Transcription
Kanalın en çok izlenen konusu olan Anunnakiler ve göksel antik uzaylılar derlemesine hoş geldiniz. Malumunuz uzun bir süredir size bu konu hakkında hem ana başlıkları hem de alt başlıkları olarak çeşitli videolar yaptım ve halen de yapmaktayım. E tabi süreç yıllar alınca bazı kişiler birbiriyle bağlı bu videoları izlemedikleri için konunun bazı kısımlarını net olarak anlamıyorlar. Bu sebepten hem derleme serisinin bir parçası olması hem de sizin bir oturuşta konuyu daha iyi anlamanız için böyle bir derleme yaptım.
Videomuzun ilk bölümü, eğer yanlışım yoksa Türkiye'de en çok izlenen Anunnaki videosu olan ana videomuz ile başlayacak. Bunun için de hepinize ayrıca teşekkür ederim. Orada konunun ana çatı kavramını tüm detaylarıyla gördükten sonra o videoda geçen alt başlıkların kendi videolarıyla devam edeceğiz. Ve umuyorum ki bu uzun derlemenin sonunda siz de artık bu konu hakkında hem son derece geniş bir bilgiye sahip olacaksınız hem de araştırma tutkunuz ateşlenecek. Öyleyse uzun yolculuğumuz antik tarihin bu en gizemli figürlerine doğru başlasın. Hepinize iyi seyirler.
Göklerden gelen tanrısal varlıklar. Dünya gezegenine ayak basan ilk canlılar. Kimi tarihçilere göre insanı tasarlayan, kimilerine göre ise inancımızın şekil almasını sağlayan tanrısal güçler. Peki kim bu Anunnakiler? Nereden geldiler? Nasıl ortaya çıktılar? Ve hangi sebepten insanlık tarihinin en önemli ve en gizemli karakterleri haline geldiler? Gerçeği Bul'un bu özel bölümünde internetin en çok konuşulan gizeminin sırlarını çözmeye çalışacağız. Yolculuğumuz bizi hem medeniyet tarihinin en derin uçlarına hem de dinler ve mitoloji tarihinin kökenlerine kadar götürecek. Ve nihayetinde aklımızdaki soruların cevaplarını birlikte bulmaya çalışacağız. Gerçeği Bul'a hoş geldiniz.
Sene 1968, araştırmacı yazar Eric Von Daniken, seneler süren araştırma ve gezilerinden sonra tüm dünyayı etkisi altına alıp tabiri caizse popüler kültürde yeni bir sayfa açılmasına sebep olacak sıra dışı kitabını piyasaya çıkarır. Tanrıların Arabaları, Daniken kitabında detaylı bir şekilde dünya çapındaki birbirinden bağımsız medeniyetlerin her nasılsa sürekli olarak birbiriyle bağlantılı bir sembolizme, mitolojiye ve daha ilginç bir şekilde mimari ve teknolojik gelişime sahip olduklarını bize sunmuştur. Ve tüm bu iddiaların ardından da takip eden seneler boyunca herkesin diline dolanacak yeni bir tanımı yaratmıştır: Antik Astronot Teorisi. Antik astronot teorisine göre gezegenimiz bundan çok uzun zaman önce dünya dışı varlıklar tarafından ziyaret edilmiş ve insanlık o zamanlar için yapılması imkansız olarak görünen yapıları inşa edip medeniyetsel bir sıçrama yaşamıştır. Daniken kitabında bu teoriyi desteklemek için Peru'daki Nazca çizgileri gibi sadece gökyüzünden bakıldığında ne olduğu belli olan oluşumları ya da Mısır piramitleri gibi o devrin matematik ve coğrafya bilgisi göz önünde bulundurulduğunda yapılması imkansız olan yapıları ve dünyanın dört bir yanındaki farklı medeniyetlere ait benzer taş işçiliği sanatı ya da yaratılış efsaneleri gibi mitlerin inanılmaz benzerliğini bize örnek olarak gösterir ve şu soruyu sorar: Ya bize anlatılan tarih tamamen yanlış ise ve insanlık medeniyeti bildiğimizden çok çok daha eski ortak bir geçmişe dayanıyorsa?
İşte bu teoriden yola çıkan araştırmacı Zacharias Sitchin 1976 senesinde 12. Gezegen ismini verdiği kitabını yazarak meşhur Dünya Günlükleri adlı toplamda 7 kitaptan oluşan serisini Dünya ile paylaşır. Ve hayatımıza daha spesifik bir tanımın girmesine sebep olur: Anunnakiler. Şimdi normalde internette denk geleceğiniz videolarda ve televizyon programlarına çıkan sevgili komplo teorisyenlerimizin sadece ama sadece Zekeriya Sitchin'in bu kitaplarındaki iddialarını sanki hepsi tamamen kanıtlanmış gerçeklermiş gibi aktardıklarını görürsünüz. Hatta bu artık öyle bir hal almıştı ki en ufak Anunnaki konusu açıldığında herkes sanki annesi babası Anunnakilerden gelmiş gibi işte onlar Nibiru'dan şu rotayı izleyerek geldiler, daha sonra Halal'u Mars'a sürüldü oradaki surat onun suratı, Anunnakiler şu gün şunu yaptılar ah ne günlerdi onlar şeklinde sanki orada bulunmuş gibi konuyu biz anlatıyorlar. Şimdi Anunnakilere inanmak ayrı bir şey, amca oğlunuzmuş gibi onlardan bahsetmek ayrı bir şey. Ben bu videoda Zekeriya Sitchin'in kitaplarından herhangi bir alıntı yapmayacağım. Çünkü kitaplarda şöyle bir ortak sorun var. Evet kendisi senelerce konuyu araştırmış, güzel çapraz bağlantılar yapmış bir araştırmacı. Ama arada kalan her şeyi kendi yorumları ile kapatmış. Şimdi tabi adam sonuçta yazar. Güzel bir hikaye oluşturmak için bunu yapabilir diyenleriniz olabilir. Ama bu doldurulmuş boşluklar günümüzdeki dezenformasyonlardan dolayı salt gerçekler gibi anlatılmaya başlandı. O yüzden de ipin ucu kaçmış durumda. Şahsen ben bu videoda tarihi metinleri, destanları ve diğer antik kültürlerdeki mitleri ve inançları çapraz bağlayarak o boşlukları en azından daha elle tutulur gerçekleriyle bağlayıp size büyük resmi sunmaya çalışacağım. Evet Zekeriya Sitchin'in de bize verdiği bazı bilgileri kullanacağım ama en azından elle tutulur bağlantıların biraz daha önde olduğu bir analiz sistemi ile konuyu araştıracağız.
Yolculuğumuzun ilk durağı tabi ki bu hikayenin doğduğu topraklar olan medeniyetin beşiği Mezopotamya. M.Ö. 4500'lü yıllarda bize anlatılan insanlık tarihine göre karşımıza bir anda bütün haşmetiyle Sümer medeniyeti çıkar. Tarihte yazının, astronominin, gelişmiş matematiğin ve daha pek çok bilimin kullanılmaya başladığı ilk medeniyeti. Mesela ilk insan hakları yasaları, ilk hastane ve doktor sistemi, ilk kütüphane ve tarihçi kavramı. Hepsi Sümerler ile hayatımıza girmiştir. Şimdi insan şunu sormadan edemiyor: Bu adamlar tarih sahnesine bir anda bu kadar gelişmiş şekilde nasıl çıkabildiler? Ve daha da önemlisi bu gelişmeler nasıl bir anda kitabın ortasından başlar gibi kullanılmaya başlandı? İşte burada bazı tarihçiler şu soruyu sormaya başladılar: Acaba insanlık Sümerlerden çok daha önce bazı şeyleri keşfetmişti de Sümerler sadece onların bir uzantısı mıydı? İşte bu soru sizin şu an bu videoyu da izlemenize sebep olan merakın doğmasına neden oldu.
Atrahasis, Enuma Eliş ve Gılgamış Destanı gibi antik mitleri incelediğimizde karşımıza insanlardan ayrı üstün bir yönetici varlık grubu çıkar, Anunnakiler. Tam olarak kelime anlamı An ve Ki'den gelen Göksel Kral soyu demektir. Elimizdeki herhangi bir tarihi kalıntıda veya destanda bu varlıkların tam olarak ne zaman ve hangi sebepten dünyaya geldikleri yazmaz. Yani Zekeriya Sitchin'in ortaya attığı, atmosferleri zayıfladığı için dünyaya altın çıkarmaya 400 bin yıl önce geldiler iddiası aslında desteksiz bir iddiadır. Evet içinde doğru maddeler vardır ama komple hikaye böyledir diyemeyiz. Enuma Eliş destanında zaman çizelgesi hakkında net olmasa da şu ilginç bilgiyi buluruz: Destan bize Dünya'nın oluşmasından önce yaşanmış bir Tanrılar Savaşı'ndan bahseder. Ve bu büyük çarpışmalar sonrasında Dünya'nın oluştuğunu ve bu olaylardan sonra yaratılan Anunnakilerin de Dünya'nın düzenini kurmakla görevlendirildiğini aktarır.
Bu varlıkların ortaya çıkışları her ne kadar bir gizem olsa da Dünya'ya geldiklerinden sonra yaptıkları hakkında bazı bilgilere ulaşmış durumdayız. Ve bunlardan belki de en önemlisi de bizim tarihimizi resmen başlatmaları yani insanoğlunu yaratmaları. 19. yüzyılın sonlarında Sir Henry Layard ve Hormuz Rassam gibi arkeologlar kısıtlı imkanlarına rağmen kadim Sümer şehirlerinin izlerini sürmekteydiler ve günün birinde metrelerce toprağın altında Nippur ve Ur şehirlerinin olduğu bölgelerde büyük bir arkeolojik alan keşfedilir. Onlarca heykel, kıymetli aksesuarlar ve insanlık tarihi hakkında bütün kalıpları yıkacak binlerce tablet. Uzmanların bu tabletleri inceleyip çevirmeleri seneler sürdü. Fakat sonunda An, Enki ve Ninmah denilen metinlerin çevirileri tamamlandığında herkese hayretler içinde bırakan bilgiler, binlerce yıllık uykularından uyanıp bize kendilerini gösterdiler: İnsanın yaratılışı.
Günümüz semavi dinlerinin temsilcilerinin laflarını dinlerseniz, insanoğlunun yaratılmışların en güzeli, en gelişmişi, en kutsalı olduğunu, dünyadaki tüm canların bizim hizmetimize verildiğini sürekli duyarsınız. Özellikle dinlerin temsilcileri dedim çünkü aslında Yahudilik hariç semavi dinlerde insanların öyle süper, kutsal canlar olduğuna dair bir bilgi pek yoktur. Kur'an'da sadece insanların bu dünyaya halife olarak gönderildiği ve bir iki ayette de şerefli bir varlık olduğu yazar. O kadar. Ama buna rağmen sürekli olarak insanın tek vazifesinin itaat etmek, kulluk etmek olduğu da sayısız kez tekrarlanır. Yani insan yücedir, tüm canlar onun emrine amadedir filan gibi laflar insanın egosu tarafından ortaya atılmış laflardan başka bir şey değildir. Zaten şöyle bir dünya haberlerini de izlerseniz bu iddianın nedenli yanlış olduğunu da kendiniz görmüş olursunuz. Nitekim semavi dinlerin kitaplarından bile binlerce sene daha eski An ve Enki tabletlerinde de durum aynen bu şekilde, hatta çok daha moral bozucu bir şekilde geçer. Benzer bilgiler Atrahasis destanında da olduğu için şimdi size bu destanlardaki bilgilerin birleştirilmiş halini anlatacağım.
Anunnakiler gezegene ilk geldiklerinde onların temel ihtiyaçlarını karşılamak için hizmet etmekte olan tanrısal hiyerarşide Anunnakilerden bir kademe daha aşağı olan bir ırk vardır: İgigiler. Bu alt grup Anunnakilerin tapınaklarının inşası, kanalların açılması gibi altyapı, üst yapı işleri ve Anunnakilerin beslenmesi gibi hizmetleri yapmaktaydılar. Önceki tüm videolarımda da dediğim gibi eski medeniyetler Anunnakiler için tanrılar, ilahi canlılar demiş olsalar da onların her daim barınma ve beslenmeye muhtaç varlıklar olduklarına dair bilgiler de vermişlerdir. Bunu sakın unutmayın. Burada bahsettiğimiz varlık grubu etten, kemikten, canlılardan ibaret. Peki onlara neden tanrılar denmiş? Bu sorunun da cevabını birazdan alacaksınız. İşte tüm bu yoğun iş temposu İgigilere ağır gelir ve tabiri caizse Anunnakilere isyan ederler. Dünya tarihinin ilk grevi de diyebiliriz. Bu sorunun çözümü için suların, bilgeliğin ve yaratıcılığın tanrısı Enki çalışmalara başlar ve bu projede ona Tanrıça Ninmah da yardım etmektedir. İkisi de deneyleri boyunca onlara hizmet edecek kapasitede bir canlıyı yaratmaya çalışırlar. İlk başlarda kimi organlar, kimi uzuvlar istenildiği gibi çalışmaz ve deneyler başarısız olur. Fakat nihayetinde destanda geçen anlamına göre kil, ki bu sembol dünyadan bir şeyin kullanıldığı anlamını taşır, Zekeriya Sitchin'e göre buna maymunlar demiştir, tanrıların kanı ve diğer bazı maddelerin dengeli karışımı sonucu ilk insan tam istenildiği gibi tanrıların suretinden yaratılmıştır. Erkek cinsiyetine sahip Adapa. Ey annem! Adını vereceğin yaratık oldu. Onun üzerine tanrıların görüntüsünü koy. Dipsiz suyun çamurunu karıştır. Kol ve bacaklarını meydana getir. Ey annem! Yeni doğanın kaderini söyle. İşte o bir insan. Daha sonra bu yaratım aşamaları tekrarlanacak ve insanların da kendi türünün dişisiyle çoğalması sağlanarak nüfus kalabalıklaşacaktır. Sümer metinlerinde ilk yaratılan erkeğin ismi belli olsa da kadının ismi belirtilmez. Enki yarattığı ilk insan olan Adapa'yı çok sever ve onu kendi oğluymuş gibi benimser. Bunun bir neticesi olarak da ona kendi bilgisinden her şeyi aktarmaya başlar: Tarım, bilim, kanunlar, etrafındaki şeylerin isimleri... Bakın burası önemli bir nokta. Çünkü bu hikayeyi başka bir yerden de duydunuz: Kur'an'da geçen Adem'in yaratılması ve ona isimlerin yani bilginin öğretilmesi kavramı. Ve Adem'e isimlerin tümünü öğretti. Sonra onları meleklere göstererek şöyle buyurdu: Hadi haber verin bana şunların isimlerini eğer doğru sözlüler iseniz. Bu konulara videonun ilerleyen bölümlerinde daha detaylı gireceğim.
Temel bilgilere vakıf olan insanlar tanrıların egemenliği altında onlara hürmet ederek hizmet etmeye başlarlar. Onların evleri olan ziguratları inşa ederler. Daha sonra bu kavram kilise, tapınak ve cami gibi Allah'ın evi olarak adlandırılan kavramlara dönüşecektir. Tanrılara kırmızı et, meyve, güzel sebzeler, bira ve şaraplar verilerek onların doymaları sağlanır. Yine bu olay da gelecekte kurban kavramının doğmasına ve kutsal kitaplarda yer almasına sebep olacaktır. Kısaca İgigilerin bir zamanlar yaptığı tüm angarya işler artık işçi köle olan alt tür insana verilmiştir. Ki buna madenlerde çalışmak da dahil. Maden konusu son derece önemli bir detay. Çünkü gerek Enuma-Eliş tabletlerinde, gerek Ziusudra ve Enki hikayelerinde, gerek de Sümer Krallar listesinde Anunnakilerin altın madenine olan düşkünlüğü ve bu madenin nasıl çıkarılacağına dair bilgileri buluruz. Zekeriya Sitchin Anunnakilerin bu madeni kendi gezegenlerinin atmosferini onarmak için kullandıklarını iddia etmiş olsa da biraz önce de dediğim gibi bu varsayımsal bir iddiadır ve kanıtlanmamıştır. Fakat gerçek olan şey Anunnakilerin cidden bu altın madenine büyük önem vermiş olmaları. Hatta bundan dolayı aradan geçen binlerce sene boyunca insan medeniyetlerinde altın her daim ilahi bir metal, tanrılara layık bir armağan ve ilahi gücün simgesi olarak kabul edilmiştir. Mesela Mısır firavunları kendilerini altın suyu ve tozu ile kaplayıp halkın karşısına geçerek onlara tanrısal yöneticiler olduklarını gösterirlerdi. Ve bu adet Mısır mitolojisinde de tanrılardan kalma bir gelenektir. Çünkü antik Mısır inancında altın doğrudan ilahi tanrıların bir metali olarak bilinir ve saygı duyulurdu. Hatta ve hatta bu metalin tanrıların sırrını sakladığını ve sadece onların bu sırrı kullanarak tanrısal işlerini gerçekleştireceklerine inanılırdı. Önceki videolarımda tanrısal güç denilen kavramın teknoloji ile olan yakın bağını size örneklendirmiştim. Ve altın günümüzde de teknolojide en sık kullanılan en önemli maddelerden birisidir. İlginç bir tesadüf değil mi? Yunan mitlerinde de tanrılar altından saraylarda yaşarlardı ve eşyalarının çoğu altındı. Hindu efsanelerinde de altın doğrudan tanrıların metali olarak ifade edilir ve tapınaklar altın kaplamalarıyla süslenirdi. Anunnakilerin bu madene neden bu kadar önem verdiklerini henüz net bir şekilde bilmiyoruz. Ama ortada şu gerçek var: Cidden bu madene çok büyük önem atfedilmiştir.
Burada araya girmekte fayda var. Çünkü bir kez daha size şunu hatırlatmak istiyorum: Bahsettiğimiz Anunnakiler, mitolojik kahramanlardan ziyade insani davranış kalıplarına, insani bedenlere ve ihtiyaçlara sahip varlıklar. Evet Sümer ve akabinde pek çok medeniyet bunlara tanrı, ilahi varlıklar olarak tapmışlar. Ama aslında bunlar etten kemikten canlar. Böyle olduklarını da destanlardaki detaylı anlatımlardan net bir şekilde görüyoruz. Aşık oluyorlar, kıskançlık, nefret, sevgi gibi davranışları var, yiyip içiyorlar, çirkinleri var, güzelleri var gibi. Sadece insanlara göre çok daha gelişmişler ve fiziğken daha büyükler. Bunu sakın unutmayın ve video boyunca da bu bilgiyi aklınıza tutun.
