📱

Get Our Mobile App

Take your business learning on the go!

Download on the App StoreGet it on Google Play

Anadolu Selçuklu | Kuruluştan Yıkılışa (TEK PARÇA)

Harp Tarihi2:15:20

Transcription

Şii Fatımi Devleti ve Şii Büveyhoğulları Devleti orduları Abbasi halifeliğini zapt etmiş, Bağdat'ı kuşatmıştı. Abbasi halifesi, Selçuklu hükümdarı Tuğrul Bey'den destek isteyince, Selçuk orduları Şii Büveyhî devletini tarih sahnesinden silerek Abbasileri Batıni saldırılarından kurtarmıştı. Abbasiler, Tuğrul Bey'e "Doğunun ve Batının Hükümdarı" unvanını vermişlerdi.

Alparslan zamanında da Suriye bölgesi Batıniler'den temizlenmiş, Alparslan, Şii Fatımi devletini yıkmak maksadıyla büyük Mısır Seferi için hazırlıklar yapıyordu. Lakin Bizans İmparatoru Diogenes, devasa bir ordu toplayarak Müslümanlar üzerine saldırıya geçmişti. Haberi alan Sultan Alparslan, yönünü Mısır'dan Anadolu'ya çevirdi. Abbasi halifesi cihat çağrısı yaparak tüm Müslümanların Alparslan'ın komutasına girmesini istedi. Muş'un Malazgirt ovasında şiddetli bir muharebe yapıldı. Bu muharebeyi Malazgirt Muharebesi isimli videomuz izleyebilirsiniz. Bizans'ın Türklere karşı çıkardığı son ve en kuvvetli ordusunun Malazgirt ovasında imha edilmesi ile Bizans müdafaa sethi yıkılmış ve Sultan Alparslan'ın bu emsalsiz zaferi ile Türk yurdu haline gelecek olan Anadolu'nun mukadderatı tayin edilmişti.

Sultan Selçuk vefat ettikten sonra geride beş varis bırakmıştı: Arslan Yabgu, Mikail, Musa Yabgu, Yusuf İnal ve Yunus. En büyük evlat Mikail, babasının sağlığında vefat etmiş olduğundan Arslan Yabgu, Selçuk ailesinin başına geçti. Lakin Sultan Gazneli Mahmut, Arslan Yabgu ve oğlu Kutalmış'ı esir edip hapsetti. Merhum Mikail'in evlatları Tuğrul ve Çağrı Beyler, Selçuk ailesinin başına geçmişti. Arslan Yabgu hapiste hayatını kaybetmiş ve oğlu Kutalmış hapisten kurtulmuştu. Ancak Kutalmış, ailenin eski reisinin oğlu olduğu için Selçuklu'nun başına kendisinin geçmesi gerektiğini savunarak Tuğrul Bey ve Çağrı Beylere karşı isyan etti. Selçuklu orduları birçok kez birbiriyle çarpıştı. 1060 senesinde Çağrı Bey, 1063 senesinde de Tuğrul Bey vefat etmişti.

Tuğrul Bey geride varis bırakmayınca büyük taht kavgaları yaşandı. Çağrı Bey'in oğlu Alparslan da bu sırada doğuda egemenliğini almış bulunmaktaydı. Arslan Yabgu'nun oğlu Kutalmış da başkent Rey'i kuşatmıştı. Nihayetinde Kutalmış ve Alparslan orduları karşı karşıya geldiler. Muharebeyi Alparslan kazanmıştı. Kutalmış bu muharebede vefat etmişti. Alparslan onun vefatına çok üzülüp ağlamış, hatta günlerce yas tutmuştu. Onu Rey'de bulunan Tuğrul Bey'in mezarının yanına defnettiler. Böylece Alparslan tek başına tahta geçmişti.

Destansı bir zaferle Bizans Ordusu mağlup edilip Bizans İmparatoru Diogenes esir edildi. Sultan Alparslan, Diogenes'i bir hafta kadar çadırında misafir ettikten sonra barış anlaşması yaptılar. Metni elde bulunmayan anlaşmanın kaynaklarda tesadüf edilen bazı maddelerine göre İmparator 1,5 milyon altın fidye verecek, ayrıca Bizans her sene Selçuklu Devleti'ne 360.000 altın ödeyecek, Bizans mahiyetindeki bütün Müslüman esirleri serbest bırakacak ve Selçuklu istediği zaman Selçuklu'ya destek ordu gönderecekti. Malazgirt, Urfa, Münbiç ve Antakya dolayları Selçuklu'ya bırakılacaktır. Bu teklifi kabul eden Diogenes, ancak Bizans'taki tahtını geri alabilirse bu sözleri tutabileceğini söyledi. Bunun üzerine Sultan, icabında tahtı elde edebilmesi için Diogenes'e yardım edileceğini bildirdi.

Bir Türk müfrezesi ile Bizans topraklarına giren Diogenes, İstanbul'da Konstantinos Dukas'ın oğlu Mikail'in İmparator ilan edildiğini öğrendi. Yeni İmparator Mikail'in emriyle Diogenes yakalanarak esir edildi, gözleri oyuldu ve kapatıldığı manastırda ızdırap içinde öldü. Böylece Bizans ile Selçuklu arasında yapılacak anlaşma iptal olmuş oldu. Bunun üzerine Sultan Alp, Türkmen beylerine bütün Anadolu'yu zapt etmeleri emrini verdi. Kutalmış oğullarını ise hanedandan oldukları için kendilerine rakip olur düşüncesiyle hapsetti.

O sırada Karahanlı hükümdarı Şemsül Mülk Nasır Han ile Harezm'de bulunan Melik İlyas arasında savaş patlak verdi. Bu sebeple Sultan Alparslan yönünü doğuya çevirirken, emrindeki Türkmen beyleri de Anadolu'yu zapt etmekle meşguldü. Alparslan çıktığı bu seferde bir Batıni tarafından hançerlenerek şehit edildi. Bu büyük hükümdar şehit edildiğinde 45 yaşındaydı. Allah kendisine rahmet etsin.

Yerine oğlu Sultan Melikşah tahta geçmiş ve ilk iki sene dahili kargaşa ile meşgul olduktan sonra Büyük Selçuklu Devleti'nin ana siyaseti Batıni'lik ile mücadele etmek olmuştu. Batıni'liğin kaynağı olan Mısır Fatımi Devleti'ni ortadan kaldırmak Selçuklu sultanlarının başlıca gayesi olmuştu. Bu sırada Türkmenler, Alparslan'dan aldıkları emri yerine getirmeye devam ederek Anadolu'nun içlerine ilerlemekteydi. İmparator Mikail'in Türklere karşı teşkil ettiği "Ölümsüzler" isimli ordular ve ücretli Fransız askerleri yer yer mağlup ediliyor, İzmit havalesinde dahi Türkmen kuvvetleriyle karşılaşıyorlardı. Kutalmışoğlu Süleyman Şah tarafından İznik fethedilince, başkent İznik olmak üzere Büyük Selçuklu'ya tabi olarak Anadolu Selçuklu Devleti kurulmuş oldu.

Anadolu'da güçlü bir devlet kuran Süleyman Şah, Bizans'ın içinde bulunduğu taht kavgalarından da yararlanarak sınırlarını hızla genişletmiş ve Üsküdar'a kadar ilerlemişti. Sarayından Türklerin Üsküdar sahillerine dayandığını gören Bizans İmparatoru korkuya kapılarak Çin'e bir elçilik heyeti gönderdi. Hakimiyeti Türkistan'dan İstanbul'a dayanmış olan Türkler üzerine doğudan ve batıdan baskı yapma teklifini sundu. Lakin o dönemde Çinlilerin Türklerle harp etmeye ne cesareti ne de kuvveti vardı. Bunun üzerine 1082 senesinde İstanbul'un Anadolu yakasındaki Dragos Çayı, Doğu Roma ile Anadolu Selçuklu Devleti arasında sınır kabul edilerek barış anlaşması yapıldı. Bu arada Diyarbakır ve Silvan başta olmak üzere Mardin, Hasankeyf, Cizre ve daha 30 kadar kaleden ibaret olan Mervani Kürtleri 1085 senesinde Selçuklu İmparatorluğu'na katıldılar. Bizanslı tarihçi Anna Komnena'ya göre Trabzon'da Türklere intikal etmiş ve 1087 itibarıyla bütün havali imparatorluğa bağlanmıştı.

Suriye-Filistin Selçuklu Devleti hükümdarlığı da Alparslan'ın diğer oğlu Tutuş'un eline geçmişti. O da kardeşi olan Büyük Selçuklu Sultanı Melikşah'ın vassalı idi. Musul Emiri de Arap asıllı bir komutan olan Müslim idi. O da aynı şekilde Büyük Selçuklu Devleti'nin vassalı ydı. Alparslan'ın oğlu Tutuş ile Musul Emiri Müslim arasında amansız bir çekişme vardı. Zira ikisi de Mirdasoğulları'nın yönetimindeki Halep şehrini ele geçirmek istiyordu. Halep şehri o dönem Kuzey Suriye'de ticaretin merkeziydi. Bitmek bilmeyen mücadeleler neticesinde Halep şehri Müslim'in eline geçmişti. Ayrıca Halep yörelerindeki stratejik bakımdan önemli olan kale ve müstahkem yerleri de ele geçiren Müslim, Bizans generallerinden Ermeni asıllı Philaretos hakimiyetindeki Antakya'dan da senede 30.000 altın cizye (baş parası) alıyordu. Giriştiği bütün bu siyasi ve askeri faaliyetleri tabi olduğu Sultan Melikşah'a bildirdi. Böylece Müslim, Kuzey Irak'tan başka Kuzey Suriye'ye de hakim olmuştu. Dolayısıyla orta Suriye ve Filistin'e hakim bulunan Tutuş'un tabi olduğu Büyük Selçuklu Devleti ile olan ilişkisini keser bir duruma gelmiş oldu. Bu durum Tutuş'un canını çok sıkmıştı.

Hakim Philaretos, Bizans'ın hakimiyetinin çökmesinden faydalanarak kendi prensliğini kurmak istiyordu. Bu amacını gerçekleştirmek için de Selçuklu ve Bizans devletlerine tabi görünme siyaseti uyguluyordu. Ancak Philaretos, işgal ettiği halka ve askerlerine çok kötü davranmakta ve onlara şiddetli baskı ve zulümler yapmaktaydı. Hatta kendisine karşı çıkan oğlu Barsama'yı bile hapsettirdi. Philaretos'un Urfa'ya gitmesinden faydalanan Antakya askeri valisi, yani İsmail adında Türk olması muhtemel bir komutan, Philaretos'un oğlunu hapisten çıkarıp onunla babasına karşı işbirliği yaparak şehri Anadolu Selçuklu Hükümdarı Süleyman Şah'a teslim etmek üzere Antakya'ya davet ettiler. Bunun üzerine Süleyman Şah, yerine Ebulkasım'ı bırakıp 300 atlı ile süratle İznik'ten ayrılıp Antakya'ya hareket etti. Şehre hakim olmak isteyen Suriye-Filistin Selçuklu Hükümdarı Tutuş ve Antakya'dan her yıl Büyük Selçuklu Devleti adına 30.000 altın almakta olan Musul Emiri Müslim'in kendisinden önce davranma ihtimalini düşünerek gece gündüz dinlenmeksizin ilerleyerek 12 günde Antakya'ya ulaştı. Kısa süre içinde şehri ve kaleyi ele geçirdi. Böylece Antakya şehrine hakim oldu. Antakya'nın fetih haberini özel bir elçi heyetiyle tabi olduğu Sultan Melikşah'a arz etti. Buna son derece sevinen Sultan, başkent İsfahan'da fethi kutlama törenleri yaptırdı. Süleyman Şah civar köy ve kasabaları da ele geçirerek Halep şehrine dayandı. Bu durum her yıl Antakya hakiminden 30.000 altın cizye alan Musul ve Halep Emiri Müslim'i harekete geçirdi. Müslim, Süleyman Şah'a mektup yazarak daha önceki şehir hakimi Philaretos'un her yıl aldığı vergi tutarını Süleyman Şah'tan istiyor, eğer ödemezse Sultan Melikşah'a ihanet etmiş olacağını bildiriyordu. Süleyman Şah da cevaben, "Sultan Melikşah'a itaat etmek ve dolayısıyla hakim olduğum bölgelerde onun adına hutbe okutmak benim şiarımdır. Ben Antakya ve diğer küffar memleketlerini onun adına Allah'ın izniyle fethettiğimi Sultana bildirdim. Benden istediğin vergiye gelince, daha önceki Antakya hakimi kafirdi. Bu sebeple kendisi ve adamları için baş vergisi yani cizye veriyor ve böylece kendilerini İslam cihadından koruyorlardı. Halbuki şimdi şehir hakimi olan ben, çok şükür Müslümanım ve Allah'ın cihat buyruğunu yerine getirmekteyiz. Antakya artık Müslümanların eline geçmiştir. Ben bir Müslüman olarak sana nasıl baş vergisi öderim?" demişti. Böylece Anadolu Fatihi Süleyman Şah ile Musul Emiri Müslim arasında şiddetli bir gerginlik baş gösterdi. Çok geçmeden iki ordu Amik Ovası'ndaki Kurzahil bölgesinde karşı karşıya geldi. Süleyman Şah mahiyetindeki Selçuklu atlı okçuları hızlı bir şekilde taarruza geçmiş ve Müslim'in savunmasını yarmış, ardından Müslim'in safında yer alan Çubuk ve Evve askerleri Süleyman tarafına geçince Müslim'in ordusu kısa sürede imha olmuş ve ileri gelen dört komutanından Süleyman Şah... Diğer tarafta da Malazgirt'teki Selçuklu ordusu komutanlarından meşhur Artuk Bey bulunuyordu. Bir zamanlar omuz omuza küffarın tepesine binen bu iki kudretli komutan şimdi karşı karşıya geliyordu.

Bu iki Müslüman Türk ve akraba olan ordu, 5 Haziran 1086 senesinde Halep'e 3 kilometre uzaklıkta bulunan Aynuseylem bölgesinde karşı karşıya geldi. Muharrem'in başlamasıyla birlikte daha evvel Müslim'e ihanet ederek Süleyman Şah tarafına geçmiş olan Çubuk Bey ve ordusu bu muharebede de taraf değiştirerek Sait Tutuş'un safına katıldı. "Başkasına ihanet eden sana da ihanet eder." Süleyman Şah bunu anladığında iş işten geçmişti. Artuk Bey komutasındaki Sait Tutuş'un orduları Süleyman Şah ordularına üstün geliyordu. Süleyman Şah orduları bozulmaya ve dağılmaya başladı. Süleyman Şah ordusunun içinde at koşturarak geri çekilmeleri için çabalasa da ordusu Süleyman Şah'ı dinlemeyerek kaçmaya başladı. İlk kez olarak yenilgiye uğradı. Nihayet zafer Alparslan'ın oğlu Melikşah'ın kardeşi Sait Tutuş'un olmuştu. Tutuş, savaş alanını gezerken Süleyman Şah'ın kanlar içinde yatan cansız bedenini görerek tanıdı. Vücudu yaralardan tanınmayacak haldeydi. Askerleri onu nasıl tanıdığını sorduğunda, "Onun ayağı benim ayağıma, yani Selçuk oğullarının ayağına benziyor," dedi. Daha sonra bu cesedin Süleyman Şah'a ait olduğu kesin olarak tespit edildi. Tutuş, cesedin başında oturarak Türkçe olarak, "Biz sizlere zulmettiniz, sizleri bizden uzaklaştırıp ne yazık ki böylece öldürüyoruz," deyip Mikail ve Arslan Yabgu aileleri arasındaki eski kırgınlığı dile getirdi. Onun ölümüyle çok üzülen Sait Tutuş, onu en iyi kefenlerle kefenleyip Halep kapısında defnetti. Savaşta esir alınan Süleyman Şah'ın oğlu Kılıç Arslan'ı İsfahan'a kardeşi Melikşah'ın yanına gönderdi.

