📱

Get Our Mobile App

Take your business learning on the go!

Download on the App StoreGet it on Google Play

Prof. Dr. Şaban Ali Düzgün - Modern Dönemin Getirdikleri ve Türk Müslümanlığı

Boğaziçi Üniversitesi Türk Araştırmaları Kulübü 1:25:08

Transcription

Merhabalar. Hepiniz hoş geldiniz. Etkinliğe başlamadan önce hocamızı kısaca tanıtmak istiyorum. Gümüşende doğan profesör doktor Şaban Düzbün Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi mezunudur. Yüksek lisans tezinde Hint alt kıtasındaki modernist hareketler, doktorasını nesafi ve İslam filozoflarında Allah alem ilişkisi üzerine yapmıştır. 2005 yılında profesör olan hocamız Gregorian, Georgetown, Ging Sad Cleç, Uluslararası Türk Kazak Üniversitesi, Top E gibi farklı üniversitelerde öğretim üyeliği yapıp dersler vermiştir. Fullbght Türkiye seç komisyon üyesidir. Kelem Araştırmaları Dergisinin baş editörüdür ve halen Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Kelem Anabilim Dalı Başkanıdır. Hocamızı sahneye davet ediyorum. Ayşe, çok teşekkür ediyorum.

Eee, ayakta konuştuğuna göre mesaj verdi. Hocam ayakta konuşacaksın diye. Doğru mu hocam? En iyi mesaj verilmeden alınan mesajdır demiş atalar. Dememişlerse de diyebilirlerdi. Yani eee, mikrofon olmadığı için eee ayakta olmayı tercih ediyorum. Bazen ayakta konuşma o dinleyenler için bir tahakküm olarak görülüyor. Biliyor musunuz? Bilmiyorum. Ayakta olmak bir tür tahakkümdür. Bize tepeden bakma, hocam lütfen otur, burun hizasında konuşalım diyenler oluyor ama burada iletişim birinci önceliğimiz. Doğru mu İbrahim hocam? Anlamak ve anlaşılmak. Boğaziçi Üniversitesi Türk Araştırmaları Kulübüne çok teşekkür ediyorum. Berat, çok sağ ol. Osman, çok sağ ol. E, teşekkür edemediğim arkadaşlar da mutlaka vardır emği geçen.

Eee, konuşacağımız konu Türkiye'nin yani kimliklerin, şöyle diyelim, şöyle başlayalım. Genel bir problem tespiti olsun. Biraz sert bir giriş olabilir. Eee, kimliklerin kişiliklerden daha öne çıkarıldığı toplum yapıları vardır. Riskli toplum yapılarıdır aslında bunlar. Yani kişi kendisi olmaktansa bir parça olmayı, bir bütünün parçası olmayı daha önemser. Bunu anlayabilirim. Mesela milliyetçi, ümmetçi, İslamcı ya da Müslüman, daha büyük konuş, ya da Türk ya da İngiliz, daha büyük. Kim? Bunlar birer kimlik. Doğru mu? Bunlar birer kimlik. Eee, onun parçasıyız. Bu bizim tercihimiz değil. Bir şekilde parçasıyız. Benim yazılarımı takip eden dostlar mutlaka vardır. Eee, ben ile biz arasındaki bu çatışma, benim belki kendi kişisel tecrübemden de kaynaklı olabilir. Çünkü belli bir grubun üyesisiniz. Ya Türkiye'de Müslümansınız, Türksünüz işte ya. Belli kimliklerle varsınız ve söylediğiniz şey o kimliklere gelip de bir şekilde eğer çarpıyorsa başın belada. İyi de kendinizi de bir şekilde ortaya koymanız gerekiyor mu? Gerekiyor. O sınırı nasıl tespit edeceğiz? Yani ben bizin parçası olacak ama o biz o bene tahakküm etmeyecek. Onu özgür bırakacak ki onun gelişimi, büyüklüğü o bizi güçlendirsin. Dolayısıyla ben ve biz, bu özgürlük kelimesi yine benim çok fazla sık referansta bulunduğum özgürlük kelimesi, önce kişinin kendisine malik olması demek. Yani onu fark etmesi, kendi potansiyellerini, kabiliyetlerini geliştirmesini engelleyecek herhangi bir blokaja uğramaması.

Peki bir insanı en fazla bloke eden şey nedir derseniz, bir toplumda en fazla bloke eden şey dindir. Niye? Çünkü 1000 yıllık diyelim bizim kültürümüzde 1400, 1500 yıllık bir gelenek var. Dinin kendisi değil ama dinin 1000 yıl önce yapılmış bir yorumu önünüze getiriliyor mu? İnteraktif gidelim. Getirilir mi? Yani siz bir şey söylediğinizde ya sen böyle diyorsun ama böyle denmiş kardeşim falan denildiği zaman. Şimdi bu tür müzakerelerde, tartışmalarda benim paradigmatik ya da vizyoner dediğim ayetleri çok sık kullanırım. Yusuf suresinde geçen bir ayeti hemen öne çıkarırım. Diyorum ki, her bilenin üzerinde bir başka bilen vardır. Bu şu demek. Kim olursa olsun, hangi kimlikle söz söylemiş olursa olsun, hiç kimse nihai otorite olarak önümüze çıkarılmamalıdır. Hiç kimse, hiçbir, hiç kimse.

Bunu mesela felsefi gelenek içerisinde bakarsanız, diyelim ki ben işte Maturidi çalışan birisiyim. İmam Maturidi. Semerkantlı bir alimimiz. Gerçekten sivilliğin zirvesi. Yani onun en çok sevdiğim tarafı. Niye? Maturidi uzmanı sayılırım kendi çapımda. Doktora tezim o bölgede. Nesefi onun öğrencisi. Silsile içerisinde yeri var. Doktoramı onun üzerine yaptım. Sonra Kültür Bakanlığına Maturidi bir külliyatı hazırladım. Daha sonra bir sempozyum yaptım. Kitabını bastım. Dünyanın makalesini hazırladık. İşte doktora tezleri yaptırıyoruz. Maturidi'yi sevdiğim taraf nedir? Maturidi'yi sevdiğim taraf sivillik. Sivil hayatı boyunca bağımsız olmuş ve hiç kimseye angaje olmamış. Bu böyle olunca ne oluyor biliyor musunuz? Yeni belki bilgiyi, bilgiyi güçlendirecek en temel tez burada. Yeni kavram üretme kabiliyetiniz ve düşüncenizle, ister milliyetçilik adı altında konuşun, ister ümmetçilik deyin, ister din deyin, ister felsefe deyin, yeni bir kavram üretmenize imkan vermiyorsa bir sistem sizi baştan katletmiş demektir. Yani siz yoksunuz. Öyle bir sistem içerisinde de ben yokum diyorum. Çünkü kavramlar, zihinsel anlamda kavramlar bizim olaylara bakışımızı büyüten, güçlendiren bizim merceklerimiz. Kavram. Başka bir şeyimiz yok ki. Şöyle bir örnek veririm. İnsanın yürümesi sınırlı ama uçaklarla bu sınırı ortadan kaldırıyorsun, değil mi? Hatta A'ya gidiyorsun. Görmen sınırlı. Teleskopla bu sınırı aşıyorsun. Bütün bu sınırlıklarımızı bu şekilde büyütebilirsiniz. İnsanın zihni de sınırlı bir varlık. Zihin sınırını ancak kavramsallaştırmayla, yeni bir kavramsallaştırmayla aşabilirsin. Ve bunu kim yapıyor? İşte bunu yapanlardan bir tanesi Maturidi. İnanılmaz kavramlar. Şu kavramı kullanan bir adam diyorum ki diyor ki Maturidi. Ya Maturidi ismi Türkiye'de hem milliyetçi hem entelektüel farklı camialar tarafından çok öne çıkarılan, farklı gerekçelerle öne çıkarılan bir isim. Ama diyorum ki ben niye çıkarıyorum Maturidi'yi? Şöyle bir örnek veriyor. Anne karnındaki bir çocuk doğum vakti geldiğinde bulunduğu konumu değiştirip ters dönmeli, baş aşağı dönmeli ve doğuma hazırlık yapmalıdır ki hem kendi hem de annesi kurtulsun. Vakti geldiğinde bir toplumun böyle bir değişime, dönüşüme ihtiyacı var diyor. Şimdi bu acayip bir şey ya. Toplumsal değişim teorileri diye herhangi bir şey daha, sosyolojinin ortada olmadığı, toplumsal değişim dönüşüm teorilerinin konuşulmadığı bir dönemde bir insanın böyle bir kavramsallaştırma yapması nasıl bir şey? Müthiş bir şey. Buna imkan vermiş. Onun için Hegel'i burada anmam lazım.

Ya başla başta bir metodoloji koyalım şurada arkadaşlar. Hangi düşünce ya da ideolojik eee rota içinde yol alırsak alalım, eğer o yolun o metod ne diyelim ideolojinin belli bir metodolojisi usulü varsa, Hegel diyor ki, keskin bir metodoloji düşüncenin katilidir. Niye? Ürettiğin düşüncenin belli sınırlar içinde tutulması konusunda azami gayret sarf ediyorsun. Dediğim anlaşıldı mı bilmiyorum. Anlatabildim mi derdimi? Belli bir metodolojiye aksi takdirde ne diyorlar? Diyelim ki bizde ne var? Mezhepler var. Her bir mezhebin usulü yani metodolojisi var. Onun dışına çıkan adamı ne yapacaksın? Bakın marjinal, marjinal kelimesinin şaz kelimesi size yakın mıdır bilmiyorum. Şaz, şaz dedikleri bizde şaz şahsiyetler dedikleri yani marjinal görüşler ileri süren bir adamdır diyor. Aman onu koyun bir kenara diyor. Oysa tam tersi, Georg Simmel ismini bilen bilir. Sosyal bilimleri okuyanlar bilirler. Alman 20. yüzyıl başında Alman düşünce geleneğinde, sosyoloji geleneğinde gelişmeyi, yani toplumsal gelişmeyi uzlaşı uzlaşmaya değil, tam tersi çatışmaya dayandıran ve toplumun gelişmesi için bir çatışma kültürünün, bu çatışma dediği fiziki çatışma değil, çatışma kültürünün olması gerektiğini söyleyen bir isim. Şimdi marjinal adam aslında çatışacak bir unsur yaratıyor. O ne bir şey koyuyor. Bu adama bizim oturup teşekkür etmemiz lazım. Bir, çünkü orada bir creative thinking dedikleri değil mi? Yaratıcı bir düşünme var. Farklı bir şey var ve bir yere getirmiş seni. Ama bizdeki refleks şu. Bizdeki, ben orada değilim. Bizdeki dediğim geleneksel anlamda refleks şu. Onu boğma refleksi. Bugün de aynısı var. Yeni bir şey söyleniyorsa onu boğabilir miyiz? Oysa adam onu bir çatışma unsuru olarak alıp takdir edelim diyor. Şunu tespit etmiş olalım. Dedim ki, bir konuşurken her birimiz farkındayız ya da değiliz. Belli bir metodoloji, belli bir usul içinde konuşuyoruz. Farkına varmadan kendimize bir otosansür uyguluyoruz. Kendimizi bir rotanın içine sokuyoruz. Bu çok riskli, tehlikeli bir şey. Hegel'in söylediği pek bilinmez. Hegel'in söylediği, o keskin bir metodoloji düşüncenin katilidir. Düşünceyi öldürür sözü bu anlamda başlangıçta söylemiş olayım. Yani düşünce üretirken benden öncekiler bu konuda ne dediler diye düşündüğünüz anda düşünme eyleminin kendisine karşı bir iş yapmış oluyorsunuz.

