pervanedir. Kadıncağız acı çekmiştir sanki çocuk acı çekmemiş gibi anayı ışıktan, gürültüden korumak için özen gösterirler. Ama ışıktan ve sesten kurulmuş bir yerden kalkıp gelmiş olan çocuktan ne haber? O da karanlığa ve sessizliğe muhtaçtır. Her türlü müdahaleden, her türlü ısı değişmesinden korunan, rahat edebilmesi için sıvı makbuzuna kadar her şeyi hesaplı bir yerden gelmektedir. Doğum anında bu karanlık ve sessiz yuvadan acımasız bir dünyaya fırlatılmıştır. İncecik bedeni katı nesnelerin sert temasına maruz kalmakta, düşüncesi o günlerin oyna tellerinde 40 bağlanmaktadır. Doğru ev halkı bu çıt kırılan varlığa en sürmeye cesaret edemez. Onun içinde yavruyu uzman ellere emanet ederler. Ama çoğu zaman uzman olarak adlandırılan bu eller hiç de işin ehli değildirler. Malum hasta bakıcılar kendilerine hastalar ya da yaralılar emanet edilmeden önce bunlara nasıl davranılacağını konusunda uzun uzun eğitilirler ama yeni doğan çocuğa böyle bir itina göstermek kimsenin aklına gelmez. Doktor ya da ebe yavruyu kaba-saba tutmakta sakınca görmez ve zavallı çaresizlik içinde feryadı bastığında kimse ciddiye almaz. Bu feryada duyanlar birbirine bakıp gülümsemekle yetindi rler. Onlara göre bebenin feryadı bir çeşit konuşma, bir istek ifadesidir. Ağlayacak ki gözlerin item' izlesinler, orasını burasını yıkasınlar. Doğumdan hemen sonra çocuk giydirilir. Eskiden sıkı sıkı kundaklanır the. Anasının döl yatağında kıvrılıp yapmış olan bu nazlı vücut o köşeye alçıya kurulmuş gibi hareketsiz öylece bırakılırdı. Oysa yeni doğmuş bebek için giyim gereksizdir. Doğumdan sonraki ilk ay öyle geçmelidir. Şükürler olsun ki bu konuda epeyce gelişme oldu. Sakın sakın dudakların yerine ince giysiler aldı. Bu gidişle belki yeni dolmuşun gardrobu denilen bela yakında ortadan kalkacağı benziyor. Bebek sanat eserlerinde sık sık temsil edildiği gibi yani çıplak bırakılmalıdır. Çocuk anasının bedeninde yaşamış olduğu için elbette ısınmaya ihtiyacı vardır ama ısı giysilerinden değil çevresinden gelmelidir. Zaten giysi kendi başına ısı vermez, vücutta var olan ısıyı korumaya yarar. Bunu hayvanların yeni doğmuş yavrularını gösterdikleri özen de anlayabilirsiniz. Yavruların çoğu tüylerle kaplı olduğu halde anaları üzerlerine kapanır, onları kendi vücutlarıyla ısıtılır. Yeni doğmuş çocuğa gösterilmesi gereken özenin üzerinde bu denli durmam belki yadırganacak. Anılar hele zengin ve çok gelişme bu binaları çocuk bakımı alanında atılmış olan ileri adımları başıma kalkmakta gecikmeye cekler ama ben de onlara diyeceğim ki bu konuda kaydedilen bütün ilerlemelere rağmen yeni doğmuş çocuğun gerçekten nelere ihtiyacı olduğunu gene de gereği gibi anlamış değiliz. Bir noktaya daha değinelim. Çocuğu istediğimiz kadar sevelim, aramızda karıştığı ilk andan başlamak üzere belki de içgüdüsel olarak ona karşı savunmaya geçeriz. İçgüdüsel bir hırsla aslında pek de bir değeri olmayan mallarımızı ondan korumaya davranırız. Yetişkin aklı daha baştan ters işlemektedir. "Velet bir yerlere pislemesinin dikkat et, başına bela olmasın" sözleri açıkça söylenmese bile yetişkinlerin beyinlerine dolaşmaktadır. Bence insanlar ancak çocukları anlamaya başladıktan sonra onlara daha iyi bakmanın yolunu bulacaklardır. Yeni doğmuş çocuğa zarar vermekten ve zarar görmekten korumak yetmez, aynı zamanda çevresindeki dünya ile ruhsal bir uyum sağlayabilmesi için de tedbirler al bu deneyler böyle bir yardımın gereğini göstermiştir. Analar babalar bu bakımdan eğitilmelidir. Zenginler bebeleri için muhteşem beşikleri pek bezler, zıbınlar, örtüler satın alırlar. Bu ölçüye göre çocuklarına dayak atmaya davrandıkları zaman ellerine kızılcık sopası değil altın kakmalı burası asalar almaları gerekir. Bu lüks merakı çocuğun ihtiyaçlarından bütün bütüne habersiz olduklarını gösterir. Ailenin varlığı çocuğun çevresine lüks nesnelerle donatmaya değil, onun sağlığına mutluluğuna yönelik olmalı. Çocuklarına yararlı olmak istiyorlar sokağın gürültüsünden uzak, ışığı ve ısı ölçülü ve den etli bir odaya anlasınlar yeter. Ayrıca çocuğu yerinden kaldırırken de özen göstermek lazımdır. Bu da belirli bir alışkanlık ve hüner gerektirir. Yeni doğmuş çocuk hala zayıftır. Anası gibi o da bir ölüm tehlikesi atlatmıştır. Çocuğu sağ Salim görmekten duyduğumuz sevinç ve hoşnutluklara ölümden dönmüş oluşu bu ama duygusunun da yeri vardır. Kimin soluk almada güçlük çeker, oksijen vermek gerekir ki mide hematoma ya da deri altı kanamalarında mu sahiptir. Gene de ona hasta bir yetişkine davrandığımız gibi davranmalıyız. Yeni doğmuş çocuğun ihtiyaçları bir hastanın ihtiyaçları değil, gerek bedenini gerekse ruhunu yeni ve garip çevresine uydurmaya çalışan bir varlığın ihtiyaçlardır. Yeni doğmuş çocuğa davranışımız merhametten çok yaratılışın bu mucizesine karşı duyduğumuz saygıyla belirlenmelidir. Bir keresinde yeni doğmuş bir bebeğin yerde Duran su dolu bir leğenin içine batırılıp çıkarılır ışını seyretmiştim. Leğene doğru kızla indirilen çocuk gözlerini faltaşı gibi açtı, küçücük kollarıyla bacaklarını geldi ve düşük olmuşçasına bir çığlık attı. Bu onun korkuyla ilk yüz yüze gelişiydi. Yeni doğmuş bir bebeği tutar ve hareket ettirirken son Aktaş'ın da tanrısına ellerini uzatan bir din adamının inceliğini akla getirmeliyiz. Elleri arınmış, hareketleri önceden düşünülmüş ve hesap bu sessizlik ve uzak bir ışıkla belli belirsiz aydınlanan boşluk içinde denilmektedir bir umut ve yücelme duygusu o kutsal yere sarmala maktadır. İşte yeni doğmuş bebeğin içinde yaşaması gereken yerde böyle saygı ve özenle hazırlanmış bir yer olmalıdır. Çocukla anaya gösterilen özene kıyaslarsak ve ana ya çocuğa davrandığımız gibi davranıldığını farz edersek o zaman sanırım işlediğimiz hatayı da kolayca kavrayabiliriz. Ana yatağında sessiz ve rahat yatmaya bırakılmış ken, çocuklu sayı rahatsız etmesin diye yanından alınır. Çocuk işlemeli örtüleri ipeklere kadifeler e sarılır sarmal alır. Bu arada tabi Bir Hayli sarsılır. Bu davranış anayı doğumdan sonra tutup giydirmeye, süsleyip süslemeye benzer. Sonra Beşikten omuz alınır, emziren Cindy ye anasının yanına indirilir. Bunun çocuk için bir işkence olabileceği akla gelmez. Etrafında koşuşan yetişkinlere sorarsanız çocuğun 1. Yoktur zaten. Ne acı, ne dedi ve onlara bakarsanız çocuğu nasıl rast gelirse öyle tabi yere düşürmemek şartıyla bindirip kaldırmada hiçbir sakınca yoktur. Oysa ölüm tehlikesi içinde yatan yetişkinlere böyle mi davranır? Belki bile bile yardım dilemiyor dur ama yardım görme ihtiyacın dadır. Yardımında elbet bir yolu vardır. Oysa bizim çocuklara davranışımız yardım değil, onlara kırdır. İnsanın Yaşamının ilk dönemi enöz yeterince incelenmemiştir. Yine de bu dönemin önemini yavaş yavaş kavurmaya başlıyoruz. Çocuğun doğumdan sonraki ilk aylarda çektiği sıkıntılar ve yoksulluklar artık öğrendik kilerdeki gelişmesini temelden etkilemektedir. İnsanoğlunun geçirdiği bu kuranların en çetin'i geçirmiş olan yeni doğmuş çocuğa gereğince itina göstermeyi bilmiyoruz. Oysa Yaşamının bu en çetin saatlerini yaşayan bir çare varlık ileride dünyamızı ellerine teslim edeceğimiz insanoğludur.
Doğal İçgüdüler.
O çetin emzirme dönemi ve memeliler yavrularına bakarken kendi içgüdülerine uyarlar. Kedi bile yeni doğmuş yavrularını karanlık bir yerde barındırır. Öyle kıskançlıkla davranır ki yavrularını görmemize bile razı değildir ama bir süre sonra onları alıp kendi eliyle güneş ışığına çıkarır çünkü büyümüşlerdir artık. Yaban hayvanları yavrularına daha da büyük itina gösterirler. Bunların çoğu büyük sürüler halinde yaşar. Yine de doğurma zamanı gelince dişi sürüden ayrılıp kendine gizli bir yer bulur. Yavrularını doğurduktan sonra da onları türüne göre 2-3 haftaya da Bir ay süresince ayrı bir yerde tutar. Bu dönem boyunca ana yavrusunu emzirir, ışıktan, gürültüden korur. Yavruları çeşitli yetenekleri işler halled olmalarına rağmen onları yeni çevrelerine uyabilecek güce erişinceye de gözaltında tutar. Ancak o zaman sürünün arasında götürür ve hemcinsleriyle haşır neşir olmalarını sağlar. İster at, ister kurt, ister Kaplan olsun, bu üstün hayvanların analık içgüdüleri bu hemen aynıdır. Bu hayvanların çocuklarına gösterdikleri ilgi ve özen göz yaşartıcı dır. Dişi yavrusunun doğumundan sonra onu haftalarca süren uzak tutar ve üzerine titrer. Üşüyünce ön ayaklarıyla örter, kirlenince yalayarak temizler. Yavru memesini daha kolay yeme bilsin diye üç ayağı üzerinde durur. Sürüye yavruyu kattıktan sonra da bütün o dört ayaklı dişilere özgü sabırlı kayıtsızlık ya onu uzaktan kollar. Bazı hayvanlar yavrularını ıssız bir yer bulmakla kalmayıp onlar için sığınak hazırlamak üzere en olmadı külfetleri katlanırlar. Dişi kurtlar karanlık mağaralar ya da ıssız orman köşeleri ararlar. Böyle uygun bir yer bulamayınca da toprağa çukur kazarlar ya da bir ağacın oyunu oyarlar. Böylece hazırladıkları sığınağa göğüslerinden kopardıkları tüylerle örterler. Bu yavrularına sade sıcaklık sağlamakla kalmaz, emzirmelerini ve kolaylaştırır. Bu süre içinde gözleri kulakları kapalı olan yavrularının yanına kimseyi Bu evcil hayvanlarda bu analık içgüdüleri bazı bazı çarpmaktadır. Dişi domuzların yavrularını yediği bile olur. Oysa yaban domuzları memelilerin en şefkatli olanlarından dır. Dış Aslanlar da hayvanat bahçelerinde kafeslerine Cup atıldıkları zaman yavrularını yerler. Bundan da anlaşılıyor ki doğanın koruyucu içgüdüleri ancak yapay zorlamalara uğramadık ları zamanlarda doğru dürüst işleye bilmektedir. Memelerdeki analık içgüdüsü yavrularının dış çevre temasa geldiklerinde özel bir yardıma muhtaç olduklarını göstermektedir. Doğum ve ardından çeşitli güçlüklerin uyanması sınavını geçtikten sonra kritik bir dönem başlamaktadır. Bu dönem boyunca yavruları dinlenmeye ve korumaya muhtaçtırlar. Bu dönem bitince de daha uzun aylar boyunca emzirilecekle bakılacak gülecekler dir. Ana yavrusunun sade bedensel ihtiyaçlarıyla değil doğal içgüdülerinin gelişimiyle ilgilidir. Bu da ancak sakin ve loş bir yerde mümkündür. Ayakları güçlendikçe değil anasını seçip izlemeye başlar, yavaş yavaş at olur ama kısrak yavrusunu iyice büyümeden yanına kimseyi yaklaştırmayan az görülüyor ki Doğa hayvanların büyümesine büyük bir özenle göz kulak olmaktadır. Dişi hayvan yavrusunda doğuştan var olan içgüdüleri uyandırmaya çalışmakta, bedensel ihtiyaçlarının ötesinde bir şeye de kaygı gösterdiğini ortaya koymaktadır. Bundan da şu sonuç çıkıyor ki yeni doğmuş çocuğun bedensel sağlığına göstere bildiğimiz özen ve dikkatin yanı sıra onun ruhsal ihtiyaçlarını da göz etmek zorundayız.
Dokuz Embriyon Bilim.
Elbette ki yeni doğmuş çocuğa cisimlenmek T olan bir ruhsal varlık olarak batma zonu yaşayan bir bütünü oluşturan organ ve dokulardan kurulu bir birleşim olarak görür. Ama bu bile kendine göre bir sırdır. Nasıl olmuş da böyle grafik bir varlık ortaya çıkmıştır? Yeni doğmuş çocuğun ruhsal yaşamına özel bir özen gösterilmelidir. Doğuş de böyle bir canlılık gösterdiğine göre bu ruhsal yaşam çocuk büyüdükçe kimileri daha ne kadar gelişecektir? Çocuk eğitimi deyiminin zihinsel çok ruhsal bir gelişme olarak anlıyor Sak çocuğun eğitiminin doğumdan başlaması gerektiğini söylemek yerinde olacaktır. Çocuğun ruhsal Yaşamının kanıtı bilinçli ve bilinçaltı faaliyetleri arasında gülünen ayrımda bulunabilir ama daha basit ve daha Bildik kavramlarla geçirsek bile çocukta sade bedensel gelişimi ve beslenmesi.
Bakımından değil, çeşitli ruhsal işlemleri bakımından da bir içgüdüler kaynaşması var olduğunu teslim etmeliyiz. Yaban hayvanların da bu işlemler, türlerin karakteristikleri dir. Hareket söz konusu edildiği zaman, çocuğun öbür hayvanlardan daha yavaş geliştiğini söylemek gerekir. Doğuşta çocuk duygularına sahip olup, ışığı, temasa, sese karşılık verebilirse de, hareket yeteneği pek az gelişmiştir.
Yeni doğmuş bebek içler acısı bir haldedir, çaresizdir ve bir süre böyle kalacaktır. Konuşamaz, dik duramaz, her dakika kullanmaya muhtaçtır. Uzun bir süre çıkarabildiği sesler, çevresindekileri yanına koşturan ağlamalar dır. Ancak neden sonra ayakta durabilecek, yürüyebilecek tir. Konuşması daha da çok zaman alacaktır.
Öyleyse, çocuğun ruhsal ve bedensel büyümesine yardımcı olan bu çaresiz bedene can katan, ona konuşmasına üreten, geliştiren esrarlı bir güçten söz edebiliriz. Öbür memelerin yavrularının doğumundan hemen sonra ya da kısa bir süre sonra ayakta durup yürümesine, beceriksiz hareketlerine, acıklı görüşüne rağmen türüne özgü dili bilmesine karşılık, çocuğun böyle uzun bir süre çaresiz kalışı dikkate değerdir. Kedi yavruları bir anlayabilirler, kuzular meler, taylar yanık yanık kişiler ama genellikle sessizle eğilimlidirler. Dünya geri doğmuş hayvanların bağışların dan öyle uzun boylu rahatsız olmaz, kızla ve başkalarına dert olmaksızın büyürler, daha doğuştan yetkilerle donanmış hallederler. Dört ayak üstünde zor duran bir kaplan yavrusunun a101'den sıçraya bildiğini biliriz. Doğan her yaratıktı fizyolojik organların işlevlerini aşan içgüdüler vardır. Bunlar kendilerini yavrularının hareketlerinde gösterirler, çalışmaz ve tutarlı dırlar. Bir hayvanın bitkisel işlevlerinin dışında ve ötesinde yer alan bütün karakteristikler ruhsal özellikler diye tanımlanabilir. Bu özellikler doğuşta bütün hayvanlarda bulunduğuna göre, elbette insan yavrusunu da bulunacaktır.
Bu kurama göre, hayvanların iç güdüleri, türlerinin geçmişte başından geçen ve durmadan yeni kuşaklara devredilen birikmiş sonucudur. O halde insanlar Adaları'nın deneyimlerine devralmak ta niye bu kadar yavaş davranıyorlar? Ataları her daim dik yürümüş, hiç durmadan konuşmuş, her zaman çocuklarının torunlarının yardımına koşmuştur. Bütün öbür yaratıkları ruhsal yaşamının zenginliği bakımından kat kat gerilerde bırakan insanın belirli bir gelişim planı ndan yoksun olabileceğini düşünmek saçmadır. Bu görünüşteki çelişkinin gerisini bu gerçek saklı olmalıdır. İnsan ruhu öyle derinlerde gizlidir ki, hayvan içgüdülerin de gördüğümüz kadar kolayca kendini açığa vurmaz.
Çocuğun önceden belirlenmiş ve sabit iç güdülere bağımlı olmayışı da doğuştan gelme hareket özgürlüğü ve serbestliğinin belirtisidir. Hayvanın ruhsal yönden seri imalat bir nesneyi anlayışına karşılık, insan elle yapılmış bir nesneye benzer bir öbüründen farklıdır. Her insanın kendine özgü yaratıcı bir ruhu vardır, aşağı yukarı bir sanat yapıtına benzer. İşi de bundandır. Ama bu benzerlik insanın alın terinin ve çalışıp çabalama sının ürünüdür. İçten içe ve dış sonuçları meydana vurmadan uzun süre çalışması gerekecektir. Bu çalışma öteden beri bilinen bir tipin sırf yeniden üretilmesi değil, yeni bir tipin fiilen yaratılmasıdır. Bu yüzden de ortaya çıkan yapıp şaşırtıcı ve esrarıdır, adeta bir ressamın sergilemede önce işlerinde uzun süre alıkoydu seçkin bir resim o.
Çocuk bir muammadır, bütün bildiğimiz büyük sırları olduğudur. Nasıl bir insan olacağını bilemeyiz, ancak kendi istemenin yardımıyla bir biçim alacaktır. Ten diye bilinen şey, isteme göre gevşetilip kasılabilen gönüllü kaslardan kurulu bir bütündür. Bir insanın ruhsal yaşamı ile kaynaşmış olan bu kaslar olmaksızın istemem hiçbir iş yapamaz. Bir çeşit hareket aracı olmaksızın hiçbir canlı, bir böcek bile bütün içgüdülerine rağmen kımıldamaz. Daha üstün yaşam biçimlerinde, özellikle insanlarda kaslar çok daha garip İttir. Bu çeşitli kaslar en çetrefil işleri görebilmek için birlikte çalışırlar, kimi zaman uyumlu, kimi zaman da birbirlerine karşı işler. Her yasaklama bir karşı gücü davet eder ve onu düzeltir. Birçok kaslar akrobatın ya da kemancının hareketleri gibi en çetrefil hareketleri yerine getirebilmek için uyum içinde çalışırlar. Her hareket ve onun değişmeleri, faaliyetin kusursuzluğu bu arada bulunmak üzere sayısız parçaların eş zamanlı olarak çalışmasını gerektirir.
Ama insan gelişimi için gücü İlke bir çocuğun özündeki kişisel enerji olduğundan, insanlar doğaya mutlak bir güven beslemezler. Çocuğun ruhsal yaşamı her türlü bedensel faaliyetten bağımsız, onu canlandıran bir kaynaktır. Çocuğun sırf ayakları üzerinde dur Ama dın dan ya da hareketlerini koordine etmekten aciz olduğundan yola çıkıp kaslarının zayıf olduğuna hükmetmek yanlıştır. Yeni doğmuş bebek ayaklarını oynatmaya istediği sürece 3D aciz değildir. Süt emme ve yutma yüksek düzeyde bir kas koordinasyonu gerektiren Griffith işlemlerdir. Yine de çocuk doğuşta öbür hayvanlar gibi bu işlerin üstesinden gelebilmektedir. Ama diğer hareketlerde Doğa çocuğu içgüdülerinin sert buyruklarına uymaktan bir süre için Özgür yıkılmıştır. Kaslar büyüdükçe güçlendikçe, onları koordine edecek birisi Ben bunu beklemeye başlar.
Çocuk sade insan türünün bir üyesi olarak değil, aynı zamanda bir kişi olarak gelişir. Er geç konuşmaya ve dik durmaya başlayacağını hep biliriz, ama bütün bunları yaparken de kendi özel kişiliğini ortaya koyacaktır. Hayvan yavrularının olgunlaştığında nasıl olacaklarını daha baştan biliriz. Ceylan hafif ve ayağına tez olacaktır, fil hantal ve ağır, kaplan azgın, tavşan ise ürkek bir otobur. Ama insan her şey olmaya kaldırılır. Çocukken ki çaresizliği sonradan sahip olacağı belirgin kişiliğinin kaynağıdır. Şu andaki dile gelmemiş sessiz bir gün elbet ile gelecektir, ama hangi dilde konuşacağına şimdiden bilemeyiz. Bunu çevresindekileri dinleyerek, eşitliği sesleri, ilk geceleri ve sözcükleri var gücüyle taklit ederek öğrenecektir. Çevresiyle ilişki halinde kendi sisteminden yararlanarak çeşitli yeteneklerini geliştirecek, böylece bir bakıma kendi kendine yaratacak.
Clothes off lar çocuğun doğumdan sonraki bu çaresiz haline öteden beri dikkatlerini takmışlar Sada, şimdiye dek Öğretmenlerle ekimler bununla pek ilgilenmem işlerdir. Bilinçaltında gizli yatan birçok şey gibi, çocuğun bu Halide önemsemeye değmez sayılmıştır. Oysa bu tutun çocuğun ruhsal yaşamını tehlikeye atmıştır. Çünkü bu yüzden sade çocuğun kaslarının işlemediğine değil, aynı zamanda çocuğun da çaresiz, atıl ve kendine özgü bir ruhsal yaşamdan yoksun olduğuna inanmıştır. Buna dayanarak yetişkinler çocuğun kendi ellerine baktığını ve ancak onların yardımı ve çabası sayesinde canlanabilir diğini, harekete geçebildiği Nisan'ı olmuşlardır. Yaptıkları yardımları kişisel bir sorumluluk sayıp kendilerini çocukların yaratıcıları ve çocuğun ruhsal Yaşamının kurucuları belirlemişlerdir. Verdikleri öğütler ve buyruklara çocuğun zeka ve istemenin gelişmesini dışarıdan önayak olabileceklerini saymışlardır.
Oysa çocuk kendi kişiliğinin Sen sözünde sakladığını ve gözetilmesi gereken bir gelişme planı ve yasaları olduğuna göre, bütün bunlar çok nazlı Güçler olsa gerektir. Yetişkin bunları Zamansız müdahaleleri ile örseler, yavaş yavaş ve gizlice gerçekleştirmelerini Önler. Ezelden beri insanlar doğal yasalara müdahaleleri yüzünden çocuklar için çizilmiş tanrısal planı bozmuşlar, Doğanın insan olduğu için öngördüğü gelişmeyi bağlamışlardır.
İnsanoğlunun bugün karşılaştığı başlıca sorunlardan biri şu gerçeği anlamakta gösterdiği acizdir: Çocuk açığa bulamasa da aktif bir ruhsal yaşamı vardır ve bu iç yaşamı uzun bir süre de ve gizlice bütünleşecek tir. Çocuk karanlık bir zindandan ışığa çıkmaya, doğmaya ve büyümeye savaşan bir canlı gibidir. O hantal vücudunu istemenin sesiyle uyandıracak, ona yavaş yavaş Can verecektir ve bütün bu alır ve sürekli savaş boyunca sanki karanlığın kökünde gizli kocaman değil bir varlık üstüne atılmaya hazır beklemektedir. Bu gelişme için iyi bir hazırlık yapılmadığı gibi, onu bekleyen, karşılayan nasıl bir şey olacağını merak eden kimse de yoktur. Tersine bir sürü engelle karşılaşır.
Bu dönemde çocuk kendi özel çevresine muhtaç bir ruhsal embriyon dur. Nasıl bedensel embriyon içinde bir diyebileceği bir döl yatağını muhtaçsa, ruhsal embriyon da öyle sevgiyle ısınmış, vesile donanmış, ona kucak açacak bir dış çevreye muhtaçtır. Bu hakikat er geç anlaşıldığında, yetişkin çocuklara karşı tutumlarını değiştirecekler dir. Çünkü çocuğu bi çimlenmekte olan ruhsal bir varlık olarak görmek bizleri yeni sorumluluklara Yetecektir. Bir oyuncağa benzeyen, üzerine titrediğim iz bu el kadar varlığı sevgi gözlerimizle baktığımızda, Latin şairi jouvenel isim şu dizisini daha iyi kavrayacak ağız: "Saygıların en büyüğünü çocuğa borçluyuz."
Çocuğun kişiliğinin oluşması hiç göze çarpmayan bir çile dönemidir. Hiçbir canlı yaratık yeteneklerini harekete geçirmek ve düzene bu için kendi istemenin zorlayan çocuğun o yüreğinden bir parça koparırcasına duyduğu coşkunluğu duyamaz herhalde. Bilince varmış, varmış nazlı yaşam duyuları sayesinde çevresi ile ilişkiye girmekte ve bitip tükenmez bir öz gerçekleştirme çabası içinde incecik kaslarıyla o çevreyi uzanmaktadır. Çevreyle birey, yani ruhsal embriyon arasında bir alışveriş vardır. Birey çevre içinde yoğrulur ve oluşur. Çocuk çevresiyle adım adım anlaşmaya varır ve bu yoldaki çabaların kişiliğinin bütünleşmesine yol açar. Bu yavaş yavaş adım adım ilerleyen eylem, hiç durmadan kendi egemenliğini göz altında tutması gereken, bir yandan hareketsiz kalmamaya dikkat eden, özel yandan hareketlerinin mekanikleşme sini önleme zorunda olan ruhun bu iş için gerekli araçları zapt etmesi ile gerçekleşir. Ruh her an kumanda yerinde durmalıdır ki, sabit içgüdülerin yönetimi altında bulunmayan hareketler bozulup anlamsızlaşması Nar. Bunu öne bu harcadığı çabanın bitip tükenmez ruhsal biçimlenme sürecine katkısı büyüktür. Embriyon çocuğa, çocuk insana dönüşürken kişilik Kendi öz çabalarıyla biçimlenmiş olur.
Aslında anayla babanın çocuğun yaşamını temel katkısı nedir? Baba görünmez bir hücre sağlar, ana ise bir başka tek hücreden gayri, Bir de o döllenmiş yumurtaya sonunda gelişkin bir çocuk olabilmesi için gerekli canlı çevreyi sunar. Ana ile babanın çocuğu yaptığını söylemek yanlıştır. İşin doğrusu çocuk insanoğlunun babasıdır. Çocuğun bu gizli çabasını kutsal belirlemeli, belirtilerini sevinçle karşılamalıyız. Çünkü bireyin gelecekteki kişiliği bu yaratıcı dönemde belirlenmektedir. Onun içinde çocuğun ruhsal ihtiyaçları bilimsel olarak incelenmeli ve onun için elverişli bir çevre hazırlanmasına çalışılmalıdır. Bizler hiç kuşkusuz ilerleyecek olan Bir bilimin emekleme aşamasındayız. Bu bilim sayesinde insanlar büyük Çabalar harcayarak insan olduğu bu ne sırrını çözecek lerdir. Yeter ki kendilerini bu işe versinler.
17. Ruhsal Gelişme Duyarlılık Dönemleri
Ufacık bebeğin duy algıları daha henüz dış belirtileri söz konusu bile değilken, onun ruhsal gelişimini başlatır. Gelişme gizlilik içinde yer aldığından, bu gelişmenin sözgelimi konuşma bakımından var olmadığını düşünmek yanlıştır. Bu adeta dış organları henüz gelişmeden çocuğun konuşma yeteneği olduğunu söylemekte birdir. Çocukta var olan dil öğrenmeye karşı bir eğilimdir. İnsanoğlunun zihinsel yaşamın bütün öbür görünümleri için de geçerli olan bu tanımlama, çocukta bir ruhsal dünya yaratmaya yönelik yaratıcı bir İçgüdü, aktif bir güç olduğunu gösterir. Bu nedenle uygarlık dönemleri olarak adlandırdığımız oldu çok ilginç bir gelişmedir. Büyümeden ve gelişmeden söz ettiğimizde, dışarıdan seçilebilen bir olguyu kastediyoruz. Oysa büyümenin iç mekanizması ancak son zamanlarda cache abone olup, hala da gereğince anlaşılmış değildir.
Çağdaş Bilim bu bilgiye erişebilme miz için iki araç sunmaktadır. Bunlardan biri bedensel büyüme ile ilgili salgı bezleriyle iç salgıların incelenmesidir. Çocuğun sağlığı ve bakımı bakımından büyük önem taşıdığı için bu ilgiyle karşılanmış bir buluştur. Öbürü ise çocuğun zihinsel gelişmesinde yeni bir anlayışa yol açan duyarlılık dönemleridir. Kollan dalı bilginin dugu du biris hayvanlarda bu duyarlılık dönemlerini daha önce bulunmuşsa da, biz okullarımızdaki çocuklarda da bunların görüldüğünü ve öğretimde kullanabileceğini ortaya koymuştuk.
Bir duyarlılık dönemi, bir yaratığın bebeklik hali ve büyüme süreci içindeyken elde ettiği özel bir duyarlı ilişkindir. Geçici bir vergidir ve bir özgür yeteneğin elde edilmesiyle sınırlandırılmıştır. Bu yetenek ya da karakteristik elde edilir edilmez, duyarlılık da kaybolmaktadır. Bir canlının her özgü karakteristiği işte bu geçici günü ve güç sayesinde ne demek ki büyüme kalıtsal ve önceden tasarlanmış ne olduğu belirsiz bir buyruğa değil, devresel ya da geçici içgüdülerin özenle yönettiği çabalara dayanır. Bunlar o türün yetişkinlerin de görülen faaliyetlerden farklı ve belirlenmiş bir faaliyet çeşidine yönelik bir günü oluşturmak görevini yüklenirler. Veririz bu duyarlılık dönemlerine ilişkin böceklerde rastladı, bunların geçirdiği çeşitli değişimler kolayca gözlemlenebilen gelişim aşamalarını paraleldir.
Döver misin verdiği örneklerden biri sıradan kelebeğin tırtıl ayıydı. Tırtılların hızla büyüdüklerini ve bitkileri mahvedecek derecede obur olduklarını biliriz. Döve lisenin incelediği tırtıl ise varlığının ilk günlerinde eli yapraklarla değil, sadece dal uçlarındaki Tomurcuklar la beslenen bir cinstir. Dişi kelebek içgüdüsel olarak yumurtalarını seçtiği ağacın gövdesi ile dallarından birinin Emin ve gözden ırak bir köşesine bırakır. Kabuğunu kırıp çıktığında, tırtıllara beslenmeleri için muhtaç olduğu taze yapraklar Bu üzerindeki dalın ucunda olduğunu kim haber verecektir? Alışık tırtıl ışığı alabildiğine duyarlıdır. Işık onu cezbeder, büyüler. Bu yüzden ufacık kurtlar ışığın en bol olduğu dal ucuna doğru yavaş yavaş ilerlerler ve orada taze Yaprakların arasında o korkunç olur look larını giderecek besini bulurlar. Eşine ilginç yanı, tırtıl daha başka besinler yiyebilecek kadar olgunlaşır olgunlaşmaz, ışığa karşı duyarlılığını getirir. İçgüdü körlenir, tükenir. Bu duyarlılık döneminin yararlılığı bitmiştir. Tırtıl yeni deneyler ve yeni yaşam gereçleri peşinde başka yollar boyunca yürümeye başlamıştır. Kör olmuş demek değil tabi bu, sadece bundan böyle ışığa karşı kayıtsızlık peydâ etmiştir. Derken bu doymak bilmez tırtıl bir an içinde başka bir duyarlılığın gülüşüyle oruç tutan bir Hint fakiri ne dönüşür. Bu perhis süresince Kendisi için bir çeşit lahit kurar, ölü gibi içine yatar. Aslında alabildiğini Fair ve m çıktığında kanatlarla donanmış, ışıl ışıl pırıl pırıl bir yetişkin yaratık olacaktır.
Arı sürmesi de buna benzer bir aşamadan geçer. Her değişik kraliçe değişir ama sürü sadece bunlardan birini seçer. İşçiler Onun için kraliçe arı balı yada bal özü denilen özel besini hazırlarlar. Bu Sultan süreli ile beslenen Seçkin sürfe topluluğun kraliçesi olur. İşçi arıların kraliçe yi seçmede birazcık gecikecek olsalar, kraliçe adayı kraliçe olmayacaktır. Çünkü o arada korkunç iştahına getirdiğinden bedeni kraliçe olabilmesi için gerekli ene boya ulaşamayacaktır.
Bu örnekler çocuğun gelişiminde ölüm kalım önemi taşıyan bir etkinlik kavramamız ayarlayacaktır. Çocuğun içinde onu şaşılası faaliyetlere iten bir gücü vardır. Bu Güler izlenme dedikleri takdirde işe yaramaz ve Battal olurlar. Yetişkinlerin bu birbirlerinden farklı haller ve aşamalar üzerinde hiçbir etkileri yoktur. Ama çocuk duyarlılık döneminin buyruklarına göre davran almayınca, doğal abone olana bir daha geri gelme Meclisine itecektir.
Çocuk ruhsal gelişimi boyunca gerçekten akıl almaz fetihlere gelişir. Belki de mucizenin hiç durmadan gözlerimizin önünde yer alışından dolayıdır ki, bunu Kanık sayıp görmezlikten gelir olmuşuzdur. Acaba bir hiçten başlayan Çocuk çapraşık dünyaya nasıl ayak uydurabilmek tedir? Nasıl olur da nesneleri birbirinden seçer? Hangi harika çarelerle, öğretmensiz, gereksiz, sırf İçinden geldiği için sevinç içinde ve usanç nedir bilmeden yaşayarak en hurda ayrıntısına kadar bir koca deli belirleyebilir? Os1 yetişkin kendini yeni bir çevreye uydurabilmek, yeni bir dil öğrenebilmek için mutlaka yardıma muhtaçtır. İstediği kadar çalışsın de Denizin gene de o yabancı dili bir çocuğun anadilini öğren işinde eleştiri kusursuzlukla belirleyecektir.
Çocuk bu duyarlılık döneminde kendini çevreye uydurup yeni fetihler ve başarılar kazanmaya Öğrenir. Bu dönemler içeriği aydınlatıcı bir ışık demesine ya da en bu sağlayan bir bataryaya benzer. Çocuğun dış dünya ile özellikle yoğun biçimde temasa geçmesini sağlayan İşte bu dediğimiz duyarlılık tır. Bu dönemlerde her şey kolaydır, yapılamayacak şey yoktur. Yaşam baştan başa coşkunluk tur. Her çaba gücünün biraz daha artmasını sağlar. Ancak amaca yerleştirdikten sonra üzerine yorgunluk ve kayıtsızlık çöker. Bu ruhsal tutkularının biri tükendimi, bir başkası alevlenir. Böylece çocukluk Şaşmaz bir ritimle Bir başarıdan öbürüne koşar. Çocuğunun mutluluğunu sevincini sağlayan da budur. İşte ruhun bu hayırlı ocağın dayanan ateşle insanın ruhsal Dünyası bütünlenir, yaratılır.
Öte yandan duyarlılık dönemi sona erince, zihinsel zaferler, düşünce süreçleri, gönüllü Çabalar ve Araştırma hevesiyle kendini gösterir. Kayıtsızlığın donukluğu gitmiş, yerini çalışmanın getirdiği umutlu yorgunluk almıştır. İşte bu çocuk ve yetişkin arasında yapılan başlıca ayrımıdır. Çocuk doğal fetihlere girişimindeki o Şaşı ve katılımını sağlayan bir iç yaşantıyla donanmıştır. Ama bu duyarlı devresinde çabalarına karşı dikilen bir engelle yüzyüze geldi mi sarsılır, kişiliği Örs elenir, çarpılır. Bu üzerinde hala bilgimiz kıt olan, oysa çocuğumuzun yetişkinliğinde acısını çekip durdu ruhsal Bir sakatlık tır.
Şimdiye dek Bu çeşit bir gelişme, yani bu özgürlüğü karakteristiklerin elde edilmesi süreci aklımıza gelmemişti. Gene deney lerimize dayanarak çocukların faaliyetleri dış engelliler tarafından durdurulduğunda sert ve yakın tepkiler göstermeleri dikkatimiz den kaçmamıştı. Bu tepkilerin nedeni bilinmediği için, Aslı esası olmadığı ve sırf bizim kendisini yatıştırma çabalarımızı çocuğun direnç göstermesinden ileri geldiği sayılmıştır. Kapris, uyumsuzluktur, maca sözcüklere pek az ortak yanı olan bir alay olayı dil getirmek için kullanılır. Biz kaprisli sözcüğünü belirli bir nedeni olmadan inatçı ya da mantıksız davrananlar için kullanırız. O bir yandan bazı huysuzlukları giderek ağırlaşan bildiğiniz görmekteyiz. Bu da gösteriyor ki, ortada etkisini sürdüren, bizim de henüz devasını bulamadığımız bir illet vardır.
Sözünü ettiğimiz duyarlılık dönemleri bu çocukça huysuzlukları kaynaklarını epey aydınlatabilir SD, hepsini birden açıklamasını beklemeyelim. Çünkü iç çatışmaların gerisinde çeşitli nedenler yatmaktadır ve birçok tutturma canın yanlış tedaviyle ağırlaştırır lan eski sapmalarının sonucu olduğu malumdur. Duyarlılık dönemlerinin ilk çatışmalarıyla ilişkili huysuzlukları geçicidir. Duyarlılık dönemlerinin kendileri gibi, bu dönemlerde edinilen davranışlar çocuk üzerinde kalıcı izler bırakmazlar. Ama söz konusu ihtiyaç karşılanmadığında, ruhsal olgunluğa erişmeyi olanaksız kılmaları bakımından zararlı dokunabilir. Duyarlılık dönemlerinin huysuzlukları duyulmamış Bir ihtiyacın belirtisidir, Bir tehlike karşısında bulunuşu ya da İşlerin yolunda olmayışın uyarıcıdır. İhtiyaç giderilir giderilmez, tehlike önlenir, önlenmesi da bilinir giderler. Zaman zaman çocuklarda adeta hastalık belirtisine benzer bir kızışma halinden hemen sonra başlayan sükunet ve huzur dönemleri görülür. Öyle ise, her çocuk kaprisin gerisindeki nedeni araştırılmalı, nedenini bilmiyoruz deyip boş vermemeliyiz. Çünkü nedeni bulunduğunda, çocuğun ruhun tılsımı derinliklerine işleyebilir, çocuğu anlamaya, çocukla anlaşmaya başlayabiliriz.
Biz duyarlılık dönemlerinin incelenmesi, çocuğun ruhsal yönden bir varlık haline gelmesinin ve duyarlılık dönemlerinin incelenmesi, çocuğun gelişimine önayak olan çeşitli organların işlemesini görmemize yarayacak bir keşif ameliyatı ne benzetilebilir. Bu sayede görüyoruz ki, çocuğun gelişimine rastlantısal bir olaylar dizisidir ne de dış günlerden ileri gelmektedir. Bu gelişim geçici duyarlılıklar tarafından yönetilmektedir, yani belirli yeteneklerin elde edilmesine ilişkin geçici günlere dayanmaktadır. Bu olgu bir dış çevrede yer almakta ve bu çevre bir neden olmaktan çok bir vesiledir ve görevi ruhsal gelişim için gerekli olanakları sağlamaktan ibarettir. Tıpkı fiziksel çevrenin görevinin bedenin gelişimi için besin ve hava sağlamak olduğu gibi, çocuğun çeşitli iç duyarlılıkları karmaşık çevresi içinden kendisi için yararlı ve gerekli olanı seçmesine elverir. Çocuğun bazı şeylere duyarlı, diğerlerine karşı kayıtsız kalmasına yol açar. Çocuk da belirli bir duyarlılık uyanınca, adeta bazı şeyler aydınlatıp bazılarını da karanlıkta bırakan bir ışık gibi dünyayı o amaçladığı yeteneklerin Dünyası halinde sınırlar. Bu sadece belirli konum ya da nesnelere karşı duyulan yoğun bir istekten ibaret değildir. Çocukta bu nesneleri gelişimi için kullanma bakımından eşsiz bir gizli güç vardır. Çünkü bu duyarlılık dönemlerinde kendini çevresine uydurmaya da artan bir kolaylık ve sekmez likle hareket edebilme gibi kökü birtakım ruhsal ayarlamaları gerçekleştirmektedir. Çocukla çevresi arasındaki bu duyan bu ilişki, çocuğun ruhsal gelişimini olanca güzelliğiyle sarmalayan o esrar perdesini aralamaya da büyük hizmet görecektir.
Bu harikulade yaratıcı faaliyeti şöyle düşünebiliriz: Bilinçaltından kopup gelen canlı heyecanlar diziler halinde çevre ile ilişkiye geçip çocuğun 1. oluşturuyorlar. İlkin karışıklık içinde, derken ayrıntılara giriyorlar, sonunda da yaratıcı faaliyete geçiyorlar. Örneğin dil öğreniminde çeşitli sesler çocuğun kulağına karmakarışık buluşurken, birden bire bu seslerin arasından bazıları seçilmeye başlıyor. Bilinmeyen bir dilin açık seçik telaffuz edilir gibi, henüz düşünceden yoksun ruh dünyasını Şenel ten bir çeşit musiqi duymaya başlıyor. Çocuk iliklerine kadar dikkat kesiliyor, ama yalnızca bu sesleri değil, kendi haykırışların da da titreşen leri izliyor. Düzenli bir hareket eritme dönüşen Bu sesler giderek titreşim tarzını da değiştiren Bir uyum ve buyruk kazanıyorlar. İşte bu bu embriyon için yeni bir yaşam dönemini haber verir. Şimdiki anın üzerine yoğunlaşmış bir yaşamdır bu. Küçücük varlığın gelecekteki Şanlı başarıları başlamak üzeredir.
Yavaş yavaş çocuğun kulağı değişik sesleri ayırt etmeye, o zamana dek sade süt emmekte kullandığı dili yeni bir canlılıkla oynamaya başlar. Artık çocuk iç titreşimleri duymaya yönelir, adeta dayanılmaz bir gücüyle yönetilir cesine boğazını, yanaklarını, dudaklarını hisseder. Bu titreşim Eller çocukta alabildiğine hoşnutluk uyandırmak ile birlikte, Henüz belli bir İşe yaramazlar. Çocuk bacaklarını gelmekle, yumruklarını sıkmakla, başını kaldırmakla ve yanında konuşanlara dönüp gözlerine dudaklarına dikmekle duyduğu zevki açığa vurmaktadır. Çocuk bir duyarlılık döneminden geçmektedir. Yaşadığı bu içsel dram bir sevgidir, amıdır. Ruhun gizli köşelerinde büyük bir gerçek ortaya çıkmakta, kimi zaman Bütün varlığını buyruğu altına almaktadır. Alçakgönüllü bir sessizlik içi ve bütün bu faaliyetler çocuğa ömrü boyunca mutluluk verecek yetenekler kazandırmaktadır.
Çocuğun çevresi iç ihtiyaçlarına uyduğu sürece, bütün bunları sessizce ve geç dikkati çekmeden olup biterler. Sözgelimi dili öğrenmede başarılarının bu en Çetin'in de, çocuğun duyarlılık dönemi fark edilmez bile. Çocuk konuşmalarıyla onun gelişimi için gerekli gereçleri sağlayan insanlarla çevrilidir. Çocuğun duyarlılık dönemini açığa vuran tek şey, kendisine açık seçik kısa kısa sözcüklerle hitap edildiği zaman yüzünde beliren gülümseme ve sevinçtir ya da akşamları yetişkinlerden biri aynı sözü üst üste tekrar etmelisin Emine okumaya başladığı zaman duyduğu mutluluk ve huzur yüzünden okuyabiliriz. Bu zevk sana içinde bilinç dünyasından ayrılıp uyku dünyasına dolar. Çocuğa okşayıcı sözlerle seslenme miz bundandır. Karşılığında yaşam dolusu bir gülümseme bekleriz Hep. Onun içindir ki, oldum bittim Analar neler kendilerinden biri ninni ya da masal bekleyen bebekler o koşarlar. Çocuk'taki yaratıcı duyarlılıklarının elle tutulur belirtileri bunlardır.
Belki daha belirgin ama hiçte olumlu olmayan belirtilerde vardır. Bunlar çocuğun içişlerine köstek leyen bir engel belirdiği zaman ortaya çıkar. Bizler bu umutsuz yakınmalara uykusuzluk der geçeriz. Oysa bunlar aslında bir iç Rahatsızlığın, gerilim yaratan bir doyumsuzluğu belirtileridir. Bunlar ruhunu kendini savunmak, kendini engellere karşı korumak için gösterdiği Çabalar dır. Huysuzluk amaçsız ve delice hareketlerle kendini gösterir. Çocuğa bünyesel patolojik bir neden olmaksızın birden basan humma nöbetlerinde kıyaslanabilir. Bu biliyoruz ki, çocuk Bir yetişkin izler ne kadar tedirgin etmeyecek sudan nedenlerle hasta düşebilir, ateşi yükselebilir ama çocuğun ateşi kolayca yükseldiği gibi kolayca da düşecektir. Aynı şekilde ruhsal düzeyde de çocuğun olağanüstü duyarlılığından ötürü aynı oranda bir dış neden olmaksızın alabildiğine ağır huzursuzluk ve rahatsızlık nöbetçi bu olabilmektedir.
Bu tepkiler öteden beri dikkati çekmiştir. Nitekim çocuğun doğuşundan itibaren uyumsuzlukları, tutturma acıları insan tabiatının sapıklığın a Kanıt sayıla gelmiştir. Ama her işlevsel rahatsızlık işlevsel bir hastalık sayıldığına göre, ruhsal rahatsızlıkları da işlevsel hastalıklar olarak belirlemek gerekir. Çocuğun ilk uyumsuzlukları ruhun ilk hastalıklarıdır. Bu huysuzluk lar insanların dikkatini çekmiştir. Çünkü patolojik haller doğal hallerden çok daha belirgindir. Barış, Huzur mesele çıkarmaz, kafa yormaz. Düzensizlik ve kargaşa dır başlara tebelleş olan. Doğanın yasaları değil, bu yasalardan sapmalar göze çarpar. Bu nedenledir ki, yaşamın yaratıcı faaliyetleri ile ilgili dış belirtiler kimsenin dikkatini çekmez. Yaşamın yaratma ve sürdürme işlemleri Gözden ırak kalır. İnsanların imal ettiği nesnelerin başına gelen canlı varlıkların da başına gelir. Nasıl mallar yapılır yapılmaz hemen o ellerini boylar, Kimse bunları üreten fabrikalara işliklerde gitmezse, vücudumuzda görev alan çeşitli organların işleyişi de kimsenin ilgisini çekmez. Bu organların yüzü suyu hürmetine kişinin Kendisi bile onların Muazzam grafiklerinden habersizdir. Doğa kendini açığa vurmadan, davul çalmadan çalışır. Çeşitli güçlerin bu uyum içindeki dengesine de biz sağlık ya da normal halleri zaten bir hastalığın en küçük ayrıntılarını bile gözden kaçırmayız ama sağlığın harikalarına boş veririz. Ta İlk çağlardan beri hastalıkları birine gelmiş ve tedavi yolları aranmıştır. Tarih öncesi insanlar iskelet kalıntılarından anladığımıza göre ameliyatı biliyorlardı. Mısırlılarla Yunanların Tıp bilimine Grup geliştirmelerine karşılık, iç organların işleyişi ile ilgili bilgilerimiz hep yenidir. Kan dolaşımının keşfi 17'nci yüzyılda dır ancak bir insan vücudunun ilk teşrihi 1700d Yer almıştır. Patoloji ile ilgilenir, hastalıklara duyulan merak do de olsa, sonunda yavaş yavaş fizyolojinin sırlarına, normal işlevlerinin keşfine ve anlaşılmasına yol açtı.
