📱

Get Our Mobile App

Take your business learning on the go!

Download on the App StoreGet it on Google Play

Eski bir cezaevini anne-babası için kütüphaneye dönüştürdü | Adnan Bali'nin ilham veren hayat öyküsü

Oksijen TV53:10

Transcription

Tek dolar bile tasarrufum olmadı demiştim. 2018 kriz konuşması sırasında. O zaman da millet şöyle dedi, böyle dedi, bilmem yok. Ayşe teyze hikayeleri falan filan uydurdular. Onun yerine ulusal paramdan iyi geçinirim.

Bu 2018 konuşmanıza dair bir şey soracaktım. Bir gece öncesinde gözyaşı dökmüşsünüz.

Doğru. Gözümün yaşını tutamadım gerçekten. 1940'lı yıllarda İslah'de sadece ortaokul varken, lise yokken yani o ortaokulun tek kadın öğrencisi annem. Özel idare memuru. 104 köy muhtarı var. Hepsi erkek. Hepsi fosur fosur sigara içer. Önünü iliklerdi böyle erkekler grup halinde geçerlerken. Ondan sonra da ben de sürekli olarak annem adına ne yapabilirim, ne yapabilirim düşüncesi vardır. Ve Sabiha Aziz Bali İlçe Halt Kütüphanesi böyle doğdu. Ben bir kitabı adeta çiğnerim yani okurken ve o kitapla benim aramda kurulmuş özel bir bağ olur artık. İşte Dostoyevski mesela Suç ve Cezayı ilk defa okumam da o yıllara liseye gider. O da işte komünist Rıza diye ifade edilen fizik hocamızın bize madem ders çalışmıyorsunuz gidin bir Suç ve Ceza okuyun, Dostoyevski okuyun, kızları bile daha rahat tavlarsınız filan demişti.

İşe yaradı mı peki onu sorayım tavlama konusunda.

Yaradı vallahi.

23 Nisan 1963 yılında Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramında Gaziantep İslahiye'de bir bebek doğdu. Eğitim hayatına Cumhuriyet İlkokul ve Ortaokulunda başladı. Her ne kadar ODTÜ'den mezun olduysa da ilk önce Atatürk Üniversitesi'ne gitti ve kariyerine halen çalışmaya devam ettiği Cumhuriyetin kurucusunun kurduğu bankada, Türkiye İş Bankası'a başladı. 10 yıl boyunca yürüttüğü Genel Müdürlük görevinden sonra şu anda bankanın ve Şişe Cam'ın yönetim kurulu başkanlığına devam ediyor. Bugün Adnan Bali ile birlikteyiz. Adnan Bey hoş geldiniz.

Hoş bulduk. Teşekkür ederim. Hayatınızın bu kadar Cumhuriyet ve Atatürk'le kesişmesi sizce nasıl bir tesadüf? Kısmet mi diyelim?

Ya da şimdi bir kere 23 Nisan'dan başlamak lazım. O çok özel, güzel bir gün. Dolayısıyla ilk denk geliş o.

Eee, diğer kısımlar tabii insanın hayatında isimlerin, doğduğunuz evin ilginç e o an için bilemeyeceğiniz ileride hangi gelecekle, noktayla, denk gelişle, tevafukla buluşacağını bilemeyeceğiniz boyutları var. Eee, hayat böyle biraz değişik sürprizli bir şey. Steve Jobs'ın ifadesiyle işte noktalar geriye doğru birleştirilebiliyor. İleriye doğru birleştirilmiyor. Demek ki işin kaderinde böyle bir şekilde bu yolculuğun durakları olabilecek yerler varmış. Eee, ama siz böyle hepsini art arda dizince ben de çok etkilendim gerçekten. En sona sonunda gelip İş Bankası gibi doğrudan cumhuriyetimizin kurucusunun kurduğu bankanın bu seviyelerde hizmet verebilecek bir imkanın çıkması memnun olduğum bir hayat diyebilirim. Bayağı böyle beşiğinize sanki not bırakılmış gibi yani resmen böyle bir hayatınız olmuş gerçekten.

Şu anda biz burada Sabiha Aziz Bali Kütüphanesindeyiz. Gaziantep İslahiye'deyiz. Anne ve babanızın ismini verdiğiniz bir kütüphane burası. Az önce de siz aslında bir 500 lise öğrencisine bir konuşma yaptınız.

Ve sonrasında eee, buraya geldik biz de. Eee, bugün aslında sizin için biraz da belki duygusal bir önemi de var. Babanızın ölümünün seneyi devriyesi. Biraz bu kütüphane nasıl oldu? Biraz annenizden, babanızdan bahsedebilir misiniz?

Tamam. Tabii ki. Annem çok okuyan, gelişime çok açık. Bugünkü formasyonumuzda hakikaten çok önemli katkısı olan bir figürdü. Ben hep ifade ederim. Ben annemi kitap okuyan bir figür olarak tarifliyorum, görüyorum, hatırlıyorum. Mesela beş çocuk yetiştiriyor. Yaşlar birbirine çok yakın. Onun zaten o yıllarda o kadar meşakkatli ödevleri var ki bu konuyla ilgili ama benim aklımda kalan hali yine kitap okuyan hali. İşte ifade ederim hep elektriğin olmadığı ya da kesildiği dönemlerde duvardaki gaz lambasının ışığında örneğin Kemal Tahir'in Devlet Ana'sını okuyan 1970'lerde İslah'de bir kadından bahsediyoruz. Müthiş bir hadise. 1940'lı yıllarda İslah'de sadece ortaokul varken, lise yokken yani o ortaokulun tek kadın öğrencisi annem. 17 kişilik sınıfta bir tek annem var.

Hepsi erkek. Geri kalanı.

Evet. Geri kalanı erkek. Eee, sonra işte yıllar yıllar sonra ancak lise gelebildi. Annem ortaokul mezunu ama hakikaten çok yetişmiş, gelişmiş bir kadındı. Okurdu. Biz mesela bunlar da güzel şeyler kanaatimce. Doğum günlerinde, yılbaşlarında falan birbirimize aile üyeleri olarak anneme kitap alırdık, verirdik. Yani kitap hediye etmenin ben o zaman çok normal sıradan bir şeymiş gibi görünüyordu ama şimdi ben kıymetli bir şey olduğunu daha iyi anlıyorum. İsimlerden, denk gelişlerden bahsettik ya demin. Benim ismim Adnan Menderes'ten gelmiş. 60'lı yılların ilk yıllarında doğan çocukların hepsi eğer ismi Adnan'sa zaten oradandır. 70'li yılların ikinci yarısında doğan Bülentlerin Bülent Ecevit olduğu gibi. Biraz aile dedem dedem Demokrat Partili'ymiş. Üzülmüş tabii şeyin Menderes'in asılmış olmasına, katline ve bunun üzerine ben ortaokuldayken merak ettim. Bu kişi kim? İsmini aldığım kişi bir öğreneyim diye. Ve o sırada üniversitede okuyor dayım. Ona bu konuda ben ne okuyabilirim dedim. O da bana Şevket Süreyya Aydemir'in Menderes'in Dramı diye tuğla gibi bir kitabını gönderdi. Şimdi aslında ortaokul çocuğu bakın gene işte tevafuk dediğim şey. Eğer o isim ve o merak duygusu olmasaydı ben Menderes'in Dramı gibi Şevket Süreyya gibi bir yazarın kitabına ortaokul çağı çocuğu olarak nasıl başlayabilirim? Okudum. Çok romansı, çok güzel bir kitaptır o. O kitabı bitirdiğimde o kapağının son sayfalarında yazarın başka kitaplarının da şeyi vardı, tanıtımı vardı. O sırada orada Suyu Arayan Adam kitabını gördüm Şevket Süreyya'nın. Ve Suyu Arayan Adam isminden dolayı benim ilgimi çekti. Suyu arayan ne acaba diye. Sonra aradan zamanlar geçti. Tabii çok iyice olgunlaştıktan sonra onların kadrocu hareketin bir parçası olduklarını öğrendim. Yani Şevket Süreyya ile sınırlı değilmiş. Vedat Nedim Törler, Yakup Kadirler falan. O beni biraz daha erken cumhuriyete gelirkenki daha doğrusu Osmanlı'nın son dönemindeki modernleşme çabalarına doğru götürdü. Ve ben ODTÜ'ye geldiğimde inanır mısınız? Normal değil aslında. Ben İttihat Terakki ve erken cumhuriyete kadarki yakın siyasi tarihi bitirmiştim. Temel eserlerin hepsini okumuştum. Yani hatta o zaman arkadaşlarla konuşurken falan o kitabı bu kitaba atıfta bulunduğum zaman "Sen filozof musun? Nedir bu? Niye bunlara bu kadar şey yaptın?" falan diye. Pink Floyd'u şunu bunu sonra öğrendim ama bunları bunları önce gençlik ateşi daha başka şeylere çünkü gitmesi lazım kapanın.