Bir örnek vereceğim ben size. Çok şaşırtıcı olabilir bu örnek. Benim bir videom bir ara viral oldu. Video şu: "Bürokrasideki arkadaşlar o gece gönderiyorlar. Hocam şuna bir bakar mısınız? Altında yazılan yorumlardan dolayı biz çok mahcubuz, çok utanıyoruz. Bu nedir falan. Altında yazılanlar felaket." Video şu: Bir konuşmamdan kesilmiş bir dakika gibi bir kesit. Süleyman, Hazreti Süleyman Peygamberle ilgili bir şey anlatıyorum. Süleyman Peygamber, Kur'an-ı Kerim'de anlatılan bir kıssa var. Süleyman Peygamber biliyorsunuz bir kral. Peygamber, Yahuda kralı ama aynı zamanda peygamber. Diyor ki, yaslandığı asasının içine bir dabbetül arz girdi. Dabbetül arz kelimesi tanıdık mı size? En azından dabbe filminden hatırlayabilirsiniz. Dabbe, dabbetül arz girdi, asasını kemirdi, kemirdi, kemirdi. Sonra birden asa yıkıldı ve ben öldüm diye fark etti. Şimdi bunu yorumluyorum. Diyorum ki, Süleyman Peygamber'in asası aslında yaslandığı asası devleti. Çünkü biliyoruz ki o krallık çöktü. Peki asanın içine giren dabbetül arz dediklerine bizim kültür onu kurt diyor. İşte kurtçuk asa olunca, asayı da asa olarak alınca millet içindekini de gerçekten kurt zannetti. Ben de şöyle dedim. Dabbetül arz. Dabbe kelimesi debelenmekten gelir. Arz yer demek. Hakkını, hukukunu hiç ettiğin, adam yerine koymadığın, yerlerde süründürdüğün insanlar senin devletini yıkar ve birden fark edersin, "Eyvah ben çöktüm" dersin. Yani burada siyasal ve sosyolojik anlamda tarihin akış ritminin nasıl bozulduğunu ya da nasıl düzelebileceğine dair çok ciddi bir niye anlatır Kur'an-ı Kerim diyor olayı. Süleyman peygamberinin hayatında binlerce olay olmuştur ama bize 3 beşini seçiyor, anlatıyor. Niye? Çünkü aynı olayın her dönemde tekrar etme imkanı var. Bugün de adamın hakkını, hukukunu çiğnersen başına bela olur. Onu söylüyor sana. Bunu anlattım. Alttaki yorum şu: Süleyman Peygamberi insanların hakkını hukukunu çiğneyen birisi olarak anlatıyor peygamberi. Tamam. Hakkını, hukukunu çiğneyen birisi.

Şimdi dedim ki, bunu bir eski genel müdür arkadaş gönderdi bana üzülerek. Dedim ki, hocam ben sana bir pasaj göndereceğim. O pasajı sen de gruplarınızda yayınla. Pasaj Gazali'den, Faysalü Tefrika Beynel İslam ve Zandaka diye kitabının girişine yazmış. Diyor ki, "Aziz kardeşim" diyor, "Benimle ilgili senin kulağına şu sözlerin geldiğini ben duyuyorum ve çok üzüldüğünü biliyorum." Diyorlar ki, "Gazali kendinden önceki alimlerin yolundan sapmış, zındık olmuş. Zındık olmuş." Gazali'ye bunu söylüyorlar. Peki" diyor, "Ben sana sorarım. Sözlerin en güzeli hangisidir? Tabii ki Allah'ın kelamıdır. Peki Allah'ın kelamına demediler mi? O eskilerin uydurmasından başka nedir ki? Peki insanların en güzeli kimdir? Allah Resulüdür. Peki demediler mi ki o yalancının tekidir, kahinin tekidir, mecnunun tekidir? O zaman bil ki kardeşim, işe yarayan ne söylenirse buna hücum eden insanlar hep çıkacaktır. Bunun hasetten ve fesattan kaynaklandığını bil, çöpe at." Dedim ki, Gazali Allah senden razı olsun. Çok eleştirdiğim tarafı var Gazali'nin. Özellikle filozoflarla tartışması kişilik olarak beni ilgilendirmez ama İslam filozoflarına eleştirileri var. O eleştirilerin bir kısmında haksız. Onun için e bir karşıtlığımız var. Ama şurada söylediği şey, Gazali'ye bile adamların bile diyorum çünkü ehl-i sünnetin kurucu isimlerinden biri sayılıyor ve onun bile böyle bir suçlamaya maruz kaldığını biliyoruz. O zaman şuradayız. Metodolojimiz şu arkadaşlar. Hangi rota içinde yer alırsak alalım, o rotayı diyorum ya, ister din, ister milliyet, ister başka bir şey, o konuda eğer bizim yol almamızı bloke edecek herhangi bir metodoloji geliştirildi ve önümüze konulduysa, bu o düşüncenin de o düşünceye ait insanların da katlinden başka bir şey değildir. Birinci söyleyeceğim bu ve önümüzü açsın diye söylüyorum.