Süleyman Şah'ın ölüm haberi Sultan Melikşah'ı da çok üzmüştü. Ordularıyla İsfahan'dan hareket ederek buraları hizaya sokmak için Halep'e geldi. Halep'in başına vali olarak komutanlarından Zengi Devleti'nin kurucusu İmadeddin Zengi'nin babası Aksungur yerleştirildi. Süleyman Şah doğuya hareket ederken yerine vekil olarak komutanlarından Ebulkasım'ı bırakmıştı. Anadolu Selçuklu'nun bir devlet olarak sistemi de henüz oturmuş değildi. Süleyman Şah'ın ölümü üzerine Bizans İmparatoru harekete geçerek İzmit ve Karadeniz sahillerindeki eski topraklarını tekrar ele geçirdi. Bizans, Anadolu Selçuklu Devleti üzerine asker sevk ederek başkent İznik'i kuşatmak üzere harekete geçmişti. Aynı zamanda Sultan Melikşah da İznik'i hakimiyeti altına alması için Porsuk Bey önderliğinde 50.000 kişilik kuvveti Anadolu Selçuklu Devleti veziri Ebulkasım üzerine göndermişti. Ebulkasım, gelen Büyük Selçuklu kuvvetlerinin İznik'i savunmak maksadıyla geldiğini söyleyerek Bizanslıları korkutup kaçırmayı başarmıştı. Ardından Bizans ordularını takip ederek yenilgiye uğrattı. Ebulkasım'ın Büyük Selçuklu Devleti ordularına karşı İznik'te savunma yapacak gücü yoktu. Bu durum Bizans'ın da işine gelmiyordu. Zira İznik'i Anadolu Selçuklu Devleti'nin elinden alabilmesi mümkündü, ancak Büyük Selçuklu Devleti'nin elinden alabilmesi imkansız olurdu. Bizans'ın da başı batıdaki Peçenek Türklerinin saldırılarından dolayı beladaydı. Anadolu Selçuklu Devleti'ne yardım için ordu göndermesi mümkün değildi. İmparator bir plan düşünerek çok küçük bir kuvveti İznik'e sevk etti. Bu birliğe Büyük Selçuklu kuvvetlerinin geri çekilmesi durumunda gizlice kaleyi zapt etmeleri emrini verdi. Ebulkasım'a Büyük Selçuklu Devleti'nin kendilerine yardıma geldiğini bildirdi. Ebulkasım bu yardımı kabul etti ve birliği kaleye aldı. Bizans askerleri İznik surlarına çıkarak Bizans bayrakları diktiler. Porsuk Bey İznik Kalesi önlerine geldiğinde Bizans bayraklarını gördü. Bizans'ın kaleyi çoktan geri almış olduğunu düşünerek kuşatmadan vazgeçerek geri çekildi. İznik bu suretle kuşatmadan kurtulunca, yardıma gelen Bizans kuvvetleri sayıları pek az olduğu ve Ebulkasım henüz tamamıyla kuvvetten düşmemiş bulunduğu için İmparatorun planının ikinci evresini gerçekleştiremeyen anlayarak geri dönmeyi tercih ettiler.

Öte yandan Emir Porsuk'un başarısızlığı üzerine Sultan Melikşah, İznik'in ne olursa olsun fethedilmesini emir vererek Porsuk'u görevinden azlederek Emir Bozan'ı bu göreve tayin etti. Ebulkasım hazırlıklarını tamamlayarak kaleyi savunma yapacak bir duruma getirdi. Emir Bozan İznik önlerine gelerek kaleyi kuşatmaya başladı. Lakin Ebulkasım'ın şiddetli savunması ve Bizans İmparatoru'nun gönderdiği destekler neticesinde Emir Bozan İznik'i zapt edemeyeceğini anlayarak geri çekildi. Büyük Selçuklu İmparatorluğu ile baş edemeyeceğini anlayan Anadolu Selçuklu Devleti veziri Ebulkasım, yerine kardeşi Ebulgazi'yi İznik'e vekil bırakarak Sultan Melikşah ile görüşmek için İsfahan'a doğru yola çıktı. Lakin yolda Emir Bozan'ın askerleri tarafından yakalanarak öldürüldü.

Sultan Melikşah, Bizans İmparatoru'na bir heyet göndererek kendisiyle ittifak yapma teklifinde bulundu. Ancak bu sene de, yani 1092, Sultan Melikşah Bağdat'ta iken zehirlenerek öldürüldü. Bu sayede İsfahan'da esir tutulan Kutalmışoğlu Süleyman Şah'ın oğlu I. Kılıç Arslan serbest kaldı. 1093 senesinde İznik'e geldi. Ebulkasım'ın kardeşi Ebulgazi şehrin yönetimini derhal I. Kılıç Arslan'a teslim etti. Sultan unvanıyla tahta oturan I. Kılıç Arslan, Ebulgazi'yi görevden alarak Emir Muhammed'i İznik askeri komutanlığına atadı. Kılıç Arslan başına geçtiği Anadolu Selçuklu Devleti'ni toparlamak, bir devlet sistemi oturtmak ve kuvvetlendirmek için çalışmalara koyuldu. Lakin çok geçmeden Sultan, batıdaki gelişmeler hakkında haberler ulaştı. Papa'nın çağrısıyla bütün Katolik Hristiyanlar toplanıyor ve Müslümanlar üzerine saldırı hazırlığı yapıyorlardı. Güzergahlarında karşılarına çıkacak ilk Müslüman devlet ise Anadolu Selçuklu Devleti'ydi.

Kılıç Arslan babasından boşalan saltanat makamına oturduğunda ülkede düzensizlik hakimdi. Vezir Ebulkasım, saltanat makamına oturmuş olsa da Şah'tan sonra idari ve askeri olarak ülkesinin birliğini muhafaza edememekteydi. Devlet teşkilatlanması, ordu ve saltanat nizamı zayıflamıştı. Bizans ile yapılan anlaşmaya rağmen Ebulkasım döneminde Marmara'nın güney kıyılarına yerleşen Bizanslılar anlaşmayı bozmuşlar ve aynı tarihlerde İzmir bölgesinde güçlenen Çaka Beyliği ile kurdukları münasebetlerle Anadolu Selçukluları aleyhine faaliyetler içerisine girişmişlerdir. Kılıç Arslan önce ordusunun ve devlet erkanının disiplinini tekrardan tesis etti. Hem tebaasının hem de ordusunun saltanat makamına olan güvenini tazeleyen Kılıç Arslan, ilk iş olarak Güney Marmara Bölgesi'ne yayılan Bizanslıları püskürterek Bizans'ın politik hamlelerini Bilecik, Yalova, Balıkesir hattından uzaklaştırdı. Sonrasında ise Çaka Bey'in üzerine taarruz ederek İzmir bölgesini denetimi altına aldı. Böylelikle Süleyman Şah dönemindeki ülke sınırlarını genişleterek bölgedeki gücünü pekiştirdi.

Anadolu'nun gitgide Türk yurdu haline gelmesiyle civar bölgelerdeki Türk toplumları kitleler halinde Anadolu içlerine göç ediyorlardı. Kılıç Arslan, Bizans'tan boşalan Güney Marmara hattını, özellikle Horasan bölgesinden göç eden kitlelere açarak ve teşvik ederek bölgenin türkleşmesini sağladı. İşte tam bu sıralarda Avrupa'dan yaklaşık 100.000 kişilik köylüler ve hapishane kaçkınlarından oluşan, tarihe Halkın Haçlı Seferi olarak geçen bir ordu Üsküdar sahillerine ayak basmıştı. Bu ordu düzenli bir ordu değildi, kuru bir kalabalıktan ibaretti. Ancak yine de çok kalabalık olması sayesinde birtakım başarılar elde etti. İzmit'i Anadolu Selçuklu Devleti'nin elinden alarak Bizans'a teslim ettiler ve Anadolu Selçuklu Devleti başkenti İznik'e yöneldiler. Kılıç Arslan ordularını hazırlayarak İznik önlerinde pusu kurdu. Haçlılar beklemedikleri bu pusu karşısında ordularının neredeyse tamamını kaybettiler. Kılıç Arslan bu zafer sonrasında bu Birinci Haçlı Seferi'nin başlamadan sona erdiğini düşünerek Malatya üzerine yürüdü. Lakin bu çok yanlış bir karar olmuştu. Asıl ve büyük Haçlı ordusu yoldaydı. Bu ordunun asker, kadın ve çocuk olarak toplamda 600.000 kişiden ziyade olduğu anlatılır.

Kılıç Arslan Danişmentlilerle harp ederken İznik'in kuşatıldığı haberi ulaştı. İznik'in kuşatıldığı öğrenen Kılıç Arslan, Danişmentlilerle muharebeyi yarıda keserek geriye dönmek üzere hazırlık başladı. Bunun yanında mücadele içerisinde olduğu Danişman oğulları ile müzakere etti ve Haçlı ordularına karşı ittifak edip savaş sonrasındaki ordularını birleştirerek İznik'e doğru yola çıktılar. Henüz kılıçları bile soğumamış bu iki düşman Türk ordusu kısa bir süre önce birbirleriyle savaşıyor iken şimdi aynı safta aynı düşmana karşı çarpışmak için yola çıkmışlardı. Zira gelen küffarın ta kendisiydi. Kılıç Arslan Danişment oğulları ile ittifak ederek İznik'e gelmişti ancak Haçlı orduları hem çok kalabalıktı hem de başkent İznik artık düşmüştü. Bunun üzerine İznik kuşatmasından sonra Anadolu içlerine yönelen Haçlı ordusunu takip ederek vur-kaç saldırılarla yıpratmaya ve zayıflatmaya çalıştılar. Haçlı orduları Eskişehir'deki Dorileon Ovası'na vardığında Haçlılar üzerine taarruza geçtiler. Selçuklu ordusunun okçu su çok hızlı ve seriydi. Haçlı ordusunun bir bölüğünün etrafını sararak orduyu ok yağmuruna tutmaya başladı. Haçlılar hemen askerlerini birbirlerine sıkıca yaklaştırıp sanki birbirlerine kenetlenerek çevresinde onları korumak üzere toplandılar. Selçukluların hücumun ve baskının haberini arkadan gelen ikinci Haçlı bölüğüne bir atlı haberciyle gönderdiler. Grup Fransız zırhlı süvarileri birinci grubu çembere almış olan Selçuklu kuvvetlerine karşı bir zırhlı süvari hücumuna geçti. Selçuklu okları Haçlı zırhlarına çok zor geçtiği için bu Haçlı süvari hücumu Kılıç Arslan'ın çemberini yarmayı başardı ve iki Haçlı ordu grubu birleşti. İkinci gruptan bir ayrı birlik ise savaşanların kenarından geçerek Selçukluları arkadan vurdu. İkinci ordu grubunun bu kadar çabuk bir araya gelebileceğini, bu kadar ağır bir darbe indirebileceğini beklemeyen ve birleşen Haç ordusuyla çatışmayacağını anlayan Sultan Kılıç Arslan, Selçuk ordusunu geri çekmek zorunda kaldı. Lakin Haçlı ordusuna mühim zayiatlar vermişlerdi. Haçlı ordusu bu muharebeden sonra Anadolu'da mukavemetle karşılaşmadan Mezopotamya'ya ulaştılar. Burada devletler kurdular ve Kudüs'ü işgal ettiler. Müslümanlar üzerine çok şiddetli zulümler gerçekleştirdiler. Lakin bu süre zarfında çok yıpranmışlardı. Bunun üzerine Papa Mezopotamya'daki Haçlılara destek için takviye ordular toplanmasını emretti. Mayıs 1101 senesinde İtalya'dan 20.000 kişi, Haziran ayında Fransa'dan yaklaşık 20.000 kişi ve bir hafta sonra Almanya'dan yaklaşık 10.000 kişi Haçlılara destek için Anadolu'ya girmişti. Lakin Kılıç Arslan ve komutanlarının başarılı taktikleri sonucu destek için gelen bu yaklaşık 50.000 kişilik Haçlı ordusu Anadolu'yu geçemeden Konya, Ereğli ve Merzifon hattında imha edildi.

Destek için gelen Haçlı ordularını mağlup eden Kılıç Arslan, İznik'i kuşatan ilk Haçlı ordusunun Filistin'e ulaşması üzerine Batı dünyasının büyük Haçlı seferini topyekûn bertaraf etmek üzere Diyarbakır ve Harran'ı zapt etti. Kılıç Arslan'ın amacı Suriye'ye girip Kudüs'ü geçerek Haçlı ordularını mağlup etmekti ancak Harput'tan Musul'a geçmek zorunda kaldı. Musul'da kendisine bağlı olan Çavlı Bey, Çukurmuş Bey'i öldürerek Musul halkına zulmetmekteydi. Kılıç Arslan'ı bu zulme son vermesi için Musul'a davet eden halkın önde gelen isimlerinin davetine icabet ederek ordusunun bir kısmını Harput'ta bırakarak Musul'a ulaştı. Burada yaşanan hakimiyet mücadelesi neticesinde kimi beyler Kılıç Arslan'a baş kaldırarak isyan hareketine giriştiler. Bu başkaldırı Büyük Selçuklu Devleti'nin hükümdarı Muhammed'in de müdahil olmasıyla hem Büyük Selçuklu Devleti'yle hem kendisine başkaldıran Artuklularla hem de Suriye Selçuklu Meliki Rıdvan Han'la mücadele etmek zorunda kaldı. Ordusunun önemli bir kısmını da Harput'ta bırakan Kılıç Arslan, kendisine destek veren beyliklerle birlikte Büyük Selçuklu, Artuklu ve Suriye Selçuklu devletlerine karşı çetin bir mücadeleye girişti. Lakin bu muharebeler neticesinde mağlup olarak 1107 senesinde hayatını kaybetti.

Kılıç Arslan'ın ölümü üzerine Anadolu Selçuklu Devleti iç karışıklıklar ve saltanat mücadeleleriyle zayıflamaya başladı. Anadolu Selçuklularının zor duruma düşmesi, Anadolu'nun kuzeydoğu hattını hakimiyeti altında bulunduran Danişmentliler Beyliği'nin bölgedeki üstünlüğü ele geçirmesine neden oldu. Saltanatın esas varisi olan Kılıç Arslan'ın büyük oğlu Şahinşah İran'da bulunuyordu. Küçük kardeşi Rüknettin Mesut, babasının vefatı üzerine saltanat makamına geçerek devletini 2 yıl boyunca idare etti. Ancak Kılıç Arslan'ın büyük oğlu Şahinşah İran'dan Konya'ya dönerek kardeşi Rüknettin Mesut'u indirip yerine geçince meşruiyetini kaybetti ve 1110 senesinde Kayseri'ye yerleşti. Tahttan indirilen Mesut, Şahinşah'ı tahttan indirebilmek için Danişmentliler Beyliği'nin desteğini alarak bağımsızlığını ilan etti. Onlarla giriştiği mücadele neticesinde 1116 senesinde saltanat makamına oturmayı başardı. I. Mesut, Anadolu coğrafyasını paylaştığı diğer bir Türk beyliği olan Danişmentliler ile yaptığı ittifak neticesinde saltanat makamına oturabilmişti. Güçlenen ve Anadolu Selçuklu Devleti karşısında üstün duruma gelen Danişmentliler, Rüknettin Mesut'a verdikleri destek ile Anadolu Selçukluları'nı tesir ve etki altına alarak hakimiyetlerini gölge düşürmüştü.

Rüknettin Mesut Han, 26 yıl boyunca Danişmentlilerin himaye ve tesiri altında hükümdarlığını devam ettirdi. Bu süre zarfında varlık gösteremeyen Anadolu Selçuklu Devleti, önemli toprak kayıpları yaşamamış olsa da Anadolu'daki hakimiyeti güçlenemedi. Anadolu Selçuklu Devleti'ni yeniden güçlenmesi, Danişmentlilerin tesir ve himayesinden kurtulmasında geçiyordu. Bu da ancak Danişmentliler beyinin 1142 yılında vefat etmesi ile mümkün olabildi. Danişmentliler Mehmet Bey'in 1142 yılında vefat etmesi ve veliahtların saltanat mücadelelerine girişmesi üzerine Danişmentlilerin boyunduruğundan kurtulan Mesut Han, Kastamonu, Ankara, Çankırı, Malatya ve Elbistan'ı zapt ederek Anadolu coğrafyasındaki hakimiyetini yeniden tesis etti.

