📱

Get Our Mobile App

Take your business learning on the go!

Download on the App StoreGet it on Google Play

Perdesiz Aşk -Sebepler @Mehmedyildiz

Hayalhanem33:11

Transcription

Zamanın birinde Habib Baba diye bir zat var. Çok ihtiyar, çok yaşlı bir zat kafasına koymuş bu İstanbul dolaylarından, ta Kanuni Sultan Süleyman dönemi, yürüyerek Hicaz bölgesine gidecek; yani kutsal topraklara, Mekke'ye, Medine'ye gidecek. Neyse diyorlar ya, Habip Baba bu yaşta gidilir mi? Gidilir diyor, yani gönderecek olan Allah diyor. Tam böyle yanılıyor olabilirim, bir daha siz de bakarsınız herhalde. Konya dolaylarında bir kervansarayda diyor ki: "Ben şu kervansaraya biraz dinleneyim," diyor. "Ömer, dinleneyim, bir abdestimi tazeleyeyim. Oradan kutsal topraklara tekrar ufak ufak adım alayım," diyor.

O esnada da tam Konya'da dolaylarında Kanuni Sultan Süleyman tebdil-i kıyafet; yani kıyafet değiştirmiş, halkın arasına karışıyor. Diyor ki: "Halkın bir derdi var mı? Bir sorunu var mı?" diye aynı kervansaraya denk geliyor. Habip Baba bir giriyor, Kanuni'nin askerleri, yeniçerileri kervansarayı komple kapatmış, hamamına girmişler, bir güzel eğleniyorlar, keyif ediyorlar, kimseyi de almıyorlar. Yani bir nevi biraz zulüm ediyorlar. Yeniçeriler, Habib Baba geliyor. "Hancı, benim girmem lazım." "Sen giremezsin, yeniçeriler kapadı." "Yani yeniçeri buradayken seni bırak, kimseyi almazlar ya nasıl almazsınız? Almak zorundasınız, alırsın, almazsın." Habib Baba diyor: "Abdest alacağım," diyor, "yani burada elime alırım suyu başa dökerim," diyor, "beni alacaksın," diyor. Eninde sonunda aldırıyor, diyor ki: "Beni ellemeyin, ben şu köşede giderim," diyor. "Seyit, içerideki yeniçerileri de rahatsız etmem." Tabi yeniçeriler vur patlasın, çal oynasın; o esnada Kanuni geliyor, aynı kervansaraya içeri bir giriyor, tabi hancı: "Dur, nereye?" falan filan diyor. "Ben padişah, tebdil-i kıyafete geldim," diye. Hancı: "Ya Sultanım falan ses etme," diyor, "yeniçerileri kontrole geldim." "Beni elleme, ben şu köşede bakacağım," diyor, o Habib Babayı görüyor. "Şu babanın köşesinde ben de bir güzel," diyor, "abdestimi alacağım," diyor. Neyse giriyor hamama padişah da orada. Ya baba ne yaparsın, ne edersin, Habib Baba anlatıyor işte şuradan geldim, Hicaz'a gideceğim, şöyle böyle. Padişahla çok hoşuna gidiyor, ya diyor baba diyor, "senin evin yetişmiyor, ver sana ben bir kese atayım," diyor, alıyor Habib Babayı, keselerken başlıyor muhabbete. Ya baba diyor: "İstemez misin sen de sırtını padişaha dayasan? Şu yeniçeriler gibi içeride eğlensen, içerde keyifetsen, bunlar gibi her yerde namın yürüse, girdiğin yerde istediğini etsen. İstemez misin böyle bir padişaha kul olsan? Bu yeniçeriler gibi böyle eğlensen?" diyor. "Evlat," diyor Habip Baba, "ben öyle bir Sultana kul oldum ki, dilerse Sultan'a sırtımı kese attırır," diyor. Habip Baba için koca bir Padişah da olsa sebepten başka bir şey değil. Bütün icraat sahibi ve yylemleri yaratan bir Allah olduğunu biliyor.