Şimdi bu tartıştığımız konuya, canlı konuya gelirsek. Şimdi arkadaşlar, benden Türk milliyetçiliği daha, düzeltiyorum, Türk Müslümanlığı istediler konu olarak. Biraz daha çerçeveyi geniş bir çerçeveden meseleyi ele alalım diye ben modern dönemler onu da ekleyelim istedim. Çünkü hangi dönemde konuştuğunuz önem arz ediyor. Yani bunu hangi dönemde, ne zamanda konuşuyoruz? Şimdi az önce size örneğini verdim. Maturidi ile ilgili gündüz Aktan. Bu rahmetli oldu. İsmi bilenler vardır ama bilmeyenler de olabilir. Milliyetçi bir isim. Maturidi ismini o dönemde Türk milliyetçiliğinin bir sembol ismi olarak öne çıkarmak istedi ve Türkiye'de ağırlıklı olarak din ve devlet arasında ayrım yapan bir isim olduğu için Maturidi, yani peygamberlerin misyonuyla, peygamberlerin misyonunu bir devlet kurma misyonu olarak görmediği için doğru. Yani peygamberlerin devlet kurmak gibi bir misyonları yok. Ama devleti kuracak ve devam ettirecek ilkeleri insanlarla buluşturma misyonları olabilir. Ama Allah Hazreti Peygamberi yeryüzüne git de bir Medine site devleti kur diye herhalde göndermedi. Yani onu söylüyoruz. Öyle bir ayrım yaptığı için, yani şunu yapıyor. Krallar tarihe rota, tarihin rotasını işleten insanlardan. Kralların gittiği rota ile peygamberlerin gittiği rotayı hiçbir şekilde kesiştirmiyor Maturidi. Çünkü kralda işte babadan oğula geçiş vardır. Oğlu isterse IQ'su beden ısısından düşük olsun, babasının oğluysa kral olacaktır. Doğru mu? Ama peygamberlerde öyle değil. Peygamberlerde baba, oğul diye bir şey yok. Orada bir seçilme var. O ve seçilmenin de insanın, kişinin karakteriyle doğrudan ilgisi olan bir rota. Bu ikisini ayırıyor. Kralların yolu ve peygamberlerin yolu diye. Bir bunu arzu ederseniz ben size Maturidi'nin Düşünce Dünyası diye Kültür Bakanlığı edit ettiğim kitabı göndereyim. Onun içerisinde bu konuyla alakalı benim Din, Devlet ve Siyaset Maturidi'de diye bir yazım var. Onun içerisinde bütün detayı veriyor. Kralların özellikleri, yani devletin özellikleri ve peygamberlerin, yani devleti yönetecek ilkeleri koyan insanın hard yapı ile soft yapı arasındaki farkı çok ince ince işlemiş. Oradan hareket ettiğimiz zaman sanki Türkiye'de laik yapıyı, seküler yapıyı Maturidi üzerinden kurmaya çalışan ve Mat bir alimin ismini buraya getirip entegre eden bir isim olarak Gündüz Aktan öne çıktı. Yani Türk milliyetçiliği kendisine bir entelektüel arıyor tarihsel köken olarak ve bir türkü buluyor Maturidi'yi. Tamam. Ama bu vigizm ya da anakronizm dediğimiz henüz olmayan kavramları götürüp de orada inşa etmeye çalışmak çok sağlıklı değil. Yani çok sağlıklı değil. Yani laiklik dediğiniz şey tamam ya bir sorun çözücü unsur olarak, sorun çözme unsuru olarak geliştirilmiş. Fransa'da geliştirilmiş 30 yıl savaşlarını, 100 yıl savaşlarını, Vesfalya'yı değil mi? Bütün bunları görmüş, geçirmiş bir kültürün ürettiği bir kavram. O kavramı bir entelektüel üzerinden okumak çok kolay değil. Ama şunu da tespit edebiliriz. Şimdi entelektüel milliyetçilik diye benim kullandığım bir kavram var. Entelektüel milliyetçilik. Nereden bunu kullandım? Tarihi şunu görmek lazım arkadaşlar. Belki o damarı çalıştırmakta yarar var ki onu Ebu Hanife'de çok daha net görüyoruz. Çok daha Maturidi'den çok daha net. Çünkü Maturidi'nin yaşadığı topraklar, yani Özbekistan'da, Semerkant'ta Türklerin bulunduğu bir coğrafyada yaşamakla Kufe'de kozmopolit, Arap, Fars, Türk farklı unsurların yaşadığı bir yerde bulunmak arasında fark var. Ebu Hanife'nin yaşadığı yer kozmolitan bir yapı. Heterojen bir kültür var. Semerkant'ta öyle değil. Homojen bir yapı var. Neden zulme uğradı Ebu Hanife? Neden içeri tıkıldı? Sadece bunu işte kendisine Kadıl Kudat yani Yargıtay başkanlığı diyebilirsiniz. Kadılar kadısı böyle bir görevi teklif ediyor Emeviler. O da reddediyor. Kabul etmiyor. Sonra Abbasi devrim oluyor. Abbasiler aynı görevi teklif ediyorlar. Onu da reddediyor ikisine de. Ama o arada siyaseti bir kenara bırakın. Kufe'de, yani Emevilerin Emevi başkenti o zaman Şam. Kufe onun bir yönetim unsurlarından bir tanesi. Kozmopolit bir yer. Ulema arasındaki tartışmalara bakarsanız Ebu Hanife figürü şöyle çalışıyor. Ebu Hanife kimdir? Araplar arasında diyelim ki Süfyan Es-Sevrî soruyorlar. Başta şunu söyleyeyim. İslam medeniyetini oluşturan, İslam kültürünü oluşturan elimizdeki işte felsefi birikim. Filozof deyince aklınıza kim gelir? Mesela diyelim ki Farabi Arap değil. Türk. Başka kim gelir? Büyük isim. İbn Sina. Arap değil. Kimilerine göre Türk, kimilerine göre İranlı. Daha başka büyük alim sayın lütfen. İbn Rüşd. İbn Arabi. İbn Arabi, Fahrettin Razi. Sayabilecekler yani şunu söyleyeyim. İslam kültürünü, İslam birikimini oluşturan, var eden o büyük ulemanın %95'i Arap değil. Nasıl? Korkunç bir oran. Çok yüksek bir oran gerçekten. Yani yüksek bir oran. Peki Süfyan-ı Sevri diyor ki, kadı ataması yapılıyor. Hakimler, yargıçlar. Atanan kim diyor? Şu o diyor Türk. Bir tane daha o Acem İranlı. Öbürü şu: "Arap yok" diyor. Şimdi anlıyoruz ki ilk dönemden itibaren milliyetçilik, çünkü milliyetçilik yeni bir akım ama ilk dönemlerde bu tür kullanımlardan hareket ederek milliyetçiliği entelektüel milliyetçilik olarak o zaman işte kavramsallaştırdım. Ta baştan beri, baştan beri Arap olmayan unsurların bu dinin içinde nasıl bir yer tutması gerektiğine dair bir ön kabul var. Şimdi ana parantezi almamız gereken ve müzakere ederken tut zihnimizde tutmamız gereken tespitlerden bir tanesi bu arkadaşlar. Yani Arapların zihninde baştan beri Arapların zihninde İslam dini içerisinde Arap olmayan unsurlar nasıl bir yerde konumlandırılmalıdır? Nasıl bir yerde tutulmalıdır? Bu soru var. Peki nasıl bir yerde tutulsun? Onlar için kullandıkları kelime nedir? Mevali. Mevali kelimesinin modern karşılığı belki çoğunuza tanıdık gelmeyecek bu kelime ama bir kitap adıdır. Spivak bakın kitabının adıdır. Madun konuşabilir mi? Kitabın adı bu. Madun konuşabilir mi? Madun kelimesini bilen var mı? İsmiyle isimle beraber lütfen. Berat. Berat. Bilmiyorum hocam öyle mi? Ama eee sanırım toplumun dışında kalmış. Yaklaşık denebilir, denebilir. Doğrudur. Eee madun ikincil, secondary yani ikincil, altta kalan, altta kalan madun, ikincilleştirilmiş madun. O orada diyelim sömürge olmuş ülkelerin halkları madundur Spivak'a göre ve o adam konuşamaz. Söyleyeceği şeyin de bir karşılığı yoktur. Arapların dışındaki insanlara biçilen rol, mevali dediğimiz o rolün modern karşılığı madundur ve siyaseten konuşturulmadıkları için insanlar kendilerini bir şekilde ilme, irfana, bilime verdiler. Şimdi İslam'ın medeniyet başkentleri neresidir? Bağdat. İsimle beraber lütfen. Hüseyin. Hüseyin Bey. Bağdat. Başka. Şam. Başka. Basra. Basra. Başka. Granada. Granada. Semerkant. İstanbul. İstanbul. Harika. Şöyle söylenir. Benim Kur'an Mekke'de indi. Mısır'da okundu. İstanbul'da yazıldı. Yazıldı. Semerkant'ta yorumlandı ve anlaşıldı. O kitabıma ben Maturidi'nin Düşünce Dünyası kitabıma öyle başladım. Orada yorumlandı ve anlaşıldı. Niye biliyor musunuz arkadaşlar? Müthiş bir yoğunluk. Semerkant'ta medrese sayısını veriyor. O dönemin tarih kitapları ve coğrafya kitapları. Medrese sayısı. Bir kentteki medrese sayısı 400. Ve deniyor ki herkes öğrenci. Yani şuradaki esnaf gününün iki saatini bir ders halkasında geçiriyor. Herkes öğrenci. İnanılmaz bir bilgi, bilgiye değer atfı var o dönemde Semerkant'ta. Şimdi böyle bir ortamda, böyle bir ortamda heterojen bir ortam üretilen bir düşünce meselenin daha kapsamlı anlaşılmasına imkan veriyor. Şimdi Maturidi yani Semerkant bir merkez, İstanbul bir merkez, Şam bir merkez. Fakat şimdi dikkat edin söyleyeceğim cümleye lütfen. İkinci paradigmatik cümle. Birinci sorunumuz şuydu. Çözülmesi gereken soru. Bu soru bir tez konusu. Az önce koyduğum sorunun yani Araplar ve Arap düşüncesi baştan beri Arap olmayan unsurlara bu dinin içinde nasıl bir yer, nasıl bir konum biçtiler. Bu konum çok olumlu bir konum değil. Bugün de hala bu devam ediyor ya. Bugün de bu devam ediyor. Türkiye'de ilahiyat namına hangi düşünceyi üretirseniz üretin, tarih boyunca böyle olmuştur. Bakın en büyük alimlerimiz kim bizim diyorum size. Din Gazali, Din Maturidi, Din Farabi, Din İbn Sina, Din İbn Rüşd. Bizim trajedimiz şu arkadaşlar. Bu isimlerin hiçbirisi Hicaz dediğimiz bölgeye, yani İslam'ın doğum topraklarına zerre kadar nüfuz edemedi. Bu da ikinci tespit. Bu akşamın en önemli tespiti bu. Adamlar inanılmaz bir koruma ile kendilerini korumaya aldılar. Ya felsefe yok. Hicaz dediğiniz bölgede bugün felsefe yok. Kelam yok. Yani Maturidi'nin ürettiği kelam o topraklarda yok. Maturidi yok o topraklarda. Hicaz'da niye? Bunun hem söylediğim ya Arap olmayan unsurlar ne üretecekler ki yani böyle bir şey olabilir mi? Bakın bu bir ön yargı ve o yargı hala kırılabilmiş değildir. İkinci problemimiz bu. Şuydu. Spivak'ın söylediği. Madun konuşabilir mi? İslam dünyasında Arapların dışında düşünce üreten, fikir üreten insanlar madun olarak hala görülüyor Araplar nezdinde. İşin daha vahimini söyleyeyim. Parantez açayım ben size. Biraz provokatif bir cümle olsun. Korkunç bir cümle olsun. Bu konuda maalesef doktora tezi yapıldı. Suudi Arabistan'da Ümmül Kura Üniversitesi'nde. Konu ne biliyor musunuz? İstanbul mutlaka fethedilecektir. Onu fetheden komutan ne güzel komutandır. Onu fetheden ordu ne güzel ordudur. Hadis olarak Hazreti Peygambere itaf edilen, izafe edilen böyle bir hadis var. Duydunuz değil mi? Peki Ümmül Kura Üniversitesi'nde yapılan doktora tezi neyi savunuyor? İstanbul fethedilecektir. Hala fethedilmedi. Anladınız değil mi olayı? Türklerin İstanbul'u fethetmesini herifler, affedersiniz o herifleri onun için kullanıyorum. Hala fetih saymıyor. Arapların gözünde Arap olmayan unsurların durumunu iyice anladık mı? Bir felaket değil mi bu? Bakın üretilen düşüncenin nüfuz edemediği bir coğrafya var. Ayrıca başka bir hikaye daha var burada. Ya nasıl bu cümle? Felaket değil mi? Dolayısıyla bunu söylerken ben şimdi şuraya geldik. Şuraya geldik. Türk Müslümanlığı ifadesi. Türk Müslümanlığı ifadesi. Benim genel tutumum şu. Bir ara Avrupa Müslümanlığı diye bir şey konuşuldu ve konuşuluyor da. Yani şöyle konuşuluyor. Biliyorsunuz, e, Avrupa'daki Türk vatandaşlarına eğitim hizmeti, din hizmeti neyse veren bütün görevler Türkiye'den gidiyor. Mutlaka bir tanıdığınız vardır. Din görevlisi olarak Almanya'da, Fransa, Belçika, Hollanda gidiyor. Şimdi ülkeler teker teker karar alıyorlar. Karar alıyorlar. Türkiye'den bu görevlilerin o ülkelere girişi yasaklanıyor. Avrupa kültürünü bilen, onu bir şekilde içselleştirmiş, benimsemiş. Çünkü o kültürün içine doğmuş. Onun eğitim sistemi içerisinde büyümüş. Dil üzerinden kültürü emmiş. Dil en önemli faktör. O dilin içerisinde dili okurken kültürünü almış insanlara. Almanya'da pıtrak gibi ilahiyat fakülteleri açıldı bir sürü ve oralarda kendileri yetiştiriyorlar. İmamlarını yetiştiriyor, öğretmenini yetiştiriyor vesaire vesaire. Burada bunlar görev yapacak. Yani deniliyor ki ya Almanya, işte Hollanda kendi Avrupa İslam'ını, eyvah Avrupa İslam'ı geliştiriyorlar. Bunlar buralardan bağımsız. Bunu tartıştığımız bir yerde Almanya'da dedim kesinlikle benim eskiden beri olması gerektiğini düşündüğüm şey de bu. Kesinlikle teşvik edilmelidir. Bir Avrupa İslamıysa Avrupa İslamı, Türk İslamıysa Türk İslamı kesinlikle desteklenmesi lazım. Niye bu? Şu arkadaşlar, eskiden beri yapılan bir hata var. Selefilik dediğimiz eğilimin en büyük, selefiliğin en büyük hatası gittiği coğrafyalardaki yerli mevcut kültürü bir düşman olarak bellemesi ve katletmeye çalışması. Kültür ya bir coğrafyanın kültürü insanın onuruna aykırı olmadığı sürece, hak ve hukuku çiğnemediği sürece bir ülkenin kültürü Kur'an-ı Kerim'in maruf dediği ortak iyi çerçevesine alınacak bir kültürdür. Bakın maruf nedir? Maruf insanlar marufu var kılmaya, münkeri kötü olanı da ortadan kaldırmaya çalışırlar. Maruf ortak iyidir. Hepimizin beraber geliştirdiğimiz ortak iyi. Şimdi bir örnek vereceğim size. Rusya'nın yıkılışından, düzeltiyorum, Sovyetlerin yıkılışından sonra Suudi Arabistan destekli Orta Asya ya da şimdi yeni müfredatta artık Orta Asya demeyeceğiz. Ne diyeceğiz? Türkistan diyeceğiz. Doğru bir kullanım bana sorarsanız ya. Türkistan gerçekten. Şimdi Türkistan'a giderseniz, Kazakistan'a, Kazakistan'a inin Astana'ya. Oradan nereye gideceksiniz dediğin zaman Türkistan'a gideceğim diyorsunuz. Türkistan dediğiniz yer de Ahmet Yesevi'nin bulunduğu bölge. Hocalık yaptım orada. Ahmet Yesevi Üniversitesi'nde. Orası Türkistan. Oysa Türkistan eskiden bütün bölgenin adı. Türkistan. Türklerin yurdu. Türkistan. Şimdi Orta Asya değil. Türkistan denilecek o bölgeye. Katılıyorum. Doğru bir tespitti. Türkistan. Arabistan selefi unsurları o bölgeye yığdı. Sonra baktı ki Kazaklar, diğerleri ya bunlar bunlar başka bir şeyin peşinde yani. Neyi? Önce mevcut kültürü, kültüre savaş açtılar. Yani Kazakların kültürüne savaş açtı. Özbeklerin kültürüne savaş açıyor. Aynısı Türkiye'de var. Bakın Türkiye'de fark etmeden İslam'ın bir yorumu, İslam'ın bir giyimi, kuşamı, giyimiyle, kuşamıyla bunlar bunlar bunlar İslam'la alakası yok ki. Ama bunların neyle alakası var? Bir İslam yorumuyla alakalıdır. Ve bu toprakların yorumu değil o giyim kuşam mesela. Ama burada o giyim kuşamı ya diyelim ki sadece gözlerini gördüğüm bir elbise giyiyor bir hanfendi ve bunu İslam'ın İslam'ın gereği gibi sayabiliyor ya da bir şalvar giyiyor. İşte hatırlayın Yusuf İslam'ı. Yusuf İslam Cat Stevens Müslüman olduktan sonra adam kılık kıyafet bir değişti. Sanki Müslüman olmanın zorunlu, yeter ve gerek şartıymış gibi. Bunu e çok güzel bir tespit yaptı. Bir din psikoloğu arkadaşımız. Dedi ki ya zannediyorum Ali Köse hocaydı. Yusuf İslam'ın dedi bu kılık kıyafetini şöyle yorumluyoruz hocam dedi ya bu adamlar uyuşturucu, alkol bütün o bataklıklardan geldiği için bu kılık kıyafeti oraya tekrar geri dönme korkusunun bir blokaj unsuru olarak giyiyor. Yani bu kıyafetle benim tekrar o bataklığa dönme ihtimalim olmasın diye, yani sıfır değil, olmasın diye giyiyorum diyor. Ama sonra Yusuf İslam üzerinden yıllar geçtikten sonra baktı ki geriye dönme ihtimali sıfır. Sarığını da cübbesini de şalvarını da çıkardı. Eski pantolonunu giydi. Aldı gitarı eline çıktı sahneye adam. Dediği makul bir yorum ya. Ama bunların dinle imanla alakası yok. Söylediğim şey şu. Söylediğim şey şu. Kültürel olarak bir ülkenin kendi kültürü ile dini karşı karşıya getiren, dini normları karşı karşıya getiren bir algı var. Bu selefi bir algıdır. Onu söylüyorum. Kazakistan'da Çimkent diye bir yer var. Çimkent'e ben davet edildim. Biz de doktorasını yapan bir arkadaş. Bir cemaatin mensubu ama aradı bana ulaştı. Dedi ki, hocam dedi Çimkent'te bizim 200 kadar öğrenciyi eğittiğimiz bir kursumuz var. Bir akşam sizi oraya konferansa davet ediyoruz. Gelir misiniz? Kur'an-ı Kerim'de isteyeni reddetmeyin diye bir ayet var. Ve emmile fela tenhar. İsteyeni reddetmeyin. Tamam. Peki dedik gittik. Çok geniş bir bahçe içerisinde muhteşem bir bina. Bahçe muhteşem dedim. Harika ya. Vallahi bravo dedim size. Burada çok güzel bir tesis kurmuşsunuz. Harika dedi. Biz kurmadık. Peki nasıl oldu hocam dedi. Suudi Arabistan geldi burada bunun gibi bir sürü tesis kurdu. Sonra Kazak hükümeti onların buradan kovdu ve onların tesislerini Türkiye'den gelenlere verdi. Tamam. Bu size bir şey hatırlatıyor mu Türkiye'de? Kovulanlar ve gelip onun yerine oturanlar. Orada da çalışmış benzer bir şey. Ama şunu gördük. Kült yerli kültüre, yerel kültüre savaş açan bir dinin zayıflamak gibi bir kaderi var. Niye? Şimdi şöyle bir temel ilkemiz var. Benim bir ilkem var. Yazdım bunu. Uzunca yazdım. Dinler doğdukları topraklarda değil, göç ettikleri topraklarda medeniyet kurmuştur. Hristiyanlık nerede doğdu? İsa peygamberimiz nerede doğdu? Kudüs'te. Beytülahim, Bethlehem'de. Peki Hristiyanlığın Kudüs'te hiç medeniyeti oldu mu? Hiç. Hiç olmadı. Olmadı. İslam nerede doğdu? Hicaz'da. Peki Hicaz'da bir medeniyet oldu mu? Bakın demin size sordum. İslam'ın medeniyet başkentlerini bana sayın. Hicaz aklınıza bile gelmedi. Çünkü olmadı. Medeniyet başkenti neresi? E dediniz ki Endülüs, Elhak, doğru. Semerkant, doğru. İstanbul, doğru. Şam, doğru. Neden? Çünkü cross fertilization diye bir kavram var. Cross fertilization, çapraz döllenme. Gelen kültürle karşılayan kültür döllenir ve çok daha güçlü, mayalanır ve çok daha güçlü olanı ortaya koyar. Yani ister İranlılar olarak alın, ister Türkler olarak alın o coğrafyada, yani farklı kültür coğrafyalarında daha güçlü olan ortaya çıkmasının sebebi bu doğal yasa. Mayalanacağın, dölleneceğin bir ortamı yok etmeye çalıştığın zaman bakın başka bir trajediyle karşılaşırsın. Dolayısıyla Avrupa İslamı olsun mu? Sonuna kadar evet. Avrupa'nın kendi yerli kültürüyle cross fertilization olsun derdim. O mesele şu. Yani diyeceksiniz ki hocam bu yani büyük bir problem. Bunu Avrupa'da konuştuk, Almanya'da tartıştık. Almanlar yoktu. Yani bizim yerli bizim akademisyenlerle konuştuk. İslam'ın girdiği topraklarda düşüncenin, diyelim düşünce olarak alın. Düşünce girdiği yerde eğer kendisinden daha güçlüsüyle karşılaşırsa ve mayalanamazsa ne olur? Onun içerisinde absorbe olur ve kaybolur gider. Moğolların başına gelen bu mesela. Moğollar Anadolu'ya geliyor ama bir salt kaba güç, düşünce yok, din yok. Geldiler 1300'lü yıllarda Müslüman oldu. Çıktılar. Gelen, karşılayan düşünce onları aldı. Kendi içinde eritti. Düşüncenin gücü bir anlamda karşılı, en kötü ihtimalle eşit bir mayalanma olacak. Şimdi Avrupa'da Avrupa kültürü, şu soru Avrupa için sordum onu o zaman. Yani Avrupa İslamı dediğiniz şey düşüncenizin oradaki temsil gücüyle ve nüfuz gücüyle alakalı bir şey. Öyle hadi bir Avrupa İslamı kuralım arkadaşlar yarın kalkalım. Ha öyle bir şey değil. O kolay bir şey değil. Niye? Çünkü karşılayan kültür, karşılayan kültür eğer senin ürettiğin düşünceden çok daha üst bir kültürse ona izin vermiyor. Ona izin vermiyor. Ya da kendi rengini oldukça baskın hale getiriyor. Şimdi Türk Müslümanlığı dediğiniz şeyin pozitif tarafı şu. Pozitif tarafı şu. Türk kültürü karşıladığı düşünceyi kendi ren, düşünceye kendi rengini verecek kadar bir gücü oldu. Bakın gücü oldu. Nereden oldu diyorsunuz? Başat figürler, başat şahsiyetlerden bahsediyorum ben size. Mesela İmam-ı Azam Ebu Hanife başat bir isimdir. Her şeyiyle başat bir isimdir. Koyduğu kural öyle yaratıcı bir... Mehmet Bozdağ ismini bilirsiniz. Diriliş Ertuğrul'u çeken. Niye niye güldünüz? Hocam. Arkadaşımız Mehmet Bozdağ. Ay Mehmet. E Mehmet'i tanımayan varsa Mehmet'i Mehmet birden ama heyecanlandın mı Mehmet Bozdağ'ı tanırsınız deyince nasıl hissettin Mehmet? Lütfen bir cümleyle ifade et kendini. Çok heyecanlandım. Hayır yani bu da çok enteresan oldu. Mehmet Bozdağ'a kendini tanıtmak ister misin? Burada bir Mehmet Bozdağ var diye. Hocam çok göründü kon. Tamam. Toplayayım. Şimdi Mehmet Bozdağ eee Maturidi ile ilgili bir de Ebu Hanife ile alakalı müstakil bir film çekmek istedi. Bana da senaryolar geldi danışman olarak ve sekanslar yerleştirmem hocam dedi. Zenginleştirelim sekanslar. Özellikle Ebu Hanife yerleştirdim ve gönderdim. Bir olay anlatılıyor. Koydum oraya. Ebu Hanife'nin o keskin zekasını göstermek için kullanılır. Sanıyorum Basra'da halifeye karşı bir isyan olayı olmuş. İsyan olunca da halife orduyu toplamış, Basra'nın üzerine göndermiş. Hepsini kırın geçirin diye. Fakat Basra'nın ileri gelenleri toplanmışlar, gelmişler demişler ki ya bu böyle bir hata yaptı bu halk bu seferlik affedin. Bir daha böyle bir şey olursa o zaman hiç affetmeyin, kırın geçirin. Ama bu seferlik dokunmayın halifeye. Aradan bir süre geçiyor. Halk yine ayağa kalkıyor, isyan ediyor. Bu sefer halife çok rahat bir şekilde böyle de bir arka plan olduğu için topluyor. Ulemayı topluyor. Müslüman bir halkı kıracak ya ve ama fetva istiyor. O mecliste bulunan isimler teker teker veriliyor. Şu şu diyelim Leis var vesair. Ebu Hanife de var. Diyor ki: "Daha önce böyle bir söz veren, bir daha baş kaldırırsak bizi kırıp geçirebilirsin, malımızı da müsadere edebilirsin" diyen halka, "Ordu göndermemde bir sakınca var mıdır?" Bütün alimler diyor ki, "Hiçbir sakınca yoktur. Gönderebilirsiniz." Ebu Hanife diyor ki, "Gönderemezsiniz" diyor. Sakınca var. Neymiş diyor sakınca? Bir kadın diyor bir adama dese ki ben kendi gönül rızamla senin zorlamanla değil kendimi sana verdim dese bu zina olmaktan çıkar mı? Çıkmaz. Bir adam dese ki ya ben intihar edeceğim ama cesaretim yok arkadaş sen şu bıçağı al da benim boğazımı kes dese bu cinayet olmaktan çıkar mı? Çıkmaz. O halde hiçbir halk kendilerinin olmayan şeyi söz verme, şart koşma hakkına sahip değildir diyor ve adamın ordu göndermesini engelliyor. Bakın aynı durum diyor. Kıyas budur diyor. Çok müthiş bir incelik aslında ya Ebu Hanife'nin müthiş bir şey. Ebu Hanife'deki bu. Şimdi şunu söyleyeceğim. Sivillik. Bakın Ebu Maturidi ismini de oradan andım. Neden? Aynı şey İran kültüründe de var. Bakın Arap olmayan kültürle Arapların, Araplarla Arap olmayan kültürler arasında otorite otorite ki o selefilik kavramıyla yan yana getirebilirsiniz. Bu şu demektir. Tek bir emir var. Tek bir komut var ve herkes o komuta göre hizalanacak. Nasıl giyileceği konusunda tek tipleşeceğiz. Nasıl düşüneceğimiz konusunda tek tipleşeceğiz. Bu selefi yorumdur. Yani bu bugün Suudi Arabistan'ın resmi mezhebinin Vahhabiliğin temel komutudur. Tek tip homojen bir yapı. Peki bunu engelleyen nedir? Arap olmayan unsurlarda diyelim Türklerde o şudur. Diyor ki mesela Arap şehir Hicaz'da bu yok. Şafii kültürde yok. Şafii imam Şafii bir Araptır. Onun kültüründe, onun fıkhında yok ama Hanefi fıkhında var. Maturidi'de var. Onun usulünde var. Nedir o? İstihsan. Yani bir toplum bir şeyin iyi ve güzel olduğuna karar verdiyse, bir topluluk, bir toplum bir şeyin iyi ve güzel olduğuna karar verdiyse o güzeldir. İyidir. Bitti. İstihsan. Ya da daha keskin bir ilke Hanefiliğin kurucu, yani şuradayım arkadaşlar. Türk Müslümanlığı dediğiniz şeyi eğer bulmak istiyorsanız izini sürebileceğiniz alimlerin usulünde, metodolojisinde o esnekliği, yani dinin kökü bizdedir kardeşim. Bu kökün dışında yapılan yorumlar marjinaldir, şazdır, kabul edilemezdir, ikincildir, madundur diyen kültür arasındaki kavgayı fark edelim istiyorum. Diyor ki bir hükmün şer, Ebu Hanife yani Hanefi fıkhının en temel ilkelerinden bir tanesi, bir hükmün şeri olması değil meşru olması önemlidir. İlke bu. Peki şeri nedir? Yani bir hükmün geçerli olabilmesi için mutlaka ya Kur'an'da ya da sünnette bir referans noktası olacak kaynağı. Bu şeridir. Şeri Kur'an'da aha işte bu ayettir. Peygamberin sünneti ya da hadisinde aha işte şu hadistir. Meşru nedir? Hukukun esnekliğini, genişlemesini mümkün kılan en temel ilkedir. Meşru aykırı olmama ilkesidir. Aykırı olma. Yani öyle bir ilke geliştir ki Kur'an'da yok, sünnette yok. Fakat onlara aykırı değil. Böylece ucunu açıyorsun. Aykırı olmama ilkesi şeri mi, meşru mu? Şöyle düşünün bizim için yani bugün hukuken bir ilke geliştiriyorsunuz. Mesela neyi otursa Yargıtay İçtihatlar Dairesi yeni bir içtihatta bulunacak olsa neye uygunluğunu gözetecek? En başta anayasaya uygunluğunu gözetecek. Değil mi? Anayasaya aykırı olmamalıdır. Aynı şey, mantık aynı. Ebu Han, yani Hanefiler şunu söylüyor. İstediğiniz ilkeyi geliştirebilirsiniz. Bir ayet burada bulmanız gerekmiyor ama aykırı olmayacak. Yargıtay içtihatta bulunurken zaten orada yeri olsa anayasada içtihatta bulunmayacak. Yok orada. Ama bir sorun var. Bu soruna çözüm üreteceğim. Ürettiğiniz çözüm aykırı olmasın. Böylece anayasayı değiştirmiyorsun diyelim. Amerika'da 250 sene önceki anayasayla hareket ediyorsun ama aykırı olmayacak ilkeler geliştiriyorsun. Şuradayım. O sivillik yani insanları rahat hareket etmeye sevk eden sivillik ve çok daha esaslı bir kelime var. Mesela Maturidi'nin biraz ilgisi olanlar bilirler. Türkçeye de tercüme edildi. Tevilatül Kur'an diye bir muhteşem çalışması var. Kur'an tevili. Şimdi biz onlara alıştı dilimiz tefsir diyoruz. Mesela yine Türktür. Acayip bir zihindir. Zemahşeri ismini duyan var mı? Duydunuz. Duydunuz. Zemahşeri. Bu adam fakat öyle bir dil ustası ki Araplara şunu söylerdi ya söylermiş. Gelin size dilinizi öğreteyim. Ve şimdi derler ki bunu söylemesinde de haklı. Yani bunu söylemesinde de haklı. Peki dilimize şöyle oturdu. Zemahşeri'nin tefsiri. Oysa Zemahşeri'nin kitabının adı tefsir değil. Tevil diye geçiyor. Tevil ya da Beyzavi. Bu da Arap değil. O da Türk. Beyzavi'nin tefsiri diyoruz. Oysa o da tefsir değil. O da tevil. Maturidi'nin tefsiri diyoruz. Tefsir değil, tevil. Bir başka bir yere geldik. Arap yazarlar kitaplarının, yani Kur'an yorum yorumlarken kitaplarına tefsir diyorlar. Türkler tevil diyor. Tefsir demiyorlar. Tevil. Neden? Çünkü tevilde yorumun ucu açıktır. Bu Heidegger'in meşhur sözüdür. Dilin olduğu yerde yorum vardır ve yorumun olduğu yerde yorumun ucu açıktır. Yorumun ucu açık. Hiçbir güç kelimenin kökünden ana etimolojisinden hareket ediyorsunuz ayrı bir şey. Ama benden öncekileri dikkate almak zorunda değilim. Nihayetinde o benim kendi yorumumdur." diyor Maturidi. Diğerleri de. Şimdi bu arkadaşlar konuştuğunuz konu yani Allah'ın kelamını alıyorsunuz. Bu normal bir metin yorumu değil. Bakın normal bir metin yorumu değil. Çok zor bir şey. Neyi ortaya çıkarmaya çalışıyorsunuz? Metin metnin içerisine gömülü olan nedir? Metnin içerisine gömülü olan yazarın niyetidir. Tek kelimeyle metnin içerisine gömülü olan bir şeyi açığa çıkarmaya çalışıyorsun. İngilizcede açıklama, açığa çıkarma kelimelerinden bir tanesi de discover'ın dışında unearth'tür. Hatırlar mısınız? Unearth. Toprağın altından günyüzüne çıkarmak. Gömülü olan bir şey. Unearth yukarı çıkarıyorsun. Tevil dediğiniz şey kimin niyetini açığa çıkarmaya çalışıyorsun? Allah'ın. Aman Allah'ım. Yani şeyde Muhammed İkbal bir sözü var. Diyor ki, alimler Kur'an'ı yorumlarken öyle şeyler söyledi.