Aynen. Aynen. Ama şunu söyleyeyim işte Dostoyevski mesela Suç ve Cezayı ilk defa okumam da o yıllara liseye gider. O da işte komünist Rıza diye ifade edilen fizik hocamızın bize madem ders çalışmıyorsunuz gidin bir Suç ve Ceza okuyun. Dostoyevski okuyun. Kızları bile daha rahat tavlarsınız filan demişti.

Evet. O da çok tatlıymış o önerisi. İşe yaradı mı peki? Onu sorayım. Tavlama konusunda.

Yaradı vallahi. Bir sonucu olmadı da yaradı.

Rıza Hocaya buradan teşekkür ediyoruz.

Aynen. Aynen. Allah selamet versin. Şimdi kitaplar dünyası bu.

Evet.

Buraya peki hangi altyapıyla geldik? İşte annemin bu konudaki şeyi. Babam da öyle yani. Babam da üç sınıflı ilkokul mezunu. Bu adamcağız bir köy çocuğu. Almanya'da işçi olarak çalışmış. 60'lı yılların başında ben daha 2,5 yaşında falanken gitmiş. Maden ocaklarında filan çalışmış ve yani bence son derece zeki bir tarzla şunu çözmüş. O toplumun dilini iyi kullanabilirse ancak orada tutunabilir. Onun için daha gider gitmez cebindeki Türkiye'den getirdiği sınırlı parayı daha para kazanmış falan değil. Sınırlı parayı bir üniversitenin açtığı, onun da özellikle altını çizerdi, bir üniversitenin açtığı dil kursuna yatırıyor ve çok kısa süre içerisinde işte grameriyle, artikeliyle ben çok güzel Almanca konuşurum diye övünürdü. Biz de biraz pek bilmiyoruz Almancayı ama öyle değildir galiba diye düşünüyorduk. Sonra yıllar yıllar sonra ben onu Almanya'ya götürdüğümde Almanya'daki genel müdürümüz restorandan çıkıyoruz dedi ki ya Aziz amcanın bu nasıl bir Almanca ya? Dedi. Nasıl dedim? Bir hafta geçince biraz da böyle kaldık. Orada iyice aktive oldu. Hatırladı birçok şeyi. Yağmur yağıyormuş. Yağmur yağıyor demiyor. Yağmur çisildiyor diyor Almanca. Yağmur çisildiyor diyor adam. Kaç yıl sonra e Almanya'da. Yine orada mesela Türk Alman.

İkna oldunuz o zaman artık yani.

Evet. Evet. Türk Alman iş adamları örgütünün düzenlediği bir konferansa konuşmacı olarak gitmiştim. O çerçevede götürdüm babamı da yıllar sonra.

Döndükten sonra ilk defa sizinle birlikte mi gittim? Nasıl hissetti? Duygulandı bir şey ya. Müthiş bir şey. Çok ağladık.

Öyle mi?

Tabii tabii tabii. Çünkü şöyle düşünün yani öyle tabir edeyim. Atların dişine bakılır gibi sınırda muayene edilerek, çırıl çıplak soyularak gelip maden ocaklarındaki konteyner türü yerlere istiflenmiş insanların çalıştığı bir yerden sonra benimle beraber o gururla geldi. Gittiği, çalıştığı, bulunduğu mekanlara gittik, gezdik kendisiyle. Müthişti yani. Eee, babamın da böyle bir şeyi var yani bir nasıl söyleyeyim? Pratik. O da okurdu ve anlatır. Dini bakımdan da çok derinliği yüksekti okuduğu eserler filan itibariyle. Dolayısıyla böyle bir altyapı devralıyorsunuz. Doğduğunuz ev çok önemli bir şey. Yani olumlu ya da olumsuz unsurları açısından çok kritik bir şey. Elinizde de değil. Hangi eve doğduğunuz. İşte İslahiye gibi o zaman düşük nüfuslu 10.000 11.000 civarında nüfusu olan bir yerde Güneydoğu kasabası imkanlar kısıtlı. Pek bir şey yok aslında ama şu sağlanılan ortam ve hadiseye baktığınız zaman da bambaşka bir tablo çıkıyor ortaya. Kütüphane var evde. Biz kütüphane diyoruz daha doğrusu. Kitaplık var. Önünde bir şeyimiz var. Masa yuvarlak masa. Orada gelir öğrenciler ders çalışırlar. Şey yaparlar. Kuralları var.

Sizin evde.

Evet. Evet. Kuralları var. Kitaplar alınacak. Alındığı yere geri koyulacak. Öyle üzerine yazı yazma çizme falan filan şeyleri yok. Ama kendi yazar çizer okurken not alır. Ben de öyleyim. Ben de okurum.

Evet. Sizin aldığınız notlara dair çok yani postitler, notlar, notlar, notlar.

Ben bir kitabı adeta çiğnerim yani okurken ve o kitapla benim aramda kurulmuş özel bir bağ olur artık. Ve unutmam mümkün değil. Yeri geldiğinde bölüm bölüm şey yaparım, çıkarırım. Mesela geçenlerde oldu bu şey. Mete Tuncay'ın Türkiye'de Tek Parti Yönetiminin Kurulması diye bir kitabı vardır. 1984'te okumuş olmalıyım dedim. Gittim buldum. Şeyde açtım. Evet. ODTÜ'de 1984'te okumuşum ve bir şey azınlıkların servetleriyle ilgili bir konu aklıma geldi. Bir YouTube'da bir şey izlerken. Oradan dedim ki Mete Tuncay'ın kitabında bununla ilgili bir bölüm vardı. Kitabın orta bölümünü biraz geçe sağ sayfada altta altlarda bir yerdeki bir paragraftı bu dedim. Ve gittim orayı sayfaya buldum.

İnanılmaz mı?

Buldum, okudum. Doğru. Aynen öyle. Fakat sonra dedim ki ya ilgimi çekmişti bu kitap ya şunu bir daha bir elden geçireyim. Bakın işte o okuma sayesinde çünkü yanında önem derecesini gösteren bir yıldız, iki yıldız, üç yıldız ünlem, notlar, bir sürü detay başka yerlere mesela bilmem kaçıncı sayfaya atıfta bulunup burayla çelişiyor gibi filan gibi böyle şeylerle o işte beyindeki nöral bağları böyle ilişkisel kurduğunuz zaman unutma diye bir şey olmuyor. Ve döndüm bu defa 45-50 dakikada belki 500 sayfalık kitabı şöyle bir geri atabildim. Şimdi burada mesela Atatürk'ün de çok sayıda kitap okuduğunu öne çıkarırlar birçok yerde. Bana göre doğru bir şey değil o. Çok sayıda kitap okumak değil mevzu. Bize bize kitap sayısını maksimize etme görevi vermediler doğduğumuzda. Ama ilgi alanlarınız, tutku duyduğunuz bir şey için derinleşmek adedini arttırmaktan şeydir, kıymetlidir. Buraya getireyim konuyu. 2019'da annemi kaybettik ve o biraz daha ani oldu. Bir beyin kanaması neticesinde oldu. Beklediğimiz bir dönem değildi. Bayram günüydü. Bayram ziyaretine gelecekleri karşılayayım diye şey yaparken bir beyin kanaması oldu ve bir süre uzun olmayan bir süre hastanede Antep'te yattı. O sırada yani anladık gidişatın şey olmadığını. Ondan sonra da ben de sürekli olarak annem adına ne yapabilirim, ne yapabilirim düşüncesi vardı. Çok da üzülüyordum yani gerçekten çok üzülüyordum. Anneme ayrı bir.