Bizim problemimiz burada, biz sosyal hayata çıkıyoruz, bir Allah'ın varlığını, bir Allah'ın faaliyetini, bir Allah'ın icraatını, adım attığımız anda biz unutuyoruz. Yani bir tesiri veren sosyal hayatta bir Allah yok. Dua edince, ihtiyacın olduğunda, el açılan bir Allah var. Ama sosyal hayatta yok. Doktora gidiyorsun, doktorun önünde iki büklüm, niye şifayı doktor veriyor değil mi? Bir ilaç kullanıyorsun, konu komşuya anlatıyorsun, ya bu ilaç var ya o kadar iyi ediyor ki, Allah nerede burada? Allah yok. Daha sonra canın sıkılıyor, huzur istiyorsun, hanımına sarılıyorsun, çoluk çocuğunu öpüyorsun, hani huzuru yaratan Allah nerede? Burada da Allah yok. Bizde bu noktada ciddi bir problem var. Bizler sebepleri neredeyse putlaştırma noktasına gidiyoruz. Eski zaman müşriklerinden 300 tane putları var, böyle dua ediyorlar, işte şifa istiyorlar, soylu bir eş istiyorlar, çocuk istiyorlar, tabi zaman zaman çıkarıyorlar, putları havalandırıyorlar. Abi şimdi rutubetli bölgede yosun tutuyor, daha sonra böyle birden akıllarına bir dua giriyor. Hemen irmikten put yapıyorlar, açıyorlar ellerini dua ediyorlar, işleri bitince tanrıyı yiyorlar. Yani şimdi eski zamanda bakıyorsun, şura çok ince insanlar birilerinin onların taleplerini karşıladığını hissetmiş. Ama yanlış yöne gidip, putlardan bilmişler. Allah'ın sıfatlarını bak çok ilginç. Ebu Cehil, Resulullah döneminde en çok problem çıkaran adam, öyle değil mi? En çok sorun çıkaran zalimin önde gideni. Belki cehennemin en dibindeki adam, biliyor musun? Ebu Cehil bir Allah'a inanıyor, yani bir Allah yok demiyor, kafir gibi çok garip. Ebu Cehil'in sıfatı müşrik; yani şirketten, ortaktan aklınıza gelsin. Şirk koşan demek. Ebu Cehil diyor ki: "Evet bir Allah var," diyor, "ama ben çocuk istersem bu puta giderim," diyor, "sağlık istesem bu puta giderim," diyor, "huzur mutluluk istersem bu puta giderim," diyor. Yani Cenab-ı Allah'ın esmasını ve sıfatlarını tutup diğer putlara bölüştürüyor; yani o eyleme birinin yaptığını anlamış. Ama doğru yere intikal edememiş. Şimdi biz de günlük hayatta bir Allah var desek, her içimiz daraldığı anda eşe git, dosta git, rakı masasına git, iddaa oyna, sigaraya vur, içkiye vur, ama huzuru verenin Allah olduğunu inkar et. Şimdi ben söylüyorum, Ebu Cehil'den ne fark kaldı? Şimdi sen bir Allah var de, La ilahe illallah de, La Rezzaku illallah de, ondan başka rızık vericide yoktur öyle değil mi? Ama sıkıştığında patronun önünde iki büklüm kal. Şimdi Ebu Cehil'in o sıfatından, eyleminden bir farkı kaldı mı? O da bir Allah var diyor, ama rızık tanrısı bu diyor, sen de diyorsun: "Evet bir Allah var ama bana rızkı da bu verir," diyorsun. Bunları deme sayımız arttığı gün Firavun'dan farkımız kalmaz, biliyorsun.

Firavun 400 yıl yaşadı, 400 yıl boyunca Firavun'a tırnağı kırılmadı, dişi kanamadı, oturunca yavru deveyi yiyor. Adam 40 günde bir tuvalete gidiyor, ya vücut o kadar sağlıklı ki 40 günde bir tuvalete gidiyor. Abdest bozmaya böyle gözünden yaş akmış bir adam değil, 400 yıl boyunca. Daha sonra biliyorsun, ilk 30 yıl Musa Aleyhisselam o sarayda kalıyor, sonra on yıl Medyana gidiyor, sonra geliyor. Peygamberlik inmiş, diyor Firavun'a: "Ben peygamberim, bana biat et," diyor. Firavun diyor ya: "'Ben öyle peygamber getirmedim' ki," diyor, kendini ilah görüyor, ilah yani o yapılan espri var ya o gerçek, Firavun kendini ilah görüyor. Diyor: "Ben öyle bir peygamber göndermedim ki," Musa (a.s) asayı bir vuruyor. Koca ejderha alt çenede sarayın bir kısmı, üç çenede bir kısmı tamam diyor: "Elleme," diyor. Daha sonra Musa Aleyhisselam çıkınca 70.000 büyücü topluyor, 70 bin büyücü diyor ki: "Bu Musa'nın yaptığı büyüdür," diyor, "siz 70 bin kişi onu büyüsünü bozacaksınız." İçlerinden bir tane uyanık çıkıyor, diyor ki: "Ben onu bir uyurken seyredeyim," diyor. Uyurken bir bakıyor, asası duruyor yanında. Diyor ki: "Bizim büyümüz uyuyunca bozulur, bununki bozulmuyor, bu büyücü değil bu peygamberdir," diyor, ayıkıyor hemen. Ama diğerlerine Firavun müsaade etmiyor, haber vermesine. Yetmiş bin büyücü ile Musa Aleyhisselam kapışıyor dışarıda, abi bunlar bir büyüler yapıyor, şehir şehir malzeme doluyor yılanlar saraylar böyle koca koca, hatta bir ara Musa Aleyhisselam da çekiniyor. Korkuyor biraz, daha sonra vahiy iniyor: "Ya Musa endişe etme ben en büyüğünü sana vereceğim," diyor. 70.000 büyücü büyüsünü bitirdikten sonra, Musa Aleyhisselam asayı bir fırlatıyor, 70.000'nin birden bütün büyüsünü yutuyor asa geri eline geliyor. Ama Firavun'u döndüremiyor, neden yıkılmaz, geri dönülmez bir yola gidiyor. Sen o sebebi put belle, öbür sebebi put belle, öbürünü put belle, daha sonra kimin soyundan olacaksın. Firavun'un soyundan olup gidecek o mesele, bu yüzden sebeplerin perde olduğunu unutuyoruz.