Ki. Diyor Muhammed İkbal'in sözü. Alimler Kur'an'ı yorumlarken öyle şeyler söyledi ki Allah da şaştı, Cebrail de şaştı, Hz. Muhammed de şaştı diyor. Gerçekten olabilir mi bilmiyorum ama ilginç bir şey var. Tersi de bunun doğru. Yine hepinizin bildiği bir kelime. Commentary. Comment. Commentary tefsir demek, yorumlamak demek, değil mi? Fakat kelimenin kökünde ne var biliyor musunuz? Commentary ne demek efendim? >> Değil. >> Yani şey çok bilinen bir anlamı yok commentaryin. Commentary. Hatta bunu yorumlarken ben eee Muhammed Esed'in Muhammed Esed'in mealini çok önemserim. O meali Türkçeye tercüme eden Ahmet Ertürk ve Cahit Koytak. Cahit Koytak bir şairdir aynı zamanda. Çok mükemmel bir tercüme yapmışlardır. Cahit Koyta'ın bir şiir aklıma geldi. Kommentarı deyince şöyle vıdı vıdı vıdı vıdı vıdı vıdı vıdı vıdı vıdı vıdı vıdı vıdı. Bilir misiniz şiiri? Vıdı vıdı vıdı. Dedim nereye gidiyor bu şiir okuduğunda? Vıdı vıdı. En sonunda söylediği şey şu ya. Bir susun bir susun. Allah konuşmak istiyor. Eyvah eyvah dedim. Commentary kelimesinin kökü metne yöneldiğiniz anda sen bir sus demek. Bu korkunç bir şey. Metni ele alıyorsun arkadaşlar ya. Metni yorumlamak için elinize aldığınız kutsal kitabı yorumlamaya başladığınız anda metni diyorsun ki comment sen bir sus. Şimdi ben konuşacağım. Ve bu konuşmayı eğer Allah konuşsun ya şimdi Kur'an'la bu kadar uğraşan birisi olarak arkadaşlar Kur'an'la bu kadar uğraşan birisi olarak hep yapılan hataları bazen söylüyorum. Şu yanlış tercüme edilmiş olması gereken bu. Şöyle yapılmış olması gereken bu diyorum. Sonra diyorum ki ya benzer bir şeyi ben yapıyor olabilir miyim? Allah korusun gerçekten. Çünkü bir niyeti açığa çıkarmak. Hüseyin Atay rahmetli hocam Kur'an meali ta 1960'lı yıllarda yapmışlar. İlk Diyaneti meal yapmışlar. Hoca durmadan mealini değiştiriyor. Ya bir ayet-i kerimeyi çünkü şöyle bir ilkemiz vardı. Benim temel ilkem Kur'an-ı Kerim'e yaklaşım konusunda peygamberler ırmağı içerisinde İslam'ın temsil ettiği insan, varlık, toplum. Ya şöyle bakıyorum. Bir kitap bireye yöneldiği zaman, benim temel felsefem, bunu son kitabımda yazdım. bireye yöneldiği zaman merhamet, topluma yöneldiği zaman adalet, bir bütün olarak hayata yöneldiği zaman ıslah, tarihe yöneldiği zaman umut, Allah'a yöneldiği zaman inayet ve lütuf kavramları hayata geçirmiyorsa o dinden denen bir şey çıkmıyor. Bu temel kavramlar ışığında. Dolayısıyla merhamet anahtar kavramlardan birisi. Bir ayeti okuyorum. Ayet-i kerime şöyle. Ve ceza seyyietin seyyietün misl. Bir kötülüğe ancak ona denk bir kötülükle karşılık verebilirsiniz. Ve ceza. Ceza kelimesi Arapçada karşılık demek. Ve cezaü seyyietin bir kötülüğün karşılığı seyyietün mislü ona denk bir kötülüktür. Şimdi dedim bu adalet. Yani kötülüğe kötülükle karşılık vermek adalet. Doğru mu? Bir gözünü çıkaranın diğer gözünü çıkarıyorsun. Adalet. Ama Kur'an-ı Kerim adalet kitabı değil. Ta baştan beri söylediğim adalet kriminal adalet. Cezai adalet Tevrat'ın özelliği. Çünkü Tevrat'ta yazdık diyor. Kaş göze göz dişe diş. Merhamet yok. Kur'an-ı Kerim daha sonra gelen bir kitap olarak bu adaleti evmesi lazım. Bir evrime uğratması lazım. O da merhamettir. Benim zihnimde o var. Şimdi hocaya götürdüm bu ayeti dedim hocam bu ayetin tercümesi yani bir kötülüğe ona denk bir kötülükle karşılık verebilirsiniz. Tercümeniz dedim sizin tercümenizi şöyle yapsak nasıl olur dedim. Nasıl yapalım dedi. Bir kötülüğe kötülükle karşılık vermek de kötülüktür. Ve cezauü seyyiyetin bir kötülüğe kötülükle karşılık vermek seyyietün mülü onun gibi bir kötülüktür dedim. Ayet karşılık vermeyi değil karşılık vermemeyi kötülüğe kötülükle karşılık verdiğin zaman ne oldu? Ne oldu bu? Bir iyilik doğdu mu? İki kötülükten bir iyilik çıktı mı? Çıkmadı. Ama burada bir yaşam pratiği felsefesi öneriyor. Kötülüğe kötülükle karşılık vermememiz gerektiğini biliyoruz hocam dedim. Ona göre tercüme edeceğiz. Bir kötülüğe kötülükle karşılık vermek de kötülüktür. Gramatik olarak tahlil ettik. İşte anlam dedi ki bundan sonraki tercümemde dedi ben değiştireceğim bunu koyacağım oraya dedi. Doğrusu bu.