Şimdi aranızda şunu diyenler olabilir: Ya bu adamlar salak mı? Karşısındaki etten kemikten canlıya neden tanrılar diye tapmışlar. Mantıklı bir soru aslında; cevabı da son derece basit. İnsan ne kadar cahilse açıklayamadığı olaylara da o kadar tanrısal anlamlar yükler. Size bunun basit bir örneğini vereyim. 2. Dünya Savaşı sırasında çok ilginç bir olay yaşanır. Papa Yeni Gine'nin kuzey doğusunda Japonların bölgedeki ilerleyişini durdurmak için bir Amerikan hava üssü inşa edilir ve bölgeye yoğun bir şekilde hava kargo ikmalleri başlar. Üssün yakınlarındaki Asmak bölgesinde ise daha önce modern dünyayla hiçbir teması olmamış kabileler bulunmaktaydı. Havadan ikmal kutuları paraşütle atılırken kimi zaman bu erzaklar kabilelerin olduğu bölgeye de düşmekteydi. Amerikan askerleri de sorun çıkmaması için onları ellemiyordu. Savaş bitip seneler sonra savaş belgeseli çekmek için bölgeye giden araştırmacılar son derece ilginç bir manzarayla karşılaştılar: Bölgedeki yerli halk bambu ağaçlarından birebir bir Amerikan kargo uçağı heykeli yapıp ona tapmaya başlamışlardı. Onlara göre göklerde uçan bu tanrı uçaklar ilahi kattan onlara yemek ve gıda gönderirken bir süre sonra bu yardımları bitince kabile tanrı uçakların onlara kızdığını düşünüp bambudan heykelini yapıp ona saygılarını sunmaya başlamışlar ki tekrardan tanrılar onlara havadan erzak kutusu göndersinler. Anlıyorsunuz değil mi? Bir dinin ortaya çıkması kimi zaman bu kadar basittir. Anlamadığımız bir şeye ilahi nitelikler atfederiz. Ona uygun ibadetler uydururuz, bayramlar üretiriz, onu sorgulayanları asarız ve daha sonra ipin ucu kaçar gider. Bakın bu adamlar sadece havada gördükleri uçağı bile tapmışlar. Bir de ilk yaratılmış, hiçbir şeyden haberi olmayan insanlar olduğunuzu düşünün. Karşınızda uzaydan gelmiş, son derece gelişmiş ve iri canlılar var. Güçleri size kıyasla her şeye yetiyor. E bunun sonucunda ne olmasını bekliyordunuz? Tabii ki de insanlar onlara tapınmaya başlamışlar.
Destanlar bize insanların zamanla çoğaldıklarını, seslerinin yükselmeye başladığını ve tanrılara hizmet etmekte isteksizleşmeye başladıklarını anlatır. Bunun sembolik olarak anlamı insanların gelişmeye başlayıp artık kendilerini tanrısal varlıklar olarak da görmeye başladıkları olarak yorumlanabilir. Çünkü akabinde Enlil onların bu gelişimi ve saygısızlaşması karşısında son derece sinirlenecektir ve yaklaşmakta olan tufan konusunda onların uyarılmamasını emredecektir. Bu sayede tüm insanların ölmesi ve daha sonra en baştan daha itaatkar bir insan türünün yaratılması kararı alınır. Burası ilginç bir nokta. Çünkü Anunnakiler bir şekilde tufanın geleceğini tespit etmişler. Ve daha sonra onları daha itaatkar bir şekilde yeniden yaparız diyorlar. Bunu unutmayın birazdan önemini anlayacaksınız. Fakat Enki insanlara son derece bağlıdır ve onların yok olmasını istemez. Bu sebepten de sevdiği insanlardan birisi olan Ziusudra'ya bir rüyasında görünerek ona yaklaşan felakete karşı bir gemi inşa etmesini, ailesini ve belirttiği hayvanları bu gemiyle korumasını söyler. Enki'nin isteğini yapan Ziusudra, gelen korku selden kurtulur ve tufan sonunda gemisi bir dağa oturur. Daha sonra da tanrılar ile insanların ikinci yaşam dönemi başlar. Bu anlattığım hikaye Atrahasis'in bir bölümü olan Ziusudra destanından alınmıştır. 1872 senesinde de Nippur ve Kish alanında yapılan çalışmalar sonucu aynı hikaye yine karşımıza çıkar. Sadece isimler değişmiştir. Enki yaklaşan felakete haber vermek için Utnapishtim'in çadırının yanına gelir ve aralarında çadır örtüsü varken Utnapishtim'e nasıl bir gemi yapacağı hakkında detaylı bilgi verir. Bunun üzerine Utnapishtim 7 gün içinde gemiyi yapar, ailesini, akrabalarını, sanatçıları ve çeşitli hayvanları gemiye saklar. 6 gün 6 gece süren tufandan sonra gemisi dağa oturan Utnapishtim bir süre bekledikten sonra gemisinden kuşları salmaya başlıyor ve nihayetinde son saldığı kuzgun geri gelmeyince tufanın bittiğini anlayıp karaya çıkıyorlar. Tanrılara kurban olarak 7 kazanda et pişiriliyor. Onları gören Enlil öfkeyle kudurup bunlar nasıl hayatta kaldılar diyor ama araya giren Enki onları günahlarından dolayı cezalandır ama bir daha bu kadar sert olma diyerek onu yatıştırıyor ve birlikte yemek yiyorlar. Biraz önce de dediğim gibi bu olaylar insanlar ve tanrıların ikinci döneminin başlangıcını bize işaret ediyor.
Çağlar süren bu dönem, çapraz mitlerden anladığımız kadarıyla bir kez daha büyük bir olay ile son buluyor ve tanrıların dünyadan ayrılıp, bildiğimiz anlamda milattan önce 4500 senesinde Sümer medeniyeti'nin tarih sahnesine çıkmasına vesile oluyor. Şimdi burada ben de dahil, konuya benden bin kat daha hakim uzmanların da kafası biraz karışık. Çünkü ortada bir tufan dönemi var, bir de tanrıların birbiriyle savaştıkları dönem mevcut. Ben kendi araştırmalarım ile önce tufanın geldiğini daha sonra ikinci dönemin Babil Kulesi olayı olarak bilinen yıkımla sona erdiğini düşünüyorum. Bu halen net kronolojiye oturttuğumuz bir olay değil. Çünkü daha bulunmamış on binlerce tablet var ve tarihin bu çağ biraz karanlıkta kalıyor. Bu gerçekleri de yakın zamanda öğrenebileceğimizi sanmıyorum çünkü Amerika ve diğer emperyal güçler bölgenin başına zamanında sizin de bildiğiniz gibi IŞİD belasını sarıp oraları darmaduman ettiler. Bu tabletlerin bulunduğu bazı arkeolojik alanlar da dahil pek çok arkeoloji alanı bombalanıp yok edildi. Irak düştüğünde ulusal müzede tutulan neredeyse tüm tabletler askeri operasyon ile Amerika'ya kaçırıldı. Bunlar öyle komple teorisi falan değil, hepsinin videoları bile var. Yani gerçekler ciddi şekilde saklanıyor ve saklanmaya devam edilecek. Neyse, elimizdeki bilgiler ışığında genel hatlarıyla Anunnakilerin temel ve Enki'nin hikayesi bu şekilde: İnsan türünü kendilerine hizmet etmesi için yaratan, dünya dışından gelen göksel varlıklar. Peki bu inanç hakkında elimizi güçlendirecek ne gibi kanıtlar var?
Demin ki bahsettiğim bilgilerden sonra aklınıza şu soru da gelmiş olabilir: Ya Kur'an'da, Tevrat'ta, İncil'de anlatılan olaylar birebir aynı şekilde binlerce yıl önceki bu mitlerde geçiyor. Yoksa dinlerin kökeni bu adamlar mı? İşte tüm bu soruların cevabını bulacağımız videonun ikinci ana bölümü şimdi başlıyor.
Anunnakilerin izlerini aradığımızda dünyanın dört bir köşesinde benzer mitler ve benzer etkileşimler karşımıza aynı Sümerlerde anlatıldığı gibi çıkmakta. Mesela Anunnaki yaratılışında karşımıza üç temel tanrı figürü çıkar: Tüm konseyin lideri olan Anu, Enlil ve Enki. Toplamda ise Anunnakiler konseyi 12 tanrı ve tanrıçadan oluşmaktadır. Benzer şekilde Mısır mitolojisine de baktığımızda karşımıza ana tanrı Amon ve ondan sonraki en önemli karakterler olan Osiris ve Set çıkar. Antik Yunan'da Kronos, Zeus ve Poseidon üçlemesi ve Olympus'ta yaşayan 12 ana tanrı ve tanrıça bilgisi Sümerlerin inancının neredeyse birebir aynısıdır. Bu 12 tanrı ve tanrıça konseyi kavramı daha sonra karşımıza Hristiyanlık'ta İsa'nın 12 havarisi olarak da çıkacaktır. Hinduizmde de bu üçleme karşımıza en üst yaratıcı olan Brahma, Vishnu ve Shiva olarak çıkar. Amerika kıtasında ise bu üçlü tanrı grubu esas yaratıcı olan Hunapku ve onun altında olan Itzamna ve Kukulkan yani Quetzalcoatl'tır. Aynı şekilde bu üçleme nasıl sürekli kendisini tekrar ediyorsa onlarla alakalı olan mitler de ve bilgiler de kendisini birebir tekrar eder durur. Mesela tufan olayı, aynı Sümerlerin bahsettiği şekilde dünyadaki tüm medeniyetlerde aynı sebepten olduğu yazar: İnsanların yozlaşması, tanrılara hürmet etmeyi bırakması ve kendilerinin gelişmesi, hatta olayların oluş şekli, kurtulan insanların bir gemiyle kurtuldukları, daha sonra tanrının ya da tanrıların insanları affetmesi ile yeni çağın başlaması. Dünyanın neresine giderseniz gidin bire bir aynı şekilde anlatılır. İnsanları medeniyete öğreten göklerden gelen tanrı figürü ve bir gün bu tanrının insanlığı gelecek olan yıkımdan kurtarmak için geri geleceğini söyleyip dünyadan ayrılması. Bu hikaye her zaman tüm kültürlerde aynıdır. Hatta deminki geri gelecek tanrı inanışı zamanla semavi dinlerde Kurtarıcı Mesih inancına, daha sonra da İsrailiyat kaynaklarından devşirilmiş hadisler yüzünden de Kurtarıcı Mehdi inancına dönüşmüştür. Uçağı tapan kabileyi tekrar hatırlayın. İnsan her yerde aynıdır. Kökeni son derece sade olan bir şeyi süsledikçe süsler, yücelttikçe yüceltir ve sonunda kendi yalanından dolayı gerçeğin ne olduğunu unutur. Bu örnek günümüzdeki Mehdi inancının en güzel özeti. Çünkü Kur'an'a göre Allah dışındaki bir varlıktan kurtarılış ya da medet ummanız halinde şirke girip dinden çıkmış oluyorsunuz. Bunu da unutmayın. Bu konunun detaylarına girip videoyu gereksiz uzatmak istemiyorum. Çünkü aslında neredeyse hepsiyle ilgili daha önceden videolar yapmıştım. Açıklama kısmını onlara da bırakıyorum. Mutlaka izleyin ki büyük resmi görün. Burada sadece şunu unutmayın: Bu medeniyetlerin arası binlerce kilometre ve birbirleriyle en ufak iletişimleri yok diyebiliyoruz. Ama ne hikmetse hepsinin bu varlıkları betimlemesi birebir aynı.
Şimdi eminim çoğunuz Anunnakilerin günümüz kültürü ve dinlerini nasıl şekillendirdiğini merak ediyorsunuzdur. O yüzden sizi daha fazla meraklandırmadan konuya giriş yapalım. Biraz önce size Sümer mitlerinde ve destanlarında geçen tufan hikayesini anlatmıştım. Şimdi gelin bu hikaye semavi dinlerde nasıl ele alınmış onlara bakalım. Sırasıyla gidersek Enok kitabında tufan bize şu şekilde anlatılır: Düşmüş meleklerle iş tutup onlardan bilimi ve medeniyeti öğrenen insanlar yaratıcıyı çok kızdırırlar. Çünkü yaratıcının gözünde insanın tek amacı sadece itaat etmektir. Onlar gibi tanrısal olmak değildir. Bu sebepten yaratıcı hem düşmüş meleklerle insanların ilişkisi sonucu doğan devleri yani nefilimleri hem de o iyi insanları yok etmek için tufan yollar ve canlıların sonunu getirir. Tevrat'ta ise olay şu şekilde anlatılır: Göksel ilahi varlıklar insan kadınlarını beğenirler. Tevrat'ta bu varlıklar için Elohim denmektedir. Elohim, Eloha kelimesinin çoğuludur ve gerçekten de tanrılar, güçlüler, ışıldayanlar anlamı taşır. Yani bize bir topluluktan bahseder. Yahve ise onların da üstündeki esas ilahtır. Bu Elohimler insan kızlarıyla ilişkiler yaşarlar ve Tevrat'ın devler dediği nefilimler doğar. Bir süre sonra bunun farkına varan Rab Tanrı, insanları yarattığı için pişman olur ve hepsinin yok olması için bir tufan gönderir. Bu esnada da soyunu sevdiği Nuh'u uyarır ve bir gemi yapmasını, ailesini ve hayvanları ona saklamasını söyler. 7 gün sonra Nuh gemiyi bitirdiğinde ise tufan gelir, her şeyi yutar ve 40 gün boyunca sürer. Sonunda da Nuh'un gemisi bir dağa oturur, Nuh kuşları salar ve geri dönmediklerinde tufanın bittiğini anlayıp gemisinden inip Tanrı'ya kurban vermek için et pişirir. Bakın şimdi burası ilginç. Etin kokusunu duyan Tanrı hoşnut olur ve şöyle der: "İnsanlar yüzünden yeryüzünü bir daha lanetlemeyeceğim. Çünkü insan yüreğindeki eğilimler çocukluğundan beri kötüdür. Şimdi yaptığım gibi bütün canları bir daha yok etmeyeceğim." Sümer metinlerindeki hikayenin neredeyse birebir aynısı değil mi? Sadece orada Enlil ve Enki kendi aralarında bu muhabbeti yaparken burada ikisi tek bir tanrı figürü altında birleştirilmiştir. Böylelikle Tevrat kendince çok tanrılı inancın önüne geçmiştir.
Kur'an'da ise hikaye 7 surede ve yaklaşık 20 ayette toparlarsak şöyle geçer: Allah Nuh'u bir kavme elçi olarak gönderir ve aradan geçen yüzlerce seneden sonra kavmi yozlaştığı ve itaat etmeyi bıraktıkları için onları bir tufan ile helak edeceğini Nuh'a söyler ve bir gemi inşa etmesini emreder. Aslında burada geçen ayet tam olarak şöyle: "Böylelikle biz ona gözetimimiz altında ve vahiyimiz uyarınca sağlam ve sanatlı bir gemi yapıver dedik." Yani çoğul anlatım mevcut ve "bizim gözetimimiz" şeklinde diye bir fiziksel betimleme var. Kur'an videomda size kitaptaki "ben", "biz", "o" kavramları hakkında bilgi vermiştim. Bağlantıyı izleyenler kurmuştur. Belirlenen kişiler ve hayvanlar gemiye girdikten sonra da dağları bile yutacak büyüklükte sular her şeyi silip süpürür ve insanlık yeniden başlar. Kur'an ondan önceki tüm kitaplardaki sembolik detayları neredeyse tamamen kaldırıp olayı son derece sade bir şekilde ele almıştır. Ve konu onu okuyanlar için biraz daldan dala atlıyor gibi gözükse bile detaylara inmemiştir. Ama ana motif Sümerlerinki ile birebir aynıdır: İnsanlara kızan, onları yok etme kararı alan Allah ve Nuh'u uyarması. Tabi ki Anunnakilerin dinler ve inançlar üzerindeki etkisi ve benzerliği sadece tufan miti ile bitmiyor. Örnekleri biraz daha çoğaltalım. Yaratılış kavramını ele aldığımızda Sümer efsaneleri bize şu bilgiyi verir: Onlara göre ilk başta evrende Nammu adında uçsuz bucaksız bir su varmış. Nammu ki kendisi aynı zamanda bilinçli bir varlıktır. Bu sudan devasa bir dağ çıkarmış. Onun oğlu Enlil ise dağı ikiye ayırmış ve dağın üstü gök olurken aşağısı da yer olmuş. Göklerin tanrısıyla yerlerin tanrıçası bu parçayı bitkiler, ağaçlar, sularla donatıyorlar. Sonrasında hayvanlar yaratılıyor ve nihayetinde de hepsini idare edecek tanrılar yani Anunnakiler yaratılıyor. Bu yaratılış efsanesinin ne...
Denli detaylı ve akıllanmaz bilgiler içerdiğini yakında yapacağım Enuma Elish videomda göreceksiniz. İşte bu anlatım ve sembolizm Tevrat'ın Tekvim bölümünde de şöyle geçer: Suların yüzü üzerinde Tanrı'nın ruhu hareket ediyordu. Tanrı suların ortasında kubbe olsun, sular ayrılsın dedi ve Tanrı kubbeyi yaptı. Altta olan suyu üstte olan sudan ayırdı ve Tanrı kubbeye gök ve alttaki kuru toprağa yer dedi. Surenin devamında da tıpkı Sümer metinlerinde olduğu gibi yerin bitkiler ve hayvanlarıyla doldurulduğu yazar.
Kur'an'da ise Enbiya Suresi 30'da, “Gökleri ve yeri yapışık iken onları ayırdığımızı, bütün canları sudan meydana getirdiğimizi bilmezler mi?” diye anlatılır. Kur'an genel olarak bu konuları oldukça yüzeysel ele almış olsa da kullanılan sembolizm ve kelime seçimleri hem Tevrat hem de Sümer metinleriyle aynıdır.
İnsanın yaratılışına gelelim. Biraz önce Sümer mitlerindeki insanın yaratılışı hakkındaki detayları öğrendik. Özetle, gökten gelen varlıklar olan Anunnakilerin işlerini yapmak için hizmetçi olarak yaratılmış bir türüz. Bunun içinde kil kavramının, tanrıların kanı, özü kavramının yapımızda kullanıldığı, dünya çapındaki pek çok antik kültürde tekrar eden bir detaydır. Şimdi bu olayın semavi dinlerdeki anlatımına bakalım.
Gerçekten de, “Rabbiniz altı günde gökleri ve yeri yaratan, sonra arşa istiva eden Allah'tır.” Burada geçen arş kelimesine dikkat edin. Arş kralların oturduğu taht anlamı taşır. Taht odası anlamına gelir. Biraz daha detaya inelim. “O arşı su üzerindeyken gökleri ve yeri altı günde yaratandır. Gökleri ve yeri ve ikisi arasındakileri altı günde yaratan, sonra arşa, tahtına yerleşen Rahman'dır.” Tevrat'ta da aynı şekilde yaratılışın altı gün sürdüğü ve yedinci gün tanrının dinlenmeye çekildiği anlatılır. Dikkat ederseniz Kur'an'da, Tevrat'ta ısrarla bu altı günlük yaratma kavramına takılmış durumdalar. İyi de bu ne alaka? Tüm bunlar Allah neden “ol” deyince olmuyor ki diye merak edenleriniz varsa bu sorunun cevabı Sümer metinlerinde yazar.