Bugün bir cümle üzerinde duracağız, bir cümle. Bediüzzaman diyor ki: "Ey esbap-perest gafil, bir şeyde perest geçiyorsa tapma manası vardır." Esbap ne demek? Sebep demek. Peki esbab-perest ne demek oluyor? Sebeplere tapan gafil. Gafil ne demek? Çevreden habersiz olma durumuna gafil deniliyor, değil mi? Kişiye gafil, eyleme gaflet deniliyor, doğru mu? Baştan alıyorum cümleyi: "Ey esbab-perest gafil, sebepler yalnız birer perdedir," diyor. Bak şimdi, sizin evinizde perde var mı? Siz perdeyi ne için kullanıyorsunuz? Göz girmesin, değil mi? Bence namus, göz, güneşten de önce geliyor, öyle değil mi? Evime başka gözler girmesin, kimse evime ilişmesin, doğru mu? Şimdi bak burada benim bir evim olsa, ben de şöyle bir tane perde çeksem, beni arkadan görebiliyor musunuz? Şimdi görmemeye devam edin beni, şöyle bir tane perde geliyor, şu bardağı tutuyor, havaya kaldırıyor, geri aşağı indiriyor. Şimdi arkada beni görebiliyor musun? Beni göremiyorsun, perde var arkada. "Bu bardağı havaya kaldırıp tekrar yere indiren nedir?" dedim. Bana ne cevap zorundasın? Perde demek zorunda, çünkü arkada gördüğü bir şey var mı? Başka bir şey yok. Sebepler neydi? Yalnız birer perdedir. Şimdi bu bardağın havaya kalkması için neler lazım bakalım; birincisi, bak şu an bardak havaya kalkmıyor, niye? Bardağı havaya kaldırmak için ilim bilmek lazım, yani bardağı yandan tutacaksın, yer çekimine zıt üçüncü kuvveti uygulayacaksın, doğru değil mi? Ardından bu bardağı havaya kaldırabilmek için kuvvet lazım. İlmi olarak biliyorsun, eyleme dökmen lazım, ne lazım? Kuvvet lazım. Üçüncü olarak irade; yani irade, tercih etmek, canını istemek demek. Ben bunu kaldırmayı, bunu kaldırmaya tercih etmem lazım. Hayat sahibi olmayan bir şey bunları yapabilir mi? Şefkat gerekli mi? Şefkat olmasa bu bardağı kaldırıp, ya bu memede de su lazımmış deyip, bilmeden bana verebilir mi? Veremez. Peki size soruyorum, az önce gördüğünüz şu perdede, şu saydığım özelliklerin hangisi mevcut? İlim mi, irade mi, kuvvet mi, hayat mı, şefkat mi? Mademin hiçbiri mevcut değil, bak şimdi bir tane çörek otu yediğini düşün, çörek otunda hadis var. Resulullah Aleyhisselam buyuruyor: "'Ölüm hariç her şeyi şifadır, devadır'," diye hadis var. Çünkü çörek otunda nanoteknoloji var, mesela grip ilacı içtin, grip bölgesine gider, çörek otu öyle değil, nerede sorun varsa orayı bulur. Nanoteknolojiyi yaratmış Cenab-ı Allah. Ayrıca çörek otunda antioksidan diye bir özellik var, bak çok garip, ne demek abi antioksidan? Mesela sen yemek yediğin zaman gıda çıkarıyorsun, da hücrede çıkarıyor, senin yavrun gibi düşün hücreyi de, hücreye gıda giriyor mu? Giriyor. O çıkanlar var ya onlara serbest radikal deniyor, o serbest radikalleri karaciğere götürmeye antioksidan deniliyor. Bu kadar çörek otunda var mı antioksidan? Var. Şimdi soruyorum, bu çörek otunda bunları bilecek ilim var mı? Tıp ilmini mi almış? Şifa ilmini mi almış? Kimya laboratuvarına mı girmiş? Biyolojiyi mi almış? Bu çörek otunda o yerlere gidebilecek ve bunları yapacak kuvvet var mı? Bu çörek otunda beni tanıyıp beni tercih edecek bir irade var mı? Bu çörek otunda bir hayat var mı? Bu çörek otunda aman dur, Mehmet'in böbreğine bir şey oldu da bir el atayım, diyecek şefkat var mı? O zaman çörek otu yalnız bir perdedir, yalnız bir sebeptir ve bütün sebepler sadece perdedir. O zaman bu eylemin arkasında bu icraatı yapan, çörek otu bunları yapmaya muktedir değilse bu icraatı yapan perde arkasında kim var? Bir Allah olmak zorunda.

