Transcription
Hayırlı sabahlar arkadaşlar, cümleten Rabbimizden kendimiz, memleketimiz, ailemiz, tabii ki ve memleketimiz ve bütün insanlık için hayırlarla bereketlerle dolu bir gün diliyoruz Rabbimizden. Ve bugün tefsir günümüzdeyiz. Elmalı Hamdi Yazır'ın “Halk Dini, Kur’an Dili” isimli muhkem eserinden Yasin suresinin son ayetlerini okumaya devam edeceğiz. 77. ayete kerimedeyiz. Arada bebek sesi duyabilirsiniz; rahatsız olmazsınız umarım. Burada bir bebek uyuyor şu anda.
Şimdi arkadaşlar, bu bölüm biliyorsunuz Rabbimizin yaratılış ve dirilişle ilgili ikazlarından oluşuyor ve bize verdiği nimetleri, nimetlerden oluşuyor. Kur’an-ı Kerim’in bir metodudur arkadaşlar; ne zaman insanlar dirilişle ilgili bir itirazla gelecek olsalar, Rabbimiz bize yaratılışı hatırlatır. Yani ilk defa yaratmak mı zordur, işte ikinci defa yaratmak mı diye sorar mesela. Ve hep işte onları yoktan var edeni bilmiyorlar mı, yoktan var edildiklerini bilmiyorlar mı? İşte onu kabul ediyorlarsa, nasıl oluyor da dirilişi kabul etmiyorlar diye hatırlatır Rabbimiz. Şimdi buradan bir defa çıkaracağımız ait sonuç var. Bunlardan bir tanesi arkadaşlar; dirilişe inanmak insanın günlük hayatının her noktası ile ilgilidir; ahlâk, başta ahlakı olmak üzere. Çünkü dirileceksek biz, yani ölümden sonra bir hayat varsa, sorumluluk var demektir, hesap var demektir. Dolayısıyla sorumluysak, hesaba çekileceksek, o zaman bu her anımızı o hesaba göre dikkate alarak yaşamak demektir. Yani tutarlı bir zihin hem dirilişi kabul edip hem de diriliş yokmuş gibi, hesap vermeyecekmiş gibi yaşayamaz.
Peki yaşıyoruz işte diyeceksiniz. Yani sorsanız hepimiz dirilişe inanıyoruz ama hani baktığımız zaman da günlük hayat içerisinde kaç kere hatırlıyoruz; yani ya bunun ben hesabını vereceğim, bu konuştuğum sözün hesabını vereceğim, bu yaptığım işin hesabını vereceğim diye kaçımız hatırlıyoruz? Evet, yani yokmuş gibi yaşıyoruz. Yaşıyoruz; kendimize biraz kendimize çok kötülükte yakıştırmayalım, yokmuş gibi yaşıyorlar diyelim; yani biz yapıyormuşuz gibi konuşmayalım. Çünkü insan kendisine neyi yakıştırırsa ona uygun davranır. Arkadaşlar, bu da çok kıymetlidir; yani kendinizi mesela kendi iç dünyanızda zarif ve kibar bir insan olarak görürseniz, günlük hayatta hep ona göre davranırsınız. Kendinize aman ne olacak işte biz de insanız, seven insan hata yapar diye düşünecek olursanız ona göre davranırsınız. Mesela mükemmeliyetçilik bu açıdan insan için müthiş bir şeydir; zincirdir, yani insanı meflüç eder, böyle iş yapamaz hale getirir. Çünkü mükemmel yapmalıdır, o yaptığı zaman gibi.
Şimdi arkadaşlar, iletişimciler diyorlar ki insanlar arası ilişkilerde 3 iletişim biçimi vardır. Bunlardan birincisi kabul etmek, ikincisi reddetmek, üçüncüsü yok saymak. Kabul davranışının yaygın olduğu toplumlarda, yani herkesin birbirini davranışını kabul ettiği toplumlarda genellikle sükunet, barış hakimdir. Mesela ben bunu işte bu kadar insanların ve kültürlerin karışmasından önceki, daha geleneksel ve kapalı toplumlarda bunun hakim olduğunu düşünüyorum, yaygın olduğunu düşünüyorum. Yani faraza, mesela bundan 50 yıl önce bir köyde bir evlilik yapacak olan birisi işte karşı tarafı tanıyor, kendisini biliyor, bütün gelenekleri biliyor. Herkes birbirinin adetini, huyunu, suyunu, neyi yaparsa yanlış olacağını, neyi yapmaması gerekiyor, her şeyi biliyor. Yani insanlar dolayısıyla ve bütün bunlar hani kabul edilmiş, üzerinde tartışma yapılmayan uygulamalar; dolayısıyla daha sorunsuz ilerliyor her şey. Red davranışının yaygın olduğu kısımlarda, işte biz bugün öyle bir topluma, yani dünya öyle bir dönemden geçtiğini düşünüyorum; her