Öyleyse çocukların ruhsal hastalıklarıyla haşır neşir olmasına karşılık, çocuk ruhunu normal işleyişi ile bu kadar az ilgilenmesini de şaşılacak bir şey yok. Hele kendilerini gizlice ve yavaş yavaş geliştiren ruhsal işlevlerin çetrefil dini ve niceliğini göz önünde tutarsak, bunu doğal karşılamamız gerekir. Çocuğa yardım edilmezse, çevresi hoşlanırsa, ruhsal yaşamı sürekli Bir tehlike içine düşecektir. Çocuk geniş ve genel anlamıyla diyebiliriz ki, insanlığın Öksüz ve yetim varlığıdır. Her türlü tehlike ve kötülüğü açıktır. Kendi ruhsal gelişimi için bir başına Savaş vermektedir ve bu yolda yenilgiye uğraması beklenmedik bir sonuç olmasa gerektir. Yetişkinler işin içindeki güçleri ne olduğunu bile bilmediklerinden yardıma davranmazlar. Hele yer almakta olan mucizeden büsbütün habersizdir. Dışarıya ses etmeden oluşan bu yaratık da onları uygulanmaz.
Ama çocuğun ruhsal gelişimine kayıtsız ve kör kalamayız artık. Daha ilk anlardan başlayarak yardıma koşmalıyız. Bu yardım çocuğu biçimlendirmek, yoğurmak olmayacaktır elbet. Doğa zaten bu görevi yerine getirmektedir. Bize düşen görev bu gelişimin dış belirtilerine özenli bir saygı ve dikkat göstermek ve çocuğa biçimlenmesi için kendi başına sağlayamayacağı gerekli araçları sunmaktır. Sağlıklı bir çocuğun Sırrı saklı enerjilerinde yattığına göre, kişisel rahatlık ve hastalıklardan ileri gelen ruhsal gelişme sakatlıklarının yol açtığı ayarsızlık ların bolluğu bize hiç şaşırma malıdır. Çocuk bakımı kuralları henüz bilinmezken, çocuklar arasında ölüm oranları inanılmayacak kadar yüksekti. Ama bu fecati sadece bir yanaydı. Sağ kalanlar arasında da bir alay kör, raşitik bir alayı topal ve kötürüm vardı. Çoğu Verem, cüzzam ve sıraca gibi bulaşıcı hastalıklara karşı olanları dirençsiz klan beden bozuklukları bu organik zafiyetler den şikayetçi idiler. Şimdi ise çocuğun ruhsal gelişimini güvence altına alacak bir plan dan yoksunuz. Çevremizde Onu koruyacak kollayacak hiçbir şey yok. Ruhsal Bir uyum yaratma isteyene kıvılcım londor an gizli işlevlerden bile habersiz düzensizlik, çeşitli sakatlıklara, körlüğe, zafiyetler e, gelişme yetersizliklerine ve ölüme yol açıyor. Gurur, iktidar hırsı, açgözlülük, öfke gibi kusurları saymıyoruz. Bu arada sözlerimde hiçbir abartma yok, gerçeği anlatıyorum. Yıllar önce çocuğun bedenine tehdit eden tehlikelerin Daha büyükleri şu anda çocukların ruhunu tehdit altında tutmaktadır. Başlangıçtaki ufak tefek hatalar sonraki yaşamda tamir edilmez sapıklıkları yol açmaktadır. İnsanoğlu kendine uygun olmayan bir çevrede büyük yetişebiliyor, hakkı olan cennetin dışında tüketiyor ömrünü.
Gözlemlerle örnekler ruh bilimciler duyusal uyarılar O ne lan ruhsal karşılıkları belirlemek üzere çocuklardan motor tepkiler elde etmeye sıralılar. Ama bu deneyler bebelerde ruhsal bir yaşamın varlığına belirlemede başarısızlıkla sonuçlandı. Oysa istediği kadar ilkel olsun, gönüllü hareketin öncesinde ruhsal bir yaşamın varlığı zorunluydu. Duygu ilk gücü yerine geçiyor. Örneğin levi'nin hareketli resimlerle yaptığı deneylerde saptandığı gibi, çocuk istediği eşyayı bütün vücuduyla uzanıyor, ancak gelişip hareketlerini koordine de bildikten sonra da ki çeşitli faaliyetlere birbirinden ayırt edip istediği eşyaya doğru Sadece elinde uzatmakla yetene biliyor. Bunun bir başka örneği karşısında konuşan yetişkin dudaklarından gözlerine ayırmayan 4 aylık bebeğinin yetişkinin sesi ile ilgilendiği, kendi dudaklarının hareketlerinden özellikle başına tutuş biçiminden belli oluyor. 6 aylıkken çocuk birkaç belirgin PC denkleştirme biliyor ama bu sesleri çıkarmadan önce Can kulağı bu isimleri dinlemiş ve gizliden gizliye kendi konuşma organlarını harekete geçirmiştir. Bu da hareketlerine canlılık sağlayan bir ruhsal ülkeye sahip olduğunu gösteriyor. Böyle bir duyarlılığın varlığı deneylerden değil, gözlemlerden çıkarılabilir.
Bu İlk çağlarda ruh bilimsel deneyler enerjilerine boş yere harca arttıracağı için, çocuğun ruhsal yaşamı yolundaki çabalarını zarar verebilir. Çocuğun ruhsal yaşamını fabri'nin böcekleri gözlemleme de kullandığı yönteme benzer bir yöntemle gözlemleyebiliriz. Fabre böcekleri Kendi doğal çevrelerinde işleriyle uğraşırken Tedirgin etmeden gözlemleyebilmek için bir kenara gizlenmiş Tea. Biz de çocuğu duygularıyla dış dünyadan bilinçli izlenimler toplamaya başladığı sırada gözlemlemeye giriş meliyiz. Çünkü ancak o zaman yaşama çevrenin zararına olmak üzere kendiliğinden gelişmeye başlamış sayılabilir. Çocuğa yardım etmek isteyen lerimizin ince gözlemleri gösterişli yorumlara ihtiyacı yoktur. Yeter ki çocuğa yardım etme mı küpten istesin ve sağduyuyla donatılmış olsunlar. Bu gözlemin ne derece basit olduğunu anlamak için birkaç örnek yeter de artar bile.
Çocuk ayakta duramadığı için hep sırtüstü yatırılması gerektiğine İnanılır. Çocuk ilk izlenimlerini çevresinden değerlenecek tir, yani sadece yeryüzünden değil, gökyüzünden de. Oysa göre batmasına olanak tanımaz, sadece yattığı odanın o tekdüze li, beyaz tavanın seyretmesine izin verilir. Merak içindeki ruhunu besleyecek şeyleri görmesi gerektiği akla gelmez. Bazı yetişkinler çevresinin tekdüzeliği ne gidermek için bir şeyler gerektiği kanısına varırlar. Çocuğun başı üzerine iple Topçam gibi şeyler hasarlar, durup durup sallarlar. Çocuk çevresinden imgeler derleme tutkunluğu içinde bu sallanan nesneyi gözleriyle izler. Oysa çocuğun yapay durumuyla söz konusu nesnelerin tekdüzeliği, hareketi ana-babanın Bu sözüm ona yardımını boşa çıkardığı gibi, bebenin çabaları da doğal olmaktan uzak ve bu yüzden de zararlıdır. En iyisi bebeği hafifçe meyilli bir yere koymaktır. Böylece çevresinin tümünü gözaltında bulundurabilir. Daha da iyisi olacağız ı bahçeye çıkarmaktır ki, çiçeklerin nazlı nazlı salınan bitkileri görebilsin. Çocuğu aynı yere bir kez değil, birkaç sefer çıkarmalı ki, aynı şeyleri göre göre onları tanısın, değişik durumlarını kaldırsın, canlı nesneleri cansızlardan ayırt edebilsin.
8. Düzen
Çocuğun düzene karşı son derece duyarlı olduğu aşama önemli olduğu kadar Esrarlı bir aşamadır. Bu duyarlılık çocukta bir yaşındayken başlar, İki yaşına dek sürer. Çocukların duaları gereği düzensiz olduklarına inanılan gelindiği için, dış düzene yönelik bir duyarlılık aşaması geçirmesini garip isteyenler olabilir. Çocuk bir kentte, yetişkinlerin her ne sebepten s boyuna koştukları bir çevrede, Neden oraya konuklarını bilmedi bu aralar ortasında yaşarken, bu sözünü ettiğimiz düzen duyarlılığının su yüzüne çıkması da şaşılacak bir şey yok. Böyle bir düzen duyarlılığı aşaması geçirirken, içinde yaşadığı düzensizlik gelişmesini engelleyici ve anormalliklere yol açıcı olabilir.
Çocuk Ruhunda onu seven yetişkinlerin bilmediği derinlikler vardır. Görmüşüzdür Hep. Çocuklar durup dururken ağlamaya başlarlar, avutmak için ne yapsanız boştur. Bu bile çocuğun karşılanması gereken gizli ihtiyaçları olabileceğinden kuş kullanmamıza elverir sanırım. Çocuğun düzene karşı bir duyarlılığı olduğu daha ilk aylarda seçilebilir. Her şeyleri yerli yerinde görmekten duydukları sevinç ve coşkunluk bunun kanıtı sayılsa yeridir. İlkelerimize uygun olarak gözlem yeteneğini kazanmış kimseler bunu kolayca fark ederler. Örnek mi istediğiniz? Bildiğim bir Dadı battığı çocuğun eski bahçe duvarlarının harcına Nasılsa karışmış beyaz bir mermer parçasını görünce nasıl sevinip gülücükler Saçlarını fark etmiş. Çok 15 aylık ve oturdukları bilinen çiçekten geçilmeyen bir bahçe ile çevrili olmasına rağmen, bakıcı Çocuk arabasını her gün mermer taş parçasının olduğu yere götürüp orada duruyormuş. Çocuk'taki keyfi görmeyin tabi. Ama duyarlılık dönemi Belki de çocuğun karşılaştığı engeller yüzünden çok daha belirgin hale gelebiliyor. Uygunsuzlukların çoğu onun ki bu duyarlılık yüzündendir.
Bunun bir araya örneğe geliyor aklıma. Altı aylık bir kız çocuğunun öyküsünü anlattı vereyim. Günlerden bir gün bir kadın bu kız cihazın bulunduğu odaya girip elindeki şemsiyeyi masanın üstüne bırakmış. Çocuğun üstüne bir tedirginlik gelmiş ama gözü kadın da değil şemsiye deymiş. Az sonra da ağlamaya başlamış. Kadın bebeğinin şemsiye istediğini sanıp yüzünde bir gülümsemeyle getirip bebeğe şemsiyesini uzatmış ama bebe feryada devam ediyoruz. Atılan şemsiye eliyle itip yaygarayı sürdürüyor. Çocuğu yapıştırmaya çalışmışlar ama nafile. Bütün ne yaptı bu alıcı avutmak için tam o sırada bebenin dadısı acayip bir sezgiyle masanın üzerinden şemsiyeyi alıp ve değişik odaya götürmüş. Çocuk derhal sakinleşmiş. Demek ki çocuğun rahatsızlığına nedeni şemsiye imiş. Daha doğrusu chem Senin masanın üstüne konuşmasıymış. Bir nesnenin yerli yerine konma yaşı, nesnelerin nasıl düzenlenmesi gerektiğine dair çocuğun kafasında yer etmiş olan örneği aykırı düşmüş. Böylece bir direnç ve rahatsızlık yaratmış.
Bir başka örnekte daha büyük bir çocuğa ait. Günlerden bir gün Napoli de Neron Mağarası'nın tünelini dolaşan bir grup turist ile beraberdim. Genç bir kadın bir buçuk yaşlarında bir çocuğu elinden tutmuş sürüklüyordu. Çocuk büsbütün yorulunca anası kucağına aldı, biraz yürüdüm attı ki ağır geliyor, çocuğu yere bıraktı. Sırtındaki ceketi çıkardı, kolunu aldı çocuğu yüklendi yeniden ama bebek ağlamaya başlamıştı. Yaygarası arttıkça artıyordu. Kadın yatıştırmaya kalk bu olmadı, o da zaten yorulmuş, ashab-ı bozulmuştu. Öbür turistler yardımı kalktılar, çocuk kucaktan kucağa dolaşıyor ama çığlığı dinmek bilmiyordu. Herkes türlü şaklabanlık yapıyor, çocuk sapına mısın demiyordu. Baktılar faydası yok, çocuk yeniden anasının kucağına verildi. Bu arada çığlıklar büsbütün artmıştı. Kimse ne yapacağını bilemiyordu. Derken Kılavuz çocuğu kapı kucağına aldı. Bu sefer çocuk iyideniyi yazdı katıla katıla ağlamaya başlamıştı. Böylesine sert bir tepkinin psikolojik bir neden olması gerektiğini düşündüm. Belli ki hiç duyarlılık noktalarından birine ters düşürülmüştü. Bir deneyeyim bakayım dedim. Ananın yanına gidip tutayım ceketinizi de giyin üstünüze diyecek oldum. Yüzüme hayretle baktı, sicim gibi ter iniyordu şakaklarından. Çünkü gene de isteğimi. Peki dedi, ceketini sırtına aldı. O zaman işte çocuk sakinleşin verdi, gözyaşları uluma haykırma kesildi. Ceket omuz bu hareket omuz diye mırıldanıyordu çocuk. Beni sonunda anlayıp ceketini omzuna aldım gibisine gülümseyerek kollarını anasına uzattı. Bundan sonra gürültüsüz patırtısız tünelden çıktık. Çocuğun derdi şuydu: Ceket dediğin insanın kolunda değil, sırtında dur malıydı ve bütün o bağırıp çağırmanın nedeni bu düzensizlik Tea. Düzen ayrılıktı tanı olduğum bir aile sahnesi var, o da ilginç. Hafiften rahatsız bir kadının arkasında İki yastık koltuğa uzanmıştı. Bir yaşındaki kızı gelip bir masal anlatmasını istedi. Hangi ana Hayır diyebilir bu iste? Hasta olmasına rağmen kadın kısa bir masal anlatmaya razı oldu. Çocuk büyük bir dikkatle dinliyordu annesini ama bayağı Ateşi vardı kadının. Masalı yarıda kesmek zorunda kaldı. Ortada Kalan bebek dağılmaya başladı. Hizmetçi kız Koltuktaki yastıkları yatak odasına götürmeye davranınca müzik bütün Feryadı bastı. Bütün bu Yaygara ile adeta bari yastıkları bırak bana demek istiyordu bebek. El üstünde ben sana sevgili anasının yanına götürüldü. Kadıncağız Masalı yarıda kestiği için çocuğunun ağladığını düşünerek hasta haline rağmen yeniden masala başladı ama çocuğun ağlaması bilmediği Gözyaşları içinde anne sandalye deyip duruyor. Böylece koltuktan kalkmaması gerektiğini anlatmaya çalışıyordum. Asala ilgilenmiyordu artık. Annenin de yastıklarının da yeri değişmişti. Masalı Oturma odasında başlanılmış, şimdi yatak odasında devam ediliyordu. Bu küçük kızın kafasında dramatik bir çatışma yaratmıştı.
Bu örnekler hiç günün yoğunluğunu göstermeye yarayabilir. En şaşırtıcı yanında pek erken ortaya çıkışı. 2 yaşındaki çocukta düzen ihtiyacı artık kesin bir biçimde kendini gösteriyor. İşte bu çağda bu ihtiyaç bir faaliyet ilkesi haline geliyor ve okullarımızda gözlemlenen en ilginç olgulardan biri olarak dikkatleri çekiyor. Bir eşya yerli yerinde değil mi? Hemen bir çocuk bitiyor orada, yerine koyuyor onu. Bu yaşta bir çocuk düzensizliği, yetişkinlerin gözüne çarpmayan ayrıntılarına varın bu hissediyor, fark ediyor. Örneğin sabun kutusunda değil de lavabonun Kenarına mı bırakılmış? Sandalye herzamanki yerinden mi kaldırılmış? Koşuyor hemen yerine koyuyor, düzene sokuyor. Bir şeyin yerinde olmayışı onun için bir çeşit 4'ü bir faaliyet çağrısı. Bununla da kalmıyor Elbette. Düzen Doyum london'da mutluluk yaratan yaşam ihtiyaçlarından biri. Nitekim okullarımızda daha büyük çocuklar bile, örneğin 4 yaşındakiler ellerindeki temrini bitirir bitirmez gereçleri hemen yerli yerine koyarlar. Beni seve seve kendiliklerinden getirdikleri görevlerden biridir bu. Düzen her nesnenin çevresi içindeki yerini belirlemek ve nerede olması gerektiğini mi dinlemek demek oluyor. Yani kendini çevreye uydurmak ve böylece en küçük ayrıntılarına dek Egemen olmak. Bir Ruha uygun çevre ise kişinin içinde gözü kapalı hareket edebileceği ve elini uzatır uzatmaz dinlediği nesneye erişebileceği çevrilir. Böyle bir çevre huzur ve mutluluk için şartlar. Belli ki çocuklardaki düzen Tutkusu yetişkinlerin içinden farklı bir şey. İntizam yetişkine bir ölçüde dışa dönük bir zevk sağlar ama küçük çocuklar için işte böyle değil. Onlar için düzen hayvanlar için üzerinde yürüyebilecek leri Toprak, balıklar için içinde Yüze bilecekleri su neyse o. İlk yıllarında çevrelerinden kendilerini bulundukları ortama uydurma ilkelerini kaplıyorlar. Böylece daha Sonraları çevreye Egemen olma olanağını kazanıyorlar. Çocuk çevresi tarafından biçimlendi ile göre, belli belirsiz bir yapıcı formülle yetinemiyor. Ona kesin, dakik ve kararlı kılavuzlar gerekli. Düzenin nasıl bir sevinç yarattığını küçücük çocukların oynadığı oyun çeşitlerinden de izleyebiliriz. İlk bakışta mantığa aykırı oluşları dikkati çeken bu oyunların püf noktası nesnelerin yerli yerine konmasıdır. Bu işin daha derine dalmadan önce Profesör piyajenin Kendi çocuğun üzerinde yaptığı bir
de Neyi anlatayım Profesör? Rastgele. Bu bir İskenderun yastık altına saklamış. Sonra çocuğunu odadan dışarı yollayıp, söz konusu nesneyi bir başka İskender'in yastığı altına saklamış. Sanıyordu ki çocuk geri döndüğünde o nesneyi ilk yastığın altında bulamayınca öbür İskender'in yastıkları altına bakacak. Ama çocuk odaya geri döndüğünde ilk yastığı kaldırıp bakmış. Aradığını bulamayınca da "gitmiş demek" ve yetinmiş başka yerleri aramaya hiç kalkmamış.
Bunun üzerine Profesör, "Plajı!" çocuğa o nesneye nasıl eski yerinden alıp öbür yastığın altına sakladığını gösterdikten sonra deneyi tekrarlamış. Çocuk yine eski yastığın altına bakıp "gitmiş demek"le yetinmiş. Profesör çocuğun iyice bu dolu olduğuna karar verir gibi olmuş. Öfke ile ikinci yastığı kaldırıp, "Görmedin mi buraya koyduğumu?" diye çıkınca çocuk, "Gördüm" diye karşılık vermiş. Sonra da ilk yastığı gösterip, "Ama burada olmalıydı" demiş. Çocuk nesneyi arayıp bulmakta değil, nesnenin yer bu olması ile ilgili profesörün oyunu kavram adına hükmetmiş olacak. Anlaşılan nesne yerli yerine koymadıktan sonra oyunun ne anlamı kalır ki?
23 yaşında çocukların Saklambaç oyununu seyrediyordum. Bir keresinde şaştım kaldım. Mutlu, heyecanlı ve merak içindeydiler. Çocuklardan biri emekleyerek masanın altına giriyor, yere kadar inen örtünün altına saklanıyordu. Öbür çocuklar bunu gördükten sonra odadan çıkıyor, az sonra dönüp örtüyü kaldırıyor, arkadaşlarını orada bulunca bir sevinç çığlığı atıyorlardı. Oyun üst üste tekrarlandı. "Şimdi ben saklayacağım" deyip nöbetleşe eve oluyorlardı.
Bir seferinde de büyük çocukların kendilerinden ufak bir çocukla Saklambaç oynayışını seyrettim. Küçük kız bir koltuğun ardına saklandığı, büyükler mahsus onu görmezlikten geldiler. O koltuk hariç her yeri aradılar. Böylece yavruyu sevindirmek istiyorlardı. Derken bebeğe olduğu yerden, "Ben buradayım!" diye bağırmaz mı? Ama "Görmediniz mi benim burada olduğumu?" demek istiyordu belli.
Bir gün ben de böyle bir oyuna katıldım. Bir kapının ardına saklanmış olan arkadaşlarını buldukları için sevinçle bağırıp çağıran, el çırpan bir alay küçük çocuk çıktı karşıma. "Sen de oyna, saklan! Haydi!" dediler bana. "Peki" dedim ve hepsi nereye saklandığını sanki görmek istemiyorlarmış gibi odadan çıktılar. Ama ben kapının değil, dolabın ardına saklandım. Döndüler geriye topluca beni kapının ardında aradılar ve ekledim. Bir süre beni artık alamadıklarını anlayınca ortaya çıktım. Çocuklar bozulmuşlardı. Kırgın kırgın, "Niye oynamadın bizimle? Niye saklanmadım?" diye söylenip sitem ettiler.
Oyunların amacı zevk, seki. Çocuklar bu saçma sapan oyunlarını hiç sıkılmadan tekrarladıklarına göre zevkle diyorlardı besbelli. Yaşamlarının bir döneminde her şeyin yerli yerinde oluşundan büyük zevk alıyor olmalılar. Onlar için saklama, bir şey gizli bir yere koymak ya da onu orada bulmak. "Ya sen görmüyorsun ama ben onun nerede olduğunu biliyorum ve bak gözüm kapalı onu elimle koymuş gibi bulabiliyorum" demek istiyorlar.
Bütün bunlar gösteriyor ki çocuk düzene karşı yoğun bir duyarlılıkla donanmış. Bu öyle bir duyu ki nesnelerin kendini değil, nesneler arasındaki ilişkileri ayırt etmeye yönelik. Bu duyu sayesinde çevre birbirine karşılıklı bağımlı olan birçok parçalardan kurulu bir bütün haline getiriliyor. Kişi böyle bir çevreyi, kendini uyandığı zaman belirli amaçlara ulaşmak için eylemlerini yönetme olanağı buluyor. Böyle bir çevre bütünleşmiş bir yaşam için gerekli temeli sağlıyor. Bu düzene göre ayarlama dıktan sonra bir alayım gibi yan yana getirmenin ne yararı var ki? Elinde bir ev, bir dam altı bile olmadan bir araya eşyayı toplayıp biriktirmekten başka nedir ki? Bir sürü nesneyi bilip tanıyıp da bunların karşılıklı ilişkilerinden habersiz kalan kişi, kendini içinden çıkamayacağı bir karmaşaya, bir hercümerc e kaldırıp atar. Ama insanoğlu yaşamında kendisine nasıl gidip yönelteceği çocukluğunda öğrenir. Bu doğrultudaki ilk buyruk doğa tarafından düzenle ilgili duyarlılık döneminde verilir. Doğa insanoğluna adeta dünyada yerini bulmasına yardım edecek bir pusula sunmaktadır. Tıpkı coğrafyanın ilk kavramlarını öğrenmek üzere öğrencilere sınıfın planını veren bir öğretmen gibi doğa, yetişkin dilinin seslerini yeniden üretebilecek gücü çocuklara sağlamakta. Sizin anlayacağınız zeka hiç yoktan oluşmaz. Zeka, çocuğun duyarlılık dönemlerinde attığı temeller üzerinde kurulur.
Biç düzenlenmiş çocukta ikili bir düzen duygusu vardır. Bunlardan biri dışa dönüktür, çevresiyle ilişkilerini algılamaya yöneliktir. İkincisi ise içe dönüktür ve vücudunun çeşitli parçalarıyla bunlar arasındaki ilişkileri kavrama yöneliktir. Bu çeşit duyarlılığı biz iç uyarlama deriz. İç uyarlama deneyici ruh bilimciler tarafından incelenmiştir. Kişinin çeşitli uzuvlarının aldığı değişik durumları kavramasına yarayan bir kas duyusu. Bu hesaplamışlardı. Bu duyu özel bir çeşit bellek, yani kas belleğini gerektirir. Bu mekanik bir açıklama oluyor, bilinçli olarak yerine getirilmiş eylemlere dayanıyor. Örneğin şöyle deniyor: Kişi bir şey yakalamak üzere elini hareket ettirdiğinde, hareket algılanıp belli işliyor. Böylece tekrar edilme olanağı buluyor. Demek ki insan ister sağ ister sol elini oynatabiliyor, başını o yana bu yana çevirebiliyorsa bu sözden daha önce edindiği ulusal bir gönüllü deneyimlerinin sonucudur. Ama çocuk serbestçe hareket etmeye ve söz konusu deneyimleri edinmeye başlamadan çok önce, o geçirdiği yoğun duyarlılık dönemi sırasında vücudun çeşitli durumlarını bellediğini bize kendi gösteriyor. Yani doğa çocuğu vücudunun davranış ve durumlarına yönelik özel bir duyarlılıkla donatıyor. Eski kurallar hep sinir sisteminin mekanizması üzerine kuruludur. Oysa duyarlılık dönemleri ruhsal olgulara dayanır. Bunlar bilincin temellerini atan sesi ve dürtülerdir. Bunlar ruhsal en yeni temelini oluşturan ana ilkeleri doğrucu, kendiliğinden gelmeyi enerjilerdir. Demek ki doğa fiili gelişim için gerekli sırlarla bilinçli deneyi sağlıyor.
Çevrede bu yaratıcı fethi huzur içinde gelişimini önleyen bir engel belirleyin de bu duyarlılık döneminin keskinliği ve yoğunluğu büsbütün ortaya çıkıyor. Böyle bir şey olduğu zaman çocuk büyük bir huzursuzluk içine düşüyor ve giderek bir hastalık görüntüsü kazanan ve dediğimiz engeli ortadan kalkmadıkça ne yapılsa sürüp giden bir huysuzluk nöbeti başlıyor. Engel ortadan kaldırılır kaldırılmaz da hem huysuzluk hem rahatsızlık silinip gidiyor. Bunun ilginç bir örneği Battı çocuğun yanından kısa bir süre için ayrılmış olan bir İngiliz Dadı'nın başından geçmiş. Giderken yerine işin ehli bir bakıcı bırakmış ama yeni kadının çocuğu yıkarken büyük güçlüklerle karşılaşıyor. Yıkanma hazırlığı başlar başlamaz çocuğa bir hal oluyor. İki gözü iki çeşme. Bu kadarla kalsa iyi, bakıcısına itiyor, elinden kurtulmaya savaşıyor ve akıcı ne yapsam boş. Çocuk neredeyse düşman oluyor kadına. İlk bakıcı dönünce çocuk sakinleşiyor, keyifli yıkanmaya başlıyor. Okullarımızdan birinde eğitilmiş olan budadı çocuğum önceki ters davranışlarının ruhsal nedenini araştırmaya girişiyor. Çocuğun çatlat konuşmasından işin aslını anlamaya çalışıyor. İki şey çıkıyor meydana: Çocuk ikinci bakıcıyı kötü kişi bellemiş. Ama niye? Onu ters yıkadığı için. Bakıcılar çocuğu yıkış biçimlerini karşılaştırıyorlar. Fark ortaya çıkıyor. İlki çocuğu sağ eliyle başının yakından, sol el ile de ayağından tutuyor. Öbür bakıcı ise tam tersini yapıyor.
Aklıma gelen bir başka örnek daha var. Daha ciddi bir olay. Ben de karıştırdım buna. Gerçi doktor olarak doğrudan doğruya müdahale etmedim ama yine de yardımın dokundu. Söz konusu çocuk ancak bir buçuk yaşındaydı. Aile bir yolculuktan geri dönmüştü ama yolda fazla bir sıkıntı çekmiş değillerdi. Birinci sınıf otellerde kalmışlar ve bebeğin beşiği ve yiyeceği önceden hazır edilmişti hep. Şimdi de ferah bir apartmanda bu beşik olmadığı için bebe anasıyla geniş bir yatakta yatıyordu. Hastalığın ilk belirtileri uykusuzlukla karın ağrısıydı. Bebeğin bütün gece kucakta taşınması gerekmişti. Çocuk doktorları çağrıldı, perhiz verildi, güneş banyosu, açık havada gezinti tavsiye edildi. Hiçbirinin faydası olmadı. Sabahlara dek bütün aile uykusuz çocuğun başında bekleyip durduk. Sonunda bebeğe nöbetler gelmeye başladı. Yatağın içinde kıvranıp durduk. Nöbetler sıklaştı, günde üç kez gelir oldu. Çocuklardaki sinir hastalıkları ile uğraşan ünlü bir uzmandan randevu alındı. İşte bu sırada devreye girdim ben. Çocuk sağlıklı görünüyordu. Anasına babasına bakılırsa yolculuk sırasında da sağlık durumu iyi gitmiştir. Şu halde rahatsızlığın ruhsal bir nedeni olması gerekirdi. Kocaman yatağın içinde çocuğun kendine oradan oraya attığını görür görmez ilk aklıma gelen de bu oldu. İki yastık alıp dikey yanlarıyla beşiğe benzer bir ufak bir yatak biçim alacak şekilde paralel olarak yerleştirdim. Sonra da çarşafla battaniyeyle sarmalayıp bu delike atma beşiği çocuğun yatağının yanına koydum. Bebek bir baktı ona, ağlamayı kesti, yuvarlandı beşiğin yanına kadar geldi, attı kendini içine. "Cama camı beşiğe" diye çağırdıktan sonra uykuya daldı. Bir daha da huysuzluk etmedi. Anlaşılan çocuk büyük yatağın içinde küçücük bedenine beşik yanlarını sakladığı desteği getirmişti. Rahatsızlığının o onarılmaz sanılan iletilmediğini buydu gösterdiği tepki duyarlılık döneminin gücünü ortaya koyması bakımından ilginç.
Çocuğun düzen duygusu bizimkine benzemez. Kayıtsız aşmışız biz. Çocuk ise yeni izlenimler kazanma süreci içinde hiç yoktan girişiyor işe. Onun içinde yorgunluk, yorgunluk dinlemiyor. Bizler babasının emeği ile kazandığı paralara güvenen zengin çocukları gibiyiz. Babamızın para kazanma uğruna çektiği çileleri aklımıza bile getirmiyoruz. Toplum içinde yerimiz sağlama bağlandığı için etrafa karşı soğuk ve kayıtsız. Ama unutmayalım ki çocukluğumuzun geliştirdiği zeka ile düşünüyor, onun eğittiği bu hareket ediyoruz. Bugün kendimizi dünyaya uy durabiliyor sak, çocukluğumuzdaki emeklerimiz sayesindedir. Bugün zenginsek, çocukluğumuzun mirasına koyduğumuz için o hiç yoktan başlayıp geleceğimizin temellerini atan küçücük varlığı borçluyuz her şeyimizi. Bir hiçten girişip işe, gelecek yaşamınızın temellerini atar, ilkelerini saplarken çocuk o el kadar bedeninden umulmadık nice çabalar gösteriyor. Yaşamın kaynağı o kadar yakın ki sırf eylem uğruna eyleme girişiyor. Bizim ne bildiğimiz nedir, hatırladığımız? Yaratıcılığın yolu da budur.
Burada dokuz zeka, çocuk eğitimi Kuran ve pratiğinde ala büyük etkisini sürdüren mekanik ruh bilimcilerin dönmelerine rağmen bir çocuğu kısa bir süre incelemek zekânın yavaş yavaş ve dışarıdan oluşmadığını görmemize el verir. Bu adına aldığımız psikologların bilgi kuramına göre dış nesnelerden edindiğimiz izlenimler adeta duygularım bu kısımda vurup zorlu aralar. Ondan sonra da ruhsal kesime girer ve birbirleriyle yavaş yavaş buluşup anlaşıp örgütlenerek zihni kurar. Çocuğun çevresinin etkisi altında eli kolu bağlı pasif bir varlık olduğu farz olunur. Dolayısıyla yetişkinlerin mutlak denetimi altındadır. Üstelik çocuk onlara göre zihnen pasif olması bir yana, yetişkinlerin yoğurup içine dolduracakları boş bir kutu belenir. Hemen söyleyelim ki deneylerimiz çocuğun çevresinin zihinsel gelişimindeki önemini küçük sevmemize imkan verecek nitelikte değildir. Bilindiği üzere bizim eğitim sistemimiz çocuğun çevresini her şeyin başı belirleyecek kadar önemli sayar. Öte yandan biz öbür eğitim sistemlerine kıyasla duyulara çok daha esaslı ve ussal bir önemi tanırız. Ama bizim görüşümüze çocuğu sırf pasif bir varlık belirleyen eski görüş arasında ince bir ayrım vardır. Biz çocuğun iç duyarlılığını diriltiriz. Çocuk aşağı yukarı beş yaşına dek süren çevresinden akıl almaz bir kapıcılıkla izlenimler devşir. El veren bir duyarlılık dönemi geçirir. Duygularıyla bu imgeleri fiilen toplayan bir gözlemcidir. İmgeleri yansıtan bir ayna değil, gerçek bir gözlemcidir. İçgüdüsüyle ya da bir tutku ve hevesle bu işe girer. Dolayısıyla imgelerin seçiminde söz sahibidir.
James, kişinin nesneleri parçalarının eksiksiz türlü içinde göremeyeceğini söylerken bunu kastetmiştir. Birey nesnenin sadece bir bölümünü görür ve onu kendi duygularının ve ilgilerinin ışığı altında gözlemler. Demek ki bir nesne değişik bireyler tarafından değişik olarak betimlenir. James'in bu konuda verdiği örneklerle ilginç. Diyor ki: Yani giysilerinizi ele güne göstereyim derken başkalarının giysilerin adalar. Gözleriniz bu arada bir otomobilin altında kalmanız ihtimali belirir. Ufak çocukların karşılaştıkları onca simge arasında bazılarını seçmesine yol açan özel ilgiler nedir diye bir soru gelebilir akla. Bunun cevabını James'in yukarıda andığımız örneğin bu düşünceyi zincirlemesine yol açacak bir dış dürtünün söz konusu olmadığıdır. Çocuk içten başlar ve yalnız başına ilerler. Duyarlılık dönemleri de çocuğun dışında yeteneği üzerinde denenir. Doğal ve yaratıcı olan düşünme süreci canlı bir varlık gibi yavaş yavaş gelişir ve çevresinden devşirdiği imgenin zararına olmak üzere güçlenir. Düşünme ilk duyguyu ve enerjiyi sağlar. Çeşitli imgeler düşünmeye hizmet etmekle görevlendirilmişlerdir. Çocukla ilkelerini değiştirirken düşünme yeteneğini gelişmesini sağlar. Çocuk bu imgelerin tutkunu beter ya kesilir. Bildiğimiz gibi ışığı renklere saldırır adeta onlarla zenginleşir. Ama biz bu iç olguyu, yani düşünme sürecini bütün acemiliği ne rağmen kendiliğinden gelen bir hareket olarak nitelemek istiyoruz. Çocuğun ruhsal hali elbette saygımızı ve yardımımıza layık bir konudur. Çocuk üçten başlayarak zekasını ve insana özgü niteliklerini geliştirir. Küçücük ayaklarıyla ilk adımını atmadan çok önce bu yolun yolcusu olmuştur.
Bu uzun açıklamalar yerine kısa bir örnekle daha iyi anlatılacak galiba. Doğduğu evden hiç dışarı çıkarılmış olan 4 aylık bir bebeğin başına gelenler geliyor aklıma. Bakıcısının kucağındayken bir gün babasıyla aynı evde kalan amcası birlikte karşısına çıkmışlar. Bebek iki adamı birden görünce şaşırmış. Bir kilim iş çalışmalarımızla öteden beri ilgilenen baba ile amca çocuğun ülküsünü gidermeye davranışlar. Çocuğun gözünün önünden ayrılma kızın biri sağa bir sola kaymış. Çocuk ikisinden birine dönüp iyice bir süzdükten sonra gülümsemişlerken bir kaygı belirmiş yüzünde. Hemen başını çevirip öbür adama bakmış. Bir süre geçtikten sonra ona da gülümsemiş. Başını bir yandan bir yana çevirerek bu hareketi beş on kere tekrarlanmış. Her seferinde de yüzünde aynı kaygı ve ardından da aynı ferahlama ifadesi belirmiş. Bu aynı yaşta ve boyda olan iki adamın ayrı kişiler olduğunu kavrayın cay adeks. Bu daha önce ikisi de birbirlerinden ayrı olarak çocukla oynaşmış, onu kucağına alıp gülmüş, koklaşmış yaşlar. Bebek bunların arasından bakıcısından ve evdeki öbür kadınlardan farklı olduklarını kavramış olacak. Ama iki adama daha önce bir arada görmemiş. Demek ki ikisini aynı adam sanıyormuş. İkisi birlikte karşısına çıkınca telaşa düşmüş. Zavallı kendisini çevreleyen kargaşa içinden tek bir adamı yanıtlamış. Derken bir başka adam görünce hatasını anlamış. Daha 4aylık bile ruhsal bir varlık haline gelme süreci içinde savaş verirken insan zekâsının yanıldığını fark etmiş. Bu iki adam çocuğun doğum anından başlayarak doksal bir yaşama sahip olduğunu bilmese lerdi bebeğin uyanıklığını arttırma süreci içinde ona yardım olanağını bulamayacaklar dı.
Daha büyük çocuklardan da bu çeşit örnekler verilebilir. Altı aylık bir bebek yere oturmuş, yastıkla oynuyorduk. Yastık çiçek ve çocuk resimleri ile süslüydü. Çocuk büyük bir keyifle çiçekleri kokluyor, ne yapıyordu? Çocuğa bakan kadın yeterince eğitimmediği için çocuğun daha başka şeyleri de koklamaktan, öpmekten haz edeceğini umarak önüne bir sürü şey YouTube, onu da bunu da diye gelişiyor. Ama bu yüzden çocuğun resimleri öğrenip belleğine işleyerek ve böylece huzur ve barış içinde kendi iç yapımını sürdürerek kendi kendine örgütleyen aklı karışmış oluyor. Bir iç uyumlu kurma yönündeki gizli çabaları ne olup bittiğini kavrayamayan bir yetişkin tarafından ak satılıyor. Yetişkinler çocuğun gözlemlerini uğraşlarına yarıda keserek ya da eğlendirmeye oyalamaya kalkışarak da çocuğun bu iç çabasını köstek diyebilirler. Çocuğun elini tutarım, kucaklar, öper, "Uyusun da büyüsün" dediği ayağında sallayarak içinde bulunduğu ruhsal gelişimin çizgisini sakatlar lar. Böylece gafil yetişkinler çocuğun ilkel isteklerini baskılar lar. Oysa çocuğun bu ara devşirdiği imgeleri bütün berraklığı ile saklaya bilmesi gereklidir. Çünkü bu imgelerin berraklığında ve onlar şu andaki farkların keskinliğine dayanarak zekasını uracak biçimlendirecektir.
Bir uzman bebeklerin beslenmesi konusunda ilginç bir deney yapmış. Kurduğu kronik de giriştiği çalışmalara dayanarak çocukların beslenmesinde kişisel etkenlerin hesaba katılması gerektiği kanısına varmış. Bakmışlar ki anne sütünün yerini tutacak, hiç değilse belli bir yaşa gelince yedek bütün çocuklara birden verilebilecek tek bir besin yok. Birine iyi gelen besin öbürlerine yaramıyor. Klinik hem fiziksel hem de estetik bakımından örnek bir klinik. Başvurduğu yöntem altı aylığa kadar bebekler üzerinde olumlu sonuçlar veriyor ama bu çağı geçtikten sonra işler çatallaşıyor. Oysa aslında altı aylıktan büyük bebeklerin beslenmesi genel olarak çok daha kolay sağlanabilir. Klinik de ayrıca yoksul anılar için bir de dispanseri var. Onlara bebelerinin asıl besleyecekler üzerinde yardımcı oluyorlar. Gelgelelim klinikte yatan bebekler kaygı verici belirtiler gösterirken bu yoksul ve ama bu kötü belirtilerin hiçbiri görünmüyor. Gözlemini birkaç kez daha tekrarladıktan sonra Profesör bu olgunun ardından ruhsal etkenlere bulunması gerektiği kanısına varmış ve klinik de beslenen altı ayı geçkin bebelerde ruhsal besin yetersizliğinin yarattığı bir bunalımın söz konusu olduğunu görmüş. Bebeleri sade kliniğinin parçasında değil, daha önce görmedikleri yerlerde gezmeye çıkarmaya, onlar için yeni yeni eğlenceler düzenlemeye başlayınca zavallıcık lar kendilerine gelmişler, sağlıkları düzelmiş.
Birçok deneylerden kesin olarak anlaşıldığına göre çocuklar ilk yaşlarında çevrelerinden açık seçik izleyenler değiştirebiliyor. Sonradan da bunları resimlerde görür görmez s çeviriyorlar. Ama bu izlenimler kazanıldıktan sonra da o başlangıçtaki canlı ilgi azalıyor, gücünü yitiriyor. İkinci yaşın başından itibaren çocuğun renkli nesneleri cırlak renklere karşı tutkunluğu kalmıyor. O duyarlılık dönemlerine özgü coşkunluk yapışıyor. Bundan böyle yetişkinlerin dikkatini bir küçücük küçücük meselelerin üzerine düşüyorlar. Hatta diyebiliriz ki çocuk adeta görünmeyen şeylerle ya da biz yetişkinlerin hiç ilgimizi çekmeyen mesecik lerle ilgileniyor. Bu duyarlılığı ilkin 15 aylık bir bebekte gözlemledim. Bahçeden kalp kasına duydum. Bu yaşta eller görülür. Böyle güldükleri gittim baktım. Kendi başına gidip dar açının tuğlaları üstüne oturmuş, yanı başında güneş ışığıyla pırıl pırıl yanan bir sardunya tarafı var. Ama bebeğin gözü onlar da değil. Başına iyiymiş bir şeye bakıyor ama ne belli değil. Tuhafıma gitti. Acaba gene o şaşırtıcı çocuk cilvelerinden biriyle mi karşı karşıyayım diye meraklandım. Yanaştım yanına, tuğlalara dikkatle baktım. Bir şeycikler göremedim. Derken bebeğe adeta ölçülü biçili bir sesle açıklamasını yaptı: "Küçük şey oynuyor orada" dedi. Gösterdiği noktaya diktim gözümü. Küçücük, adeta mikroskopik, üstelik tam tuğlaların renginde bir böcek büyük bir hızla koştu. Ne oldu? Çocuğun hayranlığını çeken şey bu kadar küçük bir varlığın olabileceği, üstelik hareket edebildiği, hatta koşa bildiği idi. Hayranlığına bu yaştaki çocuklarda rastlanmayan bir kahkaha ile dile getirmişti. Sevinci dene güneşten ne çiçeklerden ne de çevresindeki parlak renklerden doğuyordu.
Gene aynı yaşlarda bir oğlan çocuğu af ağlattı beni. Anası önüne oynasın diye alıcılı kartpostalları koymuştu. Çocuk belli ilgilenmişti bunlarla. Bana da kartları göstermeye getirdi. Çocukça diliyle "pat pat" dedi, otomobil demek istedi. Yani o zaman anladım. Demek bana otomobil resmini göstermek istemiş. Önünde bir alay cicili bicili kart vardı. Anasını eğlensin diye özene bezene seçmişti. Kiminle ayı, zürafa gibi hayvan suretleri, kiminde de evcil hayvanlar, kuşlar vardı. Çeşit çeşit resimler, evler, insanlar, dağlar. İşin tuhafı bunca kalabalığın arasında tek bir otomobil resmi yoktu. Bunun üzerine "otomobil yok bunlar arasında" dedim. Çocuğa baktı. Yüzüme kartlardan birini seçti, çıkardı. Muzaffer bir eda ile bak led'i. Resmin ortasında şipşirin bir av köpeği vardı, yanında silahı omuzunda bir avcı, köşede bir kulübe ve bir yol. Yolun üzerinde de kara bir nokta. Çocuk noktayı parmağı ile milli ip, "pat pat" dedi. Alıcı gözüyle baktım. O adeta gözle görülmeyecek kadar küçük nokta sahiden de bir otomobili temsil ediyordu. Bir otomobilin böyle küçük bir nokta halinde ama her şeyi tamam resmedilmesi ve gözle güçlükle seçilir olması çocuğun ilgisini çekmiş. Onun üzerine de bana bu ganimeti göstermeye heveslenmişti. Çocuğun dikkatini öbür resimlere çekeyim dedim. Zürafa resimli kartı alıp uzatmayı, upuzun boynuna bak verdim. Çocuk suratı bir karış asık. Zira "phleep" kesti. Ben de üzerine varamadım. Görülüyor ki çocuk 2 yaşında çok değişik bir dönem geçiriyor. Bu süre içinde dua hemen her şeyi bilincine sindirsin diye adeta çocuğun zekasını aşama aşama ilerletiyor. Örneklerini vereyim bunun. Bir seferinde 20 aylık bir oğlana yetişkinler için hazırlanmış güzel resimli bir kitap gösteriyordum. Çevresine çocuklar toplanmış. Yaşlı bir adamın resmini gösterdim. Açıklamaya da gelişti mi: "Bak burada bir çocuk var, adam kucağına almış" dedim. "Bak öbür çocuklarda adamın omzuna dayamışlar başlarını, nasıl yüzüne bakıyorlar, nasıl seviyorlar onu, değil mi?" Çocuğun yüzünde en ufak bir ilgi bile belirtmedi. Bunun üzerine ben hiç umursamıyor muşum gibi yaprağı çevirdim, bir başka resme geçtim. Derken çocuk birden bire, "Uyuyor" dedi. Afalladım. "Kim uyuyor?" dedim. Çocuk gayet ciddi, "Adam" diye karşılık verdi ve yaprağı çevir de gör deme gelen bir işaret yaptı. Resme yeniden baktım. Çocuklarla adam bakıyorlardı. Daha bir dikkatle bu adam çocukları üstten baktığı için gözkapakları uyuyormuş gibi aşağı inip etti. Çocuk hiç bir yetişkinin gözüne çarpmayacak bir ayrıntıya dikkat etmişti.
Yetişkinler 3-4 yaşındaki çocuklara sanki şimdiye dek hiç görmemişler gibi birtakım alelade nesneler gösterirler. Bu sağır olmayan birinin kulağına onu sarılırmış belleyip avaz avaz bağırmaya benzer. Yetişkinlerin bir başka yanılgısı da çocukların sırf renkli meselelerle, cırlak renklerle şamata ilgilendiklerini sağlamalıdır. Çocuğun dikkatini çekmek için hep bu tür şeylere sarılırlar. Hepimiz görmüşüzdür çocukların türkülerle, çan sesleriyle, rüzgarlı yapraklan bayraklarla, parlak ışıklarla ilgilendiklerini. Ama bu keskin ilgiler dışarıya dönük ve geçicidir, ömrü kısa hevesler dir. Kendi hareketlerimizde kıyaslayalım bunu. Örneğin kitap okurken sokaktan bir mızıka geçse kalkar pencereye gider, ne oluyor diye bakarız ama sonra da yerimize döner, kitabımızı ya bu elimize alıp okumaya başlarız. Kalkıp pencerenin önüne gittik diye görüntüden hoşlandığımız yargısına varmak kimsenin aklından geçmez. Ama işte çocuklar için kararımızı bir işin içinden çıkarırız. Güçlü bir dış 4'ünün çocuğun dikkatini çekişi sadece geçicidir ve gelişiminin kaynağı olan iç yaşamıyla bir alışverişi yoktur. Çocuğun iç yaşamının kanıtını ise bizlerin umursamadı ufak tefek şeyleri kendini verip dikkatini sürekli olarak üzerine yönetmesin de aramalıdır. Ama onun söz konusu nesneleri küçüktü ile ilgilen işi o nesnenin üzerinde büyük etki bırak ışığından değil, gösterdiği o şefkatli anlama çabasından dolayıdır.