Şimdi nedir bu? Şuradan geldik. Gene yayıyorum ama topluyorum. O da şu. Türk Müslümanlığı dediğiniz bir olgu varsa ki var olsun. Bakın olsun diyorum. Avrupa Müslümanlığı olsun, Boşnak Müslümanlığı olsun. Arap Müslümanlığı olsun kendi yorumuna göre kendine layık gördüğü bir yorumu alsın kendisine uygulasın. Giyimiyle, kuşamıyla, düşüncesiyle, sivilliğiyle ya da otoritesiyle. Tamam o zaman şuradayım. Bizim düşüncemizi eğer bir Türk Müslümanlığı formülasyonu yapacaksak şu anlamda söylüyorum. Türkiye'de yaşayan birisi doğal olarak Türk Müslüman mıdır kardeşim? Öyle midir? Türkiye'de yaşıyorsun, bu coğrafyadasın. Bu kültürün içinde büyüdük, doğduk. O zaman kendine has bir kavram haritası geliştirmelidir. Bu salt bir söylem olarak bir anlam ifade etmiyor. O da nedir kardeşim? Merhamet, empati, başkasını da düşünmek, diğer gamlık. bunun temel kurucu unsurları olmalıdır. Yani şu kavram setlerimiz olacak. Bir kavram setimiz olacak. Bu kavram seti bizim zihniyet dünyamızı kuracak. Hem kendimize ilişkin bir dünya kuracak hem başkalarına ilişkin bir dünya kuracak. Az önce onu söyledim. Ben varım ama başkaları da var. Ama hayatın kendisi de var. Ama bir de kabul ettiğim bir yaratıcı fikir var. yaratıcı düşüncem var. Akan bir tarih var. Geleceği daha iyiye kodlayan. Niye böyle diyorum? Yani şöyle de diyebilirsiniz kardeşim. Dinlerde eskatoloji diye bir şey var. Sınırlı zamanda çok yayıyorum. Eskatoloji tarihin sonunu savaşlara kodlayan bir eskatoloji. Duydunuz mu bu kelimeyi? Eskatolojiyi. Eskatoloji tarihin sonu demek. Yani şöyle şunu bir rulo olarak düşünün lütfen. Bir rulo kağıt dürdüm bunu. Sonra bunu yavaş yavaş açıyorum. Eskaton bu. Eskaton dürülmüş bir kağıdın. Aslında bu kağıtta ne var? Tarihte olacak her şey yazılı ama zaman geçtikçe yavaş yavaş bana açılıyor. Mesela yarın ne olacağı, bir yıl sonra ne olacağı yazılıdır ama ben onu bilmiyorum. Zaman geçtikçe bana açılıyor. Eskaton. Eskatoloji de bu. Peki ne olacak tarihin sonunda? İnsanlar birbirini kıyacak. Kavga olacak, gürültü olacak. Ben diyorum ki böyle bir tarihi Allah'ın eşlik ettiği, Allah'ın eşlik ettiği, merhametiyle, hikmetiyle eşlik ettiği bir tarihin insanlık için felakete kodlanması makul mü? Değil. Değil. Yahudiler öyle kodlamış, Hristiyanlar öyle kodlamış. Bir açın Yuhanna İncilinin Revelation vahiy babını bir okuyun lütfen. Şiddet, şiddet, şiddet. Ben Haçlı seferlerini çalıştım. Haçlı seferleri. Vatikan'da hocalık yaptım. Gregorian Üniversitesi'nde arşivleri çalışma imkanım oldu. İngilizce makale yazdım. Türkçeye de çevrildi, Farsçaya çevrildi. Çok güzel bir makale oldu. Haçlılar Kudüs'e ilk girdikleri gün 6.000 6.000 Yahudiyi ve Müslümanı o gün katletmişler. 6.000 ve şöyle bir ifade geçiyor. Atlarımızın dizginlerine kadar kan içindeydi. Peki bu neyi gösteriyor kutsal kitapta? Atlarının dizginlerine kadar kanı görecekler ifadesi var. Adam diyor ki işte tarihin gerçekleştiği an bizim elimizde oldu diyor. Tarih birisinin eliyle önceden bildirilen bir trajedi birisinin eliyle gerçekleşirse onu aziz ilan ediyor. Hristiyan gelenek aziz ilan ediyorlar. E şimdi tarihi kötüye kodlayabilirsin ya da şunu diyebilirsin. Bakın benim tarih felsefem. Allah tabiat tarih. Benim profesörlük çalışmam. Allah, tabiat ve tarih. Tarih bir bölüm. Ne kodladık? Demin söyledim. Kişiye döndüğümde merhamet, topluma döndüğümde adalet, tarihe döndüğümde umut. Henry Berkson'un çok güzel bir sözü var. Beğenirim. Çok hoş. diyor ki eğer tıpkı şuna benzetiyor. Anne babanın genetik bütün bozuklukları çocuğuna aktarılma ihtimali yüksek değil mi? Bir kısmı aktarılıyor. İmkanımız olsa bu genetik bozuklukları çocuğa aktarmayız. tarihin, gelecek, tarihinizin, geleceğin, geçmişin tarihinin bozukluklarıyla hasar almaması için geçmiş ve gelecek arasında mümkünse bir an, yaşadığınız anı sabitleyin ve geçmişle geleceği birbirinden koparın ki geleceğinizi hiç değilse temizleyin. Ben bunu o kadar önemsiyorum ki Haşr suresi 10. ayeti toparlayayım yavaş yavaş. Sizin sorularınız, cevaplarınız eee cevap hastına geçelim. Haşr suresi 10. ayet. Bakın bizim toplumumuzda neler var? Diyelim ki bir Kerbela var. Ne üretti Kerbela? Bugün ne üretiyor? Kerbela'nın karşılığı nedir bugün toplumda? Sünniler var ve Alevi eee kardeşlerimiz var. Şii kardeşlerimiz var. Kerbela herkes için bir trajedidir ama eee sanki onu yapan Yezit ordusunun bir mensubuymuş gibi Türkiye'de sünnilere öyle bir bakış geliştiriyorsun. Bu çok yanlış. Hepimizin trajedisi. Ama şunu söylüyoruz. Aye-i kerime bize şunu öğretiyor. Haşr suresi 10. ayet. Ey Rabbimiz, bizden önce geçen din kardeşlerimizi bağışla. Onlara karşı içimizde bir kin ve nefret bırakma. Maturidi bunu yorumluyor. Diyor ki, "Bizden önce geçen insanlar hakkında bir fikir beyan edeceksek ayet bize şunu söylüyor. Onların hepsi bizim kardeşimiz." Kardeşim hiçbirisini kaldırıp atmam. Kimseye de küfretmem. Peki ikincisi, "Onları bağışla" diyor. Bağışlanma kimin için dilenir? Hata yapmışlar. Hata yapmışlar. Hazreti Ali ile Muaviye arasındaki sıffvfin savaşı 6 ay sürdü. Tahmin ediniz. Büyük kısmı sahabi. Kaç kişi öldü? >> Ya >> minimum 70.000. Yahu Allah aşkına ya. Minimum 70.000 büyük kısmı sahabi ya birbirini katletmiş. Kimin imanı daha gelişmiş falan diye mi yaptılar bunu? Hayır. Politik iş. politikayla dini bu şekilde önümüzde bir mesela trajik köken olarak bulundurdukları için onları affedin diyor ama onlardan nefret etmiyoruz. Müthiş bir tarih şu bir katarsis kolektif tövbe yüzleşme adına ne derseniz deyin geçmişin geçmişi bugüne taşımayım. O kadar önemsiyorum ki bizim gibi tarihinde bu kadar travma olan bir eee medeniyet diyelim uygarlık. Her tarafta bu var. Dolayısıyla bugünü onunla geleceği lekelememek adına böyle bir eee katars fikrini öneriyor. Hülasa bir dakika içerisinde özetliyorum arkadaşlar. Bir saat oldu mu? Bir geçti mi yoksa bir saati? >> Aşağı. >> Tamam. Olay şu. Kültürü çok önemsedik burada. O kültürün din ile dinin temel normlarıyla birleşmesi, cross fertilization dediğim o çapraz döllenme, mayalanmayı gerçekleştirmesi ve kendi yerellikleriyle o kültürü zenginleştirmesini ben çok önemsiyorum. Onun için bu biraz abartılı gelebilir size. Yani Türk Müslümanlığına evet mi? Türk Müslümanlığına da evet. Boşnak Müslümanlığına da evet, Avrupa Müslümanlığına da evet diyorum. Eskiden beri kendi kültür kodlarıyla temel normları bırakınız. Merch etsinler, birleştirsinler, geliştirsinler. Bu tek tipleşmenin tekleşmeye gittiğiniz zaman bunu sadece sadece Suudi Arabistan'daki selefiler yapmıyor. Türkiye'de de bir düşünceyi tekleştirirseniz bu Türk selefiliği olur. Hiç fark etmez. Avrupa'da yaparsanız Avrupa selefiliği olur. Benim karşı çıktığım şey homojenleştirmek, tekleştirmek, farkları ortadan kaldırmak. Son söz bir alimimizin sözüdür. farklılıklarda rahmet, tek tipleştirmede helak vardır. Yine son söz Farabi'den olsun. Büyük eee filozofumuz diyor ki, "El Mededinetül Fadıla, Erdemli kenti, Erdemli kentin başındaki ifade şudur. Orijinal kitabın adı. Arau ehli Medinetül Fadı." Erdemli kentin mensuplarının, bireylerinin görüşleri demek. Bireyin teker teker görüşlerini dikkate alan sen. Bugünden bahsetmiyoruz. Bugünden bahsetmiyoruz. Yani bugün halk dediğin 200 yıllık bir geçmişe sahip. Arau ehli Medinetül Fadıla. Bir kentin erdemli olabilmesi için her bir ferdinin teker teker farklı farklı görüşleri önemlidir teklifleşmeden. Bu buna da ben sivillik diyorum. Dikkatiniz için teşekkür ediyorum arkadaşlar. Katkı soru olursa >> buyurun lütfen. >> Önce sizin bir güzel sözünüz var. Onu eee hatırlatmak istedim. Geçmişin hüzünleri, şimdinin korkuları, geleceğin kaygılarından uzak durmak. Bu çok hoşuma gitmişti. Bu soru değil. Bunu sadece >> Evet. Çok teşekkür ediyorum. Geçmişin hüznü, anın korkusu, geleceğin kaygısı bizim yaşamımızda yer almamalıdır.