şeyin sorgulandığı, reddedildiği bir dünya. Hani bunu bize özgürlük adına, bireysellik adına, kendi kişiliğimizi koruma ve güçlendirme adına bu çok beslenen bir şey; bir yere kadar ben de buna destek veriyorum. Yani insanın her şeyi böyle sorgulamadan kabul etmesi insana göre bir şey değil. Elbette bir üzerinde düşünce, madem bu zeka, bu akıl, bu kavrayış gücü, bu derin düşünmek kabiliyeti bize verildi değil mi, bunu biz öyle bir kabiliyetimiz yokmuş gibi yapamayız. Üstelik de beyin öyle bir şey ki, kafa öyle bir şey ki arkadaşlar, sen çalıştırınca çalışmıyor, kendiliğinden çalışıyor. Yani kendiliğinden çalıştığı için o üzerinde düşünmek, yani olan bitenin üzerinde düşünmek bizim irademizle olacak bir şey değil, devam ediyor zihin çalışmaya. Dolayısıyla bu sorgulamalar, bu itirazlar olacaktır. Ama bu öyle bir noktaya geliyor ki, üzerinde anlaştığınız hiçbir ortak değer kalmadığında, arkadaşlar her şey tartışma konusu oluyor. Yani artık aranızda sizi birbirinize bağlayan, insanları birbirine bağlayan, hatta aile üyelerini birbirine bağlayan ortak bir değer ve ortak kabuller olmadığında, işte çatışma toplumu doğuyor orada. Hatta rahmetli Doğan Cüceloğlu buna şöyle bir örnek verir bir kitabında; mesela bir patron sabahleyin işine geldi, ofisine girdi, işte asistan'ı, sekreteri, eski tabirle -onlar şimdi hep asistan deniyor- asistan'ı dedi ki işte hoş geldiniz falan. Ondan sonra dedi ki efendim dedi, dün akşamki filmi izlediniz mi, ne kadar güzeldi dedi, televizyon seyredildiği zamanlardan bir örnek bu. Ondan sonra patron bunu 3 şekilde cevap verebilir diyor; birincisi: Evet, izledim, çok güzeldi demek. Burada hiçbir sorun yok, yani ilişki en iyi düzeyde devam ediyor. İkincisi, yani neresini beğeniyorsunuz bu filmlerin, işte siz izlediğiniz için, sizin gibiler izlediği için zaten bu filmler böyle revaç buluyor falan diyor; yani reddediyor. Burada bir üzüntü vardır, yani bir şey vardır, bir çatışma vardır ama gene de sekreterini muhatap alıyor, muhatap alıyor ve ona şu mesajı veriyor: Evet, sen benimle izlediğin bir film üzerine konuşabilirsin, bu mesajı veriyor. Yani üçüncüsü ise, yani asistan'ı, sekreteri işte filmi izlediniz mi, ne kadar güzeldi diye sorduğunda, dünkü işte projenin dosyalarını getir diyor mesela; yani sen benimle bir film konuşabilecek düzeyde biri değilsin, işine bak, yerini bil demiş oluyor. Bu davranışın yaygın olduğu toplumlarda diyor Doğan, şöyle oldu; ruhsal bunalımlar ve akıl hastalıkları yaygın olur diyor.
Şimdi bizim Rabbimizle ilişkimizde böyle arkadaşlar, biliyor musunuz? Bu benim kanaatim; yani inşallah yanılmıyorumdur, bu kadar insanla paylaş, yanlış bir şey paylaşmaktan Allah'a sığınıyorum. İnsan Rabbinden gelen mesajı ya kabul eder, ya reddeder, ya da yok sayar. Yok saymak arkadaşlar, sorulduğunda iman ettiğini söylüyor ama öyle bir şey yokmuş gibi yaşıyor. İşte Kur’an-ı Kerim bize bütün insanlığa, bu demek ki yaygın bir davranış, bütün insanlığa, bütün ilahi mesajlar dirilişi anlatmak için önce tabii ki Allah’ın varlığını; çünkü yani Allah yoksa kim diriltecek, niye diriliyoruz değil mi? Yani bunlar birbirinin zorunlu olarak bir arada bulunması gereken esaslar. Allah’ın varlığını ve dönüp dolaşıp onun huzuruna çıkacağımızı bildirmek için gelmiştir diğer bütün detaylar. Peki onun huzuruna çıkacaksak, o bizden ne istiyor? Yani diğer bütün detaylar bu iki esastan önce gelir; Allah var, ahiret var, dirileceğiz. Yani Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellemin ilk tebliğini hatırlayın, ilk açık tebliğini Mekkelilere. İşte şu dağın arkasında bir düşman ordusu var, toplanmış sizi öldürmek