Ben bir gün yaylada bir adamın bahçesine girdim. Adamın şeftalisi böyle ama karpuz gibi, şeftali kafam kadar, böyle iştahlandım. Dayı dedim: "Ver bir tane, parası marası," dedim. Dayı: "Şimdi ben buna tatlı dedim, sen gübreden mi bu tadın geldiğini söylüyorsun?" Dedim: "Biz sebeplere o kadar müptela olmuşuz ki, biz gerçekten sebebin bize o lezzeti verdiğini düşünüyoruz." Toprağı kazsan hiç bir renk yok, karpuzun dışı yeşil, içi kırmızı. Armudun sarısı yeşili, elmanın sarısı yeşili, domatesin kırmızısı yeşili, biberin envai çeşit rengi, nereden geldi bu renk? Ağzına toprağı atsan tükürürsün, bu ne biçim tat? Diye elma ayrı tatlı, şeftali ayrı tatlı. Tam Mehmet portakalı ısıracak, limon demedim, tam Mehmet portakalı ısıracak, limon demiyorum. Tam Mehmet portakalı ısıracak, Cenab-ı Allah diyor ki: "Bu Mehmet beni de elma gibi zanneder, bari dilimleyip çıkarayım ki, üstüne sıçratmasın beni," diyor, portakallı ama. Akılsız, şuursuz, ilimsiz, iradesiz, şefkatsiz toprakta bunları bilebilecek bir güç görebiliyor musun? Demek ki toprak yalnız perdedir. Seni güneş ısıtır mı? Güneş beni ısıtır diyorsun ha, buz seni üşütür mü? Emin misin? Bak şimdi, Risale-i Nur'da bir cümle var ama bugün ders bir 30 dakika sürecek, ama yemin ediyorum hayatınızın en önemli derslerinden biri olacak. Bak şimdi Bediüzzaman diyor ki: "'İzzet ve azamet ister ki' izzet azamet büyüklük sebepler perde darı desti Kudretullah aklının nazarında," diyor. Yavuz Sultan Selim Han büyük bir padişah değil mi? Bir bölgeye köprü yaptırsa kendi mi yapar? Yoksa memurlarına sebep mi kullanır? Memurlar, neden? İzzet azameti onu gösterir, doğru mu? Sen Yavuz Sultan Selim Han'la görüşmek istersen pat diye girebilir misin? Giremez. Ne gerek? Perdeleri, sebepleri gerek. Aynen öyle de Cenab-ı Allah'ın melekleri perde, memurlar, bir portakal ağacı onun rezzak memuru, annen, annen Cenab-ı Allah'ın şefkat memuru. Cümleyi baştan alıyorum: "'İzzet ve Azamet ister ki sebepler perde darı destek kudret dolu aklın nazarında tevhid ve Ehadiyet Allah'ın birliği Tevhid ve Ehadiyet ister ki sebepler ellerini çeksin tesiri Hakiki'den.'" Gerçek tesir yalnız Cenab-ı Allah'ta. Olmasaydı, Hz. İbrahim'i yakan ateş canı istediğinde yakmaya devam edebilirdi. Demek ki güneşin ısıtma eylemini an an yaratan yalnız Allah'tır. Birisi bana dedi ki: "Abi sen bu sinekmiş, güneşmiş, ısıymış bunlarla niye uğraşıyorsun?" dedi ya? "Bunlar küçük şeyler, Allah bu küçük şeylere bakar mı?" dedi. Allah o küçük dediği şey için adamı cehennemden çıkarmam, diyor, çıkarmam.