>> Eee, sorum şu hocam. Şimdi farklıların güzelliğinden, zenginliğinden bahsettiniz. E şey ben onu tam anlayamıyorum hala. Kur'an'da çok geçiyor ya. Devin akıl sahipleri bunu anlar. Eee, yani ben şöyle bir örnek de vermek istiyorum. Karşılaştığım Mehmet Okuyan hocamızı da çok takip ederim. Sizi de bir konuda ikinizin ayrı yorum yaptığını fark ettim. Önce bir ürkmüştüm. E şimdi kon >> ben de merak ettim konuyu. >> E dağıtmayayım diye söyleyecek. Lütfen. >> Şimdi Mehmet hocam hep diyor ki tefsir üst mealde de diyor eee eee cehenneme girer ebedi orada kalır diyor. Siz ikiü tane videonuzda bunu böyle anlatmadınız. Biri Emre Dorman'la beraber kayıttı. Eee önce ben korktum bu iki ayrı. Çünkü çok gerçekten güvendiğim iki kişi farklı yorum yapıyordu. Ama sonra şimdi anlattıklarınızla da bağlayınca bu bir zenginlik. Orada derin akıl sahipleri bunu anlar diyerek buna bir yol mu açmış oluyor? Güzel bir soru. Yani bunu o hocanın o konudaki kanaatini bilmiyorum. Yani siz söyleyince şimdi fark ettim. Eee bizim en çok izlenen videolardan bir tanesi o. E cennet ve cehennemin sonluluğu tartışması var. Normalde ben o tür işlere girmiyorum. Yani gerçekten girmiyorum. Eee, ben kelamcıyım. Normalde cennet, cehennem o sonlu, sonsuz bizim alanımızdır. Yani doğru. Ama biraz benim ilgi alanım farklılaştı yani. Ama benden rica ettiler. Hocam bu konuda ne olur bir video çekelim. 15 dakikalık bir video. Ve ben orada ciddi bir hazırlık yaptım. Kur'an ayetlerini tepeden tırnağa analiz ettim. Alimlerin görüşlerini teker teker aldım. Hiç beklemediğim ulemadan hiç beklemediğim yani diyelim İbn Kayyim eee efendime söyleyeyim eee İbn Teymiye eee daha başka yani Ehl Sünnetin içinde bile olan alimler cehennemin sonlu yani cehennemin için cehennemin sonlu olup olmaması değil içindeki ateşin sonlu olduğu konusunda hemfikirler. Ben de aynı kanaatteyim. Sadece yani konuyla alakası yoktu ama benim yaptığım analoji şu. Onu iki dakikada özetlemiş olalım. Cennet ebedidir. Çünkü Allah'ın zatının gereğidir. Merhametli bir varlığın gereği cennet ebediyen var olsun. Cehennem Allah'ın varlığının, zatının gereği değildir. Tıpkı şunun gibi. Bir anne çocuğunu cezalandırır mı? cezalandırır. Peki niçin? Kendi annelik gereği değil. Anneliğinin gereği olarak sütünü verir, bakımını yapar. Tamam. Gece kalkar, onunla ilgilenir. Ama bir de çocuğu odasına koyuyor. Tamam. İşte bizde benim torun var. Poyrazı annesi babası odaya koyuyor. Poyraz diyor ki bir hata yapınca kilitlemeyin ama diyor. Şimdi çocuktaki refleks bu. Odaya beni koyun. Tamam. Suç işledim de odayı kilitlemeyin. Tamam kilitlemeyin. Orada 15 dakika duruyor çıkıyor. Adalet ya da ceza dışarıda yapılan bir hataya verilen cezanın karşılığıdır. Orantılı olmayı gerektirir ve sonluluğu gerektirir. Bitti. Bu kadar. Cehennem bir suça karşılık verilmiştir. Orantılı olması gerekir. Orantılı olması gerekir. Hangi sonsuz cehennem? hangi sonlu suçun orantılı karşılığı olabilir? Dolayısıyla orada hem mantığı çalıştırıyorum ben hem de Kur'an ayetlerini koydum oraya. Ve benim kanaatim eee diyorum ya teknilim o konuda İbn Arabi de buna dahildir. E cehennemin bu şimdi şey olabilir. Buradaki tabii boğaz içinde arkadaşlar konuştuğumuz arkadaşların cennet cehennemle ilgili şu anda sorunları yok ama 7080 yaşına gelince bir şekilde sorunları olacak. Yani 80'den sonra olacak İbrahim hocam. 80'den sonra düşünecekler. Şimdi gidilecek yeryor hocam. >> Gidilecek yer nihayetinde yani. Eee ama şeyin eee çok güzel bir sözü var. Orada almadım onu da. Molla Sadra diye bir alim var. Büyük bir isim. diyor ki çıkarılan her ürünün diyor birinci sürümü vardır, ikinci sürümü vardır. Ahiret insanın yaşayacağı dünyanın ikinci sürümüdür ve her halükarda buradan daha gelişmiş, daha mükemmel olmalıdır diyor. Kur'an-ı Kerim de onu söylüyor. Gideceğiniz yer daha kalıcı ve daha hayırlıdır. Bizi ilgilendirmiyor aslında cehennem diyorum. Benim öğrencilerime bir gün böyle ölümden sonrasını anlatırken gerçekten çocuklara baktım sınıfa böyle. Sonra dedim ki arkadaşlar siz isteseniz dahi cehenneme gidemezsiniz dedim. Ya isteseniz bile gidemezsiniz. Niye dediler hocam? Dedim cehenneme gitmek için çok nitelikli bir defa suç işleyecek kabiliyet lazım. Mesela kamu malını aşırmanız lazım. Adam öldürmeniz lazım. size bakıyorum bunları yapacak bir kabiliyet sizi göremiyorum şimdi dediler. İyi hocam ya başka arkadaşlar buyurun lütfen.