Bizans İmparatoru Manuel, mahiyetindeki büyük bir ordu ile birlikte Konya'ya taarruz hareketine girişerek Anadolu Selçuklu Devleti'ni ortadan kaldırmayı planlıyordu. Konya önlerine geldiklerinde I. Mesut, Bizans ordusunu mağlup ederek başkentini korudu. Bizans ağır bir yenilgiye uğramış ve Anadolu Selçuklu Devleti artık daha da güçlenmişti. I. Mesut, Anadolu üzerindeki hakimiyetini pekiştirerek bölgedeki diğer Türk beylikleri Anadolu Selçukluları'na tabi olmaya başladılar. Bu sırada İmadeddin Zengi Urfa şehrini fethetmiş ve Haçlıların bir devleti ortadan kalkmıştı. Batı dünyasında Türk korkusu giderek yükselmeye başlamıştı. Mezhep çatışmaları ve hakimiyet mücadelesi içerisine girişerek birbirleriyle savaşan Batı dünyası, Türk tehdidinin batıya ulaşmaması için ilk kez bir araya gelmişti. Bizans İmparatoru Manuel'in Konya mağlubiyeti ve İmadeddin Zengi'nin Urfa Kontluğu yıkması bu korkuyu daha da alevlendirdi. Üst üste alınan mağlubiyetler Batı dünyası için gurur meselesi haline gelmişti. İntikam almak için yeniden hazırlanan Haçlı orduları, İkinci Haçlı Seferi'ni başlatma kararı aldılar. Roma-Germen İmparatoru Konrad bizzat ordusunun başına geçerek idare ettiği ikinci Haçlı Seferi ancak Eskişehir'e kadar ilerleyebilmişti. Leon Ovası'nda pusu kurmuş vaziyette Haçlıları beklemekteydi. 1097 senesinde babası I. Kılıç Arslan tam bu bölgede Haçlılar tarafından mağlup edilmişti. I. Mesut, babasının intikamını almak için Haçlıları hazırlıksız yakalayarak Haçlı kamplarına ani bir saldırıda bulundu. Haçlıların neredeyse tamamı telef edildi. Haçlı ordusunun bir diğer kolu olan Fransız Haçlıları, Denizli civarındaki Honaz Dağı'nın etrafından dolaşıp Kazık Beli geçidini aşmayı denediler. Lakin burada Selçuklu ordusunun pususuna düşerek ordularının büyük bir bölümünü kaybettiler. Fransız Kralı ve kaçabilen Haçlılar kendilerini deniz yoluyla Suriye'ye zor attılar. Kazık Beli Muharebesi sonrasında komutansız kalan binlerce Frank askeri ise geri dönemediler ve büyük bir felaket yaşayarak açlık, hastalık ve sefalet içerisinde sahipsiz kaldılar. Kendilerine uzanabilen Selçuklu Ordusu ve köylüleri kendilerine erzak, ekmek ve yardım dağıtarak büyük bir insanlık ve merhamet örneği gösterdiler. Haçlı ittifakıyla Türkler üzerine taarruz eden Frankler, üzerlerine hücum etmek için geldikleri Türklerin merhamet ve şefkati, dindaş ve müttefiklerinin ihaneti ve zulmü ile karşı karşıya kalarak hiçbir baskı ve zorlamaya maruz bırakılmadan Müslüman oldular. Batı kaynakları savaş sonrasında Müslümanlığı kabul eden Frank askerlerinin sayısını 3.000 olarak belirtmiştir. Bizzat Haçlı Seferi'ne katılmış olan bir Fransız tarihçi Yılmaz'da yaşadıklarını şöyle izah etmiştir: "Ey hıyanetten daha zalim olan merhamet! Türkler şefkat ve iyilikleriyle Haçlıların dinlerini satın aldılar. Üstelik hiçbir zorlama ve baskıya maruz kalmadan."

Rükneddin Mesut Han'ın Haçlılar karşısında kazandığı zaferler İslam aleminde büyük yankı uyandırdı. İslam dünyası ilk kez Büyük Selçuklu Devleti ile Garp'ın meydan okumuş, Anadolu Selçuklu Devleti ise Batı'nın tüm gücüyle seferber ettiği devasa güce sahip Haçlı ordularını perişan ederek İslam dünyasını şahlandırmak ve sancak göndererek İslam'ın sancaktarı olduğunu ilan etmiş oldu. Batı artık Anadolu'yu Bizans olarak değil, Türkiye olarak tanımlıyordu. Anadolu toprakları ilk kez bu dönemde Türkiye olarak anılmaya başlanmıştı. Haçlı zaferlerinden sonra Anadolu'daki hakimiyeti kesinleşmiş olan Mesut Han, Anadolu'da kalan diğer Haçlı kalıntılarını da bertaraf ederek Batı'nın Anadolu üzerindeki hakimiyetine ve sonrasında ortaya çıkacak tüm emellerine kesin olarak son verdi. Bir zamanlar himayesinde olduğu Danişmentlileri de hakimiyeti altına alarak Anadolu'nun yegane hakimi durumuna geldi. Mesut Han, kalan ömrü boyunca Anadolu içlerindeki hakimiyet bölgelerinin muhafazasını ve kendine bağlı beyliklerin tabiyetini sağladı. Hakimiyeti altındaki bölgelerin toplumsal, dini ve ilmi gelişimini sağlamak amacıyla medreseler, han ve hamamlar ile imaretler inşa ettirdi. Anadolu artık yalnızca siyasi olarak değil, toplumsal olarak da Anadolu Selçuklu Devleti'nin yurdu haline geldi. Yaşı oldukça ilerlemiş olan Mesut Han, ölümüne yakın oğlu II. Kılıç Arslan'ı veliaht tayin etti. 1155 yılında vefat ettiğinde yerine II. Kılıç Arslan tahta geçmişti. Ancak I. Mesut'un diğer oğulları Şahinşah ve Devlet Bey ve damadı Danişmentli Zünnun'un saltanat makamı için II. Kılıç Arslan'la mücadele etmekteydiler. Bu saltanat mücadelesinden fırsat bulan Sivas Meliki Yağıbasan, Anadolu Selçuklu Devleti'ne taarruz etmişti. Bunun üzerine Yağıbasan üzerine sefere çıkmaya hazırlanan Kılıç Arslan, bölgedeki en önemli güçlerden biri olan Zengi Devleti Sultanı Nurettin Zengi'nin Yağıbasan'ı desteklediğini öğrenince mücadeleden kaçındı.

Kılıç Arslan'ın hakimiyetini ortadan kaldırmak isteyen güçlerin Anadolu Selçukluları üzerine kurduğu baskıdan istifade etmek isteyen Bizans, önceki Haçlı Seferlerinin intikamını almak ve Anadolu Selçuklu Devleti'ni ortadan kaldırmak için hazırlıklara başladı. II. Kılıç Arslan hem doğudan hem de batıdan tehdit altındaydı. Bizans politik hamlelerle Kılıç Arslan'ın mücadeleden kaçındığı Nurettin Zengi, Şahinşah, kayınbiraderi Zünnun, Sivas Meliki Yağıbasan ve Malatya Meliki Zülkarneyn ile anlaşarak Kılıç Arslan'a karşı büyük bir ittifak kurdu. Kılıç Arslan bu büyük ittifak karşısında muvaffak olamayacağını düşünerek devletini tehlikeye atmamak için sulh yollarını aramak üzere Bizans'a hareket etti. Kılıç Arslan'ın sulh çabaları sonuç verdi ve Bizans anlaşmayı kabul ederek taarruz hazırlıklarını iptal etti. Kılıç Arslan da kendisine karşı oluşturulan ittifakın en güçlü cephesi olan Bizans'la sulh yaptıktan sonra en kuvvetli rakibi Nurettin Zengi'nin de vefatı üzerine Danişmentlilerin başını çektiği isyan hareketine karşı taarruza girişti ve bu mücadeleyi kazanarak Danişmentlilerin Anadolu'daki hakimiyetine tam olarak son verdi. Bizans teşvik ve desteğiyle ayaklanan Anadolu beyliklerinin muvaffak olacağını düşünerek Kılıç Arslan ile sulh yapmıştı ancak sonuç ümit ettiği gibi şekillenmedi. Kılıç Arslan'ın hakimiyeti kuvvetleniyordu. Durumu öğrenen II. Kılıç Arslan, Manuel'e elçi göndererek daha önce yapılmış olan barış anlaşmasının yenilenmesini önerdi. İmparator Manuel, barışın yenilenmesi için Türkmen akınlarının durdurulmasını ve Bizans'a sığınan Danişmentlilerin Emiri Zünnun ile Şehzade Şahinşah'ın yönetiminde bulunan toprakların Bizans'a bırakılması şartını koştu. Kılıç Arslan bu teklifi kabul etmeyerek Süvari güçleriyle Denizli'ye taarruz ederek Bizans'a ait şehirleri tahrip etti. İmparator Manuel ise kendisine sığınan Danişmentli beyi Zünnun ve Şahinşah'ı Selçukluların üzerinde baskı kurması ve ikinci bir cephe oluşturması için Anadolu'ya göndermeye teşebbüs etti. II. Kılıç Arslan bu teşebbüsü haber alınca stratejik önlemler alarak bu çabayı boşa çıkarttı. Anadolu'ya hareket eden Zünnun ve Şahinşah da Doğu Roma'ya geri dönmek zorunda kaldılar.

Anadolu Selçuklu Sultanı II. Kılıç Arslan son gelişmeler üzerine İmparator'a ikinci kez elçi göndererek barış önerisinde bulundu. Manuel bu barış teklifini de reddederek komutanı ve amcasının oğlu Andronikos Vatatzes'i ordusuyla birlikte Amasya'ya Selçuklu ordusunun üzerine taarruza gönderdi. Kendisi de Frank, Peçenek, Macar ve Sırp güçlerinden oluşturduğu ordusu ile Konya'ya doğru yöneldi. Selçuklu savunma birlikleri Amasya'ya doğru ilerleyen Andronikos ordusu ile Niksar civarında karşı karşıya geldiler. Bizans ordusunu durdurup Andronikos da bu muharebede öldürüldü. Manuel'in ordusu ise Denizli'ye doğru ilerledi. Bizans Ordusu oldukça kalabalıktı ve beraberinde taşıdıkları yükler sebebiyle yavaş ilerlemek zorunda kalıyordu. Bunun yanında Akdağ civarı da Selçuklular tarafından tahrip edilmişti. Bizans ordusunun geçebileceği tek yol Miryokefalon Kalesi'nin yakınlarındaki sarp ve dar bir geçitti. Selçuklular da Bizans ordusunu burada karşılamak için hazırlık yapmışlardı. Bizans Ordusu yaklaşık 100.000 kişilik kalabalık bir ordu ve güçlü savaş teçhizatları ile uzun sürebilecek bir savaşa karşı tedarikliydi. Selçuklu ordusu ise hem sayıca daha az hem de teçhizat bakımından daha zayıf durumdaydı ancak hareket kabiliyeti daha yüksekti. Bulundukları sarp geçit de stratejik olarak bunu gerektiriyordu. Dağ geçitlerinin yamaç ve doruklarına konuşlanan ağır Bizans ordusunu hırpalayan etlerini kırdıktan sonra taarruz edeceklerdi. Bizans ordusunun tecrübeli komutanları Selçukluların bu stratejisini fark ettiler ve Manuel'i uyardılar. Ancak daha tecrübesiz ve kendine güvenen prensler şan ve şöhret kazanmak için zor alanı tercih ediyor ve Manuel baskı yapıyordu. İmparator Manuel neticede tecrübeli komutanlarını dinlemeyip Selçukluların kurguladığı gibi dağ geçitlerinin içerisinden girmeye karar verdi.