Yetişkinler için çocuğun zihni anlaşılmaz bir bilmecedir. Onu böyle bir türlü anlayamayan şları ise içindeki ruhsal enerjileri ile değil, sırf dış belirtileriyle değerlendirmeye kalkmaları yüzündendir. Çocuğun hareketlerinin gerisinde doğru işleyen bir zekanın varlığını kavra malıyız. Hiçbir şeyi nedensiz amaçsız yapmaz. Ha az önce tepkinin huysuzluk olduğunu söylemek kolay ama huysuzluk öyle sanıldığı kadar basit bir şey değil ki. Uykusuzluk her şeyden önce çözümlenmesi gereken bir sorundur. Kimi zaman çözümünü bulmak kolay olmayabilir ama çözümü aramak bile kendi başına ilginç bir uğraş. Eğer yetişkin bu huysuzluk dediğimiz esrarın cevabını bulabilirse, çocuğa karşı davranışı değişmeye başlayacak, ona karşı yeni bir sorumluluk duygusuyla duman olacaktır. Düşüncesiz bir hükümdar ya da bir kadın olmaktan çıkıp öğrenciliği benimseyecek tir.
Aklıma bir grup kadının çocuk kitapları üzerindeki tartışması geldi. 18 aylık yavrusunu yanı sıra getirmiş olan genç bir ana, "Ne saçma sapan kitaplar var!" diye söze gelişti. "Hele bir tanesi Tanrı korusun, adı Arap yavrusu Zambur Zambur. Siyahi çocuğu doğum gününde anası babası armağanlar getiriyor, kasket, tabu, çorap falan, bir de alıcılı bir giysi. Anası babası yemek hazırlarken Zambur dışarı sıkışıyor. Bu sokakta bir alay yaban hayvanlar asılıyor, onların gönlünü etmek için her birine bir şeyler veriyor, kasketini zürafa ya, pabuçlarını kaplanan falan. Sonunda çırılçıplak, iki gözü iki çeşme eve dönüyor. Ama hikayenin sonu mutluluk. Anası babası bağışlıyor lar onu, kitabın yaptığında da resmi var. Güzel bir ziyafet çekiyorlar Zambur'a." Derken kadının kitabı görsünler diye yanındakilere verdi. Çocuk birden bire, "Yola!" diye bağırdı. Şaşaladı herkes. "Üye oldular" dediğin neydi ki? A, nasıl olsa ona bakan kadının adı dedi çıktı. Ama çocuk bu sefer "Lolo!" diye feryadı bastı. Bütün son resmi gösterdi. Hikayenin metinde yoktu ama kitabın kabında küçük siyahinin ağlayan bir resmi vardı. O zaman "Lolo" anne kastettiğini anladık. Hora ağlamak demekte İspanyolca. Çocuk "Hora" diyemiyor, "Lolo" diyordu. Çocuk haklıydı. Kitabın son resmi mutlu bir sahneyi değil, Zambur'u ağlarken gösteriyordu. Kimse dikkat etmemişti buna. Anasının hikayenin sonu mutlu demesi üzerine itirazı yerden göre haklıydı. Çocuk belki anasından çok daha dikkatli bakmıştı kitabı. Son resminde Zambur ağlarken gösterdiğini gözden kaçırmıştı anasının konuşmasını tam izlemiş bile olsa gözlemenin doğruluğu dikkat çekiciydi.
Çocuğun ruhsal kişiliği bizimkinden alabildiğine farklıdır. Hem de bu bir nicelik değil, nitelik farklıdır. En ufak ayrıntıları toparlayan çocuk bizleri hor görürse yeridir. Çünkü bizim hiç durmadan yaptığımız zihinsel birleşim lerden habersizdir. Bu yüzden de bizlere beceriksiz, sakar, savruk baktığı şey iyi göremeyen kişiler gözüyle bakmakta olmalıdır. Çocuğun açısından bizler hiç de da ki kişiler değiliz. Ayrıntılarla ilgilenmediğimiz için bizi kaygısız, az buçuk bu da belli olmalı. Düşündüğünü dile getirebilir sey di, eminim bize güvenli olmadığını söylerdi. Tıpkı bizim o bu hem dediğimiz gibi düşünce tarzlarımız öyle taban tabana zıt ki bu yüzden de çocuklarla yetişkin bir türlü birbirine anlayamıyor.
Balon gelişimin engelleri. Uykuyu çocukla yetişkin arasındaki çatışma çocuğun gelişiminde bağımsız hareket yeteneğine eriştiği aşamada başlar. Tabii hiç kimse çocuğun görmesini, duymasını, böylece dünyasına fethetmesini tamamıyla önleyemez ama çocuk kendi başına hareketi, yürümeye, çeşitli meseleler led okunmaya başlar başlamaz iş değişir. Yetişkin çocuğu istediği kadar sevsin, içinde güçlü bir savunma içgüdüsü belirir. İki ayrı ruh hali, yani çocuğun ki ile yetişkinin ruh hali öylesine çeşittir ki belirli ayarlamalar yapılmadıkça ikisinin birlikte yaşamasına olanak yoktur ve tabii bu ayarlamalar sosyal statüsü mevki düşük olan çocuğun zararı olacaktır. Çocuğun yetişkinler çevresine uymayan hareketleri elbet kısa Ben bunu yaparken de yetişkin savunucu davranışından kendisi de habersiz olduğundan çocuğun iyiliği için ona sevgisinden böyle davrandığına inanacaktır ama yetişkin bu bilinçsiz savunması bir maske ardından yürütülecektir. Malını canın yongası belleyen yetişkin çocuğu gereğince yetiştirme görevinin ardına gizlenecek, huzurunun bozulmasına hoşgörüsüz düğüne ise çocuğu yeterince uyutarak sağlığını gözetme bahanesine bağlayacaktır. Cahil bir anne kendine çocuğuna karşı pazarla şamarla ya da ikide bir evden sokak kovalayarak savurur ama bunların ardından da yavrusunu kucaklayıp öperek gönlünü alacak ama sevgisini ortaya koyacaktır ama toplumun daha Seçkin katlarına özgü biçimcilik sevgi Esirgemez Lig sorumluluk duygusu gibi davranışları hep bir öz denetim ve disiplin kisvesi altında kabullenir. Bu yüzden de kibar Hanımlar çocuklarının elinden kurtulma da çok daha kesin ve acımasız, üst ve hesaplı hareket ederler. Çocuklar bakıcının eline verip ya gezmeye ya uykuya yollanılır. Bu kadınların evrendeki çocuk bakıcılarına karşı gösterdikleri hoşgörü, ilgi ve olağanüstü itina çocuklarının kendilerinden uzak tutulması uğruna her şeye razı olduklarını kanıtlar.
Çocuk ortaya çıkıp hareket özgürlüğü kazanır kazanmaz etrafındaki devler yanını yöresini kapatmak, tıkamak için etmediklerini koymazlar. Malını saldırganlara karşı koruma insanlar için bir doğa yasasıdır. Uluslararasında bu eğilim çok daha şiddetlenir. Bu içgüdüsel öz savunmanın kaynağı insan ruhunun bilinçaltı derinliklerinde yatar. Bu amansız olgunun ilk belirtileri yetişkinlerin yeni kuşakların saldırılarına karşı mallarını ve huzurlarında korumak için aldığı tedbirlerle gördüm ama bütün bu çabalara rağmen saldırganlık püskül tülemez, kıran kırana bir dövüş sürüp gider. Yetişkin çocuk ortada dolaşmalı demesi kolay. Anladık, kendine ait olmalı, ileride dokunmamalı, fazla konuşmamalı, faruk çağırmalı. Ne kadar çok uyursa o kadar iyi ya da evden dışarıda olmalı. Kiminle çıkıyor dışarı? Çocuğu seven biri mi, değil mi? Orası bizi ilgilendirmez diyeceğim. Yetişkinler açık konuşalım, miskinlik lerinden en kolay çareye sarılırlar. Yatırırlar yatağa. Çocuk. Çocuğun uyulması gerektiğine kim itiraz edebilir ki? Ama şu yerinde duramayan cıvıl cıvıl yavrucak belli ki doğuştan uykucu değil. Elbet uykuya ihtiyacı var, yeterince uyuması gerek ama gerekli olanla zorla yapılarını birbirinden ayırt etmeliyiz değil mi? Güçlü kişi telkinle güçsüze istemini kabul ettirebilir. Çocuğu gerektiğinden fazla uymaya zorlayan yetişkin bilinçsiz de olsa telkin gücüyle kendi istemeniz zavallıya kabul ettirmektedir. Yetişkinler ister okumuş ister cahil olsun bu canlı hareketli varlığı uykuya mahkum ederler. Zengin evlerinde iki üç ya da dört yaşında çok gerektiğinden çok uyumaya zorlanır. Yoksul ailelerde olmaz bu. Bütün gün sokakta oynarlar, anaları da ille yatın diye zorlamaz onları çünkü rahatsız etmezler analarını. Genellikle yoksul çocukları varlıkların çocuklarından daha az sinirlenir. Bunun bir nedeni de zengin çocuklarının başının belası uykudur. Belki bir seferinde 7 yaşında bir kızcağız kendisine hep gün batmadan yatırdıkları için ömründe yıldızları görmediğinden yakındı bana. "Fırsat bulursam bir gece bir dağın tepesine çıkıp sırtüstü uzanacağım, toprağı yıldızları seyredeceğim" dedi. Birçok ana baba vardır çocuklarının erken yapmasından övünür durur. Ne o? Böylece geceleri diledikleri yere gidebiliyorlar mış. Çocuğun yatağı bir eziyet kaynağı olabilir. Yetişkinlerin o geniş ferah yataklarını düşünün. Bir de o çocukların yatırıldığı kafes gibi nesneleri gözünüzün önüne getirin. Yere düşme silmiş, yataktan çıkıp onu bunu kırmasın mış, üstüne üstlük güneşiyle uyanma, bu odası da karartılır. Çocuk değil kanarya sanki. Çocuğa yapabileceğimiz en büyük yardım onun için ihtiyaçlarına uygun bir yatak sağlayıp gerektiğinden fazla uyutma belasından kurtarmaktır. Bırakmalı çocuğu yorulduğu zaman uyusun, dinlendiğinde de kalksın. Onun için diyoruz ki o kafes biçimi çocuk yatakları çöplüğü atılmalı. Çocuk için yere yakın doğru dürüst bir sedir hazırlanmalı, istediği zaman yatsın, istediği zaman kalksın. Çocuğun ruhsal yaşamına yararlı ve uygun bütün yenilikler de olduğu gibi alçak yatakta ekonomiktir. Çocuk sade eşyaları ister çapraşık eşyalar gelişimine yardımcı değil engel olur. Birçok ailelerde bu dediğim yatak devrimi alçak bir sonra ile başarılı. Bu sayede çocuklar akşamları kendiliğinden güle oynaya yatağına yatıyor, sabahları da kimseyi tedirgin etmeksizin kalkıyor. Bu gibi örnekler yetişkinlerin kendi istemlerini çocuklara zorlamaları yüzünden nasıl hem kendilerini hem de ne kadar rahatsız ettiklerini açıkça ortaya koyuyor. Aslında pekala gezgine sokabilecek leri savunma etkileri yüzünden çocuklarının ihtiyaçlarını aykırı davranıyorlar. Bütün bunlardan anlaşılıyor ki yetişkin çocuğun ihtiyaçlarını doğru yorumlayıp onları karşılamaya ve yavrusuna elverişli bir ortam hazırlamaya bakmalı. Ancak böylece insanlığa gerçekten yararlı olacak yeni bir çağ açılabilir.
Yetişkinler çocuğa kendinden büyüklere itaatte zorunlu bir varlık, bebekken de yastık gibi taşınacak bir eşya gözüyle bakmaktan vazgeçmeli. Çocuğun gelişiminde kendilerine ikinci derecede bir rol düştüğünü kavramıdır lar. Yardım edebilmeleri için onları anlamaya çalışmalıdırlar. Anasının ve eğitimi ile ilgili herkesin amacı ve isteği bu olmalı. Çocuk yetişkinden tabii ki zayıftır. Kişiliğini geliştirebilmesi için yetişkin kendini dinleyip çocuğunun gösterdiği yolu tutması gerekir. Çocuğu anlayıp onun izinden gitmeyi de ayrıca belirlemeli. 111 yürüme. Yetişkin izlemesi gereken yol kendi çıkarından vazgeçip büyümekte olan çocuğun ihtiyaçlarını kendine uydurmaktır. Üst düzeydeki hayvanlar yavruların ihtiyaçlarını kendilerini ayarlarken içgüdüsel olarak böyle hareket ederler. Anası yavru fili sürünün arasına getirdiği zaman koskoca hayvanlar adımlarını yavrunun adımlarına göre ayarlarlar, yorulup durunca onlarda durur. Bizden başka toplumların yaşamlarında da buna benzer davranışlara rastlanıyor. Bir gün bir Japon'un küçük olduğunu gezmeye çıkardığını gördüm. Peşlerine düştüm. Bir buçuk iki yaşlarındaki oğlan birden durup babasının bacağına sarıldı. Adam da durdu. Oğlan oyunu bitirince yedek yerinden kıpırdamadı ancak olan babasının etrafında dönmekten çıktıktan sonra yeniden yürümeye koyuldular ama gene ağır. Az bir süre sonra olan kaldırımın kenarına çöktü. Babası da yanında dinlendi. Ciddiydi ama olağanüstü bir davranışta ne gibi bir hali yoktu. Oğlunu gezmeye çıkartmıştı, birlikte yürüyordular. Hepsi o kadar. Dengesi sağlamak ve iki ayağı üzerinde ilerlemeye gerekli hareketleri koordine etmeye öğrenebilmesi için çocuk için en uygun gezinti tarzı da budur zaten. Öbür memeliler gibi insanın eli ayağı da dört ama dört ayak değil, iki ayak üzerinde yürüyor. Gerçi maymunların yerde yürüdüklerini de destek olarak kullandıkları uzun kolları var ama insan sırf iki ayağının üzerinde dengeli olarak yürüyebilen tek hayvan. Dört ayaklılar yürürken sırayla bir ön ayağını, bir de ona çapraz Arda ayağını kaldırır, öbür ikisi yerdedir ama insan yürürken bir bu ayağına bir öbür ayağına dayanır. Doğa bu yer değiştirme sorunu çeşitli biçimlerde çözüme bağlamıştır. Hayvanlar yürümeyi içgüdüleriyle öğrenir, insan ise ısrarlı ve gönüllü çabasıyla belirler yürümeyi. Yürümeyi çocuk yürüme yeteneğini gökten zembille değil, yürüye yürüye anaların babaların onca bu karşıladıkları ilk adım doğanın fethinde büyük bir adımdır ve genellikle bir yaşından iki yaşına geçiş günlerine rastlar. Çocuk için yürümeyi öğrenme ikinci bir doğuştur. Böylece çaresiz bir yaratık olmaktan çıkıp kendi başına hareket edebilen bir yaratık haline gelir. Yürümede ki başarısı çocuğun normal gelişimi bakımından doğru olarak baş ölçüp beline gelmiştir ama ilk adımları atmakta iş bitmez. Bu alıştırmayı hiç sektirmeden sürdürmesi gerekir. Yürüme çabalarında çocuğu giden dayanılmaz bir durdu vardır. Bu işte gözüpek, hatta gözü karadır. Yiğit cesine riski göze alıp zafere doğru pervasızca ilerler. Çocuğun bu amaca yönelik içindeki gözüpeklik ve hız karşısında yetişkinler aslında engel olmaktan başka işe yaramayan güvenlik tedbirlerine başvururlar. Çocuğu ya oyun kafesine kapatırlar ya da düpedüz dizgine vururlar. Gezmeye çıkardıkları zaman pekala yürüye bildiği halde arabayı oturturlar. Ayakları kısa olduğu için büyüklerin yürümesine ayak uyduran o uzun yürüyüşe dayanamıyor bahanesiyle askıya alınır. Parayla tutulmuş bakıcıyı bile çocuğun yanına kalktıklarında genel yetişkinlerin yasası yürürlüktedir. İçi zerzevat doluymuş gibi süreler arabayı meyve haline mal yetiştirecekler dir sanki. Menzile vurulduktan sonra ancak çocuk parkın çimenine boşaltılır. Bütün bu sıkı tedbirler sözde çocuğu tehlikeye karşı korumak içindir. Bedenini koruyacağım derken ruhsal gelişimini ayaklar altına aldıklarının farkında değillerdir. Bir buçuk iki yaşları arasında bir çocuk kilometrelerce yürüyebilir, merdiven çıkar, rampa iner ama onun yürümekten muradı bizimkine uymaz. Yetişkin belirli bir menzile, bir dış amaca yönelir, oraya doğru bodoslama yürür. Düzenli bir görünüşü vardır, yolu tuttu mu bir kez adeta makine gibi ısrarla menziline varıncaya dek yürür de yürür. Oysa çocuk işlevlerini geliştirmek üzere yürür, menzili değil, amacı vardır ve bu amaç özünde yaratıcı bu amaçtır. Ağır yürür, yürümenin ritmini bulamamıştır daha, belirli bir menzile burnunun doğrusuna gittiği de yoktur. Yolunun üzerindeki nesnelerle ilgilenir, her çiçekten bal toplayan bir arı gibi dikkatli oradan oraya konar. Yetişkinler çocuğa yardım etmek istiyorlarsa hem koca adımlar atmaktan hem de o belli menzile yönelme alışkanlığından onun hatırı için vazgeçmelidir ler.
Bir zaman Napoli'de genç bir çiftle tanıştım. Bir buçuk yaşında bir çocukları vardı. Yazları denize girmek için oturdukları evden kumsala dik bir yokuştan aşağı birikimi kadar yürümek zorundaydılar. Çocuklarını da yanlarına almak istiyorlardı ama kucakta taşımak gözlerini korkutuyordu. Çocuk kendi başına yürüye koşa o yokuşu inerek sorunu kökünden çözüm verdi. Arada bir duruyor, çiçekleri elliyor ya da çöküp çimene oturuyor, karşıdan gelen hayvanlara bakıyordu. Böyle ağır ağır yolda mola vere vere her gün içme hiç yorulmadan anasının babasının gözünü ve o dik yokuşu inip çıkmaya başladı. Öte yandan çocuklarının bu gibi başarı heveslerini anlamayıp mağaranın karı neden analar da vardır. Kadının biri bir zamanlar yakındığı bana yeni yürümeye başlayan çocuğu merdivenlerin alt başına geldiklerinde feryadı basıyormuş. Merdivenden korkuyor herhalde diye sızlıyordu kadın. Oysa yavrucak kucağa alınmasına isyan ediyordu. Merdiveni kendi başına çıkmak istiyordu. Üstelik basamakları ellerine dayayarak bedenine dengelemek tende hoşlanıyordu. Bahçede çimenlerin üzerinde tutunacak bir şey bulamıyordu. Sonra da üstüne oturmak için tam boyuna posuna göre o basamaklardan hala sandalye mi olurdu? Çocuk bu koşacak, oynayacak, merdivenlerden elif çıkacak, o mutlu yoksul çocuklar karışanları görüşenler olmaksızın sokaklarda nasıl fır dönüyorlar, kazaya uğrar lar mış? Onca ağızlar o tehlikeye atlatmanın da yolunu yordamını öğrenirler ama uyuşuk ürkek zengin çocukları sanki tehlikeden kaçabiliyor mi? Ama aslında bir çocuğun normal gelişimi için gerekli hareket özgürlüğünden yoksun kılmasından daha büyük bir tehlike olur mu? Öte yandan hem zengini hem yoksulu gelişimi bakımından hiçbir yardım görmüyor. Biri yetişkinler sokağın tehlikelerine salınıyor, öbürü ise tehlikelerden koruyalım diye anasının babasının etrafına diktikleri engeller arasında bunu alıp gidiyor. Tehlikenin en büyüğü ile doğru dürüst büyüyememe tehlikesiyle karşı karşıya kalıyor. Oysa çocuk adam olma yolunu tutmuştur, onun yolunu kesmeyin yeter.
Aeron 2.el psikologların çocuğun normal gelişimine ölçüp saydıkları 3 büyük aşamadan ikisinin hareketle ilgili oluşu ilginçtir. Bu iki motor işlevi çocuğun geleceği bakımından bir çeşit zayiçe nasılsa yeridir. Bunlar yürüme ve konuşma işlemleridir. Nitekim bu çetrefil faaliyetler çocuğun hareket ve ifade araçları üzerine ilk zaferini kazandığına kanıtlı kederlere bu. Ama yürüme insanın öbür hayvanlarla paylaştığı bir yetenek olduğuna göre dil düşüncenin ifade aracı olması bakımından sırf insanlara özgü bir yetenek. Hayvanın bitkiden farkı mekan içinde hareket edebilmesidir. Bu hareket kol ve ayak gibi özel organlar tarafından gerçekleştirildiğinde.
Yürüme tarzı temel karakteristik niteliği kazanır. Gene de insanın mekan içinde hareket edebilme yeteneği bütün yeryüzünü içine alacak kadar gelişmiş olmasına rağmen, yürümenin kendi başına insana özgü bir nitelik sayılmaması gerekir.
Buna karşılık, insanın zekası ile yakından ilgili iki vücut hareketini, yani konuşmaya yarayan dil hareketi ile çalışmayan el hareketleri bambaşka bir önem taşımaktadır. İnsanın tarih öncesinde belirli bir yörede bulunup bulunmadığını, araç olarak kullandığı yontulmuş ve parlatılmış taşların varlığından anlarız. Araç kullanma yeteneği, yeryüzündeki canlı varlıkların biyolojik tarihinde yeni bir aşamaya gösterir.
Dilde eleme şu kayaların üzerine kaydedilmeye başlandığında, insanlığın geçmişinin tutanağı haline gelir. İnsanın karakteristiklerinden biri de ellerini kullanmadan kazandı özgürlüktür. Ön ayakları, yani kolları, hareket aracı olmaktan çıkar, zekânın gereçleri arasında yer alır. Zekâsının hizmetindeki ellerini kullanmakla insan, diğer yaratıklardan daha üstün bir düzeyde olduğunu göstermekle kalmaz, aynı zamanda insan doğasının temel birliğini ve bütünlüğünü ortaya koyar.
Onca ince ve karmaşık nesne olan insan eli, zihnin kendini açığa vurmasına elverdiği gibi, bir de bütün varlığın çevresiyle özel ilişkiye girmesini sağlar. Denilebilir ki insan çevresine elleriyle sahip olur. Zekâsının kılavuzluğunda ellere çevresini geliştirir. Böylece dünya yüzündeki görevini yerine getirmesini sağlar.
Çocuğun zihinsel gelişimini belirlemek istiyorsak, zekice hareketlerine ilk belirtilerinden başlayarak ele almamız, yani konuşma ve ellerini kullanma, onu incelememiz gerekir. İnsanlar zekânın bu iki dış belirtisini, yani dil ve el hareketlerinin önemini içgüdüsel olarak kavramış, onları insan türünün belli başlı özellikleri olarak kabul etmişler. Ama bu daha çok yetişkinlerin sosyal yaşamıyla ilgili konulara yönelik bir tutumdur.
Örneğin, bir erkekle kadın evlenecekleri zaman el ele verip evliliklerini adeta mühürler. Söz verirken, vaatte bulunurken, selam verirken el kaldırılır. Bu örnekleri dilediğimiz kadar çoğaltabiliriz. Anlaşılıyor ki insanlar eli, egolarının birliklerinin görüntüsünü saymaktadır. Öyleyse çocukta bu temel insan faaliyetlerinin gelişmesine kutsal belirlemeli, küçücük ellerin dış nesnelere ilk uzanışı yetişkinlerce meraklı sabırsızlıkla beklenmeli değil mi?
Oysa yetişkin bu elleri beş para etmez bir takım nesneleri kırar döker diye durdurmaya kalkışır. Hemen "Elleme, bunu elleme" deyip durur. Bilinçaltının gölgelerinde dolaşan bu kaygı vardır ki yetişkin hemen bir savunma hattı kurar ve diriliğini düzenlerini tehdit eden bir yaban güçle karşılaşmış sırasına tertiplere girişir.
Zekâsını geliştirebilmesi için çocuğun çevresinde görebileceği, sesini işleyebileceği nesnelere ihtiyacı vardır. Kendini hareketleriyle, ellerinin emeği ile geliştirme zorunda olduğuna göre, çalışabileceği bir takım şeylere muhtaçtır. Oysa aile çevresinde bu ihtiyacı boş verilmektedir. Çocuğu çevreleyen eşyalar yetişkinlere aittir, onların kullanmaları için tasarlanmıştır. Çocuk için tüm yasaktır, tabudur. Böylece gelişiminin bu dönüm noktası ona "Dokunma, ona dokunma!" yaygarası içinde bulunduğu uğratılır.
Çocuk pazara bir şeyi eline geçirdi mi, nasılsa bir kemik kapmış köpek yavrusu misali ıssız bir köşeye gezinir. Birisi gelir elinden alır endişesi içinde onu gebeler durur. Çocuğun hareketleri rastgele değildir. Benliğinin, egosunun yönetimi altında örgütlü hareket için gerek o rasyonel kurmaya çalışır. Bu arada karşısına çıkan başka deneylere yüz vermeyerek benliğine ifade, yani konuşma organlarını koordine eder, örgütler ve gelişmekte olan ruhu ile bütünleştirir.
Öyleyse çocuğun kendi eylemlerini belirleme ve yürütmeden özgür bırakılması gerekir. Kendini yoğurma ve biçimlendirme süreci içinde olduğu için hareketlerinde rastgele ve geçici ilkelere yer vermeyen belirli bir özellik vardır. Çocuk öyle amaçsız koşup zıplamaz, sırf ortalığı altüst etmek için onu bunu ellemez. Yapıcı hareketleri yetişkinlerin hareketlerine dayanmaktadır. Onlara bakıp eşyaları nasıl kullandıklarını izleyerek işe girişir, onları taklit eder.
Çocuk etrafındaki yetişkinler gibi hareket etmeye çalışır, onların kullandıkları nesnelere el atar. Bundan dolayı eylemleri doğrudan doğruya ailesi ve sosyal çevresiyle bağımlıdır. Çocuk yerleri süpürmek, bulaşık yıkamak, çamaşır yıkamak, kendini yıkamak, saçını taramak falan ister. Çocuğun bu doğal eylemine taklit deniyor ama bu terim yerinde değil. O çocukta taklit örneği maymunun taklitçiliğinden farklıdır.
Çocuğun yapıcı hareketlerinin ruhsal bir kökeni vardır ve yapacağı zihinseldir. Her zaman bilgi hareketi önceler. Çocuk bir şey yapmaya kalktığında önceden ne yapacağını bilir. O hareketi bir başkasının yaptığını görmüştür, onu kendi de yapmak istemektedir. Bu anlattığım konuşmayı öğrenme süreci için de geçerlidir. Çocuk çevresinde konuşulan dili kapar, daha önce işitmiş olduğu sözcük belleğinde dir ama o sözcüğü içinde bulunduğu alanın ihtiyaçlarına göre kendi kullanır.
Sözcüklere kullanırken çocuk papağan gibi davranmaz, sırf sesi taklitle yetinmez, edindiği biriktirdiği bilgiyi kullanır. Çocuğun taklidi hiçbir zaman mekanik değildir. Çocukların faaliyetini ve yetişkinlerle ilişkilerini anlamak istiyorsak bunu göz önünde tutmalıyız. Temel hareketler çocuk gözlemlediği yetişkinler gibi mantıklı bir biçimde harekete başlamadan önce kendi özü için ve yetişkinlerin bir türlü anlayamadığı bir biçimde kullanarak eyleme geçer.
Bir buçukla üç yaş arasındaki çocuklarda görülür bu. Sözgelimi bir seferinde 18 aylık bir çocuk görmüştüm. Yeni ütülenmiş bir deste peçete bulmuştu. Nereden ele geçirdiyse peçetelerden birini çekti aldı, özene bezene tuttu elinde. Buluşmasın diye bir elin üstüne kapatıp peçeteyi adeta törenle odanın karşı köşesine götürdü ve "Bir!" diyerek yere koydu. Derken gittiği gibi döndü geriye. Belli ki özel bir duyarlılığın etkisi altındaydı. Eski yerine gelince ikinci peçete alıp gene aynı yoldan karşıya geçti, gene yere bıraktı peçeteyi ve gene "Bir!" dedi. Peçeteler tükeninceye dek bu hareketi tekrar etti. Sonra da aynı törenle peçeteler eski yerine taşındı. Peçeteler eskisi kadar temiz değilse de katları bozulmamıştır büsbütün karışmış değildi. Allah'tan aileden kimse yoktu görünürdü, yoksa "Dur yaramaz seni!" yaygısı çoktan coşmuş, yavrucuğun elleri yediği şamardan kıpkırmızı kesilirdi.
Çocukların ilgisini çeken temel işlerden biri de kişinin kapağını çıkarıp yerine yerleştirmektir. Özellikle şişe camdan ve rengarenk olursa, tek severler bu işi. Tutkun oldukları bir uğraş daha vardır: kutuların, dolapların kapaklarını açıp kapamak. Ana baba çocuğun kendi eşyalarını el sürdüğünü görmesin! Kızılca kıyamet kopar.
Yetişkinlerde eşyalarını çocuğun eline verip kıracak değiller ya diyeceksiniz ama unutmayın ki çocuk ille de o şişeyi, o dolabı, o kutuyu istemiyor ki. Ona yapmak istediği hareketleri yürütebilecek nesneler gerekli. O işe yarayacak nesneler sağlansa ortada mesele kalmayacaktır. Dıştan bakılınca belirli bir sonuca yönelik olmayan bu temel eylemler, insan denen işçinin ilk çelimsiz çabaları gözüyle görülebilir.
Çok küçük çocuklar için hazırladığımız bazı gereçler, örneğin bir kütüğe oyulmuş delikleri oturtulan dereceli silindirler, çocuğun yaş ve bu belirli dönemin ihtiyaçlarını karşılamak üzere tasarlanmış olduğu için çok başarılı sonuçlar verdi. Çocuğu kendi başına bırakmak ilkesine yetişkinlerin aklı kolay yatıyor ama zihinlerimizde bunun gerçekleştirilmesini önleyen köklü bir takım engeller var.
Yetişkin, çocuğun isteklerine uymaya ve eldeki eserlere dokunup oynamasına razı olmaya karar verse bile, özünde öyle belirsiz dürtüler var ki çocuğun kendi buyruğu altına almaya zorluyor. Görüşlerinize yakınlık duyan niye orta bir genç hanım dediklerimizi iki buçuk yaşındaki çocuğuna uygulamaya heves etti. Bir gün oğlanın su dolu sürahiyi oturma odasına getirdiğini görmüş. Sürahi de ağır, güç bela taşıyor, ikide birde olan kendi kendine "Dikkat et, dikkat!" diye söyleniyormuş. Kadın acımış olana, elinden alıp masanın üstüne koymuş. Çocuk buna çok üzülmüş. Ona çocuğunun üzüldüğünü fark etmiş ama oğlunun yok yere yorulmasına gönlü razı olmadığı için müdahale ettiğinden ötürü de kendini haklı görüyor.
Kadın benden öğüt isterken yanlış yaptığını biliyorum dedi. Bu sorunun başka bir yanı aklımı çeldi: Yetişkinlerin çocuğa karşı mal canlısı oluşları zihnime takıldı. "Evde porselen var mı? Fincan mesela? Bırak bakalım, taşısın oğlun ne olacak?" dedim. Kadın öldü mü tutmuş anlattı sonradan. Olan tüy gibi hafif porselen kabı büyük bir itina ile ve dikkatle attığı her adımı hesaplayarak taşıyıp yerine koymuş. Bu sıra ama iki duygunun arasında, çocuğun çabasına saygı ile malına karşı duyduğu kaygı arasında parçalanmış. Gene de çocuğa karışmamış. Böylece çocuk ruhsal gelişimi için bu önemli işin üstesinden gelme olanağı bulmuş.
Çocuğun çalışma içgüdüsünün önemini anlamayan bir yetişkin, bunun ilk belirtisi ile karşılaşınca çalacaktır. Bir takım fedakârlıklarda bulunmak zorunda olduğunu görür. Kendi öz benliğinden bir şey gözden çıkarması gerekmektedir. Bu bilinen sosyal yaşamla bağdaşmaz ve ilişkiler çevresinde çocuk kuşkusuz toplum dışı bir varlıktır ama günümüzde yapıla geldiği üzere onu toplum dışı kılmak büyümesini kösteklemekten başka bir şey değildir.
Bunun çaresi çocuğa eğilimlerini ortaya koyabileceği elverişli bir çevre hazırlamaktır. Çocuk ilk sözü söylediğinde özel bir hazırlığa gerek yok çünkü nasıl olsa ağzında ilk gebe dediği sözler evde sevinç haykırışları uyandıracaktır. Ama o küçücük ellerin ilk çalışma çabaları gösterdiği çalışma isteğine uyan bir takım nesnelere ihtiyaç gösterir.
Çocukların boylarından büyük işlere kalkışmalarını da gördüğümüz olur. Bu çelimsiz haliyle bunca yükün altına nasıl gidiyor diye şaşar kalırız. Kimi zaman da küçücük çocuklar çalışmalarında kendilerinden olmayan bir ustalık ve titizlik gösterirler. Yeter ki çevre elverişli olsun.
13. Ettiğim çocuğun ellerini kullanma ihtiyacında olduğunu anlamayan ve bunu çalışma içgüdüsünün ilk belirtisi bu karşılamaya yanaşmayan bir yetişkin, onun gelişmesini engelleyebilir. Bu her zaman yetişkin savunucu bir davranış takılmasından yeri gelmez, daha başka nedenler de olabilir. Söz gelimi, yetişkin eylemlerinin sonucuna gözünü dikmiştir. Kullandığı araçları da kendi zihinsel tutumuna göre seçer. Askeri çaba diye bir çeşit doğa yasası vardır onun gözünde. En kısa zamanda amacına erişmesine el verecek en kestirme araçları seçmeye bakar.
Çocuğun görünüşte boş yere bir takım eylemlere giriştiğini görünce yetişkin hemen üzülür ve ona yardıma kalkışır. Çocuğun en olmadık, en hurda şeylere karşı gösterdiği coşkunluk yetişkin yadırgar. Çocuk diyelim masa örtüsünün çarpık olduğunu görünce, nasıl örtülmüş olması gerektiğini hatırlayarak olanca coşkunluğuyla onu beceriksiz hareketlerle ama ısrarla düzeltmeye kalkar. Gelişiminin işte bu dönemini geçirmekte olan bir çocuk için bu anlı şanlı bir eylemdir ve bunu ancak o karışmaz, engel olmaya kalkmazsa başarabilir.
Çocuk saçını taramak mı istiyor? Yetişkin bu soylu isteyen karşısında cinifrit olur. Çocuğun saçını gereğince ve tez elden taramayacağını, bu işin üstesinden gelemeyeceğini bilir ya. İşte o zaman bu yapıcı ve zevkli işle uğraşan yavru bir de bakar ki o ne yapsa başa çıkamayacağı kocaman varlık başında bitmiş. "Saçını ben tarayayım!" deyip tarağı elinden kapı vermiş.
Yetişkin sinirlendiren şey çocuğun sade yapamayacağı bir işte yok yere uğraşması da değildir. Asıl kendisini içinden farklı bir çalışma ritmini, eylem tarzını da kabul edilmemektedir. Ritim dilediğimiz anda değiştirebileceğimiz rastgele bir kavram değil, ritim kişinin vücut biçimi gibi temel bir özelliğidir. Bizler hareket ritmi kendimiz içine uygun kimselerle düşüp kalkmaktan hoşlanırız. Meşrebimize etmemize uymayan işlere koşturmaktan da hiç hoşlanmayız. Sözgelimi yarı felçli biriyle birlikte dolaşma çok bunaltır. O titreyen elleriyle kahve fincanı ağzına götürürken içimiz daralır. Kendi hareket özgürlüğümüz de bu tutukluk arasındaki çelişki gözümüze batar. Ne yaparız o zaman? Ona yardım bahanesiyle fincanı elinden alıp "Ben içeceğim sana!" diye ablanız üstüne. Aslında dilediğimiz yardım değil bu, kendimizin ki ne yabancı hareket ritmine son vermektir.
Yetişkin de çocuğa aşağı yukarı böyle davranır. Bilinçsizce kalkar çocuğun o doğal ama ağır ve hesaplı hareketlerini engeller. Böylece bir sinek o varmış gibi o tedirginlik konusunu ortadan kaldırır verir. Buna karşılık test ve hızlı bir ritimle girişmesi şartıyla çocuğun deli bozuk hareketlerine göz yummaya hazırızdır. Deli dolu bir yavrunun yarattığı kargaşaya dayanıklı bile razı yıldır. Çocuk kendi kafamıza göre bir yol yordam tutturmuş olduğu için ona karşı sabrımızı kullanırız ama çocuk ağır ağır kendi ritim ince harekete koyuldu mu dayanamayız, burnumuzu sokarız hemen. Çocuğun tarzı yerine kendi şevket tarzımıza da yatırırız. Lakin böyle davranmakla çocuğa yardım etmek bir yana, onun ihtiyaçlarını ayaklar altına aldığımız aklımıza bile getirmeyiz. Çocuğun serbestçe hareketlerini önler, doğal gelişimini köstekleriz.
Büyükler üzerine "Seni yıkayacağız, seni giydireceğiz" diye geldikçe, sözüm ona kuyusuz bebeğin feryadı basması, büyüme çabası süresince karşılaştığı bütün bu engellere isyandır aslında. Ama hangimizin aklına gelir ki yaptığımız o yersiz yardımlarla çocuğun yaşamına zehir etmekteyiz. Bunlar ömür boyunca acısını çekeceği çeşitli baskıların başlangıcıdır. Japonlar töreleri uyarınca çocuk mezarlarının üzerine ufak ufak taşlar bırakırlar, bunlarla oyuncak hisarlar kurup eğlensinler diye. Ama gene töreye göre bu oyuncakları cinler gelip yerle bir edermiş. Geceleri ölü çocukların çektiği hayali çileyi dile getiren bu görenek, çocuklar Eva gördüğümüz eziyetlerin bilinç altımızdan dışa kuruluşuna bir örnek sayılsa gerek.
114. Zoraki kişilik. Yetişkin çocuğun yerine hareket ederek kendini onun yerine koymuş olur. Bununla da kalmaz, kimi zamanda daha ince bir oyuna başvurarak çocuğa kendi istediğini zorlar. Yani çocuğun ismi yerine kendi ismini dayatmaya kalkar. İşte o zaman harekette bulunan çocuk değil, onun aracılığıyla kendi başına buyruk işgören yetişkin dir. Charcodeat ünlü psikiyatri kliniğinde hisleri hastalarının kişiliklerine hipnotizma yoluyla kişilik ikamesinin mümkün olduğunu gösterdiğinde büyük bir gürültü kopmuştu. Bu deneyleri insan doğasının temel özelliklerinden sayılan insanın kendi hareketlerine egemen olduğu inancına balta indirmiş sayıldı. Ama Charcode deney yoluyla gösterdi ki bir hastaya kendi kişiliğini getirip ipnotizm acının kişiliğine edindiği sonrası ve inancı açılana bilmektedir.
Bu deneyler sayıca sınırlı ve bir klinikte yapılmış olmasına rağmen yeni çalışmaları ve buluşlara yol açtı. Parçalanmış kişilikler, bilinçaltı ve aktarmalı ruhsal bu gibi konularda ilerlemeleri elverdi. Çocuk kendi bilincine varmaya başladığı, duygularının da yaratıcı bir süreç içinde bulunduğu dönemde bu gibi telkinlere bütün açıktır. Yetişkin çocuğun kişiliğini sızıp onun istemini ve yaşantısını kendi isteme ve yaşantısıyla harekete geçirebilir. Okullarımızda gördük ki çocuğa bir şey fazla coşkunlukla ya da abartılmış hareketlerle "Şöyle yapılacak, böyle yapılacak" diye gösterildiğinde yavrunun kendi başına düşünme ve yargıya varma yeteneği bastırılıyor. Kendinden daha güçlü olan bir başka ego, yani benlik tarafından çocuğa buyrulan hareket onun benliğinden ayrı, bunun içinde benliğini aykırı düşüyor. Bu yabancı benlik çocuğu kendi eğlen gücünden yoksun kılıyor. Gerçek yetişkinler bunu belki bile bile yapmazlar ama sonuçta sözünü ettiğimiz hipnotizma benzeri telkinlerle çocuğu egemenlikleri altına alıyorlar, onu kendilerine bağlıyorlar.
Bu sorunla ilgili başımdan geçen birkaç örnek var. Bir seferinde iki yaşında bir çocuk görmüştüm. Ayakkabı ve temiz yatağın üstünde koşuyordu. Hemen ayakkabılarını çıkarıp bir kenara koydum, "Kirli bunlar!" deyip elimle yatak örtüsünü temizleyip düzelttim. Bu olaydan sonra yavrucak ne zaman bir çift ayakkabı görse yanına koşup "Piçsiniz!" diyor. Derken yatağa gidip "İşte kirlenmiş!" olmadığı halde yatağı temizliyordu.
Bir başka örnek. Genç bir kadına bir paket geldi bir gün. Sevinçle açtı paketi. İçinden bir ipek mendil çıktı. Küçük kızına verdi. Bir de "Bu çıktı!" o da ağzına götürdüğü "Freddy mızıka!" diye haykırdı. O günden sonra da ne zaman eline bir kumaş parçası geçse "Mızıka!" diye seslendi.
Yetişkinlerin çocukları büyük tepki uyandıracak kadar kesin olmayan yasaklamaları da çocuğun hareketlerini köstekleyici etkiler gösterebilir. Bu gibi ayak bağı orucu tepkilerin kaynağı daha çok okumuş ciddi yetişkinler ve özellikle kibar bakıcılar dır. Dört yaşında bir kız Minesi'nin malikanesinde kalıyordu bir yaz. Bahçedeki hava bu ikisinin musluğunu açmayı heves etti. Tam elini uzatırken birden elini çekti. Yanındakinin "Esia, yavrum, açtı su nasıl fışkırıyor bak!" diye yüreklendirmeye kalkınca da "Adım izin vermiyor!" diye karşılık verdim. Yine üsteledik. Cadısı bu işte bir sakınca olmadığını söyleyeceğin ibadeti çocuk sevinçten yüzü ışılda, elini uzatırken gene irkildi. Vazgeçti birden. Dadı'nın yasağı denesin yüreklendirmelerinden biri ağır basmıştır.
Buna benzer bir olayda yedi yaşlarında bir çocuğun başından geçti. Otururken ileride dikkatini çeken bir şey oldu mu yerinden kalkıp ona doğru gitmeye davranacağı sırada sanki kendini tutan bir şey varmış gibi birden duraklıyor, yerine kökü veriyordu. Konu böyle köstekleyen efendi kimdi acaba? Ne kendine ne anası babası biliyordu bunu. Bu tuttuğun nedenini kendi bile unutmuştu ama acısını ömür boyu çekecekti.
A çevre sevgisi. O çocuğun telkinlere açık oluşuna ise ruhsal gelişimine yardımcı olan ve çevre sevgisi diye adlandırabileceğimiz iç duyarlılığın abartılmış hali olarak bakmak gerekir. Çocuk hırsı bir gözlemcidir, özellikle yetişkinlerin eylemlerine ilgi duyar, onları taklit etmek ister. Bu açıdan yetişkin sorumluluğu büyüktür. Çocuğun ilerideki hareketleri için bir esin kaynağı ve bir kılavuz olmanın sorumluluğunu duymalıdır. Ama çocuğun önünde ve bu sorumluluk duygusu içinde hareket ederken kendisini seyreden yavrunun hareketlerini bütün ayrıntılarıyla görebilmesi için de ağır ve sakin davranmalıdır.
Yetişkin böyle yapmayıp kendi doğal eylemlerine uyacak olursa, çocuğu eğitecek, ona kılavuzluk edecek yerde yavrunun ruhunu kendi hızlı hareket ritmine zorlar. Böylece telkin yoluyla kendini çocuğun yerine koymuş, onu ikame etmiş olur. Duyu nesneleri gereçleri bile tabi çekici ve renkli olanları çocuğun üzerinde etkiler yaratarak tıpkı bir mıknatıs gibi çeşitli hareketleri çocuğa telkin ederler. Bu aleminin filmi de alınmış olan bir deneyi bu bakımdan ilginç. Deneyin konusu sakat ve normal çocukların aynı nesillere karşı gösterdikleri değişik tepkilerin ayırt edilmesi. İki grup çocuk almış, yaşları ve kökenleri hemen hemen bir. Geniş bir masa üzerine işlerinde bizim çocuklar için hazırladığımız gençlerden bazıları dahil olmak üzere bir alay nesne koymuş. Filmde bir grup çocuğun olaya girişi gösteriliyor. Hepsinin gözleri parlıyor, önlerinde serili Duran çeşitli nesnelere ilgi ile bakıyorlar. Cıvıl cıvıllar, yüzlerinin güreşlerinden bunca çekici nesneye bir arada görmenin mutluluğu okunuyor. Her biri eline bir şey geçirip çalışmaya başlıyor, derken onu bırakıp başka bir şey alıyorlar ellerine. Böylece o gerçekte bu gece sekip duruyorlar.
Filmin bu bölümü bitince iki grup içeri giriyor. Ağır hareket ediyorlar, dur atlıyorlar, etraflarına bakıyorlar. Gereçleri ellerine aldıkları pek yok. Masanın çevresinde topla yaşıyorlar, hareketsiz duruyorlar. Filmin ikinci bölümü hep böyle sona eriyor. Bu iki gruptan hangisi normal, hangisi sakat çocuklar acaba? Sakat çocuklar o oradan oraya koşan, gereçlerin birini bırakıp birini alan, her şeyi el atan ve mutlu görünen canlı çocuklar. Seyirciler bunların daha zeki oldukları kanısına varıyorlar. Çünkü yetişkinler bir oyuncaktan ötekine, bir ilgi konusundan ötekini atlayan değişken ve bir bakıma iştahlı çocukları daha zeki belli gelmişlerdir. Oysa aslında normal çocuklar gayet sakin ve telaşsız hareket ediyorlar. Filmde de uzun bir süre kımıldamıyor, gözlerine kestirdikleri geleceği ölçüp biçiyorlar. Bundan da anlaşılıyor ki sakin ve ölçülü hareket, tutarlı düşünceleri davranış normal çocuğun özelliğidir.
Profesörlerine deneyi öteden beri benimsenmiş görüşleri aykırı düşüyor. Çünkü alelade bir çevre içinde zeki çocuklarda filmde gördüğümüz sakat çocuklar gibi davranıyor. Okullarımızdaki normal çocukların davranışı bambaşkadır, ağırdır, ölçülür hareketleri iki tarafından denetlenir, aklı tarafından yönetilir. Böyle bir çocuk gördüğü nesnelere elbette kayıtsız kalmamıştır ama bu izlenimlerini dizginler. Sonuçta da onlardan gereği gibi yararlanmasını bilir. Özenen şey amaçsız koşuşma değil özdenetim dir.