üzere, size saldırmak üzere desem, bana inanır mısınız diyor. Evet, inanırız diyorlar. Çünkü sen hayatın boyunca hiç yalan söylemedin, bizi hiç kandırmadın diyorlar. İşte ben size ondan daha yakın olan bir tehlikeyi haber veriyorum; öleceksiniz, dirileceksiniz, Allah’ın huzuruna toplanacaksınız ve hayatınızın hesabını vereceksiniz diyorlar, diyor. Bizi bunun için mi buraya topladın diye Efendimiz’le kimileri alay ediyor, kimileri kızıyor, hakaret ediyor. Tabii bu iki iman esasının yine ayrılmaz olarak bir üçüncü ayağı var; onlardan ayrılması mümkün değil, o da peygamberlik inancı. Çünkü dirilişi bize peygamberler haber veriyor arkadaşlar. Ve yani şöyle diyebilir felsefi metodu benimseyenler, burhan metodunu benimseyenler diyebilirler ki diriliş aklın da zorunlu sonucudur. Evet, akıl arkadaşlar vahiy olmasaydı da dirilişi hesap edebilirdi. Ama şunu bilemez akıl: Peki dirileceksek, Allah’ın huzuruna gideceksek, yani bir sorumluluğumuz varsa bizim hayatımızda bu sorumluluk hangi esaslar üzerinde olacak? Yani neyin hesabını vereceğiz biz? İşte onları bilmesi aklın imkansızdır arkadaşlar. Çünkü Allah’ın, haşa yani kelimeler yanlış olmasın, Allah’ın ilmine vakıf olmak gerekir, Allah’ın zihnine veya işte planına vakıf olmak gerekir veya onu sezebilmek gerekir. Bunu bilebilmek için işte arkadaşlar vahiy bütün bunları bize bildirmek için gelmiştir ve bu son bölümde Kur’an-ı Kerim’in pek çok yeri de bunu anlatır bize sürekli. Şimdi bu dirilişe itiraz eden bir insan tipinden bahsediyor ayeti kerime, hatta onun Ubeyy bin Halef olduğu söyleniyor. Bu azılı Mekke’deki azılı müşriklerdendir, efendimize düşmanlık yapanlardandır. Şöyle başlıyor ayeti kerime: Evvelen yerel insan, Bismillahirrahmanirrahim, yerel insan görmüyor mu, görmez mi? En la kuşkusuz biz onu bir nutfeden, bir meniden yarattık, kendisinin yani neyden yaratıldığını, bir meniden yaratıldı. İnsan görmez mi? D yani f, çünkü f takibi. Yani bunu hiç düşünmüyor da mı ve idari vakası mumu bin ve bize karşı apaçık bir düşman kesiliyor. Yani nereden geldiğine bakmıyor musun diyor Allah Teala. Arkadaşlar nereden geldiğine insan nasıl bakabilir? Yani size soruyorum. Bakın bu işleri ciddiye alan 800 küsür insan var şu anda burada, 900’e yakın insan var. Ciddiye aldığımız şuradan belli; bu saatte kalkmış, toplanmışız. Yani çok kıymetli benim için bu saatte burada bulunmanız arkadaşlar. Nasıl biz nereden geldiğimize bakabiliriz? Acizane kanaatim arkadaşlar, yaratılışla ilgili çalışmaları okuyarak, öğrenerek, araştırarak, sorarak, üzerinde düşünerek, ilim fikir yürüterek… Tabii şunu da parantez parantez içinde şu anda takip edebiliyor musunuz bilmiyorum; şu da çok kıymetli arkadaşlar, bilgi olmadan fikir yürütülmez. İşte bizim çok yaptığımız bir şey bu, bizi çok çok yanılgıya götüren bir şey. Bir konuyu bilmeden, mesela işte diyelim ki çok bana gelen sorulardan bir tanesi; ergenlik çağındaki çocuklarımızla nasıl iletişim kuracağız? Peki ergenlik çağını araştırdın mı? Ergenlik çağını okudun mu? Üzerine kütüphane dolusu eserler yazılmış biliyor musun? Yani çocuklar o dönemdeki çocukların özellikleri neler, efendim nasıl bir dönemden geçiyorlar? Bu senin dehşete kapıldığın bu haller kalıcı mı yoksa bu dönemin gereği mi bunları yaşıyorlar, bunlar geçecek mi? Yani ne bileyim… Arkadaşlar, biz hayatta en çok ihtiyacımız olan bilgileri hiç okumadan 15 yıl okula gidip mezun oluyoruz; çok ilginç geliyor bana bu. Yani bir çocuğun ateşi yükseldiğinde ne yapacağımızı, ne bileyim midesi bozulduğunda, sindirim sistemi bozulduğunda ne yapacağımızı bilmiyoruz; kendimizin en temel, yani en temel bakımıyla