17 Eylül 1176 günü Bizans Öncü Kuvvetleri dar ve sarp geçitlerden içeri girmeye başladılar. Bizans Öncü kolu ve ana Kuvvetleri geçidin dar bölgesinden henüz geçmişken onları takip eden mancınık ve ağır savaş araçlarından oluşan ardılları da geçide girmek üzereydi. Yerlerden Bu esnada aşağı inip Öncü ve ana Kuvvetleri geçidin içinde tutarak taarruza geçtiler. Mancınık ve vurucu güçlerinden yoksun kalan Öncü ve ana Güçler hızlı hareket eden Selçuklu Süvari ve yaya birliklerine karşı direnemeyen yok etmeyi başardı. Bizans'ın merkezi gücünü geçit içinde hapsedip eden Selçuklular sonrasında ise geçide henüz girememiş olan mancınık ve ağır savaş araçlarına hücum ederek geçitten içeri girmelerini engellediler. Bizans Ordusu geçidin içerisinde sıkışmış hareket imkanı fevkalade zor olan bir alanda kendisini korumaya çalışıyordu. Ağır savaş arabaları ve mancınıklar ise yaya güçlerden destek alamadıkları için ok atışlarıyla zarar görüyor ve ilerleyemez duruma geliyordu. Mancınıklar geçidin içine girmiş olan ordunun merkezi gücüne yardım edebiliyor ne de merkezi yaya kuvvetler ağır savaş araçlarına yapılan saldırılara karşı yardıma gidebiliyorlardı. Üstelik sağ kanadı tamamen yok olan Bizans Ordusu bu kez sol kanadına yoğun taarruzlar alıyor ve ağır kayıplar veriyordu. Bizans Ordusu bulundukları alanın fiziki imkansızlıklar ötürü saldırının ne taraftan geldiğini bile anlayamıyor, disiplinsiz birek rastgele hareket eden yaya kuvvetler yamaçlar arasında sıkışıp isabetli okçuların açık hedefi haline gelerek ağır kayıplar veriyorlardı. Sağ kanadı tamamen imha edilen Bizans Ordusu sol kanadını savunmaya çalışırken komutan Yannis Kantakouzenos'un öldürülmesiyle kontrolü tamamen kaybetti. Bizans ordusu artık inisiyatifi elinde tutamıyordu. İmparator Manuel ise savaşmaktan çok içine düştüğü cendereden kurtulmak için uğraşıyordu. Zira artık savaşmak yerine çıkmanın yollarını arıyordu. Bizans ordusu manevra yapamadan karşı koymaya çalışıyordu. Öyle ki İmparator Manuel savaşın kötü gidişatı üzerine geri çekilmeyi düşünmüş ancak komutan ve prenslerin ağır itham ve eleştirilerine maruz kalarak bu kararından vazgeçmek zorunda kalmıştı. Miryokefalon Savaşı'nın üçüncü gününde Bizans ordusunun ağır savaş teçhizat ve mancınıklar la donanmış birlikleri tamamen yok olmuş ve tamir edilemez duruma gelmişti. Sefere çıkarken Selçuklu ordusunu mağlup ettikten sonra Antakya'ya sefer yapacağını düşünen Manuel, Miryokefalon ovasında çaresiz ve mağlubiyeti kabullenmiş bir duruma düşmüştü. Ordusuna savaş meydanında komuta eden Selçuklu Sultanı II. Kılıç Arslan, stratejik avantajlarını ortadan kaldırıp ağır hasarlar verdiği Bizans ordusunu tam anlamıyla sindirmiş ve üstünlüğü ele almıştı. Ancak savunma yaparak giderek daha az kayıp vermeye başlayan Bizans ordusunu tamamen yok etmenin kolay olmayacağını görüp İmparator Manuel ile barış yapmayı tercih etti. Elçisini bir İran savaş atı ve bir kılıç hediyesi ile birlikte barış şartlarını müzakere etmek için Manuel'e gönderdi. Yapılan müzakerede Eskişehir ve Gümüşsu kalelerinin boşaltılıp yıkılması ve 100.000 altın harp tazminatı vermesi şartıyla Bizans ordusunun hücuma uğramadan geri çekilebileceğini teklif edince Manuel, içinde bulunduğu çaresiz durumun tesiriyle barış teklifini derhal kabul etmişti. Nihayetinde Miryokefalon Muharebesi Bizans için bir hezimet, Selçuklular için ise Anadolu'nun hakimiyetini kesinleştirdi. Doğu Roma bu tarihten sonra Anadolu üzerindeki emellerinden vazgeçmek zorunda kalmıştı. II. Kılıç Arslan Bizans'ın Anadolu'dan tümüyle çekilmesi ve Anadolu üzerinde hakimiyet kuran beylikler üzerinde kurduğu üstünlük ile Anadolu'nun tümünde hakim hale gelmişti. Aynı zamanda Birinci Haçlı Seferi'nin oluşturduğu buhranı ortadan kaldıran bu zafer, Bizans'ın Malazgirt Muharebesi'nden beri 100 sene müddette beslediği Anadolu'yu geri alma ümidini tam anlamıyla kırmıştı. O zamana kadar Hristiyan dünyasında bir nevi Türklerin işgali altında olan memleket gibi telakki edilen Anadolu'nun hakiki Türk yurdu olduğunu ispat etmiş ve Doğu Roma İmparatorluğu bu tarihten sonra artık yıkılışına kadar Türklere herhangi bir taarruza cesaret edememişti. Zaferden sonra Sultan Kılıç Arslan başta Abbasi halifesi olmak üzere bütün İslam hükümdarlarına birer fetihname göndererek küffar Doğu Roma'ya karşı kazandığı büyük zaferi müjdelemişti. İslam beldelerinde kutlamalar ve dualar okundu. Bu zafer ile II. Kılıç Arslan Anadolu'nun tümüne hakim hale gelmişti. İlerleyen yıllarda ilmi, kültürel ve askeri faaliyetlerle devletini ve toplumunu yücelten II. Kılıç Arslan, yaşı ilerleyince saltanat mücadelelerinin meydana gelmemesi için hakimiyeti altındaki toprakları 11 oğlu arasında paylaştırdı. Ancak kendisi henüz hayattayken oğulları saltanat mücadelesi içerisine girişme başladılar. II. Kılıç Arslan vefat edince vasiyetine göre yerini Gıyaseddin Keyhüsrev bırakmıştı. Lakin buna rağmen diğer kardeşler onun hükümdarlığını kabul etmedi ve saltanat mücadeleleri baş gösterdi. Gıyaseddin Keyhüsrev babasının makamında ancak 4 yıl kalabildi. Zira saltanatın diğer varisleri halen saltanat hakkı iddia ediyor ve kendisinin hükümdarlığını kabul etmiyordu. En büyük rakibi de II. Süleyman Şah'tı. Süleyman Şah geniş nüfuzlu ve güçlü bir veliahtı. Saltanat makamına geçme teşebbüsünü ise 4 sene düşünüp planladıktan sonra hayata geçirdi ve tüm kardeşlerine hükümdar olması durumunda bulundukları bölgeleri kendilerine vereceğini ve melik olarak bölgelere sahip çıkabileceklerini bildirdi. Süleyman Şah en güçlü saltanat adayı olduğu için diğer kardeşleri ağ beylerinin bu teminatından sonra kendisine karşı çıkmadı. Saltanat makamında bulunan Gıyaseddin Keyhüsrev'e saltanatı bırakmayı reddedince Süleyman Şah, kendisine bağlı orduları ile birlikte Konya'ya vararak şehri kuşatma altına aldı. Kuvvetli kuşatma karşısında savunması kırılan Gıyaseddin Keyhüsrev, Süleyman Şah'ın kendisine ve ailesine zarar verilmeyeceğini ve şehirden çıkmalarına izin verileceğini bildirmesi üzerine makamını ağ beyi Süleyman Şah'a bırakarak tahtı terk etti. Süleyman Şah, kardeşi Gıyaseddin Keyhüsrev ile yaptığı sulh neticesinde 7 Ekim'de Konya'ya girerek Türkiye Selçuklu tahtına oturdu. Gıyaseddin Keyhüsrev oğulları İzzettin Keykavus ve Alaaddin Keykubat'ı yanına alarak Doğu Roma hükümdarına sığındı ve İstanbul'a yerleşti. Kendisine karşı gelecek tüm kardeşlerinin üzerine taarruz edeceğini açıkça ifade etmesi üzerine diğer kardeşleri kendisine bağlılıklarını bildirdiler. Böylelikle saltanat mücadelesi son bulmuş oldu.

Süleyman Şah'ın iç meselelerle uğraşması, Roma'yı heveslendiren fırsat olarak gören Doğu Roma İmparatoru Alexios, doğrudan taarruz etmek yerine taciz ederek Anadolu Selçuklu Devleti üzerinde baskı kurmayı denedi. İmparatorluk donanmasına ait bir gemiyi Samsun'a göndererek Samsun limanındaki ticaret gemilerine taarruz etti ve bu gemilerdeki malları yağmaladı. Alexios, bu hareketin neticesinde tepki görmez ise Süleyman Şah'ın olası bir taarruzdan çekinecek, Doğu Roma'ya karşı yeterli gücünün olmadığını düşünecek emin olmak için yaptığı bu teşebbüs ağır sonuç mal oldu. Süleyman Şah sanıldığı gibi tepkisiz kalmamış ya da alaycı bir tepki vermemişti. Bilakis elçi göndererek malların iadesini, tazminatını ve yıllık vergi ödenmesini istemişti. Alexios sandığından daha büyük bir tepkiyle karşılaşınca teklifi geri çevirerek harbe neden olmamak için şartları derhal kabul etti.

Anadolu Selçuklu Devleti'nin iç karışıklıklarla uğraşması Doğu Roma gibi Ermenileri de fırsatçılığa sürüklemiş. Anadolu coğrafyasının Güneydoğu bölgesinde bağımsız olarak varlıklarını sürdüren Ermeniler, Selçuklu topraklarına girerek Kayseri'ye kadar ilerlediler ve hatta bazı kaleleri ele geçirdiler. Süleyman Şah, Ermenilerin bu taarruzuna sadece bölgelerini savunarak karşılık vermedi. Hem ele geçirdikleri kaleleri geri aldı hem de Ermeni Krallığı'nın başkentine kadar girdi. Kendisine karşı koyamayan Ermeni Krallığı ancak Anadolu Selçuklu Devleti'ne tabi olduklarını açıklayarak barış yapabildi. Anadolu Selçuklu Devleti'nin yaşadığı iç karışııklıktan istifade etmek isteyen diğer bir cephe ise Gürcistan'dı. Gürcüler, I. Kılıç Arslan'ın vefatı üzerine küçük parçalar halinde de olsa hakimiyet alanlarını genişletiyorlardı. Bizans ve Ermeni tehditlerini ortadan kaldırdıktan sonra Gürcüler üzerine taarruza hazırlanan Süleyman Şah, Doğu hükümdarlarına ve beylerine emir göndererek ordu hazırlamaları emrini verdi ve Erzurum'a hareket etti.

etti kendisini Erzurum'da karşılayan Saltuklu hükümdarı Alaaddin Melikşah'ı karşılama merasiminde kusurlu hareketlerinden ötürü Tevkif ettirerek hapsedilmek üzere Başkent Konya'ya gönderdi. Böylelikle Saltuklu Beyliği'ni tamamen topraklarına katmış oldu. Erzurum'dan sonra esas istikameti olan Gürcistan seferine katılmak üzere hazır edilen orduların başına geçti. Ordusunu Minger yakınlarında kışlattı. Ancak ordu henüz istirahat halindeyken Gürcülerin ani baskınına maruz kaldı.

[Müzik]

Bu baskında ağır kayıplar veren Anadolu Selçuklu ordusu toparlanmak üzere geri çekilmek zorunda kaldı. Bu geri çekilme esnasında Saltanat şemsiyesini taşıyan vazifeli kaza eseri düşüp yamaçtan yuvarlanınca Süleyman Şah'ın öldüğünü düşünen ordu komutanları ve askerler tereddüde kapılarak dağıldılar ve geri çekildiler. Süleyman Şah, geri çekilme esnasında halen tezahür eden savaş hali sebebiyle ordusunu kendi sağlığından haberdar edemedi. Bu keşmekeş sebebiyle ağır kayıplar verilmeye başlandı. Kazanılması muhtemel bir savaş beklenmedik şekilde mağlubiyetle sonuçlanmıştı.

Gürcistan mağlubiyeti Süleyman Şah'ın hükümdarlığına gölge düşürmedi. Gürcüler de savaşı kazanmalarına rağmen tekrar Selçuklu topraklarına taarruz etmeye cesaret edemediler. Süleyman Şah, Gürcistan mağlubiyetinin intikamını almak için iki yıl sonra tekrar sefer hazırlığına girişti. İlerleyen yaşına rağmen ordusunun başına geçen Süleyman Şah, sefer yolculuğu esnasında rahatsızlanarak 6 Temmuz 1904'te vefat etti.

Süleyman Şah'ın ölümü neticesinde Selçuklu ordusu geri çekilmek zorunda kalınca, sultanın öldüğünü öğrenen Gürcüler bu durumdan istifade ederek çok geçmeden Malazgirt, Samale ve Erciş hattına taarruz ettiler ve bu bölgeleri hakimiyetleri altına aldılar. Süleyman Şah'ın vefatı üzerine yerine çocuk yaştaki oğlu İzzeddin Kılıçarslan tahta oturdu.

Bu sırada Haçlılar, 4. Haçlı Seferi'yle Doğu Roma başkenti İstanbul'a hücum etmişti. O sırada İstanbul'da bulunan Kıyasettin Keyhüsrev, oğulları İzzeddin Keykavus ve Alaaddin Keykubat ile birlikte İstanbul'dan ayrılarak Anadolu Selçuklu Devleti'ne geldi. Kıyasettin Keyhüsrev, Anadolu Selçuklu tahtında bulunan yeğeni İzzeddin Kılıç Arslan'ı tahttan indirerek tahta kendisi oturdu.

Konya'da bu olaylar olurken, Selçuklu komutanları Gürcüler üzerine yürümüş, hem Gürcülerin işgal ettikleri toprakları geri almış, hem de Gürcistan içlerine kadar girerek Süleyman Şah'ın tamamlayamadığı Gürcistan seferini tamamlamıştı.

[Müzik]

Bu sırada Haçlıların İstanbul kuşatması sona ermiş, Doğu Roma İmparatorluğu yıkılarak yerine Romanya Latin İmparatorluğu kurulmuştu. İstanbul'dan kaçan Doğu Roma hanedan mensuplarından bazıları İznik, bazıları da Trabzon'a kaçmıştı. Manuel'in oğlu Alexios burada Gürcülerin desteğiyle Trabzon başkentli Trabzon Rum İmparatorluğu'nu kurarken, 3. Alexios yakın akrabaları olan 1. Teodos ise İznik başkentli İznik İmparatorluğu'nu kurmuştu.

İznik İmparatorluğu, Haçlı ordularının geri çekilmesi ümidiyle İstanbul'a yeniden girmek için İznik bölgesinde varlığını devam ettirirken, Trabzon Rum İmparatoru 1. Alexios bölgedeki Türk tüccarların ticaret yollarına baskınlar düzenleyerek yağma faaliyetlerine girişiyle Karadeniz Ereğlisi'ne kadar olan toprakları eline geçirdi. Bunun üzerine Kıyasettin Keyhüsrev, kuzeydeki Rum tehdidini bastırmak için ordularıyla Konya'dan yola çıktı.

[Müzik]

I. Süleyman Şah ordularıyla Konya'ya ilerliyordu. Anadolu'nun her yanından Selçuklu neferleri ordusuna katılmıştı. Babası I. Kılıç Arslan vefatından önce küçük kardeşi Gıyasettin Keyhüsrev'i veliaht tayin etmişti. Lakin Rükneddin Süleyman en büyük kardeş olduğu için tahtta kendisinin daha fazla hak sahibi olduğunu ve ülkeyi Gıyasettin'den daha iyi idare edeceğini düşünüyordu. Üstelik diğer kardeşleri de Gıyasettin'e karşı kendisini destekliyordu.

Konya'ya vardıklarında şehrin teslim edilmesini istediler. Lakin Konya halkı ve Gıyasettin bu duruma mani olmak için 60.000 okçuyla Konya'yı 4 ay boyunca müdafaa ettiler. Nihayet mukavemeti kırılan Gıyasettin Keyhüsrev sulh isteğini bildirdi. Kendisinin esirinin ve adamlarının selametle Konya şehrini terk edeceği şartıyla sulh yapıldı. Gıyasettin mahiyetiyle birlikte şehirden per perişan halde ayrılırken oğulları İzzeddin Keykavus ve Alaaddin Keykubat'tan ayrı düşmüş, onlarla görüşmeden şehri terk etmişti.

Konya'ya bağlı Ladik köyüne geldikleri vakit köy halkı sultanı ve mahiyetini pek fena karşıladı. Hakaret ettiler. Hatta bazı adamlarını yaraladılar ve onların canına kastetmek istediler. Alelacele bu köyden çıkan Gıyasettin ağabeyine acıklı ve imalı bir mektup yazarak kendi soyundan olan bir insana karşı yapılan şu çirkin ihanetten şikayette bulundu.

Mektup yeni Selçuklu hükümdarı I. Süleyman Şah'a ulaştığında Süleyman Şah hiddetlenerek korudu. "Devlet düşmanlarına ve onun arkasından gidenlere daima böyle davranmak gerektir!" diye bağırdı. Ardından adamlarına Gıyasettin ve ailesine hakaret eden köylülerin ödüllendirileceği bildirdi. Bu haberi alan cahil köylüler birbiri ardına sıralanarak Sultan Rükneddin Süleyman'ın huzuruna çıktılar. Süleyman Şah, Gıyasettin ve maiyetine tecavüzde bulunan köylülerin sur burçlarına asılarak idam edilmesini ve Ladik köyünün yakılmasını emretti ve şu sözleri ekledi: "Her kim Selçuk oğullarına hakaret ederse layık olduğu cezayı bu suretle görecektir."

Ardından şehirde saklanan Gıyasettin'in iki oğlu bulundu ve huzura getirildi. Süleyman Şah yeğenlerini yanaklarından öperek burada kalmak ve babalarının yanına gitmek hususunda serbest olduklarını söyledi. İzzeddin ve Alaaddin babalarının yanına gitmek istediklerini söylediler. Böylelikle Kıyasettin Keyhüsrev ve ailesi 9 yıl süren maceralarla dolu bir gurbet hayatı yaşadı.

[Müzik]

Gıyasettin Ermenistan'a, Malatya'ya, Şam'a, Diyarbakır'a, Ahlat'a, Samsun'a, Çanakkale'ye, hatta Mağrip'te bulunan halifenin yanına kadar gittiyse de hiçbir yerde aradığı desteği bulamadı. İmparator 3. Alexios yanına gitmeye karar verdi. I. Alexios kendisini bir sultan gibi karşılamış ve hatta onu Roma'nın ileri gelen devlet adamlarından Milet Valisi Manuel Mauro Zomin'in kızıyla evlendirmişti.

1204 senesinde Haçlıların İstanbul'u işgal etmesi üzerine Gıyasettin ve oğulları İstanbul'dan ayrılarak Milet valisi olan kayınpederi Mauro Zomin'in yanına gitmek zorunda kaldı. Haçlı saldırısı başarılı olmuş, İstanbul düşmüş ve Doğu Roma yıkılmıştı. Roma hanedan mensupları biri Trabzon, biri İznik olmak üzere iki ardıl Roma Devleti kurmuşlardı.

Aynı sene I. Süleyman Şah Gürcistan seferine çıkarken yolda vefat etmişti. Tahtını da oğlu 3. Kılıç Arslan'a bırakmıştı. Lakin 3. Kılıç Arslan daha sakalı çıkmamış bir çocuktu. Bu zafiyetten istifade eden Ermeniler Selçuklu'ya tekrar baş kaldırarak Selçuklu himayesinden çıktılar. Selçuklu'nun uç beyleri Gıyasettin Keyhüsrev'e haber ulaştırarak tahta oturmasını ve kendisini destekleyeceklerini ifade ettiler.