Bu arada annenizin mesleğinden bahsetmediniz.

Özel idare. Özel idare memuru. Köylere bakar, muhtarlara bakar. 104 köy muhtarı var. Hepsi erkek. Hepsi fosur fosur sigara içer. Bu kadıncağız onlara destur da verir. Ve İslah'de de ombudsman gibi hakemliğine başvurulacak bir ağırlığı var.

Çekinilen birisi miydi?

Çekinilir. Yani önünü iliklerdi böyle erkekler grup halinde geçerlerken falan filan. Karşılaştırma bir şey sizin için öyle olmalı. Bir de şöyle yani bir tek ombudsmanlığına işte adalet duygusuna falan güvenilen değil. Aynı zamanda müthiş de şey var. Bir terbiyevi bir rolü de var. Mesela eşlerini dövenler ya da düzensiz hayat yaşayanların kadınlar gelip anneme şikayet edebiliyorlardı. Beni çok etkilemiştir bu. Devlete gidemiyorsun. Devlete gittin mi başına ne gelecek sonra adam tarafından biliyor kadın. Şikayet mi ettin bilmem ne diyeb o yüzden baya tabii ama Sabi ablasına gelebiliyor ve annem de o adamları çağırıp bir güzel destur verirdi. Sonra da sonra da o kadınlar şunu hatırlarım hiç Sabi abla ipek gibi oldu derlerdi. Böyle bir fikir. Şimdi ben bunun üzerine ne yapayım, ne yapayım, ne yapayım ve içim de yanıyor tabii.

Filan. Bir aklıma tabii ki kitap, kitap ve kütüphane. Çünkü onun şeyi o bize, bize de bizim formasyonumuza da yaptığı en büyük katkı o. Onun üzerine ne yapalım ne yapalım? Belediye başkanımızla gezerken o dedi ki bu cezaevi ihtiyaca yetmez hale geldiği için taşındı. Başka yere şehir dışında bir cezaevi kuruldu. Burası boş dedi şu anda. Bu da o da bu da tevafuk. İşte bizim evimiz şurada. Annemin 60 yıldan fazla ömrü orada geçti ve burası çıkıyor. Burada 12 Eylül öncesi olaylar nedeniyle ağabeyimin yattığı cezaevinin koğuşu var. O koğuş şu anda muhafaza ediyoruz. Orada duruyor yerinde. O laftan lafa giriyorum ama o koğuşta da yatarken üniversite kitaplarını yanında götürüp çalışıp oradan çıktığında sanki dershane burası.

Ya müthiş bir hikaye gerçekten.

Ondan sonra İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi'ni o suretle kazandı. Hatta ben koğuş yapılırken dedim ki abi dedim fotoğrafları da koyalım güzel olur dedim. İşte kendisinin fotoğrafları var filan çekilmiş fotoğraflar var. Volta atarlarken şöyle böyle.

O da dedi burası dedi Harvard mı dedi? Cezaevi dedi ya sonunda dedi güzellenecek ne tarafı var bunun dedi. Ondan sonra dedim o zaman gölgeleyelim öyle koyalım madem öyle isteniyorsun dedi. Tamam tamam dedim gölgeledik ya. İslahiye küçücük bir yer. Herkes herkesi bilir. Geliyor insanlar bu defa gölgelenmiş ya güya resim. Aa, Lütfü abi diyorlar.

Gene gene deşifre oldu gitti yani o dönemler. Bakın başka bir şey aklıma geldi şimdi. O da bu Türk sosyolojisi, Türk insanını iyi anlamak, iyi incelemek lazım. Böyle çok kolay hakir görülme hatasına düşmemek lazım. Böyle biraz okumuşlarda bu eğilim görüyorum da onun için söylüyorum. O girdiğinde koğuş ağası diyor ki beyler bu çocuk bizden farklı. Biz buraya cami ulusundan bizi alıp getirmediler ama bu çocuk bizden farklı. Bu çocuk ders çalışacak, bulaşıkla, şunla bunla bilmem neyle uğraştırılmayacak. Ya voltayı ayakkabısız attırıyormuş ses olmasın diye.

Tespih çektirtmiyorlarmış. Cıt cıt çıt çocuğun dikkatini bozar bilmiyorum.

Biraz sinir olmuş olabilirler abi.

Olaüstü y yok yok y yok y yok. Onlar onu evlat gibi işte orada gelip mezun edecekler yani. Evet. Ondan sonra ve olağanüstü bir hadise.

Ben hemen belediye başkanımıza dedim ki tamam bunu şey yaparız. Adalet bakanımıza gittim anlattım. O da çok heyecan duydu ve çok beğendi. Hemen dedi şey yapalım filan dedi. Yani ben bir tek şu kalıcı bir şey olsun, ilçe halk kütüphanesi olsun, hay yani resmi kimliğiyle devamlılığı olsun, bütün ne gerekiyorsa onu bütün şeyiyle biz karşılayalım, yapalım. Bir tek ismi de isimlerini verelim diye. Babam hayattaydı o zaman. Onun da ismini verdik ki yaşta o zaman bayağı ileriydi. Eninde sonunda onu da mukadder işte kaybedeceğimiz. Böylelikle iki isim bir arada yaşasın diye. Ve Sabiha Aziz Bali İlçe Halk Kütüphanesi böyle doğdu. Annemin de seneyi devriyesine yetiştirdik. Açıldığı güstihliğimi ve huzurumu anlatamam. O güne kadar çektiğim o kayıptan dolayı duyduğum boşluk, huzursuzluk, üzüntü hepsi yok oldu. Açılıştan sonra mezarına gittim. Konuştum yarım saat falan kendiyle. Ben %100 inanıyorum. Ruhu şad oldu burada. Şimdi çocuklar filan ders çalışıyorken, okuyorken falan olağanüstü bir şey bu. Yani hayatta dönüp geriye baksam kurumsal manada yapılan işler var. Onlar ayrı bir mevzu ama kişisel anlamda yaptığım işler açısından geriye dönüp baksam bundan daha müsterih olduğum, bundan daha fazla bahtiyar hissettiğim bir şeyim yok. Çünkü bazen içimden şöyle geçiyor. Ya bu kameralar filan konuyor. Telefonlardan, uygulamalardan da izlenebiliyor ya. Buranın bir öyle bir düzenini kurdursam da telefonumda olsa gece gündüz arada bir baksam baksam oraya diye.

Ben 20'li yaşlarımın ortalarındayken o zaman çalıştığım kurum beni sizin fotoğrafınızı çekmek için görü neden bendim bilmiyorum. Şu anda iş kulelerine geldim ben Levent'te. Çok heyecanlıyım tabii yani ben de küçücük bir çocuğum yani o zaman.

Hatırlıyorum söylemiştim bir kere.

Anlatmıştım. Neyse o detaylara geçiyorum. Çok heyecanlıyım filan. Yani yukarı çıktığımda siz beni o kadar büyük bir pozitiflikle güler yüzle karşıladınız ki, çok etkilendim. Ondan sonraki yıllarda da hep sadece bana karşı değil tabii ki bu gördüğüm kadarıyla herkese karşı hep böylesiniz. Şimdi bunu kişisel bir hikaye olarak anlatmadım. Ben neden anlattım? Ben o çektiğim fotoğrafları buldum.