ilgili biyolojik işleyişimizle ilgili pek öyle önemli kayda değer bir şey öğrenmiyoruz ama 15 yıl okula gidiyoruz. Yani dolayısıyla bilgi olmadan fikir yürütülmez. Cenab-ı Hak bizim dikkatimizi yaratılışa çekiyor. Peki yaratılışla ilgili neler anlatıyor? Temel bilgileri veriyor Allah Teala ve daha ziyade yani biyolojik, kozmolojik bilgilerden ziyade arkadaşlar, konunun onları bize bırakıyor, bulmayı bize bırakıyor ve konunun ahlaki boyutuna dikkatimizi çekiyor. Geçende işte yeryüzünde gezin dolaşın bakalım yaratılış nasıl başlamış diye bir ayet var. Peki bu ayeti sizce kim uyguladı dünyada dedim, cevap da verdim; Darwin uygulamış dedim. Ondan sonra geçtim, aman Allah’ım ne sorular, ne itirazlar geldi. Çok sosyal medyada; ben tartışma ahlakı olmadığını düşündüğüm için hiçbir polemiğe girmek istemiyorum. Bu nedenle de pek çok şeye cevap vermiyorum ya veya yoruma cevap vermiyorum arkadaşlar, soruya veya yoruma. Orada şunu demek istedim; yani biz çalıştık mı bu konuyu? Tarihin hakkını verin, bakın Darwin bu ayeti duymuş ve uygulamış demiyorum tabii ki. Yani o kadarını anlayacağınızı düşünüyorum. Yani bakın diyorum; yani yeryüzünde gezin dolaşın, yaratılış nasıl başlamış bir bakın diyor Allah Teala bize. Peki biz yapıyor muyuz bunu? Diyor; biz yapıyor muyuz bunu? Biz neyi çalışıyoruz arkadaşlar? Siz neyi çalışıyorsunuz yani Müslümanlar olarak? Ben mesela en son okuduğum bilimsel metin -bilimsel dediğim yani bir bakayım bu insan yaratılışı ile ilgili işte biyoloji, en son neyi söylüyor araştırmalarda neler var, işte genetikle ilgili mesela neler var çalışılıyor üzerinde- ve bizim inançlı Müslüman kardeşlerimiz bile daha yakında bir tanesiyle konuştum, genetik okuyor. Yani savrulmamız o kadar kolay ki. Çünkü bilimsel yoldan ilerleyenler -inançlı insanlar için söylüyorum- bilimsel yoldan ilerleyenler konunun dini boyutunu bilmiyor, dini yoldan ilerleyenler konunun ilmi boyutunu bilmiyor. Bilmediği için arkadaşlar aradaki açı giderek açılıyor, herkes birbirinden uzakta, birbirine değmeden birbirine hakkında değerlendirmelerde bulunuyor. Bu bakımdan Kur’an-ı Kerim’in bizi yaratılışı düşünmeye sevk ettiği ayetleri arkadaşlar en azından dikkate aldığımızı kendimize göstermemiz için. Yani Allah’ı derler, bizi günümüzde biliyor onun böyle bir şeye ihtiyacı yok, kendimize. Yani ben bu ayeti dikkate alıyorum, ciddiye alıyorum. Allah Teala mesela diyor ki; insan görmez mi ki biz onu meniden yarattık. Bir de bakıyorsun ki apaçık düşman kesilmiş. O zaman nasıl görür insan meniden yaratıldığını arkadaşlar? İşte bunu biraz çalışmak gerekir. Herkesin kendi eğitim düzeyine göre, kendi akıllı düzeyine göre, kavrayış düzeyine göre mutlaka bu bilimsel metinleri, özellikle de popüler olanlarını takip etmemiz gerekir arkadaşlar. Hiç olmazsa bir dergi takip etmek suretiyle. Ben hatta zaman zaman orada verilen emeğin de ne kadar büyük olduğunu ve bizim bu emek karşısında ne kadar ilgisiz olduğumuzu göstermek için şunu da hatırlatırım arkadaşlar; bir konuda bilimsel bir araştırma nasıl yapılır, kaç yıl sürer bir bilimsel araştırma? Yani bilimin bir cümlesini, bir hüküm cümlesine elde edebilmek için, ona ulaşabilmek için bizim insanlık aleminin en cins kafaları ne kadar uğraşıyor arkadaşlar? Yıllarca uğraşırlar, yıllarca çalışırlar bir işte bir molekülle ilgili veya DNA zincirindeki bir tek bir nokta ile ilgili bize bir bilgiye ulaşabilmek için, kesin bir bilgiye -kesin olduğunu kani oldukları çünkü o da devamlı değişmektedir- ulaşabilmek için. Sonra arkadaşlar ulaştılar, bu bilimsel bir dille yazılır ve bilim dünyasına sunulur. Nerede sunulur arkadaşlar? Bilimsel