Şu anki verilere göre çeşitli Sümer yaratılış tabletlerini incelediğimizde karşımıza 6 temel yaratılış adımı, evresi çıkar. İlki, ilkel kaostan düzenin oluşması. Yani o bahsettiğim evrensel sulardan maddenin zuhur etmesi. İkinci, tanrıların yaratılması. Üç, göğün ve yerin ayrılması. Dört, dünyanın şekillenmesi. Beş, hayatın yaratılması. Altı, insanların yaratılması. İşte semavi dinlerdeki 6 günlük yaratılış kavramının kökeni bu bilgidir. Hatta Tevrat'ta yaratılış bölümünü okursanız, maddelerin bile neredeyse birebir aynı olduğunu görürsünüz.
İnsanın yaratılış detaylarıyla devam edelim. Kil kavramına ve insanın Anunnakilerin suretinden yaratıldığı hakkındaki bilgilere tekrar dönüyoruz. “Şüphe yok ki biz onları cıvık bir balçıktan yarattık.” “Raballah yerin toprağından adamı yaptı ve onun yüzüne hayat nefesi üfledi. Adam yaşayan can oldu.” “Allah yeri, göğü, yıldızları, bitkileri, hayvanları yarattıktan sonra ‘suretimizde benzeyişimize göre insan yapalım, o yeryüzünde her şeye hakim olsun’ dedi. Ve Allah insanı kendi suretinden yarattı ve onları erkek ve dişi olarak yarattı.” “Rabbim meleklere demişti ki, ‘ben muhakkak çamurdan bir insan yaratacağım. Onu tamamlayıp içine ruhumdan üfürdüğüm zaman derhal ona secdeye kapanın.’ Allah! ‘Ey iblis! İki elimle yarattığıma secde ederek saygı göstermene mani olan nedir? Gururuna mı yediremedin yoksa sen yüksek makam sahiplerinden biri misin?’ dedi.” Nasıl? Biraz şaşırtıcı değil mi? Sümerleri zaten biliyoruz. Onlara göre bu varlıklar… Kur'an videomda da bahsetmiştim.
Hem Tevrat'ta hem de Kur'an'da Yaratıcı Allah sanki birden fazla kişilik özelliğini bünyesinde barındırıyor gibi anlatılır. Kimi zaman affedicidir, şefkatlidir ama çoğu zaman cezalandırıcı ve korku duyulması gereken bir varlık olarak betimlenir. Kimi zaman özgür iradeye ve ölüm sonrası yargıya atıfta bulunurken, kimi zaman da öbür tarafı beklemeden sürekli insanlara müdahale edilir ya da onları helak eder. Özellikle Tanrı, Tevrat'ta son derece insani ruh haline ve duygulara sahip bir varlık olarak gösterilir. İşte antik astronomi teorisini savunanlar, günümüz dinlerindeki Tanrı figürünün kendi içinde tezat, insani duygu ve davranışlara benzer eğilimlerinin olmasının en büyük sebebinin bu modern inançların Enki ve Enlil karakterlerinin tezat özelliklerini tek bir çatı altında birleştirme çabası olduğunu iddia ederler. Bu nüansı Kur'an'ı, Tevrat'ı ve İncil'i okuyarak siz de fark edebilirsiniz. Mantıksız bir yaklaşımla değil.
Açıkçası ben de tüm varoluşu yaratma kudretine sahip bir varlığın tutup da günümüzün kasabası büyüklüğünde bir kavim eşcinsel ilişki yaşadı, zina çoğaldı diye onları meteor yağmurunda tutacağını çok düşünmüyorum. Böyle olsa şimdi ohoho dünyadan geriye zerre kalmaması gerekirdi.
Semavi din kitaplarındaki bazı temel yaratıcı kavramının Anunnakileri ile olan benzerliği sadece deminki gibi metinlerle sınırlı değil. Sembolik kavramlara ve ibadetlere de baktığımızda dinlerin Sümerlilerden etkilendiğini görürüz. Mesela biraz önce bahsettiğim kurban ritüeli. Aslında kurban olayı tanrıları doyurmak ve gönüllerini hoş tutmak için yapılan bir eylemken, tanrıların fiziksel olarak gezegenden ayrılmalarının ardından sembolik bir ritüele dönüşmüş ve çağlar boyunca artık onlarla eskisi gibi doğrudan iletişim kuramayan tanrılara ulaşmak için yapılan bir çabaya evrilmiştir. Hatta öyle ki kimi toplumlar felaket dönemlerinde sırf Tanrılar cevap verir umudu ile en kıymetli olan insan canını da kurban olarak sunmuşlardır. İbadethane, ibadet ve günah sevap kavramlarının da kökenleri bir kez daha Sümer inancında buluruz. İnsanlar Anunnakilerin yaşadığı dev ziguratlarda onlardan dilekler diler, onlara dualar ederlermiş. Bu duaların kabul olması için de bir adak olarak o şehrin yönetici tanrısı kimse onun sevdiği şeyleri onlara sunarlarmış. Günah ve sevap kavramının tam karşılığı Sümerlerde şu şekilde geçer: Eğer insanlar tanrıların ihtiyaçlarını düzgünce, onu hoşnut edecek şekilde karşılamaz ya da ona layık şekilde davranmazlarsa bu tanrıları kızdırırmış ve yeri geldiğinde insanları çok ciddi şekilde cezalandırırlarmış. Mesela Enlil bir keresinde sırf halka kızdığı için Ur kentinin baştan aşağı yok edilmesi emrini vermiştir. Benzer helak etme kavramlarını Kuran'da da Tevrat'ta da sık sık görürüz. Allah'ın sözünü dinlemeyen şehirler ve kavimler gökten gelen ilginç bir ses ile yok edilirler.
Kelimelerin etimolojik kökenlerine indiğimizde ise işler biraz daha ilginçleşiyor. Sümerlerin en büyük 3 tanrısı olan Anu, Enlil ve Enki isimlerini ele alalım. Baş yaratıcı olan Anu ismi Akkad dilinde Anuma evrilmiştir. Mısır dilinde Amun veya Amon olarak kullanılmaya başlanır ve ibadetlerin sonunda Amon diye uzatılarak bitirilirdi. Bazı etimologlara göre bu eylem senelerce Mısır'da yaşadıkları için onların sembolizmine doktrine olmuş, Yahudilik ve akabinde Hristiyanlık'ta da amen olarak kullanılmaya ve nihayetinde de İslam'da amin olarak kullanılmaya başlanır diye iddia ederler. Ama unutmayın bu tarihçilerin ve dil bilimcilerin %100 emin oldukları bir konu değil ama güçlü bir teori. Çünkü bu denli benzer bir kelime birebir aynı şekilde ibadet için senelerdir kullanılıyorsa biraz düşünmek gerek.
İlginç bir bilgi daha vereyim. İslam kültüründe ve inanışlarında geçen Allah ismi aslında El-İlah kelimesinden türetilmiştir. İngilizcede The God yani Türkçeleştirirsek tam karşılığı olmayabilir ama esas İlah anlamına geliyor. Bu El kelimesi aynı zamanda İbranice'de ve Tevrat'ta Tanrı'yı refere eden Elohim ve Eloha kelimesinin de köküdür. Fakat burada şu sorun ortaya çıkıyor: Elohim aslında biraz önce de bahsettiğim gibi güçlü göksel varlıklar demek ve çoğul bir grubu refer eden bir kelime. Onun tekili olan Eloha da bu grubun en üst seviyesindeki tek bir varlığı refer etmekte. Burada işleri bozan şey şu: Her iki kelimede ister tekil kullanılsın ister çoğul aslında o bildiğimiz anlamda kadir-i mutlak yaratıcıyı refer etmekten uzak. Daha ziyade fiziksel canlıları tanımlamak için kullanılmakta. Ve bu kelime zamanla Aramice'de elaha, Süryanice'de alaha ve Arapça'da ilaha evrilmiştir. Nitekim putperest Arapların da putlarına ilah demelerinin sebeplerinden birisi budur. Allah kelimesi ise bu ilahlar hiyerarşisinin tepesindeki esas ilah anlamında kullanılmak için türetilmiştir. Ama bakın Tevrat'taki aynı sorun burada da var. Allah yani El-İlah her ne kadar o putlar hiyerarşisinin tepesindeki bir ilahı temsil ediyor olsa da onlar ayrı, o ayrı şeklinde ortaya çıkmamış. El-İlah da o hiyerarşinin bir parçası olarak ortaya çıkmış. Kimi etimologlar Allah isminin aslında daha önceden putlar içinde kullanılan elaha ve el kökünden geldiğini savunsalar da kimileri Allah adının İslam sonrası tek yaratıcıyı refer etmek için oluşturulduğunu iddia etmekteler. Ve bu konu halen tartışılmakta. Ama Allah kelimesinin aslında putperest Arap döneminde de kullanıldığı gerçeği ağır basmakta. Çünkü en basit örneğini vermek gerekirse Muhammed peygamberin babasının ismi Abdullah yani Allah'ın kölesi demek. Ve bu tarz isimler o dönemlerde sıklıkla kullanılmış ayrıca pek çok İslam öncesi Arap edebi eserinde de Allah ve putların isimleri sıklıkla yan yana yazılmıştır. Yani Allah adının aslında İslam öncesi Arap putlarının lideri olduğu yaklaşımı ağır basıyor.
Bu arada put olgusunun da gerçeğini öğrenmenizde fayda var. Putlar belirli ilahları sembolize etmek için kullanılan cisimlerdir ve her biri aslında tarihsel bağlamda eski inanışlardaki tanrıları refer ederler. Bunun en bilinen örneği mesela Lat, Uza ve Venat olarak önem verilen 3 Kabe putunun aslında köken olarak Sümer tanrıçası İnanna'ya dayanmasıdır. Yani bir Anunnaki'ye. İncelediğiniz zaman Baal gibi, Hübal gibi… Evet, Nasr gibi putların köklerinin hep bu inanca dayandığını görürsünüz. Tabi aradan geçen binlerce senede çok daha dallanıp budaklanmışlardır. Ben bu sebepten videolarımda esas yaratıcıyı belirtirken Kadir-i Mutlak tanımını seçmeye özen gösteriyorum. Çünkü bu yaklaşıma göre Allah yani Elilah yani El, kimi etimologlara göre Sümer baş tanrısı Anunnaki Anu'yu refere ederken, kimilerine göre de dünyanın yöneticisi Anunnaki Enlil'i refere etmekte. Halen tartışılan ilginç bir konu.
Anunnaki ve din sistemlerinin benzerliği konusunun son maddesi ise Enlil'in de bir zamanlar üstüne bastırarak söylediği itaat etmekle yükümlü insan konusudur. Atrahasis, Enra destanı, Enki ve Ninmah tabletleri ve daha sayısız kaynakta sürekli aynı olgu kendini tekrar eder durur: Tanrılara itaat edin ki cezalandırılmayasınız. Bu cezalar bireysel olabileceği gibi, demin verdiğim Enlil'in Ur kentini yok etmesi ya da komple tufanla insanları yok etmesi gibi örneklere de çoğaltılabilir. Bu olgu Mısır inancında kendini maat olarak gösterir. Bu kavram insanların düzgün şekilde, sınırlarından çıkmayarak Tanrılara itaat etmesi anlamı taşır. Ve bu sayede öteki alemde huzura ermeniz ile ödüllendirilirsiniz. Aksi halde ise öteki dünya olan duatın en kötü yanları ile ruhunuz sonsuz azaplara çarptırılır. Akatlarda da Tanrı Marduk, Enki ve Enlil ile düzgün hizmet etmeyen, onlara saygı duymayan insanların Arallu denilen zorluklarla ve acılarla dolu öteki aleme atılacağı, itaatte ve düzgünlükte başarılı olanların ise bereketli toprakların, bolluğun ve huzurun hakim olduğu Dilmun'a gönderileceğine inanılır. Yani yavaş yavaş cennet ve cehennem kavramları şekilleniyor. Semavi dinlerde de olayı zaten biliyorsunuz. Bu itaat kavramı son derece sert bir şekilde karşımıza çıkar. Ve Kur'an'da defalarca itaat etmeyen, Allah'ın kurallarına uymayan kavimlerin nasıl yok edildiği anlatılır. Zaten size hapishane dünya teorisi videosunda da bahsettiğim gibi İslam kelimesi itaat etmek, teslim olmak anlamları taşırken Müslüman'da itaat eden, teslim olan kişi anlamları taşır. Kur'an'da da zaten Allah katında dinin İslam olduğu vurgusu insanlara bu sebepten yapılır. Dininiz yani kelime karşılığı olarak davranış kalıbınız boyun eğmek, teslim olmaktır mesajı insanlara net bir şekilde verilir. Buna uymayanlar da hem bu dünyada helak edilirken hem de öte hayatta cehennemde türlü işkencelere maruz kalacaklardır.
Bu itaat etmeyen kavimler durumuna yine Sümer metinlerinden birkaç örnek vereyim: Iştel İlahisi, Meskelamduk Kraliyet yazıtları ve Kral Şuvilginin talimatları gibi çeşitli antik metinlerde bizzat Endil'in insan krallar döneminde yönetimlere kendine koşulsuz tapınan ve onun gücünü benimsemiş yöneticileri kralları atadığı anlatılır. Onlara onun emirlerine uyması karşılığında çeşitli hediyeler ve güç verirken onun kurallarına uymadıkları zaman ise o kralların ve şehirlerinin Endil tarafından helak edildiği anlatılır. Bu olay karşımıza Kur'an'da da çok benzer bir anlatımla çıkar: “Bir şehri helak etmek istersek, ileri gelenlerine emrimizi tebliğ ederiz. Boyun eğmezler, orada isyana koyulurlar da azabı hak ederler. Biz de onları tamamıyla helak eder, orasını yerle yeksan ederiz. Biz Nuh'tan sonra ne kadar çok nesli helak ettik. Ey Mekkeli mücrimler! Sizler onlardan daha kıymetli değilsiniz. Yaşam koşulları ve refahın kendilerini şımarttığı nice toplumu helak ettik. İşte onların evleri. Onlardan sonra çok az bir zaman dışında oralarda oturulmamış, oralar viraneye dönmüştür. Oralara biz varis olduk.” Kur'an videomda kitaptaki bazı mantıksal tezatları anlatırken size benzer ayetleri okumuştum ve Kadir-i Mutlak Yaratıcı neden bazı kavimleri yok etmek için bu kadar uğraşıyor, zaten insan yaptığı seçimlere göre cennet ya da cehennemde yargılanacak. Bunun sebebi ne diye sormuştum.
Anunnakiler ve dinlere olan etkileri konusu gerçekten çok derin ve sarsıcı bir ilişki. Ne kadar derine inerseniz tabu olarak gördüğünüz pek çok şeyin yıkıldığına tanık oluyorsunuz ve doğal olarak aklınız karışmaya başlıyor. Ama arayış arayıştır ve hedefiniz gerçekten yaratıcı ya da konu hakkındaki gerçekleri bulmaksa ya da dinler tarihinin sırrını çözmekse bence göze almanız gereken bir yolculuk. Aksi halde size anlatılan masallarla uyumaya devam edersiniz ve günün birinde o uykudan uyandığınızda iş işten geçmiş olur.
Uzun yolculuğumuzun son bölümüne geldik ve burada da Anunnakiler ile şekillenen yönetim anlayışının günümüz kültürüne ve yaşam tarzımıza nasıl şekil verdiğini biraz araştıracağız. Ya aradan binlerce sene geçmiş Anunnaki mi kalır diyenler derin bir nefes alsınlar. Yönetici kral soyu kavramının Anunnakileri ile Sümer diyarında doğduğunu söylemiştim. Hatta Sümer kelime anlamı olarak yüksek kralların diyarı, ışıldayan kralların diyarı anlamına gelir. Metinler bize net olmasa da şu ilginç bilgiyi vermektedir: Anunnakilerin mutlak yönetimi altında onlardan aşağı seviyede ama yönetimde rol oynayan insanlar dönemi. Şimdi bu dönemin detayları hakkında bilgi cidden çok sınırlı ve tarihe geçmişte nereye kadar uzanıyor tam bilemiyoruz. Ya da artık biliyor muyuz?
1908 ve 1934 seneleri arasında aralarında ünlü Sümerolog Helman Heapred, Stephen Langdon ve Leonard William King'in de bulunduğu arkeologlar takımı yaptıkları Nippur ve Nineveh şehirleri kazılarında olağanüstü ve bildiğimiz anlamda insanlık tarihi kavramımızı yıkan tabletler bulurlar. Meşhur Sümer Krallar Listesi… Liste bize detaylı bir şekilde Sümer şehir devletlerinde hangi kralın kaç sene hüküm sürdüğünü anlatmakta. İyi de bunda bu kadar sıra dışı ne var ki diyenler için şunu demek istiyorum: Liste neredeyse M.Ö. 250 bin yılına kadar dayanıyor. Bu sıra dışı krallar listesinin ilk sırasında tanıdık bir isim var: Kutsal Erudu şehrini yani Annunakilerin dünya üzerinde kurdukları ilk şehri yöneten Alulim yani Adapa yani Adem. Tablette metin şöyle geçer: “Krallık cennetten indikten sonra kraliyet Erudu’daydı. Erudu’da Alulim kral oldu. 28.800 yıl boyunca hükmetti. 28.800 sene boyunca hükmetti.” Bunun neden önemli bilgi olduğunun farkındasınız değil mi? Liste bitti mi? Tabi ki hayır. Tablet bize tufan öncesinde yaşamış 10 kralında hangi şehri kaç bin yıl yönettiğini detaylı şekilde verir. Ve tablet bu soyların tufan ile birlikte yok olup gittiklerini de anlatır. Tufandan sonra ise tabletin 40. ve 256. satırlar arasında 23 kralın toplamda 24.510 sene boyunca hüküm sürdüklerinden bahseder. Sonra gitgide bu kralların hem yaşam süreleri hem de yönetim sürelerinin azaldığını görürsünüz. Ve nihayetinde olaylar günümüze bağlanır. Burada kafaları karıştıran tufan olgusunun sandığımızdan çok çok daha eski olabileceği ya da çağlar boyunca insanlığın bu geçen 250 bin senede birden çok tufan yaşamış olabileceği olasılığı. Bu halen araştırdığım bir konu. Netleştirdiğim zaman ya da en azından kırıntıları biraz toparlayabildiğim zaman sizinle mutlaka videosunu paylaşacağım. Bu kaynakların linklerini açıklamaya bırakıyorum, mutlaka inceleyin.
Bakın bu insanların ya da yarı insanların yönetimde olduğu binlerce senelik dönemler. Ondan önceki dönemin ne kadar daha eskiye gittiğini bilmiyoruz bile. Zekeriyas için bunun milattan önce 400 binli yıllara dayandığını söylemiştir. Onun ölümünden sonra da yapılan bazı bilimsel çalışmalarda Homo sapienslerin bu zaman aralığında ortaya çıktığına dair iddialar ortaya atılmaya başlandı. Tesadüf mü? Olabilir. Ama pek de tesadüflere inanan biri değilimdir. Kısaca bilmediğimizi bile bilmediğimiz insanlık tarihi bambaşka ve bize kitaplarda anlatılanlardan çok daha öteye gidiyor. Her geçen gün bunu kanıtlayan bilgiler bulsak da bunların detaylı araştırması ve toplum ile paylaşılması artık malumunuz olduğu gibi pek de şeffaf olmuyor ne yazık ki. Neyse biz konumuza devam edelim. İşte bu on binlerce belki de yüz binlerce yıllık yönetim kavramı bildiğimiz tarihte şu olgunun doğmasına sebep olur: İlahi yönetim hakkı.