Ay çok güzel.

Bir tanesinde odanızdaki Fenerbahçe formanızın yanında gururla bir fotoğrafınız var. İkinci fotoğrafta çocuklarınızın bir şey köşede duran fotoğraf çocuklarınızın fotoğrafı var. Köpeklerinizin var.

Fotoğrafı vardı.

Bir de şunu çekmişim. Babanızın size genel müdür olduğunuz olurken söylediği sözü çerçeve edip koymuşsunuz. E şimdi buraya girdim baktım o tabela burada girişte duruyor.

Var. Evet.

Neydi o söz?

Suyun oluğu büyüdü. Dikkat etmeden de araya sızabilir haram. Aman dikkat et sızmasın oğlum diyor. Suyun oluğu büyüdü demek. Yani artık sorumlulukların arttı. Eski dikkatin yetmez diyor haramın sızmaması için. Onun için bir tur daha dikkat edeceksin. Şimdi bu yönetim açısından, hak hukuk açısından, kul hakkı açısından bir sürü şey barındıran bir şey. Ben de baba dedim bunu çerçeveletip arkama koyacağım. Bütün iş hayatım boyunca da bunu gene aynı şekilde uygulamaya devam edeceğim dedim. O o sözdür ve Allah rahmet eylesin ya bize bir değerler sistemi armağan ettiler. Yani çocuklara da söyledim. Bu yetiştiğimiz küçük ortam değerler sistemi açısından son derece şeydi. Lütufkardı. Bize her şeyi sundu diyebilirim. Ve herkes herkesi tanıdığı için herkes herkes için doğru ve yanlış olan da adeta bir denetçi gibi böyle hem hami hem sahiplenme hem aynı zamanda terbiyevi bir çıta. Yani çok güzel bir şeydi. Zenginin, fakirin arasında yaşam biçimi açısından çok büyük farklar yoktu. E yani varlıklı olan da varlıksız olan da 3 aşağı beş yukarı benzer hayatlar yaşıyordu ve zenginler zenginliğini başkalarının gözüne sokmaktan utanırlardı. Şimdiki gibi böyle üçüncü taraflar için mutluluk gösterileri yapılmazdı. Sosyal medya üzerinden şuradan buradan bilmem ne. Fakirler de fakirliğinden utanırlardı. Fakirliğinden utanıyor değillerdi. Acınacak duygu yaratmaktan utanırlardı. Çünkü gururluydu insanlar her şeyiyle falan. Yani ben bu küçük yerlerde yetişmeye de özel bir önem atfederim ve birlikte yaşlanan bir toplumdur. O muhittir. Birbirinizi bilirsiniz. Gençlik halini, çocukluk halini, evlenmeden önceki evlendikten sonra onların çocuklarını. Bu korkunç bir şey. Şimdi ben mesela şuraya geldim. Bende bir değişik bir iç huzuru var şu anda. E yani geldiğimde de bütün o zamanın arkadaşları falanlar toplu böyle bir araya geliyoruz. Davul zurnalı falandı.

O kadar.

Tabii. Davul zurnalı şunlu bunlu filanlı yemekler yeniyor.

Günlerce sürüyor anladığım kadarıyla.

Yok o kadar değil ama öyle yani bizim şimdi böyle çok elit görüldüğümüz çevrelerde o görüntülere erişilse bu muymuş denilebilir yani.

Peki Adnan Bey biraz öğrencilik hayatınıza dönmek istiyorum sizin. Önce isterseniz biraz bir o üniversiteye giriş şeyinizden biraz bahsedebilir misiniz?

Tabii. İyi öğrenciydim bir kere onu baştan söyleyeyim. Yani inek değildim ama iyi öğrenciydim. Hayatımda hiçbir ödevimi yapmadan sokağa çıkıp oyun oynamadım. Önce onla o sorumluluk kısmından bağımı koparttım. Zihnimi rahatlattım. Ondan sonra istediğim kadar rahat rahat iç huzuruyla oynadım. Bunun gene bir disiplin mevzu olduğunu düşünüyorum. Derslerde çok küçük yaştan bu yana not tutma alışkanlığım yüksektir. Hep dersi derste dinledim. Not aldım. Notları da aldığım haliyle bırakmam. Eve gelirim. Renkli kalemlerle onları şematik olarak yeniden temize çekerim.

Kitap okumanıza çok benziyor aslında. Kitap okuma şeklinize.

O aslında bu yöntemellik neyi getiriyor biliyor musunuz? Dersi her an çalışmış ve her an sınava girebilir hazırlıklı oluyorsunuz. Mesela sınav tarihi geldiğinde benim o düzenlenmiş notlarıma geri dönmem işte 30 yıl sonra dönüp de bir kitabın bir yerini hatırladığın hali orada düşünün. Bir de zihin daha henüz remboş. Bellek bellek oldukça kapasitesi geniş falan. Güzel güzel. O şekilde çalışarak şey yapardım. Yani çok böyle büyük zamanlar harcamam gerekmiyordu okulun dışında. ODTÜ'de de ders notlarım benim kapışılırdı. Öyle yok. Öğrenciliğim bu şey bakımından yani yöntemsel çerçevede beni hep destekleyen biçimde yürüdü gitti. ODTÜ'de de ilk başladığımda zorlandım.

Aslında ODTÜ'den önce bir Atatürk Üniversitesi'nde bir diş hekimliği maceranız var sizin.

Evet. Tam macera. Evet.

ODTÜ'de diş hekimliği şey Atatürk Üniversitesi'nde ilk girdiğim sınavda oraya girdim.

Erzurum. Erzurum'da ve çok soğuk acayip yani Güneydoğu'da yetişen bir çocuk için iklimden tutun birçok bakımdan uyum sağlanması zor bir yer. Bir de kan görünce bayılacak birisi, filmlerin o sahnelerine bakamayan birisi gitmiş diş hekimliği okuyacak falan. Sonunda hemen o maceradan çıktım tabii geldim.

Yani bilinçli olarak burada ben artık bunu yapamayacağım.

Yapacım dedim. Bıraktım geldim burada tekrar top oynayarak, antrenman yaparak, ders çalışarak ODTÜ'ye girdim. Ama Atatürk Üniversitesi'ne girdiğim sınava ODTÜ'de girmiştim ve çok özenmiştim o zaman. Ama özenirken de şöyle yani bizim gibilerin okuyacağı bir okul değil. Keşke daha iyi okullardan mezun olsaydık da burada okusaydık diye iç geçirdim ben.

E daha varlıklı bir ailenin çocuğu olsaydınız, kolejlerde okumuş olsaydınız yine aynı kişi olur muydunuz sizce?

Olmazdım bence. Ben buna biraz kafa yormuş birisiyim. Güzel bir soru. Şimdi birçok şeyi devralan ve zaten kendilerinde ayrı özel bir efor sarf etmesi gerekmeyecek kadar varlıklı ailelerin çocuklarını benim tabirimde bir rehavet tuzağı teslim alıyor. Çocuk her şeyi var. Üstüne bir şey eklemek marjinal olarak zor ve ihtiyaç da yok ayrıca. O zaman bir rehavet halidir bu. Bu bizi bu kadar disiplinli, bu kadar mahcubiyet kaygılı, bu kadar sıradan razı olmama iddialı bir şeyden saptırırdı büyük bir ihtimalle. Eğer öyle bir varlık sahibi olsaydık. Diğer taraftan öbürü de çok temiz değil. Böyle alttan zincirlere adeta kıra kıra gelenlerde de bu defa bir hırs tuzağı olabilir. Hırs tuzağı da en az öbürü kadar tehlikeli hatta belki de daha tehlikeli bir şey. Ben neler yaptım? Bu başka dengelerle, başka dinmişliklerle, olgunluklarla, değer sistemleriyle dengelenmediği sürece bence çok tehlikeli bir şey.