Bak, Allah'ın işleyiş metodolojisini anlayalım. Bize bir el sallasana, bir tane kameraya el salla, biliyorum sığmakta zorlanıyorsun ama istersen ben salonu sana döndüreyim, bize bir el salla. Görünüyor mu? Görünüyor, salladın mı? Abi isim alabilir miyim? Ahmet abi, eli sallayan Ömer mi? Evet diyorsun, Ömer'in bu eli sallaması için hangi sinir sistemini kullanacağını bilmesi gerek, hücrelerin günlük gıdasını aldığını takip etmesi gerek, vücudun fizyolojik yapısının ve hangi kas sistemlerinin el sallaması için gerekli olduğunu bilmesi gerek, dünyadaki karbon döngüsünü %1 olarak devam etmesini ve kalanın dış basınçla kireç taşı olarak denize akmasını sağlaması gerek, dünyanın 1670 kilometre kendi ekseninde bir 108.000 kilometre güneş sistemi ekseninde ve 400 milyar Samanyolu galaksisinde ki gezegenlerin tespih taneleri gibi birbirine çarpmadan devam edecek ki, bu adam el sallasın. Sen şimdi diyorsun ki: "Ömer el salladı, bunları yaptı," diyorsun. Öyle mi diyorsun? Vallahi alırım seni buraya. Bak, bizde cüzi irade var, içeride bir istek arzu sen onu harekete geçiriyorsun, bütün eylemleri Allah yaratıyor. Yoksa el sallama gibi bir eylemde dahi bu kadar fonksiyonel bir sisteme hakim olması zaruri olan bir insan, nasıl yapacak bu işleri? Şurayı tekrar söyleyeyim, çok önemli. Bu cüzi irade dediğin şu değil, içeride bir arzu sistemi çalışıyor. Cenab-ı Allah da bütün hareketleri yaratıyor, iyiye gidene iyi yaratıyor, kötüye şerrine gideni de şer bir şekilde yaratıyor, ama mesuliyet kimde? Kişinin talebinde. Şimdi bu gözle baktığın zaman senin işindeki patron, sana işini veren patron nasıl ağacın dal eliyle sana portakal veriyor, patronun eliyle de rızka bir sebep veriyor, ama sen Cenab-ı Allah'ın sosyal hayata bağlamadığından dolayı, patronunu gözünde o kadar putlaştırıyorsun ki, patronuna minnet ede ede Rabbini unutuyorsun ya. Bu yüzden iş yerinizde, ortağınızda, işiniz düşen bir yerde onlara minnet etmeniz caiz değil, onlara dua etmeniz uygundur. Ona minnet et, öbürüne minnet et, onu putlaştır, ondan sonra iş çıkılmaz hale geliyor. Zaten dünyaya geliş amacımız bu, bir eylem yaşadın. Mesela trafikte bir adamla çarpıştın, kavgaya başladın, şimdi seni yaratan bir Allah var, doğru mu? O adamı yaratan aynı Allah mı? Peki eylemi yaratan aynı Allah mı? Peki vakadan haberi var mı? O zaman diyor ki: "Zarfı aç mazrufu," sen perdeyi kaldırmıyorsun ki, Cenab-ı Allah bana ne buyurmuş göresin. Sebepleri kaldır aradan, zahir olsun yaradan. Burayı göremiyoruz. Bak çok önemli bir konuya daha değineceğim, bunu beraber tekrar edeceğiz. İki kelime, İslami kelime, birisi manayı isim; yani cisimden aklınıza kalsın, görünen cisim. Öbürü de manaya. Birinci kelimeyi tekrarla, ikincisini tekrarla, manaya bak şimdi. Hiç kafelerde çay falan içtin değil mi? Böyle vanvejin olur kafelerde, yani delikli delikli yapıştırıcı değil mi? Siz de reklamcısınız, kullanıyorsunuz. O vanvejin böyle delikli delikli olur, ilk bakarsın böyle, elde nargile çay içen bir adam görürsün, bir dayı böyle ya biraz dikkatli bakayım dersin, yapıştırmanın deliklerinin arkasında kafenin içinde de bir insan olduğu gözükür. "AA," dersin, "içeride de birileri varmış." Senin ilk baktığında vanvejin anladın değil mi? O delikli yapıştırıcı senin ilk baktığında sadece resmi görmene, manayı isim; yani cisim deniyor. Deliklerin arkasında, olayın içinde, kafenin içinde, bir insan olduğunu görmene, ona da manayı harf deniyor. Bak şimdi adam çocuğu alıyor, çocuğu seviyor, öpüyor, kokluyor, bu manayı isim, doğru mu? Ardından çocuğu sevgisinden dolayı çocuğu dünyaya çalıştırıyor, üniversitesini, eğitimini, eşini, düğününü hepsini en güzel yapıyor. Ama Rabbine namaz kıl diyor mu? Mârifetullah ilmi mevcut mu? İmanı billahi var mı? Bunlarla ilgilenmiyor, neden? Manayı isimde çocukta takılmış, çocuğu Cenab-ı Allah'ın yarattığı manayı harfe gidememiş, ve gidemediğinden Ebu Cehil gibi bu da bunu putlaştırmış. Var mı ufak çocuğu olan? Kaç aylıktı ağabeyciğim? 7 aylık diyelim mi? 7 aylık sizin bebeğiniz, kız erkek, ismi neydi? Ahmet. 8 ay önce kime çizdirdiniz? 8 ay önce onu burnunu, gözünü, kulağını dirhem dirhem çizen sanatkarın adı Cenab-ı Allah ise, sizler emanetçiden başka bir şey olamazsınız. Madem o çocuğun emanetçisisin, anne baba perdesiyle o çocuğu dünyaya halk etmiş. Sen kendini Firavun gibi ilah belirleyip, kendi istediğin gibi büyütemezsin. Allah nasıl istiyor? Aynen öyle büyütmek zorundasın o çocuğu. Ondan sonra bakıyorsun ne sohbet var, ne Kur'an var, ne hizmet var, hiçbir şey yok yani. Şimdi hanım ilk seviyor, manayı isim, yani cisim, görünüşte yahu bu hanımla senin ahiret birlikteliğin var, sonsuz hayatın var, sonsuz hayata refika-i hayatın olacak. Sana bu da Cenab-ı Allah'ın verdiği bir emanet, işler buraya neden gidemiyor? Manayı isimde takılıp manayı harfe geçilmediğinden dolayı. Aynı iş yerinde de öyle, günde belki 50 liraya 10 saat 12 saat ciğerimizi patrona satıyoruz. Onu Rezzak belirliyoruz, manayı isimle ama bu zamana kadar. Zaten bin tane isimle iş değiştirmişsin, bunları değiştirmede o gibi diğerleri de her biri birer sebep. Sen Allah'ı razı ettiğin anda, bunun gibi bütün manayı isimleri kaldırıp, manayı harf olarak sana rızkını vermeyi garanti ediyor zaten. Bizler sürekli manayı isimde takılı kaldığımızdan dolayı, mesela düşün. Şimdi atıyorum, ben iki tane güzel şey anlatıyor, diye sallayın, ya şu kardeşiniz de manayı isim, bu olmaz, Allah irade buyurduktan sonra karıncayla gene anlattırır bu hakikatleri. O yüzden bana, patrona, Ali'ye, Veli'ye hiçbirine minnet etmeniz caiz değildir. Ancak birbirimize dua edebiliriz, doğru mu? Çünkü ben, sen, hanımın, işin, araban, yoldaşın, akraban, anan, baban bütün bunlar yalnız birer perdedir. Eğer onları perde gibi görmezsen, annenin şefkatine baktığında, manayı cisim, o şefkati yaratan bir Allah var deyip, manayı harfe gidemezsen, bu yolculuğun sonu Firavun meşrebiyle bitecektir. İşin sonu korkunç bir dava kaybedilebilir.