>> Merhabalar teşekkür ediyorum. >> Rica ederim. >> Eee konuşma özellikle başında ve ilerleme sürecinde şuna değindiniz. eee marjinal olan fikir ya da şahz olan fikir hor görülüyor, eleştiriliyor ve dışlanıyor. Ve zaten biz bunu anlıyoruz ki bu doğal bir refleks. Aslında insanın böyle bir gerek toplumsal gerek bireysel şeyinde bir refleksi var. Ve bu refleksin siz aslında olumsuz bir şeyi olduğunu belli belki de anlamda gelişime veyahut barışa ve adalete artık engel olabileceğini eee öne sürdünüz. Ben şurada belki biraz farklı bir soru olacak. E doğrudur bu refleks gerçekten de negatif yönleriyle karşımıza çıkan bir refleks. Fakat bu refleksten kurtulmamız mümkün mü? Öncelikle bunu sormak istiyorum. Mümkünse sizce nasıl? >> Teşekkür ediyorum. İsmim >> Ahmet Fatih. >> Ahmet. Çok teşekkür ederim. Şöyle bir genel ilke kendime koyuyorum. Yani kendime diyorum. Bir şey doğruysa mümkündür ve gerçekleştirilmesi için çaba sarf etmemiz lazım. Ya bir şey doğru. farklı görüşlere tahammül etmek doğru mudur? Doğru bir şey. O zaman böyle bir ortamın yaratılması mümkündür. Bu neyle alakalı? Kesinlikle eğitimle alakalı bir şey. Baştan beri yani küçükten beri eğiteceğiz. Ya ben kendimi eğittim. Kendi kendime eğittim ya. Şey ortamda çocukları sınıfta bulunduğumuz ortamda diyorum ki ya müşrik kimdir diye bir soru sormuştum çocuklara. Müşrik kimdir? Kendim tanımladım onu. Ayette tanımlanıyor. Müşrik ayet diyor işte sanki gökten boşluğa düşmüştür adam. Yırtıcı kuşlar onu didik didik etmektedir. Sonra da rüzgar onu bir ücra köşeye sürüklemektedir. Müthiş bir tanım. Sınavda da sordum. Müşrik kime denir? Öğrencinin bir tanesi benim yaptığım tanımı bir kenara koydu. Hiç değinmedi. Kendisi bir tanım yaptı. Dedim ki çıktıktan sonra dedim bu arkadaş kim? Hocam benim dedi ya dedim müthiş bir şey yapmışsın sen ya. Senden bir şey öğrendim ben. Müşrik diyor ki kendi işlediği suçlara Allah'ı ortak yapan adama müşrik denir. Dedi. Dedim müthiş. Yaptığımız şey o. Biz onu yapıyoruz ya. Bir trajediye sebep oluyoruz ama bir apartman yapıyorum. 50 kişi ölüyor. Diyorum ki Allah'ın takdiri bitti. Şirkin bundan daha iyi bir tanımı olamaz. Korkunç bir şeye ortak yapıyorsun. Kendime eğittim. Diyorum ki birisi bir şey söylediğinde ben onu bakın zenginlik benim için ne alabilirim diye bakıyorum. Sonra öğrendim. Bizim arkada öğrencilerin bir kısmı bizim bu söylediklerimiz kulağına girmesin diye kulaklık takıyormuş derste müzik dinliyormuş duymamak için. Bir insanın başına gelebilecek ayrı bir trajedi. O duydunuz mu böyle bir şey? Ne güzel duymamanız. Çok iyi. Ama bize geldi bu. Hocalardan etkilenmemek için müzik dinliyorlarmış. Biz etkilenmek için sınırları aşıyoruz. Oraya buraya gidiyoruz. Etkilenelim. Öğrenci böyle. Bu eğitim, eğitimle olabilecek bir şey. Kabul edersen, takdir edersen olan bir şeyi önünü açarsan Ahmet eee herhalde bir gelişme olur yani ülkede. Bilmiyorum ya büyük bir travma. Ya bu normal. Ben şöyle diyorum arkadaşlar. Selçuklu, Osmanlı ve Türkiye Cumhuriyeti tecrübesi ve bura için söylüyorum çoğulcu topraklar olduğu için bakın çoğulculuk var. Doğru mu? Osmanlı'nın yönettiği toprakların %80'i gayrimüslim halklardan oluşuyordu. %80 çoğulcu. Hzreti Peygamberin yönettiği Medine çoğulcuydu. Yahudiler var, Müslümanlar var, Hristiyanlar var, müşrikler var. Yani Bedir Savaşı'na gidenlerin sadece Müslümanlar olduğunu zannediyorsunuz, değil mi? Ordunun içerisinde müşrikler vardır desem şaşırabilirsiniz. Çoğulcu. Çünkü Medine anayasasında hepsi taraf. Medine anayasası var. Sözleşme ve orada hepsi taraf. Adlarını sayıyor. Hangi kabile kimdir? O çoğulcu kültür gelip de burada eğer farklı olanı boğmaya çalışıyorsa bu çok felah bu topraklara ait değil. Ben ona üzülüyorum. Bir şey söylüyor adam. Diyor ki kafir oldu, zındık oldu. Bu toprakların yargıları değil bunlar. Bunu Suudi Arabistan'da yapabilirsin. Git orada yap. Yapma da yapacaksan git orada yap. Ama bu topraklar, imparatorluk toprakları ya farklılıkları her taraftan çekmiş almış. Bakın Türkiye coğrafyasına ya. Kafkasya'sı, Balkanları değil mi? İnanılmaz bir zenginlik var. Yani tabii bunu bunu sonra göreceksiniz. Ve bu bu çoğulculuk Amerika'da yaratıcı bir sinerjiyi yaratıyor. Ama senin buradaki o bahsettiğimiz dar kafalılıktan dolayı tehlikeye evriliyor. Böyle bir şey olamaz. Bu kültür siyaseti olmalıdır. Milli Eğitim Bakanlığı'nın kültür siyaseti. Kültür Kültür Bakanlığı'nın kültür siyaseti. Bunu hep söylüyorum arkadaşlara. kültür siyasetimiz olmalıdır. O da şu bir ya şu topraklarda farklı olandan nasıl yararlanabiliriz? Farklı olanı boğarız değil. Amerika'da yararlanıyor. Presbiteryan üniversitesi gidiyorsun Türk ya da Müslüman neyse Türkoloji de Türkü çalıştırıyor. Müslümanlığı anlatacaksa çağırıyor bir ülkede. Ben öyle gittim. Muslim Scarler olarak çağrıldım. Fullbright'la gittim. Hocalık yaptım. Ya bir Müslüman versin bu dersi dedi. Yani bu adamlara bakın farklılığı zenginlik olarak almış. Burada farklı bir sesi niye boğuyorsun? Federan ediyorum ama haksız mıyım? Yani bunu ileride çok bu eee çevrelerde olmadığınız için arkadaşlar eee bu bahsettiğim riskli alanlarda, maylı tarlalarda dolanmadığınız için. Buyur lütfen.