Biraz daha kötücül ötekine göre, rehavet tuzağına göre, daha.

Rehavet tuzağına göre, çok daha etrafı için hele ben bunun benim profilimde insanlar için bir risk oluşturduğunu fark ettiğimi sanıyorum. Onun onun onun içinde insan zaaflı bir yaratıktır.

Kendimize hiç atfetmiyor olsak bile hepimizde her şeyin ortalama yüzdesi kadarı var.

İçine düşmeden çok anlaşılmıyor.

Hiç kimse muaf değil. Hiç kimse. Mangalda kül bırakmıyoruz. Şöyle böyle böyle de ama girdin mi katmanları şöyle kaldır şalları. Hakikatin özü aynıdır. Dolayısıyla orada mutlaka terbiyevi ayrı bir şeyden geçmeniz lazım. Dengeden geçmeniz lazım. Şu anda içinde bulunduğum hayatın bana sunduğu konforların tekine bile bağlılığım yok. Hepsi çıkabilir hayatımda.

Bir tane bile.

Evet. Ben onların hiçbirinin olmadığı, çok daha mutlu yaşamların olduğu bir çocukluktan geliyorum. Dolayısıyla olmuş olmamış en kıymetli telefonum, ilk telefon. En kıymetli arabam ilk arabam. Yıllarca peşine düştüm bulamadım. Geri alacaktım. Asistanınız olmadan bu gün geçirmek de dahil mi buna bu konfor?

Eee şeyde eee yok aslında orada da şeyim yani. Eee açık söylemek gerekirse çoğu işimi kendim yaparım. Yani arkadaşlarım tabii ki onların emeğini yatsayamam. Tabii ki muhafaza ederim. Çok da değerli ama onu benim kendi kendimleştirmem lazım. O anlamda bakıldığında benim görüşüm bu. Ama Sedef hanımlara sormak lazım. fazla külfet yüklemiyorumdur diye düşünüyorum. Yani.

Kendisinden de bir görüş alalım bence.

İnşallah öyledir yani. İnşallah öyledir.

Evet. Peki biraz da artık Türkiye İş Bankası'na çalışmaya başlamanızla ilgili o kısma gelelim. Bir ilan görüyorsunuz aslında. Siz bir akademisyen olmak istiyorsunuz ve bunun için de gerekli şeylere kazanıyorsunuz, başlıyorsunuz ama bir ilan görüyorsunuz.

Evet. Hiç de fena parası olmayan bir ilan görüyorsunuz. Ve sonrasını biraz sizden dinleyelim.

Aynen. Şöyle araştırma görevliliğini ve yüksek lisansı kazandım. Sübidey Togan hocamın grubuydu o. Onun altındaydı. Çok fazla süre geçmemişti bölümde. Mavi beyaz böyle bizde pek de olmaz ama işte çeldirecek. Çirici işte bir şekilde geliyor önünüze. İş Bankası genç müfettiş adayları arıyor diye bir başlık. Hiç ücret yazmayız biz o tarihte ilk tek defa tek bunu hatırlıyorum. Onun dışında o öncesinde var mıydı?

İlginç yani o sırada 110.000 L falan civarında sıfırlar atıldığı o için rakamları şey yapabilirim ama 110 doğru yani 110.000 lira civarında bir aylık ücreti var şeyin araştırma görevinin bu ise 350 360.000 L diyor.

Bayağı bir fark.

3 katından fazla. Bu arada da biz de tek hücreli amip hayatından geliyoruz. Şöyle ki ayda 15.000 L gönderiyor annem iki kişiye, abime ve bana. 15.000 L gelirken İş Bankası 350 360.000 tam yoldan çıkaracak para.

Evet. Evet.

Biz zaten neye uğradığımızı şaşırdık yani. Abime ayakkabı alacaktık. Mülakatlara girdiğinde görüntüsü pek iyi değildi mevcut ayakkabısının. Kocabeyoğlu pasajına girdik. Orası da Laleli'de bir yerdir aslında. Yani öyle çok lüks mağazaların olduğu filan filan bir yer. Ama bizim işte tek hücreli diyoruz ya daha henüz terliksi bile olmamış yani. İndik merdivenlerden aşağı bir tane ayakkabı roki böyle tokası var falan var metal. Ondan sonra sorduk adama ya otomobil fiyatı gibi geldi bize. O kadar yüksek gitti ki hemen çıktık zaten. Sonra işe başladık. Ben İş Bankası'nı kazandım. İlk gün 22. kattı. Teftiş kurulu başkanlığı. Oraya gittik. Valizlerimiz hazırlanmış. Samsung. Ondan sonra şey business kartlarımız, çek karnelerimiz. Bir kere o ismimize vasılı kartları falan görünce korkunç bir müthiş bir şey yani itibar açısından, beklentilerimiz açısından falan. O sırada Halil Oğlum Allah selamet versin dedi ki başkan yardımcısıydı galiba ya da orada müfettişti. Kıdemli bize bilgiler verdi. Sonra dedi ki işte maaşınızın bordrolarınız hazır değil daha dedi ama çek karnelelerini gidip merkez şubeden başkent şubesinden çekebilirsiniz dedi. Biz de ne kadar çekebiliriz dedik. 100 200.000 çekin dedi. Adam 100.000 L yanılıyor ya. Bize 15.000 L geliyor ayda iki kişiye 100 200.000 diyor. Ben korktum gittim 200 çekmedim 100 çektim. Ya geri isterler belki. Bir şey yok. Ondan sonra ödeyemeyiz. Ne olur ne olmaz. Geldim yürüye yürüye. Şimdi geliyoruz. Kızılay Postanesinden anneme kışlık odun alacaktı. Bugünkü hatırımda 1 Aralık bu. Ondan sonra gittik oradan 50.000 L gönderdim anneme. Akşam da telefon yazdırdım. O zaman telefon yazdırılırdı. Postaneye gidilir. Şeyler var. Kabinler var. Kabinlerin karşısında da sandalyeler var sıralı. Öyle koltuklar. Beklersiniz oradan anons eder kişi işte Sabiha Bali İslahiye falan diye. Hemen o kabinenin numarasını söyler gidersiniz konuşursunuz. Anneme işte gönderdim aldınız mı diye telefon açtım. Kadıncağız bir tedirgin ürkek bir sesle titrek bir sesle bana oğlum yanlış bir şeye karışmadınız inşallah. Dedi. Çünkü ona geri 50.000 1000 lira göndermek acayip bir şeydi. Ben de o zaman tabii o zamanın biraz toyluğuyla da dedim ki anne bundan sonra hep böyle.

Müthiş.

Yani eee İş Bankası'nın bize sunduğu imkanlar açısından bakıldığında yarattığı fark buydu. Ama insan tabiatı şöyle 6 ay sonra bu refah farkı artık yoktu. Çünkü.

Kolay alışıyor insanlar.

Hemen harcamalar ona göre oldu. Artık aldığın kravat değişti. Takım elbisen değişti. Yemek yediğin yerler değişti. Yürüyerek gidiyordun, taksiyle gider oldun falan falan falan. Yani onların da hiçbirisi lüks gibi gelmemeye başlıyor. İnsan böyle bir şey.

Eee, tabii ki iyi yaşam ama o ilk baştaki o büyük fark kapatıldı. Ben aslında o sırada da şöyle bir pragmatik iddiam vardı. Akademisyen olmayı istiyorum ya hala da içimde uktedir. Dedim ki 3-4 sene çalışırım. Bu para müthiş bir para. Biriktiririz. Ondan sonra ailenin, sağın, solun, her tür yerin ihtiyacını beş çocuk okumuş. Onların yarattığı borçlar var, birikimler var. Evimizin yanındaki bir yerimiz vardı, arsamız vardı. Onlar satıldı, ondan borçlanıldı falan. Yani biz o okuma sırasında epey bir şey oluştu. Borcun baskısı altındayım ben de. Bu işi hallederim, geri dönerim diye düşünüyordum. İş Bankası tabii tanımıyorum o zaman İş Bankası'nı. İş Bankası bir yaşama biçimi. 3 sene 4 seneye kadar ayrıldıysan başarabilmişsindir ayrılmayı. Olmadıysa artık.