Şimdi ben şuraya çok özen gösteriyorum, gerçekten mesela Allah'ın izni nihayetiyle Cenab-ı Allah bu dini yücelteceğini beyan ediyor bizlere, doğru mu? Biz de dua ediyoruz, acaba bize de hizmetçi olarak kullanır mı? Ama temel problem hep buralarda; yani bizler Cenab-ı Allah'ın varlığını sosyal hayatta uyarlayamadığımızdan, yani Mekke evresini, imana hakikatleri evresini, yaşayamadığımızdan dolayı Medine evresine, işin sosyal hayat boyutuna bir türlü geçemiyoruz. Bu yüzden bir insanın imana hakikatleri dersi alması farzı aynıdır, bireysel farzdır, kişinin her birinin ayrı mesul olduğu bir durumdur ya bu. Ben cümleyi tekrar hatırlatayım: "Ey esbab-perest gafil, sebepler yalnız birer perdedir." Şimdi çayıra çimene çıktığımızı düşün, böyle mis gibi yeşillikler arasında yağmur taneleri başlıyor inmeye. Şimdi biz sebep olarak o yağmuru ne indirdi diyoruz? Bulut indirdi, diyoruz. Doğru mu? Abi o bulut da 23 trilyon ton su var, 23 trilyon ton su taşıyacak bir nakliye şirketi var mı tanıdık? Bu nasıl bir nakliyeci ya? Bir de icraatını bitiriyor, görüntü kirliliği olmasın diye. Şimdi Cenab-ı Allah öyle yapmıyor, ama damla damla hiçbirini birleştirmiyor, neden? Her bir yağmur damlasının aynı elektrik özelliği var, artı ise artı, eksi ise eksi, bu yüzden aynı elektrik yüklüler birbirini iteceğinden dolayı hiçbiri havada birbirine birleşmiyor. Peki bir şey daha sorayım, 12. kattan kafana taş atsam ne yaparım? Yarar, böbreğinden çıkarırım, doğru mu? O yağmur tanesi o tepeden nasıl buradan delip buradan geçmiyor? Cenab-ı Allah limit hız diye bir şey yaratmış, o yağmur tanesi bir yerden sonra sürtünme kuvvetiyle limit hızına ulaşıyor, o limit hızından sonra hızlanmıyor, pamuk gibi tenine dokunuyor, Rabbini hatırlatan bir sebep oluyor. Ya ona şükreden Mümin olacaksın, ya da onu buluttan bilen bir Ebu Cehil olacaksın, orası sana kalıyor. Bak bir şeye daha değineceğim, şu sebepleri iyice deşelim. Sosyal hayatta kullanamıyoruz, yani şimdi mesela bilimsel makalelerde yer çekimi kuvveti diyorlar, değil mi? Gravity kuvvet. Şimdi, yer mi çekiyor yani? Gök mü itiyor, ne oluyor? Nasıl oluyor? O iş yer mi çekiyor? Şimdi, ben şuraya bir tabela astım, dedim ki: "'Burada sigara içmek kanunen yasaktır. 100 lira verirsin," dedim. Sigarayı bırakma son günü, derin bir çekti, bir de söndürdü. Şurada yazılı olan kanun sana suç, ceza kesebilir mi? Kesemez. Ne lazım? Ceza kesecek memurlar gerekli. Aynı sigara içene 100 lira ceza yazan kanunun iş yapmadığı gibi, yer çeker diye bir kanun da iş yapmaz. Yer çekimi dediğin olay, Allah'ın Kayyum ismidir. Bütün eylemler gibi yer çekme eylemini, yani ne olacak? Allah it diye emir verse, gök itiyor mu diyeceğiz? Bu sefer de bütün kanunlar gibi, ve o kanunların iş yapmadığı gibi, yer çekim eylemini de yaratan yalnız ve yalnız Cenab-ı Allah'tır.

Bu dersten sonra hayat bana bayağı bir garip gelmişti. Şöyle bir gün çiçek suluyordum, aldım elime tohumu, dedim ki: "Ya Rab, ben hiçbir işe yaramayan bu tohumu, hiçbir işe yaramayan bu toprağa koyup, hiçbir işe yaramayan bu suyu üstüne döküp, hiçbir işe yaramayan güneşe çıkarıyorum," dedim. O kadar çok sebeplerin perde olduğu insanın gözüne geliyor ki. Yaşanılan bütün hadiseler kişiye perde gibi gözüküyor, o zaman ne yapalım hiç eylemde bulunmayalım mı? Hayır, bulunacağız, o eylemler fiili dua oluyor; yani sen bir gün taksi çağırmak istiyorsan, onun duası Yasin okumak değil, onun fiili duasını Cenab-ı Allah böyle yaratmış yani. Şimdi bu sebepler perdedir dedim ya, bugün biraz ders 5-10 dakika uzun olacak, ama konu çok önemli. Bu sebepler perdedir konusu, bize bakan bir yönü daha var. Bak şimdi, hizmet dairesinde hizmet eden insanların yaptığı hatalardan dolayı Cenab-ı Allah'ın onları uyarmasına şefkat tokadı deniliyor. Cenab-ı Allah o kişi dairede kalsın diye bir tokat vurur, bir tokat vurur, şefkat tokadı, şefkat tokadı, adam anlamıyor mu? Zecr tokadı vurur gönderir. Kalpleri mühürlenenler ayeti var ya, işte zecr tokadı ona bakıyor yani. Cenab-ı Allah idrak etsin diye, nasıl annelerimiz küçükken bize vuruyordu, değil mi? Onu yapma, sana zarar verir diye. Aynen öyle, Cenab-ı Allah da böyle şefkat tokadı vuruyor bize. Şimdi ben uzun süre düşündüm, dedim ki: "Ya," dedim, "buraya birileri geliyor ve sürekli birileri gidiyor." Yani benden ötürü gelse bu adamlar, ben birilerini buraya getirmek istesem, ilk olarak kendi ailemi, kendi sülalemi, kendi yakınlarımı getirmeye çalışırım, ama deniyorum deniyorum, onları getiremiyorum, tanımadığım geliyor, geliyor, anladım ki buraya bu adamları getiren ben değilim, bu adamları buradan gönderen gene ben değilim. Bak şimdi, hazır mısın? Yavuz Sultan Selim'i düşün tekrar.