Çocuğun motor yani denetim organlarına sahip olup sarsak davranmaması son derece önemlidir. Aklının yönetiminde hareket etme yeteneği dikkatini yoğunlaşmasına olanak sağlar. Zihnin böyle yönelişi ve tek bir nesne üzerinde toplanıp eyleme geçişi kökeni çocuk ruhunun derinliklerinde yatan bir olgudur zaten. Ölçülü bicili düşünceli hareket etme yeteneği hepimiz için normal ve sağlıklı olanıdır. Bu kendine düzenli hareketlerde ortaya koyan bir iç disiplinin belirtisidir. Bu içi disiplin olmadıkça kişinin hareketleri denetiminden çıkar, bir başkasının yönetimi altına girer, dümeni kokmuş bir tekne gibi de sonunda kayalara çarpıp atar. Çünkü bir başkasının isteme disiplini eylem yaratmaya elverişli değildir. Böyle bir dış etki bu çeşitlerin eylem için gerekli örgütlenmeye yerine getirmeye engeller. Bu gibi durumlarda bireyin kişiliği bölünmüştür. Böyle birşey çocukta olduğu zamanda doğal çizgideki gelişme olanağı kaybolur. Böyle bir çocuk bir balonla bir çöle inmiş, derken balonu rüzgara kapılıp uzaklaşınca ortada kalmış bir adama benzer. Balonun yitirmiştir, çevresine bakar, onun yerini tutacak hiçbir şey yoktur. İşte bu hal çocukken yetişkinlerin hışmına uğramış bir insanın halidir. Zihni gelişmemiş, kişiliği kararmış, ifade araçları dağılıp gitmiş ve adeta doğal güçler karşısında bir kurban durumuna düşmüştür.
Ama 15. Hareket ruhsal gelişim de bedensel faaliyetin ya da hareketin önemi üzerinde durulmalıdır. Hareketi bedenin çeşitli işlevlerinin arasında sahip da onu besinlerin sindirilmesi, soluk alma gibi bitkisel yaşam işlevlerinden ayırt etmek ciddi bir yanılgıdır. Bu hareket bedelini soluk alma, sindirim, kan dolaşımı gibi normal işlevlerini bir yardımcı olarak görülür. Hareket hayvanların karakteristiği olmakla birlikte bitkisel yaşam üzerinde de etkisi vardır. Hatta diyebiliriz ki hareket bütün bedensel faaliyetleri önceleyen, eşleyen ve izleyen birşeydir.
Yine de hareketi sırf bedensel açıdan ele almak yanlış olur. Sporla uğraşmanın yararlarını biliyoruz. Böyle bedensel faaliyetler bedensel sağlığa yaradıkları gibi yürekliliği ve özgüven CD pekiştirirler. Aynı zamanda insan üzerinde ülkesine sahip çıkma ve coşkunluk yaratma gibi mor etkilerde gösterirler. İşte bu çeşitli ruhsal etkiler sırf bedensel olan etkilerden daha üst bir düzeyde yer alır.
Çocuk kişisel çabası ve girişkenliğe sayesinde gelişir. Bundan dolayı büyümesi bedensel olduğu kadar ruhsal etkenlere bağlıdır. Çocuk edindiği izlenimleri hatırlayabilmeli, açık seçik altında tutabilmelidir. Çünkü benlik edindiği bu duyu izlenimlerine dayanarak zekayı kurup geliştirecektir. İşte bu iç çaba, bu nedir ki çocuğun aklı gelişir. Son çözümlemede ise insanı usdışı yaratıklardan ayıran şey gelişken aklıdır. İnsan düşünüp taşınılmış yargıları varabilen ve istemiyle hareket çizgisini belirleyebilen üstün bir canlıdır.
Yetişkinler çocuğun aklını zamanla gelişmesine bel bağlayıp işi oluruna bırakırlar. Yardım etmek bir yana, çocuğun düşünme süreçlerini engel olurlar. Hele çocuğun hareketleri kendilerini rahatsız etmeye görsün! Oysa dediğim gibi hareketin çocuk için önemi büyüktür. İnsanı türüne özgü etkinliğine eleştiren şey bu yaratıcı enerjinin işlevsel olarak biçimlenmesi dir. Çocuk hareketleriyle dış çevre üzerinde eyleme geçer. Böylece dünyadaki kişisel görevini yerine getirir. Hareket sade benliğin bir görüntüsü değil, aynı zamanda bilincinin gelişmesinde de kaçınılmaz bir etkendir. Benliği dış gerçekliğe açık seçik ve belirgin ilişkiye koşan şey hareketten başka nedir ki? Demek ki hareket ya da bedensel faaliyet dışarıdan alınan izlenimlere bağlı zihinsel gelişimde önemli bir etkendir. Ama bizler hareket sayesinde dış gerçekte ilişkiye geçirir ve bu temaslar sayesinde de soyut düşüncelerimiz oluşturur. Bedensel faaliyet ruhu dünya ile birleştirir. Ama ruhun iki yanda bir eylem ihtiyacı vardır: bir, kavramları geliştirme; ki kendine dış dünya karşısında dile getirmek.
Hareket son derece karmaşık bir nitelik gösterebilir. İnsanın o kadar çok kası vardır ki tümünü birden kullanmak istese de kullanamaz. Hatta bir bakıma insanın emrinde bir takım yedek organlar deposu bulunur. Sözgelimi bir dansöz, bir operatörün ya da bir makinesinin ömründe kullanamayacağı birtakım kasları kullanmaktadır. Elbet bunun tersi de geçerlidir. Her üçünün de kaslarından yaralanmış biçimleri kişiliklerinin gelişimini etkilemiştir. Yeterince idman yapacaksınız ki kaslarınız körlenme sin. Bazı kasları özel bir takım işler için geliştirmek bir sonraki iştir. Kaslar gereğince kullanılmayınca yaşamsal enerji kaynakları kurur. Giden o zaman insana sade bedensel değil, aynı zamanda ruhsal bir bunalım basar. Bu ne içindir ki? Eylem insanın ruhsal enerjilerini de etkilemektedir.
Bedensel faaliyet ile isteme arasındaki dolaysız ilişkiyi kavram akla bedensel hareketin önemini çok daha iyi anlayabileceğiniz. Sinir sistemine bağlı olmakla birlikte bütün o bitkisel işlemleri sistemden bağımsızdırlar. Her organın belirli bir biçimde getirdiği özel işlevleri vardır. Çeşitli hücrelerle dokular özel ödevler görürler. Kendine özgü görevi ustaca yerine getiren ama bunun dışında bir işe el attığında yakalan uzmanlar gibidirler. Bu hücre ve dokuları ve kaslar arasındaki temel fark kasları oluşturan hücrelerin kendilerine özgü görevleri olmalarına rağmen buyuk almadan Kendi başlarına eyleme geçme işlerinden dir. Üstlerinden buyruk bekleyen askerler gibi dış boya muhtaç olmaksızın işleyen bazı hücrelerde vardır. Süt ve tükürük salgıları, oksijeni sindiren mikroplarla savaşan hücreler örneğin. Bunlar durup dinlenmeden çalışarak tüm bedenini sağlığına hizmet ederler. Belirli görevleri uyarlanmış oluşları bütün organizmanın işlemesine yardım etmektedir. Bu bu çalışan hücrelerin belirli faaliyetlerine karşılık kaslar istemin her buyruğuna tez elden cevap verebilecek esnekliğe sahip olmalıdır. Bu da sürekli araştırma ve idmanla kabildir. Böylece çeşitli kas grupları bu uygulama işlevleri birlikte ve gerektiğince yerine getirmek üzere işbirliğine geçebilirler.
İstemin buyruklarını yerine getirmek için kimi zaman beden alabildiğine Griffith hareketlerin üstesinden gelmek zorundadır. İslam kendini hareketle gerçekleştirildiğine göre çocuğa istemine eyleme sokmakta yardımcı olmalıyız. Çocuk hareket organlarının dilediğince kullanma yeteneğini kazanma bakımından doğal olarak zaten isteklidir. Bunu başaramazsa zekâsının ürünü alamayacak, dışa vurmayacak demektir. Demek ki istemem Sadece bir yürütme yani icraat aracı değil, aynı zamanda ruhsal bir gelişme aracıdır da.
Okullarımızdaki ilginç ve beklenmedik başarılardan bir tanesi de çocukların kendilerine düşen görevleri yerine getir işte gösterdikleri özenle dikkat ve heves. Hareket özgürlüğüne sahip olan çocuk çevresinden her yerde ellemekle kalmaz, kendine düşen eylemleri yürütmede dakik ve titiz davranır. Yaptığı işe aşıktır adeta. Yaptığı işle kendini gerçekleştireceğine adeta sezerek önündeki işi kendinden bir parça yemiş gibi tamamlar.
16. Anlayış ekleyip yetişkinler bedensel faaliyetin çocuk için önemini kavrayamadıkları için çocuğun hiç de amaçsız olmayan hareketlerimi baş belası sayar. Biz dinlemek için ellerinden geleni yaparlar. Bilginler ve eğitimciler bile hareketin insan gelişimindeki önemini kavrayamamış vardır. Oysa aralarında bizim de bulunduğumuz hayvanları toprağa çakılmış Duran bitkilerden ayıran bu hareket yeteneği olduğuna göre çocuğun hareketlerini kösteklemek alışkanlıklarımızın ne derece zararlı olduğunu görmek işte zor olmasa gerek.
Çocuk bir çiçektir, çocuk bir melektir gibi sözlerin altında yatan bu yanlış tutum olmalı. Bu saçma sapan sözlerle çocuğu çiçeğe meleğe benzeten yetişkinler belki de onların yerlerinden kımıldamamaları ya da melekler gibi göre varıp başımızdan def olmaları yolundaki özlemlerini dile işte. Bütün bunlar insan Ruhunda pislik analistlerin bilinçaltında varlığını sakladıkları kısmı körlükten de beter bir vurdumduymazlığı parmak basmaktadır. İnsanın bilinçaltı derinliklerini araştıran bilim bu esrarlı körlüğü nedenini henüz bulabilmiş değildir.
Herkes duyu organlarının zihinsel gelişimindeki önemi konusunda söz birliği ediyor. Sağır ya da kör bir çocuğun zihinsel olgunluğa erişme de olağanüstü zorluklarla karşılaştığından elbet kimsenin kuşkusu yok. Bir de sağır olmayan bir çocuğun en ufak bir ses çıkmayan bir yerde büyütülerek kulaklarını kullanma olanağından yoksun kılındığını düşünün. Böyle bir çocuğun normal giriş etmeyeceğini tahmin etmek güç değil. Hep biliyoruz bunları ama başınız sıkışınca unutuyoruz ve bedensel hareketin çocuğun moral ve zihinsel gelişimindeki önemini sil veriyoruz aklımızdan.
Büyümekte olan bir çocuğun hareket organlarını kullanma olanağından yoksun kılındığı takdirde gelişiminin geleceğini hatırlamak istemiyoruz. Kendi teninin bedelinin içine hapsedilen yani gerektiği gibi hareket etmesi o çocuğun durumu sağır ve dilsizler den de beter. Onlar hiç değilse geri kalan duygularını keskinleştirerek dış çevre ilişkilerini sağlamanın yolunu bulurlar. Oysa bedensel hareket doğrudan doğruya kişiliğimizin gelişimi ile ilişkili olduğuna göre onun yerini tutacak başka bir şey bulamazsınız. Bu konuda yetersizlik güdüklük bir yıkımdır. Böyle bir felakete uğramış kişi yaşama sırtını dönecek, içinden bir daha çıkamayacağı bir kuyunun dibine bulacaktır.
Kaslar dediğimizde korkarım aklımıza bir çeşit makine geliyor. Oysa kaslar ruhun gelişimiyle öyle iç içe geçmiştir ki bu birliğin varlığını gölgeleyen böyle bir anlayış baştan beri açıklamaya çalıştığımız ülkelere ayrı düşecektir. Belki de hareketini zihinsel gelişim için Duyma ve görme duygularından çok daha önemli olduğunu söylemem birçoklarının tuhafına gidecektir. Uymaya ve görmeye zihinsel bir takım veriler atf etmemizde ötürü herhalde bu. Ama gözlerimiz ve kulaklarımızda Fizik, hatta mekanik yasaları uyuyor. Göz için canlı bir fotoğraf makinesi durmaları boşuna değil. Kulakta öyle titreşen telleri ve davuluyla bandoya benzetirse yanlış olmaz. Ne var ki bu organların zihinsel gelişimindeki yerinden söz ederken onları sırf mekanik gereçler değil, bilgi edinme araçları gözüyle görüyoruz. Onlar sayesinde benlik dünya ilişkiye geçiyor ve onların ruhsal ihtiyaçlarını karşılamak için kullanıyor. Onlar sayesinde kişilik denen şey biçimleniyor. Aynı şey hareket organları için de geçerli. Bu organlar kulak ve göz kadar çapraşık olmasalar bile genel olarak ele alındığında Pendik'in yorulmasına katkıları çok daha büyük. Zaten eğitimin bir amacı da hareket araçlarına söz geçiren akıllı uslu kişiler yetiştirmek değil mi? Öyle bir kişi ki sırf duyusal dürtülerine içgüdüsel karşılıklar vermekle yetinmeyip hareketlerine zekanın yönetimi altında yürütebilirsin. İşte bu amaca ulaşılmadığı ulusal bir hayvan olan insanın başlıca özelliği yani kişiliğinin bütünlüğü de kayboluyor.
17. Zekânın aşkı. Doğa yasaları görülen varlıklar arasında uyum yaratan her iş aşk üzerine biçimi ve bilince girer. Bu ise işi gören canlının sağlığına ve güvenliğine işarettir. Aşk sebep değil sonuçtur. Bu ışığını güneşten alan bir gezegen gibi yürütücü güç yaşamın yaratıcı gücü olan içgüdüdür. Yaratım süreci içinde aşkıda doğuran odur. Çocuğun 1. bu aşka dolar. Böylece onun öz gerçekleşme etkiler duyarlılık dönemlerinde çocuğu çevresindeki nesnelerle birleştiren dayanılmaz 4'ü aslında çocuğun çevresinde duyduğu aşktır. Bu sadece duygusal bir tepki değildir. Çocuğun görmesine, işine, böylece gelişmesine elveren zihinsel bir arzu ya da aşktır. Çocukların duyduğu bu doğal arzu dantelin zekânın aşkı diye tanımladığı şeydir. Onun canlılarından yoksun oldukları için yetişkinlere önemsiz gibi görünen çevre özelliklerini çocuğun keskin bir dikkat ve coşkunluk ve gözlemlemesi el veren şey ise bu aşktır. Zaten aşk bizi başkalarının gözüne görünmeyen şeylere karşı duyarlı kılmaz da ne yapar da başkalarının değerini bilmedikleri ayrıntılarla özel nitelikleri bize ifşa eden aşk değildir de nedir?
Çocuk çevresine aşık olduğu için yetişkinlerin gözüne görünmeyen şeyleri görür. Çocuğun çevresini olan aşkını biz yetişkinler onun gençliğine, topluluğuna, coşkunluğu da yollarız. Bunun yaratma çabasının yanı sıra bedenen bir ruhsal enerji ve bir ahlaksal güzellik olduğunu gözden kaçırırız. Çocuğun aşkı doğuştan sade bir araçtır. Ona duyma araçları sağlayacak olan izlenimleri edilme üzerinden doğmaktadır. Bu aşk çocuğun aşkının belli başlı hedeflerinden biri yetişkinler dir. Muhtaç olduğu maddi yardımı ondan görür. Öz gelişimi için muhtaç olduğu şeyleri ondan ister. Çocuk için yetişkin saygıdeğer bir varlıktır. Konuşabilmek için öğrenmek istediği sözcükleri onun ağzından duyar. Kısacası her şey için onun ağzına eline bakar. Yetişkin hareketleriyle çocuğu insanların nasıl davrandıklarını gösterir. Çocuk ilişkide bulunduğu yetişkinleri taklit ederek kendi yaşamını sürdürmeye başlar. Yetişkinin sözleri ve hareketleri çocuk için öyle büyülü bu, onun karşısında adeta hipnotize olur. Yetişkine öylesine duyarlıdır ki bir noktadan sonra yetişkin onun benliğinde yaşamaya ve hareket etmeye başlar.
Yatak örtüsünün üzerine pabuçları ile çıkan çocuğu hatırlayın. Daha sonraki davranışı yetişkinlerdeki telkin gücünü nasıl kesin bir şekilde ortaya koymak saydı. Yetişkin çocuğa söyledikleri onun belleğine adeta kazanır. Anası Tosya ile gelen mendille boruyu paketinden çıkardığı zaman o küçücük kızın ne yaptığını hatırlayın. Çocuklar öğrenmeye o kadar teşne ve aşka o kadar su sonuçlardır ki yetişkinler çocukların yanında söyleyecekleri sözleri iyice takmak zorundadırlar.
Çocuk yetişkine seve seve itaat eder ama yetişkin kendisinden gelişimine öne yapılan içgüdüleri terk etmesini istediği zaman baş kaldırmamak elinde değildir. Yetişkin sırf kişisel çıkarları için çocuktan böyle Esirgemez Lig beklemekle dişleri kopuşan çocuğun dişlerinden vazgeçmesini istemek kadar saçma ve yersiz bir hevese katılmaktadır. Çocuğun huysuzlukları ve baş kaldırmalar ıy ve dürtüleri ile ihtiyaçlarını anlamazlıktan gelen yetişkine karşı duyduğu Aşk arasındaki ölüm-kalım savaşının görüntüsünden başka bir şey değildir.
Çocuk itaatsizlik ettiğinde, uykusuzluk ettiğinde yetişkin bu çatışmayı aklına getirmeli ve çocuğun bu gibi davranışlarını gelişimi için gerekli işlemleri yerine getirmek için çaresiz başvurduğu bir savunma olarak kabul edilmelidir. Hiç Aklımızdan çıkarmayalım, çocuk bizi sevmektedir, bize itaat etmek istemektedir. Çocuk yetişkin her şeyden fazla sever. Yine de bunun tam tersini dile getirildiğini her gün duyarız. "Çocuklarına ne kadar çok seviyorlar! Falanca öğretmen öğrencilerin aşık adeta!" gibi sözler yetişkinlerin ağızlarından düşmez. Bu yetmiyormuş gibi çocuklara ana babalarını, öğretmenleri, bütün insanları, hatta bitkilerle hayvanları sevmeye beklemekten söz edilir. Bu sevgiyi onlara kim belirecektir? Pem bir başkasına sevmeyi öğretmek kimin harcıdır ki?
Çocuğun bütün haklı baş kaldırmalarını huysuzluk diye karşılayan, kendini ve mallarını çocuktan korumak için en olmadık tedbirlere saç ekimi yapacak, bu işi yoksa çocuğun en ufak bir hatasını bile hoşgörülü Clas karşılamayan öğretmenle bu işin üstesinden gelecek dediğimiz gibi bu iş onların değil, zekânın aşkı diye tanımladığımız duyarlılığa sahip olan kimselerin harcıdır. Asıl sevmesini bilen yetişkin her daim yanında olmasını isteyen, dikkatine hep üstüne çelmeye çalışan yani sevgi canlısı olan çocuktur. Akşamları yatmaya giderken sevdiği büyüğüne yanına çağırır, gözünün önünden ayrılsın istemez. Biz yemek yerken yanımızda oturup bizi seyretmek için türlü hokkabazlık kar eder. Yetişkinler çocuğun bu derin sevgisini anlamaz, kadrini bilmezler. Ama unutmayalım ki şimdi bizi seven bu küçük çocuk yarın öbür gün büyüyecek, bizi bırakıp gidecektir. O zaman kim bizi sevecek, kim gözümüzün içine bakacak? Şimdi yatmaya giderken "Sen de gel!" diye tutturan bu çocuğun yerine kim tutacak? Demek istiyorum ki şimdi başımızdan salmak için bunca savaştığımız sevgisine karşı duvarlar çektiğimiz işim var, ben sonra gelirim o patlattığımız yavruları yarın acı acı arayacağız.
Neymiş, her sözüne "Peki" dersek çocuğun kölesi olur muyuz? Kölesi olmayınca da tabi bildiğimiz gibi sağa sola gidebilir, istediğimiz gibi gezip toz almışız. Sabahları çocuk anasını babasını uyandırmaya gelme görsün, kıyamet kopar. Ama çocuğu uyanır uyanmaz onların yanına koşturan sevgiden başka nedir ki? Çocuk yatağından kalkar kalkmaz bir koşu onların yanına veriyorsa bilsinler ki onlara "Sabah oldu, ışığa bakın, doğru dürüst yaşamayı öğrenin!" demek içindir bu adeta. Oysa ana baba çocuğun başlarında bittiğini görüp mahmur mahmur "Sana kaç kere buraya gelme dedik!" diye onu ters dediklerinde çocuk "Ben size değil, uyuşuk ruhunuzu uyandırmak için geldim!" desene cevap verirler. Verelim ki çocuğun sevgilisi yabana atılır bir şey de değildir.
Analar babalar uykudadırlar. Onları uyandıracak ve artık getirdikleri taze bir enerji ile onları yeniden canlandıracak yeni bir varlığa muhtaçtır. İşte o varlık Sabahları yanlarına bu boyanın "Ey gafiller, uyanın! Daha bir insan gibi yaşamaya bakın!" diye adeta doğanın sözcülüğünü etmektedir. Çocukların yardımı da olmasa yetişkinler bu düzen içinde bütün yolla sherlar. Yetişkin kendini yenilemeyi unutmuş, yüreği sert bir kabuk bağlamış, vurdumduymaz aşmıştır. Onu uyandıracak, uyandıracak yeni bir ses, yeni bir esinti, yeni bir haberci, yeni bir muşta lazımdır.
1 2 bölüm 18. Çocuğun eğitimi. Çocukların incelikleri gözden kaçan ve çalışması yetişkinler tarafından farkına varılmadan bozulabilen bir ruhsal yaşam olduğunu kavramının zamanı gelmiştir. Yetişkinler çevresi Çocuklar için uygun bir çevre olmak şöyle dursun, onların dirençlerini artıran, davranışlarını çarpıtan bir engeller birleşimidir. Çocuk ruh bilimi ve eğitimi çocukların değil, yetişkinlerin görüş açısından ele alınmıştır. Öyleyse varılan bütün sonuçlar temelden değişecektir. Önce de belirttiğimiz gibi çocuğun Hera bu tepkisi bizleri çözülmesi gereken bir sorunla karşı karşıya bırakmaktadır. Çocuğun her huysuzluğu düşmanca bir çevreye karşı savunma mekanizması değil, ortaya çıkmaya çalışan soylu bir özellik olarak yorumlanması gereken kökü derinde bir çatışmanın dışa vurulması dır. Her huysuzluk çocuk ruhunun gizli köşelerinden ortaya çıkıp kendini dünyaya göstermeye çalışan bir fırtına gözüyle görülmelidir. Meliki bütün bunlar çocuğun gerçek ruhuna gizleyen aldatmacalar, kamuflajlar dır. Çocuk tutturma acılarıyla, gelişmeleri ile ters ipleriyle bir yandan kendini gerçekleştirme çabalarına gizlemekte, bir yandan da asıl kişiliğini meydana kurmaktan satılmaktadır.
Bu tedirgin edici dış belirtilerin gerisinde belirli bir plana göre gelişen bir ruhsal embriyon yatmaktadır. Bu dış belirtilerin altında kurtarılması gereken bilinmedik bir çocuk saklıdır. Eğitimcilerin ilk görevi bu bilinmedik çocuğu tanıyıp onu içinde bulunduğu karmaşadan kurtarmaktır. Keskin analiz yöntemi ile bu bilinmedik çocuğun ruhsal yönden incelenmesi arasındaki belli başlı bu oluşundan ileri gelmektedir. Yetişkin bilinçaltındaki sırrı kendi içinde baskıladığı birşeydir. Oysa çocuğun sırrı çevre tarafından o da güç bela baskı altında tutulan bilmektedir. Yetişkin ancak uzun bir süredir yapa geldi uyarlamalar ın çetrefil içerisine çözmekte yardımcı olabiliriz.
Çocuğa yardım için sen özgürce gelişmesine el verecek bir çevre sağlamamız gerekir. Çocuk kendi kendini gerçekleştirme döneminden geçmektedir. Önüne dikilen kapıyı açın ona yeter. Zaten kendi kendini yaratan kuvveden fiile geçmekte olan bu varlık yaşamın bu döneminde mümkünü yok grafit olamaz. Kabına sığmayan bu enerji kaynağı güçlük çekmeden kendini gösterecektir. Açık yani yaşına uygun bir çevrede çocuğun ruhsal yaşamı doğal olarak gelişip
İç sırrını ortaya koyacaktır bu ülkeye. Uyumadınız mı? Daha sonra gireceğiniz eğitim çabaları dolaşımı büsbütün çözülmesi hale getirecektir. Yani eğitimin ilk amacı çocuğun keşfi ve özgürleştirilmesi dir. O ilk sorun doğrudan doğruya çocuğun varlığı ile ilgilenmek. İkincisi de olgunluğa doğru ilerlerken ona gerekli yardımı sağlamaktır. Demek oluyor ki çocuğun gelişimi için elverişli bir çevre sağlanmalıdır. Engeller asgariye indirilmeli ve çocuğun enerjilerini geliştirecek faaliyetler için gerekli ortam sağlanmalıdır. Yetişkinlerde çocuğun çevresinin bir parçası olduğuna göre, onlar ve kendilerine çocuğun ihtiyaçlarına göre ayarlamalıdırlar. Çocuğun bağımsız faaliyetini köstek leyici hiçbir engel olmamalıdır. Ne de yetişkinler çocuğunu sayesinde olgunluğa eriştiği faaliyetlerin onun adına yürütmeye kalkmalıdır.
Eğitim sistemimizin en karakteristik yanı çevreye verdiği önemdir. Okullarımızda öğretmenin rolü ilgi ve tartışma konusu olmuştur. Pasif davranışıyla öğretmen otoritesinin ve müdahalesinin çocuk için yaratabileceği engelleri ortadan kaldırmakta. Böylece çocukları kendi kendilerine aktif hale getirebilmektedir. Öğretmen çocukların kendi başlarına eylem gösterip ilerlediklerini gördükçe hoşnutluk duymakta. Bu ne demek? Kendine mal etmeksizin şu düşünceden yola çıkmaktadır: "O çoğalmalı ama ben az almalıyım."
Öğretim sistemimizin bir başka özelliği de çocuğun kişiliğine duyulan saygının şimdiye dek görülmedik bir dereceye almasıdır. Bu üç ilke başlangıçta çocuk yuvaları diye adlandırılan kuruluşlarda geliştirilmiştir. Bu yeni eğitim sistemi özellikle çocuğa ve yetişkine tanınan rollerin tersine çevrilmesi bakımından enine boyuna tartışılmıştır. Öyle ki öğretmen masasız, otoritesiz, hatta öğretimsiz bırakılmakta. Buna karşılık çocuk dilediğince harekette ve kendi uğraşını çizmeden özgür bir faaliyet merkezi durumuna geçmektedir.
Bunu kimileri bir çeşit hayalperestlik, kimileri de bir abartma saygılar. Öte yandan bazı yenilikler ilgiyle karşılandı. Sözgelimi çocuğun vücuduna oranı nesneler, aydınlık ve ışıklı odalar, çiçeklerle bezeli alçak pencereler ve modern mobilyaları örnek alan minyatür eşyalar, ufak masalar, ufak koltuklar. Şu her yerdeler çocuğun dilediğince kullanabileceği çeşitli nedenlerle dolu ve isteğine göre kolayca açılıp kapanan küçük dolaplar. Ve bütün bunlar çocuğun gelişimine gelen pratik buluşlar sayıldı. Ve sanırım çocuk yuvalarının çoğu dış serinlik ve rahatlık özelliğini ve belli başlı karakteristiklerden biri olarak bile bile sürdürmeye çalışmaktadır.
Şimdi bu alandaki yoğun çalışmaları ve denemelerden sonra yeniden bu sistemin kökenlerine dönmek olacaktır. Bizim çocukların gizli bir duası olduğu yolundaki şaşırtıcı sonuca çocukları doğrudan doğruya gözlemleyerek vardığımız ve bu gerçeği sezerek değişik tipte bir okul ve değişik bir eğitim sistemi kurmayı düşündüğümüz sanılmasın. Zira en ucuz bilinmeyen bir şeyin gözlemlenmesi de mümkün değildir. Sırf sezgiye dayanarak çocuğa iki ayrı doğal yetenek atfetmek ve sonra da bunları deney yoluyla ortaya koymaya kalkışmak mümkün değildir. Bilinmeyen şey gözlemci ile kendini ortaya koymalıdır. O zaman da buna ilk tanık olan en büyük şaşkınlığı duyacaktır. Herkes gibi o da yeni olan şey çok sıcak ve sonunda o zamana dek bilinmeyen bu olgu görülüp tanınıp coşkunluk ve benimseninceye dek ısrarla da yatacak derecede ve ilk tanığı zorlayacaktır. Yeni ışıkla çarpılıp sonunda onu bağrına basan birey sevdalanacak ve yaşamını o ışığın yoluna adayacaktır. Coşkunluğu öyle büyüktür ki onu kendi yaratmış sanır. Oysa bütün rolü onun belirtilerine uyanık oluşudur.
Yeni bir şey fark etmemiz güçtür. Böyle bir keşfin doğruluğuna akıl yürütmemiz daha da güçtür. Çünkü duyularımızın kapıları her yerinin karşısında kapalı durmaktadır. Ama böyle bir keşfedip doğruluğunu aklımız kestikçe de İncil'de öyküsü anlatılan elmas arayan tüccara döneriz. Büyük parçayı bulduğumuzda onu ele geçirmek için daha önce bulduğumuz bütün öbür elmas parçalarını gözden çıkarırız. Böyle buluşlar yabancılara kapalı kibar salonlarına benzetilirse yeridir. Oraya girebilmek için orada o tanınan biri tarafından takdim gerekir. Böyle takdim edilmemiş biri ya kapıları kıracak ya da hırsız. Ama eve girdiğinde de ortalığı telaşa verecektir. Fizikçi Volta can çekişen kurbağanın titremelerine şaşkınlık ve inanmazlık içinde bakmış olmalıdır. Ama deney onu dedirtmiş ve bu titreşimleri elektriğin işleyişiyle eşleştirmeyi bilmiştir. Kimi zaman sıradan bir olay önümüzde yeni ve sonsuz ufuklar açabilir.
İnsanoğlu doğuştan kaşiftir ve görünüşte önemsiz ayrıntıları bularak ilerleyebilmektedir. Fizik ve tıp biliminde yeni olguların tanımı için kesin kes ölçütler vardır. Bu alanlarda yeni bir buluş o zamana dek varlığından habersiz olduğumuz ve daha önce bilinmeyen olguların tanımı yerine geçer. Bu olgular nesneldir, kişisel sezgilere bağlı değildir. Böyle bir olgunun ortaya konmasında iki aşama vardır. İlkinin soyutlanmak, değişik koşullar altında incelenmeli, sonra da yenilenmeli yani yeniden yaratılmalı, çeşitli bakımlardan incelenmelidir ki bir aldatmaca değil, gerçek ve elle tutulur değerli bir buluş olduğu kanısına varalım. Önemsiz gibi görülen olgular bu en büyük önem taşıyabileceğinden söz ettiğimize göre, bunun ilk çocuk yuvalarının kuruluşunda rastladığımız bir örneğini burada vermemiz yersiz kaçmayacaktır.
Eğitimimizin kökeni. Eğitim sistemimizin kökeniyle ilgili olarak aşağıda atacağım tanımlama zaman zaman çekiştirdiğim notlardan alınmıştır.
Siz kimsiniz? Üç ile altı yaşındaki küçük çocuklar için okulumuz ilk olarak altı Ocak 1920'de açıldı. O zamanlar özgün bir eğitim sistemi yoktu. Hepsi yoksul, üstü başı dökülen, çoğu salya sümük ağlayan, ürkek 50'yi aşkın çocuktu. Hemen hepsi okuma yazma bilmeyen ana-babaların evlatlarıydı. Bu çocukların yaşadığı kocaman apartmanda bir yer ayrılmış, ben de çocukları bir başlarına kapı önlerine bırakıp duvarları tırmalamasınlar, patırtı çıkarmasınlar diye bu ayrılan yere göz kulak olmaya davet edilmiştim. Nedenini bilmem ama sonra aydınlık ve büyük bir işe başladığımız inancındayım. Açılış töreninde hazır bulunanlar, "Bayan Montessori, bu barınağına niye böyle gözümde büyüyor?" diye fısıldaştılar. Ben bu işe tohumluğu bir yana biriktirmiş, ekecek toprak aranırken bereketli tarlaya konmuş çiftçi gibi başladım. Kesekleri tırmıklama bile gerek kalmadı. Buğday derken altın buldum. Elinde lambası, bunun gizli hazineleri açan bir anahtar olduğunu bilmeden dolaşan Alaaddin gibiydim. Bu çocuklar için giriştiği çalışmalar beni en azından bir dizi şaşkınlığa boğdu diyebilirim.
Daha önce geri zekalı çocuklarla çalışmış, onları eğitmekte kullandığım çeşitli araçlarla iyi sonuçlar almıştım. Zayıf zekalılara yardımda ve düşünme yeteneklerini geliştirmede başarıyla uygulanan bu araçların normal zekalılara da yararlı dokunabileceğini düşünmek mantık dışı değildi. Bu denemelerden zihinsel sağlıkla ilgili bazı ilkeler edinilmiştir. Bunların başka tür çocuklar için de kullanılmaması için bir neden yoktu. Ama ne yalan söyleyeyim, bu araçların normal çocuklar üzerindeki ilk etkilerini gördüğümde şaşırıp kaldım. Bu normal çocukların ellerine verdiğim ne o etkisiz deyince sakat çocuklar üzerindeki etkilerden farklıydı. Normal bir çocuk bir nesneyle ilgilendi mi, bütün dikkatini onun üstüne, kendini görülmedik bir yoğunlukla işine vererek boyuna uğraşır durur. İşini bitirince de halinden bellidir, hoşluk içindedir. İşte yuvamızın çocuklarının avuç içi kadarcık yüzlerinde ve isteyerek girişip bitirilmiş bir ödevden duyulan hoşluklar parlayan gözlerinde bu dediğim dinlenmişliği, hoşnutluğu okuyu verdim hemen.
Çocuklara verdiği meseleler bir çalar saat anahtarı gibiydi ama arada önemli bir fark vardı. Saati kurduktan sonra o kendiliğinden işler. Oysa çocuğun eline kullansın diye bir nesne verdiğinizde çocuk çalışmakla kalmaz, bu çabaları sayesinde zihince eskisinden daha güçlenir, sağlıklıdır. Bunun bir göz aldatmacası olmadığını bir türlü inanamamıştım. İnançsızlığın bir yana, telaşı bile kapıldım. Çocukların ne yapıp ettiklerini sorduğumda bana akıl almaz şeyler anlatan öğretmeni ters deyip duruyordum. "İkide bir bana bu masalları anlatma!" diyordum. Ama o hiç istifini bozmadan, coşkunluğunu yitirmeden, "Dediklerime inanmamakta haklısınız, çünkü bu anlattıklarımı gördüğümde ben de inanamadım," diye cevap veriyordu.
Gündenlerden bir gün bu çocukları büyük saygı ve sevgiyle seyrederken elimi kalbime koyup sordum: "Siz kimsiniz?" İlk başta hepsi ağlamaklı, hepsi ürkek, korkularından konuşamıyorlardı. Yüzleri donuk, gözleri şaşkındı. Başka nasıl olabilirlerdi ki? Hepsi de karanlık, derme çatma yuvalarında zihinlerini uyandıracak hiçbir şey bulamayan büyümüş, yoksul ve başıboş çocuklardı. Belliydi, yeterince beslenmemişler, güneşe, açık havaya muhtaçtılar. Sanki dallarında soluk kurumaya mahkum goncalardı. Peki ama şimdi bu karşımızda gördüğünüz değişimi yaratan neydi? Onlara bu yeni yaşama gücünü aşılayan güç nereden geliyordu? Belliydi ki gelişimlerinin önüne dikilen engeller kaldırılmış, ruhlarını özgür kılan araçlar bulunmuştu. Ama bu engellerin neler olduğunu, nasıl test edip çocukların tomurcuklanıp çiçek açmasına el veren şeylerin neler olduğunu nasıl bilecekti?
Bu çocukların aile çevrelerini incelemekle başladık işe. Analı babalı toplumun en düşük katlarındandı. Hiçbirinin okuma yazması, düzenli bir işi yoktu. İş peşinde koşmaktan çocuklarına gereğince bakacak ne zamanları ne de halleri vardı. Öte yandan bu çocuklara bakmanın öyle kârlı, parlak bir gelecek vaat edici olmadığı da meydandaydı. Bu yüzden eğitim görmüş öğretmen bulamadık. Çocuklara göz kulak olacak bir işçi kadın tuttuk. Daha önce öğretmenliğe beslenmiş ama parasızlıktan eğitimini ara vermişti. Sizin anlayacağınız, gerekli eğitimden yoksun. Buna karşılık işimizi köstekleyecek önyargılardan da ayrılmıştı. Göz önünde tutulması gereken bir başka etken de okulumuzun özel bir girişim oluşuydu. Okulu bir emlakçı Kumpanyası destekliyordu. Verdiği paraları binanın bakımına harcanmış masraflar kalemine geçiriyordu. Çocukları dediğimiz barınağı toplamaktan murat, duvarları tırmalamalarını önlemek ve böylece tamir masraflarını azaltmaktı. Çocuklara bedava yemek, doktor bakımı sağlamak söz konusu bile değildi. Verilen para ısıt, kurulan barınağın döşenmesi ve donatımı içindi. Bu yüzden de hazır okul sıraları satın alacak yerde masalarımızı, sandalyelerimizi kendimiz yapmaya başladık.
Bu anlattığım çeşitli koşullar, daha doğrusu zorluklar olmasaydı, bu çocukların böyle beklenmedik biçimde değişimine yol açan ruhbilimsel etkenleri soyutlayamaz, belirleyemezdik. Bir çocuk yuvası okul olmaktan çok yararlı. Henüz kestirilmiş birbirimizi paramız öyle kıttı ki kibar'ın yağımızı çerden çöpten donatıp döşemekten başka çare bulamadık. Ama döşemenin donanımının bütün yalıtkanlığına rağmen elimde sakat çocuklar için kullandığım bazı özel araçlar vardı. Yine de bunları okul aracı gelecek denemezdi. İlk çocuk yuvası bugünküler gibi aydınlık ve ferah değildi. Öğretmene masalık eden kaba saba bir sırayla içine onu bunu sıkıştırdığımız kocaman bir dolabımız vardı. Zorla açılan kapağının anahtarı Batman'deydi. Çocukların masaları sağlam, dayanıklı olsun diye seçilmişti. Okul sıraları gibi ard arda dizilmişti. Her biri üç çocuk sığacak genişlikteydi. Sonradan okullarımızın özelliği haline gelecek çiçeklerden eser yoktu. Böyle bir okulda önemli bir deneyi üstesinden gelebileceğimi aklımdan geçirmiyorum. Yine de işe başladık. Daha önce üzerinde çalışmış olduğum gerizekalılarla bu çocukların tepkileri arasındaki ayrımları incelemek üzere duyularını eğitmeye giriştim. Özellikle küçük yaştaki çocuklarla yaşça daha büyük ama zihince sakat çocukların hareketleri arasındaki ayrımları inceliyordum. Öğretmeni hiçbir şekilde karışmadım, hiçbir özel görev vermedim. Sadece çocukların duygularını eğitecek çeşitli nesnelerin nasıl kullanılacağını gösterdim. Çocuklara bunları göstersin diye araçlarla ilgilendi. Ben de onu kendi girişimini kullanmaktan alıkoymadım. Kısa bir zaman sonra öğretmenin çocuklar için kendiliğinden daha başka araçlar yaptığını fark ettim. Bunlar arasında kırmızı kurdeleler vardı. Davranışını beğendiği çocuklar ödül olarak dağıtıyordu bunları. Bir de çocuklara asker selamı vermesini belli etmiştir. Nedense bundan pek hoşlanıyordu. En kabası beş yaşında olan çocukların birbirlerine böyle selamlamaktan haz ettiklerini gördüğümden, ne zararı var diyerek bende ses çıkartmadım.
İşte bu koşullar altında köşemizde çalışmaya başladık. Uzun bir süre kimse ne yaptığımıza ilgilenmedi. Bu dönemin belli başlı olaylarını özetlemek de yarar var. Benim müdahalelerim ise bilimsel falan değildi. Yine de önemli bazı gözlemler ve keşifler yapıldı.
19 gözlemler ve bulgular. Temrenin tekrarı. Gözüme ilk çarpan silindirleri yerlerinden çıkarıp yine yerlerine yerleştirmekle meşgul üç yaşlarında bir kız çocuğu oldu. Dediğim silindirler değişik boylarda idi ve her birinin boyuna göre bir deliği vardır, tıpkı bir şişenin tıpası gibi. Bu deliklerin içine tıpatıp oturuyorlardı. Bu yaşta bir çocuğun bu temreni öyle yoğun bir ilgiyle üst üste tekrar etmesine şaştım kaldım. Daha da tuhafı, kız bu işi yaparken ne hızını ne de temposunu bozuyordu. Hareketleri adeta bir kısır döngüydü. Temrini kaç kez tekrar ettiğini saymaya başladım. Ardından da kendine bu garip meşgaleye ne derece kaptırdığını denemeye karar verdim. Öğretmene öbür çocuklara şarkı okutulmasını söyledim. Küçük kız bana mısın demedi. Bu sefer öbür çocukları ortada koşturmaya başladık. O gene istifini bozmadı. Bunun üzerine oturmakta olduğu sandalyeyi usulca kaldırıp ufak bir masanın üzerine kondurdum. Sandalyeyi kaldırırken kızcağız üzerinde çalışmakta olduğu nesneleri kapıp dizlerinin üstüne koydu. Durumunda bir değişiklik olmamışçasına işine devam etti. Ben saymaya başlayalı biri 42 kez işlemi tekrarlamıştı. Derken derin bir uykudan uyanır mışçasına durdu. Başını kaldırıp mutlulukla gülümsedi. Gözleri pırıl pırıldı. Demin onu tedirgin etmek için yaptığımız ezgileri bile fark etmemişti. Şimdi ise hiçbir neden yokken görevi sona ermişti. Ama bir tane görevi neydi? Ne için bitmişti? İşte bu gözlem, çocuk zihninin henüz el atılmamış derinliklerine de kafamıza ilk olanağı sağladı. Kızcağız dikkatinin alabildiğine hercai oldu ve zihnin bir konudan öbür konuya sekip seyir değil, bir yaşındaydı. Yine de yaptığı işe öylesine kapılmıştı ki dış dürtülere karşı içine kapanabilmişti. Bu yoğun dikkatini yanı sıra çeşitli nesneleri yan yana getirirken ellerinin ritmik bir hareket düzeni içinde olduğu da dikkati çekmekteydi. Sonradan bu gibi olayların nicesi ile karşılaştık. Her seferinde de çocuklar bu görev nöbetlerinden dinlenmiş, yenilenmiş, tazelenmiş olarak dünyamıza dönüyorlardı. Yüzlerine baktığımızda büyük bir sevinç, büyük bir mutluluk yaşamış insanların aydınlığı çarpıyordu gözlerimizi. Çocuklara dış dünyayı unutabilecek güçteki bu dikkat dönemlerine pek sık rastlanmaz kabilinden. Ama bütün hepsinde ortak garip bir tutum dikkatimi çekti. Daha sonra buna ben "temrin tekrarı" adını verdim.
Gündenlerden bir gün kirli parmaklarının çalışını seyrederken, "Bu çocuklara yararlı bir şey öğretmek geldiği içinden şunlara ellerini yıkamasını öğreteyim!" dedim. Şimdi bir de ne göreyim? Çocuklar elleri tertemiz olduktan sonra bile musluğun başından ayrılmıyorlardı. Paydos gelip evlerine gitmeden önce ellerine bir fasıl daha yıkıyorlar. Sabahleyin anıları anlattı, çocuklarına mutluluk başından güç bela çekilmişler. Kimisi de böyle özenle temizlenmiş ellerinden öylesine gurur duyuyorlardı ki, sokakta gelip geçenlere ikide bir ellerini açıp gösterdikçe herkes onları dilenci sanıyordu. Diyeceğim, bir işe, bir temizliğe başladılar mı, nedense üst üste tekrardan kendilerini alamıyorlardı. Per işte böyleydi. Temrin ayrıntılarına girdikçe çocukların özeni, tekrar tutkusu büsbütün arttı.
Özgür seçim. Bir başka yalın gerçek daha ortaya çıktı. Çocuklar öğretmenlerinin dağıttığı nesneleri kullandıktan sonra geri veriyorlar, o da bunları yerlerine yerleştiriyor. Öğretmen anlattı, araçları toplamaya davrandığında çocuklar yerlerinden kalkıp üzerine doğru gelmekteydiler. Başından savmak için bağırıp çağırsalar da faydası yok. Çocuklar yerlerine dönüyorlardı. Bu yüzden bana çocukların itaatsizliğinden uzun boylu yakındı. "Nasıl bir iştir bu?" diye bir bakayım dedim. O zaman kafama dank etti. Çocuklar kullandıkları araçları yerlerine kendileri koymak istiyorlar. Bıraktık öyle yapsınlar. Onlara yeni bir yaşam kapısı açılmıştı adeta. Her şeyi yerli yerine koymaktan, sıralayıp düzenlemekten alabildiğine zevk duyuyorlardı. Hele içlerinden birinin elinden bir bardak düşsün, o saat hep birden başına üşüyor, kırıkları topluyor, ortalığı süpürmekte birbirleriyle yarışıyorlar. Bir gün öğretmen renk tonları değişik 80 küple dolu kutuyu elinden düşürdü. Bunca değişik renk tonundaki küpleri yeniden düzene sokmanın ne güç olduğunu bildiğinden öğretmen bayağı ezilip büzüldü. Tam o sırada bir de baktık ki çocuklar koşup başımıza toplanmışlar, hemen işe giriştiler ve öğretmenden daha dikkatli hepsini düzene koydular. Gene bir gün öğretmenin bir işi çıkmış, okula geç kalmıştı. Aksilik bu ya, akşamdan dolabı kilitlemeyi unutmuş. Eve geldiğinde bir de ne görsün? Çocuklar dolabının kapağını açmışlar, hepsi toplanmış başına. Gözlerinin kestiği araçları kapı köşelerine taşıyorlar. Öğretmen bunu bir çeşit hırsızlık saymış, kendisine okula saygısızlık bellemiş, cezayı hak ettiklerinden dem vurmaya başlamıştı. Bana, "Bence olayı bambaşka gözle görüyordum. Demek ki çocuklar araçları artık kendi dilediklerince seçecek kadar iyi bellemış, öğrenmişlerdi." Sonunda da böyle olduğu anlaşıldı. Böylece çocuklar için yeni ve ilginç bir uğraş başlamış oldu. Artık kendilerine özgü, kendi gönüllerine göre araçlarına, uğraşlarına seçiyorlardı. Bunun üzerine biz de boylarına göre dolaplar edindik. Dolapların gözlerinden kendi ihtiyaçlarına uygun malzemeyi rahatça seçip alabiliyorlardı artık. İşte bu "özgür seçim" ilkesi böylece "temrin tekrarı" ilkesi yanında yer almış oldu. Çocukların uğraşını, araçlarını özgürce seçebilmeleri bizim de onların ruhsal ihtiyaç ve eğilimlerini gözlemlememizi veriyordu. İlk ilginç keşiflerimizden biri, evet, çocuklar kendilerine sunulan çeşitli nesnelerin hepsini değil, sadece bazılarını seçip alıyorlardı. Hemen daima aynı şeyleri seçiyorlar ve bunda da belirli bir tercih gidiyorlardı. Borçlanan öbür nesneler çoktan tozlarla kaplanmıştı. Bütün araçları üşenmeden bir bir çocuklara gösteriyordum. Öğretmen de onları dağıtıyor, nasıl kullanılacağını yeniden gösteriyordu. Ama boşuna. Çocuklar ne yapsanız istemedikleri nesnelere gönül rızasıyla el atıyorlardı. O zaman anladım ki çocuklarla ilgili her şey düzenli olmakla kalmayacak, aynı zamanda çocuğun kullanmasına uygun ve oranlı olacak ve ilgiyle dikkat yönelimi dediğimiz yetenekler kafa karıştırıcı ve gereksiz unsurların ortadan kaldırılması ile oluşacak. Bunun oyuncaklar okulumuzda bir takım seçme oyuncaklar da yok değildi ama nedense çocuklar bunlara iltifat etmiyorlardı. Tuhafıma gitti bu dediğim oyuncaklarla oynamalarına önayak olayım dedim. Ufacık ufacık kap kacakları nasıl kullanacaklarını, oyuncak mutfağın ocağı nasıl yakacaklarını verdim. Mutfağın yanına da cici bir bebek oturttum. Çocuklar bir an için ilgilendilerse de sonradan savuşup gittiler. Bu oyuncakları gönülden seçmediklerine bakarak kaldırdım ki çocuğun yaşamında oyun ancak daha iyi bir uğraş bulamadığı zaman seçtiği deve kulak bir şey. Çocuk bu uydurma uğraşlardan çok daha önemli işlevi görmeye kendini yetkili saymaktadır. Yetişkinlerin yaşamında bir iç poker, satranç gibi oyunların yerini neyse, çocuğun yaşamında da oyuncağın yeri o kadardır. Boş zamanlarımızda oturup seve seve birkaç el oynarız ama devlet zoruyla bu oyunları oynamaya mahkum edildiğimizi düşünün, kim bilir ne usandırıcı olurdu. Elimde önemli bir iş, önümde görülecek hatırı sayılır bir ödev varken, hangisinin aklına oyun oynamak gelir? Çocuk böyle elinde önemli bir iş varken tutup da oyunda neden uğraşsın? Çocuk hiç durmaz, daha aşağı bir düzeyden daha üstüne çıkmaya savaşır, uğraştığı için her dakikasının her anın büyük değeri vardır. Çocuk hiç durmadan büyüdüğü için gelişimine yarayan ne varsa hepsini ve bu ciddi uğraş adına aylıktan kaçınır, derme çatma uğraşlardan uzak durur.