Şimdi burada artık Anunnakiler sonrası dönemi ele alacağım için bahsedeceğim kişiler normal insanlar olacak. Mesela videonun başlarında dediğim gibi Firavunlar kendilerini altın tozu ile kaplayıp halkına ilahi soydan geldiklerine ve bu sebepten yönetimde hakları olduğunu lanse ederlerdi. Bu çizgiye dikkatinizi verin: İlahi soydan geldiğini iddia eden ve bu sebepten kendilerini normal insanlardan üstün gören, onları yönetmekle mükellefmiş gibi davranan insanlar. Bu kavram monarşinin doğmasında da en büyük sebeptir. Hatta bu adamların bu Anunnaki soyundan ya da ilahi soydan geldiklerine dair inançları o kadar sapkın bir şekilde kalıplaşmıştır ki ensest ilişki monarşide sırf o soyun saflığı korunsun diye yasaklanmamıştır. Buna güzel bir örnek Avrupa krallıklarıdır. Halk ile paylaşıldığı kadarıyla 1700 yılından beri neredeyse bütün Avrupa monarşisi bakın İspanya'sından İngiltere'sine, Danimarka'sından Rusya'sına kadar hemen hemen hepsi birbirinin akrabasıdır ve evlilikler de sürekli bu akrabalar arasında gerçekleşir. Mesela İngiliz kraliçesi Victoria Rus Çarı 2. Nikolas'ın akrabasıdır. Olaylar o kadar iç içe geçmiş durumda yani. Dediğim gibi bu bizim bildiğimiz kader. Bunun dışında benzer şekilde evlilikler o zamanların güçlü aileler arasında da yapılırdı. Bunun da en büyük sebeplerinden birisi o kutsal soyu koruma girişimidir. Sembolizmde bu tanrısal soya mavi kan grubu denmekte ve kırmızı kan ile sembolize edilmiş insanlardan üstün görülmektedirler. Mavi ve kırmızının karıştığı nokta ise tanrılar ve insanların melezi, birleşimi anlamı taşır. Yani Tevrat'ta ve Enoch kitabında geçen nefilim soyu. Daha önce bahsetmiştim, bayrağı bu renkte olanlardan tutun, otoritenin sembolü olarak polis ışıklarında bile bu rengin kullanılması, çizgi romanlardaki süper güçlü karakterlerin genelde bu renk üniformalar giymeleri gibi ya ne alakası var diyeceğimiz yüzlerce sembolik kavramda aslında bu bilinçaltı kodlama yapılmaktadır: Bu soya itaat edin. Onlar güçlüdür, kudretlidir. Onların sistemine karşı çıkarsanız bunun bedelini ödersiniz mesajı.
Dünya gerçekten garip bir gezegen değil mi? Ne tarihimiz, ne inancımız, ne kökenimiz hakkında neredeyse en ufak bilgimiz olmamasına rağmen her şeyi bildiğimizi sanıyoruz. Halbuki bakın benim kendimce yaptığım basit bir araştırmadan bile ne sonuçlar çıkıyor. Elimden geldiğince tüm kaynakları, kitapları açıklama kısmına bırakacağım. Lütfen okuyun, araştırın. Siz de çapraz bağlar kurun. Sonuçta bu büyük bir sır, bir gizem. Bunu bir kişinin çözmesinin imkanı yok. Belki içinizden birisi konunun dinlerle bağlantısını mükemmel çözecektir. Kiminiz ise kültürle olan bağını. Ama nihayetinde bu bilgileri paylaşıp birleştirdikçe yap bozu birlikte çözebiliriz.
Bu videoda demin bahsettiğim bilgileri ve teorileri verme amacım, bakın inandığınız her şey bir yalandan ibaret mesajı değil. Her zaman dediğim gibi, inanç benim için önemli bir kavramdır. Ben sadece bize dayatılan şeylerin arkasında yatan gerçekleri ya da olası gerçekleri sizinle paylaşıyorum. Teorileri sunuyorum ki kalıpların dışından da olaylara bakabilirim. Şimdi tutup da, ya ben Allah diyordum şimdi ne diyeceğim, inancım ne olacak falan gibi gereksiz kavram karmaşalarına girmeye gerek yok. Sen eğer her şeyin üstünde bir yaratıcıya inanıyorsan, inanmaya devam et. Ona ha Allah demişsin, ha ilah demişsin, ha Rab demişsin. Önemli olan senin niyetin. Bakın Budistler bu varlığa bir isim bile vermemişlerdir. Çünkü insanın onu kavrayamayacağına inanırlar. Olaya biraz daha soyut bakın. Senelerce bize yaratıcının her şeye sürekli müdahale ettiği dikti edilip durdu. Ya arkadaşlar, yaratan yarattığı düzene neden karışsın? Bize boş yere mi özgür irade vermiş, seçim hakkı vermiş? Öyle attığınız her adıma karışan bir tip olacaksa o zaten yaratıcı olmaktan çıkıp bir yöneticiye dönüşür ki bu da sizi deminki Anunnaki inancına sürükler. Zaten dikkat ederseniz binlerce senedir müdahale eden filan da yok. Olsa zaten dünya bu halde olmazdı değil mi? İnsanlar halen zalim mazlumu ezdiğinde aynı laflar edip duruyorlar. Ve öylece bekliyorlar. O bekleyenlerin çoğunun kemikleri bile toz oldu gitti. Günümüzde zalimin masumu nasıl kestiğini, nasıl ezdiğini dünyanın çeşitli yerlerinde en önden izliyorsunuz. Ama gelen giden yok. Neden yok? Çünkü özgür irade gibi bir kavramla yaratılmış bir düzendesiniz. Allah beyin vermiş kullanın, kendinizi geliştirin, birleşin, ahlaklı liderler seçin, ülkesinin geleceğini gözeten nesiller yetiştirin, bilimde, teknolojide gelişin. Bakın bakalım o zaman sizi ezebiliyorlar mı? Bakın bakalım o zaman dünyanın nasıl… Ama yok, anca oturup göklerden kanatlı varlıkların gelişini bekliyoruz, hem de binlerce senedir.
Eğer inanan biriyseniz, siz tüm bu sembolik kavramların ötesinde gerçek yaratıcıyı arayın. Demin bahsettiğimiz konu bir teorinin ele alınmasıydı. Bu henüz net kanıtlanmış bir kavram değil. Evet, bu uygulamalar su götürmez ama sonuçta halen araştırılıyor. Misal, insanı Anunnakilerin yarattığı ortaya çıktı diyelim. Demin örneklerini verdiğim gibi tüm dinlerin, tüm kitapların kökeni bu tipler çıktı diyelim. Bu sizin inancınızı neden etkilesin ki? Onların da bir yaratıcısı olmak durumunda değil mi? Bu evrenin, her şeyin bir kaynağı olmak zorunda değil mi? Bunu çift yarık deneyi videosunda bilimsel olarak da konuştuk. Bu teoriye göre Anunnakiler alt tarafı insan bedenini tasarlamışlar. Bunu günümüzde biz bile yapıyoruz, bunun ne önemi var? Siz ruha odaklanın, kaynağa odaklanın, gerçeği tüm bu somut kavramların ötesinde arayın. Gerçek inanç bu şekilde oluşur ve içinize girer. Aksi halde sembolik hareketlerle, somut kavramlarla dolu bir inancın esiri olursanız, en ufak sarsıntıda sizin tüm inancınızı yerle bir ederler ve boşluğa düşersiniz. O yüzden kendi yolunuzda gerçeği arayışınızı sürdürün. Ne de olsa arayan bulur demişler.
Umarım video konu hakkında araştırmalarını derinleştirmek isteyenler için faydalı olmuştur. Dediğim gibi verdiğim örneklere dair daha pek çok örnek açıklamalar kısmındaki kitaplarda yazıyor. Okumanızı tavsiye ederim. Ben de konunun alt başlıkları ile ilgili videoları sürekli olarak sizlerle paylaşmaya devam edeceğim. Takipte kalmaya devam edin. Yorumlar kısmında lütfen konu ile alakalı hangi başlıkları daha detaylı görmek istiyorsanız yazın. Ben de onları yapılacaklar listeme eklerim. Videoyu beğendiyseniz paylaşmayı ve kanala abone olarak gerçeği bulun büyümesine yardımcı olmayı lütfen unutmayın.
Göklerden gelip insanlığı tasarladıkları iddia edilen canlılar… İlginç bir din sistemi değil mi? İnsanlar binlerce yıl bu varlıkların isimlerini değiştirip inanmaya devam etmişler. Hatta İbrahimi dinlerde bile sembolik izlerini demin gördünüz. İyi de bu varlıklar gökten geldilerse yani bir nevi uzaylılarsa bir evleri olması gerekmez mi? İşte kimi araştırmacılar bu noktada karşımıza Anunnakilerin evi olarak Nibiru adlı gezegeni çıkarırlar. Ve bu gezegenin Güneş sistemimizde büyük bir yörünge açısıyla dolaşan bir dış gezegen olduğunu iddia ederler. Bu ciddi bir iddia ve dikkatlice ele alınması gereken bir iddia. Çünkü bazı bilimsel destekleri mevcut. Peki o zaman sıradaki videomuzda gelin birlikte Nibiru'nun gizemlerine elimizdeki veriler ve mantık çerçevesinde ele alalım. Ve gerçekten Güneş sistemimizde henüz keşfedemediğimiz dev bir dış gezegen mi var? Yoksa olayın arkasında tahminimizden bile öte bir kozmik bilgi birikimi mi yatıyor? Birlikte keşfedelim.
Tarihin tozlu sayfalarının derinliklerine indiğimizde karşımıza sürekli olarak bizi şaşırtan ve büyük antik medeniyetler yapbozunun parçalarını oluşturan sıra dışı bilgiler çıkıp durur. Göksel araçlar olan mimanalar, koca şehirleri yok etme gücüne sahip antik silahlar, bilinmeyen alemlere seyahat etmenizi sağlayan geçitler ve daha nicesi. Fakat bunlardan bir tanesi özellikle bizim geleceğimizi yakından ilgilendiren bir konu. Neden mi? Çünkü eğer iddialar doğruysa, gelecekte medeniyetimizi tıpkı bizden öncekiler gibi büyük bir yıkım beklemekte demektir. Gerçeği Bula, hoş geldiniz.
Araştırmacı yazar Zechariah Sitchin 12. gezegen ismini verdiği kitabını kaleme aldığında popüler kültürde günümüzde pek çok kişinin ağzına dolanmış bazı tanımların doğmasına sebep oldu. Bunlardan bir tanesi de Nibiru. Hatırlarsanız size birkaç hafta önce detaylı bir şekilde Anunnakilerden bahsetmiştim. İşte Nibiru, Zechariah Sitchin'in kitabında yazdığı iddialara göre bu tanrısal varlıkların ana gezegeni. Hatta kendisi bu gezegen hakkında detaylı bilgiler verip orada yaşayan Anunnakilerin kendi gezegenlerinin zayıflayan atmosferini onarmak için dünyamıza gelip altın çıkarmaya başladıklarını iddia etmiştir. Şimdi kitaplar gerçekten okuması son derece keyifli kitaplar. Ama önceki videomda da size bahsettiğim gibi ortada çok büyük bir sorun var: Sitchin bu kitaplarında bazı tarihi verileri alıp kendi çıkarımları ile birleştirerek bize anlatır. Misal elinde sadece göklerden gelen Kralsoy Anunnaki kelimesi ve Nibiru var diyelim. Sitchin bunu bazı çapraz bilgiler kullanarak ve bol miktarda kendi çıkarımlarını ekleyerek bize şu şekilde sunar: Güneş sisteminin açıklarında dolaşan, atmosferi zayıflamış Anunnakilerin diyarı Nibiru. Şimdi dediğim gibi kitapları okuması keyifli ama günümüzde bunlar nasıl olduysa gerçekten kazılarda bulunan Sümer tabletlerinde yazıyormuş gibi aktarılıyor ve insanlar ciddi şekilde sorgulamadan bunlara inanır hale geldiler. Tamam bir Anunnaki gerçeği cidden tabletlerde de var ama bu denli ara bilgi hem de bu kadar spesifik bir şekilde yok. Bu tamamen yazarın hayal gücü ve kendi çıkarımları. Araştırmalarınızı yaparken bunu lütfen unutmayın.
Peki Nibiru olayı da tamamen Sitchin'in hayal gücünün bir eseri mi? İşte bu soru bizi her zamanki gibi zamanda bir yolculuğa çıkaracak. Çünkü cevapları bulacağımız yer bir kez daha kadim Mezopotamya toprakları. Fakat bu sefer bize bizzat günümüzün astronomi bilimi de yardım edecek. Yolculuğumuza başlayalım. Sene 1840. Austin Henry Laird önderliğindeki arkeologlar antik Ninova kentinin bulunduğu alanda kazı çalışmalarını yürütürken toprağın altında M.Ö. 7. yüzyıldan kalma Asur kralı Bashur Banipal'ın büyük kütüphanesini keşfederler. Binlerce kil tabletten oluşan devasa bir antik bilgi deposu. Keşfedilen tabletler arasında ise son derece önemli olan bir tanesi vardır: Enuma Elish destanı. Kökeninin milattan önce 2000'li yıllara dayandığı düşünülen ama…
İlk ne zaman ortaya çıktığı hakkında tam emin olamadığımız bir kaynak. Enuma Elish kelime anlamı olarak “göklere yükselirken” anlamına gelir. Bunu aklınıza tutun, birazdan yerine oturacak. Tabletlerde insanın yaratılışından tutun, göklerin dahi nasıl oluştuğuna ve göksel tanrıların savaşına dair derin sembolik anlatım vardır.
Enuma Elish’in bu göksel yaratılış ve tanrıların savaşları bölümünü normal bir şekilde okuduğunuzda açıkçası son derece fantastik öğelerle donatılmış bir Yunan mitolojisi hikayesi gibi gelecektir. Fakat bilim ve teknoloji geliştikçe bazı araştırmacılar şu soruyu sordular: Ya bu sembolik anlatım fantastik bir hikaye değil de gerçekten yaşanmış bazı göksel olayları anlatıyorsa? İşte bu yaklaşım gerçekten pek çok şeyi değiştirdi. Çünkü eğer bu soruyu soran araştırmacılar haklılarsa, Enuma Elish bize Güneş Sistemi’nin yaklaşık 5 milyar yıl önce nasıl oluştuğunu anlatıyordu.
Enuma Elish, Babililer tarafından antik Sümer inancı baz alınarak yazılmış sıradışı bir destan ve bilgi kaynağı. Sembolizmi tabii ki zamanda değişerek Babil tarzına dönüşmüş ve Babil’in tanrısı Marduk, ki kendisi hatırlayanlar varsa Enki’nin oğludur, hikayenin merkezine koyulmuş. Fakat burada kimi araştırmacılara göre şöyle bir sıkıntı var: Marduk normal Sümer Pantheonuna göre Enlil ve Enki ve hatta çoğu temel ana tanrıdan çok daha sonra doğmasına rağmen Enuma Eliş’te onun sanki çok daha önce doğmuş bir ana tanrı olarak anlatılması durumu vardır. Bunun sebebini anlamak zor değil. Sonuçta Babil’in ana tanrısı. Ön plana çıkması normal. Ama bu sebepten hikaye diğer Sümer tanrı kronolojisi ile pek uyuşmuyor. Peki ya bu destan bize Sümer mitlerini değil de gerçekten astronomiyi anlatıyorsa? İşte o zaman taşlar kimilerine göre biraz daha yerine oturuyor gibi.
Bu çok da mantıksız bir yaklaşım değil. Çünkü pek çok antik kültür her daim gezegenleri tanrılar ile ilişkilendirmiş ve ortak sembolizm kullanmışlardır. Mesela Mars Roma savaş tanrısının adını almıştır. Merkür tanrıların habercisi olan bir tanrının adını almıştır. Şimdi gelin bu destanı, bu bakış açısı ve bir de astronomi ile harmanlayarak inceleyelim. Destanın adının “yukardayken, göklerdeyken” olduğunu unutmayın demiştim. İşte o at burada anlam kazanacak.
Destan şöyle başlar: Üstte gök henüz atsızken ve altta yer henüz adını almamışken. Yani oluşmamışken. İlk önce Apsu vardı ve ondan Tiamat ile Mummu doğdu. Daha suları ayrılmamıştı. Otlaklar ve sazlıkları yoktu. Adları ve kaderleri daha belirlenmemişti. Burada Mummu’yu Merkür, Tiamat’ı ise ondan çok daha büyük bir süper dünya olarak düşünelim. Bu varsayımları destanda anlatılan özelliklerine dayanarak yapıyoruz. Birazdan da bilimsel olarak desteklerini göreceğiz.
Destan bize daha sonra Lahmu ve Lahammu’nun doğduklarını anlatır. Ve bunlardan sonra da Anşar ve Kişar’ın doğumları gelir. Fakat sonradan doğmalarına rağmen Anşar ve Kişar boy olarak Lahmu ve Lahammu’dan çok daha büyük olmuşlardır. Şimdi bilimsel olarak bakarsak güneş sistemimizin varoluşu üzerine yapılan modellerde görüyoruz ki genelde ilk olarak güneşe yakın kayalık gezegenler oluşmaya başlarlar. Daha sonra da “snow line” olarak bildiğimiz hattın dışında gaz devleri olarak bilinen gezegenler ebat olarak çok daha büyük bir şekilde oluşurlar. İşte bu bilgilerden yola çıkarak Lahmu ve Lahamun’un Merkür’den sonra oluşan Venüs ve Mars oldukları, onlardan sonra doğup onlardan büyük hale gelen Anşar ve Kişar’ın da Jüpiter ve Satürn oldukları düşünülmekte. Peki o zaman ilk doğan dev Tiamat neyin nesi diyenleriniz olabilir? İşte olaylar da burada ilginçleşmeye başlıyor. Biraz daha sabredin.