7 yıl boyunca Saltanat sürmüş bir padişah, 11 vezirin kellesini almış abi. Birçoğunun ihanetten değil, savaş kaybediyor diye; onun kellesini almasa, arkadan gelenler kaybetmeye devam edecek. Çünkü Mehmet. Şimdi 11 vezirin kellesini alan bir padişah, sen de onun yeniçerisisin Ahmet abi. Bir gün Yavuz Sultan Süleyman'ın çocuğu oluyor, sen de müjde veren askersin. Gidip diyorsun ya, "Sultanım tebrik ederim, bir erkek, bir oğlun oldu" diyorsun; hiç eli boş gönderir mi seni? "Al bakalım Ahmet bu külçe altın sana" diyor. Sen de "Lazım değil, sende kalsın" deyip geri atıyorsun. Abi seni ne yapar? Oyar seni değil mi? O kellenden salata yapar. O adam seni, Yavuz Sultan Selim Han gibi bir sultanın dahi geri verdiğini çevirmek ölümle sonuçlanırken, bu kapıyı açan madem Allah'tır, madem içeri sokan Allah'tır, sen bu kapıyı bulup, bulmamış gibi müstahri davranırsan; yani "Benim senin cennetine ihtiyacım yok, ben dini başka şekilde de hallederim" deyip Cenab-ı Allah'a ukalalık etmiş olur musun? Olmaz mısın? İşte o ukalalıkların sonucu yediğin darbelere şefkat tokadı ile yoğurur.

Şu kardeşiniz çok gördü bak bu şefkat tokadını. O kadar güzel arkadaşlar geldi ki, bak kardeş "Burayı açan biz değiliz, burayı Rabbim nasip ediyor." Miraç abi, ben seni dışarda ömrümde görmüş değilim, ama bak burada Allah nasip etti; demek seni getirmeye sebep ben değilim yani, sebep bile değilim düşün, demek Allah senin buraya gelmeyi istiyor, bir şekilde. Madem buraya getiren Cenabı Allah, ona ukalalık etmemek lazım. Bir kardeşe defalarca dedim, "Kardeşim yapma etme, bak bu daireyi Allah vermiş. Yavuz Sultan Selim Han'ın örneğindeki gibi çıkarsan ukalalık olur, bu işin neticesi şefkat tokadı olur" diye. Geçenlerde mesaj attı, "Benim vaktim yok diye gelemiyordum, abi çocuğumuz 47 kromozomlu down sendromlu çıktı, öleyim mi? Öldüreyim mi? Alim mi? Aldırayım mı?" Kafayı yiyor, bir saatini ayırmadığına sebep 35 yıl boyunca aralıksız bebek bakmak zorunda kalacak.

Başka bir tanesini uyardım, "Evleneceğim" diye tutturdu. Kardeş evlen de daha bu işe 1 hafta olmuş gireli, şu Kur'an hakikatlerini bir anla, Cenabı Allah razı olacağı bir iş bul. Yok evleneceğim, yok şey yapacağım. Bak bu kapıdan alan Allah, bu kapıdan böyle sırt dönüp gidersen Şefkat Tokadı yersin, yapma böyle. Birinci haftada boşanılır mı? Soruyorum sana? Birinci haftada, birinci haftada boşanılır mı Miraç abi? Soruyorum sana. Başka bir tanesine, "Kardeşim gel, yapma, etme," yok işte o da istikbal endişesi, şeytanın en güzel tuzaklarından biri. "Rezzak Allah değildir, bunlar Rezzak'tır" deyip, gelecek endişesi verir adama, "Nasıl iş yapacağım, nasıl onu kuracağım" deyip, debelendi gitti, kanser oldu, bitti. Bu mudur ya? Bu mudur abi yani? Nasıl sebeplerin perde olduğunu anlayamıyoruz, görüyor musun yine? Diğer o imtihanı yaratılan sebepler, onlar da birer perde Sedat, bunları göremiyoruz.