Bunun üzerine Menderes'ten yola çıkan Gıyaseddin Keyhüsrev, kendisine tabi olan beylerin desteğiyle bir ordu kurarak Konya'ya doğru yola çıktı. Yeğenini tahttan indirerek tahta kendisi oturdu. 9 yıl önce I. İzzeddin Süleyman Şah oğulları olan İzzeddin Keykavus ve Alaaddin Keykubat'ı selametle kendisine göndermişti. Ağabeyinin bu iyiliğini unutmayan Gıyasettin Keyhüsrev, yeğeni 3. Kılıç Arslan'a bir zamanlar babasının mülkü olan Tokat'ın idaresini verdi.

[Müzik]

Gıyasettin yeniden tahta çıktığında I. Süleyman Şah'tan sağlam bir devlet devralmıştı. Gıyasettin Keyhüsrev ilk işi saltanat mücadelelerinin en önemli sebeplerinden biri olan bölgesel özerklik sistemini kaldırarak yerine merkeziyetçi bir sistem getirmek oldu. Devletin her saltanat değişiminde yaşadığı iç mücadelelere engel olmak amacıyla bir tür federatif sistem olan bölgesel hükümdarlık uygulamasını kaldırarak yerine merkeziyetçi bir yönetim sistemi getirdi.

Büyük Selçuklu Devleti'nden beri hükümdarlar ülke topraklarını oğulları arasında paylaştırırdı. Bu uygulama ile veliahtlar ülkenin belli bölümlerinin mülkiyetini eline alıyor, yarı bağımsız hareket eden bölge malikleri nedeniyle devletin idaresi zorlaşıyordu. Yaptığı idari değişikliklerle devlete ait tüm toprakların merkezi otorite üzerinden yönetilmesini sağladı ve bu bölgelerin malikleri yani sahiplerini o bölgelerin valileri olarak atadı. Gıyasettin'in büyük oğlu İzzeddin Keykavus Malatya'nın idaresini, küçükoğlu Alaaddin Keykubat ise Danişment ilinin idaresini vermişti. Lakin onların eski feodal statüde olduğu gibi adlarına para bastırıp hutbe okutmalarına, başkentin izni olmaksızın komşu devletlerle savaş ve barış yapmalarına müsaade edilmedi. Böylece onlar merkeze bağlı birer vali sıfatıyla görevlerini sürdürmeye başladılar.

Bu sırada Trabzon Rum İmparatoru Alexios ve kardeşi David Türk ve Müslüman tüccarların kervanlarına saldırarak ganimet topluyordu. Nihayet düzenli bir ordu kurduklarında Anadolu Selçuklu Devleti'nin elinde bulunan Batı Karadeniz sahiline hücum ederek bu bölgeleri ellerine geçirdiler. Haberler Gıyasettin'e ulaşınca orduların toplanması emrini verdi. Selçuklu sultanları milletlerarası ticaret yollarının önemini kavradıklarından zim ediyorlardı. Rumların bu bölgeleri ele geçirmeleri ve kervanları soymaları sebebiyle Selçuklu ticaret yollarında emniyet kalmamıştı. Bundan dolayı Sultan Karadeniz seferine çıkarak tıkanan ticaret yollarını tekrar açmaya karar vermişti.

İznik İmparatoru Theodorus Laskaris ile sulh yaparak Batı cephesini güvence altına aldıktan sonra Gıyasettin Karadeniz seferine çıktı. Batı Karadeniz'de Alexios ve kardeşini mağlup ederek Samsun'a kadar olan toprakları eline geçirdi. Bu çarpışmalarda Alexios'un kardeşi David öldürülmüş, Alexios ise kaçmayı başarmıştı. Böylelikle Gıyasettin Keyhüsrev Komnenosları mağlup ederek ticaret yollarında yeniden emniyeti sağladı.

Gıyasettin sarayında bulunduğu sırada Arap tüccarlardan müteşekkil bir cemaat içeri girdi. "Ey padişahımız, biz bir tüccar kafilesi. Çoluk çocuklarımızın helal yiyeceklerini kazanmak için başımızı tehlikelere koyduk. Meşakkatli yolculuklara katlandık. Çocuklarımız babalarının yüzlerini görmek için elleri kulaklarında, gözleri yollarda kaldı. Belki babalar çocuklarına kavuşur, kardeşin mektubu kardeşine erişir ümidindeydik. Mısır'dan İskenderiye'ye geçtik. Oradan bir gemiyle Antalya kıyılarına geldik. Frank hakimleri bize birçok eziyetler verdiler. Paradan, maldan neyimiz varsa hepsini zulümle gasp ettiler ve bizimle alay ederek dediler ki: 'Konya'da oturan adil sultanınız size adalet gösterir, halinizi ona anlatırsınız. Asker çeker de sizin derdinize çare bulur.'"

Sultan tüccarların bu haline üzülerek, "Ben gurbet acısı tatmış ve zalimler kahrını çekmiş bir insanım. Sizin mallarınızı geri alıncaya kadar yerimde durmayacağım!" diyerek Antalya'yı kuşatmak kararı aldı. Memleketin her yerinden asker çağrılmasına ferman verildi.

[Müzik]

O zamanlar Antalya Aldo Bandini adında İtalyan bir hükümdarın elindeydi. Şehirde yaşayan Rumlar da Katoliklerin idaresi altında yaşamak istememekteydi. Kısa zamanda ordular toplandı ve Antalya hudutlarına doğru harekete geçti. Birkaç konaklık mesafeden sonra ordu Antalya şehrine varmıştı. Şehir her taraftan kuşatıldı, mancınıklar kuruldu ve 2 ay boyunca gece gündüz şehir muhasarası sürdü.

Sonunda Frenklerin direnci kırılmıştı. Sultan ok ve yay yerine süngü ile cenge başlanmasını, hiçbir Frenk'in kale burcundan muharipler bakmasına bile fırsat verilmemesini, kale duvarlarına merdivenler kurulmasını ve yiğitlerin erkeklik değerlerinin imtihana çekilmesini emretti.

[Alkış]

Bu ferman askerin kulağına erişince askerler topyekün merdivenlere koştular ve surlara tırmandılar. Kale burçlarına ilk çıkan Hüsamettin Arslan adında Konya'nın eski sipahilerinden bir cengaverdi. Kılıç ve kalkanıyla surların üzerinde bir kaplan gibi savaşıyordu. Her taraftan polat kılıçlarını sıyırarak dağlardan kopan bir fırtına gibi yetişen neferler Anadolu Selçuklu sancağını burçlara diktiler.

[Müzik]

Şehre girerek bütün Frenk askerlerini kılıçtan geçirdiler. Ölülerini ise denize attılar. Kuşlar ve balıklar o gün kendilerine bir ziyafet çektiler. Sultan 5 gün boyunca Antalya şehrinde kaldı. İşlerini yoluna koyduktan sonra Antalya şehrinin idaresini sultanın gurbet hayatında yoldaşlığında bulunan Hassa gulamlar Mübarizettin Ertokuş'a verdi. Malları gasp edilen ve zulme uğrayan Arap tüccarların deftere göre zarar ve ziyanları karşılanmasını emretti.

Antalya'nın fethi Anadolu Selçuklu için bir ihraç ve ithal limanı vücuda getirdi. Milletlerarası ticareti teşvik ve himaye maksadıyla Venediklilerle ilk defa olarak bir ticaret muahedesi yapıldı. Antalya'ya çıkan Selçuklular ilk defa denizciliğe burada başladılar. Burada bir donanma kurdular.

Antalya fethinden bir sene kadar sonra Ermeniler tekrar Selçuk topraklarına saldırmaya başladılar. Keyhüsrev tekrar Ermenistan üzerine sefer düzenledi, hem kuşatılan bölgelerin hem de tüm Kilikya topraklarının hakimiyetini ve tabiyetini muhafaza etti.

Gıyasettin Keyhüsrev'in doğuda, güneyde ve kuzeyde ardı ardına gelen zafer haberleri İznik İmparatorluğu'nu tedirgin etmeye başlamıştı. Üstelik Trabzon Rum İmparatorluğu'nun başına gelenlerin kendisinin de başına gelmesinden endişe etmekteydi. Ancak Selçuklu ile bu sulh zamanında Laskaris İstanbul'daki Latinlere ve Karadeniz bölgesindeki Komnenos ailesine karşı başarılı bir mücadele vererek Batı Anadolu'daki hakimiyetini bir hayli güçlendirmişti. Artık Laskaris bu güçlü durumuna güvenerek Selçuklu Devleti'ne vergi vermekte isteksizlik göstermeye başlamıştı. Hatta Anadolu Selçuklu Devleti'ne yıllık olarak ödediği vergiyi o sene ödemedi.

Bu durum Gıyasettin Keyhüsrev'i son derece rahatsız etmişti. Hem ödemesi gereken vergiyi ödememiş, hem de oldukça güçlenmiş Laskaris'in kuvvetlenmesi hoş değildi. İstanbul'daki Latin İmparatoru Henry de aynı duygu ve düşünceler içindeydi. Nitekim İmparator Henry yazdığı bir mektupta Laskaris'e karşı Selçuklu sultanı ile bir anlaşma yapmanın bir Katolik için şerefli bir hareket olduğunu batıdaki dostlarına bildirmiş bulunuyordu.

Aynı zamanda İstanbul kuşatmasından kaçarak kurtulan eski Roma İmparatoru 3. Alexios da Gıyasettin Keyhüsrev'e sığınmıştı. 3. Alexios İznik İmparatoru Theodorus Laskaris'in kayınpederi idi ve İznik topraklarında hak iddia ederek Gıyasettin'den Laskaris'e karşı desteğini istiyordu. Seneler önce Gıyasettin gurbet hayatı yaşarken 3. Alexios ona yaptığı iyi muameleyi unutmamıştı. Şimdi aynı duruma düşen 3. Alexios'a karşı bir vefa borcu bulunduğunu da düşünüyordu.

İznik İmparatoru Laskaris yüksek ve kalın duvarları bulunan Alaşehir Kalesi'nde kuvvetli bir garnizon kurmaya başlamıştı bile.

[Müzik]

Keyhüsrev Laskaris'in üzerine yürüyebilmesi için yine de kendisine bir sebep ve bahane bulması gerekiyordu. Fakat bu hususta onun yeni bir arayış içine girmesine gerek kalmadı. Zira sebep ve bahane kendiliğinden ortaya çıktı. O da şuydu: Haçlılara karşı koyamayan Bulgular'dan kaçmış olan meşru Doğu Roma İmparatoru 1. Alexios bir süre şurada burada dolaştıktan sonra gelip Gıyasettin Keyhüsrev'e sığınmıştı. 3. Alexios tahtının damadı Laskaris tarafından gasp edildiğini iddia ediyor ve onu Keyhüsrev vasıtasıyla tekrar elde etmek istiyordu. Bunun için de Keyhüsrev'i Laskaris'e karşı durmadan tahrik ve teşvik ediyordu.

Bu durumda Keyhüsrev 3. Alexios'un isteğine karşı daha fazla ilgisiz kalamazdı. Zira Keyhüsrev ile Alexios arasında daha önceden kurulmuş sağlam bir dostluk vardı. Daha doğrusu Keyhüsrev vaktiyle tahtını kardeşi Süleyman Şah'a kaptırınca Alexios'a sığınmıştı. Alexios da onu bir sultan gibi karşılamış ve uzun bir süre sarayında ağırlamıştı. Bundan dolayı Keyhüsrev Alexios'a minnet ve şükran hisleriyle doluydu. Şimdi görev sırası kendisindeydi. Keyhüsrev Alexios davasına sahip çıkmak ve destek vermek suretiyle ona karşı minnet ve şükran borcunu ödemek istiyordu.

Gıyasettin Keyhüsrev durumu değerlendirmek ve görüşlerini almak üzere devlet adamlarını ve komutanlarını toplantıya çağırdı. Sultan bu toplantıda şu değerlendirmeyi yaptı: "Laskaris beldelerinden atalarımızdan miras kalmış olan ülkemize dönmek istediğimiz zaman o bizim maksat göğsümüzün üzerine engel ve yasak koydu. Boş sözlerin ve aslı olmayan lafların eteğine yapıştı. Yüce Rabbimin faziletinin yardımıyla muradımıza erip amacımıza ulaştığımız zaman onun hatalarının üzerinden bağışlama ve göz yumma adımlarıyla geçtik. Eğer sen düşmandan güçlüysen gücüne şükretmek için onu affet düsturunu kendimize ilke edindik. Fakat buna rağmen o boy eğme yolunu takip edeceği, bize taraf olma nuruna sahip olacağı yerde tekrar baş kaldırma ve ayrılık sözü etmeye başladı. Gizlilik perdesinden cefa makamını çalmakta, savaş ve kavga türküsü söylemektedir. Eğer bu olayın telafisi, bu durumun düzeltilmesi konusunda doğru bir karar ve isabetli bir tedbir alınmaz ve bu akılsızlığa çare bulunmazsa sonunda kudretli eli onun sebep olacağı vahşeti giderme konusunda aciz kalabilir ve o iş büyük bir zarar açabilir. Bu durumu gören diğer yönetilenler de boyunlarını hile ve tuzak halkasına sokarak ayaklarını saltanat dergahına bağlılık yolunun dışına koyabilirler. Şimdiye kadar akıllarına gelmemiş olan bağımsızlık sevdasına düşebilirler. Çünkü akıllı kimseler başa gelecek bir iş hafife alınmamalıdır. Karıncayı yılan görmek gerekir ki sonunda onun ejderha olmasından pişmanlık duyulmasın."

Laskaris meselesinde Sultan ile devlet adamları ve komutanlar arasında hiçbir görüş farkı bulunmamaktaydı. Fakat devlet adamları ve komutanlar önce Laskaris'in uyarılmasını ve hatta korkutulmasını, bu işe yaramazsa o zaman harekete geçilmesini tavsiye etmekteydiler. Keyhüsrev uyarmak ve korkutmak için Laskaris'e bir elçi gönderdi. Keyhüsrev bu elçi vasıtasıyla ona kayınpederinin yanında bulunduğunu bildirip Batı Anadolu'daki hakimiyetini haksız olarak elde ettiğini hatırlattı. Bu uyarı Laskaris'i son derece korkuttu. Bunun üzerine Laskaris kayınpederi 3. Alexios'a karşı tutum ve davranışlarını öğrenmek için devlet adamlarını ve komutanlarını toplantıya çağırdı. Bu toplantıda devlet adamları ve komutanların hepsi kendisine sonuna kadar bağlı kalacaklarına dair söz verdiler. Böylece Laskaris üzerinden korkuyu atıp cesaretini yeniden topladı. Bundan sonra o Keyhüsrev'i karşılamak üzere hemen hazırlıklara başladı.

[Müzik]

Öte yandan Sultan Gıyasettin Keyhüsrev'in asıl niyeti babasının ölümünden beri durmuş olan gaza ve cihat faaliyetlerini tekrar başlatmak ve bu suretle Batı Anadolu'nun fethini tamamlamaktır. Zira Laskaris'in İznik'te kurmuş olduğu devlet gittikçe güçlenmek ve Anadolu Selçuklu Devleti'ne kafa tutar bir hale gelmekteydi. Keyhüsrev'e göre bu durum hiç şüphesiz Anadolu Selçuklu Devleti için önemli bir tehlike olup bu tehlikenin iş işten geçmeden mutlaka önünün alınması lazımdı.

Gıyasettin Keyhüsrev sefer için Konya'nın Ruzbe Ovası'nda otağını kurdurdu. Vilayetlerdeki subaşılar, uç beylerine ve tabi meliklere ve hükümdarlara gönderdiği birer fermanla Selçuklu ordusunu kaza ve cihada çağırdı.

[Müzik]

Sultanın fermanını duyan Selçuklu beyleri emirlerindeki silahlı kuvvetlerle birer birer gelip Ruzbe Ovası'nda toplanmaya başladılar.