Destanda Anşar ve Kişar’dan sonra Anşar’a benzeyen yapısıyla Anu’nun doğduğu ve daha sonra onun da denge olan Nudimmud’un doğduğu anlatılır. Yani Uranüs ve Neptün. Destan bize daha sonra bu tanrıların kutsal konutlarında yani mevkilerinde yaptıkları hareketler yüzünden Tiamat’ın sinirlenmeye başladığını anlatır. Çünkü Tiamat’ın gözcülerine saldırdıkları da olmuştur. Burada gözcüler gezegenin uyduları oluyorlar. ve Apsu yani güneşin bu kaosu dengeleyemediğinden bahsedilir. Şimdi burası önemli bir detay. Çünkü 2015 senesinde Andrea Isodoro ve Sean Raymond önderliğinde bir ekip güneş sistemimizin oluşumu üzerine modellemeler yapmak için çalışmaya başladılar ve bir makale yayınladılar. Bu makaleye göre günümüzde asteroid kuşağı olarak bilinen bölgede yani tam olarak “snowline” dediğimiz iç gezegenleri ile dış gezegenleri ayıran bölümde bir süper gezegenin teorisel varlığı günümüz güneş sisteminin oluşumuna dair soru işaretlerini cevaplayabiliyordu. Aynı senelerde California Üniversitesi yaptığı süper bilgisayar modellemelerinde güneş sistemimizin 4.6 milyar yıllık tarihini simüle ederek bir takım veriler üretti. İlk başlarda son derece kaotik yapıda olan güneş sistemimizin zamanla gaz devlerinin oluşması ve günümüzde büyük tutuş hipotezi olarak bilinen dengesiz bir şekilde sistemin içine ve dışına yaptıkları hareketlerden ötürü büyüklü küçüklü trilyonlarca maddeden arınmaya ve temizlenmeye başlamış ve bu asteroidler ya da gezegen olamamış büyük parçalar bu devler tarafından ya yutulmuş ya da sistemin dışındaki Oort bulutu ya da Kuiper kuşağına doğru atılmışlardır. Fakat bu simülasyonda bir sorun var: Gaz devlerinin neden güneşe doğru yaklaşıp sonradan tekrar dışa gittikleri tam açıklanamıyor. Ama 2015’te yapılan ilk başta dediğim simülasyon bunu açıklıyor. Jüpiter’in başını çektiği bu hareketin olması için Mars ve Jüpiter arasında yani günümüzdeki asteroid kuşağında bir süper dünyanın olması gerek ki dev yer çekimsel alanlarıyla birbirlerini çekip içsinler. Tabi bu hikayenin sonu bilimsel olarak da genelde ne yazık ki dev bir yıkım ile biter.
Şimdi Enuma Eliş’i tekrar hatırlayın. Gaz devleri olan Anşar, Kişar ve diğerlerinin Tiamat’ın göksel makamına gelerek onun gölgelerine nasıl saldırdığını ve onu nasıl sinirlendirdiklerini hatırlayın. Hafif bir aydınlanma geliyor gibi değil mi? Ama daha durun, hikaye yeni başlıyor. Sizi sıkmamak için artık biraz daha ana tema üzerinden hızlıca gideceğim. Derin araştırma yapmak isteyenler için Enuma Elish’in çeşitli çevirilerini ve deminki bilimsel makalelerini açıklamaya bırakıyorum.
Destanda Tiamat’ın çok güçlü olduğu için diğer tanrıların onunla boy ölçüşemediği anlatılır. Ama anlatım tarzı çok dikkat çekicidir. Onunla mücadeleye gidenler de ya da onu yatıştırmak için görüşmeye gidenler de onun huzurunda çok kalamaz ve onun gücünden ötürü gerisin geriye dışa itilirler, kovulurlar diye anlatılır. Çok ilginç değil mi? İşte bu kaos döneminde bu dış gezegen tanrılarının kurtarıcısı olan bir karakter aniden hikayeye katılır. Meşhur tanrı Marduk. Kendisi Tiamat’la yarışacak güçtedir. Yani bizim bakış açımıza göre kendisi de büyük bir gezegen. Destanlı Marduk’un hem daha önce kendisinden olan 4 silahını kuşandığını hem de Tiamat’la savaşa giderken diğer tanrılardan da 3 tane daha aldı anlatılır. Burada da işe yerçekimsel mekanikler giriyor. Dev kütleli gezegenlerin diğer gezegenlerin yörüngesinden geçerken onların uydularını çalabilecekleri bilinen bir olgu. Yani burada Marduk’un hali hazırda sahip olduğu 4 uydusuna yol üzerindeki gezegenlerden 3 uydu daha ekledi olarak yorumlamak mümkün. Peki bu Marduk nasıl oldu da pat diye hikayeye gireverdi? Dikkat ederseniz diğer gezegenlerden bahsederken doğumları, büyümeleri, ebatları hakkında bilgiler verilmiş. Ama konu Marduk’a gelince dev gezegen ya da hikayede geçen adıyla güçlü tanrı bir anda sahneye çıkıyor. Destanda bunun nedeni anlatılmaz. Ama destanı “12. Gezegen” adlı kitabında yorumlayan Zacharias Sitchin için Marduk gezegeninin, ki o kitabında bu gezegenin Nibiru demiştir, diğer gezegenlere kıyasla çok daha büyük bir yörüngeye sahip olduğu için gelişimini bir nevi gözlerden uzak tamamladığını ve daha sonra yörüngesi güneşe yaklaşınca konuya dahil olduğunu iddia eder. Peki bu gerçekten olabilir mi? Konuyu biraz bilimsel veriler ile destekleyelim. Daha sonra hikayeye tekrar döneceğim.
19. yüzyılın başlarında Uranüs’ün keşfedilmesinden sonra Erwin Le Verrier ve John Couch Adams gibi matematikçiler ve bazı astrofizikçiler Uranüs’ün yörüngesinde anomallikler keşfederler ve bunun sebebini açıklamak için çalışmaya başlarlar. Teknolojimiz o zamanlar imkan vermese de bu ekip matematiksel olarak yörüngede oluşan bu anomallerin Uranüs boyutlarında ondan daha uzakta bir gezegenin olması gerektiğine bağlarlar. Ve gerçekten bu iddialardan yıllar sonra Neptün keşfedilir. Bu sayede de matematiksel formül doğrulanmış olur. Size daha önce de demiştim, yaratılışta tek bir evrensel divardır, o da matematiktir. Bunu unutmayın. İşte buna benzer bir hesaplama ünlü bir gökbilimci ve Lowell gözlem evinin kurucusu Percival Lowell tarafından da 1900’lü yılların başlarında da yapıldı. Lowell, Uranüs ve Neptün’ün yörüngesel anomalliklerinin de Neptünden bile daha ötede büyük bir kütle tarafından oluşturulduğu iddiası ile senelerce araştırma yapmıştır. Fakat bir sonuca ulaşamamıştır. Lowell bu göksel kütlüğe gizeminden ötürü “Gezegen X” adını vermiştir. Günümüzde kimi kaynaklarda “Gezegen 9” diye de geçer. Bu iddialardan sonra geçen senelerde Plüton keşfedildi. Ama onun kütlesi bu oynamaları yapacak kadar güçlü değildi. Bu olayın sebebi günümüzde bile hala araştırılıyor. Evet, dışarıda bir yerlerde hem dış gezegenlerin yörüngelerini etkileyen hem Oort bulutunun yapısını etkileyen hem de Hale kuyruklu yıldızının yörüngesini etkileyen bir güç mevcut. Ama bu tam olarak ne hala bilmiyoruz. Yani bilim Enuma Elish’in verdiği bilgilere göz kırpsa da tam net “doğru” diyemiyoruz. Fakat destan bizi şaşırtmaya devam ediyor.
Destanda Marduk silahlarını kuşanıp Tiamat’a doğru hareket ettiğini anlatmıştım ve bu hareket nihayetinde akıl almaz bir yıkım getirecekti. “Tiamat’la Marduk, tanrıların en bilgesi, yürüdüler birbirlerinin üstüne, bastırdılar teke tek dövüş için, yaklaştılar vuruşmak üzere. Bir ok attı Marduk, ok yırttı Tiamat’ın içini, yere attı cesedini ve üstüne çıkıp durdu Marduk.” Önder Tiamat’ı öldürdükten sonra onun çetesi bozuldu, ordusu dağıldı. Benim özet olarak verdiğim bu savaş aslında çok daha detaylı bir şekilde anlatılmıştır. Destan bize Marduk’un zaferi sonrası Tiamat’ın parçalandığını ve bir sonraki saldırıda ise Marduk’un Tiamat’ın ölü bedenini ikiye ayırıp bir parçası ile yeri bir parçası ile de göğü yaptığını anlatır. Sembolizmde yer, dünya gezegenini refer ediyor. Çünkü olaylar sonrası insanlık bu parça üzerinde yaratılıyor.
Kulağa fantastik bir anlatı gibi geliyor değil mi? Fakat bu olayın bilimsel gerçeği aslında çok çarpıcı. 2005 senesinde Fransa’nın Nis kentinde gökbilimciler güneş sisteminin erken dönemlerine dair detaylı oluşum modelleri ve teorileri geliştirdiler. Bu modelde geçen ana başlıklardan birisi de “geç bombalama dönemi”dir ve konunuzla doğrudan ilgilidir. Bu bilgiye göre güneş sistemimiz bundan 3.8 ila 4.1 milyar yıl önce yani gezegenler büyük ölçüde oluştuktan sonra ani bir şekilde kaotik bir duruma geçmiştir ve sistemdeki neredeyse tüm gezegenler ve uydular şiddetli bir biçimde meteor yağmurları ile bombalanmaya başlanmıştır. Merkür yüzeyindeki, Mars yüzeyindeki ve hatta Ay’ın yüzeyindeki dev kraterlerin bazıları bu kaotik dönemden kalma eserlerdir. Hatta olayı daha da ileri taşırsak, Theia çarpışması olarak bilinen bir olay bu dönemlerde dünyamızda da yaşanmıştır. Bu hipoteze göre dünyamız daha yeni oluşmuş sayılırken, Mars büyüklüğünde olduğu düşünülen bir gezegensel gök cismiyle çarpışmış ve günümüzdeki ekseni eğik halini almıştır. Ayrıca bu teori dünya üzerindeki suların nasıl dünyadan daha yaşlı olduğunu da açıklamaya çalışan bir teori. Son bulgu ise Mars ve Jüpiter arasındaki Asteroid kuşağının varlığı. Günümüzde de Asteroid kuşağının oluşma hakkında iki ana teori var. Birincisi sistemin ilk oluşumu sırasında kalan molozların bu bölgede sıkıştığı yönünde. İkinci teori ise o bölgede zamanında bir gezegen olduğu ve parçalanıp hem geç bombardıman sürecini oluşturduğu hem de kalan parçaların asteroid kuşağını oluşturduğu yönündeki teori. Çapraz ilişki kurarsak video boyunca anlattığım diğer bilimsel çalışmalar ile çok daha uyumlu bir teori. İşte hem bu geç bombardıman dönemi ve asteroid kuşağının oluşumu hem de Theia çarpışması teorisi bize gerçekten destanda bahsedildiği gibi devasa bir gezegensel yıkımın yaşanmış olabileceğini gösteren bilgiler. Özellikle mitolojide sular diyarı olarak gösterilen Tiamat’ın parçalanması sonrası, o parçadan birinin dünyayı oluşturması ve insanlığın orada yaratılması mevzusu ise cidden dikkat çekici.
İyi de şimdi ortaya şöyle küçük bir sorun çıkıyor: Binlerce yıl önce yazılmış, içinde insanların göklerden gelen varlıklar tarafından nasıl tasarlanıp ne için yaratıldıklarını detaylıca barındıran bir destan, zaten yeterince ilginç değilmiş gibi bir de bilimsel olarak bizim bile günümüz teknolojisiyle tam olarak çözmekte zorlandığımız olaylar zincirini gerçekten bu denli net bir şekilde anlatıyor olabilir mi? Gerçekten mitolojide tanrıların evi, tanrıların dağı, tanrıların diyarı olarak anlatılan yerler bize uzaydaki bir noktayı mı işaret etmekte?
Aslına bakarsanız bu sorunun cevabı basit bir şekilde “evet”. Tanrıların göksel evi konsepti insanlık tarihi kadar eski bir konsepttir ve günümüzde bile semavi dinler ile bu konsept varlığını devam ettirir. Sümerlerde Anunnakiler göklerden gelen canlılar olarak betimlenir. Hindu inancında Tanrıların Vaikunta, Rahmakola gibi üst seviye göksel boyutlarda diyarlarda yaşadıklarına inanılır. Antik Mısır’da öte alem Duat tanrıların diyarı olarak gösterilir. Yunan mitolojisinde tanrılar Olympus dağı olarak tanımlanan bir yerde göklerde yaşarlar. Semavi dinlerde de karşımıza tanrının katına ateşten bir kapıdan geçerek ulaşan Enoch peygamberden, kendisi için “onu gökteki katımıza çıkardık” denilen Ezekiel peygamberden ve Hakeza Kur’an’da da aynı ifadeyle “göksel katımıza çıkardık” diye geçen İsa peygamberden bahsedilir. İslam kültüründe Muhammed peygamberin kanatlı bir binek ile miraca çıkarıldığı ve Sidretül Münteha adı verilen bir noktadan sonrasına onu oraya çıkaran Cebrail’in “ben seninle gelemem, buradan tek başına geçeceksin” dediği anlatılır. Kısaca bu motif tarih boyunca sayısız kez karşımıza çıkar. Yukarlarda bir yerlerde, Tanrıların ya da Tanrı’nın, Allah’ın bulunduğu kat, mevki ya da diyar kavramı. Bu sadece mitlerde geçen bir kavram da değil. Antik medeniyetler bize açık açık tepede belirli bir noktayı göstermişlerdir. Mesela Mısır piramitlerine baktığımızda Orion kemerini tam olarak gösterecek şekilde yapıldığını ve hatta kral odasındaki şaftında doğrudan Sirius yıldızının doğuşuna bakacak şekilde dizayn edildiğini görürüz. Böylelikle Firavun’un kutsal ruhunun Sirius’ta Tanrıları ile tekrar buluşması hedeflenmiş. Meksika’daki Teotihuacan piramitleri Orion takım yıldızına göre hizalanmıştır. Çin’deki Xi’an piramitleri Orion takım yıldızına göre hizalanmıştır. Dogonlar, tanrıların Orion kümesinin bir parçası olan Sirius’tan geldiklerini anlatırlar. Ve hatta bilimin bu bilgiyi keşfetmesinden yüzyıllar önce Sirius takım yıldızlarının bir değil iki yıldızdan oluştuğunu bize söylemişlerdir. Antik Türkler Sirius’a büyük önem atfederler. Hatta Kurt’tan Türeş efsanesi bile bu kökene dayanır. Çünkü Sirius büyük köpek, büyük kurt olarak da mitolojide geçer. Kısaca Herkül Türk göklerdeki tanrı katını benimsemiş ve pek çoğu da bunu Orion kümesi ve özellikle de Sirius ile ilişkilendirmiştir. Bu olay Kur’an’daki Necim yani Yıldız Suresi ile de zirve yapar. Sure Sirius’a yemin ederek başlar ve okuyanlara orada yaşayan canlıların da yaratıcısının Allah olduğunu anlatır. Kur’an’da bu konular hakkında bulacağınız en net anlatım bu surede geçer. Kur’an’daki kimi ayetleri bazı videolarımda eleştirsem bile içinde sıra dışı bazı bilgiler verdiğini size anlatmıştım. Bu da onlardan birisi.
Peki tüm bu bilgilerin videomuzun konusu olan Nibiru ile alakası tam olarak ne? İşte sıra geldi bunun cevabına. Zacharias Sitchin ısrarla Nibiru’yu bir gezegen olarak göstermiş ve Anunnakilerin evi orasıdır demiş olsa da aslında daha önceki videolarımda da dediğim gibi bu onun kendi iddiasından öteye geçmez. Sümer metinlerine baktığımızda karşımıza Nibiru kelimesi bir gezegen olarak çıkmaz. Sitchin’in kitaplarında bahsettiği gezegen aslında size demin anlattığım Marduk olarak tabletlere yazılmış gezegendir ki bilimsel olarak düşünürsek gezegen gerçekten varsa ve yörüngesi de gerçekten güneşten ve sistemden bu kadar uzak bir şekilde ise o gezegende hiçbir canlının yaşamasının imkanı olamaz. Hele ki Sitchin’in dediği gibi gelişmiş teknolojik varlıkların yaşaması neredeyse tamamen imkansızdır. Güneş sistemimizde Mars’tan ve yaşanabilir hattan sonraki bölüm inanılmaz derecede soğuktur. Çünkü güneşin ışınları gücünü mesafeden dolayı kaybetmeye başlarlar. Mesela Jüpiter’in üst atmosferinde sıcaklık eksi 145 derecedir. Ama gezegenin içine girdikçe gazların sürtünmesinden ve basınçtan dolayı ısı binlerce dereceye kadar çıkar. Fakat kayalık gezegenlerde ısı bu şekilde artmaz. Ha atmosferi aşırı kalındır derseniz de akıl almaz bir basınçtan bahsediyoruz demektir ve o basınç altında da hayatın var olması neredeyse imkansızdır. Yani ortada gerçekten bir Marduk gezegeni varsa bile bilimsel olarak onun üzerinde bir yaşam oluşması, hele de o yaşamın aşırı gelişmiş bir medeniyete ev sahipliği yapabilecek seviyeye gelmesi pek mümkün gözükmüyor.
Peki tüm bu Nibiru “tanrıların evi” olayı o zaman çöp mü oluyor? Aslında hayır. Sitchin’in bir varsayım yapması ve bunun yanlış çıkması konunun çöp olduğunu bize göstermez. Sitchin’in yanıldığını gösterir. Nibiru kelimesi aslında göklerdeki bir geçit, bir nokta olarak tabletlerde karşımıza çıkar. Şu ana kadar hiçbir tarihçi bunun tam olarak neyi refer ettiğini çözemediler. Ama genel kanı biraz önce de dediğim gibi bir geçidi, bir geçit noktasını belirttiği şeklinde. Şimdi Nibiru’yu bu şekilde ele alırsak işler biraz daha garip bir hal alıyor. Çünkü bu sefer de hem antik inanışlarda geçen hem de biraz önce anlattığım semavi din kaynaklarında geçen Tanrı’ya giden yol, portal kavramı karşımıza tekrar çıkıyor. Enok’un “ateşten kapı” dediği, İslam kültürünün son sınır olarak nitelendirdiği Sidretül Münteha’nın ya da Norse mitolojisinde geçen ve tanrıların bir diyardan bir başka diyara anında gitmesini sağlayan Bifrost denilen ışıktan köprünün sanki bu Nibiru kelimesinin ifade ettiği şeye daha çok benzediği ortaya çıkıyor değil mi? Bir geçit. Hatta ben de bu tanrısal geçit denilen portallarla ilgili bir video yapmıştım. Merak edenler izleyebilirler.
Enuma Elish ise bu yüzden son derece dikkat çekici bir destan ve eğer günün birinde ondan daha eski ama aynı bilgileri daha net ifadelerle yazan tabletler keşfedilirse ki bu son derece olası ve gerçekten olayın gezegenlerin oluşumunu anlattığı sonucu kanıtlanırsa işte o zaman tüm tarih baştan yazılacak demektir. Düşünsenize binlerce yıl önceki medeniyetlerin Güneş sisteminin nasıl oluştuğunu bilmesinden bahsediyoruz. Bu bize iki sıra dışı olası sonucu gösterir: Ya eski medeniyetler inanılmaz derecede gelişmişlerdi ya da birileri gerçekten göklerden gelip onlara bu bilgiyi vermişlerdi.