ortamlarda; bunlardan bir tanesi mesela akademik dergilerdir, hakemli dergilerdir, buralarda yayınlanır. Bu yazı sonra arkadaşlar bu bilgileri insanlara bir de tabii şu var; bu bilgileri o akademik ortamlardan, yani sempozyumlardan, işte tartışmalı toplantılardan, hakemli dergilerden o bilgileri seçip çekip popüler bir dille yeniden yazıp yayınlarlar, bilim dergileri falan. Seçerken de tabii bir manipülasyona biz… Tabii onlar seçerken, çünkü çok sevdiğim bir sözü var kimin; Alberto Mangnoli diyor ki; bir kütüphane içerdiği kitaplar kadar içermediği kitaplarla da sahibi hakkında bize bilgi verir. Yani bir kütüphaneye baktığımızda orada hangi kitaplar var ve hangileri yok; o olmayanlar da bize sahibi hakkında bilgi verir. İşte popüler bir bilim dergisi -popüler dediğim yani atıyor anlamında değil- bu işte bilimsel çalışmalara dayalı ama onları insan herkesin anlayacağı sırada, insanın da anlayacağı bir dille yayınlayan bilim dergileri o ilmin asıl üretildiği mekanlardan, yerlerden hangi bilgileri seçiyor ve onları bize nasıl sunuyor? Yani bizim belgesel dediğimiz şey de aslında bir manipülasyondur arkadaşlar; belgeselde de her bilgi sunulmuyor, o belgeseli üreten zihnin öne çıkardıkları sunuluyor ve onun öne çıkarmak istediği şekilde sunuluyor. Buna da dikkatinizi çekiyorum. Her neyse efendim, bize o dergiler, o popüler bilim yayınları işte kitaplar, dergiler basılıyor, belgeseller üretiliyor arkadaşlar. Sonra burada da bitmiyor tabii bizim bu haliyle de pek işimize yaramıyor; sonra onlar bizim dilimize çevriliyor ve yayınlanıyor. Yani biz bunlara eğer kamusal işte mecralarda yayınlanan bir belgeselse neredeyse bedava, bir dergi ise işte 5-10 kuruşa diyordum eskiden, şimdi artık o da geçti efendim. Neyse, 5-10 liraya biz ulaşabiliyoruz bunlara ve yine de okumuyoruz. Yani arkasındaki emeğe bakın, bize gelene kadar ne kadar insan zihni buraya emek verdi buna. Bakın arkadaşlar, o hazır bize sunulan, hap haline getirilmiş, böyle hazır hazmedebileceğimiz şekle getirilmiş olan bilgiye bile itibar etmiyorsak, nasıl anlayacağız bu ayetleri? O bakımdan Kur’an-ı Kerim’deki bu yaratılışa dikkat çeken -vallahi saymadım arkadaşlar, belki de yüzden fazladır- yani ayeti kerimeyi ciddiye alan insanların bir dakika ya bu insanın yaratılışına bu kadar dikkat çekiliyor Kur’an-ı Kerim’de, bir bakayım yani nasıl bu yaratılış nasıl oluyor dememiz gerekirdi. Eğer zihni parçalanmış bir dindar değilsek… Zihni parçalanmış dindar şu demek arkadaşlar; din deyince aklına öyle belgesel izlemek, işte dergi okumak falan gelmeyen, din deyince akla ibadet… İşte geçen gün bana da soruldu; Muharrem ayında ne yapalım falan diye. Bellidir arkadaşlar ne yapacağımız; onun dışındakiler işte dokuzuncu ve onuncu günlerinde oruç tutulur, efendimizin sünnetidir; onun dışındakiler arkadaşlar uydurmadır, yani uydurmadır. Hani bunu bu kadar çok din olarak görüp bu kadar çok üzerinde düşünmek ama bir taraftan da yaratılışı okuma düşünmez misiniz, yaratılışa bakmaz mısınız diyen yüzden fazla neredeyse ayeti hiç dikkate almamak, yaratılışa hiç kafamızı çevirip bakmamak, gününe günlük konuşmalarımızda var mı, meraklarımız arasında var mı, okuduklarımız arasında var mı? Bu nasıl bir dindarlık arkadaşlar? Evet, sabah sabah fırça yemeye mi geldik buraya diyeceksiniz ama ben Allah Teala’nın bizim başımızı adeta tutup böyle çevirerek -çünkü çok fazla ısrarla geçtiği için- yaratılışa bakmamızı istemesini ve bizim de o başımızı tutup çevirmek istemesine rağmen böyle dönüp dönüp hayır ben oraya bakmayacağım falan dememize gerçekten anlayamıyorum. Evet, ne kadar oraya bakarsak o kadar dirilişi daha iyi anlayabileceğiz, şöyle daha iyi anlayabileceğiz; yani bunu yapan ötekini haydi haydi yapar diyeceğiz.