[Müzik]

Otağın önünde durmadan vuran davullar dağı ve ovayı inleten nameler çukurova ordusunu kaza ve cihada hazırlamaktayız çalışan kötü niyetli kişileri karargahın etrafından uzaklaştırmaktır. Böylece hazırlığını kısa sürede tamamlamış olan Keyhüsrev Selçuklu ordusunu Batı Anadolu istikametinde harekete geçirdi. Hüsrev'in ilk hedefi Alaşehir'di. Çünkü Alaşehir kalın ve yüksek surlarla çevrili bir şehir olup burada Laskaris'in kuvvetli bir garnizonu bulunuyordu. Eğer Alaşehir düşürülürse Batı Anadolu topraklarının ele geçirilmesi ve Laskaris'in ortadan kaldırılması oldukça kolay olacaktı.

[Müzik]

Öte yandan İznik Rum İmparatoru Laskaris de Rum, Latin, Alman, Alan ve Kıpçak Türklerinden oluşan büyük bir ordu topladı. Ayrıca ordusunu en iyi savaşçılar ve Fransız askerleriyle sağlamlaştırdı. Bundan sonra Laskaris ordusunu alarak süratle yola koyuldu. Ordusunu mümkün olan en büyük süratle yürütmekteydi. Bundan amacı Keyhüsrev'den önce Alaşehir'e varmaktır. Çünkü o bu stratejik mevkiyi kaybettiği takdirde Keyhüsrev'i bir daha durduramayacak ve Batı Anadolu'yu savunmanın son derece güç olacağını çok iyi biliyordu.

[Müzik]

Aşağı yukarı aynı zamanlarda Alaşehir önderine gelmiş olan Anadolu Selçuklu ve İznik Rum orduları bir meydan savaşı yapmak üzere hemen saf düzenine geçtiler. Her iki ordunun da hart düzeni klasik tipte yani kalp, meymene ve meysere şeklinde kurulmuştu. Her iki hükümdar da kendi merkez kuvvetlerinin başında yer almıştı.

[Müzik]

[Müzik]

Muharebe İznik Rum ordusunun hücumu ile başladı. Laskaris önce savaş gücüne çok güvendiği Latin birliklerini ileri sürdü. Bundan amacı çok iyi savaşçı olan Latin birlikleriyle Selçuklu ordusunun gözünü yıldırmak. Lakin Latin birlikleri çok büyük cesaret göstermelerine rağmen kısa sürede Selçuklu kuvvetleri tarafından tamamen kılıçtan geçirildi.

[Müzik]

Laskaris bu defa başta Rumlar olmak üzere bütün kuvvetlerini savaşa soktu. Fakat bunlar Latinler daha dayanıksız çıktı. Büyük bir kısmı daha ilk çarpışmada savaş meydanını terk edip kaçmaya başladı. Ancak pek az kısmı ümitsizce de olsa Laskaris'in yanında kalıp direnmeye devam etti. Artık savaşın akıbeti belli olmuştu.

Ordusunun merkez kuvvetlerinin başında sırtında zırhı, başında miğferi, omzunda gürz ve yayı, belinde kılıcı, elinde mızrağı ve kalkanı bulunduğu halde atının üzerinde savaşı yöneten Gıyasettin Keyhüsrev birden atını ileri sürdüğünü gördü. Savaş meydanının ortasına geldiğinde atının üzerinde ümitsizce mücadele eden Laskaris ile karşılaştı. Her hükümdar birbirini görüp tanıdı. Rakibini bulmuş Keyhüsrev hemen saldırıya geçti. Sultan elindeki mızrakla Laskaris'e öyle bir darbe vurdu ki İmparatorun miğferi başından fırladı. Kendisi de atının üzerinden baygın bir halde yere düştü. İmparatorun bu durumunu gören Rum askerleri, bük, İmparatorun meydana çıkan dazlak başını kastederek ona "Ey Kunduz, yani Ey kel!" diye bağırdı.

Sultanın muhafızları yerde baygın bir şekilde yatan Laskaris'i hemen öldürmek istediler. Fakat Sultan onlara izin vermedi. Hatta yenilmiş rakibinin daha fazla ezilmesine ve aşağılanmasına gönlü razı olmadı. Bunun için muhafızlarına Laskaris'i yerinden kaldırıp atına bindirmelerini ve serbest bırakmalarını emretti. Hayatının bağışlanmış olmasından dolayı çok sevinen Laskaris kaçan soydaşların yetişmek üzere süratle savaş meydanını terk etti.

Artık savaş tamamen bitmiş gözüküyordu. Selçuklu ordusu Rumlara karşı Miryokefalon'dan sonra ikinci büyük zaferi kazanmışlardı. Laskaris ve askerleri olanca kuvvetleriyle kaçmaktı. Selçuklu ordusu ise ganimet mallarını toplamış ve zafer sarhoşluğuyla yağmaya dalmış durumdaydı. Her şeyin iyiye gittiği bu anda Alaşehir Ovası Türk tarihinde sık rastlanan bir gaflete sahne oldu. Gıyasettin'i ihmal etmiş bir vaziyette savaş meydanını geziyordu. Yanında ne kendisini koruyan ne de silahlarını taşıyan bir muhafız ve görevli bulunuyordu. Diğer askerler gibi sultanın silahlarını taşımak ve onu korumakla görevli silahdarlar, candarlar ve müfrede askerleri de yağma ve talana dalmış bulunuyorlardı.

İşte tam bu sırada sultanın karşısına savaş meydanında kalmış bir Frank askeri çıktı.

[Müzik]

Sultan onu herhangi bir Selçuklu askeri sanarak aldırış etmedi. Fakat Frank askeri kendisini tanımıştı. Bu durumu kendi lehine değerlendiren Frank askeri ani bir hareketle sultanın bindiği atın ayaklarını kesti. Sultan atıyla birlikte kulenin devrilişi gibi yere düştü. Frank askeri bu fırsattan yararlanarak elindeki hançerle sultanı orada şehit etti.

[Müzik]

Bu beklenmedik olaydan hemen hemen hiçbir Selçuklu askerinin haberi olmadı. Onlar ganimet toplamakla meşguldü. Frank askeri sultanın cesedini yanına alarak hızla kaçışması. Laskaris ise sultanın cansız bedenini gösterdi. Laskaris sultanı tanımıştı. İmkansız gibi görünen bu olaya çok sevinen Laskaris bu olayı fırsata çevirmeye düşündü. Kaçmakta olan ordusunu durdurarak yeniden toparlanmasını emretti. Sultanın cesedini de ordusunun önünde taşıyarak ganimet toplamakta olan Selçuklu ordusuna sürpriz bir hücum gerçekleştirdi.

Laskaris'in sultanın cesediyle birlikte kendilerine doğru geldiğini gören Selçuklu askerleri bu olay karşısında adeta şoka girdi. Selçuklu ordusunun galibiyeti aniden bozguna dönüşmüştü. Büyük bir korkuya ve paniğe kapılan Selçuklu ordusu komutanları ve askerleri bütün ağırlıklarını ve ganimetlerini geride bırakarak Konya istikametine doğru kaçmaya başladılar.

Böylece mağlup durumda ve kaçmakta olan Laskaris bir anlık gaflet sonucunda yani sultanın şehit edilmesiyle birden savaşın galibi haline geldi. Gaflet anında Laskaris'in baskınına uğradığı için Selçuklu ordusunun savaş meydanını terk etmesi de pek kolay olmadı. Ordu panik ve korku halinde kaçarken bir hayli kayıp ve esir verdi. Esirler arasında Çaşnigir Seyfettin Ayaba ve Laskaris'in kayınpederi olan eski Roma İmparatoru 3. Alexios da bulunuyordu.

Alaşehir muharebesinde yaşanan paniği karşı atakla önleyebilecek yani durumu tersine çevirebilecek bir Selçuklu komutanı çıkmamıştı. Panik hali bir salgın hastalık gibi bir anda bütün orduyu sarmıştı. Selçuklular bir anlık gafletle kazandıkları savaşı tamamen kaybetmişti. Buna karşılık Laskaris de hiç de hakkı olmayan bir zafer kazanmıştı. Lakin bu galibiyet Laskaris'in kendi gücüne dayanmadığı için ona önemli bir fayda sağlamamıştır. Zira ilk çarpışmada verdiği büyük kayıplardan ve uğradığı bozgun'dan dolayı gözü bir hayli yıkılmış olan Laskaris panik halinde kaçan Selçuklu ordusunu takip etmeye cesaret bile edememişti. Bir an önce muharebe alanını terk edip ordularıyla başkenti İznik'e dönmüştü. Dolayısıyla Laskaris hiçbir toprak kazancı olmamıştı. Ancak Anadolu Selçuklu Devleti Gıyasettin Keyhüsrev gibi büyük bir hükümdarını kaybetmişti.

[Müzik]

[Alkış]

[Müzik]

[Müzik]

Taht için iki aday söz konusuydu: biri Gıyasettin'in büyük oğlu Malatya Meliki İzzeddin Keykavus, diğeri de küçükoğlu Tokat Meliki Alaaddin Keykubat'tı. Devlet erkanı Gıyasettin Keyhüsrev'in vefatından sonra Kayseri'de toplanmış ve Malatya Meliki bulunan Keyhüsrev'in büyük oğlu 1. İzzeddin Keykavus'u saltanat tahtına geçirmeye karar verip onu Kayseri'ye davet etmişlerdi. Şehre gelen İzzeddin Keykavus törenle Anadolu Selçuklu tahtına oturdu.

Fakat çok geçmeden bunu haber alan Tokat Meliki Alaaddin Keykubat beraberinde Erzurum Meliki, uç emirleri ve Ermeni Prensi I. Leon ile birlikte taht iddiasıyla Keykavus'un bulunduğu Kayseri'yi kuşatma altına aldı. Bu sırada ülkedeki taht kavgasından istifade eden Ermeni Prensi Anadolu Selçuklu topraklarından Karaman, Ereğli ve Ulukışla'yı kendi ülkesine katarak ilerlemişti.

Kuşatma uzun sürmüştü. Lakin Kayseri valisinin yoğun çalışma ve çabalarıyla önce Ermeni Prens Leon'un, daha sonra da Tuğrul Şah'ın kuşatmayı bırakıp memleketlerine dönmeleri sağlandı. Bunun üzerine başarılı olamayacağını anlayan Alaaddin Keykubat da kuşatmayı kaldırıp Ankara'ya çekildi. Böylece Kayseri tehlikesinden kurtulan Keykavus Konya'ya gelip büyük bir törenle Selçuk tahtına oturdu.

İznik İmparatoru Laskaris İzzeddin Keykavus'a altın ve değerli hediyeler göndererek Gıyasettin Keyhüsrev için taziyelerde bulundu. Keykavus'a barış önerisinde bulundu. Sultan Laskaris bu önerisini o zamanki siyasi şartlara uygun bularak kabul edip her iki devlet arasında bir barış anlaşması imzaladı.

Sultan İzzeddin Keykavus ülkede huzursuzluğa sebep olan kardeşi Alaaddin Keykubat'ı tam anlamıyla itaat altına almak amacıyla Konya'da ordusunu hazırlayıp Ankara üzerine yürüyerek onu şiddetle kuşatıp sıkıştırdı. Kuşatmanın uzun sürmesi ve direnmenin başarı sağlayamayacağı anlayan Keykubat kendisine ve kent halkına dokunulmayacağı eman vermesi şartıyla sultana teslim oldu. Böylece Ankara'yı teslim alan Keykavus sancağını şehir burçlarına diktirdi. Sarayından alınan Keykubat 1213 senesinde Malatya'da hapse atıldı.

İzzeddin Keykavus devletinin dahili ve harici sorunlarını olumlu bir şekilde çözümledikten sonra, özellikle Türkiye topraklarında yoğunlaşan uluslararası ticaret yolları dolayısıyla vaktiyle babası Sultan Gıyasettin Keyhüsrev'in uyguladığı siyaseti sürdürerek birtakım iktisadi etkinliklerde bulundu. İlk önce Avrupa ile Türkiye arasında bir ticaret köprüsü durumundaki Kıbrıs ile iyi ilişkiler kurarak bir ticaret anlaşması imzaladı. Bu anlaşma ile her iki devlete ait tacirlerin birbirlerinin ülkelerine serbestçe girip çıkmaları için kolaylıklar temin edilmişti. Aynı anlaşma Venedikliler ile de yapılmıştı.

Kervan yollarının üzerine sıkça kervansaraylar inşa ederek yolların güvenliğini sağladı ve vergiler çok düşük tutuldu. Ancak kervan yolu Antalya'dan Sinop'a, oradan da deniz yoluyla Kırım'a gidiyordu. Sinop şehri Trabzon Rum İmparatorluğu'nun elindeydi. Rumlar bu kervanlardan yüksek vergi alıyor, gerekli güvenlik önlemini almıyor ve kervanların yağmalanmasına sebep oluyordu. Bu yüzden tüccarlar bu yolu tercih etmekte kararsız oluyordu.

Sultan Sinop hakkında geniş malumat alarak orduların Sivas'ta toplanmasını emretti. Burada hazırlanan büyük bir orduyla Sinop'a yöneldi. Ancak önden casuslar ve öncü birlik göndermişti. Bu öncü kuvvetler kurdukları bir pusuyla Rum hükümdarı Alexios avlanırken yakaladılar. Ellerini bağlayarak sultanın huzuruna getirdiler. Sultan İzzeddin Keykavus, Alexios'un serbest bırakılması karşılığında Sinop'un Selçuklu'ya bırakılmasını ve Rum İmparatorluğu'nun Selçuklu'ya tabi olması ve yıllık vergi ödemesi şartlarını sundu. Mahkum olan Alexios bu teklifi kabule mecbur kaldı. Alexios serbest bırakılması karşılığında Sinop Selçuklu'ya bırakıldı ve Trabzon Rum İmparatorluğu Selçuklu vassalı haline geldi.

[Müzik]

Bu sayede tacirlerin geçişindeki sıkıntılar tamamen ortadan kalkmış oldu. Ülke iktisadi anlamda altın çağını yaşamaya başladı. Devletin gelirleri hızla artarken vaktiyle Sultan'ın kardeşiyle arasındaki taht mücadelesi sırasında Selçuklu topraklarını işgal eden Ermeni Kralı'na karşı harekete geçti. Çetin savaş ve muhasaralarla Ermenileri mağlup eden Sultan, Ermenileri yıllık vergiye ve gerektiğinde askeri yardım taahhüdüne mecbur bıraktı. Bu sayede Anadolu-Suriye ticaret yolu da güvence altına alınmıştı. İpek Yolu, Antalya ve Suriye yolu üzerinden gelen tacirlerden alınan vergilerle Anadolu ticaret kervanlarının merkezi durumuna gelmişti.

[Müzik]

Bununla yetinmeyen Sultan İzzeddin Keykavus gözünü Mezopotamya'nın en büyük ticaret şehirlerinden olan Eyyubilerin elindeki Halep'e dikmişti. Lakin Eyyubilere tek başına meydan okuması tehlikeli olacağından Eyyubi devletindeki gelişmeleri yakinen takibe almıştı. Halep'i ele geçirme fırsatı ise Halep Eyyubi hükümdarı Meliküzzahir'in ölümünün ardından küçük yaştaki oğlu Meliküzzahir'in tahta çıkmasıyla gelmişti. Sultan İzzeddin Keykavus, Selahaddin Eyyubi'nin büyük oğlu olan Melik Eftal ile ittifak kurarak Elbistan üzerinden Halep'e yürüdü.

[Müzik]

Raban, Merzuban ve Münbiç'i ele geçirdi. Halep'e girmeye hazırlandığı sırada Melik Eşref, Artuklu hükümdarıyla ittifak kurarak Selçuklu ordusuna saldırdı ve orduyu ağır bir yenilgiye uğrattı. Bu durum üzerine Melik Eftal taraf değiştirince Selçuk ordusu geri çekilmeye başladı. Melik Eşref orduyu takip ederken Selçuklu'nun ele geçirdiği kaleleri de geri almıştı.