Olayı toparlamak gerekirse günümüzde Zecharia Sitchin ve onun popüler olmuş kitapları sayesinde herkes Nibiru’yu Percival Lowell’ın “Gezegen X” dediği gezegenle ilişkilendiriyor. Ama dediğim gibi Nibiru aslında destanlarda bir gezegen anlatmak için kullanılmaz. Sitchin’in dediği gezegen destanda karşımıza Marduk olarak çıkar. Marduk gezegeni ya da “Gezegen X” olarak bilimin adlandırdığı yapı ise gerçekten hem matematiksel modellere göre hem de güneş sisteminin oluşum modellerine göre olma olasılığı gerçekten yüksek olan bir gezegen. Ama burada yaşayan canlılar var demek çok çok uç bir şey, bir iddia olur. Sitchin’in yanlış olarak anlattığı bir diğer konuda bu gezegenin her 3600 senede dünyaya yaklaştığı bilgisidir. Bununla da alakalı tarihte en ufak bir kayıt yoktur. Sonuçta antik kültürler gözlem konusunda gerçekten çok başarılı insanlarmış. Bu denli büyük bir olay yaşansa bunu kayıt altına alırlardı. Almamalarını geçtim, güneş sistemimize gezegenimizden katbekat daha büyük bir gezegenin giriş yapması demek, gerçekten tahminlerinizin çok ötesinde bir yıkım oluşması demek. Aynı Enuma-Eliş’te esnada geçen yıkımlara benzer. Dev depremler, asteroid çarpmaları, yörüngesel bozulmalar sayısız örnek ile bunu çoğaltabiliriz. Ama son 3600 senede bunların yaşandığına dair bir bilgi yok.
Evet, hem antik yapılar inşa ediliş biçimlerine göre hem de antik mitler ve günümüz dinleri, bilgilere göre eski insanlar bize kafamızı kaldırıp yukarıda bir noktaya bakmamızı söylüyorlar ve bu noktada Sirius yıldızı olarak genelde karşımıza çıkıyor. Orası gerçekten antik kültürlerin “tanrılar” dediği uzaylıların yaşadığı bir yer mi? Yoksa sırf parlaklığından ötürü dikkat çekmiş bir yıldız mı? Ya da semavi dinlerin mitolojisinin göklerdeki en üst tanrısal kat dediği yer mi? İşte bu sorulara şu an cevap vermek ne yazık ki mümkün değil. Kim bilir belki günün birinde dünyamıza 8.6 ışık yılı mesafedeki bu yıldız sistemine bir mesaj gönderir ve “merhaba” deriz. Hatta belki de günün birinde oradakiler her kimler ise antik medeniyetlerin dediği gibi bizi ziyarete tekrar gelirler. Yaşayıp göreceğiz. Sonuç her ne olursa olsun, dua edin Enuma El-İştehsan’ı bambaşka bir şey anlatıyor olsun ve dua edin Zekeriya Sitchin gibi kişilerin iddiaları tamamen yanlış olsun. Çünkü sistemdeki gezegenlerin yörüngesine ters, böylesine büyük bir gezegen gerçekten varsa ve günün birinde sisteme tekrar girecekse işte o zaman hepimiz yandık demektir.
Videoyu izlediğiniz için hepinize teşekkür ederim. İçerikleri beğendiyseniz kanala abone olup videoları beğenip paylaşmayı lütfen unutmayın. Kanalım büyümesine en büyük desteği bu şekilde vermiş olursunuz. Evet, Nibiru hakkında bilgiler bu şekilde. Tamam belki popüler kültürün bize neredeyse dikte ettiği gibi Nibiru bir gezegen olarak karşımıza çıkmasa da bence videodaki daha önemli noktayı çoğunuz yakalamıştır. Sümerler ve onların bilgisiyle gelişen diğer antik medeniyetler milyarlarca yıl önce yaşanmış kozmik olayları nasıl bu kadar keskin şekilde sembolize etmiş olabilirler? İşte esas kafaları karıştıran nokta bence bu. Ve bu olasılık bize şu ihtimalleri gösterir: Ya bizim fantastik anlatı zannettiğimiz mitlerin ve inançların arkasında aslında gerçekten yaşanan olayların o devirdeki insanların algısıyla böyle hikayeleştirilmiş olması olasılığı.
Bu çok önemli bir kırılım. Çünkü bir kez tarihe bu gözle bakarsanız gerçekten sizin için geri dönüş yoktur. Ufkunuz öyle bir açılır ki çevrenizdeki insanların “aman onlar masal, saçmalık” dedikleri konularda yavaş yavaş kadim tarihin yapbozlarını görürsünüz. Ve öyle ki bu yapbozun parçaları sizi geçmişin karanlık bir yanına doğru götürmeye başlar. Tanrıların Büyük Savaşı’na. Evet, Anunnakiler ya da bu meşhur göksel tanrı denilen varlıklar bu dünyadan bir şekilde gittiler. Yani öyle sanıyoruz. Ama gitmeden önce çok büyük bir yıkıma da sebep oldular. İşte şimdi derleme serimizde bu yıkım dönemine giriyoruz. Ve karşımıza iki büyük tarihe geçmiş olay çıkıyor. İşte şimdi bunlardan ilki olan Babil Kulesi Savaşı ile yolculuğumuz devam ediyor.
Yabancı bir ülkeye gittiniz. Temel bir ihtiyaç olarak yemek yemek istiyorsunuz. Fakat tabelalardaki yazılar bilim kurgu filminden fırlamış gibi. Kaybolduğunuz bir yol tarifi isteyeceksiniz. Karşınızda konuşan kişinin ağzından çıkan tek bir söz bile tanıdık gelmiyor. Ya şu adama bir el sallayayım, merhaba diyeyim diyorsunuz, yaptığınız el hareketi meğer hakaret sayılıyormuş. Hiç kendinize sordunuz mu? Madem insanoğlu olarak biz tek bir türüz ve bilim insanlarına göre aynı noktadan çıkıp dünyaya yayıldık, neden birbirimizden en temel noktalarda bile bu kadar farklıyız? Neden hepimiz ortak atadan gelmemize rağmen en basit şekliyle yazılı ve sözlü iletişim kuramıyoruz? Sonuçta Türkçe bilen bir topluluk Antarktika’ya da gitse yine Türkçe konuşan nesiller yetiştirir değil mi? Dünyadaki tüm türlerin içinden en gelişmiş beyine sahip olan insanlar neden ülkelerinin sınır komşusu olan yerlerle bile iletişim kuramıyor? Sanki uzun zaman önce bir olay sonrası birbirimizle olan bağımız kopmuş ve hepimiz hem dil hem kültür olarak birbirimizden uzaklaşmışız gibi değil mi? Aslına bakarsanız gerçekten de çok uzun zaman önce insanlığın kaderini tamamen değiştiren bir olay yaşandı. İnsanlık Tanrılara karşı savaştı ve ne yazık ki bu savaşı biz kaybettik.
Irak, 1997 senesi, bir zamanların mükemmel şehri olan Babil’den geriye kalan harabeleri görmektesiniz. Saddam Hüseyin her ne kadar arkeoloji alanına olan ilgisiyle tanınmasa da bu antik şehir onun için olağanüstü derecede önemliydi. Derler ki kazılar esnasında bulunan bazı antik metin ve kalıntılardan sonra Saddam bu kadim şehre karşı saplantılı bir ilgiye tutulmuş. Bu lafı da yok yere dememişler çünkü olay sonrası Saddam Hüseyin bütün antik Babil şehrinin yeniden inşası için 10.000 kişiyi bölgeye gönderir ve projeye yüz milyonlarca dolar bütçe ayırır. Şehrin restore edilmiş pek çok taşına ise Nebukadnezar’ın torunu olan Saddam Hüseyin tarafından “Babil’in ihtişamının yeniden yükselmesi için yapılmıştır” yazmaktadır. Saddam bu şehri yeniden inşa etmeye ilk başladığında Müslüman kesim ve batı medyası tarafından büyük bir tepki ile karşılaşır. Çünkü Babil tarihte Tanrı’ya isyan edenlerin ve bu sebepten yok edilenlerin şehri olarak geçmektedir. Ve Tanrı bu şehrin yeniden yapılmasını yasaklamıştır. Saddam ise tüm eleştirilere karşı şu cevabı verir: “Bu şehri yıkan ve yeniden yapılmasını yasaklayan bizim inandığımız Allah değil, İsrail’in sahte tanrısıdır.” Saddam’ı günahım kadar sevmem ama bu lafı sakın unutmayın çünkü videonun sonuna kadar bu ayrım sizin konuyu tam olarak anlamanızı sağlayacak. Saddam ne yazık ki bu kadim şehri yeniden kurmaya fırsat bulamaz ve Körfez Savaşı ile birlikte Amerika, Irak’ı paramparça ederek tarih sahnesinden siler. İşin ilginç tarafı ise pek çoğunuz Saddam devrilir devrilmez Amerikan ordusunun kargo uçaklarının Irak’a gelip devasa altın rezervlerini boşalttığını bilir. Lakin yine pek çoğunuz tüm bunlardan önce özel bir timin gelip, spesifik olarak Irak Ulusal Müzesi’nin depolarında saklı tutulan el yazmalarını ve tabletlerini çalıp hemen Amerika’ya götürdüğünü bilmez. Bu operasyon hakkında hem gazeteciler hem de günümüz Irak hükümetleri Amerika’dan bilgi talep etmiş ve dava açmışlardır. Ama aldıkları tek cevap hükümetin böyle bir operasyon yapmadığı olmuştur. Peki o tabletlerde ne tür bilgiler yazmaktaydı ki Amerika ilk iş olarak onları Irak’tan kaçırdı? Yoksa Saddam’ın Babil kentinin sıra dışı önemini anlamasına ve şehrin yeniden inşasının nasıl yapılmasının gerektiğini, hatta spesifik olarak özel bir kapının nasıl yapılması gerektiğine dair gizli bilgilerin yazılı olduğu metinler miydi? Bu sorunun cevabını birazdan siz vereceksiniz.
M.Ö. 550’li yıllardayız. Yeni Babil İmparatorluğu Yüce Kralı Nebukadnezar’ın önderliğinde gücünün zirvesinde. Saddam’ın da soyundan geldiğini iddia ettiği Nebukadnezar, bir zamanların büyük gücü olan Babil İmparatorluğu’nu yeniden diriltmiş ve Orta Doğu bölgesinin mutlak hâkimi pozisyonuna getirmiştir. Nebukadnezar normal tarihin dışında dinler tarihi açısından da belki de tufan sonrası inanç tarihinin en büyük kırılımlarından birini gerçekleştirmiş bir kişidir. Çünkü bu büyük kral kendilerini Tanrı’nın seçilmiş soyu ilan ederek her şeyin ve herkesin üstünde gören ve herkesin hem canı hem de malına kasteden İsrailoğullarının büyük krallığını yok etmiştir. Ya arkadaş sen de amma antisemitiksin diyenler için krallığın yasası sayılan Tevrat’tan bir metin okumak istiyorum: “Tanrınız Rab kenti elinize teslim ettiğinde orada yaşayan bütün erkekleri kılıçtan geçirin. Kadınları, çocukları, hayvanları ve kentteki her şeyi yağmalayabilirsiniz.”
Tanrınız Rabbin size verdiği düşman malını kullanabilirsiniz. Tesniye 20. Eski ve yeni ayette bunun gibi onlarca şey bulmanız mümkün. İdeolojinin detaylarını merak edenleri Tevrat açıp okumaya davet ediyorum. Kendi kararınızı kendiniz verin.
Konumuza geri dönelim. İsrail krallığının yok edilmesi ve büyük tapınağın yıkılması o dönemin insanları arasında akıl almaz bir psikolojik yıkım yaratmıştır. Çünkü milyonlarca insana göre orası gerçekten de Tanrı'nın evi ve krallığıydı. Ve onların gözünde yabancı birisi Tanrı'yı yenmişti. Nabukadnazar milyonların gözünde artık Tanrı'yı yenen bir kraldı. Ve bu bilge adamın bütün insanlık için tek bir planı vardı. Tek bir din, tek bir dil ve tek bir yönetim altında birleşmiş bir dünya. Lakin bu fikrin mimarı Nabukadnazar değildi. O sadece insanlığı bir zamanlar olduğu yüce haline tekrar döndürmek istiyordu. Tabii kendi yönetimi altında.
Peki Nabukadnazar bu bilgiye nasıl ulaşmıştı? Aslında onun için bu bilgi hiçbir zaman bir sır değildi. Çok uzun zaman önce tek bir dil konuşan ataları tam olarak onun bulunduğu şehir olan Kadimbabil'de tanrılara karşı savaşmışlardı ve ne yazık ki kaybetmişlerdi. Ama aynen Saddam'ın dediği gibi onların sahte tanrılarına karşı.
Geçmişe doğru büyük bir sıçrama yapıyoruz. Tufan öncesinin kadim çağlarındayız. Dünya hem büyük bir savaşın hem de bütün mitlere konu olmuş devasa bir yıkımın eşiğinde durmakta. Lakin bu kadar geçmişte bile karşımıza tanıdık bir mekan çıkıyor. Kurulmuş olan ilk Babil kenti. Hikayenin bu kısmı kadim kayıp tarihin derinliklerinde geçtiği için net bir zaman ne yazık ki veremiyorum. Ama genel olarak Tufan öncesini düşünürsek günümüzden yaklaşık 13.000 ila 15.000 yıl önce olduğu düşünülebilir. Birazdan anlatacağım bilgilerin kaynakları ise günümüzde mit olarak anılan kadim destanlar, metinler ve Tevrat olacak.
Babil kenti antik tarihin en mühim kentlerinden birisidir ve Babel olarak adlandırılır. Daha önce Dinler Tarihi serisinde size “el” kelimesinin neyi refer ettiğini anlatmıştım. “El”, yüce olan, tanrısal olan, ulular anlamına gelmektedir. Türkçede ise biz bu takıyı “il” olarak kelimenin sonuna ekleriz. Bu sebepten semavi dinlerde kullanılan Cebrail, Mikail, İsrafil gibi sonu “il” ile biten isimler ve kelimeler her daim o yüce olan “el”e çağrışım yaparlar. Misal Cebrail, “elin kuvvetli adamı” demektir. Bu kullanım tufan öncesi antik medeniyetlerde de kendini sık sık gösterir. Tam olarak bu sebepten Babel, yani Babil kelimesi de “ulu olanların, yüce olanların kapısı” anlamına gelmektedir. Şimdi kendinize “koskoca bir şehir için neden ‘ulu olanların kapısı’ demişler ki?” diye düşünüyor olabilirsiniz ve birazdan da anlayacaksınız.
Tufan öncesi zamanı anlatan dünya çapındaki mitlere baktığımızda karşımıza ortak bir nokta çıkıyor: Tanrıların savaşı. Yunan mitlerinde Olimpus tanrıları ve Titanlar arasında geçen savaş, Hindu destanı Mahabharata'da geçen Pandavas ve Kauravas savaşı, Norse mitolojisinde Aesir ve Vanir arasında savaşlar ve konumuz olan Orta Doğu'da Ulu olanlar ile onların soyundan gelen devlerin arasındaki savaş. Tüm mitlerin hepsi aynı çatışmadan bahseder: İki farklı tanrı grubu ve onların soylarının güç mücadelesi için girdikleri ve devasa yıkıma sebep olan savaşlar. Bu kulağa bilim kurgu gibi gelse de aslında öyle değil. Sümer destanlarını ve tarihi detaylıca okursanız Anunnaki tanrıları olan Enlil ve Enki'nin dünyada geçirdikleri süre içerisinde pek çok çocukları olduğunu ve bunların gezegenin çeşitli yerlerindeki insan topluluklarının yönetiminde rol oynadıklarını görürsünüz. Ta ki Babil'in ve civar bölgelerin tanrı yöneticisi olan Enki'nin hırslı oğlu Marduk'un dönemine kadar. Marduk ve Enlil'in soyu arasında başlayan güç savaşı tıpkı diğer destanlarda da anlatıldığı gibi devasa çapta bir savaşa dönüşür. Tabii bu esnada tanrıların yanında biz insanlar da bölgenin tanrısı önderliğinde savaşıyoruz. Marduk'un amacı bir şekilde göksel meclise ulaşıp bir darbe yapmaktır. Lakin tüm bu olayların zirve yaptığı anda işler karışır. Tanrıların Mahabharata destanında geçen süper silahlarını kullanmaları sonucu gezegen çapında çok ama çok büyük yıkımlar gerçekleşir ve bu esnada kimilerine göre doğal sebeplerden, kimilerine göre ise bu silahların etkisiyle tufan dediğimiz olay tetiklenir ve bildiğimiz anlamda tufan öncesi medeniyetlerin ve insan ırkının sonunu getirir.
Son yıllarda uç tarihçiler tufan olayının bu tanrı-uzaylılar tarafından teknolojinin ve silahların yanlış kullanımı sonucu tetiklendiği tezini daha çok savunmaktalar. Buna da kanıt olarak şu teoriyi ortaya atarlar: Dünyadaki endem özelliklerini ele alırsak Kuzey Afrika ve Orta Doğu dışındaki aynı endeme sahip ülkeler çoğunlukla tropik bitki örtüsü ve sık ormanlarla kaplıdır. Lakin Orta Doğu neredeyse tamamen çöldür. Bunun dışında yapılan son coğrafi buluntulara göre, bölge günümüzden yaklaşık 11.000 ila 14.000 sene önce, yani tam olarak tufanın olduğu söylenen o aralıkta, Sahra Çölü de dahil neredeyse tamamen diğer endem komşuları gibi yeşil bir bölgeymiş. Bu tufan ya da destanlara göre tanrıların savaşından sonra bir anda çöl iklimine dönüşmüştür. İşte tüm bu tarihi kesişmeler ve birbirinden bağımsız onlarca kültürün mitlerinin hep aynı şeyi tekrar etmesi bu konudaki iddiaları güçlendirmektedir.
Fakat bu hikayenin gerçekliğini güçlendiren çok farklı bir kaynak daha var: Şu an dünyada milyarlarca insanın inandığı kutsal kitaplar. Tevrat, İncil ve Kur'an; bu kitapların kutsal olup olmadığına inanmak tamamen size kalmış. Lakin araştırmacı bir kişiliğe sahipseniz bu kitapların doğru ya da yanlış taraflarına bakmadan onları birer tarih belge olarak incelemeniz sayesinde tufan öncesi ve sonrası dönemdeki kayıp tarihe dair kırıntılar bulmanız mümkün. Özellikle Tevrat ve İncil'in zaman kronolojisi büyük ölçüde yanlış yazılmış olsa da bahsettikleri olayları diğer antik metinler ile çaprazlayarak bazı sırları çözebilirsiniz. Bu sırlardan bir tanesi de tufan sonrası 2. Babil şehrinin ve kulesinin inşası.
Tarihte adım adım geçmişe ve Babil kulesinin kökenine doğru yaptığımız yolculuğumuz devam etmekte. Şimdi bulunduğumuz zaman tufandan birkaç bin yıl sonraki yıldır. Yıkılmış dünya medeniyetleri ve toplumları yavaş yavaş yaralarını sarmaya ve yeni şehirler kurmaya başlıyor. İşte tam da bu zor zamanlarda karşımıza oldukça gizemli ve önemli bir karakter çıkıyor: Nimrod ya da sizin bildiğiniz ismiyle Nemrut. Nemrut'un kızı yandırdı bizi, çantası… Evet, bu Nemrut. Hani tarihin tesisini bile bilmeyen kişilerin akıllarına kötü ve karanlık bir karakter olarak kazınmış olan kişi. Peki hiç kendinize sordunuz mu? Bu adam ne yaptı da tüm kültürlerde bu denli kötü anıldı?