>> Hocam diğer soruları da sonra çay içmeye geçeceğiz de daha samimi ortam tas biraz süre. Hay şeye 10 dakika en fazla iyi mi? >> 5 y burada >> burada kaç dakikamız var >> burada hocam biraz süremiz ol. >> 5 dakika en fazla. 4 3 >> yani bir isterseniz 5 dakikaya toparlasak. Kaç soru lütfen buyurun >> hızlı bir şekilde buyurun. Eee hocam günümüzde neredeyse coğrafyanın kalmadığı ya da sınırların oldukça zayıfladı. Mobilizasyonun çok hızlı olduğu dönemleri yaşıyoruz. Hani yok olur zannetmiyorum ama çok zevk. Şimdi bu sizin fertilization dediğiniz mesele hani bir eğer vahiy kaynakta diyorsanız ya da farklı bir şey de olabilir ama farklı bir medeniyetle temas ettiğinde o medeniyetin çocuklarında ki var olan üzerinden var olmayan bir farkındalık bir sinerji, bir enerji açığa çıkıp şey oluyor. Şimdi bu farklı coğrafyalarda buna imkan verirken biz özellikle bir imparatorluğun bakiyesi olarak 1600ü yıllardan sonra artık doymuş, donmuş ve bunu dikkatle kullanmak istiyorum ama belki siz daha uygun kelimeyi seçebilirsiniz. Bir ölçüde aslında yenilmiş, mağlup olmuş, zamana söz söyleyemem bir pozisyona kaymış. eee, bir medeniyetin çocukları böyle bir çağda yaşarken tekrar bir e kendi içerisinde evet bir takım değerler gerçekten barındırıyor. Bunu e belki coğrafyada değil ama hocam zaman içerisinde değişen zaman içerisinde nasıl mayalama imkanı sunabilir? Yani yenirdiğini kabul etmekle mi? Yani bir ölçüde tohumun ölüp toprağa atılması gibi yeniden filiz vermesi gibi mi? Ya burada ne dersiniz? Çünkü hani nereye gideceğiz hocam? Haberdar olmadığımız bir coğrafya kalmamış. Haberdar olmadığımız bir şey kalmamış. Anlatı kalmamış. Felsefe kalmamış. Her şeyden haberdarız. Ve biz eee böyle bir durum yaşıyoruz. Buradaki mayalanma ya da yeniden hayat bulmaı nerede bulabiliriz buna dair? Reinhard Kosellek Alman bir tarihçi. Kavramsal tarihin kurucusu kabul ediliyor. Onun bir sözü var. diyor ki tarihin mağlupları ve mağdurları en keskin eleştiri bilincine sahip insanları üretir ve yaratır. Yapmaya çalıştığım şey o aslında. Çok keskin bir eleştiriyle bir kopuş sağlayıp yenisini ikame etme, yenisini inşa edebilir miyiz? Benim 21. yüzyıl için din diye yeni çıkardığım bir kitap var. Bu konuda epey yani epey iki 1inci bölüm kriz, ikinci bölüm krizden çıkış için rota.