Şimdi arkadaşlar, bir işteki ustalığı anlayabilmek için dahi o işin biraz detaylarından bilmek lazım değil mi? Yani işte ben birazcık dikiş diktiğim için oradan örnek vereyim. Bir cebin, bir yakanın dikişi, elbisedeki bir detayın, kostümdeki bir detayın aslında ne kadar zor olduğunu, onu öyle oturtmanın, orada böyle pürüzsüz bir şekilde oturtmanın ne kadar zor olduğunu anlayıp onun diken kişiyi takdir edebilmeniz için bir parça dikişten anlamanız lazım. İşte ekmek pişirmekten hiç anlamıyorsanız, ekşi mayalı bir ekmeğin işte üstelik de şöyle pofuduk pofuduk olmayacağını, tam doğal bir ekmeği bilirsiniz mesela efendim ve bize ekşi mayalı ve doğal ekmek diye sunulanlarda da aslında bir numara olduğunu bilirsiniz gibi anlatabiliyor muyum? Sakın kimsenin alanına müdahale ettiğimi düşünülmesin; sırf örnek vermek için söylüyorum. Yani işte bunu şöyle ifade etmiş atalarımız: Altının kıymetinden sarraf anlar demişler. Dolayısıyla Rabbimiz dirilişin ne kadar mümkün ve basit, aslında yaratılışa kıyasla, ilk yaratılışa kıyasla ne kadar kolay bir şey olduğuna dikkatimizi çekmek istiyor. Peki bu kadar barizse ve bu kadar çok… Çünkü Cenab-ı Hak bu ayetlerde sadece ilim sahibi insanla, yani bilgi sahibi alim insanlara hitap etmediğine göre, bu ayetler evrensel olduğuna göre ve her zekadaki ve eğitim düzeyindeki insan, kafası çalışan yani her insan bu ayetleri anlayabileceğine ve üzerinde düşünebileceğine ve kendine göre bir çıkarımda bulunabileceğine göre arkadaşlar ve her insan azıcık düşündüğünde, ya beni yoktan yaratan Allah neden tekrar diriltemezsin ki? Yani ben yoktum, var etti; yani var ettiğine inanıyorum. E o zaman neden dirileceğime inanmayayım ki? Bu bu kadar basit. Aslında bu kadar basit olmasına rağmen neden insanlık dirilişi inkar etme eğiliminde? Bugünkü deistler dediğimiz toplulukta öyle. Yani geçende Harari’nin bir videosunu göndermiş arkadaşlar; öyle manipülatif bir insan ki arkadaşlar, kitaplarını okuduysanız görürsünüz; “sandviç tekniği” denen bir şey var, tam onu uyguluyor. Yani tam aslında şeytanın taktiğidir biliyor musunuz, o Adem’in yaratılışında aynısını yapar. Yani şeytan iki tane hakikatin arasına bir tane yanlışı sıkıştırır. Bu aslında aynı zamanda bir satış tekniğidir biliyor musunuz? Satışla ilgili okuduğum birkaç kitapta bu çok anlatılır. Mesela şey denir insanlara; bir konuda evet dedirtirseniz ilk önce, arkasından sizin getireceğiniz bir başka asıl hedefiniz olan cümleye evet demeleri daha kolaydır. Bu bakımdan önce bir evet dedirtmeniz gerekiyor. Yani bir hakikati onlarla paylaşmanız gerekir; faraza mesela ütü satıyorsunuz. Siz şunu dedirtmeyin; ütü çok zor değil mi, sürekli ütü yapmak insan hayatında hani ne kadar çok vakit alıyor değil mi? Evet dediğinde, dediğinizde siz evet öyle dediğinizde arkasından bu işi kolaylaştıracağını iddia ettiği bir ürünü size kabul ettirmesi çok daha kolay oluyor. Aynısını yapıyor; yani hakikatlerin arasına kendi yerleştirmek istediği şeyleri, inkarları çok güzel yerleştiriyor. Mesela o videoda da şöyle diyor: Ben diyor gizemli bir Tanrı’ya karşı değilim, sürekli bizim ne yapacağımızı söyleyen ve her şeyini bildiğimizi düşündüğümüz bir Tanrı fikrine karşıyım diyor. Gizemli Tanrı ne? Arkadaşlar onu da söylüyor zaten; diyor ki işte bu alemi birisi yarattı, yani bir güç var, bu bu kadar şey kendi kendine olamaz ama biz bilmiyoruz o gücü nasıl bir güç, bizden ne istiyor, bizimle alakası ne? Yani hiçbir fikrimiz yok, işte bunu bunu kabul ederim diyor. Burada problem yok