Geçmiş olsun.

Sizin 40 sene oldu.

40 seneye geliyor şu anda. Yani güya çıkacaktık yani bunun biri kadar sürede.

Evet.

Ama memnunum. Girdikten sonra tarihini öğrendim. Daha fazla tarihini biliyordum. Okumuştum şeyden dolayı ama daha fazlasıyla öğrendim. İçeride yaşayan kültüre adapte oldum ve bize böyle saydığım gibi sadece parasal imkanlar falan sunmadı. Bize bir yaşam biçimi, yol, yordam, prensip, değerler sistemi çok önemli şeyler kazandırdı. Birçok hayatımdaki ilk tek İş Bankası'nda oldu. İlk defa uçağa İş Bankası'nda bindim. İlk defa yurt dışına İş Bankası'nda şey yaptım. İlk defa ne bileyim ben beş yıldızlı lüks otellerde şurada burada İş Bankası'ndayken kaldım. Bunlar şöyle geriye dönüp baktığımda huzurla yani çok ve aynı zamanda minnetle andığım şeyler. Ama bunların sağladığı imkanlar geçici şeyler. Bunlar önemli şeyler değil. Hepsi kanıksanan şeyler. Ama bizde yarattığı değerler sistemi, düzgün bir rekabet ortamı, ehliyet ve liyakat. Ehliyet ve liyakatla çalıştığınızda ve tahammüllü olduğunuzda ve kasti faul yapmadığınızda mutlaka İş Bankası'nda onun sonuçları olur. Buna %100 inanırım. Sonuçlarını görürüm etrafımda. Bir sürü somut örnek de şahsımla ilgili falan değil. Kasti faul dedim işte. Kasti faul'e tahammülü yoktur bu işletmenin. Öylelerini barındırmaz içinde şu ya da bu şekilde elenirler onlar. Bir de tahammül dedim. Yani bir şey bir sürece razı olacaksınız, yaşayacaksınız. Ha bu illa bunun bir model olarak kutsamak durumunda değiliz. Bazı insanlar daha çok sık iş değiştirerek daha çabuk bir yere varmak için tercihlerde bulunabilirler. Onlar da onların kendi isteği olur. Ama ben İş Bankası'a kendi aradığımı, bulduğumu sanıyorum ki belli bir süre sonra ayrılmayla ilgili bir şey düşünmedim. Ayrılma denemem oldu o 3 yıllık sürenin içerisinde.

Ne tuttu size peki?

Ya? Nasıl oldu biliyor musunuz? Digital Equipment AŞ diye bir firma vardı. Şimdi yok. Yabancı sermayede. Oraya beni davet etti bir arkadaşım. Onunla o genel müdürlüğüyle de oturdum konuştum. Para plan bayağı iyi ve biz de şeyden bıkmışız. Turneye çıkmaktan müfettiş olarak 6 ay Anadolu'nun dağlarında geziyoruz. Nerede yatıyoruz? Hangi bardaktan su içiyoruz belli değil. Sosyal çevreye kalmıyor falan. Onlardan dolayı çok yani iğreti bir yaşam. Göçebe gibi bir şey. 6 ay İstanbul'daki evinde yaşamak, 6 ay Anadolu'nun her yerinde yaşamak şey değil yani. Adamcağız da dedi ki, "Olur" dedi. Eee, siz de yaparız biz bu işi dedi. Siz hemen dedi, "Pazartesi şu şu şu şu şu evrakları hazırlayarak gelin" dedi. Çıktık dışarıya. Mecidiyeköy'de yolda yürüyorum. Benim içimi korkunç bir boşluk aldı. Oraya giderken ayrılma konusunda çok rahattım güya. Kaybedince abi yani karar verirsem bitiyor. Baktım neyi kaybedeceğimi o zaman hissettim. En sona Mecidiyeköy şubesinin önünden geçiyorum. Levhaya bir baktım gözlerim yaşardı ve dedim ki hiçbir yere gitmiyorum.

Kolay olmuş aslında.

Hemen telefon açtım. Yani aslında bendeki yaratmış olduğu izi bu ayrılma vesilesiyle, kaybetme vesilesiyle daha iyi anlamış oldum. Kaybedilen sevgili.

Aynen. Aynen. Bir tane daha girişimim oldu ondan önce. O onda da isim vermeyeceğim burada büyük bir grubun gene genel koordinatör yardımcılığı önerilmişti. 25.000 dolar da galiba hatırladığım kadarıyla transfer parası verilmişti. 2,5 yıllık kişi için de hiç fena olmayan bir para. Araba veriyorlar, telefon veriyorlar. O zaman telefonlar nal gibi bir şey.

Ondan sonra ve o şekildeydi. Ben de gittim başladım. Başkanıma, o zamanki başkanıma, Teftiş Kurulu Başkanımız Yalkut Bey, Allah selamet versin. Bu ara çok rahatsız. Gittim ben bunu söyleyince, böyle böyle imkanları da söyleyince o da bana dedi ki, "Adnan" dedi, "sana sen bir imkan, bir opsiyon sunuyorum" dedi. "İstifanı yürürlüğe koymuyorum" dedi. Bir hafta git bak. Ortam eğer senin için uygunsa, senin için iyi olabilecek bir şeyi engellemek istemem dedi. Bana alo de devam et ya da ben bu işi yapmam, yapamıyorum de dön dedi. Hangisiyse. Tamam dedim ben de. Çok teşekkür ederim dedim. Aynen. Sümen altı etmek denir ya. Onun altına koydu şeyi. Eee, istifa mektubumu. Tam kapıdan çıkarken de bir de şunu bil dedi. Şu anda İş Bankası en az bir genel müdür yardımcısını kaybediyor dedi. Ben 2 yıllıktım. 2,5 yıllıktı ve bunu beni çeldirmek için filan demedi. O bence o bir şekilde kendi gördüğü o öyle olur muydu, olmaz mıydı onu da bilemeyiz. Yani her şeyden önce tesadüfler, denk gelişler, sağlığınız şu bu gibi şey ama böyle dedi. Ben geldim göreve başladım. Orada kuruluşta içeriye girdik. Ya halılar tabirim şey görünsimiş böyle şey olmuş. Koltukların şuraları aşınmış. Perde yok. Bir gazete kağıdını bantla tutturmuşlar. şey tarafından, deniz tarafından güneş aldığı için de o kağıtlar kopmuş, ayrılmış, kahverengileşmiş, kurumuş, sararmış böyle bir acayip bir şey. Ben beni davet eden genel koordinatör çocuk o da İş Bankası kökenli. Ona dedim ki ya dedim abiciğim bize bu doğru dürüst tecrübesi bile olmayana 25.000 dolar şey veriyor. Transfer parası veriyorlar. Arabalar şunlar bunlar şuraya bir perde alınamıyor mu? Bu nasıl şey filan dedim.

Sonra işin nevini öğrendik. İşin nevi şuymuş. Görev yaptığımız şirket bir holding şirketi gibi bir üst şirket. O üst şirketin altında da 3-4 tane daha küçük şirketler var. O küçük şirketlerle üst şirket ticaret yapıyor. Üst şirkette herkes ortak %20'şer 25'er. Alt şirket ise ortaklardan bir tanesinin. Alt şirketlerle yapılan ticarette üst şirketin karları oraya aktarılacak. Böylelikle %25 hissedar olduğun yerde zarar, %100'üne sahip olduğun yerde kar gibi bir şey. Bunda. Bunun bir finansal mühendislik falan filan değil bu. Hatta mesleki değil ahlaki bir problemdir.

Dolandırıcılık.

Tabii yani ben bunun üzerine dedim ki abiciğim ben bu işi yapamam dedim. Kaç paraya olursa olsun.