Burada ödüller ve cezalar. Bir seferinde okula girdiğimde baktım, bir çocuk odanın ortasında sandalyesine oturmuş, aylak duruyor. Göğsünde öğretmenin iyi hal ve gidiş gösterdiği için ödül olarak dağıttığı o kırmızı kurdelelerden biri asılı. Öğretmene sorduğumda çocuğun cezalı olduğunu söyledim. Eğer bir başka çocuğa vermiş bu kurdeleyi, o da tutup herhalde gereksiz saydığı bu nesneye cezalı olanın göğsüne takmış. Sandalyedeki cezalı arada umursamazlıkla kurdeleye göz atıyor, sonrada dönüp zerre kadar utanç duymadan ortalığı keyifle seyredip oynuyordu. Bu olay ödüllerinde cezalarında boş olduğunu ilk ağızda anlamanıza yaradı. Daha sonraki ayrıntılı gözlemlerimiz bu ilk sevgimizi doğruladı. Sonunda öğretmen hem cezaya hem ödüle metalik vermeyen bu çocukları ödüllendirmek ten ve cezalandırmaktan utandı. Daha da şaşırtıcı olan, çocuklar ödülleri geri çeviriyorlardı. Bu da vicdanlarında daha önce rastlanmayan yeni bir onur duygusunu yandığına işareti.
Bir sessizlik. Bir gün sınıfa kucağında 4 aylık bir kız çocuğuyla girdim. Avluda bekleyen anasından aldığım bebek o semtte adet olduğu üzere sımsıkı kundaklanmıştı. Öyle sakin duruyordu ki bayıldım. Öbür çocuklara da bu hayranlığımı ileteyim istedim. "Bakın nasıl sesi çıkmıyor hiç. Hiçbiriniz bu arkadaşınız gibi sessiz duramazsınız eminim," dedim şakacıktan. Bir de baktım, hepsi büyük bir dikkatle gözlerimin içine bakıyor, can kulağıyla dinliyorlardı beni. "Bakın," diye devam ettim, "nasıl saçın soluyor. Hiçbiriniz onun kadar sakin sağlayamazsınız." Çocuklar şaşırdılar. Hemen ardından soluklarını tutmaya kalkıştılar. Çıt çıkmıyordu ortalıkta. Saatin nicedir işitilmeyen tikdağı duyulur oldu. Bebecik adeta odaya günlük yaşamda rastlanmadık bir sessizlik havası getirmişti. Kimsenin çıtırtısı çıkmıyordu. Herkes sessizliği yaratmaya ve sindirmeye bakıyordu. Bütün çocuklar bu işe koyulmuşlardı. Coşkunlukla demeyeceğim, çünkü coşkunlukla ateşli ve aşikar bir yan vardır. Oysa buradaki çaba çok daha derin bir özlemden kopup gelmedi. Kıpırdamadan duran, elden geldiğince sessiz nefes almaya çalışan çocukların yüzünde ancak murakabeye varmışların yüzlerinde görülen hem uyanık hem huzur içinde bir ifade vardı. Yavaş yavaş etkileyici sessizliğin ortasında ta uzaktan gelen su damlalarının çıtırtısı ya da bahçede bir kuşun uçak ay ışığı gibi belli belirsiz sesleri duyulmaya başlandı. İşte sessizlik alıştırmasının kökeni buydu.
Bir gün sessizliği çocukların duyma gücünün keskinliğini ölçmede kullanmak aklımıza geldi. Uzaktan tek tek adlarını fısıldadım. Adını duyan ayaklarının ucuna basarak yanıma gelecekti. Çocukları böyle uzun süre sabırla beklemeye zorlamanın bir bakıma insafsızlık olacağını düşünerek gönüllerini almak için şeker çikolata getirmiştim. Bunlara iltifat eden olmadı. Hani neredeyse kalkıp, "Ama bu güzelim deneyi bozma, aklımızı karıştırma!" diyeceklerdi. Böylece çocukların sade sessizliğe değil, bu sessizlik içinde kendilerini belli belirsiz çağıran seslere karşı da duyarlı olduklarını anladım. Parmaklarının ucuna basarak bana doğru geliyorlar. Gelirken de bir yere çarparız da bir gürültü çıkar diye işleri titriyor. Sonradan anladım ki hataların düzeltilmesine el veren hareket alıştırmaları, bu anlattığım örnekteki gibi alıştırmalar çocuk için son derece yararlıdır. Böyle bir alıştırmanın tekrarı çocuğa bu çeşit eylemleri sırf ders yolundan edemeyecekleri bir mükemmellikle yerine getirme olanağını sağlamaktadır. Çocuklarımız bir alay eşya arasında hiçbirine çarpmak sızın yürümeyi, gürültü etmeden seyretmeye öğrenerek kemikleştirme, eratik eleştiriler. Bu eylemleri yerine getirirken eriştikleri kusursuzluk onları sevince boğdu. Hepsi güçlerini sığmayıp keşfederek yaşamlarının perde perde açıldığını, bu büyülü dünyada nelere kadir olduklarını görmekten büyük mutluluk duyuyorlardı.
O şekerlemeleri geri çevirmesinin derin bir nedeni olabileceğini epeyce geç anladım. Çocuklar şekeri, çikolatayı onca düzgün olmalarına rağmen böyle isteksizlik göstersinler, aklım bir türlü almadı. Şunları bir daha deneyeyim dedim. Veren şeker getirdim okula. Çocuklar el bile sürmedi ler. Yoksullar, hepsi belki evlerine götürmek isterler diye düşündüm. "Size verdim bu şekerleri, sizin bunlar," dedim, "ister buradayım ister eve götürün." Şekerleri aldılar, ceplerine koydular ama yemediler. Hiç. Armağanın kadrini bilmez işte değillerdi. Bu öğretmenin hasta düşen bir öğrenci ziyareti sırasında meydana çıktı. Hasta olacağız öğretmenin gelişini öyle sevinmişti ki, yastığının altından bir kutucuk çıkarıp içinden okulda dağıttım şekerlerden birini öğretmene uzatmıştı. Demek ki o kıymetli şekeri yememiş, haftalarca bir kenarda saklamıştı. Bu davranış çocuklar arasında öylesine yaygındır ki, sonradan yapılan yayınlarda bu olayları okuyan birçok ziyaretçi okulumuza geldi. "Bu doğru mu?" diye soruşturdular. Bu çocuklar için doğal ve kendiliğinden bir gelişmeydi. Kimse onları perhize girmeye, şeker orucu tutmaya zorlamıştı. Çocuklar ruhsal yaşamda yeni zenginliklere eriştikçe, bu çeşit çeşitli kabilinden zevklere bir yana koyabiliyorlardı.
Bir günlük olduklarımızdan biri, değişik geometrik biçimlerde kalıplaşmış pastalar getirdi. Çocuklar onları yiyecekleri yerde seyrede koyuldular. Sonra da "Kimi a işte bir daire, kimi de bak bu da dikdörtgen!" diye çağırmaya başlar. Bu tür bir fıkra var. Anlattığımız yoksul öğrencilerimizden biri mutfakta anasının başında dikilmiş, kadıncağız paketten tereyağına çıkarttığında çocuk, "Dikdörtgen!" demiş. Ana bıçağı vurup ekmeği sürmek üzere bir köşesini kesip aldığında, "Şimdi de üçgen oldu!" diye keyiflenmiş. Oysa bizim bildiğimiz çocuk tereyağlı dilimi bana ver diye tutturmalı değil mi?
Bunun bir ara çocukları biraz da eğlence olsun diye burunlarının nasıl sürdüreceklerini, bu çıktım mendil nasıl kullanılacağını gösterdikten sonra bu işi göze çarpmadan yapmanın yollarını anlattım. Mendilini usulünce cebimden çıkarıp gürültüsüz resim kördüm. Çocuklar gözlerini dört açmış seyrediyorlardı. Sonunda görüşürler sandım. Gülmediler. Tersine bir al kıştır koptu sanki tiyatroda ustaca bir temsil vermiştim. O küçücük ellerin bu kadar gürültü çıkarabileceği hiç aklıma gelmezdi. Derken o ufacık sosyal dünyalarının sevilmez bir noktasına dokunduğumu kavradım. Çocuklar burunlarını sümkürmede güçlük çekerler. Bu yüzden başları belaya girer, boyuna sağdan soldan terslenirler, zorlanırlar. Onlarda kırılırlar tabii. Kaybetmesinler diye önlüklerine incelenmiş mendilleri hep görmüşsünüzdür. Yetişkinlerimiz bağırıp çağırmayı belirler ama kimse şunların nasıl sürdürüleceğini öğreteyim demez. İşte ben bu hoşlanmış işi hoşlanmış hizmeti yerine getirdiğimde çocuklarda daha önce uğradıkları darbelerin acısını çıkarmış oldular ve beni alkışlayarak kendilerine hak birlikle davrandıklarında öte yandan toplum içinde daha onurlu bir yer kazanmalarına yardım ettiğim için bana şükran duygularını gösterdiler. Sonraki çalışmalarımda bu olayı bu biçimde yorumlamakta haklı olduğumu bütün anladım. Çocukların üstün bir kişisel onur duygusu ile donatılmış olduğunu zamanla anlamıştım. Yetişkinler küçüklerin nasıl kolayca güvenliklerini kıldıklarını oldum bittim anlamazlıktan gelirler. O gün işte okuldan çıkarken ardından, "Aferin öğretmene!" diye barıştılar. Sonra da sessiz bir düğün alayı halinde peşine takıldılar. "Haydi şimdi dönün geriye, birbirinize hiç çakmadan parmaklarınızın ucuna basa basa gidin kapıya kadar!" diyerek başımdan sabah bildim onları. Bu olağanüstü davranışın bana karşı gösterilen bu iltifatın nedeni belliydi. Can evlerine dokunmuş tüm konuklar okula geldiklerinde çocuklar onurlu ve özsaygılı davranıyorlardı. Onları insanca bir güvenle karşılıyor, hiç çekinmeden, utanmadan, nazlanmadan nasıl çalıştıklarını gösteriyorlardı. Bir seferinde önemli bir kişinin okulu ne geleceği ama çocuklarla yalnız kalmak istediği haber verildi. Öğretmene işi oluruna bırakmasını temizledikten sonra çocuklara dönüp, "Yarın bir komut gelecek, göreyim sizi! Ona dünyanın en akıllı çocukları olduğunuzu gösterin!" dedim. Öğretmene bu sınavdan nasıl geçtiğimizi sorduğumda, çocukların başarısını anlata anlata bitiremiyordu. "Konuğu içeriye buyur etmişler, altına bir iskemle sürüp, 'Buyurun oturun!' demişler. 'Hoş geldiniz, sefa geldiniz!' sözleri gırla gitmiş. Sonunda da konut giderken pencerelere üşüp ardından, 'Gene bekleriz!' diye seslenmişler." Öğretmeni, "Ben sana çocukları rahat bırak, nasıl davranacaklarını göstereyim diye uğraşma dememiş miydim?" diye sıkılınca, "Ben onları bir şey söylemedim ki!" diye yanıt verdi. Ve dediği doğruydu. Zehra çocuklar onun belirtip öğrenebileceğinden çok daha iyi davranışlardı. Nedenine gelince, çocuklar artık onur sahibi olmuşlardı. Konuklarına saygı göstermişler, neler yapabildiklerini ona göstermekten gurur duymuşlardır. Benim başlangıçtaki yürekle bir de büyük bir etkisi olduğunu sanmıyorum. Çünkü onlara ne zaman "Size bir konuk geliyor!" dense, aynı sevimlilik ve onurla konukları ağırlamaktan kusur etmiyorlardı. Başlangıçtaki çekingenlikleri deniz kalmamıştı, çünkü kendi ruhlarıyla çevreleri arasındaki engeller artık ortadan kalkmıştı. Yapraklarını güneş ışınlarını açtıkça güzelim kokuları salan bir nilüfer çiçeği gibi yaşamları doğal olarak açılıp gelişiyordu. Önemli olan çocukların gelişimlerinin önüne engel dikilmemiş oluşuydu. Saklayacak, korkacak, çekinecek hiçbir şey yoktu onlar için. İş bu kadar sade ve yalındı. Öz inançlarını kendilerini çevrelerine eksiksiz olarak uyarlamış olmalarına borçlular. Çocuklar canlı, hareketli ama her zaman sakin. Onları görmeye gelen yetişkinlerin gönüllerini şenlendiren ruhsal bir sıcaklık satıyorlardı. Sırf bu güvenliği tatmak için ala insan okulumuzun eşiğini aşındırmaya başladı. Hepsine kucağımızı açtık.
Bir gün Başbakanın kızı Arjantin büyükelçisiyle ziyarete ve kendisine çocukların göklere çıkarılan içtenliğini kendiliğinden gözlemleme fırsatını kaçırmaması için okula geleceğini önceden bildirmemesi sağlık verilmiş. Geldiklerinde bakmışlar okul kapalı, bayram günüymüş. Avluda oynayan çocuklar yanlarına yanaşmış. İçlerinden biri, "Ezilip üzülmeden bayram günü bugün ama ziyanı yok, nasıl olsa hepimiz buradayız. Anahtarlı kapıcı da değil!" vermiş. Çocuklar ortalıkta koşuşmaya, birbirlerine seslenmeye başlamışlar. Sınıfın kapısı açılmış. Bizimkiler hemen çalışmaya koyulmuşlar. Çocukların aralarındaki gelişmeleri şaşkınlıkla izliyorlar. İkide bir bana gelip aile çevrelerinde olup bitenleri anlatıyorlardı. "Bu üç dört yaşındaki bebeler," diye söze başlayıp sır verircesine anlatıyorlardı ki, alçak sesle öyle şeyler söylüyorlardı ki, "Hani kendi çocuklarımız olmasa, 'Aslan, sopayı ellerin kirli, yıka sana!' diye geliyor. Bir öbürü, 'Giysilerinde kirli, onları da yıka sana!' diye karışıyor söze." İlkin kızıyordu, sonra alıştık. Üstelik haklı da. Çok sahiden de bu yoksul insanlar daha bir temiz, daha bir tertipli hale geldiler. Pencere camları ışıldamaya, pervazlarda sardunya saksıları görülmeye başladı.
Bu disiplin. Çocuklar bütün bu pervasız ve özgürce davranışları bir yana, son derece disiplinliydiler. Çıt çıkarmadan kendi köşelerinde bütün dikkatlerini önlerindeki işe vermiş, hani hani çalışıyorlardı. Çalıştıkları aracı bırakıp yenilerini almak için ayağa kalktıklarında parmaklarının ucuna basarak dolaşıyorlar. Arada içlerinden biri avluya çıkıyor, birkaç dakika hava alıp geri dönüyordu. Öğretmenlerinin dediklerini de elif elif ile yerine getiriyorlardı. Öğretmen bir seferinde bana, "Ne dersem yapıyorlar. Dediklerime öyle candan uyuyorlar ki, ben de kendimi her söylediğimden sorumlu duymaya başladım," dedi. Öğretmenin bu sözünde hiç bir abartma yoktu. Sözgelimi, "Sessizlik alıştırması mı yaptıracak?" daha ağzını açar açmaz çocuklar yerlerinde put gibi dikilip duruyorlardı. Öte yandan bu görünüşteki bağlılık onları dilediklerini hareketten, gönüllerince davranmaktan alıkoymuyor du. Çalışmaları için istedikleri araçları seçip alıyorlar, kendiliklerinden okulu temizlemeye giriyorlardı. Öğretmen okula geç kaldığında ya da bir işi çıkıp onları yalnız bıraktığında çıt çıkmıyor, işler suyunu yürüyordu. Konukları özellikle hayran bırakan şey bu disiplin ve düzen duygusuyla içtenlik ve kendiliğinden değil de bağdaştırıcı olmalarıydı. Çocuklar işlerini sürdürürken sınıfı kaplayan huzur havası dokunaklı bir şeydi. Hiçbir zorlama, dışarıdan hiçbir etken gelmeksizin kurulmuş, varılmış, başarılmış bir sonuçtu bu.
Okuyup yazma. Gündenlerden bir gün iki üç ana gelip benden çocuklarına okuyup yazma öğretmeni istediler. Kendileri okuma yazma sızdı. Bu öneriyi öbür analar adına getiriyorlardı bana. Böyle bir girişimin şimdilik elimizdeki olanakları bakarak çizmeden yukarı çıkmak olacağını anlattım. Sadad ürettiler. Böylece yeni bir şaşkınlıklar dizisi daha başladı. Bu dört beş yaşındaki ve bütün gösterdiğim öğretmenin kartondan kesip ellerine verdiği bazı harflerden ibaretti. Bunlardan bazıları çocuklara üzerine ellerini süre bilsinler, harflerin biçimine öylece kavrasınlar diye zımpara kağıdından kesilmiştir. Bunları hep benzer biçimdeki harfleri gruplar haline getirecek mukavvalar yapıştırdım. Böylece çocukların elleri harflere dokundukça birbirine benzer hareketleri denkleştirilmiş oluyorlardı. Öğretmen de bu düzene hayır demedi. İşi bu kadarla bıraktık. Gelgelelim çocukların bu derme çatma meseleler karşısında gösterdiği coşkunluğu görünce şaşırdım kaldım. Harfleri bayrak mış gibi ellerinde sallayarak alay halinde yürüyüp bağırıyorlardı. Baktım bir gün bu oğlancık bir başına yürüyor ve kendi kendine "Sofia" demek için bir "S", "o", "f", "i", "a" var diye söylenip duruyordu. Demek ki seçtiği bir sözcüğün incelenmesinde, çözümlenmesinde, gelişmiş hangi seslerden kurulu olduğunu çıkarmaya çalışıyordu. Keşifte bulunmuş bir bilginin olanca ciddi ve ilginç bu seslerden her birinin alfabede bir harfe karşılık olduğunu kavramaktaydı. Aslına bakarsanız politik imla, seslerle harften en işaretler arasındaki uygarlaşma dan başka nedir ki? Belki her şeyden önce konuşulan bir şeydir. Bunun yazılı karşıtı ise seslerin görünür işaretleri aktarılmasından ibarettir. Yazmada ilerleme, yazılı ve sözlü dillerin paralel gelişmesine bağlıdır. Başlangıçta yazılı değil, sözlü karşısından ayrı ayrı damlalar halinde süzülür ve sonunda yazılı sözcük ve cümlelerden kurulu belirgin bir ırmak ki bakmaya başlar. Yazma çifte kazanç sağlayan bir anahtardır. Belki hayatı bir hüner edilmesine aynı zamanda da bütün ayrıntılarıyla konuşulan sözcüğü yansıtan ikinci bir anlaşma haberleşme aracı yaratılmasına elverir. Yazı demek ki hem zihne hem de ele bağlıdır. Yazma besbelli ki belirli bir alfabenin gelişmesinin doğal sonucudur. Doğru dürüst yazmak için ise el işaretleri çizecek yetenekte olmalıdır. Aslında alfabe işaretleri özgürleşme ya ben başka bir şey temsil etmediklerine göre kolayca çizilebilirler. Ne var ki ben çocuklar kendi kendilerine yazmayı öğrenmeye başlamadan önce bunu akıl edememiştim. Bu çocuk yuvamızda yer alan olayların en önemlisi. Bunu ilk keşfeden çocuk öyle şaşırmıştı ki, "Yazdım, yazdım!" diye bağırmaktan kendini alamamıştı. Öbür çocuklar kaşifin yere bir tebeşir parçasıyla çizdiği sözcüklere bakmak için koştular. Bende, "Bende, bende!" diye bağırarak kalem, tebeşir aranıyorlardı. Bu bir kasırga ile alete heryere, duvarlara, kapılara, hatta bakkaldan aldıkları ekmeklerin üzerine yazı yazıyorlardı. Yaşları dördü geçmiyordu. Yazı yazmaya başlamaları beklenmedik bir şeydi. Sözgelimi öğretmen bir sabah geldi yanıma, "O bıcırık olan var ya," dedi, "dün saat 3'te yazı yazmaya başladı." Olağanüstü bir olayla karşılaşmıştık.
Okula sağdan soldan özenle resimlenmiş güzel mi güzel çocuk kitapları gelmişti. Çocuklar bunlara dönüp bakmadılar bile. Gerçi içlerinde çok güzel resimler vardı ama onlara en yeni bul abone ol. Onları yeni buldukları bu büyüleyici uğraştan alıkoyuyorlardı. Resimlere bakmak değil, yazı yazmak istiyorlardı artık. Çocuklar belki de ömürlerinde hiç kitap görmemişlerdir. Kitaplara karşı ilgileri uyandırmak için epeyce uğraştık ama okumanın ne anlama geldiğini bile anlatamadık bir türlü. Biz de bu işi daha elverişli bir zamana erteleyip kitapları bir yana bıraktık. Çocuklar bir başkasının yazdığını okumaya pek ilgi göstermiyorlar. Ben yazdıklarını yüksek sesle okurken de birçoğu dönüp, "Ne yazdığını ne biliyorsun?" dergilerinden yüzüme şaşkınlıkla bakıyorlardı. Ancak 6 ay sonra okumanın ne demek olduğunu anladılar. Yazmayı ve okumayı kafalarında birleştirerek başardılar bunu. Bir beyaz kağıt üstüne harfleri çizen elime izlerken düşüncelerimi tıpkı konuşmada olduğu gibi dile getirmekte olduğumu daha doğrusu yazıya döktüğünü kavradılar. Bunu anlar anlamaz da üzerine yazı yazdığım kağıtları kapıp bir kenara götürüp okumaya başladılar. Ama söz ne yaptınız etmeden zihnen yapıyorlardı bu işi. Yazıları anladıkları gösterdikleri çabadan kasılmış, üzerine birden kaplayın veren gülümsemelerin den ve içlerinde bir yay boşanmış yaşına sevinçle oldukları yerde zıp zıp sıçramalarından anlaşılıyordu. Yazdığım cümlelerin her birinde sözde de verebileceğim bir buyruk yer almaktaydı. "Camı aç, yanıma gel!" gibi. Okumaya işte böyle başlandı. Sonunda çapraşık buyrukları dile getiren uzun cümleleri bile okuyacak kadar ilerlediler. Ama çocuklar yazmayı konuşma gibi bir kişiden bir başka kişiye doğrudan doğruya iletilen bir başka ifade biçimi olarak anlıyorlardı. Gerçekten de konuklar geldiğinde eskiden bıcır bıcır konuşan çocuklar sus pus oturmaya başladılar. Derken yerlerinden kalkıyor, kara tahtanın başına gidip, "Hoş geldiniz, buyurun oturun!" diye yazılar çalıştırıyorlardı. Bir gün mesiha kentini yerle bir eden binlerce kişinin ölümüne yol açan depremden söz ettiğimiz sırada beş yaşında bir çocuk birden ayağa kalktı ve kara tahtaya, "Ne yazık!" diye yazdık. Biz bakalım üzüntüsünü dile getirmek için ardından daha neler yazacak diye bekleşirken, "Küçüğüm," diye sürdürdü yazısını, "daha büyük olsam gider onlara yardım ederdim!" diye bağladı cümlesini. Şu iki cümle ile içlerinin temizliğini pırıl pırıl dile getiren koca bir kitap yazmış kadar olmuştu. Sokaklarda taze soğuk, soğuk hala sokaklarda taze soğan, kıvırcık salata satarak geçimini sağlayan bir kadıncağızın olduğuydu. Beklenmedik ummadık nelerle karşılaşacaktık daha. Onları kitapları alıştırmayı bir daha denemek üzere kitap harfleri öğretmek amacıyla gereç hazırlarken, çocuklar okulda buldukları basılı ne varsa hepsini okumaya başladılar. Bunlar arasında Gotik harflerle yazılmış takvimde bulunmak üzere çözülmesi ve okunması güç metinlerde vardı. Bu arada ana babaları yol ben de bir grup dükkan yaptıklarını ve reklamları okumaya dolan çocuklarıyla gezmeye çıkamaz olduklarından yapılmaktaydı lar. Belli [Müzik] 2.eo belliydi ki çocukları sözleri okumaktan çok alfabenin harflerini sökmek ile ilgilenmek dediler. Değişik bir yazı çeşidi görür görmez, çözsün. Değişik bir yazı çeşidi görür görmez, sözcüğünün anlamına dayanarak onu okumaya kalkışıyorlardı. Bu yetişkinlerin tarih öncesinde kayalara kazınmış yazılan sökmede başvurdukları sezgiye dayanan yöntem andırıyordu. Simge de buldukları anlam onu çözdüklerini kanıtı yerine geçiyordu. Çocuklara basılı harfleri açıklamada acele etmiş olsaydık, ilgilerini ve sezgiye dayanan şeflerini kırma mız mümkündür. Kitaplardaki sözcükleri okumalarında vakitsiz bir ters bir tepki yaratabilirdi. Önce ikinci derecede kalan bu iştedir etmemiz zihinlerinin bir dinamo misali çalışını atıp dağıtabilir di. Dolayısıyla kitaplar uzun bir süre daha dolaplarda yattı. Neden sonra ellerine verildi. Bunun da ilginç bir hikayesi var. Çocuklardan biri bir gün okula allı morlu. Bu çocuklardan bir bir gün okula alı al moru mor geldi. Avucunda buluşmuş bir kağıt parçası vardı. Arkadaşlarından birine, "Bil bakalım avucumda ne var?" diye fısıldadı. Öbürüne, "Ne olacak, kağıt parçası!" diye karşılık verince, "Az iğnenin sahibi bilemedin!" dedi. "O kağıt parçası değil, bir hikayeler erken!" Öbür çocuklarda başına toplandılar. Meğer meraklı çocuk çöp tenekesinde bir kitaptan koparılmış bir yaprak bulmuş, başlamış okumaya. Bakmış bir hikaye. İşte böylece bir kitabın anlamını kavrar oldular ve kitaplar yağma gitti. Ne var ki bazı çocuklar kitapta ilginç bir parça bulunca yaprağı koparıp eve götürüyorlardı. Zavallı kitaplar. Kitaba gösterilen bu rağbet gerçekten şaşırtıcıydı. Okulun herzamanki düzeni bozulmuştur.
Bu küçücük ellerin okuma aşkıyla kitapları talan etmesini önlemek zorunda kaldık. Onca ağız, daha kitaplardan okumayı öğrenip kitaplara saygı göstermeyi belirlemeden önce bizden gördükleri azıcık bu yazmayı bayağı sökmüşlerdi. Abartıyorum sanmayın. İlkokulu'nun 3A sınıfındaki çocuklar kadar ulaşmışlardı bu işte.
Bedensel değişme... Bütün bu süre içinde çocukların sağlığı ile ilgili hiçbir girişimde bulunmamıştık. Yine de okulun ilk açılış gününde, ki o kansız, cılız ve tea benzi soluk çocuklar gitmiş, yerlerine al yanaklı, pırıl pırıl gözü canlı insan yavruları gelmişlerdi sanki. Onlardaki bu değişimi görenler, güneşli bir sayfada yerinde tatil geçirmişler sanırdı.
Madem ruhsal bunalımlar metabolizmayı etkileyip insanın canlılığını kesebiliyordu, neden kır başlayıcı canlandırıcı bir deneyim metabolizmayı düzene sokmasın, kişinin sağlığına yoluna koymasın? Okulumuzdaki çocuklarda görülen değişim bunu apaçık kanıtlamaktaydı. Bugün bu gerçek herkese kabul edildiği için size şaşırtıcı gelmeyebilir ama o sıralar bu değişiklik büyük heyecan yaratmıştı. Sağda solda mucizeden söz ediliyor, bu üstü çocukların başarıları üzerine haberler ağızdan ağıza dolaşıyordu. Tanrının günü gazetelerde yazılar çıkıyordu onlar üzerine, kitaplar, hatta romanlar yayınlandı. Yazarlar gözleriyle gördüklerini olduğu gibi anlattıkları halde, okuyanlar üzerinde bambaşka bir dünyaya anlatıyorlarmış izlenimi uyandırıyorlardı. İşi insan ruhunun nihayet keşfedildiğini iddia edecek kadar ileri götürenler bile çıktı. Çocukların konuşmaları satırı satırına yayınlanıyordu. İngiltere'de onlar için "Yeni Çocuklar" adlı bir kitap yayımlandı. Bu kitapta okuduklarını gözleriyle görüp doğrulamak üzere ta Amerika'dan gelenler olduk.
20 yöntem... Okulumuzdaki olaylar ve izlenimler üzerine verdiğimiz bu kısa özet, yöntem sorunu açıkta bırakmak tabu. Sonuçları almak için ne gibi bir yöntem kullandığımız sorunu elbette çok önemli. Ortada belli bir yöntem yoktu. Belli olan tek şey çocuğun kendisiydi. Engellerden alınmış çocuk ruhu, buna göre hareket etmekteydi. Görünen işte buydu. Burada soyutladığımız çocukluk özellikleri doğrudan doğruya çocuğun yaşamına aittir. Nasıl renkler bir kuşa, nasıl kokular çiçeklere aitse, öyle bunların tümü belirli bir eğitim yönteminin ürünü sayılmazdı.
Öte yandan da şurası da ortadaydı ki eğitim, bu doğal nitelikleri koruyacak, doğal gelişimlerine yardım edecek biçimde destekleyerek yararlı olabiliyordu. Buna bir paralel aramamız şartsa, yeni çiçek çeşitleri yetiştirilmesine örnek gösterebiliriz. Gereğince bakım sayesinde usta bahçıvanlar çiçeklerin renklerini, kokularını ve buna benzer doğal niteliklerini geliştirebilmektedirler.
Çocuk yuvasında birtakım doğal ruh özellikleri gözlemleme olanağı bulduk. Bunlar tabii bitkilerin fizyolojik özellikleri kadar âşikâr değildi. Çocuğun ruhsal yaşamı öylesine kaypaktır ki, doğal belirtileri elverişsiz bir çevrede ortadan silinip yerlerini bambaşka özellikleri bırakabilirler. Öyleyse belirli bir eğitim sistemi oluşturmadan önce çocuğun doğal verilerini eklenmesine destekleyecek elverişli bir çevre yaratmak mıydık? Bunun içinde engeller ortadan kaldırılmalıydı. Gelecekte girişilecek bütün eğitim çabalarının temeli ve kalkış noktası bu olmalıdır. Bundan dolayı yapılacak ilk iş çocuğun gerçek doğasını keşfetmek ve ona normal gelişiminde yardım etmek olmalıdır.
Bu çocuklarda normal özelliklerinin çiçeklenmesine rastgele el veren özel koşulları incelediğimizde, aralarında bazılarının önemi gözünüze çarpacaktır. Bunların ilki, çocuklara sunulan ve içinde özgürce davranmalarına el veren çevrenin niteliğidir. O temiz, akbank sınıf ve bel için ölçüler biçilip yaptırılmış ufacık masaları, sıraları, sandalyeleri ile ve avludaki güneşli çimenleri ile bu yoksul evlerden gelen çocuklar için kim bilir ne çekici olmuştu!
Elverişli koşulların ikincisi de başlarındaki yetişkinlerin tarafsız davranışıydı. Analari, babaları okuyup yazması zor, öğretmenleri ise hiçbir hırsı ve ön yargısı olmayan sıradan bir işçi kadındı. İşte bu zihinsel bakım ve huzur sağlamaktaydı. Bir öğretmenin huzur içinde olması, sakin, soğukkanlı olması beklenir. Ama bu sükunetini kastedilen şey daha çok bir mizaç özelliğidir. Genellikle öğretmenin sinirli olması istenir. Oysa daha derin bir sükunet, daha temelli bir huzur ve bir iç açık seçildiğine kaynaklık edebilecek başka bir ruh hali söz konusudur. İşte bu sükunet, çocuğu anlamak için gerekli ruhsal bir alçakgönüllü, zihinsel bir arılık öngörmektedir. Öğretmende bulunması gereken sükûnet böyle bir sükunet olmalıdır.
Bir başka önemli koşul ve çocukları üzerinde çalışabilecekleri özel araçlar vermiş oluşumuzdur. Çocuklar algılarını geliştiren, hareketlerini kolaylaştırıp çözümlemelerine el veren bu araçlara tutkuyla bağlanmışlardır. Üstelik bu araçlar onlara sözlü derste sağlamayacak bir şey öğretmiş, kendilerini önlerindeki işe bütünüyle vermeyi belli etmişlerdi.
Görüyoruz ki bu çocukları sarmalayan özel çevre elverişli bir çevrildi. Başlarındaki öğretmen alçakgönüllü ve çocuk halinden anlar, iyi geçindi. Önlerindeki araçlar ihtiyaçlarına uygun araçlardı.
Şimdi de bu çocukların dış Türküleri nasıl tepki verdiklerini ele alalım. Bunların arasında en hayret uyandırıcı olanı ve çocukların doğal yeteneklerini normal bir biçimde ifade olanağı sağlayan ı, zekanın denetimi altında ellerin kullanılmasını gerektiren herhangi bir faaliyette bulunmalarıdır. Bu gibi işler, alıştırmanın tekrar ve özgür seçim gibi çocuğun ruhsal derinliklerinde yatan başka daha köklü faaliyetlere yol açıcı niteliktedirler. Çocuğun gerçek kişiliğini ortaya koyarlar. Bu gibi faaliyetlere girişti içinde çocuk büyük bir sevinçle, yorulmak nedir bilmeksizin didinir durur. Çünkü yaşama ve gelişimi ile yakından ilgili bir çeşit ruhsal sindirim süreci söz konusudur.
Çocuğa yol gösteren ilke seçimdir. Daha önce Sessizlik örneğinde gördüğümüz türden deneylere şevk ile tepki göstermektedir. Hak bilirlik ve onur gibi erdemleri amaçlayan dersleri benimser, zekasını geliştirmesine el veren yollara sevinçle koşar. Ama bu oyuncak, şekerleme gibi şeylere sırt çevirir. Kendi iç yaşamanın aynası olarak disipline ve düzene ihtiyacı olduğunu artık açığa vurmuştur. Yine de çocukluğunu yitirmez. O şen, taze, içten ve canlı çocuklar gene sevinçten naralar atar, ellerini çırparak ortalıkta koşuşur, arkadaşlarına bağıra çağıra ürünler duyduğu şükranı göstermesini bilir. Hayır sahibine koşup ardından seslenerek minnetini dile getirir. Herkesle dost, her gördüğünü hayran ve rastladı her şeye kolayca uyabilecek güçtedir.
Şimdi kişiliğini kendiliğinden ortaya koyan tercihlerinin bir listesini sunalım. Buna yaptıklarının bir listesini de ekleyebiliriz:
Hoşlandıkları:
* Temrenin tekrarı
* Özgür seçim
* Ata denetimi
* Hareketlerin çözümlenmesi
* Sessizlik alıştırması
* Sosyal ilişkilerde düzgün davranış
* Çevrede düzen
* Kişisel temizliğe özen
* Duyularının eğitimi
* Okumadan ayrı yazma
* Az önce yazma
* Kitapsız okuma
* Özgür faaliyeti
* Disiplin
Geri çevirdikleri:
* Ödüller ve cezalar
* İmla kılavuzları
* Toplu dersler
* Programlar ve sınavlar
* Oyuncaklar ve şekerlemeler
* Öğretmen masası
Bu listelerde bir eğitim sisteminin kaba taslağını bulabiliriz. Evet, çocuklar kendi seçimlerinin gücü ilke yerine geçeceği ve doğal canlılıklarını hataları denetleyebilecek bir eğitim sistemini kurmak için gerekli proteini olumlu ve denenmiş bir takım kuralları bizlere sonuçlardır. Bu ilkeler, eğitim sistemimizin daha sonra geçirdiği gelişimlerde geçerliliğini getirmemiştir. Bunlar sistemimizin belkemiğidir. İlk başta buğulu bir çizgi gibi görünen bu ilkeler giderek eğitim bünyemizin omuriliği haline gelmiştir.
Böylece eğitim sistemimizin ana hatları, belkemiği gibi gelişen bazı özelliklerle çizgisel bir birlik göstermektedir. Bu bütün ve çevre, öğretmen ve çocuklar tarafından kullanılan çeşitli meseleler diye üç ayrı o görmüştür. Bu özgün taslağını gelişimini adım adım incelemek ilginç olacaktır. Böylece ilkel bir sezginin insan toplumu için büyük önem taşıyan bir kavram haline dönüşümünü izleyebileceğiz. Bu eğitim yönteminin adım adım gelişmeleri, yeni yanlarını çevre karşısında yavaş yavaş açılıp saçılan bir yaşamdan devşirmekten olduğu için evrimsel diye nitelendirilebilir. Üstelik çevre özellik taşımaktadır. Yetişkinler tarafından sağlanmış olsa bile aslında büyüyen çocuğun yaşamında beliren yeni aşamalara aktif ve direkt karşılıklar verilmek suretiyle kurulmuştur.
Bu eğitim sisteminin her ırktan ve her sosyal kattan çocuklar için benimsenmesindeki çabukluk bize alabildiğine geniş deneysel veriler sağlamış ve ortak yönlerini ve evrensel eğilimlerini belirleyerek çocuk eğitiminin dayanması gereken doğal yasaları saklamanızı sağlamıştır. Özgün çocuk yuvasından başlayarak gelişen ilk okullarımızın ilginç bir özelliği de bu okullarda yeni kurallar ortaya koyma yerine çocukların kendi lig şu an tepkilerini bekleme yolunun sürdürülmüş oluşudur.
Bu 21 çıkartılmış çocuklar, alışılmadık sosyal koşullar altında yaşayan çocukların bir başka takımı da zengin çocuklarıdır. Onları eğitmenin ilk okulumuzdaki öğrencilere içmekten kolay olacağı sanılır. Gelgelelim bunlar nasıl olupta yola getirilecektir? Bir toplumun sağlayabileceği her türlü lüks ve kuşatılmış olan bu zengin aile çocukları, büyük ayrıcalıklardan yararlanmalarda. Avrupa ile Amerika da bu çeşit çocukların eğitimi ile ilgilenmiş uzmanların anlattıkları işte yüreklendirici şeyler değildi. Bu çeşit çocukları geniş bahçelerle oturacak doğru dürüst sıralarda falan memnun edemezsiniz. Yoksul çocukları büyüleyen nesnelere ilgi göstermezler. Dolayısıyla kendi ihtiyaçlarını doyuracak olan araçlara karşı isteksizlik gösterdiklerini gören öğretmeni şaşırttılar üzer. Yoksul çocukların kendilerine sunulan araçlara sarılmaların a karşılık bunlar en cici bici oyuncaklardan bıkkınlık getirmiş oldukları için önlerine gelen araçları umursamazlıktan gelirler.
Bir Amerikan öğretmeni mektubunda bana şöyle diyordu: "Zengin çocukları araçları birbirlerinin elinden kapıyor. Birine bir şey gösterecek olsam, öbürleri ellerindeki işi bırakıp bir gürültü, bir kıyamet başıma toplanıyorlar. Aracın nasıl kullanılacağını daha anlatmaya kalkmadan 'Sen alacaksın!', 'Ben alacağım!' diye kavga kopuyor. Araçlarla yeterince ilgilenmiyorlar. Birini bırakıp birini alıyorlar. Bunlardan biri öyle huzursuzluk ki, yeni bir aracı elemek için gereken süre boyunca bile yerinde oturamıyor."
"Çoğu hallerde çocukların hareketleri rastgele ve amaçsızlık. Ortalığı kırıp geçirdiklerini umursamadan koşuyorlardı, masalara tosluyor, sandalyeleri deviriyor, önlerine verilen araçları çiğneyip geçiyorduk." Matmazel de Paris'ten şöyle yazıyor: "İtiraf edeyim, deneylerim hiç de iç açıcı değil. Zengin çocukları dikkatleri bir araç üzerinde bir iki dakikadan fazla yoğunlaştıran yiyorlar. İçlerinden biri bira iyi olmaya görsün, öbürleri de aynı şey istemeye başlıyorlar. Alamazlarsa da yere yatıp tepiniyorlar."
Bir de Roma'da zengin çocukları için açılmış bir okuldan aldım rapordaki şu kısa yargıya bakın: "Bütün kaygımız disiplin. Çocuklar çalışmalarında dağınıklar. Sözde dinlemiyorlar ama işler hep böyle yürümedi."
Amerika'dan gelen mektubun sahibi öğretmen Az sonra şöyle yazıyordu: "Bir iki gün içinde bu dağınık, girdap içindeki parçacıklar, yani bu disiplinsiz çocuklar düzene gelip belirli bir biçim almaya başladılar. Adeta kendilerine bir yön çizme çabası içindeler. Daha önce aptalca oyuncaklar diye geri çevirdikleri araçlarla ilgilenir oldular. Sonunda da bağımsız varlıklar olarak hareket etmeye yöneldiler. Birinin olanca dikkatini çeken bir araca öbürü dönüp bakmıyor bile. Çocuklar kendi ilgili konularıyla haşır neşir olmaya başladılar."
Çocuğun biri ilgisini kendiliğinden uyandıran bir şey, bir nesne, bir araç bulduğunda savaş kazanılıyor. Kimi zaman bu dediğim coşku, tutku bu da gelebilir veriyor. Bir seferinde okuldaki hemen bütün çeşitli araçları tek tek önüne sürerek çocuğun birine ilgisini uyandırmaya kalkmış, akıntıya kürek çekmiştim. Derken sırf raslantı eseri çocuğa biri kırmızı, biri mavi iki defa gösterdim levhaların değişik renklerini dikkatini çektim. Çocuk sanki dört gözle onları bekliyormuş gibi levhaları elimden kaptı ve tek bir ders süresi içinde beş rengi peş peşe öğrendi. Daha sonraki günlerde önceleri horladı bütün çeşitli araçları ele aldığı, hepsiyle yavaş yavaş ilgilenir oldu.
Başlangıçta dikkatine hiçbir şey üzerine toplayamayan başka bir çocuk, önüne serilen araçların en çapraşık larından biri olan adına "uzunluklar" dediğimiz araçta ilgilenerek bu darmadağın halden kurtuldu. Koca bir hafta hiç durmadan bununla oynadı, saymayı ve basit toplamalar yapmayı öğrendi. Derken daha basit malzemelere dönmeye başlayıp sistemimizin çeşitli gelişleri ile ilgilenir oldu. Çocuklar ilgilerini çeken bir şey bulur bulmaz tutarsızlıkları bırakıp dikkatlerini top oy verirler.
Aynı öğretmen bir çocukta kişiliğin uyanışı üzerine şunları anlatıyor: "13-15 yaşında iki kız kardeş vardır. Üç yaşındayken hiç kişiliği yoktu, hemen her şeyde ablasını taklit ediyordu. Ablası mavi bir kalem seçip almaya görsün, o da mavi bir kalem ele geçirince yedek durak bilmiyordu. Ablası tereyağlı ekmek mi yedi? Küçük'ün önüne ne koysana faydası yok, çünkü o da tereyağlı ekmek yiyecek. Okulun hiçbir şeyle ilgilenmiyor, ablasının ardında onun yaptıklarını kopya ederek avare avare dolaşıyor. Derken bir gün kırmızı küplerle ilgili verdi. Bunlardan bir kulelik de ablasına hepten unutup bu temrini üst üste tekrarladı. Bu durum ablasına öyle şaşırttı ki, oturduğu yerden küçük kardeşine 'Ben daire doldururken sen ne diye kule yapıyorsun?' diye seslendi. İşte o gün küçük kızcağız kendine bir kişilik edilmiş, gelişmeye başlamış, ablasının kopyası olmaktan kurtulmuştu."
Matmazel eline bir bardak su verilir verilmez bardak yara da olabilir, taşırken ile döken. Bu yüzden de bardak gördüğümüz sıkışan dört yaşında bir kızcağızın öyküsünü anlatıyor. Bu kız, bu ara nasılsa ilgilendiği bir temrini başarıyla tamamladıktan sonra hiçbir güçlük çekmeden su dolu bardakları taşımaya başlıyor ve bir damlasını bile yere dökmeden sulu boya çalışan arkadaşlarına su taşımaya gönüle çıkıyor.
Bir Avustralya'da öğretmenin bize bildirdiği ilginç bir olay daha varmis: Beynin konuşmayan, belli belirsiz sesler çıkarabilen bir öğrencisi var. Anası babası meraklanıp neden konuşmada geri kaldı diye doktora götürmüşlerse de çocukta hiçbir değişme olmamış. Derken bir gün bu kızcağız "Dengi Dengine" dediğimiz araçlarla ilgilenmiş. Uzun bir süre tahta silindirleri yuvalarından çıkarıp yerli yerine koymakla uğraşmış. Bu alıştırmayı defalarca büyük ilgili tekrar aldıktan sonra öğretmenin yanına koşup "Gel de gör!" diye bağırmış.
Matmazel'in bir hikayesi daha var: "Noel tatilinden sonra büyük bir değişiklik oldu. Bir de baktım benim hiçbir katkım olmaksızın o özlemini çektiğim düzenli kurulmuş. Çocuklar eskisi gibi değil. Önlerindeki işlere kapanıp çalışıyorlar. Dolabın oraya giderek şimdiye dek sıkıldıkları araçları kendiliklerinden alıp çalışmaya başlıyorlar. Kısacası sınıfta düzenli bir çalışma havası kuruldu. Eskiden ancak öğretmen indüklenmesi ile araçlarını Seçen çocuklar artık işlerinde belirlendi spin isteğinin güdüsüyle hareket ediyorlar, emek ve dikkat isteyen ödevlere yöneliyorlar, güçlükleri yenmekten zevk alıyorlar. Bu güzelim çabaları karakterleri üzerinde derhal etkilerini gösterdi. Kendi kendilerinin efendisi haline geldiler."
Matmazel'in iyi çarpan bir başka örnek de olağanüstü gelişmiş bir hayal gücü olan dört buçuk yaşındaki bir kız. Kızın hayal gücü öyle gelişmiş ki, eline bir şey verildiği zaman daha biçimine bile dikkat etmeden hemen kendisiyle eşleştir veriyormuş. Hiç durmadan konuştuğu için dikkatini verilen nesne üzerinde toplayamıyor, zeyni oradan oraya sekti içinde sakarlıklar yapıyormuş. Derken çocukta acayip bir değişim olmuş. Temrinleri bu biri ardısıra yolunca yordama yapmaya başlamış, üzerine bir sükunet gelirmiş. Belirli ve sabit bir yöntem oluşturmamız daha önce açılan okullardaki öğretmenlerin bu tür deneyleri alabildiğine sıralanabilir ama hemen hepsi aynı gelişme yönelmektedir. Hem sonra aklı başında ve çocuklarıyla ilgilenen ana-babaların hemen bütün mutlu çocuklarının yaşamlarında beş aşağı beş yukarı buna benzer olayları ve bu çeşit ruhsal güçlüklerin yenilişi ne rastlanmaktadır.