diyor. Yani bakın arkadaşlar nereye çıkıyor biliyor musunuz? Bizim yıllardır söylediğimiz şeye çıkıyor. Yani diyor ki; bana kural koyan, bana karışan Tanrı istemiyorum. Ben diyor… Anlatabildim mi? İşte insan aklı yaratılışla diriliş arasındaki bu basit ilişkiyi, yani yaratmışsa neden diriltemesin? Yani bu basit ilişkiyi her seviyedeki akıl kavrayabileceği halde ve yaratılışı kabul edip dirilişi inkar etmenin aslında tutarsızlık, zihinsel bir tutarsızlık olduğunu azıcık düşünen herkes bulabileceği halde nasıl oluyor da bu kadar akıllı insan yeryüzünde? Yani dirilişi inkar eden insanların hepsi ahmak değil, yani hepsi aptal değil, içlerinde çok zeki insanlar var. Nasıl oluyor da inkar edebiliyorlar, bu zihinsel tutarlılığı kabul edebiliyorlar arkadaşlar? Çünkü bakın tekrar ediyorum bunu hep söylüyorum, yıllardır söyledim yani. Çünkü arkadaşlar dirilişi kabul etmek demek sorumluluğu kabul etmek demektir; o sorumluluğu kabul etmek istemiyorlar. Sait Ramazan el-Buti’nin dediği gibi, ne zaman konuşmalarımda bir isim geçse, o isim sebebiyle de hemen insanlar böyle benim kim olduğuma karar vermeye çalışıyorlar arkadaşlar. Harari’yi de andım şimdi az önce; ne olacak? Ne olacak? Yani ilginç bir şey bu durumda ve ben sizi gözlemliyorsunuz, ben de sizi gözlemliyorum arkadaşlar. Şimdi Sait Ramazan el-Buti diyor ki; müthiş bir cümle, bence bu 20. yüzyılın sonlarında okuduğum, yani 25-30 yıl önce okuduğum bir cümle; diyor ki; günümüz insanın inkarı, gerek yaratıcıyı gerek dirilişi inkarı zihinsel değildir, ahlakidir diyor. Ben bugünkü dinden dönüşlerinde çoğunun zihinsel olduğu kanaatinde diyelim, ahlaki olduğu kanaatindeyim. Yani onlar ahlaksız mı? Hayır. Yani insanlar diyor mesela işte aklım almıyor Tanrı’yı, üzerinde çok düşündüm, dirilişi kavrayamıyorum falan diye inkar etmiyorlar; onun bizden beklediklerini yapmayacakları, yapamayacakları için inkar ediyorlar; yapmak istemedikleri için daha doğrusu. Yoksa kapasite olarak yapamayacakları için değil, yapmak istemedikleri için inkar ediyorlar. Aynı şeyi Seyyid Kutub… Bak bu ismi de aldık bugün, artık defterimiz kabardı, suç defterimiz… Seyyid Kutub arkadaşlar diyor ki; yoldaki işaretlerde -ben onu ortaokul öğrencisi olduğum yıllarda okumuştum- yani diyor ki; Mekkeliler diyor neden Muhammed’in, Hz. Muhammed’in bu kadar yakınında bulundukları, onun karakterini bu kadar iyi tanıdıkları halde nasıl oldu da inkar ettiler? Neden inkar ettiler? Çünkü arkadaşlar onu diyor -o arkadaşlar demiyor da ben diyorum- çünkü onun peygamberliğini kabul ettikleri anda nasıl bir sorumluluk yüklenmiş olduklarını biliyorlardı diyor. Oradan sonra artık yani o peygamber ise artık onun dediği gibi yaşayacağız, yani ondan sonra artık ben keyfime göre yaşayamam, onu biliyorlardı. Yani en azından dürüstlerdi bu konuda diyor. Anlatabildim mi arkadaşlar? İşte benim canımı en çok acıtan insanlık adına yani ve kendimi öyle bir konuma düşürmek istemem ama bazen böyle neredeyse kıyısına kadar geldiğimi gördüğümde çok üzüldüm kendi adıma; şeylerin başında geliyor; sanki hiç dirilmeyecekmişiz gibi yaşamak, sanki böyle ölümden konuşursak, dirilişten konuşursak hayatın tadı kaçacakmış gibi kimse onu konuşmak istemiyor. Halbuki işte o “İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn” ifadesinin günlük hayatta çok yerleştirilmiş olması sadece ölüm karşısında söylenmez arkadaşlar, bütün kayıplar karşısında söylenir. Biz Allah’a aitiz ve ona döneceğiz zaten, ona döneceğiz. Yani zaten biz doğduğumuzda arkadaşlar kum saati çevrildi, hepimizin kum saati, kendine özel içinde belli miktarda kum var ve süreç başladı yani ve o bittiğinde