Şimdiye dek giriştiği bütün seferlerden başarı ve zaferle dönmüş olan Sultan İzzeddin Keykavus ihanete uğradığını sabit fikir haline getirmiş, bu nedenle ağır bir ruhi bunalıma kapılmıştı. Bunun sonucunda şüphelendiği bazı emirlerini bir eve toplattırma kararı aldı.

[Müzik]

Söz konusu başarısızlığı bir türlü kabullenemeyen Sultan İzzeddin Keykavus Eyyubi Devleti'ne karşı yeni bir intikam seferi düzenleme kararı aldı. Artuklu hükümdarı, Erbil hükümdarı ve diğer bazı yöresel emirlerle gittikçe kuvveti artan Melik Eşref'e aleyhine anlaşmalar yaptı. Daha sonra müttefiklerinin de katıldığı büyük bir orduyla Malatya'ya ulaştı. Fakat şiddetlenen hastalığı sebebiyle tedavi için getirildiği Viranşehir'de vefat etti. Naşı Sivas'ta inşa ettirdiği Darüşşifa'daki türbesine gömüldü.

Sultan İzzeddin Keykavus 8 buçuk yıl süren saltanatı devresinde Anadolu Selçuklu Devleti'nin siyasi ve iktisadi bakımlardan yükselmesinde çok büyük çabalar göstermiş, Anadolu Selçuklu Devleti'ni dünyanın en büyük ekonomik güçlerinden biri haline getirmişti.

O sıralarda Selçuklulara tabi bulunan Artuklu Devleti, Selçuklu'ya isyan ederek Mısır Eyyubi hükümdarı El Melikül Kamil'e tabi oldu ve Selçuklu'ya karşı da Celaleddin Harzemşah ile ittifak etmesi Sultan Keykubat'ı bir doğu seferine mecbur bırakmıştı. Alaaddin Keykubat Artuklu Devleti'ni tabiyet altına almak için bir ordu gönderdi. Bunun üzerine Artuklu hükümdarı Eyyubi hükümdarına durumu bildirdi. Eyyubi hükümdarı Sultan Alaaddin Keykubat'a Artuklu üzerine yaptığı saldırıları durdurmasını ve ele geçirdiği yerleri terk etmesini bildirince bu duruma çok öfkelenen Sultan Keykubat saldırıları durdurmaya ve Artuklu Devleti'ni ele geçirdi.

[Müzik]

Bunun üzerine Eyyubi hükümdarı Anadolu Selçuklu Devleti üzerine ordu sevk etti. Girişilen muharebede Alaaddin Keykubat'ın orduları Eyyubi ordularını bozguna uğrattı ve Artuklu Devleti'ni tekrar tabiyeti altına aldı.

[Müzik]

Lakin Alaaddin Keykubat elde ettiği bütün bu başarılı askeri hareketlere rağmen Celaleddin Harzemşah'ın doğu sınırlarına ulaşması ve özellikle Moğol tehlikesinin baş göstermesi karşısında Eyyubiler ve Artuklular ile dostça ilişkiler kurmayı yeğledi. Savaş sonrasında ele geçirilen Eyyubi ordusunun komutanlarını ve askerlerini serbest bıraktı. Artuklu hükümdarını da kendisine tabi kalma şartıyla serbest bırakarak Eyyubiler ile arasındaki ilişkileri düzeltti.

Alaaddin Keykubat'ın doğudaki harplerle uğraştığı sıralarda Trabzon Rum İmparatorluğu Anadolu Selçuklu'ya isyan ederek Samsun ve Sinop limanlarına hücum etmişti. Bunun üzerine harekete geçen Alaaddin Keykubat Trabzon'u kuşatmaya başladı. Ancak şiddetli fırtınalar ve şehrin müdafaadaki şiddeti yüzünden bu teşebbüs neticesiz kalmıştı.

Moğolların Türkistan'dan Güney Rusya'ya kadar uzanan devletleri istilaları sırasında Kırım kıyısındaki önemli bir ticaret kenti olan Suğdak'taki tacirler ve zenginler değerli servetleriyle Türkiye kıyılarına gelerek Selçuklulara sığındılar. Bunun üzerine Trabzon Rum İmparatorluğu ile harp halinde bulunan Sultan Alaaddin Keykubat ilk kez deniz aşırı bir sefer düzenleme kararı aldı. Kastamonu üç beyi Hüsamettin Çoban'ın emrine verdiği donanma ile Selçuklu birliklerini Suğdak üzerine gönderdi.

[Müzik]

Suğdak'a varan Selçuklu birlikleri şehri fethettiler. Suğdak'la sınırlı kalmayarak Kıpçak ve Rus hükümdarlarının Selçuklulara tabiyetini sağlamayı da başardılar.

[Müzik]

Emir Çoban Suğdak'ta dini bir teşkilat kurduktan ve şehirde muhafız birliği bıraktıktan sonra Anadolu'ya döndü.

Aradan geçen yıllar içinde Moğol tehdidi İslam devletleri tarafından adeta unutulmuştu. Lakin Cengiz Han İslam devletleri üzerindeki faaliyetlerini durdurmamış, Celaleddin Harzemşah başkentini Azerbaycan'da Meraga kentine taşıyarak buradan Moğollara karşı mücadeleyi sürdürmekte ve ittifak arayışlarında bulunmaktaydı.

13. yüzyılın başlarında Orta Asya'da İslam dünyasını tehdit edecek yeni ve son derece dinamik bir askeri güç belirmeye başlamıştı. Bu askeri güç önüne çıkan her şeyi ezen ve imha eden Moğol ordularıyla etme tutkusu ona gereğinden daha büyük bir işgal planı çizmiş ve yeni bir hedef göstermişti. Bu yeni hedef Harezm, Maveraünnehir, Horasan ve İran gibi Doğu İslam ülkelerine sahip olan Harezmşah Devleti'ydi. Cengiz Han 1220 yılında bütün gücüyle Harezmşahlar Devleti üzerine yürümüş, Harezmşahlar ise bu büyük istila karşısında tutunamamışlardı.

[Müzik]

Kısa sürede Harezmşahlar Devleti ve teşkilatı çökmüş, orduları da dağılmıştı. Moğol orduları kadın, çocuk veya ihtiyar ayırt etmeden hiç kimseye aman vermemiş, milyonlarca masumu katletmişti. Bundan sonra Moğol istilası Orta ve Yakın Doğu İslam ülkelerini tehdit etmeye başlamıştı. Özellikle memleketten memlekete anlatılan Moğol vahşeti, Orta ve Yakın Doğu İslam toplulukları arasında büyük bir korku, panik ve dehşet uyandırmıştı.

Harezmşah Sultanı Celaleddin Harzemşah Moğollara karşı duramayıp Moğolların yağmaladığı İldeniz Beyliği'ni yıkarak topraklarına katmış ve başkentini bu bölgeye, Tebriz'e taşımıştı.

[Müzik]

Celaleddin bu bölgede çeşitli siyasi faaliyetler yürütürken müttefiklerini artırmaya çalışmaktaydı. Bu vesileyle Anadolu Selçuklu Sultanı Alaaddin Keykubat'a mektup yazmıştı. "Dostların sevinç ve neşesi mektuplaşmak ve elçi göndermekle kaimdir. Bundan sonra ayrılık ve yabancılık perdesini kaldırıp dostluk ve birlik kapısını açmak lazımdır. Menfaatlerin temini ve zararların definde birlikte hareket etmezsek kimle dost olabiliriz ki? Allah'a şükürler olsun ki devletimizin ahvali ve memleketimizin işleri 100.000 kere hamdi mucibidir."

Alaaddin Keykubat Celaleddin'in elçisini kucaklayarak karşılamış ve Celaleddin'e 100.000 altın hediye ile birlikte bir karşılık mektubu göndermişti. "Muzaffer sancaklarımızın kafirlerden intikam almak ve Müslümanların gönüllerini kazanmak maksadıyla hareket ettiğini öğrendik. Bu dostumuzun da yaz kış dört tarafta kafirlerle cihat eylediği malumlarınızdır. Horasan ve Harezm'in medar-ı iftiharı müddet tahir geldi ve yüce sözlerinizi eriştirdi. Burada kaldığı birkaç gün zarfında gönülleri yüce menkıbelerinizi zikrederek fethetti." Böylece Anadolu Selçuklu Devleti ve Harezmşah Devleti arasında bir ittifak ve dostluk kurulmuştu.

Alaaddin Keykubat Moğol tehdidine karşı tüm İslam dünyasının ittifak olmasından yanaydı. Bu vesileyle Eyyubi hükümdarına da mektup göndermiş ve "Biz birbirimize yakınız, çağırırsanız yardımınıza derhal koşarız. İki hükümeti hiçbir şey ayırmamalıdır." demişti. Böylelikle Eyyubi ve Selçuklu Devletleri arasında da bir ittifak meydana gelmişti.

Celaleddin Harzemşah Gürcülerle harpler yaparak birçok Gürcü şehirlerini ülkesine katarken aynı zamanda Eyyubilerle de harp halindeydi. Celaleddin Ahlat şehrini istiyordu. Zira bu şehir Doğu Anadolu'nun en mühim şehriydi. Malazgirt yoluyla Ahlat önlerine geldi ve ordugahı kurarak muhasaraya başladı. Eyyubi orduları ile Harzemşah orduları arasında çok şiddetli çarpışmalar oldu. Nihayet kışın şiddetinin artması ve Türkmenlerin Azerbaycan'da yağmalar yaptıkları haberlerinin gelmesi üzerine muhasaraya döndü.

[Müzik]

1226 senesinin sonunda Alaaddin Keykubat'ın mektubu Celaleddin'e ulaştı. Alaaddin bu mektubunda Celaleddin'i Eyyubiler ile ittifak etmeye davet ediyor ve kendisine yardım teklifinde bulunuyordu. Mektubun sonunda da "Büyük cihada teşebbüs etmemiz lazımdır." diyordu.

[Müzik]

Cengiz Han'ın ölümünden sonra onun halefi ve oğlu Ögeday başkanlığındaki Kurultay, Harezmşah Devleti'ni ortadan kaldırmaya karar vermişti. 1228 yılında Moğollar tekrar büyük bir ordu toplayarak Harezmşah Devleti'ne saldırmıştı. Moğolları İsfehan'da karşılayan Celaleddin, Moğol ordularına karşı bir kez daha mağlup olmuş ve Azerbaycan'a çekilmişti. Bu sefer Celaleddin İran'daki topraklarını resmen kaybetmiş oldu.

Bunu takiben Celaleddin 10 Kasım 1228 tarihinde Alaaddin Keykubat'a bir mektup yolladı. "Geçen sene Tatarları def etmek maksadıyla buradan ayrılmak gerekti. Yüce sancağımız ortadan kalkmasını fırsat bilen muhalifler meydana çıktılar. Fakat onlar gayretlerinin semeresini alamadılar. Şimdi de fırsat kollayan muhalifler din ve memleketin korunmasını, kaza ve cihadı, halkın iyiliğini düşünmeden kendi rahatları için Müslümanların perişan olmasını isterler. Fakat kötülüklerinin cezasını bulurlar. Ben sizinle görüşebilmek için bu havaleye geldim. Fakat avdet buyurduğunu öğrendim."

Alaaddin Keykubat Celaleddin'in Moğol hücumlarına karşı koyamayacağını biliyordu. Ona karşı çekingen bir politika izlemeye başladı. Celaleddin ise kuzeyden, güneyden ve doğudan tehdit altında olduğu için tek çıkış yolunun Batı olduğunu biliyordu. Gerekirse Selçuklu'yu yıkıp Anadolu'ya yerleşebilmek göze alacak durumdaydı.

Celaleddin evvela stratejik bakımdan çok önemli olan Ahlat Kalesi'ni zapt etmeye karar verdi. Ağustos 1929'da ordusunu Ahlat önüne getirdi ve şehri muhasaraya başladı. Mancınıklarla surlar dövülüyor, şehirdeki askerler ve halk mukavemet ediyordu. Muhasara sürerken Alaaddin'in Erzurum Valisi ve amcazadesi Cihanşah Sultan Celaleddin Harzemşah'a itaatini arz etti. Eteğini öptü ve ona mancınıklarla birlikte birçok hediyeler getirmişti. Halbuki Erzurum bölgesi Alaaddin Keykubat'ın mülkünde idi. Bu Selçuklu'ya karşı bir isyan hareketiydi. Celaleddin ise Erzurum'un kendi mülküne katılmasından hoşnut olmuştu.

Muhasara devam ederken Alaye bulunan Sultan Alaaddin Keykubat elçiler gönderdi. Alaaddin Keykubat ise elçilere Ahlat'ı muhasara etmesinin doğru olmadığını ve Moğollar ile anlaşma çareleri aramasını tavsiye etti. Ayrıca Celaleddin'in İslam ülkelerinde zulüm yapmak, kan dökmek gibi davranışlardan vazgeçmesini, şayet tavsiyelerini göz önünde bulundurursak para ve asker yardımı yapacağını, aksi takdirde ona cephe alacağını bildirdi. Bunu takiben Alaaddin Çaşnigir Şemsettin Altunaba'yı hediyelerle Ahlat'a yolladı.

Celaleddin Alaaddin'in tavsiyelerini nazarı itibara almayacağını hissettirdi ve elçiyi nezdinde alıkoydu. Alaaddin Altunaba'nın ikamet müddetinin uzatılmasında yolladığı mektubunda baban büyük bir aileden gelmiştir. O zaman sizin durumunuz memnuniyet vericiydi. Ancak babanın tasavvurları değiştirmesi ve kendisine zarar vermesinden sonra durum aleyhinize oldu. Halihazırda ben Eyyubi ailesine yöneldim ve onlara kendimi yakın hissediyorum. Zira onlar nesillerden beri büyük ve mesut bir camiadır. Askerlere, reayaya, komşularına iyilik yaparlar. Onların serveti, memleketleri, adamları ve kudretleri vardır. Senin ülken ise harabelerden ibarettir. Senin durumunu biz senden daha iyi biliyoruz. Benim Eyyubilere düşman olduğuma inanma. Kendilerini itham ettiğim ve onlarla mücadele ettiğimiz zamanlar geçmiştir. Biz tekrar uzlaştık. Başkasına inanma. Sen onlarla sulh akd etmeli ve tekrar dostluk tesis etmelisin. Senin arkandaki düşmanı biliyoruz. Eyyubiler düşmanlarına karşı sana yardım edebilir.

[Müzik]

Bir ittifak olursa, sen kendini düşmanlarından emin hissedersin. Bu benim sana nasihatim. Seni yanlış yere götüren hilelere kendini kaptırma şeklinde yazıyordu. Celaleddin bu mektuba bir cevap vermedi.

O sırada Cihanşah, Celaleddin'in Konya'yı kendine tabi bir hükümdar olarak Cihanşah'a vermek ve devletini Anadolu'ya taşımak istemişti. Diğer taraftan Keykubat'ın nezdine varan elçileri, Harezmliler Doğu Anadolu'da zulüm yaptıklarını ve Celaleddin'in onun tavsiyelerini nazarı itibara almadığını ve Erzurum Valisi Cihan Şah'ın kendisine isyan ederek Celaleddin'e sığındığını haber verdiler. Bunun üzerine Alaaddin Keykubat, Eyyubiler ile anlaşarak Celaleddin'i Doğu Anadolu'dan çıkarmaya karar verdi. Derhal harekete geçen Selçuklu sultanı, Erzincan geçitlerini tutmak üzere 10.000 süvariye seferber etti. Eyyubi hükümdarı Alaaddin'in talebini kabul ederek 5 veyahut 10.000 kadar Eyyübi askeri ile Selçuklu'ya destek oldu.

Celaleddin, Alaaddin ve Eşref'in hazırlık yaptıklarını öğrenince mevcut kuvvetleriyle karşılarına çıkmaya karar verdi. Erzurum'dan ordusuyla yola çıkan Cihanşah, Harput'ta Harezm ordusuna katıldı. Trabzon Rum İmparatorluğu da Celaleddin'e destek olarak yardımcı kuvvetler gönderdi. Celaleddin, nezdindeki yaklaşık 40.000 kişilik kuvvetle Sivas'a doğru harekete geçti.