Başarılar çocuğun daha sonraki gelişmelerin müjdeleyen patlayıcı bir nitelik göstermektedir. Bunlar çocuğun ilk dişini çıkartmasına ya da ilk adımlarını atmasına benzetilebilir. İlk dişin ardından başka dişler patlak verecek, ilk sözün ardından çocuk konuşmaya, ilk adımın ardından yürümeye başlayacaktır. Okullarımızın çeşitli ülkelerde birbiri ardınca açılması bu çocuk hidayeti dediğimiz olgunun evrenselliğini ortaya koydu. Ama şunu da hemen belirteyim ki, çocuğun eğitiminde işlenen bir başlangıç hatası ruhsal yaşamında sayısı sapmalara yol açabilir.
Bu normalleşme, anlattığımız olaylarda özellikle dikkati çeken şey ruhsal bir düzenli ve normale dönüş sürecidir. Aslında normal çocuk, kendine egemen olmayı ve huzur içinde yaşamayı bellemiş ve disiplinli çalışmayı ahlaklı ay ev tutmayı öğrenmiş zeki bir çocuktur. Böyle çocuklara vaktinden önce gelişmiş, büyümüş de küçülmüş yaptıkları yapıştırıldığında bakmayı nasıl bu çocuklar normaldir. İşte çocuğu bu ışık altında gördüğümüzde o hidayet sözünü bir yana atıp normalleşme deyimini kullanmamız gerekir.
İnsanın gerçek duası kendine gizlidir. Döl yatağına düştüğünde yaşamaya başlayan doğanın hakkı verilmeli ve gelişmesine olanak tanınmalıdır. Ama bu yorum çocuğun hidayete ermesi ile ilgili görünümleri ortadan silmez. Belki bir yetişkin bile aynı yoldan hidayete verebilir. Ama bu değişiklik öyle güçlüklerle doludur ki, bunu insan doğasının temel ögesi ne yalın bir dönüş gözüyle görmek kolay olmayacaktır. Çocukta normal ruhsal özellikleri kolayca çiçeklenebilir. Kuraldan satma niteliği taşıyan özellikler ortadan kalkacaktır, tıpkı sağlığa kavuşan bir haftada hastalık belirtilerinin silinmişti gibi.
Çocukları bu açıdan gözlemlemeye başladığımızda, en çetin koşullar altında bile bu normallik halinin kendiliğinden çiçeklenmesi örneklerini daha sık ve daha kolay seçebileceğiniz. Normal bir gelişimin belirtileri tanınıp yardım görmediği için yatsın sada, bütün engellere rağmen ölüm kalım ülkelerine özgü yılmazlık larıyla dönüp gelecekler. Kafamızı yeniden çalışacaklardır. Çocuk doğasının derinliklerinde bıkıp usanmadan yetişkinlerin baskılarına rağmen çiçekler ip gelişmektedir. Çocuk normal gelişimine kaseden güçlere karşı sürekli bir savaş vermektedir.
22 öğretmenin ruhsal hazırladığımız öğretmenliği sırf öğrenim yolundan hazırlanacağını sana öğretmen yanlışa düşmektedir. Bir öğretmenden beklenen ilk yetenek görevine yakın olmasıdır. Çocuğu gözlemleme yöntemimiz son derece önemlidir. Eğitimi sadece Kur'an iyi bilmek yeterli değildir. Öğretmenin sistemli bir şekilde kendi kendine inceleyerek hazırlanması gerektiğinde ısrar ediyoruz. Ancak böylelikle temelli kusurlarını ve çocuk ilişkilerini gösteren yanlarını anlayıp bunları içinden söküp atabilir. Bu bilinçaltı aksaklıkların meydana çıkarılması özel bir çeşit eğitime ihtiyaç gösterir.
Biz öğretmenler kendimizi başkalarının gözüyle görmeye çalışmalıyız. Bu da öğretmenin her çeşit çileği hazır olması demektir. Çocuğun hatalarını düzeltmek ile uğraşacağım derken kendi kusurlarını kendi eğilimlerini incelemeyi bir yana bırakmak kadar büyük hata olmaz. Öğretmenin bu iç hazırlığı, din adamlarında aranan kusursuzluk ve arınmışlık tan bambaşka bir şeydir. İyi bir öğretmenin kusurlardan ve zaaflardan tamamıyla ayrılmış olması gerekmez. Öte yandan hiç durmadan kendi iç yaşamını geliştirmeye savaşan bir öğretmen bile çocuğu anlamasını önleyen çeşitli kusurlarını görmeye bilir. Onun içindir ki, etkin öğretmenler olmak istiyorsak bizden daha iyi yetişmiş lerin kılavuzluğu benimseyip onların öğüt da göz önüne alabilmeniz. Nasıl bir doktor hastasının vücudunu saran illetleri neler olduğunu anlatırsa, bize geleceğin öğretmenlerine gördüğümüz ve çalıştırmaları engelleyebilecek birini kestiğimiz kusurlarını parmak basmalıyız. Sözgelimi öfkenin insanı doğru yoldan saptıran, çocuğu anlamasını engelleyen belli başka bir maraz olduğunu belirtmeliyiz. Nasıl belalar bir başlarına gelmezlerse, öfke gibi kusurlarda yanları sıra türlü belaları birlikte getirir ve işin acısı böyle kusurları iyilik pişmesine de bürünebilir.
Bozuk eğilimlerimizi bir içten, biri dıştan olmak üzere iki biçimde alt edebiliriz. Bunların ilki bildiğimiz kusurlarımızla karşı savaşmaktır. İkincisi ise bozuk eylemlerimizin dış belirtilerini bastırmak tır. Kabul edilmiş davranış ölçülerine başkalarının yanında uyuşumsuz bizleri düşünmeyi ve kusurlarımızı anlamaya yönelteceği için önemlidir. Komşumuzun düşüncesine saygı, insanın içindeki gururu alt etmesine; çevremizdeki insanların uyarısı, içimizdeki hırsı dizginlemeye; dost çok sert tepkileri, öfkemizi yenmeye; yaşayabilmek için çalışma ihtiyacı, ön yargılarımızı içimizden silmeye yarar. Sosyal gelenekler başıboş davranışları denetim altına alır. Bir günden bir güne lüks bir yaşantıya kavuşma tutkusunun önüne dikilen güçlükler şımarıklığı önler. Onurumuzu koruma kıskançlığı set çeker. Bütün bu çeşitli etkenler geç yaşamamızın üzerinde olumlu izler bırakır. Sosyal ilişkiler ahlaksal dengemizi sürdürmemiz e yardımcıdır.
Gene de sosyal baskılara boyun eğmemiz ilk bakışta sandığımız kadar kolay olmayacaktır. Kendimizde varlığını gördüğümüz hataları düzeltme ihtiyacını isteyerek kabullen sekde, başkalarının hataları mızı parmak basmasından hoşlanmakla kendimizi haklı görme yanlışına düşebiliriz. Hatayı kabul etmektense hataya devamı bile göze aldığımız olur. Tutmamızı değiştirmek gerektiğinde tutmamızı değiştirmek yerine içgüdüsel olarak olur umuzu kurtarmaya kalkar olup biteni kaçınılmaz olduğunu ileri süreriz. Onun elle tutulur kanıtı ise ben bir şeyi elde edemediğimiz zaman "Ben zaten onu istemiyordum" deyip işin içinden sarılmamız, yani erişemediğimizi ciğere mundar demek alışkanlığımızdır. Bu dış dirence karşı içgüdüsel olarak gösterdiğimiz bir tepkidir. İçimizi benliğimizi kusursuz kılmaya çalışacak yer didişme iyi tutarız. Bunun sonunda da görürüz ki, kişisel çabalarımız başkalarının yardımına ihtiyaç göstermektedir.
Aynı kusurları paylaşanlar içgüdüsel olarak birbirlerine yardım eder, ortak kusurları üzerine kurdukları birlikten medet umarlar. Nasıl savaşta saldırgan silahlar barışı koruma bahanesiyle mazur gösteriliyorsa, bizde kusurlarımızı soylu ve zorunlu görevler kisvesi altında saklamaya çalışırız. Kusurlarımızla gösterilen direnç ne kadar zayıf sabah, annelerimizi denkleştirme kolaylığı mız o derece artacaktır. Kusurlarımız yüzünden eleştirildiği mizde onları mağdur göstermenin yolunu buluruz ama aslında hatalarımıza savunmaktayızdır. Bunun içinde hatalarımızın bu Birlik zorunluluk ortak çıkar gibi bahanelerin ardına saklarız ve yavaş yavaş yanlış olduğunu düpedüz bildiğimiz ama düzeltmeyi bir türlü kendimize getiremediğimiz kusurların doğruluğuna kendi kendimizi kandırırız.
Öğretmenlerin ve genel olarak gençliğin eğitimi ile ilgilenenlerin tümü durumlarını baltalayan Bu hataları birleşiminden kurtulmalıdır. Gurur ve öfkeden kurulu Bu temel kusuru bütün gerçekliğiyle görüp bundan kurtulmaya bakmalıyız. Öfke başka sordur ama çoğu zaman onu karşısındakinden saygı bekleyen bir onur görünümü kazanmış gururumuz ve örtmeye çalışır. Ama öfke komşularımızı hemen direnci davet eden bir illettir. Onu denetim altında tutmak zorunluluğu belirir ve bu ihtiyat gereğidir. Böylece alçakgönüllü erişmeye başaran kişi sonunda kendimiz acının kusurlarından utanç duyma olgunluğuna varır.
Çocuklarla alışverişte ise durum tam başkadır. Onlar bizi anlayamazlar. Kendilerini hep bize karşı koruyamazlar. Ne söylesek kabul ederler. Azarı, tekbiri, hatta bu adı kabul etmekle kalmaz, onlar kınadığımız dan ötürü utanç bile duyarlar. Öğretmen çocuğun yazgısı üzerinde sık sık düşünmelidir. Çocuk haksızlığı aklıyla tartıp yerine otur tam az sadece bir yerlerde bir bozukluk olduğunu sezer. Özür bozulur, çarpılır. Yetişkinlerin hazırlığını düşüncesizliği ne karşı çocuğun tepkisi ülke click yalan, ters davranışlar, sebepsiz ağlamalar, uykusuzluk, aşırı korkular biçiminde kendini gösterir. Çünkü uğradığı bozgunun nedenini zekâsıyla bulup çıkarmaktadır.
İlkel hali içinde öfke belirli çapta bir fiziksel zorbalık davranışıdır ama gerçek yüzünü maskele yen daha ince, daha kaypak biçimlerde de kendini gösterebilir. En yalın haliyle öfke çocuğun direncine karşı çocuğa duyulan kızgınlıktan ibarettir ama giderek çocuğun kendine savunma yolundaki güçsüz çabalarıyla karşılaştık çag gururla karışır ve bir çeşit despotluk haline gelir. Despotluk tartışmayı saat Işıklar kişiyi gökten inme bir Otoritenin açılmaz duvarlarıyla kuşatır. İyi günler çocuğa kabul edile gelmiş doğal sayılan hakların hükmederler. Bu hakkı itiraz bir çeşit kutsanmış egemenliğe karşı geliş sayılır. İlkel topluluklarda despotun tanrıyı temsil etmesine benzer bir yargı çerçevesi içinde yetişkin çocuğun karşısında Kendine bir tane sağlık Mehmet. Eğer yetişkin her türlü Tartışmanın dışında bellenir, çocuk itaatsizlik ne kelime susup her şeyi sineye Yetecektir. Direnç gösterdiğinde bile bu yetişkin hareketine karşı doğrudan ve hesaplı bir cevap olmaktan uzaktır. Çocuk sadece ruhsal bütünlüğüne canlı dişte savunmakta ya da zulme karşı bilinçsiz bir tepki göstermektedir.
Çocuk ancak zamanla de spotla karşı doğrudan tepki gösterir ama o zaman adet yetişkin çocuğu daha ince yollarla alt etmeyi başarmış, sözgelimi bu despotluk un kendi hayrına olduğunu ona kabul ettirmenin yolunu bulmuştur. Çocuk büyüklerine saygı borçludur ama yetişkinler çocuğu yargılama, hatta onu kırma hakkıyla donatılmış olduğu kanısındadır. Large bu ihtiyaçlarını diledikleri ince yönetir ya da baskılar. Çocuğun sesli sessiz itirazları ise tehlikeli ve hoş görülmez bir itaatsizlik gözüyle görünür. Yetişkinler O dediği dedik haraç yani ilkel hükümdarların davranışını benimsemişlerdir. Her şeyi büyüklerine borçlu olduğuna inandırılmış olan çocuklar, varın yoğun kralın lütfuna bağlı olduğunu sanan köleler gibidirler. Bunun suçu da onlara bu tutum aşılayan yetişkinlerin boynundadır. Kendilerini yaradan saymışlar, çarpık kurları içinde çocuğa ait ne varsa hepsinden sorumlu oldukları iddiasını katılmışlardır. Sözüm ona çocuğu iyi bir yurttaş, iman-ı bütün bir kul, zeki bir vatandaş kılmak onlarla başlayıp onlarla biten bir görevdir ve bütün bunların üstüne tüdik ercesine de çocuklara despotluk ettikleriniz derece akıllarına getirmektedirler ama hangi Despot Buyurun dakileri amansızca davrandığını kabul eder.
Bizim sistemimize göre öğretmen olmayı amaçlayan kişi kendi kendine eleştire bilmeli ve bu despotluk Bu arada bilmelidir. Alçakgönüllü ve cömert olmayı öğrenmelidir. Bu niteliklere sahip kişi zaten gereken denge ve görünümü kendiliğinden kazanacaktır. Lakin bütün bu söylediklerimizden çocuklara hiçbir zaman yargılamamak, yaptıkları her şeyi onaylamak hattının ve duygularının gelişimine müdahalede bulunmamak gerekir anlamı çıkarılmasın. Öğretmen öğretmen olduğunu başlayacak, görevinde eğitmek olduğunu asla unutmamalıdır ama gene de alçak gönüllü olmalı, kalbimizde kök salmış önyargıları koparıp Ata bilmeliyiz. Öğretmenlik görevi sırasında bize yardımcı olacak yeteneklerimizi alabildiğine koy vermeli, öte yandan yetişkinlerin çocuğu anlamasını engelleyen içsel nitelikleri mizi denetlemeye öğrenmeliyiz.
23 sapmalar tecrübe göstermiştir ki, normalleşme olarak adlandırdığımız süreç karşısında çocuklara özgü birçok nitelik getirilmektedir. Bunların arasında bir sürü kusur sayabileceğimiz gibi bazı erdemleri de sayabiliriz. Böylece tertipsizlik, bu sildik, pislik, açgözlülük, bencillik, kavgacılık ve istikrarsızlığın yanı sıra yaratıcı hayal gücü, masallardan hoşlanma, bazı kimselere bağlılık, oyun oynama, yumuşak başladık gibi niteliklerde kaybolup gider. Ayrıca bilimsel araştırmalar sonucu çocuklar özgü olarak tanımlanan hayal gücü, merak, tutarsızlık ve dikkat dağınıklığından alıp bu çocuklara özgü niteliklerini bitirilişi, çocuğun gerçek yapısının daha henüz anlaşılmadığını kanıtlar.
Bu olgunun çeşitli ırk, din, dil ve kültürden çocuklar için geçerli oluşu dikkate değer. Ne var ki, insanoğlunun çiftli kişilik sahibi oluşu çok eski zamanlardan beri kabul edile gelmiştir. Hıristiyan dinine göre bunlardan birincisi yaratıldığı sırada kendisine verilen kişiliktir. İkincisi ise ilk günah işledikten, tanrının yasağını çiğnedikten sonra kazandığı kişiliktir. Bu görüşün çocuğu daha iyi tanımamıza bize yardımcı olacağı kanısındayız.
Küçücük, önemsiz gibi görünen bir hareket, bir davranış, bir nesne çocuğun yoldan çıkmasına elverir. Sevgi ve bu esprisi altında dikkatten kaçan ama aslında yetişkinlerin bilinçsiz bencilliği yüzünden baş veren bir zaafın çocuk üzerinde son derece yıkıcı etkileri olabilir. İyi ki çocuk hiç durmadan kendini yenilemekte, hiç durmadan yeniden doğmaktadır. İyi ki her şeye rağmen normal gelişmesine el verecek olan planı kendi içinde eğer türlü zedelenmeye karşı koruyabilmek tedir.
Çocuğun normale doğal hale dönüşü tekbir belirgin etkene yani ona dış gerçekle alışverişe sokacak bedensel bir faaliyet üzerine dikkatini yoğunlaştırma sana bağlı olduğuna göre demek oluyor ki çocuğun sapmaların a yol açan tek bir kaynak vardır: Çocuk düşmanca bir çevre ile karşılaştığı için İlker gelişme planı gerçekleştirme olanağı bulamamıştır. Oysa bu dönemde potansiyel enerjilerin ruhunu vücutta gürleşmesi süreci içinde gelişmeleri gerekirdi. Kaçışlar ruhun vücutta birleşmesi kavramı satma özelliklerini yorumlamada bir kılavuz olarak kullanılabilir. Demek istediğimiz çok ki, ruhsal enerjiyi söz O, çocuğun kişiliğinin bütün denebilmesi için harekete dönüşmeli, hareket halinde cisimlenme lidir.
İster yetişkinlerin baskısı ister çevredeki yüreklendirici gücünün eksikliği yüzünden olsun, bu birliğe verilmedikçe iki yapıcı etken yani ruhsal enerji ile hareket birbirinden ayrı gelişmeye başlar. Dolayısıyla insan ikiye bölünür. Doğada hiçbir şeyine yoktan var olduğuna neden yok olacağına göre, ruhsal enerjiler de ya gereğince geçecekler ya da yanlış yollara sapacak lardır. Bu enerjiler amaçlarına yitirip avarelik içinde dolaşmaya başladıklarında bu beğendiğimiz sapmaları yer almaya başlar. Gönüllü bedensel faaliyetlere girişerek kendi kendini yapıp kuracak olan zihin hayallere sığınır. Böyle bir firari zihin üzerinde çalışabileceği bir şey bulamayınca inceleri ve simgeler edalar. Bu dene düzensizlikleri kapılan çocuklar ortada tedirginlikle dolaşırlar dururlar. Canlıdır lar, ele avuca sığmaz lar ama amaçsızdır lar. Enerjileri bir alayı nesneye ve hiçbir üzerinde yeterince durmaksızın değil için bir şeye başlamaları ile ellerinden bırakmaları bir olur.
Yetişkinler Bu yoldan çıkmış dik başta çocuğu cezalandır salar ve göz yumurtalarda aslında bir çeşit fanteziler, çocuk zekasının yaratıcı eğimleri diye yorumlayıp hoş karşılarlar. Hatta yüreklendirici ler. Ferrobor Çocuğun hayal gücünün bu yönde gelişmesini teşvik amacıyla bir alay oyun icat etmekten kendini alamamıştır. Çocuktan şu veya bu biçimde yan yana getirdiği tuğla ve blokları uzun uzun bakarak onları atlara, kalelere, trenlere benzetmeleri istenir. Çocuğun hayal gücü herhangi bir nesneye simgesel bir anlam vermekte yükümlü kılınır. Oysa bu zihinde en olmadık sevapların doğmasına yol açar. Kapı tokmağı at, iskemle tat, taş ise bir uçak hayaline dönüşür.
Çocuklara oyuncaklar verilir ama bunlar gerçekten üreten ilişkiler kurmasına yarayacak yerde kafasında ham hayaller üretir. Oyuncaklar çocuğa hiçbir belirli amacı ve anlamı olmayan düşsel bir çevre sunduğu için gerçek bir zihinsel yoğunlaşma yerine uç ve iPad ve gerçek dışı hayallerle çocuğun enerjilerini boş yere harcar. Bu oyuncakların yarattığı ilgi saman alevi ne benzer yanmaları ile kaybolmaları bir derken oyuncak kenara atılır. Ne yazık ki, yetişkinlerin çocukları için bulabildikleri tek faaliyet alanı bu oyuncaklardan ibarettir. Yetişkin çocuğu bu derme çatma oyunlarla çakaralmaz oyuncaklarla bir başına bıraktığında çocuğun zamanını mutluluk içinde geçirdiğini sanır. Çocuk önüne konulan oyuncaklardan çabucak bakıp tümünü parça parça etse de bu oyuncak alışkanlığı sürüp gider. Çocukların başına Armağan diye bu cicili bicili nesneleri adrana babaları nedense eliaçık çocuğuna sevdalı kişiler sayılır. Oyuncakla oynama bu en nazik döneminde daha yüksek bir yaşamın temellerini atmakla uğraşması gereken çocuğa tanınan tek özgürlüktür.
Bu çeşit ikiye bölünmüş Çocuklar okulda düzenlenen disiplinden yoksun olsalar bile pek zeki çocuklar diye anılır. Okullarımızda sağladığımız çevrelerini bir şeyler mi bu çeşit çocuklar hemen belirli bir ödevi kaplanmaktadır lar. Görüntülenmiş fanteziler, huzursuz hareketler kaybolur. Çocuk gerçekle yüz yüze gelip tuttuğu işle sarıldığı ödevle kendisini yetiştirmeye başlar. Böylece normal çocuk haline döner. Amaçsız eylemleri yön kazanır. Kolları bacakları içinde bulundukları çevrenin gerçeğini bilip öğrenmeye hevesli zihinlerin bilinçli araçları olup çıkar. Amaçsız merakın yerini bilinçli bilgi aracılığı alır.
Dikkate değer bir çizgiyle pislik analistler, hayal gücü yüksek ya ben çalışmalarda öyle sanıldığı kadar başarılı olmadıklarını hep görmüşlerdir. Yine de bu çocukların zeka da bir sapmaya uğramış olmalarından nedense kuşkuya düşünmez. Galiba büyük yaratıcı zekaların pratik sorunları uygulanamayacağı inanıldığı ndan böyledir bu. Oysa zihni böyle bir sapıkla uğramış olan çocuk düşüncelerini denetleyemediği ne ya da zihinsel güçlerini geliştirme dediğine göre sıradan sayılan çocuklardan daha zeki olduğu yargısına varmak gerekir. Çocuğun zihinsel güçlerinden zayıflaması sadece zihnin bir hayal alemine kaçtı zamanlarda değil, onun yüreksizler ip kurtuluşu kendi içine kapanmakta aradı hallerde de görünür. Enerjileri yanlış yollara satıldığı için adeta yüksek bir yerden düşüp kemikleri kurdu hoş olmuş bir insana benzer. Yeniden sağlığını kazanabilmek için özel bakıma muhtaçtır.
Ruhsal düzensizliklerin giderilmesi ve zihinsel gelişiminin sağlanması için gerekli olan böyle bir tip tedaviden geçebilecek yerde tart aklanır, itilip takılır, çarpıtılmış bir zihin doğru yola zorla sokulamaz. Böyle bir Allah ruh sal tepkiler yaratmaktan başka bir işe yaramayacaktır. Bu huzursuzluk ve itaatsizlik ve kendini gösteren öteden beri bildiğimiz ruhbilimsel savunmadan ayrı bir şeydir. Dışarıdan verilen düşüncelerinin kabulünü ve kavranmasını bilinçdışı engelleyen ve istemin iradenin tümden dışında kalan bambaşka bir ruhsal savunmasını bu pislik analistlerin ruhsal engeller diye tanımladığı olgudur. Öğretmen böyle bir sorunla karşı karşıya olduğunu hemen kavrayıp ona göre tedbir almayı bilmelidir. Çocuğun zihni üzerine bir çeşit perde iner, aleti ve dış dünyaya açıklığını engeller. Bu çeşit bir savunma mekanizması benimseyen ruh bilinçsiz olarak sanki şöyle demektedir: "Sen konuşuyorsun ama ben dinlemiyorum. Sen söylemiyorsun ama ben işitme yorum. Seni dışında tutmak için çevirme bir duvar örnekle öylesine meşgulüm ki, kendi dünyamı kurmaya vaktim yok."
Böyle bir savunma davranışının uzayıp gitmesi sonunda çocuğun doğal yeteneklerini yitirir cesine hareketine olacak iyi ile kötü ayrım ortada bu. Nitekim böyle ruhsal engellerle hapsedilmiş çocuklarla karşılaşan öğretmenler onların zekaya normalin altında olduklarını, aritmetik ve İnna gibi yetkilere yönelen bazı tip araçları kavramak gücünden yoksun oldukları kanısına varırlar. Aslında zeki çocuklar birçok çalışma şekline ve hatta her türlü çalışmaya karşı ruhsal engeller dediklerinden aptal belirir. Bir türlü başarı göstermedikçe zihince geri kalmış damgasını yer. Eşin daha da acıklı yanı burada söz konusu olan ruhsal engellerden ibaret de değildir. Bu engeli de dışarıdan pis kan testlerinin nefretler diye adlandırdığı başka savunma adları çevirir. Belirli bir konuya karşı kendini gösteren bu nefret giderek çalışmanın tümüne, okula, öğretmene ve arkadaşlarına çevrilir. Sevgiye, dostluğa yer kalmaz. Sonunda çocuk okuldan korku duymaya başlar. Okula bütün bütüne yabancılaşır.
Çoğu kimseler çocuklarında karşılarına dikilmiş olan ruhsal engelleri ömür boyunca taşırlar. Bunun yaygın bir örneğini çoğumuzun yaşadığınız sürece matematiğe karşı duy bir surette görebiliriz. Matematiği anlamakla kalmayız, adı anıları alınmaz tedirgin edici bir iç engel kurulu verir. Bu başka konular için de geçerlidir. Bir zamanlar adam akıllı zeki olmasına rağmen yaşına ve eğitimine göre şaşırtıcı imla yanlışları yapan genç bir hanıma tanışmıştım. Bu kusurunu düzeltme çabaları bir sonuç vermiyordu. Hata yapmayayım dedikçe hataya buluyordu. Klasikleri okusun dedik, o da fayda etmedi. Ama günlerden bir gün de baktım, yanlışsız, hatasız su gibi yazıyor. Bu örneği burada ayrıntılarıyla tartışmak istemiyorum ama bu dediğim genç hanımın ta baştan beri doğru dürüst yazı yazmasını bildiğim muhakkaktır. Gelgelelim gizli bir güç bu yeteneğini dumura uğratmış, o yüzden ve imla hatalarını boğulmuştu.
Su tedaviler bu iki sapma çeşidinden hangisinin kaçışların mı, engelledin mi daha tehlikeli olduğu sorusu akla gelebilir. Okullarımızın çocukları normalleştirici eklemi içinde oyunla ya da hayal taşkınlıkları ileri git anıt kaçışların iyileş çok daha kolay olduk. Bunun nedenini şu kıyaslamaya bağlayabiliriz: Bir insan bir yerden kaçıyorsa, o yerde dilediğini ihtiyacını bulamadığından dır. Kaçtığı çevrede bir değişme yer alırsa, oraya yeniden dönebilir. Nitekim okullarımızda düzensiz ve hoyrat çocukların kısa zamanda tanınmayacak kadar değiştiğini görüp duymuşuzdur. Kaçta göz arasında uzak bir diyardan sana ya dönmüş gibi olurlar. Düzensiz çalışma alışkanlıklarını gider ilmekle kalmaz, huzur ve doyuma ulaşmaları sayesinde beyliklerinde daha çok temelli bir değişiklik yer alır. Sapmaları kendiliğinden kaybolur, çocuk doğal bir değişim geçirir. Oysa zamanında bu sapmalar dan kurtarılmış kişiler bunun acısını ömürlerinin sonuna dek çekeceklerdir.
Nice hayali zengin gibi görünen kimse gerçekte çevreleriyle ilişkilerinde duyularının belirsizliğinden bir türlü sığmamış, duyusal izlenimlerin ötesine geçememiş lerdir. Böyle kişiler nedense hayali zengin mizaçlı kimseler olarak tanınır. Düzen adına yetersizlikleri bir yana bırakıp ışıklara, gök ve renklere, çiçeklere, manzaraları musiki tutkunlarından dem budur. Yaşama bakışları duygusal ve romantiktir ama hayran oldukları söyledikleri ışığı yeterince bilmezler ki onu sebebi insinler onlara hayranlık cümlelere sindiren yıldızlar nedense dikkatlerini kısa bir süre için bile çekemez. Astronomi denen şey sanki yıldızın güzelliğini anlamalarını engeldir. Sanatçı ilimleri hevesleri vardır sözde ama teknik bir küner edilmeleri için gerekli sebat tan yoksun oldukları için ortaya hiçbir yapıp çıkaramazlar. En göze batan özellikleri ellerini nereye koyacaklarını bilmemelidir. Tedirginlik içinde her şeye el sürerler e sürdükleri şeyleri de kırarlar. Onca sevdikleri çiçekleri o tedirgin elleriyle dalgınlıkla kopara verirler. Yaşamlarında güzel bir şey ortaya çıkar almadıkları gibi kendilerini ve başkalarını da mutlu kılmayı beceremezler. İstedikleri kadar şehri hayranlıklarını dansöz etsinler, alıcı gözüyle bakıldığında çevrelerinde cirit atan şiiri çizip kavrayamazlar. Onlara yardım edecek kimse çıkmazsa da kala kalırlar çünkü başarısızlık bu organizmaların mükemmeliyet belirtisi belirlemişlerdir.
İşte ciddi birtakım ruhsal manzara yol açabilecek olan bu kusurların kökeni çocuk yaşta ölülerinin tıkanması yüzünden beliren ve başlangıçta ağırlığı belli olmayan sapmaların benliklerine musallat olduğu zamanlara dayanır. Engellere gelince, küçük çocuklarda rastlandığı hallerde bile altı kelimeleri güçtür. Ruhu içine kapatan ve onu dünyaya kapalı kılan bir iç duvar kurulmuştur. Bu katmerli engellerin gerisinde gizli bir facia oynanmaktadır. Ruh dışarıda mutluluk kaynağı olabilecek ne varsa hepsinden ayrı düşmüştür. Bilgi edinme merakı, bilin ve matematiğin, bizleri, müziğin, sanatın çağrısı bu kendini soyutlamış insanın düşmanlarıdır. Hep çarpılmış olan doğal Enerjileri ilgi ve sevgi kaynağı olacak Her şeyi Kar artmakta kapatmaktadır. Hangi işe el atsalar ardından bir yorgunluk, dünyaya karşı bir nefret gelir. Dünya çocuğun fethedecek bir ülke olmaktan çıkar. Bozguna uğramış bir ordunun darmadağın bırakıp kaçtığı bir düşman ülkesine.
O engeller sözcüğü Bir de şu bakımdan anlamlı. Eski zamanlarda sağlık biliminden habersiz olunduğu çağlarda hastalıkların yayılmasını önlemek için alınan ilkel karantina tedbirlerine akla getiriyor. O çağlar'ın insanları hastalık korkusuyla açık havadan, güneşten, sudan kaçarlar the. Işığı sızdırmayan duvarların gerisinde kapalı otururlardı. Darbe havasız barınaklarda kapalı pencerelerin Ardında gece gündüz konuşurlardı. Sırtlarına kalın mı kalın giysiler geçirirler, birbiri üstüne giydikleri kat kat hırkalarla kurulmuş soğanlara dönerler, üşütürüz, hasta oluruz diye kir pas içinde yaşarlardı. Böylece kendileri için kurdukları çevre yaşamın özüne karşı diktikleri bir kareden başka bir şey değildi.
Öte yandan toplum içinde bu engel sözcüğünü akla getiren yanlar var. Neden insanlar kendilerini birbirlerinden ayırır? Neden aileler taşladıkları tafralar ve yapmacık iddialarla yaşamlarını komşularından kopuk tutarlar?
Bu kendine ayrı tutma davranışı, aile çevresi için mutluluğu türüdür. O da gitmez. Bu tutun kendilerini başkalarından ayırmanın başlı başına bir erdem olduğu yanılgısına ileri gelmektedir. Böyle duvarlar, sevenleri dışarıya karşı korumak için değil, sevgiyi içeri sokmamak için dikilmiştir. Bu tür ailelerin kurdukları bu çarpık savunma duvarları içinde oturdukları evlerin duvarlarından 1000 kat daha sağlamdır, aşılmazdır. Ve o duvarlar, insanları sosyal kaslara ve birbirine düşman milletlere bölen daha büyük bir öldürücü duvarların sınırlarının başlangıcıdır. Ulusal sınırlar içinde yaşayan birlik ve dayanışmayı, bir topluluğu dışarıda kalan topluluklardan ayırmak için ve içerideki insanları da özgürlük ve sevgiyle yaşatmak için kurulmuş değil. Tıpkı hasta çocuklardaki gibi kendini soyutlama alışkanlığıyla dikilmiş engellerdir. Bunlar, milleti milletten, insanı insanlardan ayıran dikenli tellerdir. Ama uygarlık, hem madde hem de düşünce bakımından ancak karşılıklı bir değiş tokuş düzeni içinde gelişecek olduğuna göre, bu güven yoksulluğunun ardında yatan nedir? Kim bilir, belki de millet bu zulmün ve zorbalığın ürünü olan böyle ruhsal engeller incelemesini çekmektedir. Acı ve çile öylesine örgütlenmiş, ıstırap öylesine yoğunlaşmıştır ki, milletlerin yaşamları kendi diktikleri engellerin gerisine çekilmiş ve yalnızlığın katmerlendiği bir düşmanlık havasına ve ruh yoksulluğuna terk edilmiştir.
Balıklar, bazı çocuklar tabii. Atça öyle içine kapalıdır ki, ruhsal enerjileri yetişkinlerin etkisine direnç gösterecek güçlü değildir. Bu yüzden daha yaşlı birine bağlantı verir, onun eline bakar, ona bağımlı hale gelirler. Yeterli enerjiden yoksun oldukları için sızlanır dururlar. Her şeyden yakınır, her şeyden şikayet ederler ve başkalarında acı çektikleri izlenimini yarattıkları için duygulu, hassas ve çilekeş belirler. Kendileri, bütün bunların farkına varmamış olsalar bile, sürekli bir can sıkıntısı içindedirler. Ruhlarını ezen bu can sıkıntısından kendi başlarına kurtulamadıkları içinde büyüklerden, yaşlılarda bu marlar eteklerine yapışırlar. Her daim kendileriyle oynasınlar, masallar anlatsınlar, ninniler okusunlar isterler. Yeter ki yalnız kalmasınlar. Yetişkin bu çeşit çocukların esiri haline gelir. Çocukla yetişkin birbirlerini anlayış ve şefkatle bağlı görünseler de, aslında aynı alın içinde debelenmektedirler.
Bu çeşit çocuklar bilgi edinmeye pek meraklı almışlar gibi. Neden bu böyle? Neden şöyle diye ikide bir soru sorarlar. Ama şöyle bir dikkat ederseniz, verilen cevaplara dinlemedikleri farkedersiniz. Bu soru sorma tutkusu, gerçekte bir şeyler öğrenmeye yönelik değildir. Sırtlarına bağlandıkları yetişkini oyalamak içindir. En ufak bir işaret de elindeki işi bırakır, yetişkin yanına koşarlar. Yetişkin de türlü nedenlerle çocuğun istemini uymayı bir marifet saymaktadır. Ama bu ilişki sonunda onları tembelliğe, miskinliğe, onarılmaz bir atalete sürükleyecektir. Yetişkin çocuğun kendine bağımlı oluşundan, bir dediğini iki etmemesinden memnundur. Bu sapmanın, bu bir şey olduğunu idrak etmez. Tembellik, aslında ruhsal bir marazdır. Yaşamsal ve yaratıcı enerjinin çöküşüne işarettir. Öte yandan yetişkin, farkına varmadan bu yararsız koruyuculuk ve zararlı destekleme davranışı içinde kendine çocuğun yerine koymakta, onun ruhsal gelişimini engellemektedir.
Bir mal canlılığı. Küçük bebeklerle normal çocuklarda çeşitli yetilerini kullanmaya karşı doğal bir eğilim vardır. Çevrelerine kayıtsız kalmak şöyle dursun, sevdalıdırlar ona. Kendine besin arayan aç insanlar gibidirler. Bedensel bir ihtiyacı giderecek bir nesneye duyulan özlem düşünmenin ötesindedir. Sözgelimi biz, "Yemek yemeli günler oldu. Bu böyle giderse dermansız düşeriz, besinsizlikten ölür giderim. Onun için bir yerlerden yiyecek bulmaya bakmalıyım" diye mantık yürütmeyiz. Açlık bizi kaçınılmaz bir şekilde yiyecek aramaya sevk eden bir acı, bir sızıdır. Daha çok çocukla çevresine karşı böyle bir aç o ruhunu besleyecek şeyler arar ve bunları geliştiği eylemlerde bulunur. Yeni doğmuş bebekler gibi ruhsal sütü açtı. Çocuk çevresine karşı tutku, sevdalık insanoğlunda doğuştan bir şeydir. Çocuğun çevresine ihtirasla aşık olduğunu söylemek de yanlış. Çünkü ihtiras ateşli ve geçici bir duygu. Bu, daha çok yaşamsal bir deneye karşı duyulan bir gülü diye tanımlanmalı. Çocuğun çevresine karşı duyduğu aşkın gerisindeki güdü onu bitip tükenmez bir faaliyet etmektedir. Çocuğun içinde yanan ateş, havadaki oksijenin yanmasıyla bedende oluşan enerjiye benzetilebilir. Fuar bir çocuk elverişli bir çevrede, yani öz gerçekleştirme yarayan bir çevrede yaşamakta olduğu izlenimini yaratır insanda. Çocuk böyle bir çevreden yoksun düştükçe ruhsal yaşama gelişmez, güdük ve kötürüm kalır, dünyadan kopar. Çocuk bir bilmece haline gelir. Çaresiz, tutam, haksız can sıkıntıları içinde kıvranan, olmadık kaprisleri kapılan daire toplumsal bir yaratık artık. Çocuk g yeni bir katkıda bulunacak eylemleri için olarak ve dürtüp bulamayınca sırf eşyalara tutulur, onlara sahip olma arzusuna kapılır. Bir nesneyi kapıp alma, ona sahip çıkmak kolayına gelir. Çünkü ne bilgiye ne sevgiye ihtiyaç vardır bunun için. Böylece de enerjileri saptırılmış olur. Bu gibi çocuklar ortada bir saat gördüler mi, nasıl kullanıldığını henüz bilmeseler bile "istiyorum onu" diye tuttururlar. Hele kendi gibi şımarık bir rakip çıkmaya görsün, kavga hazırdır. Sonunda çekişirken saat paramparça olacakmış olsun. İşte insanlar birbirleriyle çekişmeye, rekabete böyle başlarlar. Göz koydukları nesnelere sahip çıkayım derken, sadece o nesneleri değil, kendilerini de takip etmeye böyle alışırlar. Aslında bütün ahlaksal sapmalar, sevgiyle sahip çıkma arasında birinden birine seçme yolunda atılan bu ilk adımdan başlar. Böyle bir seçim yapmış olan çocuk, birbirinden ayrılan iki yoldan biri boyunca ilerlemek zorundadır. Çocuğun doğal enerjileri bir ahtapotun bu gibi ileriye uzanır, tutkuyla istediği nesneleri yakalayıp bozmaya yönelir. Mülkiyet duygusu ile gözüne kestirdiği nesnelere yapışır, öleceğini bilse bile bırakmaz. Canlı bütün çocuklar mallarını korumak için rakipleriyle kavgaya tutuşurlar, birbirlerini yerler. Bu da metelik etmez şeyler yüzünden düşmanlıklara, garajlara, önce almalara ay olacak. Bunları hafife almak yanlıştır. Ortada şirazesi kaymış bir şey vardır. Aydınlık yerine karanlık vardır. Bunun da nedeni çocuğun doğal enerjilerinin saptırılmış oluşudur. Mal canlılığın kaynağı üzerine düşüren o dış nesnenin çocuğun can evindeki illettir. Ahlaksal eğitimi sırasında çocuklara maddesel şeylere tutkunluk da bağlanmaları öğütlenir, başkalarının mallarına saygı aşılanır. Gelgelelim çocuk yukarıda anlattığımız nedenler yüzünden sakatlanıp kendisine o derin iç yaşamdan ayıran köprü bir kere geçtikten sonra bütün tutkusu ve gücüyle dış nesnelere dönecektir. Çaresiz bu tutku içinde öylesine yer etmiştir ki, doğasının bir ki sayılır. Artık içine kapanık çocuklarda o değersiz nesnelere dikkatle çeviriler ama onlarda mal canlılığı başka biçimde kendini gösterir. Birbirleriyle çekişmeler, dövüşmezler, nesneleri biriktirmeye, saklama yönelirler. Bu yüzden de koleksiyon meraklısı sayılırlar. Oysa bu topladıkları şeyleri sınıflamak, ustaca kategorilere ayırmak akıllarından geçmez. Sadece kafaca sakat yetişkinlerde değil, yoldan çıkmış çocuklarda da koleksiyon yapmadığına, ceplerine en olmadık süpürün türlerle doldurma saplantısını rastlanır. Güçsüz ve içine kapanık mizaçlı çocuklar bu dönemde saçmalıklarla haşır neşir olsalar da, bu eşya toplama alışkanlıkları hepten normalleşmiş sayı. Ellerinden bu topladıkları süprüntüleri almaya kalkışan lardan bucak bucak kaçarlar. Ruhbilimci Adler bu toplama alışkanlığı üzerinde ilginç bir yorum ileri sürmüştür. Bu alışkanlığı yetişkinlerin mal hırsına bağlar. Çocukta görülen koleksiyon merakı ona göre yetişkinlerdeki mülkiyet iftirasının başlangıcıdır. İnsanın böyle bu yaramayacak bir anlayışa ya bağlanıp üstüne kartal kesilişi tüm dengesini altüst eden öldürücü bir zehirdir. Ana babalar çocuklarının kendi mallarına sahip çıkışını zevkle izlerler. Bunu insan doğasının bir parçası ve toplum içinde önemli bir etken sayarlar. Bilmezler ki çocukları hastadır.
Bir iktidar hırsı. Mal canlılığı ile birlikte ele alınması gereken bir başka satma biçimi de iktidar hırsıdır. İnsanın çevresine hükmetme içkili su ve bu çevreye duyduğu sevgi yoluyla dış dünyaya sahip olma isteği iktidar tutkusunun bir çeşididir. Ama bu iktidar ruhsal gelişimini doğal bir sonucu olmaktan çıktığı anda sal ihtirasa dönüşür. Yoldan çıkmış çocuk kendini her şeye kadir dediği dedik bir yetişkinin karşısında bulur. Böyle bir yetişkinin ağırlığını kendi yanına çekebilir s, kendi gücünün de o denli artacağını anlar. Kendi başına elde edemeyeceğini bildiği şeyleri yetişkin koruyuculuğu altında erişmek amacıyla onu sömürmeye başlar. Bunu anlaşılma bir şey yoktur. Hemen bütün çocuklara bulaşan, kaçınılması güç ama haydi olan sayılan bir olgudur bu. Gerçekte çocukların büyükleri oynadığı klasik bir oyundur. Çelimsiz ve çaresiz bir çocuk kendinden daha güçlü bir varlıktan yararlanabileceğini anlar anlamaz bu oyuna başvuracaktır. Bu doğal, mantıklıdır. Giderek yetişkinlerin vermeye yeterli gördüğünden fazlasını istemeye başlayacaktır. İstekleri biter, tükenir gibi değildir. Hayali zengin bir çocuk için bir yetişkin en aşırı olmadı kaprislerini yerine getirebilecek bir kadri mutlaktır. Böyle bir davranış çocuğun ruhuna onca yatkın gelen masallarda en belirgin örneğini bulur. Çocuk bulanık isteklerinin bu peri masallarında dile getirildiğini sezer. Perilerin gözdesi olanlar zenginliklere konmakta, insanüstü bir yaşam sürmektedirler. Perilerin de iyisi kötüsü, çirkini güzel vardır. Onlarında yoksulu, varlıklısı. Ormanda kulübede sürünenleriyle saraylarda keyif çatanları. İşte bütün bunlar yetişkinler arasında yaşayan bir çocuğun hayalleridir. Dinlese gibi ihtiyar annesi gibi genç, güzel perilerin serüvenlerini izler. Bu perilerden bazıları yamalar, bazıları ipekler içindedir. Tıpkı kimi zengin, kimi yoksul anılar gibi. Bu anaların ortak bir özelliği vardır. Yalnız hepside çocuklarını şımartır. Lara aşağılık duygusu. Yetişkinler isterse bunu ister. Başarılı olsun. Çocuğa kıyasla üstündür, güçlüdür. Çocuk düşlerinin rüzgarıyla büyüğünü sömürmeye başlar. Yetişkin memnun olur. İlkin çocuğu mutlu kalabildiği için sevinir ama verdiği ödüller felaketi olur. Ellerini yıkamasını yardım edeyim der ama sonunda bu isteğini uyduğu için pişmanlık duyar. Çocuğun isteklerin sonu yoktur. Yetişkin parmağına uzatırken kolunu kurtaramaz olur. Ne ver seneye razı olsa çocuk daha fazlasını ister. Sonunda yetişkin kendi isteklerini yerine getirmek için yaratıldığını sanan çocuğun ilk sevinci hay bu dönüşür. Çünkü madde dünyası malum sınırlıdır. Oysa hayal gücü sonsuza dek seyretmekte özgüdür. Derken çatışma başlar. Dananın kuyruğu kopar. Çocuğun kaprislerini bitmez tükenmezliği karşısında yanılgısını anlayan yetişkin çocuğumu farkında olmadan şımartmışım diye dövmeye başlar. Yumuşak başlı çocukların bile kendilerine göre fetih yolları vardır. Sevgiyle, gözyaşlarıyla, il dökme lerle, dargın bakışlarla. Kimi de doğal sevimliliği ile zafer kazanır. Yetişkin böyle bir çocuğa boyun eğer ama bir noktaya gelir ki daha fazlasını vermek elinden gelmez. Bu sefer binbir çeşit sapmaya yol açan bir kırgınlık, küskünlük, dargınlık tır başlar. Yetişkin aklı başına gelmiş, çocuğun kusurlarına kendisinin sebep olduğunu anlamış, tamiri çalışmaya başlamıştır ama bir çocuğun kaprislerine hiçbir şeyin gidemeyeceğini biliyoruz. Ne ödüller ne de cezalar fayda eder. Uygunluğa tutulmuş birine "İllede iyileşeceksin, sabaha dek ateşin mı?" diye baskı yapmaya benzer bu. Unutmayalım ki, bir yetişkin çocuğunu şımartılmış sabu gerektiğinde isteklerine yerine getirdiğinden değil, onun bütün kaprislerine, gelişimini önleyecek ve doğal büyümesini saptıracak bir şekilde boyun eğdiği içindir.