Şimdi ilk akla gelen hikaye Hz. İbrahim ve Nemrut'un M.Ö. 2000'li senelerde geçen mücadelesidir, değil mi? Halbuki dünya üzerinde İsrailiyat kaynakları dışında, yani Yahudi mitolojisi dışında hiçbir medeniyetin metinlerinde, notlarında, şiirlerinde ya da hikayelerinde, kısaca tarihi değeri olan hiçbir yazılı kaynakta Hz. İbrahim'e ait en ufak bir bilgi bile yoktur. Bakın bölgede onlarca kültür ve medeniyet var. Hikayelere göre bir ton olay olmuş. Ama tek bir kültür bile bunun notunu almamış. Sizce böyle bir şey olabilir mi? Biraz önce de dediğim gibi tufan sonrası dinler tarihine dair elimizde kalan tek şey İsrailiyat kaynaklarıdır. Ve onların da zaman kronolojisi neredeyse tamamen uydurma ve yanlıştır. Bu peygamberler ya da İbrahim hiç var olmadı demek anlamına gelmiyor. Sadece yaşadıkları zamanlar bize yanlış öğretildi demek oluyor. Bununla ilgili yakında bir video hazırlayıp detayları vereceğim.
Tevrat'ta ve onun parçası olan İncil'de Nemrut yani Nimrod oldukça spesifik ve açık bir şekilde ele alınmıştır: Tanrı'ya karşı isyan eden ve bozguna uğrayan zalim bir kral. Tevrat'ta ve İncil'de geçen hikaye tam olarak şöyledir: Yaratılış Bölüm 11: “Artık bütün yeryüzünde tek bir dil ve aynı sözcükler vardı. Doğudan göç ederken Şinar ülkesinde bir ovaya geldiler ve oraya yerleştiler. Birbirlerine ‘Gelin tuğla yapalım ve onları iyice pişirelim’ dediler. Taş yerine tuğla, harç yerine zift yaptılar. Sonra ‘Gelin kendimize bir kent, tepesi göklerde bir kule yapalım, adımızı duyuralım’ dediler. ‘Yoksa bütün yeryüzüne dağılırız ve unutuluruz.’ Rab aşağı inip ölümlülerin inşa ettiği kenti ve kuleyi gördü. Rab şöyle dedi: ‘Bak, tek bir halk oldular. Hepsinin dili bir. Bu daha yapacaklarının başlangıcı. Bundan böyle yapacakları hiçbir şey onlar için olanaksız olmayacak. Gelin aşağı inelim ve orada dillerini karıştıralım ki birbirlerinin konuşmalarını anlamasınlar. Böylece Rab onları oradan bütün yeryüzüne dağıttı ve kenti inşa etmeyi bıraktılar. Bu nedenle oraya Babil adı verildi. Çünkü Rab orada bütün dünyanın dilini karıştırdı. Ve Rab onları oradan bütün yeryüzüne dağıttı.”
Bu kavram Kur'an'da ise şöyle geçer: “Onun varlığının ve kudretinin delillerinden biri de gökleri ve yeri yaratması, lisanlarınızın ve renklerinizin farklı olmasıdır. Elbette bunda bilen ve anlayan kimseler için ibretler vardır. Ey insanlar! Şüphesiz sizi bir erkek ile bir dişiden yarattık. Tanışasınız diye sizi kavim ve kabilelere ayırdık. Allah katında en değerli olanınız, ona itaatsizlikten en fazla sakınanınızdır. Allah her şeyi hakkıyla bilmektedir, her şeyden haberdardır.” Kur'an olaylara her zamanki gibi genel olarak yaklaşmış ve spesifik detaylar vermemiştir.
İlginç bir şekilde Nimrod'un hikayesi antik Yunan kültüründe de bolca yer bulmuştur. Yunanlılar, Nimrod'un mücadelesini Titanlar ve tanrıların savaşına benzettikleri için severler. İşte tüm bu Yunan, Tevrat ve İsrailiyat kaynaklarını birleştirip özetlersek karşımıza şöyle bir hikaye çıkıyor: Nimrod, ki aslında bu bir özel isim değildir, tam olarak “karşı çıkan, isyan eden” anlamına gelir, olarak anılan bir dev insan, tufan zamanında yaşanan olaylardan ötürü tanrılara karşı kızgınlık besler. Çünkü tanrılar Nimrod'un atalarını ve insanlarını kendi çıkarları için kullanıp ölümlerine sebep olmuştur. Bakın bu anlatımlara dikkat edin, birazdan daha da ilginç bir hal alacak. Bunun üzerine Nimrod kendi ülkesindeki insanları bu varlıklara tanrı olarak tapmamaları konusunda uyarmaya ve başkaldırışa dahil etmeye başlar. Nimrod'un önderliğinde bu fikir hızlıca tüm bölge halklarını da kabul görür. Çünkü o zamanlar insanlar tek bir dil konuşmaktadırlar ve hızlıca organize olabilmektedirler. Nimrod kadim Babil şehrinin ve tanrı kapısının, yani göklerle yer arasında bir köprü vazifesi yapan Babil kulesinin yeniden yapımı için emir verir ve büyük bir insan topluluğu yeteneklerini kullanarak kuleyi hızlıca yapmaya başlar. Amaçları ise tıpkı uzaylı tanrı Marduk'un tufan öncesi savaşta denediği gibi göklerdeki meclise bir saldırı düzenleyip insanlığa bu zararı veren tanrıları yok edip intikam almaktır. Bunun üzerine tanrı göklerden iner ve insanların kuleyi yeniden inşa ettiklerini görür ve şöyle der: “Demek ki tufana rağmen bile insanlık amacından sapmayacak ve bu gidişle bizler gibi tanrısal olacaklar. Buna izin verilemez.” Karar üzerine göksel tanrılar dünyaya inerler. Kuleyi yapan insanları bir daha birbirlerini anlayamamaları için dünyanın dört bir yanına dillerini karıştırarak dağıtırlar ve Babil tanrı tarafından daha netlenmiş bir şehir olarak damgalanır.
Hikayenin biraz farklı versiyonunda ise yine tek dil konuşan insanlar eski görkemli günlerini hatırlamak için Nemrut önderliğinde Babil Kulesini inşa etmeye başlarlar. Ama Tanrı bunu kendisine yapılmış bir hakaret olarak sayar ve insanların eski kibrine yeniden kavuşacağını düşünerek kuleyi yok eder ve insanların dillerini karıştırıp onları dünyanın dört bir yanına dağıtır. Böylece insanlar gelişmek yerine birbirleriyle savaşıp eski günlerine dönemeyeceklerdir.
Olayları ele aldığımızda karşımıza iki olası sonuç çıkıyor. İlkinde insan kibirlendi, kendini ulu olarak gördü ve hızlıca gelişti. Buna karşı tanrı ise onların iletişim yetisini alarak medeniyetin gelişimini binlerce yıl geri attı. Pek çok inanan bunun normal olduğunu, insanın tanrıya karşı kibirlenmeden sürekli itaat etmesi gerektiğini söylerler. İkinci olası sonuç ise mitler ve destanlar gerçekten doğrudur ve biz insanlar tufan öncesi tanrıların savaşına dahil olmuşuzdur. Sonrasında gezegen bize kaldı ve tek dil, tek devlet altında birleşip gelişmeye tam başlamıştık ki uzaylı tanrı denilen o topluluk bizi tekrar harcadı. Ve bu sefer dilimizi ve birlikteliğimizi bozup insan ırkının gelişimini sekteye uğrattılar. Elle tutulur kanıtları baz alırsak bu mantıken yaşanmış olması daha muhtemel senaryo. Çünkü bunu hem tarihi mitler hem de metinler hem de dini kitaplar ile çapraz olarak destekleyebiliyoruz. Her iki olası sonucun ise ne yazık ki tek bir ortak noktası var: Birileri bizim tek bir tür olarak birlik içinde gelişmemizi istemedi ve ne yazık ki insanlık bugün bunun bedelini ödüyor. Peki kendinize sorun, hangisi sizce daha vahim?
Konuyla ilgili fikirlerinizi ve benim analizim dışında da düşünceleriniz ya da bilgileriniz varsa lütfen yorumlarda belirtin. Sonuçta tarihin oldukça iç içe geçmiş puslu alanlarını analiz etmeye çalışıyoruz, illaki hatalar olacaktır. Şahsen benim esas kadir mutlak yaratıcıya arayışım devam ediyor. Konuyla alakalı olarak kendi çapımda tespit ettiğim bilgileri hem doğrular hem de yanlışlar olarak sizinle analizlerini paylaşmaya devam edeceğim. Kanalı takipte kalarak bu yolculukta bana eşlik edebilirsiniz. Bir sonraki videoda görüşene kadar kendinize iyi bakın.
Olaylara farklı bakınca nerelere doğru gidiyor görüyorsunuz, değil mi? Ya ama bunlar halen havada kalan şeyler. “Neden hiç arkeolojik kanıt bulamıyoruz?” diyorsanız aslında yanılıyorsunuz. Bu konular dünyada en yoğun şekilde baskılanan konular. Çünkü bulunacak en ufak bir kanıt bile günümüzde milyarların inandığı din sistemlerini kökünden sarsar ve çoğunun yıkılmasına sebep olur. İşte bu yüzden insanlık tarihi sistematik olarak yok edilir. Kendinize bir sorun. Neden birilerinin uşağı olarak ortaya çıkan IŞİD ilk iş olarak Mezopotamya'daki neredeyse tüm antik kentleri ve kalıntıları bombalayıp yok etti? Neden Amerika Orta Doğu'daki müzeleri yağmaladı ve onlarca eseri kaçırdı? Neden bölge asla bitmez bir şekilde bir kaos çemberi altında tutuluyor ve akademik araştırmaların yapılmasına kolay kolay izin verilmiyor? İşte bunları biraz araştırırsanız olayın sandığınız kadar küçük olmadığını, tam tersi size küçük gösterilmeye çalışıldığını görürsünüz. Bu arada yaşanan tufandan sonra toprağın Allah bilir kaç metre altında bu eserlerin kalması durumunu saymıyorum bile. Neyse ki antik medeniyetlerin izlerini dünyanın daha stabil diğer bölgelerinde de görüyoruz. Ve bizi şaşırtan kanıtlar oralarda da karşımıza çıkıyor. Bunlardan bir tanesi de medeniyetin beşiklerinden birisi olarak görünen İndus Vadisi bölgesidir. Sıradaki videomuz olan Mohenjo-daro'da bu bölgede yıllar önce keşfedilen sıradışı bir şehri göreceğiz. Ve bu şehir bize sadece arkeolojik bilgiler vermekle kalmayacak. Ayrıca binlerce yıl önce yaşanmış bir nükleer savaşın da izlerini sunacak. Evet, tanrıların büyük savaşını. İyi seyirler.
İnsansız hava araçları, güdümlü füzeler, gelişmiş radar sistemleri ve nükleer bombalar. Bunlar günümüzde gelişmiş teknolojimiz sayesinde eriştiğimiz silahlar ve hiçbir zaman kullanılmamalarını dilesek de ne yazık ki sürekli gördüğümüz ve aşina olduğumuz teknolojiler. İlk medeniyet olarak kabul ettiğimiz Sümerlerden bugüne bu seviyeye ulaşmamız yaklaşık 6000 sene sürdü. Peki ya aslında bu teknolojilere çok daha öncesine ulaştıysak? Ya tufan dediğimiz küresel çapta olayla birlikte o yüksek medeniyetimiz çöktü ve yeniden başlamak zorunda kaldıysak? Kulağa bir bilim kurgu filminin konusu gibi gelse de aslında antik metinler bize geçmişimiz hakkında sıra dışı bilgiler vermekte. Ve bunlardan belki de en iyi korunanlarından bir tanesi kadim Hint medeniyetlerinden gelen binlerce yıl önce yazılmış Mahabharata destanı. Peki bu destanın konumuzla ilgili kılan ne? Ve günümüz bilgi birikimimiz ile araştırdığımızda bizi dehşete düşüren olaylar neler? Gelin gerçekleri birlikte bulalım.
1924 senesinde bir Hindu rahip ve Hindistanlı arkeologlardan oluşan bir ekip, kadim destanlarda geçen efsanevi şehir Mohenjo-daro, yani Türkçe karşılığı ile Ölüler Tepesi'ni aramak için günümüz Pakistan'ın kuzeydoğusundaki İndus Vadisi'ne doğru yola çıkarlar. Yapılan kazılar sonucu zamanının antik medeniyetleriyle yarışacak düzeyde gelişmiş, yaklaşık 40 bin kişiye ev sahipliği yapacak kapasitede devasa bir antik kent, uzun uğraşlar ve kazı çalışmaları sonucu ortaya çıkarılır. Lakin bu büyük keşifte bilim insanlarını düşündüren ve kimilerini dehşete düşüren sonuçlarla karşılaşılır: 40 bin kişinin yaşayabileceği şehirde sadece 43 tane iskelet bulunmuştur. Ve bu iskeletlerin korunma şekilleri sıradan gömülmelerden ziyade trajik bir olay karşısında öldüklerini gösterir. Çoğu birbirine sarılmış vaziyette ya da kemiklerinde ciddi travmalar oluşmuş şekilde bulunurlar. 1977 yılında kazılarda yer alan İngiliz araştırmacı David Davenport yaptığı incelemeler sonucunda şehrin bazı kısımlarında şiddetli patlamalara bağlı yıkım izleri keşfeder. İşin ilginci ise bu izlerin alelade bir patlama değil, nükleer patlama izleri olmasıdır. Camlaşmış çömlekler, erimiş kayalar ile başlayan keşifler, bulunan 43 adet iskelet ile içinden çıkılmaz bir hal alır. İskeletlerde yapılan araştırmalarda yüksek miktarda radyasyon izi tespit edilir. 2014 yılında Mineralog Dr. Sampath Iyengart, özel olarak bölgeden getirilen çömlek örnekleri üzerinde araştırmalar yapmaya başlar. Yaptığı incelemeler sonrasında yazdığı raporunda şöyle bahseder: “İncelemelerin sonucunda getirilen örneklerde genel olarak silikon, alüminyum ve potasyum bulunmuştur. Materyallerin oluşumunu incelemek için numune üzerinde X ışını kristal grafisi testi yapan Dr. Sampath, kil tabletin ani bir şekilde 3.000 ila 4.000 derecelik bir ısıya maruz kalarak bu halde geldiğini saptamıştır.” Ve bölgede bu ısıyı sağlayabilecek bir volkanik patlama olmadığından ve o devirdeki bir medeniyetin neredeyse güneşin yüzey ısısıyla aynı olan bu değere sahip bir ısı üretme teknolojisi olmayacağı için resmi raporunu “yaşanan doğaüstü bir olay sonucu durum vuku bulmuştur” diyerek bitirmiştir. Aldıkları sonuç karşısında şaşıran arkeologlar ve tarihçiler ise cevabı günümüzden binlerce yıl önce yaşanan, tanrıların da dahil olduğu bir savaşı anlatan Ramayana destanında bulduklarına inanıyorlar.
Antik medeniyet videolarımda sık sık tanrılar olarak nitelendirilen varlıklardan size bahsediyorum ama bir kez daha hatırlatmakta yarar var: Bu tanrılar dediğimiz varlıklar aslında tabirlere göre sizin benim gibi etten kemikten varlıklar. Sadece o devrin insanlarına göre hem daha heybetliler hem de çok çok daha ileri teknolojilere sahipler. O yüzden eski halklar destanlarında bu varlıkları anlayamadıkları teknolojileri yüzünden tanrılar olarak nitelendirip kültürlerine ya da inanışlarına katmışlardır. Bu varlıklara biz günümüzde antik uzaylılar diyoruz.
Ramayana destanına göre Tanrı Vishnu ölümlü kral Ravana'nın çok güçlenmesi ve kendini tanrı olarak görmesinden rahatsızlık duyar. Bunun üzerine Vishnu Rama olarak bilinen insan formuna girerek bu güç ile yozlaşmış krala karşı savaşa başlar. Çatışmaların zirvesinde insan formundaki Vishnu, tanrısal silaha olan Brahmastayı kullanır. Silahın korkunç gücü destanda şu şekilde anlatılır: “Rama, Brahmastayı bir kez kullandı mı hiçbir savunma ve ordu onu durduramaz. Hedefini asla şaşırmaz ve onlarca güneşin parlaklığı ile hedefinde ne varsa yok eder. Onun gazabından kurtulduğunu sananların ise saçları, tırnakları, derileri dökülür, bir anda yaşlanır ve ölürler.” Eminim tüm bu benzetimler aklınıza bir silah getirmiştir. Destanda anlatılan etkiler bir atom bombasının birebir etkileridir ve silahın kullanımı sonrası ölümlü kral Ravana'nın ordusu yok olur. Bazı tarihçiler destanda geçen ve Vishnu'nun gazabıyla yok edilen Lanka şehrinin aslında Mohenjo-daro olduğunu iddia ederler. Teorilerine göre daha önce yaşamla dolu olan bu güzel şehir, savaş sonrasındaki nükleer serpinti yüzünden zamanla halk arasında Ölüler Tepesi anlamına gelen ismini almıştır. Bulunan arkeolojik kalıntılar, bölgede karşılaşılan radyasyon ve camlaşma fenomenleri bu hikayeyi destekler nitelikte bulgular sunmaktadır. Yaşanan her ne olursa olsun şu bir gerçektir ki Ölüler Tepesi olarak adlandırılan bu bölgede buluntulara göre nükleer diyebileceğimiz ciddi bir olay yaşanmış ve bölgeyi dönemi için yaşanmaz hale getirmiştir. Lakin buna destanın anlatıldığı gibi tanrıların dahil olduğu bir savaş mı sebep oldu? Yoksa farklı bir olay mı sebep oldu? Bunu şu an için kesin olarak bilemiyoruz. Belki önümüzdeki yıllarda yapılacak keşifler bu gizeme bir ışık tutabilir. Fakat antik tanrıların savaşlarının anlatıldığı tek metinler Hint metinleri değil. İlerleyen günlerde yapacağım Anunnaki'ler videosu ile tufan öncesi medeniyetlerde yaşanan sıra dışı olayları, savaşları ve o dönem için imkansız görülen teknolojileri hep birlikte göreceğiz. Takipte kalmaya devam edin.
İnsanlığın kayıp geçmişini araştırmak benim için bir hobi diyebiliriz. Hatta günün birinde bununla ilgili bir kitap da yazıp tufan öncesi çağı sonrası ile birleştirmeyi deneyeceğim. Bunun için araştırmalarım daha devam ediyor ve görünen o ki bir süre daha devam edecek. Ama bu arayış benim için bitmeyecek. Çünkü geçmişi anlamazsak geleceği de anlayamayız ve bize dayatılan kısıtlı tarih ile yetinmek durumunda kalırız. Tufan derlemesinde size detaylıca tufanın sebeplerini, öncesini ve sonrasındaki dönemi anlattım ve orada dikkatinizi eminim çeken bir detay, hatta bir grup vardı: İnsanlara tufan sonrası bilgiyi öğreten varlıklar hakkında anlatılan mitler. Peki kim bu varlıklar? Çünkü tufanın önceki çağın tüm karmaşasını silip geriye bir tek insanları bırakmış olması lazımdı, değil mi? Görünen o ki öyle olmuş bile olsa bizim gittiğini sandığımız bazı varlıklar ve neyse ki bizi seven varlıklar tufan sonrası bizi yalnız bırakmamışlardır. Ve onların insanlığa verdiği bu destek tarihin tozlu sayfalarına kendini inanılmaz bir sembolizm ile eklemiştir.