İki ordu Erzincan Akşehir ovasındaki Yaslı Çemen mevkiinde karşı karşıya geldi. Muharrem'in ilk günü Mübariz Çavlı komutasındaki 3000 kişilik bir Selçuklu öncü kuvveti, 700 kişilik bir Harezmşah öncü kuvvetiyle karşılaştı. Harezmşah adlı okçuları, Selçuklu atlılarını mağlup ederek geri püskürtmeyi başardı. Bu sırada Selçuklu ve Harezmşah orduları da toplanmıştı. Selçuklu sağ ve sol kolu Alaaddin Keykubat'ın emriyle ovayı çevreleyen yamaçlardaki Harezmşah askerlerine doğru hücuma geçti. Celaleddin ise bu hücuma karşılık vererek üzerlerine gelen Selçuklu atlılarının doğru karşı hücuma geçti. Celaleddin'in sağ kanadı Alaaddin Keykubat'ın sol kanadını bozguna uğratırken, Melik Eşref'in başında bulunduğu Selçuklu Merkezi de Celaleddin'in merkez kuvvetlerini kırmıştı. Celaleddin'in sağ kanat kuvvetleri Alaaddin'in sol kanat ordularını dağıtmış ve Selçuklu sol kanadı kamplara doğru kaçmaya başlamıştı. Bu sırada Melik Eşref 10.000 kişilik Eyyubi ordusuyla Alaaddin'in sol kanadına yardıma koştu. Celaleddin arkadan saran Eyyubi askerleri Harezmşahlı karşı başarılar elde edince Selçuklu askerleri de geri dönerek Celaleddin'i sıkıştırdı.

Celaleddin'in sayıca üstünlüğünden dolayı savaşı kaybedeceğini anlamıştı. Üstelik merkez kuvvetleri de çökmüştü. Bunun üzerine Celaleddin savaş alanını terk etti. Cihanşah Selçuklular tarafından esir edilirken, nezdindeki isyancı Selçuklu askerleri de esir olarak alınıyordu. Sultanlarının sancağı savaş alanından uzaktı. Harezmşahlılar da savaşı bırakarak kaçmaya başladılar. Harezmşah askerlerinin bazıları Trabzon'a kaçarken, diğerleri de birbirinden bağımsız olarak savaş alanını terk etmişti. Muharebe kesin olarak Selçuklu zaferi ile neticelenmektedir.

Yalçın müdafaa harbi vermek ve eski topraklarını geri almakla yetindi. Moğollar ise bu muharebenin haberlerini çoktan almış ve artık gözlerini Celaleddin'e dikmişlerdi. Tek gayeleri vardı, o da Celaleddin Harezmşah'ı öldürmek. Celaleddin ise Moğolların tekrar geleceğini biliyordu. Tebriz'de iken birçok ülkelere elçiler göndermiş ve kendisine müttefik aramıştı. Lakin hiçbir İslam devleti artık Celaleddin'e güvenmiyordu. Zira o, Alaaddin Keykubat'a söz verdikten sonra onun ülkesini istilaya kalkıştığı için diğer devletler nezdinde itibarını kaybetmişti.

Bu sırada Celaleddin'in keşif için İran'a gönderdiği askerleri Moğol orduları tarafından yakalanıp feci şekilde öldürülmüştü. Moğolların elinden kaçabilen bir iki kişi Tebriz'e gelip Celaleddin'in Moğolların yaklaşmakta olduğu haberini alınca Tebriz'i terk etti. Moğollara karşı koymak için ordularını yeniden teşkil etmeye gayret etti. Bununla beraber mahiyetinde bulunan Nesevi, sultanın memleketin kaybına, kendisinin öleceğine ve bütün varlığının düşman eline geçeceğine ağladığını yazmak suretiyle Celaleddin'in belki de ilk defa hasmından korktuğunu ve içinde bulunduğu psikolojik durumun çok kötü olduğunu kaydetmişti.

Celaleddin, Türkmenlerden topladığı ordusuyla Diyarbakır'a hareket etti. Şehre yakın bir köprünün başında ordugahı kurdu. Gece yarısı gelen bir Türkmen haberci Moğollar hakkında bilgi verdi ve yaklaşmakta olduklarını söyledi. Sultan bu habercinin sözlerine itimat etmemişti. Lakin sabah olduğunda Celaleddin ve ordusu Moğol atlılarının sesleriyle uyandılar. Bu bir Moğol baskınıydı. Kasabada gizlenmişlerdi. Lakin her taraf Moğol casuslarıyla doluydu. Moğollar Celaleddin'in yerini tespit ettiler ve hücuma geçtiler. Celaleddin atına binerek kaçmayı başardı. Fakat mahiyetindeki askerleri Moğollar tarafından katledildiler. Moğollar kasabanın altını üstüne getirerek aradı. Lakin bulamadılar. Celaleddin Harezmşah, atına binip tek başına dağlara doğru kaçmıştı ve söylenenlere göre dağda karşılaştığı bir eşkıya tarafından mızraklanarak öldü.

Celaleddin Harezm Şah'ın Ağustos 1231 vefatının ardından Harezmşah Devleti de fiilen çökmüş oldu. Moğollar istilalarını Anadolu'ya kadar ilerletmiş, Lakin karşılarına onlara Celaleddin'i hatırlatan bir aslan daha çıkmıştı. O da Anadolu Selçuklu sultanı Ulu Alaaddin Keykubat'tı.

Yassı Çemen muharebesinden ve daha sonra Harezmşah Devleti'nin Moğollar tarafından talan edilmesinden sonra Anadolu Selçuklu Devleti ile Moğollar sınır komşusu haline gelmişti. Moğol komutan Çogan da 30.000 kişilik ordusuyla gelip Azerbaycan'ın Karabağ bölgesindeki kışlaklara yerleşmişti. Selçuklu sultanı Alaaddin Keykubat tahta geçtiği ilk yıllardan itibaren Moğol tehlikesine karşı alabileceği bütün önlemleri almıştı. Herhangi bir tecavüze ve istilaya karşı devletin önemli merkezlerinin ve kalelerinin savunmasını güçlendirmiş ve bu yerlerde ek güvenlik önlemleri almıştı. Bununla ilgili de şu sözleri söylemişti: "Her ne kadar haşmeti ve canlar yakan kılıcımız dünyanın etrafını saran bir sur olsa da, yine de hırs ve temah felaketine karşı tedbir almamız gerekir. Çünkü dünya bir karar üzere kalmaz. Onun işi olay yaratmak ve insanlarda keder meydana getirmektir. Artık çalışmamızın ve gayretimizin çoğunu iki renkli zamanın kötü olaylar kazmasını etki etmeyeceği devirlerin kin ve balyozundan uzak kalacağı sağlam bir suru Konya'nın ve Sivas'ın etrafına çekmek için harcayalım." Aynı zamanda Selçuklu ordusunun sayısını ve savaş gücünü artırmak için onu yeni unsurlarla takviye etmişti.

Sultan Alaaddin Keykubat henüz Moğol ordularıyla yüz yüze gelebilmiş ve bu gücü yakından tanıma fırsatı bulabilmiş değildi. Bu askeri güç hakkındaki bilgisi ise çeşitli kaynaklardan duymuş olduğu abartılı söylentilere dayanmaktaydı. Moğol ordularıyla yüz yüze gelmiş bulunan ve birçok kere onunla çarpışmış olan ordu Harezm birlikleriydi. Harezm birlikleri Moğol ordusunu yakından tanımakta olup bu ordu hakkında en gerçekçi bilgilere sahiptiler. Ancak Harezmşahlar ordusu Yassı Çemen'de Selçuklu ordusu karşısında yenilerek dağılmıştı.

Celaleddin'in ölümünden sonra Harezmşah beyleri ve askerleri Anadolu topraklarında kervan soymak, eşkıyalık yapmak gibi işlere girişerek varlıklarını korumaya çalışıyorlardı. Bu durum Selçuklu ekonomisine de zarar vermekteydi. Alaaddin Keykubat'ın elinde iki seçenek vardı: ya ordu gönderip Harezmşah kalıntılarını tamamen yok edecek, ya da Harezmşah askerlerini kendi tarafına çekerek uç bölgelere yerleştirip Moğol saldırılarına karşı deneyimli birlikler olarak kullanacaktı. Sultan ikinci seçeneği seçti. Harezm beylerine zengin vaatler vererek onları ve askerlerini kendi tarafına çekmeyi başarmıştı.

Moğol istilasına karşı doğudaki siyasi güçlerle bir ittifak koalisyonu oluşturmuş ve siyasi yalnızlıktan kurtulmaya çalışmıştı. Eyyübi ailesinden Melike Adile'yi kendisine eş olarak almak suretiyle iki hanedan arasındaki ittifakı dostluk ve akrabalık bağlarıyla daha da kuvvetlendirdi. Anadolu Selçuklu Devleti, Sultan Alaaddin Keykubat'ın aldığı bu esaslı önlemlerle herhangi bir askeri gücün kolay kolay saldırıyı göze alamayacağı, saldırsa bile kolayca ülkesini istila ve işgal edemeyeceği güçlü bir devlet haline gelmiş durumdaydı. Aynı zamanda Moğol beyleri ile bir ihtilafa girmekten kaçınmak ve iki devlet arasında barışı korumak ve devam ettirmek için büyük gayret sarf etmekteydi.

Sultan Alaaddin Keykubat, savaş düşüncesini aklın ve politikanın terazisinde tartıp ölçmesi çok iyi bilen, siyasi kavrayışı yüksek ve geniş ufuklu bir hükümdardı. Onun gözünde savaş bir felaketti. Barış yoluyla elde edebileceği başarı içinde hiçbir zaman kuvvet yoluna başvurmazdı. Ona göre barış, Moğol istilasını durdurabilecek tek ve en etkili çareydi. Moğol hakanı Ögeday Han hakkında duyduğu iyi haberlerden dolayı Sultan Alaaddin Keykubat'a karşı büyük bir saygı duymaktaydı. Üstelik o, Cengiz Han'ın bile kahramanlığa hayranlık duyduğu Celaleddin Harezmşah'a karşı Yassı Çemen'de büyük bir zafer kazanmış ve itibarını son derece yükseltmiş bulunuyordu.

Sultan Alaaddin Keykubat 1232 yılında barış hususundaki niyetini öğrenmek için Ögeday'a bir elçi gönderdi. Keykubat'ın elçisini memnuniyetle karşılayan Ögeday, ona büyük bir gururla, "Biz Alaaddin'in çok akıllı ve sağlam görüşlü bir iktidar olduğunu öğrendik. Kendisi bizzat huzurumuza gelirse ona ikramda bulunuruz. Böylece Sultan da memleketinde hüküm sürer," demişti. Bu davranış sadece Sultan Alaaddin Keykubat'a gösterilmiş özel bir davranış değildi. Moğol hükümdarları kendilerini herkesin önünde boyun eğdiği dünyanın en büyük efendileri olarak görmekte ve kabul etmekteydiler. Bundan dolayı kendileriyle barış ve iyi ilişkiler içinde olmak isteyen her hükümdara bunun bedeli olarak vassallık şartlarını dayatmakta saydılar. Ögeday'ın buradaki davranışı da aynı anlayışı yansıtmaktaydı.

Elçi Selçuklu Sarayı'na dönüp Ögeday'ın sözlerini Alaaddin Keykubat'a nakletti. Bu mesaj başta Sultan olmak üzere bütün Selçuklu devlet adamları üzerinde büyük bir şaşkınlık ve hayal kırıklığı meydana getirdi. Çünkü Ögeday'ın barış ve iyi ilişkiler için ileri sürdüğü şartlar bağımsız iki hükümdar arasındaki ilişkilere hiç benzemiyordu. Bu tamamen metbu-tabi ilişkisiydi. Ögeday'ın bundan amacı da Sultan Keykubat'ın gücünü ve tepkisini ölçmekti. Diplomasi sanatının inceliklerini çok iyi bilen ve uygulayan Sultan Alaaddin Keykubat, Ögeday'ı tahrik etmek, eline koz ve fırsat vermek istemiyordu. Bunun için Ögeday'ın bu onur kırıcı teklifine cevap vermedi. Bu tavır hiç kuşkusuz Ögeday'ın teklifini üstü kapalı olarak reddetmek anlamına geliyordu. Hem Sultan Alaaddin Keykubat hem de Ögeday, kendileri ve rakipleri için imkan dahilinde olan ile imkansız olanı ayırt etmesini çok iyi biliyorlardı. Bu duruma göre onlar birbirlerini denemişler, tartmışlar ve sonunda gerçeği anlamışlardı. Ögeday bu davranışından sonra Sultan Alaaddin Keykubat'ın önünde kolayca boyun erecek bir sultan olmadığını anlamış ve onunla ilgilenmemişti. Bu arada Azerbaycan'daki Moğol ordusu da Selçuklu sınırlarından daima uzak durmuştu.

Ta ki 1237 senesine kadar. Tarihler 1237 senesini gösterdiğinde Anadolu Selçuklu Devleti sultanı Alaaddin Keykubat bir ziyafette zehirlenerek öldürüldü. Böylece Anadolu Selçuklu Devleti içinde bulunduğu tehlikeleri yüksek politik zekası, engin tecrübesi, üstün yeteneği ve cesaretiyle göğüsleyecek tek büyük hükümdarını da kaybetmiş oldu. Alaaddin Keykubat'ın yerine 16 yaşındaki oğlu Gıyasettin Keyhüsrev tahta geçti. Ancak o henüz bir devlet yönetebilecek olgunlukta değildi. Zamanının çoğunu sarayda geçiren II. Gıyasettin Keyhüsrev, devlet işlerini veziri Saadettin Köpek'e devretti. Özellikle onun döneminde ortaya çıkan iki önemli olay Anadolu Selçuklu Devleti'ni dağılma ve parçalanma sürecine soktu.

Bu olaylardan ilki 1240 senesinde çıkan Baba İshak ayaklanmasıydı. Kaçıp gelen göçebe Türkmenler, Baba İshak adı verilen bir derviş önderliğinde Anadolu Selçuklu Devleti'ne karşı dev bir ayaklanma başlattılar. Ayaklanma Doğu Anadolu'da başladı ve kısa zamanda tüm ülkeye yayıldı. İsyancı Türkmenler Amasya ve Sivas gibi önemli kentleri ele geçirdiler. Ayaklanma öylesine büyüktü ki neredeyse bütün Türkmenler bu ayaklanmaya katılmışlardı. Ayaklanmayı bastırmak üzere gönderilen Selçuklu komutanı Amasya'ya girdi ve Baba İshak'ı yakalayıp kale burcuna astı ama isyanı bastıramıyordu. İsyan bastırıldı ama Anadolu Selçuklu Devleti'ni fena halde yıpratmış oldu.

Baba İshak ayaklanmasının Anadolu Selçuklu Devleti'ni iyice zayıflattığını gören Moğollar, Anadolu'yu işgal etmeye karar verdiler. Moğol orduları Doğu Anadolu'ya girerek Erzurum'u işgal ettiler. Daha sonra Selçuklu ordusu ve Moğol ordusu Sivas'ın doğusundaki Kös Dağ'da karşı karşıya geldi. I. Gıyasettin Keyhüsrev'in komutasındaki Selçuklu ordusu sayıca fazla olmasına rağmen yanlış savaş taktikleri yüzünden ağır bir yenilgi aldı. Moğollar bu zaferden sonra Erzincan, Sivas ve Kayseri gibi kentleri ele geçirdiler ve yağmaladılar. Anadolu'da tam bir baskı kurdular. Koydukları ağır vergiler halkı çok zor durumda bıraktı. Moğol baskısının yanı sıra artan Bizans saldırıları, siyasal cinayetler, doğal afetler ve salgın hastalıklar devleti büsbütün sarstı. 1308 senesine gelindiğinde ise Anadolu Selçuklu Devleti tamamen ortadan kalkmış ve yerini beyliklere bırakmıştı.