Yetişkinler istedikleri gibi olmadığını düşündükleri çocuklarını hor görürler. Baba çocuğunun güzel ve kusursuz olduğunu düşünse de, bütün umudunu ve gururunu ona bağlasa da, içinden bir ses ona çocuğunun kof ve kötü olduğunu fısıldadı için bu koflu doldurmaya, bu kusurları düzeltmeye davranır. Bu belirsiz davranış, yetişkinin çocuğa karşı beslediği hor görmenin belirtisidir. Önündeki çelimsiz çocuğu kendi malı belirler, dilediği gibi kullanılacağını sanıp çocuğun başkalarının yanında, yetişkinlerin arasında konuşulmasından utanç duyacağı yanlarını, özelliklerini döküp saçma da sakınca görmez. Evlerinin duvarları içinde babanın pederane otoritesi kisvesine bürünmüş hırsı ve despotu çocuğun benliğini durmadan hırpalama. Bu, sözgelimi oğluna bir bardak taşırken gördü mü, bardağı kıracak diye korkuya kapılır. Yerinden fırlayıp bulunmaz bir hazine mis gibi kötü bardağı çocuğun elinden kapat. Bunu yapan baba Karun gibi zengin de olabilir, çocuğuna bırakacağın serveti artırabilmek için gözü kararmış bir para babası da olabilir ama o anda o bardağı çocuğun gördüğü işten eyleminden çok daha önemli görmekte, neye mal olursa olsun bardağın kırılmasını önlemek istemektedir. Niye bu çocuk bardağı masanın üstüne çat diye koyuyor? Sakar olan ne olacak diye düşünür. Oysa uzun vadede olduğu için her türlü fedakarlığı hazırdır. Oğlunun ünlü ve güçlü bir kişi olması için yapmayacağı şey yoktur ama işte o anda metelik etmez bir nesne uğruna despotça bir güya kapılmıştır. Aslında emrindeki hizmetçi o bardağı getirip gene öyle rastgele masanın üzerine bıraksa, belki de hiç sesini çıkarmayacak tır. Konuklarından biri kıracak olsa, üstünde bile durmayacaktır. Bu yüzden çocuk babasının göz ben yaramaz, güvenilmez tek varlık olduğunu görecek, sürekli bir kırgınlık, boşluk duygusu içinde bulacaktır. Sonunda kendini dokunması yasaklanmış eşyalardan bile değersiz, aşağı bir varlık belirleyecektir. Hesaba katılması gereken daha başka olgularda vardır. Çocuk kendi iç yaşamana geliştirecek s, çeşitli eşyaları dokunmasına, elemesine izin vermekle kalınmamalı, aynı zamanda onları tutarlı ve düzenli bir tarzda kullanabilmesine olanak tanınmalıdır. Yetişkinler günlük yaşamlarında yer alan bir alayı sıradan işi çoktan kanı katıldıkları için bunlara dikkat bir etmezler. Sözgelimi bir yetişkin sabahleyin kalktığında ne yapacağını ezbere bilir ve onları dünyanın en basit şeylerimiz gibi yapar gider, adeta bir otomat gibi düşünmeden, özelliğinde hiç durmadan alışa geldi bu işleri görmektedir. Soluk alır gibi çocuksa deniz bu işleri yapmayı öğrenip onlara alışmak zorundadır ama büyüklerin zarfından buna meydan bulamaz. Tam oyun oynamaya koyulmuşken an nasıl çıkar gelir, gezmeye çıkacağız diye kolundan çeker götürür. O da tam elindeki kovaya büyük bir ciddiyetle taşlar doldurmaya uğraşırken anasının konu gelir, çocuğu kovanın başından kalktıkları gibi konuğun yanına çıkarırlar. Yetişkin boyuna çocuğa karışmak da çevresine müdahale etmektedir. Bu güçlü varlık çocuğu hiç mi hiç tanışmak sızın, onun yaşamını yönetmektedir. Bu umursamazlık sonucu çocuk yaptıklarını değersiz olduğu kanısına varır. Öte yandan anası babası çocuğun yanında hizmetçilerin edilen nezaket icabı zahmet olmazsa lütfen diye eğilip bükülürken çocuğu yüzüne karşı tersleme den edemezler. Bu yüzden de çocuk kendisinin öbür insanlardan ayrı, onlardan aşağı bir varlık olduğunu sanır. Daha önce de belirttiğimiz gibi, can evinde daha önce hazırlanmış bir plana uygun bir takım eylemlerinin sırasıyla birbirini izlemesi çocuğun gelişimi için alabildiğine önemlidir. Yetişkin çıkıp çocuğa kendi hareketlerinden sorumlu olduğunu söylemeye kalkabilir. Böyle bir sorumluluk, çeşitli hareketler arasındaki ilişkinin yeterince anlaşılmasına ve anlamının kaldırmasına bağlıdır. Çocuğunda sorumluluk duygusu ve bu duygusu yaramadığında yakından baba aslında çocuğun hareketlerindeki sürekliliği kırmış, onun öz saygısını zedelemiştir. Çocuğun içine güçsüzlük ve aşağılık duygusu yer etmiştir. Yeniden sorumluluk duygusu kazanabilmesi çocuğun kendine yeniden güven beslemesine bağlıdır. En cesaret kırıcı olan şey insanın işe yaramadığını inancıdır. Kötürüm de sağlam arkadaşını yapıştırmaya kalktığımızda kötürüm elbet razı olmayacaktır bu yarışa. Rastgele bir yurttaş renge çıkıp profesyonel bir boksörle dövüşmek istemeyecektir. Yetersizlik duygusu daha denemeye bile girişmeden önce çabayı kesintiye uğratacaktır. Yetişkin çocuğu durmadan küçük düşürerek, güçsüzlüğünü yüzüne vurarak harekete geçme isteğini kurutmaktadır. Yetişkin çocuğun eylemlerinin önüne geçmekle kalmaz, ikide bir "Sen yapamazsın bunu, boşuna kalkışma" diye daha baştan onu baltalar. Daha kafa bir kişi ise "Budala, senin yapacağın iş mi bu?" deyip çıkar işin içinden. Böyle bir davranış hem çocuğun çalışmasını önler, bu etlerinin sürekliliğini kırar, hem de öz saygısını silip götürür. Çocuk çalışmalarının çabalarının değersizliği ne inandıktan başka, kendisinin beceriksiz ve çaresiz bir kişi olduğunu da salmaya başlar. Sonunda bu bir yürek sizlik ve güvensizlik kaynağı olur. Kendimizden güçlü bir yapmak istediğimiz şeyi engellerse, elbet bizden daha güçsüz birine rastladığımızda bu işi engellemesi yapabileceğimizi düşünerek avunuruz. Oysa yetişkin çocuğun kafasına yeteneksiz olduğunu soktu anda zavallı cın benliğini bir buluttur sarmalar. Atalet ve korku içinde yumulur. Böyle bir şey olduğu zaman çocuk aşağılık duygusu denileni çengelli kendi özünde yaratır. Böyle bir engel başkaları karşısında aşağılık ve iktidarsızlık duygusu olarak kişiliğine köksal'a bilir ve çocuğun günlük yaşama içinde mücadeleye girmesini önler. Karar vermede ürkeklik, güçlüklerden ya da eleştirilerden kaçır, ikide bir ağlayıp sızlama, umutsuzluğa kapılma hep bu aşağılık duygusu dediğimiz içler acısı halini yanı sıra kendini gösterir. Bu normal bir çocuğun en dikkate değer özelliği özgüveni ve hareketlerindeki kararlılık tır.
Bir korku korku. Çocuklarda olan sayılan bir başka satma biçimidir. Çocuğun derinliklerine kök salmış ve çevresinden bütün bütüne bağımsız bir duygusal rahatsızlık olarak bilinir. Yani utangaçlık gibi çocuk ruhunun bir parçası sayılır. Bazı çocuklar öyle içine kapanıktır ki, korkunun altında ezilmişler sanırsınız. Öte yandan cesur, canlı, tehlike karşısında gerilemez olup da zaman zaman yer ses mantıksız bir takım hiç yoktan korkulara kapılan çocuklarda vardır. Bu gibi haller geçmişte edindikleri sert izlenimlerin ürünü olarak görülebilir. Çocukların kimi sokakta karşıdan karşıya geçmek ten, kimi fareden, kimi de tavuktan korkar. Bu korkular psikiyatri ların yetişkinlerde gözlemledikleri fobileri andırır. Bunlar özellikle yetişkinlerde fazla bağımlı çocuklarda rastlanır. Yetişkinler çocuğun cahilinden yararlanıp onun ne idüğü belirsiz şeylerle korkutarak yumuşak başlı kılmaya heves eder. Ama bu bir çocuğa karşı kullanılacak taktiklerin en kötüsüdür. Çünkü çocukta zaten doğal olan karanlık korkusunu ürkütücü imgelerle doldurarak büsbütün ağırlaştırmak tadır. Çocuğun gerçekte ilişkiye girmesine, çevresini anlayıp denemesine yardımcı olanaklar bu korkulardan kurtulmasına da yardımcı olacaktır. Çocuğu normalleştirmeye ödev bilen okullarımızın ilk etkilerinden biri bu bilinçaltı korkulara son vericidir. 4 çocuklu bir İspanyol ailesi yavrularının en küçüğünü bizim okula vermişti. Fırtına koptu geceler. Yalnız o korkuya katılmıyor, dualarını toparlayıp ferahlasınlar diye ana babalarının odalarına götürüyordu. Bu garip korkuyor esir düşmüş olan ablalarının başlıca dayanağıdır. Geceleri korkular mı onun koynuna koşuyorlardı. Korku hali tehlike karşısında öz savunma içgüdüsüyle uyan dehşet halinden farklıdır. Bu ikinci çeşit çocuklarda daha az görülür. Ancak tehlike ile daha az karşılaştıklarında değildir bu. Çünkü çocuklar doğal olarak tehlikeye karşı çıkarlar. Ye o yüzden çok daha rahat olarak tehlikelere göğüs gererler. Dahası, hiç yoktan kendilerini tehlikeye atarlar. Yürümekte olan arabalara takılan sokak çocuklarını az mı görmüşüzdür? Damların üzerinde gezen çocukları görüp yüreğimiz oynamıştır. Yüzme bilmeden akıntıya atlayan çocuklar az mıdır? Bunların yanında arkadaşlarını kurtarmak için tehlikeye bile bile göğüs gerenler inanalım. Sözgelimi geçenlerde gazetelerde okuduk. Bir hastanede çocuk koğuşunda yangın çıkmış, aralarında körlerde varmış. Körleri kurtarayım derken gözleri sağlam olanlardan da ölenler çıktı. Binanın başka bir bölümünde yaptıkları halde körlere yardıma koşarken can verdiler. Çocuğun normale dönüşünün bu yiğitlik sevdasına yol açacağı sorusu akla gelebilir. Okuldaki çocuklarımızdan hiçbir böyle yiğit tiklere kalmadı. Bu tabi iş başa düşünce seyirci kalacakları anlamına gelmez. Ama genel olarak çocuklarımız tehlikeden kaçınmalarını, dolayısıyla tehlikelere karşılamalarını elveren bir tedbirlilik yeteneğini kazanıyorlar. Masada, hatta mutfakta bıçak bu ocak yakıyorlar. Yalnız başına deniz kıyısında ulaşabiliyorlar. Caddelerde karşıdan karşıya geçebiliyor lar. Hareketlerini denetlemeye öğrendikten sonra kendini yok yere tehlikeye atmaktan da uzak durabiliyorlar. Demek ki normalleşme tehlikelere meydan okumakla değil, tehlikeleri görüp onlara egemen olmaya elveren bir ihtiyaç yetisi kazanmakla, böylece tehlikeler karşısında nasıl davranacağını bilmekle olur.
Yalanlar. Ruhsal sapmalar azgın medar bitkisi gibi dört bir yana dallarında sararlarsa da, hepsi aynı kökten gelmektedir. Normalleşme nin sırrı işte buradadır. Eğitimcilerin çoğunun paylaştığı yanılgı bu satmaları birbirinden bağımsız, ayrı birimler olarak görmeleri direncini. Ciddi sakatlıklarından biri de yalan söylemedim bir aldatmaca ruhu peçeli en bir çeşit giysidir. Takım takım elbise ile dolu bir gardıroba da benzetilebilir. Çünkü bir değil, bir alayı tebliğ vardır. Her birinin anlamı ve önemi değişik. Bir sürü yalan çeşit ve bunların kimini normal, kimin patolojik yalanlardır. Geçen yüzyılın psikiyatri ları istedik kadınlar ve erkeklerin zorunlu yalanlarıyla ilgilenmişlerdir. Bu gibi hastalarda yalan öyle boyutlara varır ki, konuşmaları aldatıcı bir a haline gelir. Çocuk mahkemelerinde ve gene çocukların tanıklığa çağırıldığı davalarda bilmezlikle söyledikleri yalanlar üzerinde durulmuştur. Kamuoyu günahsız ruhu gerçeğin aynası. Bedenen çocuğun bütün içtenliğiyle aslı olmayan bir şey doğruymuş gibi söyleyebileceğini öğrendiğinde kıyamet kopmuştu. Daha sonraki incelemeler bu çocukların gerçekten doğruyu söylemek istediklerini, yalan söyle işlerinize heyecanlanma ları yüzünden zihinlerinin karışmasından ileri geldiğini gösterdi. İster müzmin ister geçici olsun, doğru diye söylenen bu yılanlar çocuğun ardına saklanmak üzere kullandığı bir siper olarak söylediği yalanlardan bütün bütüne farklıdır. Ama öz savunma ile ilişkili olmayıp da normal çocukların gündelik yaşamları içinde söyledikleri yalanlar da vardır. Öteye o çocuk aldatmak ya da kişisel çıkarı için değil de sırf başkalarını olmadık bir şeye inandırmanın zevkini tatmak için gerçek yüzü şeyler anlatma isteyene kapılabilir. Kendine rolüyle eşleştiren bir aktör de olduğu gibi çocuk bu yalanları söylerken bir sanatçı özentisi içindedir. Bir seferinde çocuklarımızdan biri anasının yemeğe çağırdı bir konuya kendi eliyle hazırladığı bitki sularını ikram ettiğini ve çocuğun bu içkilere bayılıp öve bitiremediğin anlatmıştı. Okula geldiğinde anasına sordum. Kadın bunun aslı esası olmadığını söyledi. Demek oluyor ki çocuk hayal gücünü kullanıp yoktan var ettiği bulma salla kendine göre ilginç bir yaratıcılık denemesine girmiş. Bu çeşit yalanlar kafaca tembel çocukların doğruyu arayıp bulup söylemeye düşen dikleri için uydurdukları yalanlardan farklıdır. Kimi zaman da hesaplı ve kurnazca söylenmiş yalanlarla karşılaşırız. Anasının bir sürü için yatılı okula verdiği beş yaşında bir çocuk tanıştım. Sınıfının başındaki yönetici iyi yetişmiş bir eğitim ciddi bu çocukla dıy çok ilgileniyordu. Çocuk bir zaman sonra yöneticiden yakınmaya başladı, ona karşı sert davranıyormuş. Anne okulun müdürüne çıkıp durumu anlattık. Yönetici ile yüzleştiler. O zaman kadın yöneticinin çocuğuna kötü davranmak şöyle dursun, tersine ona büyük ilgi gösterdiğini anladık. Çocuğuna niye yalan söylediğini sorduğu zaman çocuk "Müdür kötüdür diyemezdim ya" diye karşılık verdi. Bu herhalde müdürü kötü demekten korktuğu için değil, eğitici suçlamanın öğrenciler arasında bir gelenek halini almış olmasından the. Çocukların kendilerini çevrelerine uyduralım derken başvurdukları kullandıkları üstüne daha neler anlatılabilir. Zayıf ve içine kapanık çocuklarsa hemen o anda denkleştirme verdikleri yalanlar söylerler. Bu yalanlar düşünüp taşınalım söylenmiş değildir. Bir çeşit savunma refleksi bir. Bunlar savaşçıdır. Hemen oracıkta uydurulmuştur ve hemen yalan olduğu anlaşılır. Öğretmenler bu biçim aldatmaca larla mücadele ederler ama neyi temsil ettiklerini unuturlar. Bunlar yetişkinler Allah kullarına karşı âşikâre kullanılan savunmalar dır. Bu çeşit yalanların suçlusu çocuklar, zayıf, arsız, yaramaz diye hiç durmadan suçlandığı lan çocuklardır. Aldatmaca çocukta görülen zihinsel bir olgudur ama yalan söyleyen çocuk yaşlandıkça yalan da gelişir ve örgütlenmiş hale gelir. İnsan toplumlarında yalanın önemi öyle büyüktür ki, sade kaçınılmaz değil, soylu ve güzel birşey sayıldığı izlenimine varsak yeridir neredeyse giysi gibi doğal bir şey. Okullarımızda çocuklar bu sapıklıktan kendilerini kurtaramıyorlar. Elbette bu büyülü bir değnek dokunmuş casına kendiliğinden olmuyor. Çocuğu ikna yoluyla değil, yapısını değiştirerek bu sapkınlıktan vazgeçirmeye çalışılmalıdır. Açık seçik düşünceler, gerçekte ilişki, ruh ta özgürlük, iyi ve soylu şeylere canlı ilgi çocuğun ruhunu yolu sokabilecek çevreyi sağlıyor. Sosyal yaşam yanlış törelerin havasına öyle gömülmüş ki, hani bunları düzeltmeye kalkacak olsanız toplumu da bunlarla birlikte çöp tenekesini atmak gerekecek.
Çocuk bir ayrılık daha. Yüksek okullara giden çocuklar sırf öbür çocuklardan daha içten oldukları için, daha dürüst davrandıkları için küstah ve bir saat siz bellediler. Toplumda olduğu gibi sıradan bir okulda disiplin ve töreler yılanla karmaşıklığı için öğretmenler okullarımızdan gelen çocukların şimdiye dek bilinmedik içtenliğini öbür çocukların eğitimine aksatacak bir etken olarak gördüler. Pis kanal izin insan ruhu tarihine yaptığı en parlak katkılardan bir ile bilinçaltı izlemelerini yorumla yaşıdır. Bu bilinçaltı aldatmacalar ardında gizli yatan yaşamsal ilkeyi örten, süsleyen, koruyan hayvan postlarına, kuş türlerine benzer. İnsanın gerçek duygularını saklayan kamuflaj, kişinin doğal duygularıyla çelişki içinde olan bir dünyada yaşayabilmesi, sağ kalabilmesi için kendi özünde kurduğu yalandır. Durmadan mücadele etmeye olanak bulamadığı için ruh kendini çevresine durmaktadır. Ben ilginç gizleme lerden biri de yetişkinlerin çocuğa davranışındaki ikiyüzlülüktür. Yetişkin çocuğu kendi ihtiyaçlarına kurban ederken bunu bu yanaşmaz, doğal bir hakkını kullandığına, çocuğun hayrı için çalıştığına kendini inandırır. Çocuk kendini savunduğu zaman ise işin asıl nedenini anlamaya davranacak yerde, çocuğun kendini korumak, kurtarmak için yaptıklarını itaatsizlik olarak görür, bunları kötü eylemlerinde yorar. Yetişkin içindeki doğruluğun, adaletsizliğin sesi gitgide güçsüzleşir, yerini haklarına ve görevlerine uygun davrandığı aldatmacası alır. Kalbi katılaşmış tır, buz kesmiştir. Ne çarpısı ona parçalanır, dantel nefretin kol gezdiği cehennemde bu kalp katılaşmasını dile getirmek için şöyle konuşur: "Kalbim kay al aştı, yumruğumu vuruyorum ona, elim acıyor." Bu 24 bedensel sağlık üzerindeki geri tekmeler 90 sapmalar beraberlerinde bir olayda çarpıklık getirirler. Ama bunlar yalnızca bedenin işleyişini etkiledikleri için birbiriyle ilişkisiz görürler. Çağdaş tıp uzun incelemelerden sonra birçok fiziksel rahatsızlığın ruhsal kökenli olduğunu sapla biz. Doğrudan doğruya bedene ilişkin bazı sakatlıklar bile elinde sonunda ruhsal sorunları dayanmaktadır. Bunlardan bazıları, sözgelimi sindirim güçlükleri, özellikle çocuklar arasında çok yaygındır. Güçlü ve canlı çocuklarda duyulması güç oburluk halleri görülür. Bu çeşit çocukları kendilerine gerektiğinden daha fazla yemek yemektedirler. Bu doyulmaz yiyecek istediği zaman zaman çocuğu yatağı düşürse de, ana baba tarafından çocuklarının iştahlı oluşuna yorulur. Eskiden beri bedenin muhtaç olduğundan fazla yiyecek yemek yarardan çok zararı olan bir kusur belirlenmiştir. Bu düşkünlük bir yandan yiyecek isteği uyandırırken, bir yandan da gerekli yiyecek miktarını belirleyen normal bir duyarlılığın çarpıtılması gözüyle görünse yeridir. Bu duyarlılık diriliğini özünü koruma içgüdüsüne borçlu olan hayvanlara özgü bir niteliktir. Gerçekte bu içgüdü çifte yanlıdır. Bunun bir yanı hayvanın çevresiyle ilgili olup tehlikelerden açılmasını sağlar, öbürü ise bireye özgüdür, 7 yiyeceği ilişkindir. Yaban hayvanların da sade ne yeme bu ettiğini değil, ne kadar yemeleri gerektiğini de belirleyen bir kılavuz içgüdü vardır. Her hayvan türünün en belirgin özelliklerinden biridir bu. Yedikleri ister az ister çok olsun, her hayvan içgüdüsünün buyurduğu kadarını yer. Sade insan kendini yalnız gerektiğinden daha fazlasını değil, aynı zamanda sağlığına zararlı olanı da yemeye iten o oburluk denen kusurun kölesidir. Bundan dolayı denilebilir ki, ruhsal sapmaların verilmesiyle kişiler kendilerini koruyan ve sağlıklarını güven altında tutan duyarlılıkları getirmektedirler. Buna kanıt olarak yemek yemesinde denge eksikliği göstermeye başlayan sapık çocukları örnek verebiliriz. Çocuk sadece yemesi lezzetli ve zevkli olduğundan, yani dışa dönük bir yargıyla yiyeceği saldırır. Oysa sapık çocuklarda öz savunma içgüdüsü bu yaşamsal iç göç zayıflar, tükenir. Normale dönüşünü sağlayan okullarımızda en çarpıcı gelişmelerden biri de ruhsal satma lardan arınmış çocukların açgözlülükten kurtulmalıdır. Doğru dürüst ve yolunca, yoğurt alınca yemek yeme bu etmeye başlarlar. Yemek zamanı gelince bacak kadar çocuklar peçeteleri ne çatal bıçaklarını düzenlemeye ya da kendilerinden küçük arkadaşlarına yardıma girişirler. Bu hazırlıktan titizliği öylesine ele alırlar ki, kimi zaman yemekleri soğur. Masada hizmet nöbeti gelenlere öbürleri kendilerine daha kolay bir iş, aynı yemek yeme işi düştüğü için gıpta ile bakarlar. Yiyecekle kişinin psikolojik hali arasındaki ilişkinin daha ele gelir bir kanıtı da içine dönük çocukların davranışında görülür. Bu gibi çocukların yiyeceğe karşı göze batar, çoğu zaman da alt edilmez bir düşmanlıkları vardır. Bir lokma bir şey emekte direnirler ve zaman zaman bu dirençleri öyle keskinleşir ki, evde ya da yatılı okullarda bu yüzden meseleler çıkar. Yoksul, zayıf çocuklar için açılmış kuruluşlarda bu gibi olayların görülmesi ilginçtir. Kimi zaman yiyecek düşmanlığı çocuğu bedence çöküntüye sürükler, yıkımını hazırlar ama yemeye karşı düşmanlık da çocuğun iştahını yitirmesine yol açan bedensel rahatsızlıkları birbirine karıştırmamak gerek. Bu sözünü ettiğimiz çocuklar ruhsal durumları dolayısıyla yemeği yatmaktadırlar. Bazı hallerde bu bir savunma mekanizmasına ileri gelmektedir. Sözlerime yetişkinler çocuğu acele yemek yemeye zorlarlar. Oysa çocukların kendilerine göre bir yemek yeme ritmi vardır ve yetişkinlere ayak uydurmak istemezler. Çocuk doktorları çocukların gereksinimleri besine bir seferde yemedik lerini, uzun süreler yeme el vurmadıkları hesaplamışlardır. Aynı şey bebeklerde de sütten kesilmelerinde önce görülür. Daha mideleri dolmadan dinlenmek için memeye bırakırlar. Bir zaman sonra yeniden ama aralıklı ve ağır bir ritimle emmeye başlarlar. Çocuk yemek yemeyi reddettiğinde bunun nedeni büyük bir ihtimalle şudur: kendisini doğal eğilimlerini aykırı bir tarzda yemek yemeye zorlayanlara karşı bir engel çekmektedir. Onunla birlikte bu çeşit bir savunma açıklamasının geçerli olmadığı hallerde vardır. Düzensizliğin nedeni başka yerlerde aranmalıdır. Çocuk Ünye'de iştahsız gibi görünmektedir ve tibenzol soluktur. İstediğiniz her şey açık havaya çıkarın işte açılmaz ama daha yakından incelediğimizde bir de bakarız ki ortada çocuğun alabildiğine bağlı olduğu ve onu egemenliği altına almış olan bir yetişkin vardır. O zaman bu çocuğu iyileştirmenin tek çaresi onu baskı altında tutan kişiyi saf dışı kılmak, çocuğa ruhça özgür ve fal olabileceği bir ortam sağlamaktır. Ancak böylece ruhunu çarpıtan bu bağlılıktan kendini kurtarabilir. Ruhsal yaşam ile ondan alabildiğine uzak görünen bedensel olgular arasındaki ilişki, sözgelimi yiyecek konusunda öteden beri bilinmektedir. Oburluk zihni karartan kusurları arasında sayılır. Sen Thomas A kümesinin oburlukla zeka arasındaki bağları belirtisindeki kesinlikle ilginçtir. Oburluğu muhakemeyi kör ettiğini, böylece anlaşılabilirlik gerçekleri kavrama yeteneğine zayıflattığını ileri sürer. Oysa çocukla bunun tam tersi yer almaktadır. Ruhsal rahatsızlık oburluğu yol açmaktadır. Bazı dinsel inançlar bu kusuru ruhsal rahatsızlıklarla ilişkili görmekte, onu ruhun ölümüne ama yani evrenin gizli yasalarından birini çiğneme eğitici ana günahlar arasında saymaktadır. Yönetici içgüdünün, yani öz savunma ilminin körleşmesi ile ilgili kuralımız dolaylı olarak psikanaliz tarafından da desteklenmektedir ama çağdaş bilim bunu daha değişik bir tarzda yorumlamakta, bir ölüm içgüdüsü nden söz etmektedir. Bu açıklamaya göre insan da ölümü kolaylaştırmaya, hatta intihar yoluyla önceleme yönelik doğal bir eğilim vardır. Kişi alkol, esrar, kokain gibi zehirleri ölesiye kapılabilir. Yaşama ve selamete sıkı sıkı yarışacağı yerde ölüme sevdalanır, ölümü çağırır. Ama bu bireyin öz savunmasına göz kulak olan o yaşamsal iç duyarlılığın ortadan kayboluşunu gereğince açık seçik bir biçimde belirlemektedir. Böyle bir eğilim ölümün kaçınılmazlığı ile ilişkili olaydı, aynı şeye bütün yaratıklar da rastladık ama rastlamadığımız a göre her ruhsal rahatsızlığın insana ölüm yoluna koştuğunu, yıkama sürüklediğini ve bu korku bu filmin belli belirsiz de olsa ilk çocuklukta görüldüğünü söylemek ile yetinmek daha doğru olacaktır. İnsanın bedensel ve ruhsal yaşamları birbirine yakından bağlı olduğuna göre hastalıkların daima psikolojik bir yanı vardır ama yemekle ilgili anormallikler olmadı hastalıklara kapıları ardına kadar açmaktadır. Bedenci hasta olduğunu herkesin inandığı kişilerde bile görünüşü bunca kandırıcı olan hastalığın hayali olduğu ve psikolojik bir nedene dayandığı görülmüştür. Geçinin hastalıklı bir çeşit sığınak arayabileceğiniz gösteren pis kanaris bu anormalliklerin anlaşılmasında büyük katkıda bulunmuştur. Ateş yükselebilir ve kimi zaman ciddi bir takımın işlevsel rahatsızlıklar belirtir. Bu arazlar fizyoloji yasalarını egemenliği altına alan bilinçaltı rahatsızlıklardan ileri gelmektedir. Bu çeşit hastalıklardan medet uman benlik tatsız bulduğu konumlar ya da görevlerden kaçmaktadır. Hangi tedaviye koysanız boşunadır. Benlik kaçmak istediği koşullardan kurtulmadıkça hastalık sürüp gidecektir. Çocuklar 2000'li Normalde yaptırabilecek özgürce yaşayacak ve hareket edecekleri bir çevreye kavuştuklarında birçok hastalıklar ve mareşaller ortadan kaybolacaktır. Bugün birçok çocuk doktoru okullarımızı sağlık yuvası diye adlandırılmaktadır. Her türlü tedaviye direnç gösteren işlevsel hastalıklarından şikayeti çocukları bize yolluyorlar.
13. Bölüm 25. Yetişkin ve Çocuk Arasındaki Çatışma
Yetişkin ve çocuk arasındaki çatışmanın sonuçları durgun bir göle atılan bir taşın yol açtığı halkalar gibi sonsuzdur. Bir daire halinde her gün açılan bir karmaşa başlamıştır. Nasıl su damlacıklarının incelenmesi bize bu karmaşanın nedeniyle götürürse, biz kalan islerle ekimler bedensel ve ruhsal hastalıkları kökenlerine dek izleyip alan nedenini bulmaya çalışırlar. Ama akıl hastalıklarının kaynağına ulaşmak için uzun yolları açmak gerekir. İnsan ruhunun zaaflarını, başarısızlıklarını iskandil etmeye çalışan bilimler bu etkenlerin ötesini, bilincin ötesine geçmeli, kökensel kaynaklara, durgun göllere, yani çocuk ruhun derinliklerine varmalıdır. Ama niyetimiz tam tersi yönde yol almakn. İnsanlığın tarihi ile ta ilkel başlangıçların dan girişerek ilgilenmek ise, ilk çocukluğunu kıpırtısız göllerinden başlayarak yaşamın dramatik sürecinde izleyebilir bir çağlayandan diğerine 8sg gidişinin. Böylece özgürlüğü eğer işin seyrine da alabiliriz. Yetişkinlere musallat olan bedensel, zihinsel ve sinirsel hastalıklar çocukla bağlana bildiğine göre, bunların ilk belirtileri ve çocuğun yaşamında görmemiz gerekir. Üstelik her büyük ve belirgin bela'nın yanı sıra bir alay önemsiz bela'nın da sökün ettiği akıldan çıkarmayalım. Hastalanma insanın bir hastalığın saldırısına karşı direnme gücünün çöküntüsü demek olduğuna göre, bu çeşitten daha başka döküntülerin söker etmesi olasıdır. İnsanın bedensel ya da zihinsel çöküntüsüne yol açan olaylar çeşitlidir. Suyun içmeye elverişli olup olmadığını anlamak için sade bir bu inceleriz. Baktık ki bozuk, geri kalanında zararlı olduğu sonucuna varırız. Aynı şekilde bir sürü insanın kendi yanılgıları yüzünden mahvolduğunu görünce, bundan bütün insan türünün birtakım temel yanılgılara düştü sonucunu çıkarabiliriz. Bu yeni bir görüş değil. Tam Musa zamanında ilk insanın günah işlediği ve onun günahlarının bütün insanlığı yıkıma sürükledi anlatılırdı. Asıl anlamını kavramaya onlarca ilk günah Adem'in bütün torunlarını birden mahkum ediyor diye aksın ve yersiz bir ceza sayılır. Ama şimdi gözlerimizin önünde günahsız çocuklar doğal girişimleri bakımından yüzyıllardır işlenen yanılgıların sonuçlarını ömürleri boyunca çekmeye mahkum edilmektedir. U yanıldıklarını kaynağı insan yaşamının temel çelişkilerin de yatmaktadır ve ne yazık ki bunlar şimdiye dek yeterince araştırılmış değildir.
26. Çalışma İçgüdüsü
Bu yeni keşifler yapılmadan önce çocukların ruhsal gelişimini yöneten yasaları bilen yoktu. Ama artık bu duyarlılık dönemleri insanoğluyla ilgilenen en önemli bilim dallarından biri olmaya adaydır. Büyüme ve gelişim, çocukla çevresi arasındaki ilişkilerin sürekli olarak daralmasına bağlıdır. Çünkü çocuğun kişiliğinin gelişimi, özgürleşmesi, yetişkinlerden yavaş yavaş bağımsız hale gelmesiyle mümkündür ve bu büyüme çocuğun kendi öz işlevlerinin gelişimi için gerekli araçları sağlayan elverişli bir çevrenin sağlanmasına bakar. Buna paralel bir örnek çocukların sütten kesilmesi de bulunabilir. Bebek için anne sütünün yerini tutabilecek mamalar hazırlanır. Yani bebekler metinlerini artık analardan değil, çevrelerinin ürününden sağlamaya başlarlar. Çocuğun giderek özgürlüğe kavuşmasından dem vururken, onu bağımsızlaşma sına el verecek bir çevreden yoksun kılmak akıllı olacak şey değildir. Öyle bir çevrenin hazırlanması ise çocuğun beslenmesi konusunda olduğu gibi titiz çalışmalar gerektirir. Ne var ki çocuğun ruhsal ihtiyaçlarını gereğince karşılayacak yeni bir eğitimin ana hatları çocukların Ya sen değiştirilebilir. Bunlar izlenip uygulanabilecek kadar açık seçiktir. En önemli buluş, çocuğun çalışma sayesinde normal hale dönebileceği yolundaki buluştur. Dünyada her ırktan çocuklar üzerinde yapılan sayısız deneyler bunun ruh bilim ve eğitim alanında gerçekten en önemli veri olduğunu göstermiştir. Çalışmak sızın kişiliğini örgütleyemediğine göre, çocuğun çalışma isteği yaşamsal bir içgüdü sayılmalıdır. Ne şefkat ne de bedensel sağlık çalışmanın yerini tutamaz. Öte yandan çalışma içgüdüsü satıldığında ne başkalarına örnek gösterme, ne ceza, ne de başka bir çevre kâr eden. İnsanoğlu çevresi üzerinde egemenlik kurmasına elveren zekası ve istemenin uzantısı olan kollarını kullanarak benliğini kurar. Çocukta görülen çalışma isteği, çalışmanın insan türüne özgü bir içgüdü olduğunun kanıtıdır. Öyleyse büyük bir doyum ve hoşnutluk kaynağı ve bir sağlık ilkesi olarak belirlenmesi gereken çalışma, yetişkinler tarafından niye tatsız bir zorunluluk iyi gelmektedir? Toplumun çalışma konusunda amacını saptırılmış olmasından ileri gelmektedir. Bu belki de o köprü çalışma içgüdüsü insanın içerisinde geri geçirmiş bir özellik olarak saklı durmaktadır çünkü mal ve iktidar hırsıyla yolundan saptırılmış haldedir. Bu koşullar altında çalışma sadece dış konumları ve sapık insanlarca yürütülen karşılıklı çekişmeleri tutsak kılmaktadır. Böylece ruhsan engeller yaratıcı bir Ankara'ya dönüşmektedir. Ama çalışma elverişli koşulları yeniden bulup bir iç türküden doğarak suyun çıkmaya başlayınca yetişkinlerde bile bambaşka bir görünüm kazanır. Olanca büyüsü ve çekiciliği ile insanın sapı közün üstüne yükseltir. Bunun en iyi örneği bilginlerin buluşları, sanatçıların ölmez yaptıklarıdır. İnsan böyle bir yaratıcı çalışmaya daldığında olağanüstü bir güçle donanır ve öz kişiliğini dile getiren doğal içgüdüsünü yeniden kazanır. Bu içgüdü topraktan fışkıran güçlü bir dere gibi dünyamızı yeşertir. Uygarlık yolunda ilerlemenin kaynağıdır bu iş. Ne olduğu o çalışma içgüdüsüyle çevresini yaşamına daha elverişli kılmayı başarır. Çalışma insanın başlıca özelliğidir. Uygarlık yolunda ilerleme, insanın yaşamını daha rahat, daha kolay kılan bir çevre yaratmasına elveren türlü becerileri ile doğrudan doğruya ilgilidir. Böyle bir çevrede insan doğal yaşama yolundan ayrılır ama yeni yarattığı çevreye de yapay denemez çünkü bu çevre doğaya karşı gelmek de değil, onu açmaktadır. Bu yüzden de ona üstün yaşam dense yeridir. İnsanoğlu yavaş yavaş bu üstün düzeni benimsel, yaşamının temel ögesi kılar. Doğa tarihinde yeni türlerin ortaya çıkmasıyla sonuçlanan dereceli ve yavaş evrim süreçlerine rastlanır. Hayvanlar su yaşamından kara yaşamına geçmeden önce iki yaşamlı amfibi yağlar dönemini yaşamışlardır. İnsanda doğal
Bir yaşamla başlayıp sonunda kendine üstün bir çevre kurmayı başarmıştır. Bir insansa de doğaya göre yaşamakla yetinmez, doğanın görünen ve görünmeyen güçlerinden sonuna dek yararlanmayı bilir. Bu sadece belli bir yaşam ortamından bir başkasına geçmiş değil, aynı zamanda bu yeni ortama kendiyle yaratmasını bilmiştir. Şimdi de onsuz yaşayamamaktadır. Dolayısıyla insanın yaşamı öbür insanlara bağlıdır.
Doğa insana öbür canlılara olduğu kadar yardımcı değildir. Kuş yiyeceği, da neyi, yuvasını yapacağım malzemeyi doğada hazır bulurken, insan ihtiyaçlarını öbür insanlardan sağlamak zorundadır. Hepimiz birbirimizin evine bakıyoruz ve her birimiz özenle yaşamak zorunda olduğumuz o üstün çevrenin kurulup sürülmesinde katkıda bulunuyoruz. Ama insan öbür insanların eline bakıyorsa da, en azından kendi varlığının efendisidir. Yaşamını dilediğince yönetmekte ve yürütmektedir. Doğa olgularının doğrudan doğruya boyunduruğu altına girmiş değildir. Onlardan belirli bir ölçüde soyutlanmış olup insanlara özgü olgulara bağlıdır ve çevresindekilerin kişilikleri doğru yoldan saptığında bütün yaşamı tehlikeye düşmektedir.
Çalışma ile normalde ulaşma arasındaki yakın ilişkinin en iyi kanıtı doğal bir çal bu videonun var oluşudur. Doğa insanı özvarlığının belirtisi olan şeyler yaratmaya ve yaratılışın amacını daha ileri götürmeye ethernet çekim. İnsanın bütün canlıların kendi türlerine göre katkıda bulunduğu evren uyumunu paylaşmadığını ileri sürmek mantık dışıdır. Mercanlar dalgaların bitip tükenmez darbeleriyle yıpranan kıtaları Yeniler ve Adalar meydana getirir. Böcekler bir çiçekten bir çiçeğe çiçek tozları taşıyarak bitkilerin sürekliliğini sağlar. Sırtlanlarla akbabaları yiyerek yeryüzüne cesetlerden temizlerler. Kimi yaratıkları yararsız şeylerin ortadan kalkmasına, kimileride bal, balmumu, ipek gibi yararlı maddeleri yaratmaya yarar. Canlılar yeryüzüne adeta atmosfer gibi kuş hatırlar ve her canlı yeryüzünde yaşamın devamı için öbür canlılara bağımlıdır. Onun içindir ki yeryüzünü kaplayan yaşam bugün bir BIOS verdiğin olmaktadır. Canlılar varlıklarını sürdürmekle türlerinin devamını sağlamakla kalmazlar. Bu çeşit Dün yasal uyum içinde hep beraber çalışırlar.
İnsan her şeyden önce bir işçidir. Kendisi için yalın varoluş sorunlarının üretiminin fazlalığı ile Aşan ve bir bakıma evrensel düzene ait olan üstün bir ortam kurar. İnsanın elinden çıkan işlerin kusursuzluğu sırf insanın kişisel ihtiyaçlarıyla değil, çalışma içgüdüsünün her zaman akıl sır ermez hesapları ile ölçülmelidir. İnsan yaşamını sürdürme amacının ötesine geçmiş olduğuna göre, çocuğun gelişimi de bu yönetici içgüdünün çizgisini izlemeli ve çocuğun normal eğitimi bir insanın kendi kendini açması amacına yönelmelidir.
İki çeşit çalışma çocukla yetişkin aslında gül gibi geçinip birbirlerini sevecek uyum içinde yaşayacak yerde birbirlerini anlama da başarısızlık göstermeleri yüzünden boyuna çekilirler. Birbirlerinin hayatlarını zehir ederler. Bu çekişme birçok sorunlara yol açar. Bunların bazıları açıktır, meydandadır. Bu karşılıklı ilişkileri ile ilgilidir. Yetişkin yaşama içinde gerçekleştireceğiz Griffith çapraşık bir yeri bir görevi vardır. Elindeki işi bırakıp çocuğun ihtiyaçlarını karşılamaya koşması ve çocuğun ruhsal üretimine yaşama düzenine ayak uydurması gitgide güçleşir. Öte yandan yetişkinler dünyasının günden güne daha Griffith ve daha yoğun bir hala dışı da çocuğun dünyaya uymasını zorlaştıran bir etkendir. Çağdaş uygarlığın bir bakıma doğaya aykırı düzeniyle ilk en halkların yalın ve huzur içinde ki yaşamlarını kıyaslamak ta yarar vardır. Bu ilkel toplumlarda çocuk kendine doğal bir sığınak Grant ıssız, gürültüsüz işiyle gücüyle uğraşan yetişkinlerin yanında kendine bir yer bulmakta güçlük çekmez. Çocuk dilediği gibi dokunup okşadı evcil hayvanlarla ve çeşitli araçlarla çevrilidir. Büyüklerin a zarlarını, protestolarını üzerine çekmeden kendi işini görmeden özgürdür. Yorulduğunda da bir ağaç gölgesine çekilip tatlı bir uyku çeker. Oysa uygarlık çocuğu bu doğal çevreden giderek yoksun ki ama her şey hesaplı, hızlı ve ince eleyip sık dokunmuştur. Yetişkinlerin ritmi gitgide hızlanan yaşama çocuğun önüne büyük engeller diktiği gibi, makinenin günlük yaşama akın el işi çocuk için söz gelimi yel değirmenleri gibi en son sığınakları bile silip süpürmüş tür. Çocuk doğal uğraşlarına gönlünce yürütme olanağından yoksun dur. Çocuğa yöneltilen dikkatin çoğu onu tehlikelerden korunma yöneliktir. Bu da yaşamının bütün kısıtlanmasına yol açar. Dünya içinde çaresiz ve esir bir sürgün gibidir. Kimse onun için elverişli bir ortam yaratmayı düşünmez. Kimse onun çalışma ihtiyacını aklına getirmez.
İki çeşit yaşam biçimi olduğuna yani çocukla yetişkin yaşamı birbirinden ayrıldığına göre, karşımızda birbirinden ayrı iki sosyal sorun ve birbirinden kesin olarak farklı iki çalışma tarzı bulunduğunu bir an önce anlamalıyız. Biz yetişkinlerin çalışması yetişkin yerine getireceği belli bir görev vardır. Yukarıda sözünü ettiğimiz üstün bu yaratmakla yükümlüdür. Bunun için zekasını ve bedenini seferber edecek ve genel olarak sosyal ve kolektif nitelik taşıyan üretici bir çalışmaya gelişecektir. Çalışırken ve örgü toplum kurallarına uymak zorundadır. Bunlara gönüllü olarak uyacaktır ki ortak bir toplu amacı eleştirsin. Öte yandan yöresel törelere dayanan ve değişik kültür kaynaklarında yasanan bu kuralların yanı sıra doğanın özüne ilişkin birtakım çalışma yasaları da vardır. Bunlar bütün insanlar ve bütün çağlar için geçerlidir. Bütün canlıları kapsayan bu yasalardan biri de iş bölümü yasasıdır. Bu herkesin aynı şeyleri üreten memeleri yüzünden insanlar arasında daha da kaçınılmaz bir nitelik kazanır. Bir de bireyin kendi çalışmasına ilişkin bir doğal yasalar askeri çaba Yaşasın. İnsan askeri enerji harcayarak azami ürünü sağlamaya çalışıp bu çok önemli yasa mümkün olduğunca az çalışma isteğinden çok az emekle azami üretmeye yöneliktir. Bu insanın emeğini bütünleyen makinelere uygulanan ilkedir. Bu yasaları her zaman ve her yerinde gözetilmesi de geçerlilikleri getirmezler. İnsanın buyruğunda ki maddesel kaynaklar sınırlı olduğu için zenginleşme tutkusu rekabete yol açar. Bu yüzden yaban hayvanları arasında görülen bir yaşama mücadelesi patlak verir. Bu doğal çatışmalardan başka bir de bireysel sapmalar dan ileri gelenleri vardır. Bireyin ya da türün devamına ilişkin olmayan mal hırsı bunlar arasında sayılabilir. Bu özlemin doğal bir kökene olmadığı için de iç bir sınır tanımaz. Bir başka sapmada sevgiyi ezip yerine nefreti geçiren sahip olma tutkusudur. Bu sapma örgütlenmiş bir çevreye musallat olduğunda da sade bir iyi değil toplu çalışmayı da zedeler. Böylece doğal işbölümü düzeninin yerine başkalarının emeğini sömürme ilkesi alır. Bu eylem zamanla ve adları kisvesi altında kişilere özgü sapıklıkları toplumsal ülkelere dönüştürücü bir imkan haline gelir. Yanıldı zafer kazanır. İnsan yaşamının ve ahlakın bir parçası sayılır. Bu karabulut altında her şey çarpıp ulaşır. Bütün doğal değerler yerine ve her ve belalar kaçınılmaz zorunlulukları olarak belirir.
Çocuk yetişkinler arasında yaşayan canlı bir varlık olarak kendini yaban bir atmosferde bulmaktadır. Yetişkinlerin sosyal eylemleriyle alıp vereceği yoktur. Kendi eylemleri ise topluma yararlı şeylerin üretimine doğrudan doğruya bağlı değildir. Çünkü her şeyden önce kabul edelim ki çocuk yetişkinlerin sosyal faaliyetlerine katılacak yapıda değildir. Ağır bir çekici ölse bütün gücüyle indiren bir demircinin eylemi elbette çocuğun çelimsiz kollarına göre bir iş değildir. Zihinsel çalışma diye de sözgelimi bir bilginin dakika araçlarla yürüttüğü deneyleri kas ediyorsak, bu da çocuğa göre değildir. Tabi yani bir yasa taslağı hazırlayan bir yasa koyucunun işini çocuğa yüklemekte akıl kârı olmaz. Çocuk yetişkinlerin örgütlenmiş toplumuna yabancıdır. Çocuğun mülkü bu yetişkinler dünyasının içinde değildir. İnsanların doğa üstünde kurdukları bu yapma dünya yabancıdır. Çocuk topluma kendini uydurup üretimine katkıda bulunamayacağını, yapısını değiştiremeyeceğini bir toplum dışı bir varlık olarak dünyaya gelmektedir. Dahası kurulu düzeni tedirgin edici bir ögedir. Gayrı sosyal bir yetişkinlerin çevresinde hatta kendi yuvasında tedirginlik kaynağıdır. Yetişkinler çevresinde uyuyamazdın yanı sıra doğal olarak canlılığı sakin dur ama yaşı bu huzur bozucu niteliğini artırır. Yetişkinler çocuğun hareketlerine kısıtlama eğilimindedirler. Rahatsız edilmek istemedikleri için çocuğu pasifleştirme kalkarlar. Çocuk odasına ya da okula takılır. Yetişkinlere dünyasında onları tedirgin etmeden yaşayacak çağa gelinceye dek çocuk yetişkinler tarafından günlerine sürgünde doldurmaya mahkum edilir. Yetişkinler dünyasına katılmaya hak kazanabilmesi için tıpkı kamu haklarından yoksun bir kişi gibi büyükler ne derse dinlemeye öğrenmiş olmalıdır. Yetişkin çocuğun efendisi, hakimi, hükümdarıdır. Onun buyruğuna uymazlık edilmez. Çocuk geçitten işe başlayarak yetişkinlerin arasına ancak belirli sınavlardan geçtikten sonra katılabilir. Çocuğun yanında yet bu bir tanrı kadar ulu ve güçlüdür. Çocuk yaşayabilmesi için gerekli olan ihtiyaçlarını onun elinden sağlayacaktır. Yetişkin çocuğun yaratıcısı, hakimi, hamisi ve veri nimetidir. Dünya yüzünde çocuğun yetişkine uyuttuğunu gölgede bırakabilecek bir başka efendi-köle ilişkisi yoktur.