biz oraya gideceğiz, hiçbir kaçışı yok bunun, hiçbir istisnası yok. İşte onu düşünmüyorlar. “Evvelen yerel insan…” İnsan görmez mi? Rivayet olunuyor ki Ubeyy bin Halef Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellemin huzuruna bir çürümüş kemikle gelmiş ve onu eliyle ufalayarak “Allah bunu böyle çürüdükten sonra diriltir der misin?” demiş. Evet, seni de diriltecek ve ateşe koyacak isterse, demiş Peygamberimize. Yani hiç bakın lafı döndürüp dolaştırmıyor Efendimiz. Bu açık konuşmakla hakaretli konuşmayı birbirine karıştırmayın arkadaşlar, açık konuşmakla saldırgan konuşmayı birbirine karıştırmayın. Saldırganlık, hakaret, efendim tahkir, küçümseme; açık konuşmak değildir. Açık konuşmak doğruyu hiçbir başka şekilde yorumlanmayacak şekilde konuşmaktır. Yani Peygamberimiz diyor ki; evet, seni de diriltecek ve ateşe koyacak isterse diyor. Bu ayet bu sebeple nazil olmuştur. Bu ayeti kerime sonra işte bu insanı görmüyor musunuz dedikten sonra Rabbimiz var mesela bize bir misal getiriyor; yani adeta Cenab-ı Hak’la haşa yani tartışmaya girmiş, münazaraya çıkmış ve elinde de bir örnekle gelmiş. Bazı insanlar böyle elinde getiriyorlar bir şeyi, işte o da çürümüş kemikle gelmiş. Onu ufalamış, demiş ki; böyle un ufak olduktan sonra mı dirileceğiz demiş. Ve halbuki kendi yaratılışını unutuyor; yani kemikte de ortada bir şey var sonuçta, o ufalanmış kemikte toz. O tozda da bir unsur var. Yani senin meniden yarattığına göre kemikten niye yaratamazsın? Yani aile menşuhi ve kendince aklınca bize misal getirerek işte böyle toz haline gelmişken mi, şu çürümüş kemikleri kim diriltecek diyor. Gül, sen ona de ki… 79. ayeti kerime: “Yohüm” onları hayat verecek, o kemiğe hayat verecek kim? Elbette onu ilk defa yaratmış olan. Yani şöyle deseydik biz dindarlar olarak Allah yarattı, falanca da diriltecek bir başka güç deseydik o zaman buna çok itiraz edilebilirdi ama Allah yarattı, Allah diriltecek arkadaşlar; burada hiçbir itiraz noktası yok ve bir kule alayım efendim. Çünkü o her türlü yaratmayı gayet iyi bilir, bir külli her yaratmayı… Yaratmanın tek bir yolu yok arkadaşlar. Adem’in yaratılışına bakın, Hz. İsa’nın yaratılışına bakın deyince çeşit çeşit… Hazreti İsa’nın babasız dünyaya gelişinden dolayı kimileri Meryem Hazreti Meryem’e iftira atmış Yahudiler, kimileri de Hz. İsa’yı ilahlaştırmıştır Hristiyanlar. Cenab-ı Hak her ikisine de diyor ki; ya siz ikiniz de Adem’e inanıyorsunuz, babası yok anası yokken bir insanın yaratılacağına inanıyorsunuz da sadece babası yokken yaratılacağına niye inanmıyorsunuz? Yani değil mi bu örnek verir Rabbimiz. İşte yaratmanın her çeşidine o hakimdir, halkın hepsine alimdir. Yani her mahluku bütün tafsilatıyla, her birinin toplanan ve dağılan bütün eczası, usulü, asıl organlarıyla, detaylarıyla, eczaı ahval-i keyfiyat ve kemiği; yani nasıl yaratılıyor, ne kadar var, ne kadar madde lazım, hepsini her türlü hususu, hayatıyla bilir ve her halkı, her yaratmanın her türlüsünü bilir. Maddeli, maddesiz, maddeden bir, maddeden yaratmayı da bilir, maddesi hiç yokken de yaratmayı bilir. Aletli, aletsiz, örnekli, örneksiz, gerek ilkin, gerek sonra her nevini, yaratmanın her türünü bilir; bütün mesele bundan ibarettir. İşte o Allah… Siz bilmiyor musunuz? Bir başka örneğe geçiyor; yemyeşil ağaçtan, yeşil bir ağaçtan içinde su olan canlı bir ağaçtan sizin için ateş çıkarıyor diye bir sonraki örneğe geçiyor sekseninci ayeti kerimede efendim. Rabbimden bol tefekkürlü, ilimsiz bizi ilme götüren, o ilimde imana ve ahlaka götüren bu yolda küçük de olsa bir adım attığımız bir gün diliyorum arkadaşlar. Hepinize Allah’a emanet olunuz.