Azrail Aleyhisselam Turgay abi, bugünkü dersi tekrar ediyorum çok önemli, lütfen şöyle derin bir Bismillah çekin, tekrar teyakkuza geçin abi. Azrail Aleyhisselam Cenab-ı Hakk'a münacat edip demiş: "'Kabza Ervah vazifesinde, ruhların kabz edilmesi, alınması vazifesinde, senin kulların benden küsecekler" demiş, şekva edecekler. Ona cevaben denilmiş: "Senin vazifene, Azrail'in vazifesine hastalıkları ve musibetleri perde yapacağım, ta kullarım senden şikayet etmesin diye." Demek hastalık ne oldu abi? Perde oldu. Eğer onlar perde olmasaydı, ne olacaktı kullar? Direkt Azrail Aleyhisselam'a isyanda bulacaktı. Ama ne oluyor şu Fırat'ın suyu akar, serindir, oyunu ne yapıyor? Fırat aldı gibi görüyor, o yol trafik canavarını Allah belasını versin. Ne oluyor? Trafik canavarı aldı gibi görüyor. Demek ki hastalıklar, kazalar, ölüm sebebi olarak aklınıza gelen ne varsa, bunların her biri birer perde, onun ötesindeki Azrail Aleyhisselam, o da bir perde, onu da anlayalım mı Turgay abi?

Bak şimdi burası benim hayatımı değiştiren bir yer abi, tekrar ediyorum Abdurrahim abi, lütfen dikkatinizi çok iyi verin. Biliyorum yoruldunuz, ama cennet ucuz değil, cehennem dahil lüzumsuz değil. Lütfen direnin, bu çok önemli bir ders. Sarf ilmi var abi, kelime çekim bir de nahiv ilmi var. Kelimelerin önde arkada olmasına göre ilişkisini kuran bir ilim abi, sarf ve nahiv ilmini okuyan bir medrese talebesini şimdi bak. Turgay abi, neredeyiz? Bir medresedeyiz Ahmet abi, başrolde kim var? Sarf ve nahiv ilmini okuyan bir medrese talebesi var. Vefat edip, nerede vefat ediyor Ali abi? Medresede ne yaparken Tanju? Sarf ve nahiv ilmini okurken, vefat edip, kabirde Münker ve Nekir'in, Azrail nerede? Allah Azrail perdesini kaldırıyor. Bak çok dikkat et, Azrail var mı meselede? Baştan alıyorum iyi dinle. Sarf ve nahiv ilmini okuyan bir medrese talebesinin vefat edip, kabirde Münker ve Nekir'in "Men Rabbüke?", yani senin Rabbin kimdir? Diye suallerine karşı, şehitler öldüğünü biliyor muydu? Kendini medresede zannedip öldüğünü biliyor mu? Kendinin medresede zannedip nahiv ilmiyle cevap vererek "Men müptedadır yani özredir, Rabbi ki onun haberidir eylemidir, müşkül bir meseleyi benden sorununuz bu kolaydır." Kime diyor diyerek hem o melaikeleri, hem hazır ruhları, hem o vakayı müsaade eden, orada bulunan bir ehl-i keşf-el kubur velisini yani kabrin altını göremedi, bu Bediüzzaman Said Nursi oluyor, güldürdü ve rahmeti ilahiyi tebbesüme getirdi.

Bir gün İbnü'l-Arabî, 1200'lü yıllarda yanılmıyorsam Şam taraflarında abi insanlara sinirleniyor, abiş ve bağırıyor, "Sizin taptıklarınız benim ayağımın altındadır" diyor. Kaan abi, insanlar diyor ki "Bizim taptığımız Allah, Sen Allah mı ayakları altına aldın?" diye öldürüyorlar İbnü'l-Arabî'yi. Ardından Yavuz Sultan Selim Şam bölgesini ele geçiriyor ve İbnü'l-Arabî mezarını arıyor abi, Şam'da bir dağın tepesine gömüyorlar. Bölgeye soruyor, esnafa soruyor, çobana soruyor, kimse bilmiyor. Çobanın biri diyor ki, bu arada İbnü'l-Arabî diyor ki: "'Sin şına girdiği zaman mezarım buluna'" diyor. "Sin şına girince mezarım buluna" diyor. Bak dikkat et, sin Yavuz oluyor, Yavuz'un simgesi işareti şın da Şam demek oluyor. Yavuz Şam'a girince "Mezarım buluna" diyor. Yavuz soruyor sağdan soldan, ses yok. En son çobanın biri diyor: "Padişahım ben onun mezarını bilmem ama, şurada bir otlak bölge var, hiçbir koyunumuz oradan otlamaz" diyor. Yavuz diyor: "Anladım" diyor, "Oradadır" diyor, kazıyor, İbnü'l-Arabî mezarını buluyor. Ya diyor İbnü'l-Arabî "Neden öldürdüler?" diyor. Ya padişahım diyor, "Zamanında insanlara meydan okudu, 'Sizin taptıklarınızın ayağımın altındadır' dedi" diyor. "Bunu nerede söyledi?" "Padişahım şurada söyledi" diyor. Kazın bakalım, bir kazıyorlar abi, külçe külçe altın çıkıyor, aşağıda meğer o altınlara tapanlar var ya, sizin o taptığınız altın benim ayağımın altındadır, demek istemiş. Cenab-ı Allah hariç işiniz, hanımınız, çocuğunuz dahil içinizde ve içimde neye tapan varsa, bunların hepsi İbnü'l-Arabî'nin ayağının altındadır, bilesiniz. Sen tecelli eylemezsin, perdede ben variken, şartı ishale vücudundur, adim olmak bana. Allah rızası için El Fatiha.