Beni hiç ilgilendirmez. Ben şimdi anladım dedim, yani bize niye şey veriliyor? Olur mu ya bu, dedim filan. Hatta biraz daha yükseltelim filan gibi şeyi dediler ya. Yok, dedim, gerekçe bu değil, dedim. Gerekçe bu değil.

Bu arada komik olan şu. Aldığım ilk 25.000 doları Tütün Bank vardı o zaman. Tütün Bank'ın Türk Lirası tütün fonu diye bir şeye çevirttim. Dövizde durmadım. O zaman da döviz hiç ilgimi çekmedi ve eee Türk lirası olarak değerlendi. Bir hafta sonra ben parayı iade edeceğim. Nemalanmış Türk liraları 25.000 dolardan fazla etti. Ne kadar fazlaydı şimdi hatırımda değil. Eee, fazla etti. Ben de tamamını götürdüm verdim.

"Yine de o fazlasını götürdü."

Fazlasını da verdim. Eee, dediler ki: "Bir dakika, biz size 25.000 dolar ödedik. Niye daha fazla?" Vallahi ben böyle böyle dekontlar da getirdim burada, dedim. Tütün fonunun alış fiyatı, tütün fonunun satış fiyatı, tekrar dolar alış fiyatı. Burada bir fazlalık var. Bu fazlalık bundan türedi, dedim. Bu paradan türedi. Benim değil, dedim.

"O da olacak şey değil," dedi.

"Gerçekten olacak şey değil. Çok enteresan bir insansınız."

Anlam... ama kilit cümle şu: "Sizle biz çalışamazmışız zaten," dedi. "Kararınız doğru," dedi. Ve yıllar yıllar sonra o iş adamıyla ofisimde otururken, o bana 25.000.000 doları ödediği ıslak imzalı kağıdı göstererek bu hikayeyi anlattım. "Hatırlıyor musunuz?" dedim. "%100 hatırlıyorum ama onun siz olduğunuzu bilmem mümkün değil," dedi. "O zaman da çok şaşırmıştım," dedi.

"Şeyle dedi..."

"Kaderinizi aslında yani değiştiren de bu istifanızı ben bir süre görmeyeceğim diyen..."

"Diyen."

"Tabii."

Sonra telefon açtım Yalkut Bey'e. "Efendim, ben dedim, tamamen teknik nedenlerle değil, başka nedenlerle bu işi yapmayacağımı bildirmek istiyorum," dedim. O zaman dedi, "Ben haftaya şeyde olacağım," dedi. İstanbul'da, bugünkü resim ve heykel müzemizin olduğu bina. Teftiş Kurulu Başkan Yardımcılığı da vardı orada. Orada hocam, ha, gel dedi. Ben o arada ayrılma noktasındaki konuşurkenki o müşfik adam gitti, geri tekrar teftiş kurulu başkanı geldi karşıma. O kadar, o kadar böyle bir tekrar bir daha da böyle şeylere teessül etme işine gücüne dedi bana. Geri akte döndük çünkü.

"O zaman da dövizi sevmezdim dediniz."

"Tek dolar bile tasarrufum olmadı," demiştim. Eee, 2018 kriz konuşması sırasında o zaman da millet şöyle dedi, böyle dedi. Bilmem yok Ayşe teyze hikayeleri falan filan uydurdular. Ama e şunu söyleyeyim. Eee, hakikaten tasarruf amaçlı bütün bu hayatta tek dolarım olmadı. Yani futures'ı bilirim, swap'ı bilirim, forward'ı bilirim. Dünyanın açık pozisyonlarını yönettim. E, fiilen effect trading yaptım yıllarca kendim. Fiilen. Fikrim de var, bilgim de var, her şeyim de var ama tek dolar bile şey yapmadım. Çünkü şöyle bir mantığım vardı her zaman: Fully hedged, yani tamamen korunmuş pozisyonlar. Benim dolar değil gelirim. Giderim de dolar değil. Benim Türk lirası gelirlerim. Harcamalarım da Türk lirası. O nedenle benim dolar üzerinden kendi normal reel kazancımı arttırmak, azaltmak, riske etmek gibi dertlerim olmaz. Onun yerine ulusal paramdan iyi geçinirim.

"Tam aslında bu 2018 konuşmanıza dair bir şey soracaktım. Bir gece öncesinde gözyaşı dökmüşsünüz."

"Doğru."

"Bu ülkeye tek bir kurşun atmadan."

"Nasıl? Nereden?"

"Vay, Kuleli'ye bakıyordum. Kuleli Askeri Lisesi'ne gözümün yaşını tutamadım gerçekten yani. Çünkü günümüzün savaşları öyle eee mert savaşlar değil. Günümüz tam böyle çok affedersiniz, kahve savaşlar bunlar ve tek kurşun atmadan bu güzelim ülkeyi alacaklar diye kaygı duydum. Ertesi günü de o hale rüyle vatan millet nidalarıyla o yönüm de vardır yani şeyiyle. Çünkü üzüldüm yani. Eee, bir de olması gerekmeyen şeyler oldu. Çok büyük emeklerle bir yere geliyor. Ondan sonra basit nedenlerle bu defa riske oluyor. Ülkesini, vatanını seven insanlar için ona üzülmemek mümkün değil. Razı olmak da mümkün değil. Eee, işte o, o Kuleli manzarası beni çok üzmüştü. Ama ertesi gün müsterihtim. Gene çok rahattım. Çünkü bankadaki döviz giriş ve çıkışlarını eee böyle belli aralıklarla yarım saat, 45 dakika aralıklarla hep raporlanıyordu, izliyordum. Pozitife döndü. Yani daha çok çıkan dövizden fazlası girmeye başladı. Dolayısıyla psikolojisinin düzeldiği zaten çok büyük bir bölümü psikolojikti o hadisenin."

"Evet. O zamanlar ekonomimiz hak etmiyordu hiç bu şeyi. Sonra problemler reel oldu. Yani o zaman da zaten psikolojik algıyla düzeltebileceğiniz, yönetebileceğiniz bir şey olmaktan çıkıyor maalesef bu."

"Peki, eee, bir genel müdür her zaman her şeyi bilir mi? Doğru mu bilir? Bilmeli mi? Hata yapmaz mı?"

"Hayır. Bilmez. Bilemez. Bilmesi de gerekmez. Çünkü o bir anlamda şef gibidir. Orkestra şefi gibidir. Orkestra şefleri bütün enstrümanları devralıp ikame edip kendileri icra edebilen insanlar değiller. Eee, ehliyet ve liyakatın ihmal edilmediği, bırakın ihmal edilmeyi, en üst seviyede uygulandığı, performanslara göre sistemin nesnel bir şekilde, objektif bir şekilde işletildiği bir çalışma düzenini kurmakla ve sonra da kendisini ikame edecek kadroları daima oluşturmakla mükellef bir kişi olarak görürüm ben genel müdürü. Bu yönüyle bakıldığında bir birlikte çalışma ortamının herkes kendi işinin lideridir. Bizde herkes kendi işinin lideridir. Bir tane genel müdür yok. İnsan Kaynakları Genel Müdürü var. Krediler Genel Müdürü var. Anlatabiliyor muyum? Dijital bankacılık genel müdürü var. Biz iş bölümü yapıyoruz ki bu yükü dağıtabilmek, birbirimizi ikame edebilmek, yardımlaşabilmek. Bunun için yapıyoruz. Ve bunun hiyerarşi var diye üstteki hepsini biliyor. Hatta bir şey daha söyleyeyim size. Eğer kişi diyorsa ki: 'Ben bu alemin en iyisiydim. O yüzden genel müdür oldum. Hatta kartlar defalarca karılırsa gene ben çıkardım.' Ben ona bir an evvel bir ruh hekimine görün derim."

"Öyle bir şey yok. Bu hayatta tesadüfler denk gelişti. Bak kaç tane..."