Bu çocuğun çalışması bu ama çocukta bir işçidir, bir üreticidir. Yetişkinlerin çalışmasına katılamazsa bile, onun da kendine göre önemli ve güç bir görevi vardır. Bir insana ortaya çıkarmak, bir insan yaratmak, üretmek. Yeni doğmuş bebeğe çaresiz, eli kolu bağlı bir varlıktır. Ama bu el kadar yavru sonunda büyük bir yetişkin olur. İşte böylece oluşan bu yetişkin zekası gelişmiş, zenginleşmiş s bu çocukluk çağında kazandığı ruhsal başarı ve fetihlerin ürünüdür. İnsan doğrudan doğruya bir çocuktan yorulmak tabi çimlenmekte dir. Yetişkin bu çalışmaya katılmaktadır. Çocuk nasıl yetişkinlerin o üstün sos ve aslı'nın dışında tutuyorsa, yetişkinlerde çocukların dünyasından ayrı tutulmaktadır. Çocuğun çalışması yetişkinin çalışmasından ayrı, hatta onu aykırıdır. Ama insan nasıl yaratılmıştır, nasıl olup da insan ki içten var olduğu halde zekası gönderilmiş bütün öbür yaratıkları egemen olabilmiştir. Bu hayret verici olayı bütün ayrıntılarıyla her çocukta görüp hayranlıkla izler. İzgören gözleri için bu şaşırtıcı şeydir, tadına doyum olmaz bir şölendir. Adem babamızın başından geçenler yaşayanlar dünyasına gelen bütün insanların başından geçer. Ne kadar sık söylesek o kadar iyi. Çocuk insanoğlunun babasıdır. Bir yetişkinin bütün yetkileri, güçleri çocuğun kendine emanet edilen görevi yerine getirmesi ile yarattığı gizli güçlerden hukuk gelmektedir. Çocuğu gerçek bir işçi kılan şey bu dediğimiz başarıya, yani insan olma başarısını hayal kurmakla ulaşma yaşıdır. Düpedüz iş görmektedir. Sürekli emek harcayarak yaratmaktadır kendini ve bu iş Bir yetişkinin yararlandığı ve değiştirdi o dış dünyayı kullanmaktadır. Çocuk alıştırmalarla büyümektedir. Yapıcı çalışmaları dış çevrede yer alan gerçek bir çalışmadır. Çocuk alıştırmalarla ve hareketleriyle tecrübe kazanır. Kendi hareketlerini düzenler. Dış dünya ile ilişkiye girdikçe duyduğu heyecanları zapteder. Bunlar zekasını yoğurmaya yarar. Dikkatle dinleyerek ve ancak onun için mümkün olan başlangıç çabalarına girişerek bıkıp usanmadan konuşmayı öğrenir ve en küçük bu saç duymadan uğraşa didine dik durmayı Beller. Çocuk büyürken titiz bir öğrenci gibi belirli bir program izler. Bu izle işte yıldızların görünmelerini şaşmaz bağlılıklarını andıran bir çekmezlik vardır. Çocuğun her gelişim aşamasındaki ağırlığını oyunu önceden kesilebilecek imiz gibi beş yada sekiz yaşında hangi zeka düzeyine erişeceği ne de tahmin edebiliriz. Çocuk sürekli çabaları, deneyimleri, mücadeleleri ve geçirdiği sınavlarla yavaş yavaş faaliyetlerini mükemmel eleştirmektedir. Yetişkin çevreyi sağlamada biçimde da yardımcı olabilirse de çocuğu mükemmelleştiren çocuğun kendisidir. Çocuk menzilinde ulaşmak için durmadan talim eden bir koşucu Dur. Bir yetişkinin ilişkini çocuk kendi çabalarına bağlıdır. Biz yetişkinler çocuğa bağımlıyız, onun uyruklarıyız. O nasıl bizim yetişkinler dünyamız içinde oğlumuz ve uyruğumuz sana, onun çalışma dünyası söz konusu olduğunda biz çocuğun oğulları ve uyrukları yazıp. Yetişkin bir alanda efendi olabilir ama öbür alanda çocuk efendidir, egemendir. İkisi birbirinin eline bakar. Yetişkinde çocukta başkadır ama iki ayrı örgütün başkanları bitip çalışmanın karşılaştırılması.
Çocuğun çalışması dış dünyadaki gerçek mesela ile yürütülen eylemlerden kurulu olduğuna göre özel bir inceleme konusu yapılabilir. İşlemlerinin kökenlerini ve biçimlerini araştırdıktan sonra da yetişkinlerin çalışma biçimleri ile kıyaslamaya başlayabiliriz. Gerek çocuk gerekse yetişkin çevreleri üzerinde doğrudan doğruya bilinçli ve gönüllü eylemde bulunmaktadırlar. Yani sözcüğün tamam bu çalışmaktadırlar. Ama ikisinin ayrı amaçlar gitmesi yüzünden bu karşılaştırma bu noktada tıkanmak tadır. Her türlü yaşam bitkilerin ki de dahil çevrenin zararına gelişir ama yaşamın özü durmadan çevreyi Ergin leştir Erek doğanın dengesini sürdürmek eğiliminde Bir enerjidir. Zaten böyle olmasaydı o dengeyi bilmeseydim didi dediğimiz enerji de ortadan silinir giderdi. Çöz gelme mercan polipleri deniz suyundan çektikleri kalsiyum karbonatla canlarını koruyan kabukları oluştururlar. Faaliyetlerinin özgün amacı budur. Ama genel yaratılış planı içinde yeni kıtalarda oluştururlar. Bu Ergeç Selma nihai amaç kısa vadeli faaliyet amacından apayrı olduğu içindir ki yeni kıtalar meydana getirme sorununa hiç iyileşmeden mercanlar ve mercan kayaları üzerine cilt cilt kitap yazabiliriz. Aynı şey bütün canlılar için özellikle insanoğlu için geçerlidir. Eğer yetişkinlerin çocuğun yürüttüğü yaratıcı ilemin ürünü oluşuna bakarak çocuğun belirli gözle görülür ve Ergeç bu amacı izlediği kanısına varabiliriz ama çocuğu hemen her açıdan inceleyip vücudunun hücrelerinden sayısız işlemlerinin en ufak ayrıntılarına dek gözden geçirmeyi kendimize işe dinlesek değer geç Selam acını yani Bir yetişkin haline gelme oluşma amacını gözlerini kaçırabiliriz. Ne var ki bu bir tek eylemin birbirinden ayrı amaçları çevrenin zararına çalışıldığına işaret eder. Doğa zaman zaman gizlerinin bazılarını açığa vurmak için çok Yalın araçlara başvurur. Sözgelimi böcekler de gerçek üretici emeğin ürünlerini kolayca görebiliriz. İnsanların onca değerli kumaşları dokunmasına yani pek bunlardan biridir. Öte yandan insanoğlunun gördüğü yerde ortadan kaldırmaya davrandığı örümcek ağı da vardır. İpeğin gelişim aşamasında bulunan ipek böceğinin ürünü olmasına karşılık ağır yetişkin örümceğin yapıdır. Bu kıyaslamayı yapacağımız çocuğun çalışmasıyla yetişkinin çalışmasını kıyasladığımızda metalik ve amaç açısından birbirinden ayrı iki başka faaliyet bu söz ettiğimizi daha iyi anlamamız içindir. Çocuğun çalışmasının duasını bilmek gerekir. Çocuk çalıştığında yaptığı işin ötesinde bir amaç bitmez. Çalışmasının bütün amacı çalışmanın kendisidir. Bir alıştırmayı tekrar ede ede çalışmalarını sona erdirdiği zaman erişteyi sonuç dış etkenlerden bağımsızdır. Çocuğun kişisel tepkileri incelediğimizde görürüz ki işe son vermesi yorulduğu için değildir. Çünkü çocuk elindeki işi bıraktığında tazelenmiş, yenilenmiş ve enerji ile dolu haldedir. Bu çocuklarla yetişkinlerin doğal çalışma yasaları arasındaki temel ayrımlar dan birini parmak basmaktadır. Çocuk askeri çaba yasasına uymaz. Tam tersini yapar. İlerisinde er geç sel bir amaç olmaksızın çalışırken büyük enerji harcar ve önündeki işin yerine getirilmesinde gizli güçlerini esirgemez. Çevreyle çocuğun iç yaşamını eğer genleştirme si arasında ilginç bir ilişki vardır. Çocuk çalışmasının dış sorunlarıyla ilgili değildir. Tıpkı iç yaşamı geliştirme amacını güden bir din adamı gibi o. Oysa alelade bir yaşam sürdüren kişi dikkatini çalışmalarının dış sonuçlarına çevirmiş, elindeki işe onlar uğruna girişmiştir. Yetişkin ve çocuk çalışması arasındaki bir başka belirgin fark ise çocuğun çalışmasından bir kazanç ya da yardım beklenmemesi dir. Çocuk kişinin kendi başına yürütmeli, kendi başına bitirmelidir. Çocuğun yükünü kendi omzuna alacak, çocuğun yerine büyük gelişme külfetine katlanacak kimse yoktur. Ne de çocuk kendi gelişiminin temposunu hızlandırabilir. Büyüyen bir varlığın belli başlı özelliklerinden biri de gecikmelere ve hızlandırma Lara sığmayan belirgin bir programı izleyin işidir. Dua külyutmaz sert bir üstü rast larının en ufak itaatsizliğin işlevsel sapmalar layani geri kalmışlıklar diye andığımız anormallikler ya da marazlar la cezalandırır. Çocuk yetişkindeki nden apayrı gücü sürükleyici bir güce sahiptir. Yetişkin her zaman sıkı çabalarını ve ağır esirgemez linklerini gerektiren belirli bir dış amaç için çalışmaktadır. Bu işte bu çalışmaları başarıya geliştirilebilmesi için muhtaç olduğu güç ve yüreklilik çocukluğunda edildiği güç ve yüreklilik kaynaklarından gelecektir. Öte yandan çocuk çalışmaktan usanmaz, çalışarak büyür. Dolayısı ile çalışması enerjisini artırır. Çocuk yüklendiği yüklen kurtulmayı istemek şöyle dursun, bunu kendi başına ve kusursuz olarak yerine getirmekten başka kaygı taşımaz. Bütün yaşamı büyüme dediğimiz çalışmaya bağlıdır. Ya bu işin üstesinden gelecek gelecektir. Yetişkinler bu sırrı kavrama dıkça çocuğun çalışmasının gerçek anlamını gözden kaçıracaklar ve öteden beri olduğu gibi çocuğun ne yapıp ettiğinden habersiz kalacaklardır. Nitekim dinlenmenin istirahatin çocuğun büyümesine daha yararlı olduğunu sanarak sözüm ona iyi niyetle çalışmasını kösteklemek dediler. Yetişkinin bütün aklı çabadan ve zamandan tasarruf yöneliktir. Çocuktan daha tecrübeli ve becerikli oldukları için onun bütün işlerini kendileri görmeye kalkarlar. Yıkanma larından her yerinden tutunda odalarının derlenip toplanmasına kadar her işe karışırlar. Daha doğrusu çocuğa kendi başına görebileceği iş bırakmazlar. Böyle alışmış bir çocuğa birazcık meydan verdiğinizde ben kendim yapacağım diye feryadı basar. Oysa çocukların ihtiyaçlarına göre ayarlanmış bir çevre olan okullarımızda çocuklar bu yeşil kendi başına yapmama yardım et deme eğilimindedirler. Bu da gerçek ihtiyaçlarını yansıtmaktadır. Şu ters-yüz de yani paradoks da derin bir gerçek yatmaktadır. Yetişkin çocuğa onun kendi dünyasındaki işini görüp bütünlemesine el verecek şekilde yardımcı olmalıdır. Bu çocuğun ihtiyaçlarını ortaya koymakla kalmaz aynı zamanda yaşamsal bir çevre ile donatılması zorunluluğunu da açığa vurur. Böyle bir çevrenin hazırlanması ele geçirilmesi çocuğa düşmez. Ona düşen hazır bulduğu böyle bir çevredeki araçlardan yararlanarak çeşitli faaliyetlerini yürütmek. Böylece gelişmektedir. Bu çevreye çocuğun iç ihtiyaçlarını bilen yetişkin taraf bu hazırlanacaktır. Bizim çocuk eğitim anlayışımız çocuğa yapacak iş bırakmayan müdahaleci tutma aykırı olduğu kadar çocuğu bütün bütüne pasif bir çevreye atıp bırakmayı öngören davranışa karşıdır. Dolayısıyla çocuk için ihtiyaçlarına uygun boy ve biçimdeki araçları sağlamak yetmez. Yetişkinlerin de çocuklara yardım edebilecek gibi eğitilmeleri gerekir.
Buyurucu İçgüdü doğada iki biçim yaşam vardır: Ergin yaşam ve ergin olmayan yaşam. Bu iki çeşit yaşam birbirinden ayrıdır, hatta birbirine aykırıdır. Yetişkinlerin yaşamına damgasını basan özellik mücadeledir. Bu çatışmaların kökeni Lamarck'ın gösterdiği gibi kişinin kendine çevreye uyarlama çabasına ya da Darwin ispatladığı gibi rekabete ve doğal ayıklanma ya dayanır. Bu ikinci açıklamaya giren çatışmalar türlerin devamını sağlamakla kalmaz, cinsel üstünlük yoluyla doğal ayıklanma ya da yol açar. Toplumların büyüsü büyümüş hayvanlar arasında olup bitenlere benzetti. Bu insanlar yaşamlarını koruyup kendilerini düşmanlarına karşı savunmak için sürekli savaşmak zorundadırlar ve kendilerini çevrelerine uyarlarken çaba harcar, çile çekerler. Bir yandan da aşka ve cinsel ilişkiye koşarlar. Darwin evrimin nedenini, yani canlıların yavaş yavaş gelişmesiyle en yetkinin sağ kalması olgusunu bu anlattığımız güçler ve türler arası rekabet lere bağlamıştır. Aynı şekilde maddi tarihçiler de insanların evrimini insanlar arasındaki yaşama ve rekabetle açıklarlar. İnsanlık tarihini yapabilmemiz için elimizdeki tek kaynak yetişkinlerin çeşitli faaliyetleridir. Ama doğada bu böyle değildir. Doğada yaşamın sayısız ve şaşırtıcı belirtileriyle kavrana bilmesin de belli başlı anahtar yavrular ve büyüyen varlıklardır. Her canlı ilkin mücadele edemeyecek kadar güçsüz dünyaya geldiklerinde anlama işini becerecek ergenlikte değildirler. Yetişkinlerin tecrübeleri sadece sağ kılıç'la ilgili olayları ışık. Bu yaratıkların çocukluk yaşamlarını inceleyen bilimciler, biyologlar doğanın bu en Griffith ve en şaşırtıcı bölümüne ışık tutmuşlar, bütün canlı yaratıkların akıl almaz gizli güçlerle donatılmış olduğunu ortaya koymuşlardır. Tek bir sözcükle bütün doğa şiirleri doludur. Yaşam bölüm türlerin yaşamlarına iç kılavuzlar olarak hizmet gören dörtlüler yardımıyla sürdürdüklerini ortaya koymuştur. Bir varlığın çevresine anında gösterdiği içgüdüsel tepkilerden ayırmak üzere bunlara buyurucu gülücük içgüdüler diyoruz.
Yaşam bilimce bütün içgüdüler amaçlarına göre, yani bireyin ya da türün devamına ilişkin olup olmadıklarına göre iki ana sınıfa ayrılırlar. İki sınıfta da geçici ve sürekli tepkiler ya da davranışlar yer alır. Sözgelimi biriyle kendi çevresi arasındaki geçici çatışmalar ve onların yanı sıra bireyin yaşamının devamı için gerekli daha başka sabit ve buyurucu içgüdüleri vardır. Bireyin yaşamını sürdürmesine ilişkin geçici içgüdüleri arasında sözgelimi düşmanca ve tehdit edici ol bu nesnelere karşı kendilerini savunmaları yer alır. Öte yandan türün devamına ilişkin içgüdüler arasındaki cinsel çekişme ya da anlaşmaya ilişkin geçici tepki bulunur. Daha zorlu ve daha göze çarpıcı oldukları içindir ki bu kısa süreli içgüdüler yaşam bilimcilerin daha önce dikkatini çekmiştir. Ama daha sonra dikkatlerini bireyin ve türün devamına ilişkin daha sürekli iç güdülere çevirmişlerdir. Bunlar buyurucu içgüdüler diye tanımlanır. Evrensel işlemleri içinde yaşamın varoluşu olgusu da bu iç güdülere bağlıdır. Bunlar çevreyi gösterilen tepkilerden çok birtakım ince iç duyarlılıklar dır. Nasıl artık düşünce zihnin bir için niteliği ise bu da öyle uyutucu içgüdülerin geçici çekişmelerin sevdiği patlayıcı özelliğinden uzaktırlar. Bunlar canlının dış dünyaya ilişkin işlemlerine yardım amacıyla zaman içinde bireysel ve sonsuzluk içindeki Turkcell yolculuklarında ona kılavuzluk eden bilgi ve hizmetli donanmış lardır. Buyurucu içgüdüler daha yaşamanın başlangıcında henüz erginleşme miş olan wh Bu ürünün özelliklerine gücüne dayanıklılığını ve yaşam bilimsel silahlarına ve hatta ödülü sağ kalmak olan son zafer umuduna sahip olmayan çocuğa destek ve yön vermeleri bakımından apayrı bir hayranlık ne denir. Bu buyurucu içgüdüler yaratılışın sırrı içinde yuvarlanmış bir ana bir öğretmen gibi davranırlar ve kendi kendini kurtarmaya gücü ve aracı bulunmayan çaresiz yaratığı kurtarırlar. Buyurucu hiç günlerden biri analığa ilişkindir. Fabri ve daha başka yaşam bilimciler bu etki dönün türün yaşamını sürdürmesini de kilit rolü oynadığını göstermişlerdir. Bir başka içgüdü de bireyin büyümesine ilişkin olup Hollandalı Bilgin döviz tarafından duyarlılık dönemleri üzerindeki incelemelerini açıklanmıştır. Analık etkili süt ürün ön yaratıcıları olmalarına ve yavrum korunmasında en büyük hizmeti görmelerine rağmen sadece şeyler özgü değildir. Babalarda bulunmakta ve zaman zaman bütün bir gruba yaygın nitelik göstermektedir. Bu Aralık geç videosu üzerindeki daha derine incelemeler bunun yalnızca Faruk bu ilişkin değil türlerin korunmasına dayanın Esrarlı bir enerji olduğunu göstermiştir. Analık içgüdüsü Böylece türlerin devamı ile ilgili buyurucu İçgüdü ait genel bir tanımlamadır.
Bütün yaşayan varlıklar da ortak bazı özellikler vardır. Her şeyden önce yetişkinlere ait öbür içgüdülerden fedakarlık ister. Yaban bir hayvan genel tutumuna aykırı bir şefkat ve yumuşaklığa bürünür. Yiyecek aramak için ya da kendini korumak için uzaklara uçup duran kuş yuvasının başında bekçilik eder. Tehlikeleri savuşturmak için başka çareler bulsada hiçbirisi uçmanın yerini tutamayacağı halde bir süre için uçmaktan vazgeçebilir. Türlerin doğuştan sahip olduğu içgüdüler apansız özellik değiştirirler. Birçok türler belirli zamanlarda kendilerine sığınak kurmaya girişirler. Bu ilim belirli dönemlerinde dışında görülen bir şey değildir. Çünkü yetişkinler kendilerine doğaya kolayca uyarla ya bilirler. Bu belirli dönemlerde ki mimarlıkları yuva kurma merakları doğrudan doğruya yavrularına sığınak aramaya yöneliktir. Her türün izleyeceğim bu şöyle bir planı vardır. Hiçbir canlı yaşamını oradan buraya ele geçirdi malzemeyle kurup belirli bir yöreye alelacele uymakla işin içinden sayılamaz. Bu alanda Aralık içgüdüsünün verdiği buyruklar kesin ve değişmezdir. Bir kuşun yuvasını yapılışı ait olduğu türle kendisine eşleştir işinin belirtisidir. Böceklerde usta mimarlar dır. Sözgelimi arı kovanları kusursuz geometrik çizgilerden kurulu sayılarıdır. Bütün kovan halkı gelecek kuşak için bu yuvayı birlikte çalışarak kurarak bu çalışkanlığın daha az göze batar olmakla birlikte son derece ilginç daha başka örnekleri vardır. Örümcek düşmanlarına karşı kocaman ağlar örer ama bir de bakarsanız düşmanlarını unutmuş yepyeni bir işe girişmiş sıkı sıkıya dokunmuş ipliklerden ufacık bir torba örnekte bu torba su geçirmezdir ve örümceğin herzamanki meskenin soğuğunu rutubetine gidermek üzere iki katlıdır. Kesenin içine örümcek yumurtlar ama işin ilginç yanı bu torbaya öylesine tutkundur ki canını ya ondan ayrılmaz. Torba adeta vücudunun bir parçasıdır. Dolayısıyla olunca şefkati yumurtalar ya da bu yumurtalardan çıkacak örümcek yavrularına değil bu dediğimiz kese yönelmiştir. Bir bakıma onların varlığını görmezlikten gelir. Demek ki içgüdü anayı türün devamı için hizmet etmektedir. Bu arada yavrularına doğrudan doğruya ilgi göstermese bile bu böyledir. Ortada var olan bir nesne olmasada içgüdü buyruğuna geçirmekte gerekli olanın yapılması ve boyu lan sevgilini gösterilmesi için özünden gelen bir çare uymayı zorunlu kılmaktadır.
Yaşamları boyunca başka besin aramak sızın çiçeklerin özü ile beslenen Kelebekler vardır ama yumurtlama zamanları gelince yumurtalarını çiçekleri bırakmazlar. Başka bir içgüdünün buyruğu altına girerler. Green çıkarına yönelmiş beslenme hiçbir düşünün yerine başka bir içgüdü alır. Kelebekler kendileri için yararlı olmayan ama yeni kelebekleri oluşturacaktır. Tırlar için gerekli bir başka çeşit besin yönelirler. Demek ki böcekler kendi bünyelerine yabancı ama türlü ne anlamına gelir nitelikteki bir takım buyruklarını özlerinde taşımaktadırlar. Hanım böcekleri yumurtalarını yaprakların üst değil alt yanlarına bırakırlar. Böylece yumurtalardan çıkıp yapraklarla beslenecek olan tırtılcık ların korunmasını sağlar. Buna benzer içgüdüler daha başka böcekler de de bulunur. İçgüdü buyruğuyla yavruları için gerekli besin seçmeyi bilir. Yağmur ile güneşin tehlikelerini sezerler. Türün devamı görevine yüklenmiş olan yaratık kendi öz eylemlerine bırakır. Adeta kendi yaşamını yöneten yasalar bir süre için yürürlükten kalkmış casına ve adeta büyük bir olaya yani yaratılışın mucizesini hazırlık yaparcasına kendi başına büyük bir değişimden geç Erdoğan'ın en parlak mucizelerinden biri de yeni doğmuş zarın her türlü tecrübeden yoksun oluşlarına rağmen kendilerini dış dünyaya uyarlama ve onun tehlikeleri karşısında kendilerini koruma güçleri dir. Bunu duyarlılık dönemlerine özgü kısmı içgüdülerinin yardımıyla yerine getirirler. Bu içgüdüler onları birbiri ardı sıra gelen güçlükleri oy verecek ve zaman zaman onları karşı konmaz etkilerle donatacak kılavuzlar dır. Doğa yetişkinlere yeni doğmuşlar için sağladığı için ağrı ve korunumu göstermez. Doğanın kendi kuralları vardır ve onlara elifi elifine uyulmasını ister. Yetişkinlere düşen türlerinin korunumu için buyurucu içgüdülerin çizdiği sınırlar içinde işbirliğinden ibarettir. Balıklar da ve böcekler de görüleceği üzere çok zaman yetişkin ve yeni doğmuş yaratıkların yaratıcı içgüdüleri birbirinden değişik ve ayrı biçimde işler. Bu durumda ana babaya evlat birbirleriyle bağdaşmaz. Daha yüksek hayvanlarda bu iki hiç kötü uyum içinde işler ve annenin buyurucu içgüdüsüyle yavrumun duyarlılık dönemleri arasındaki birlik anayla yavrusu arasında karşılıklı bir sevgi yol açar ya da bütün yeni kuşağın bakımını zamanı gelince üzerine almaya hazır örgütlü toplumun tümüne yayılacak bir analık ilişkisini el verir. Bu sözgelimi arılar, karıncalar gibi topluluk halinde yaşayan böceklerde görülür. Türler sevgi ve esirgemez likle korunur demek bu bir bakıma yanlıştır. Aslında türlerin devamını sağlayan şey köklerine yaşamın yaratıcı laboratuvarına salmış olan buyurucu gülendir. Yaratıkların yavruları için besledikleri duygular ve sevgiler doğanın yüklediği görevi kolaylaştırır. Doğanın çağrısına elifi elifine uymalarını sağladığı zevki yaratır.
Yetişkinler dünyasına bir bakışla özetlemek istiyorsak onu yöneten yasalar ve kuralların zaman zaman dışına çıkıldığı ayrıcalıklı halleri ve istisnaları göz önüne almalıyız. Mutlak ve değişmez gibi görünen doğal yasalar daha üstün yaradığına yürürlükten kalkabilir. O zaman yaşama ağırlık veren yeni yasaların gereklerini uyulur. Böylece doğal yasaların sürekli olarak kaldırılıp yenilenmesiyle yaşamın sürekliliği sağlanır. Şimdi insanoğlunun bu doğal yasalara kendini nasıl uydurduğu sorunu karşımıza çıkıyor. İnsanoğlu özünde daha aşağı yaratıkların bütün doğal olgularına içeren er geç sel bir birleşimidir. Bütün bulguları özetleyip onları aşmakta ve üstelik zekâsıyla onları sanat yapıtlarında görülen akla özgü bir görkem'le kuş atmaktadır. Peki öyleyse iki yaşam biçimi yani çocukla yetişkin yaşam biçimleri insanlar nasıl temsil edilmekte ve bunlar kendilerine hangi harika görünümler için de dile getirmektedirler? Aslına bakarsanız bu iki yaşamın ayrı ayrı belirtilerini görmek mümkün değildir. İnsanların dünyasında bunları aradığımızda bulabildiğimiz tek şey her şeyden önce dış kaygılarla yorulmuş ve kendine kolay bir yaşam sağlamaya yönelmiş olan yetişkinler dünyasıdır. İnsanların zihinleri sanki daha başka önemli sorunlar yokmuşçasına fetih ve mal üretimi ile haşır neşir. İnsanlar birbirini yemekte, rekabete bulmaktadır. Yetişkin çocuğun yaşamına kendi yaşamına uyguladığı mantık ve gözle bakmaktadır. Çocuğu kendine özgü bir yaratık sayıp bu yaramazı bu yararsızlığı semtinden uzak tutmaktadır ya da o eğitim denen nesne ile çocuğu kaptığı gibi kendi yaşam biçiminin yörüngesine zorla sokak. Bir an için bir kelebeğin insan ana babalar gibi hareket ettiğini düşünelim. Vaktinden önce uçmayı öğreteceğim derken tırtıl cıan kozasını paramparça etmesi iş o değildir. Ya da bir kurbağa düşünün vaktinden önce karada solumayı öğrensin teni benim gibi yeşile dönsün diye özenip yavrusunun başında sudan çıkarıyor. İnsanların çocuklarına karşı davranışları hani bundan pek farklı değil. Yetişkinler yavrularına yetkinliklerini, olgunluk larını gösteriyor. Tarihsel örneklerini koşuyorlar. Sonra da bizleri taklit edin deyip işin içinden çıkıyorlar. Anlamıyorlar ki çocuğun ki değişik bir çevre, değişik araçlara gerektiren bambaşka bir yaşama biçimidir. Söyleyin şimdi evrenin o en gelişmiş, en üstün yaratığı, doğanın göz bebeği insanı, o zeka ile donanmış, çevresine egemen, her dediği dedik ve çalışma yeteneği sayesinde öbür yaratıkları parmağının ucunda oynatan insan hep böyle köklü bir yanılgıya düşmek yaraşır mı? Ama ne yaparsınız ki insan o mimar, o kalfa, o üretici, o çevresini dilediğince biçimlendiren usta kendi yavrusuna böcekler kadar bile yar olmamaktadır. Yoksa yaşamın en köklü, en can alıcı iç bu insanoğlunda eksik mi? Ötüm yaşama özgü ve türlerin devamını güvence altına alan bu şaşırtıcı oldu karşısında insanı kör mü? Doğada herşey değişim geçirdiğini ama hiçbir şey yok olmadığına göre insan öbür yaratıklar da görülen duygulardan yoksun olamaz. Bütün evreni susa dolduran güçler amaçlarından kaydırılmış bile olsalar ortadan kaybolmazlar. İnsan yapıcıları anladık ama nerede gördünüz söyleyeyim yavrusu için uygun bir yuva yaptığını. Bu dışa dönük ihtiyaçların bozmadığı güzel bir yer olmak değil mi bu yuva? Üretim için kullanılmayan zenginliklerin istendiği cömert bir sevgi yuvası olmalı değil mi? Var mı böyle bir yer? İnsanın herzamanki davranış olduğunu bırakma ihtiyacı duyduğu çekişmenin yarışmanın yaşamda bir anlamı olmadığını anladı başkalarını alt etmeye sağ kalmanın tek çaresi belirlenmediği dolayısıyla başkalarına düşünmeyip başkalarını kullanmayı gerçek yaşam yolu saydığı böyle bir yer var mı? İnsan ruhunun prangalarla bağlı olduğu dış nesneler Dünyası like atmayı özlediği bir ortam var mı? Bireyin yaşamını aşan bütün insanlık tarihini içeren bir ergenliğe yöneleceği bir tutumu barındıran böyle bir kurtuluş yuvası var mı? Oysa bir çocuğun doğumunda insanı saran duygular, özlemler böylesi duygular ve özlemler birçok değil sadece öbür yaratıklar kadar olsun. İnsan yeni doğan çocuğunun karşısında alışıldık yollarını bırakmak kendine aşıp türünün devamına yücelmesi ne özenerek geleceği kendini adam malı değil mi? Ama insanın mal hırsı ve fetihtir arasından kurtulup arınmayı ve günahsız lı amaçları yalınlık ve huzur içinde yaşamaya erdem bildiği yerler ortamlar olmaz değil. Ancak böyle bir ortamda insan kendi yaşamını yenilemek için gerekli zenginliği bulacaktır. İnsanoğlunun içinde günlük yaşamın ötelere uzanan özlemler elbette vardır. İşte bu özlemler, işte bu sesler bütün insanları kendi öz geleceği demek olan yeni doğmuş bebeğin başına parmak uçlarına basarak yaklaşık toplanmaya onu bir mucizeyi izler gibi saygılı bir sessizlik içinde seyretmeye ve seyret bu anlamaya onu öğrenmeye ve ona nasıl yardım edeceğini bellemeye çağırmaktadır.
Çocuk Öğretmen bugün en önemli araştırma konularından biri insanoğlunun buyurucu içgüdüleri dirkeç bir ön hazırlık olmamasına rağmen bu yeni araştırma alanını açmayı başardık. Vazgeç Güler'in varlığını ortaya koyup bunların ileride nasıl araştırılması gerektiğini de saptadık ama böyle bir araştırma ancak normal çocuklar yani gereğinde büyümelerine elverişli bir çevrede yaşayan çocuklar arasında mümkün. Bu olanak sağlandığında yeni bir insan doğası normalliği hiçbir söz götürmeyecek biçimde önümüze açılıyor, ortaya çıkıyor. Sayısız deneyler eğitim ve toplum için büyük önem taşıyan bir gerçeği güneş ışığına çıkardı. İnsanlar bildiğimizden başka bir doğaya sahip iseler bambaşka bir sosyal örgüt bulacaklardır. İşte bu anlaşıldı ama yetişkinler toplumun böyle bir normalleştirilme sürecinden geçmesi ancak eğitimle mümkündür. Bu çeşit bir sosyal değişme r bu bireylerin düşünce ya da enerjileriyle değil eski dünyanın ortasından yeni bir dünyanın yani çocukla yetişkin dünyasının ağır doğuşundan ortaya çıkacaktır ve bu dünyadan da toplumun normal yaşama götürecek doğal kılavuz, doğal çareler çıkacaktır. Dünyada çocuklara reva görülen zulüm yol açtığı böyle bir boşluğun kuramsal reformlarla bireysel çabalarla doldura bileceğine sanmak saçmadır. Çocuklar doğanın ilkelerine göre yetişmedik leri için sapmalara uğradıkları sürece insanların normalleşme sini beklemek boştur. İnsanlığı kalkındıracak olan enerji çocuklarımızın içinde uyur yatar olan enerjidir. O eski kendini tanıt sözünün çağrısına uymayın bilmeliyiz. Yaşamla ilgili çeşitli birimler insanın bedensel birliğine katkıda bulunmuşlar sabunuyla uydukları içindir. İnsanoğlunun bedensel sağlık kurumunda ileri adımlar atmış olmasına karşılık ruhsal yaşamı hala meşhur bir niteliktir. İnsan vücudu üzerindeki bilgimiz de ilk büyük ilerlemeler kadavraların kesilip bitirmesine mümkün olmuştur. İnsan zihni bu olmasında kaydedilecek yeni ilerlemeler ise yeni doğmuş bebeğin incelenmesine bağlıdır. Bu gibi incelemeler uygarlığın gelişmesi için zorunludur. Eğitim ve toplum sorunları çözebilme leri için gerekli temel alınmadıkça yani çocuk normalleştirilme dikçe çözülecektir. Aynı şey yetişkinler için de söylenebilir ve yetişkinlerde kendilerini tanıma yani insanın ruhsal gelişimini yöneten gizli yasaları öğrenme sorunu ile karşı karşıyadırlar. Ama bu sorun zaten çocuk tarafından hem de pratikte çözülmüştür ve zaten başka bir hakaret de yoktur. İktidar ve otorite peşindeki sapı kişiler aslında topluma hayrı dokunabilecek yeni buluşlara kafalarına takıp onları toplum için zararlı araçları haline dönüştürülmektedir. Onun içindir ki aslında hayırlı keşifler ve buluşlar dünyaya musallat olan marazdır arttırmaktadır. Makinelerinin sosyal sonuçlarında da aynı şeyi görür. Makine insanın maddesel mutluluğuna yol açabileceği gibi savaşlarda önayak olabilmekte ya da aşırı kazanç ihtiraslarını araç kılınmaktadır. Fizik, kimya ve yaşam birimde kaydedilen ilerleme ile yeni ve işlerinin bulunuşu yoksulluk tehlikesini arttırmış barbarlığın zaferine dayanak olabilmiştir. İnsanoğlunun normalleşmesi temel sosyal ihtiyaç olarak tanınma dıkça dış dünyaya hiç umut bağlama Yalım. Ancak o zaman kaydedilen maddesel ilerlemeler yeni mutluluklar doğuracak, ancak o zaman doğru dürüst bir uygarlık kurulacaktır. Gelecek çocuğa bağlıdır. Topluma yararlı olmak isteyenler çocuğu sapmalar dan korumalıdır. Çocuk özünde insan doğasının ve insanlığın geleceğinin izini Taşıyan alabildiğine güçlü bir varlıktır.
Geçen yüzyılın sonuna dek ailelerinin merhametini bırakılmış olan çocukla ilgilenmedi. Kökü 2 bin yıl öncesine dayanan bir Roma yasasının kalıntısı gereğince çocuk babanın otoritesine terkedilmiştir. Oysa bu uzun zaman süresi içinde uygarlık büyük ilerlemeler kaydetmiş ve yetişkinlerle ilgili yasalarda önemli düzeltmeler yapılmıştır ama çocuklar böyle bir dikkatten ve savunmadan yok. Çocuk eline doğdu ailesinin gücü yettiğince verebildiği maddesel, ahlaksal ve zihinsel yardımla yetinmek zorundaydı. Çocuğun ailesi varlıklı değilse toplum onun için hiçbir sorumluluk duymuyor ve olacağız maddesel, ahlaksal ve zihinsel yoksulluk içinde yaşayıp gidiyorduk. Resmi belgelerin yazılıp çizilmesinde onca çetiz, en ufak formaliteleri uygulamasında onca meraklı olan devlet ana babanın çocuklarını koruyup geliştirmesi yetiştirmesi için gerekli gücü ve yeteneği olup olmadığı konusuyla zerre kadar ilgilenmiyordu. Ne de bu ana babaları sorumluluklarını yüklenmeleri için gerekli bir hazırlıktan, eğitimden geçirmeye gerek görüyordu. Bir kadınla erkeğin bir ayrık kurabilmeleri için koşulan tek zorunluluk bir vesika, bir belge elde edip din adamının ya da nikah memurunun karşısına çıkmaktan ibaretti. Bütün bunlardan anlaşılıyor ki toplum doğanın kendisine insanlığı kurma görevini emanet ettiği ufacık işçilere hepten ilgisizdir. Yetişkinlerin üzerine de bu yağdırılan yardım dikkat ve avantajlara karşılık çocuklar garip sürgün ve kimsesiz bırakılmışlardır. Bundan ancak yetmiş yıl öncedir ki ekinler çocuklara ilgi duymaya ve çocukların toplumun kurbanları olduğunu anlamaya başladılar. O zamanlar çocuklar bugünkünden de kötü durumdaydı. Var onlar için ne özel uzmanlar, ne özel bakım evleri vardır. Ancak istatistik çalışmaları çocuklar arasındaki ölümlerin alabildiğine yüksek oranlarını ortaya koyduğu zaman insanlar aydınlar rakamlar bir ailede bir alay çocuk da olsa da ancak pek azının sağ kalabildiğini gösteriyordu. Bebelerin ölümü öyle doğal, öyle olan sayılıyordu ki aileler doğar doğmaz ölen çocuklarının melek olup göre uçtuklarını düşünerek alıyorlardı. Ama bu çocuklar için bazı şeyler yapılabileceği anlaşıldı. Zaman anaların babaların vicdanların dürtüklemek için yaygın bir kampanya girişildi. Anlaşıldı ki çocukları dünyaya getirmek yetmez, onları hastalıktan ölümden kurtarmak için bilimin yeni verilerinden yararlanmak gerekmektedir. Yani çocuk bakımı ve korunumunun ilkeler o hep uygulamalıdırlar. Ama çocukları sadece yuvalarında çekmiyorlar ki. Geçen yüzyılın son 10 yılda doktorlar işçiler arasındaki hastalıkları incelikleri ve sosyal sağlık korunumunun temellerini attıkları dönemde sağlık korunmasının eksikliğinden ileri gelen bulaşıcı hastalıkların yanı sıra çocuklar arasında öldürücü bir sürü hastalığın kol gezdiği görüldü. Çocuklar okullarında da toplumun üzerlerine yıldı bir alay çilenin altında ezilmek dediler. Okuyup yazma öğreneceğiz diye saatler saati iki büklüm oturmaktan bel kemikleri çarpılıyor, göğüsleri daralıyor, veren mikroplarına kurban kılıyorlardı. Yetersiz ışık altında okuma çabası mi YouTube belasını yaygın hale getiriyor, vücutları dar ve kalabalık sınıflarda uzun süre kapalı kalmak yüzünden güçsüz düşünüyordum. Ama çektikleri çileler sade bedensel değil aynı zamanda ruhsallık zorla çalıştırma çocuklarda korku, usanç ve sinir yakınlığı yaratıyordu. Doğal sevinçleri tükenmiyor, somurtkan, kasvetli, melankolik yaratıklar olup çıkıyorlardı. Ailelerin çoğu bütün bunlara karşı Şu ana baba çocuğun sınıfını geçmesi ile ilgileniyor, bir an önce okul masrafı kapısı kapansın diye bir çareleri sıkıştırıyorlardı. Çocukların neler okuyup yazdıklarıyla hangi kültürel kazançlara sağladıkları ile hiç ilgilenmiyorlar the. Bütün kaygıları
Çocuğun bir an önce bir sosyal pasaporttan başka bir şey olmayan diplomayı ele geçirmesini. O zaman yapılan araştırmalar birçok ilginç olguları meydana çıkardı. Çocuklar okul saatinde önce gördükleri işlerden yorgun düşmüş bir halde sınıflarına giriyorlardı. Kimisi süt dağıtıyor, kimisi sokaklarda gazete satıyor, kimisi ev işleri görüyordu. Okula yorgunlukla, aç geliyorlardı. Üstelik dikkatsizlik ettiler, derslerine iyi dinlemediler diye oyuna cezalandırılıyorlardı.
Öğretmenler kendi sorumluluklarından ve otoritelerinden başka bir şey düşünmediklerini den çocukların dikkatlerini ayakta tutabilmek için azardan ve dayaktan medet umuyorlardı. Onları arkadaşlarının yanında tersliyor, küçük düşürüyor, hor görüyorlardı. Böylece çocuk evde sömürüldüğü yetmiyormuş gibi okulda da cezalandırılıyor ve bu ilk araştırmalar öyle köklü haksızlıkları ortaya koydu ki buna hemen tepki gösterildi. Okullarda çeşitli değişmeler yer aldı. Öğrencilerin sağlığı konusunda öğretmenlerle doktorlar işbirliğine giriştiler. Bu okullarda sağlık programlarının kabulü bütün uygar ülkelerde hayırlı sonuçlar doğurdu. Bu, çocuğun insan yerine konulması ve sosyal öneminin tanınması yönünden atılan ilk adımdır.
Bu hayırlı gelişmelerin ötesinde insanlık tarihini gözden geçirdiğimiz zaman çocuk haklarının tanınması konusunda ne yazık ki hiçbir kıpırdama görmeyiz. İnsanlıkla yaşıt olan bu körlük elbette insan ruhunun sayılı dizilerinden biridir. Eski çağlardan günümüze dek eğitim nedense cezalandırma ile eşleştirilmiştir. Eğitimin amacı, çocuğu kendine doğanın yerine koyan ve yaşam yasaları yerine kendi istek ve niyetlerini dayatan yetişkine uykulmaktır. Binlerce yıl hiçbir değişme görülmedi bu konuda. Milletler arasındaki ayrımlar, çocuklar uyguladıkları cezaların değişik oluşu yüzünden dikimi çocuğun boynuna holacı bir yaptı. Azar, kimi başına kül, o canını yakma yolları da elbet bulunmuştu. Kimi çocuğu yüzü duvara dönük saatlerce tek ayak üzerinde durdurur, kimi çıplak dizileriyle yere diz çöktürür, kimi de falakaya yatırdı. Model bir işkence inceliği ise ailelerle okul arasında kurulan birliktir. Okulda cezalandırılmış olan çocuk olayı babasına söylemekte yükümlü kılınır ki baba da nasibini alsın. İş bulunmadı, bitmez. Çocuk babasının durumu öğrendiğini bildiren pusula okula geri getirmek zorundadır. Bu gibi hallerde çocuk kendini savunacak güçte değildir. Hangi yargıcı başvurusu mahkumların bile yararlandığı temiz hakkından yoksundur. Çocuğa sıkıntı zamanlarında avutucu bir kucak açacak olan sevgi nerede kalır ki? Öğretmenlerle aileler aksi halde yola getirilemeyeceği inancıyla çocuğu itip kakmakta, ezmekle birlik olurlar. Aileler başka konularda bilmem ama çocukların cezalandırmakta bir hayli zengin hayal gücüne sahiptir. Sille tokat çimlik bir yana, çocukları karanlık odalara sürgün yollanır, yemişten tatlıdan yoksun kılınır, aç açına yatağa değerlenir. Ben sabahları bağıra çağıra kış ortasında soğuk duşun altına sokanlar bile var.
Bu denli yaratıcı cezalar okumuş insanlar arasında hızla söylenmekte ise de tenis köpük alınmış değildir. Analar babalar çocuklarını zehirli dilleriyle dalamak tak başlamaktadırlar. Onlarca çocuğu cezalandırmak doğal bir hak, tokadı yapıştırmak vatanı bir görevdir. Beden cezalandırma insanlık onuruna aykırı ve sosyal hak birliğine karşı diye yasaklanmış sada dayak fazla sürüp gitmektedir. İnsanoğlunun vicdanın bu konuda adamakıllı körlenmiş olsa gerektir.
Uygarlığın ilerlemesi artık bireysel çabalara ya da insan şekline bağlı kalmaktan çıkmıştır. İlerleme duygusuz bir makinenin işlemesine benzetmiştir. Bunun motoru toplumun kişiler üstü ve körü körüne yürüyen gücüdür. Toplum baş döndürücü bir hızlı hangi menzile gittiği belli olmayan bir çılgın kızartır. Toplumu oluşturan kişilerde kızın içinde soğuktan uyuyakalmış yere donmuş yolcular gibidir. Toplumun düzelmesini istiyorsak ilk iş uyuyakalmış yolcuları uyandırmak ve kucaklarında ağlayan çocuğun sesini oy vermeye onları zorlamaktır. Yoksa bu çılgın yolculuğun hangi uçurumun dibinde sona ereceğini kimse bilemez.
Çocuğun hakları tanınmalı, ihtiyaçlarına uygun bir dünya kurulmalıdır. Bir toplumun işleyebileceği en büyük günah çocukların yararına kullanabileceğini gücünü varlığını onların zararına kullanmasıdır. Toplum kendisine emanet edilen çocuğun birikmiş mirasına har vurup harman savurma iş bir vasi gibidir. Yetişkinler ellerindeki parayı en olmadı kızım alara lüksleri harcamakta ziyan etmektedirler. En aşağı böcekler de bile bunun tersi davranış geçerli iken karıncalar bile yavruları için besin biriktirirken çocuklarının geleceğini hiç düşünmeden elindekini avcunda kini o uçak denen harp gemisi denen roketten en azrail oyuncaklarını harcayan insanlara ne kadar süpürse yeridir.
Çocuğun görüp göreceği bütün nimet ölmeyecek kadar yaşamaktır. Nasıl sermayelerin ücret ölçüsü işçiye kendi için çalışmaya devam edebileceği kadar para vermek s yetişkin çocuğa yaptığı sözü bu eder. Kârlılık sadece ölmesini sağlayacak kadardır. Bu müşrik toplum sade parasını değil kendi geleceğini de savuran bu toplum hele bir başı dara girmesin. İlk iş eğitim bütçesini kısar, okulların paralarını, öğretmenlerin aylıklarını keser. Silahlar ve savaş gereçlerine Balıkesir'den para ayırdığında bir çifti ölüm mekanizmasının harekete geçirdiğini farkında değildir. Böylece bir yandan yaşamı yakıp yıkmakta, öbür yandan çocukların ihtiyaçlarından yoksun kalarak kendi geleceğine yıkama sürüklemektedir.
Çocukların gereğince gelişmelerini sağlamaya çaba göstermek şöyle dursun önlerine koca koca duvarlar dikildiği için toplumun yarını bu yüzden maraz aşana normalleşen kuşaklara bırakılacaktır ve elbette bu kuşaklar toplumun boynuna dolanıp onu doğacaktır. Onun için çocuğun doğal ihtiyaçlarına göre yetiştirilmesi her şeyden önce yetişkinlerden kurulu toplumun yararınadır. Yetişkinler madem bencildirler hiç değilse kendi çıkarları konusunda akıllı davran ve bugünkü eğitimden balta ile kendi bildikleri dalları kesmesinler.
Anaların babaların görevi ana baba çocuğun yaratıcısı yapıcısı değil vasisi onlara düşen çocuğu korumak ve bu kutsal emaneti ihanet etmemektir. Doğanın gönüllerine dikip aşıladığı sevgiyi arıtmalı bu sevginin bencillikle kayıtsızlık lak öğretilmeyecek değerli ve temelli bir duygunun belirtisi olduğunu anlamalıdırlar. Ana babalar dünyada çocuk haklarının tanınması uğruna girişilecek büyük sosyal mücadelede yerlerini almalıdırlar. Öteden beri insan haklarından ve yeni yeni de işçi haklarından söz edilmektedir. Artık çocuğun sosyal haklarının da gündeme alınması zamanı gelmiştir.
İşçi haklarının tanınması toplum için bir ölüm kalım sorunudur. Çünkü insanlık işçi yemeği sayesinde ayakta durmaktadır. Ama işçi emeğiyle yaşamımız için gerekli metaları nasıl üretiyor yaratıyorsa çocuk da onlardan çok daha önemli bir şeyi insanların kendisini üretmekte yaratmaktadır. İşçi ha ve tanınması toplumda nasıl dengesizlik ve haksızlıkların ortadan kaldırılması sonucunu doğuracak sa çocuk haklarının tanınması da insanlık için en az o derece önemli bir devrimdir.
Yetişkinler çocuk haklarını şimdiye dek unutmuş olmalarının vebalini yüreklerinde duymalı çocuğun gerçek duasına gerçek değerine gerçek gücünü anlamaya bakmalıdır. Ana babalara düşen büyük bir görev vardır. Aralarında birleşerek birlikte çalışarak çocukları kurtarmalı, çocuklara kurtararak da insanlığın geleceğini kurtarma alırlar. Onları yalnız toplum değil aynı zamanda doğada bu göreve koşmaktadır.
Bir videonun yararlı olduğunu düşünüyorsanız ve beğendiyseniz kanalıma abone olup bildirimleri açın. Dinlediğiniz için teşekkürler.