"Evet."

"Tevafuk konusu anlattım. Bunların hepsi farklı gerçekleşebilir. Hepsini bir yana bıraktık. Sağlığınız bir trafik kazası kadar basit bir şeydir. Olasılıklar da alın bunlar. Nereden biliyorsunuz ne olacak? Ben mesela bana genel müdür olacağım söylendiğinde çok gurur duyduğumu, layık olmak için elimden gelenin fazlasını yapacağımı ve iyi de yapabileceğimi düşündüğümü söyledim. Son kısım da biraz şey yani özgüven. Eee, ve fakat dedim, herhangi bir nedenle bu gerçekleşmeyebilir. O yüzden ben bu söylediklerinizi söylenmemiş kabul edeceğim. Sesli düşünülmüş kabul edeceğim. Çünkü benim hayatımda sevdiğim bir eşim, çocuklarım. Allah korusun üstesinden gelemediğimiz bir sağlık problemimiz yok. Hesap yapmadan para harcayabiliyoruz. Yüz kızartıcı herhangi bir şeyle itham edilecek bir şeyimiz yok. Çok kıymetli bir hayat bu. Ben müktesebatımı 'şu olacağım, bu olacağım' diye yarın olmadığında değersizleştirecek bir şeye sokmam dedim. Bunu zihnimden kovacağım müsaadenizle dedim. O zaman o muhataplarımızda yani bu karar vericilerde yeteri kadar heves duymadığım şeklinde algılanmış. Hayır, alakası yok. Mesela benim eşim demin söyledim, 1 Nisan 2011'de genel müdür oldum ben. Ondan 3 gün önce öğrendi. Ondan evvel herhangi bir bilgisi yoktu."

"Niye söylememeyi tercih ettiniz?"

"Bilemem. Bilemem. Olur olmaz. Çocuklarım zaten bilmez. Küçüktüler de bayağı o zamanlar. Yani bu bence önemli bir hadise. Mesela ancak 2 yılı geçen bir süre oldu. Baktım görevin içeriğinde de bir mahsur yok. Benim açımdan yapma açısından da yok. Yapabilme açısından da yok. Ve makul bir süre yapabileceğimi düşündüm. O süreyi de belirlemiştim zaten. 10 yıldı. Hatta 9 yıldı. Bizde üçer üçerdir şeyler, dönemsellikler. 9 yıldı. 9 yıldan sonra bir başka nedenle bir yıl daha uzasın dendi. Zihnimde bitirmiş olduğum halde 1 yıl biraz zor geçti benim için. Şöyle ki..."

"Bu atletler yarış bitince yere yığılırlar biliyorsunuz. Aslında tam oradayken biri gelip kulağınıza diyor ki: 'Bir tur daha koşacaksın.' Eksik turmuş. İşte oradaki o, o onun için o son bir yıl. Çünkü bir şeyi de üstlendiğiniz zaman onun namusuyla yapmanız lazım. Yani düşük vitesle idare ederek olmaz. Hele hele bu müessese olağanüstü bir yerdir. Böyle bir haksızlık kimse kaldıramaz yani."

"Şimdi artık biraz tabii bu genel müdürlük de bittikten sonra yönetim kurulu başkanlığı devam ediyor. Biraz guru döneminiz başladı, başlamış gibi. Ondan sonra bundan sonra sizi ne bekliyor?"

"Aslında çok samimi söylemem gerekirse eee tümüyle bu sorumlulukların içinden çıkmak istiyorum. Ayrılırken de öyleydi. Esas itibariyle değişik bazı gündemler bunu yani benim kişisel isteğim ya da planlamamın dışında sorumluluklar açısından mümkün kılmıyor. Kılmadı ama hesabım kitabım öyle. Ben genel müdürlük dönemimde icrayı çalıştığım dönemde açık ifade edeyim, çok yıpranmışım. Onu anladım. Sonra anladım. Yani son dönemlerinde artık kitap okurken kitap okuma şeklimi beğenmiyor idim. İyi değildi yani şeyle mesela bıraktığım yerden geri başlayamıyorum. Son birkaç sayfa yok."

"Zihin dolu."

"Zihin dolu. Ondan sonra gerilere gidip geri güncellenip tazelenip tekrar devam edebiliyorsun kitaba. Mesela kızım bir gün konuşurken dedi ki: 'Baba dedi, dinlemeye sadece beni dinlemeye hazır olduğunda devam edeyim,' dedi. Benim için çok ders verici ağır bir cümleydi. Tamam kızım dedim. Bunlar yıpratıcıydı. Yani ben işten hiç yorulmadım. İnsandan yoruldum. Onu söyleyebilirim. Ve o yüzden de şey yaptım. Eee, yani daha düşük tempolu bir hayata hakikaten çok ihtiyacım varmış. Onu hissettim. Bugün icra sorumluluklarımın bitmiş olması nedeniyle günlük operasyonel işlemlerin ikide birde sizi meşgul eden ve hiç zeka gerektirmeyen gündemlerinden kurtulmuş durumdayım. Onları devralanlara kolaylıklar dilerim. Onun ne olduğunu ben biliyorum. Onun nasıl yıpratıcılığını, her şeyini biliyorum ben. Onun için ondan yana şeyim yok. Ben şimdi mesela daha dengeli yapılabilir miymiş bu bakımdan? Bilmiyorum. Ben aile dengelerimi korudum hep de ama mesela ya şimdi mesela yurt dışı, yurt içi eee eşimle gezilere gidiyoruz, şu yapıyoruz. Hiçbir şey yapmamışım. Dört duvar otel, toplantı salonu, slaytlar, sunumlar, bilmem neler, şunlar bunlar. Başka da bir şey yok hiç. Şimdi geziyorum. Görüyorum. Beraber geziyoruz, görüyoruz. Kitaplar okuyorum, filmler izliyorum. Ve ilginçtir o eee ayrıldıktan sonra bunu yaşlanmaya bağlamıştım. O kitap okuma hikayesini. Fizik nasıl yaşlanıyorsa anlaşılan zihin de yıpranıyor, yaşlanıyor demek ki demiştim. Üzülmüştüm de ona çünkü. Fakat sonra ODTÜ'deki gibi saat gibi okuyorum şu anda geri tekrar. Çünkü o beyindeki kuyrukları birbirine değmeyen tilkilerin tamamı kayboldu gitti. Ve o o kadar çok açık aktive olmayı bekleyen dosya varmış ki zihinde. Bu defa da REM dolu. Hangi kitabı nasıl okusun o halde? Kızını nasıl dinlesin o sadelikle, yalınlıkla? Hasılı ben gezmek, görmek, okumak bütün ilgi duyduğum alanlarda rahat rahat eee isteklerimi yerine getirmek. Çünkü şöyle bir şey söyleyeyim. Şu anda bunu yapabiliyorum. Esneklik eee daha esnek bir görev. Yönetim kurulu görevi ama suçluluk duygusu içimden çıkmıyor. Emin olun sanki kabahat işliyormuşum gibi geliyor bana. Bu memur hastalığı bu. Bir girdi mi çıkmaz insanın içerisinden. Evet. Değişik bir şey yani. Gemi gezisine gidiyorum, uyandığımda ben ne yapıyorum ya diyorum. İmkan olsa karaya çıkacağım hemen gideceğim. Yani bu eee sanki hak edilmemiş bir şeymiş gibi hareket ediyor. Halbuki ya yani herkes işini görür, bitirir. Ona göre de geçer gider hayattan. Ne olacak yani? Ama işte şey farklı."

"Çok çok teşekkür ederim. Çok sağ olun. Ağzınıza sağlık. Sizi her zaman dinlemek gerçekten çok keyifli oldu."

"Teşekkür eden teşekkür ediyorum. Bizim aşkımız, bizim niteliğimiz dürüstlükle vatanı ayakta tutmak, kendini ayakta tutmaktır. Yardımlaşmaktır."