Şimdi derlemenin son videosu olan Anunnaki'lerin çantalarıyla devam ediyoruz ve büyük yapbozu biraz da olsa tamamlıyoruz. 1845 yılı; o zamanlar Osmanlı İmparatorluğu'nun bir parçası olan günümüz Musul bölgesindeyiz. Ünlü İngiliz arkeolog Austen Henry Layard, hayatını adadığı antik Mezopotamya medeniyetleri üzerine sıkı bir araştırma ve kazı yapmakta. Kavurucu sıcağın altında geçen haftalardan sonra kadim Nimrud şehrinin kalıntılarına ulaşan Layard ve ekibi, burada Akad medeniyetinden kalma binlerce tarihi eser ve çivi yazısından oluşan tabletler keşfederler. Daha sonra kazıları gitgide Mezopotamya'nın güneyine doğru genişleten Layard, resmen eline attığı her antik kent kalıntısında binlerce eser keşfetmeye başlar ve karşımıza günümüzde tarihin en gizemli ve en tartışmalı olan figürlerini çıkarır: Meşhur Anunnaki tanrıları ve onların maceralarının anlatıldığı hikayeler. Keşfedilen onlarca rölyef ve kabartmada bir şey Layard ve ekibinin dikkatini çeker: Bu tanrısal varlıkların ellerinde tuttukları garip bir çanta figürü. Ekip o zamanlar farkında değildi ama sadece Mezopotamya tanrılarına ait bir detay zannettikleri bu sembol takip eden yıllarda dünyanın her köşesinde keşfedilmeye ve günümüzdeki insanlık tarihi algımızı yıkmaya başlayacaktı.
Gerçeği Bula hoş geldiniz. Anunnaki'ler, artık size onlardan uzun uza diye bahsetmeme gerek bile yok. Kanalı takip ediyorsanız haklarında yaptığım onlarca videodan dolayı artık onları yakından tanıyorsunuz demektir. Hani insanlığı kendi özleriyle tasarladıklarına inanılan antik medeniyetlerin baş tanrıları dedikleri göksel ırk. Anunnaki inancını insanlar sadece Sümerlere ait bir detay olarak görüyorlar. Ama Sümer, Akad, Babil, Asur gibi büyük Mezopotamya medeniyetlerinin hepsi bu varlıklara kutsiyet atfetmiş ve tapmışlardır. İşte bu önemli figürlerin etrafında kurulmuş ve onlara adanmış antik şehirler Layard'ın ana hedefi olmuştur ve ömrünü bu şehirlerin gizemini çözmek için adamıştır. O ve onun gibi arkeoloji önderlerinin yaptığı çalışmalar sayesinde günümüzde insanlığın geçmişine dair büyük bilgiler edindik ve tarihimizi baştan yazdık.
Burada değinmek istediğim bir küçük nokta daha var: Bu videoyu hazırlarken zamanında Osmanlı toprağı olan bu coğrafyada yapılan bu kazılar sonrasında bulunan pek çok eserin yurt dışına götürüldüğünü ve günümüzde British Müzesi'nde sergilendiğini gördüm. Bu her ne kadar son derece acı bir olay olsa da olma sebebi eserlerin kaçırılmasından daha da acı. Layard döneminde bölgenin valisi olan Muhammed Paşa bu eserlerin kazılmasını da, sergilenmesini hatta varlıklarını dahi istemeyen bir kişi olarak karşımıza çıkıyor. Muhammed Paşa eskilerin putlar olarak gördüğü bu eserlerin kazılıp çıkarılıp sergilenmesine karşı çıkan bir kişi olarak arkeologlara çeşitli baskılar yapmış ve bunun sonucu olarak da çıkarılan eserlerin pek çoğu yok edilme ihtimaline karşı el altından illegal yollarla başta İngiltere olmak üzere toprağımızdan kaçırılmış. Neresinden tutarsanız tutun tam bir rezillik. Binlerce yıllık tarihi eserlere basit put muamelesi çekip oraları kaderine terk eden Osmanlı'nın valisinin yaptığı rezillik ve cahillik. Bunları topraklarımızdan babasının tarlası gibi çıkarıp kendi ülkesine kaçıranların yaptığı rezillik. Bir imparatorluk işte sadece bir sebepten yıkılmaz arkadaşlar. Ne zamanki bilimden, mantıktan, liyakattan uzaklaşırsınız, özünüzden kopar, dini devlet işlerini karıştırır, bir de üzerine örneğimizde olduğu gibi bağnazlaşırsınız, işte o zaman o ülkenin sonu gelmiş demektir. Son derece üzücü bir olay. Bugün bizim müzelerimizde olması gereken binlerce eser, Avrupa müzelerini süslüyor. Ha bizde kalsa sonları ne olurdu o da apayrı bir tartışma konusu.
Neyse biz hikayemize geri dönelim. Layard ve diğer arkeologların bulduğu çeşitli Anunnaki figürlerinde, yarı tanrı figürlerinde, bilge kral, yönetici figürlerinde ki günümüzde “124 bin peygamber geldi” olarak ifade edilen kavramın bu kişileri ya da onların yönetimde kaldıkları binlerce seneyi ifade edebileceği tartışılıyor. Sümer Krallar listesini incelemenizi tavsiye ederim. Son derece sıra dışı bir arkeolojik buluştur ve bize kimileri binlerce sene yaşamış tufan öncesi ve sonrası bilge krallardan bahseder. Arkeologlar işte bu kalıntılarda ilginç bir ortak sembolizm keşfederler: Bu tanrısal ya da çok önemli varlıkların ellerinde tuttukları bir çanta. Evet, standart bir el çantası şeklindeki kabartmalar. Şimdi ya “çanta işte, ne var bunda?” diyenler olabilir. Ama aslında bu basit şekil arkeoloji dünyasının daha önce o kültürlerde görmediği bir şekildedir. Çünkü ilk kez bir çanta bir çizimde ya da kabartmada bu şekilde son derece önemli varlıkların ellerinde tasvir edilmişti. Bu olay her ne kadar o zamanlarda da insanların dikkatini çekmiş olsa da günümüzden neredeyse 200 yıl öncesinden bahsediyoruz. En gelişmiş teknoloji telgraf ve onun da ağı çok sınırlı. O yüzden insanların dünyanın diğer yerlerinde neler bulunduğundan ve bu basit bir çanta gibi görünen sembolizmin aslında nedenli büyük bir gizem barındırdığından haberleri bile yoktu. Bu sebepten çoğu kişi bunun doğanın bereketlenmesini gösteren, özellikle de bölgeye has hurma ağaçlarının polenlenmesini gösteren kabartmalar olarak nitelendirmiş ve çantalarında tanrıların tohumları sakladıkları birer kase olduklarını kabul edip hayatlarına devam etmişler. Lakin keşfi ilk yapan kişilerden olan Henry Layard, konu ile ilgili günlüğüne şu notu eklemiştir: “Bu garip çanta benzeri nesnelerin tekrar tekrar görünmesi bunların basit gündelik eşyalar olmadığını düşündürüyor. Tanrıların ve kralların ellerinde taşıdıkları bu objeler muhtemelen büyük bir güç veya bilgeliğin sembolü olmalı.” Aradan geçen yıllardan sonra internetin keşfi ile dünya birbirine görünmez bir ağ ile bağlanıp bu bilgiler paylaşılmaya başlandıkça çantaların sırrı daha derin bir hale geldi. Çünkü anlaşılan o ki bizim interneti keşfedip dünyayı birbirine bağlamamızdan on…
Binlerce yıl önce de birileri dünyayı birbirine bağlamıştı ve yönetmişti. Henry Laird gibi insanların başını çektikleri antik tarihi araştırma işini, aradan geçen senelerde dünyanın çeşitli yerlerinde pek çok arkeolog devam ettirdi ve karşımıza çantaların ve onların gizemli anlamlarının sadece Mezopotamya ile sınırlı olmadığını gösterdiler.
Gelin biz de onların izinde bir yolculuğa çıkıp çantaların bu açıklanamayan gizemlerini çözmeye çalışalım. Tanrılar ve çantalarıyla ilgili en bol örneği günümüz Orta Doğu’sunda görürüz. Burada hikaye bize şöyle anlatılır: Tanrı ya da tanrısal varlıkların ellerinde tuttukları bu kutsal çantalar, onların bilgeliğinin, gücünün ve yaratıcılığının bir eseridir. Yani temel olarak arkeologlar olaya yaklaşırken öncelikle bu büyük freslerdeki senaryoya bakarlar. Misal, örnek veriyorum; kabartmadaki tanrısal varlığın bir tarlada olduğu ve başakların arasında durduğu bir sahne varsa ve o varlık elinde bu çantayı tutuyorsa, bu sembolik olarak şu demek: O varlık tarım hakkındaki tüm bilgiye sahip. Başka bir varlık bir yargılama sahnesinde bu çantayı tutuyorsa, o adalet ve kanunlar hakkındaki tüm bilgiye sahip gibisinden çıkarımlar yapıyorlar. Aslında son derece mantıklı bir yaklaşım. Sadece bunu neden spesifik olarak bu çantayla sembolize ediyorlar, işte onu bilen yok.
Fakat Henry Layard’ın Nimrud kentinde bulduğu bu dev fresk olayı biraz daha karmaşık hale getiriyor. Burada Anunnaki tanrılarının veya tanrısal varlıkların ellerinde çanta ve bir başka gizemli sembol olan kozalak benzeri bir şeyle, ilginç bir yapının önünde duran iki insanın arkasında durduklarını görüyoruz. Uzmanlar sahnenin ortasındaki kabartmanın kutsal yaşam ağacını sembolize ettiğine inanmaktadır. Ağacın tepesinde ise kutsalların kutsalığı Şamaş, yani Şems, yani güneş sembolü bulunmakta. Sahnede kanatları ile tasvir edilen ilahi varlıklar, ellerinde bilgelik çantaları ve diğer ellerinde kozalak benzeri nesne ile insanları kutsuyorlar, ruhen aydınlatıyorlar ve bu görüntü bize tanrıların kozmik varoluşta insanlara bilgi verdiklerini, onları hayat ile kutsadıklarını gösteriyor diye anlatılır.
Bu sembolizmi yorumlayan bir grup daha var: Kabalacılar. Yahudi mistisizmi ve okültizm karışımı diyebileceğimiz bu öğreti, onun disiplinine tabi olan kişiye varoluşun kozmik ve spiritüel sırlarını paylaşarak aydınlanmaya giden yolda tanrısal yetenekler kazanmaya yönlendirir. Evet, günümüzde Kabalacı deyince hemen aklınıza karanlık olaylar geliyor. Haklılık payınızda var. Ama günümüzde artık her şey yozlaştığı için ön yargılı olmayın. Aslında olay çok daha derine gider. Onların yaklaşımına göre ise ortadaki ağaç kutsal Sefirot ağacıdır. Ve bu ağacın katmanları Tanrı’nın bilgeliğine ve erdemlerini sembolize eder. En tepesi ilahi düzeni anlatırken, alt tarafları dünyevi düzeni anlatır. Bakın, aynı sembolizmden geçen hafta yaptığım Tengri videosunda da bahsetmiştim. Ağaç kavramı karşımıza bir kez daha çıktı. Kabalacılar insanın bu ağaçtaki erdemleri benimseyerek, kendilerini tanrısal yola adayarak sonunda aydınlanmaya ve ilahi sırlara erişebileceklerine inanırlar. Tıpkı bu freskte gördüğünüz ağacın tepesindeki mutlak yaratıcı gibi, onlar da bu yolun sonunda insanın aydınlanıp mutlak yaratıcı ile bir olacağına inanırlar.
Asurlular o tepedeki sembole güneş dedi diye hemen güneş zannetmeyin. Aslında kanatlı yuvarlak disk sembolü, Asurlulardan bile binlerce yıl önce, en eski çağlarda kutsal, göksel soy ve ruh olarak da benimsenirdi. Olayın güneşe dönüşmesi sonradan olan bir şey. Çünkü hermetik bilgide de daire sembolü tek yaratıcıyı sembolize eder, güneşi değil. Bu da aklınızda bulunsun. Kozalak ne alaka derseniz de, bununla ilgili kimi araştırmacılar, kozalağın bu ve benzeri tüm fresklerde kutsamanın, aydınlanmanın bir sembolü olduğu konusunda neredeyse hemfikirler. Fakat burada kozalağın tanrılar tarafından önlerindeki insanların kafalarına doğru tutulması detayı var. Ve bu detay da adını pinecone yani kozalaktan alan pineal gland yani epifiz bezine bir gönderme olabilir. Hatırlayın, beynimizdeki kozalak şeklinde olan epifiz bezi çoğu eski medeniyette ruhani aydınlanmanın kapısı ve üçüncü gözümüz olarak anlatılır ve onun açılması halinde kişinin sıra dışı yeteneklere erişeceğinden bahsedilir. Yani bu basit gibi görünen freste çok ama çok derin bir sembolizm yatmakta ve halen de üzerinde çalışılmakta.
Rotamızı Mısır’a çevirdiğimizde ise bu sembolü aynı kullanım şekliyle, sadece şekil olarak daha farklı biçimde görürüz. Meşhur Mısır Ankh, günümüzde Hristiyan haçına da ilham olan kutsal nesne. Nasıl ki Mezopotamya tanrıları ellerinde tanrısallığın, bilgeliğin bir nişanesi olarak çanta taşırlar, Mısır tanrıları ve ilahi varlıklar da aynı şekilde Ankh taşırlar. Özellikle de bir tanrıda bunu sürekli olarak belirgin şekilde görürüz: Bilgeliğin tanrısı Thoth. Tabi ki Anubis gibi başka tanrılarda da bu sembolü görürüz. Ama Thoth ile ilişkisi daha yoğun olarak gösterilir. Tıpkı Sümerler’deki bilgeliğin tanrısı Enki gibi, Mısır’da da Thoth aynı şekilde sembolize edilir. İlginç bir şekilde aslında kendisinin Enoch peygamber olduğu yönünde de araştırmalar var. Hatta Thoth’un sık sık dile getirdiğim kadim hermetik bilginin inancında kökeni olduğuna inanılır. Yani tufan öncesi medeniyetlerin bilgisini ve inancını ifade eden bir sistemin kurucusudur. İşte Mısır’da da bu Ankh sembolü tanrıların gücünün ve bilgeliğinin, hayat verme yetilerinin bir sembolü olarak karşımıza çıkar. Ve pek çok açıdan Sümer’deki sembolizm ile aynı anlamı taşır.
Buralar yine birbirine yakın yerler olduğu için kültürlerin etkileşim sonucu ortak semboller geliştirmesi doğal diyenleriniz olabilir. O zaman yolculuğumuzu biraz daha genişletelim ve dünyanın farklı uçlarındaki örnekleri görelim. Amerika kıtalarına gittiğimizde, Mezoamerikan kültürlerinde ve Amerika Kızılderili halklarında bile bu sembolün kullanıldığını görürüz. Olmeklerde Verre Jaguar yani Jaguar adam kimi zaman bu çantayla betimlenir ve çanta bilgeliğin bir nişanesidir. Mayalarda Bolon Yokte ve Kukulkan bu çantayla resmedilir; yaşamın, ölümün ve bilgeliğin üzerinde hakimiyetleri olduğunu sembolize eder. Azteklerde tüylü yılan tanrı Quetzalcoatl ve İnkalarda Viracocha aynı şekilde yaşam, bilgelik ve kozmik sırları temsilen bu çantayı taşırlar. 10.000 yıllık olduğu düşünülen Koso Petroglyflerinde bu çantaların çizimlerini görürüz. Hindistan’da Şiva’nın arkasında bu çantanın tasvir edildiği freskler vardır. Endonezya’da eski kabilelerin taş oymalarında örnekleri vardır. Hititler’de benzer kabartmalar vardır, Etrüskler’de vardır ve belki de en şok edici olarak Göbekli Tepe’de bulunan ve kimilerine göre son derece kritik kozmik hizalanma bilgileri içeren Akbaba taşında bile aynı çanta örnekleri vardır.
Kimi arkeologlar bunlara sadece sıradan çantalar diyorlar. Ama dünyanın her yerinde bu çantaların şekli, tanrılar tarafından ya da tanrısal ilahi varlıklar tarafından tutulmaları ve bilgeliği sembolize etmeleri her daim birebir aynıdır. Sıradan öneme sahip gündelik bir nesnenin kendini bu kadar tekrar eder şekilde, bu kutsal denilen varlıkların hepsinin elinde aynı amaç ile tutuluyor olması bir tesadüf olamaz. Sıradan bir nesnenin tasviri de olamaz. Bu sığ yorumun sebebi, demin saydığım toplumların fiziksel olarak ayrı kıtalarda oldukları için aynı ya da yakın zaman dilimlerinde birbirlerinden haberlerinin olmasının imkansız olacağı varsayımı üzerine kurulmuştur. Halbuki size tufan videosunda da belirttiğim gibi, günümüzde tufan öncesi global bir medeniyete ait olabilecek ortak sembolizm hızla kendini önümüze sunmaya başladı. Ve bu yakında bildiğimiz tarihin tamamen değişmesine bile sebep olabilir.
İşte tüm bu benzerliklerin sonunda bazı açık fikirli tarihçiler ve araştırmacılar olaya daha geniş bir perspektiften bakmaya ve sembolizmi global çapta çapraz şekilde sorgulamaya başlarlar. Ve karşımıza şu an belki de en elle tutulur ama bir o kadar da sıradışı bir hikaye çıkar: Tufan sonrası medeniyeti kuran 7 bilgenin hikayesi. Tufandan sonra yıkılan dünyaya medeniyeti tekrar öğreten yedi kadim bilge. Apkallu, kelime anlamı olarak bilge, konusunda uzman kişi denilen ve dünyanın çeşitli yerlerinde bilgeler, peygamberler, göksel yol göstericiler, koruyucular olarak değişik şekillerde kültürün bir parçası haline gelmiş varlıklar, demin çanta örneğini gördüğünüz tüm medeniyetlerde karşımıza çıkarlar ve ortak anlatımları her daim aynıdır. Denizlerden gelen Adapa, Afrika kıtasında büyük saygı duyulan bir bilgedir ve bir anda sudan belirip tekrar suya dönerek yok oldu anlatılır. 16. yüzyılda yaşamış İspanyol misyoner Bernardino de Sahagún, Azteklerle ilk temas kurulduğunda onların inançlarını not almış ve kültürlerini bize aktarmıştır. Sahagún’un notlarında Azteklerin tufan sonrasında onlara Quetzalcoatl’ın medeniyeti tekrar öğrettiğini, fakat bu tanrının yanında her daim bilgelerden oluşan ve farklı disiplinlerde uzman olan kişilerin de olduğunu anlattıklarını not almıştır. Bakın burada önemli olan nokta şu: Tüm bu mitlerde ne tanrılar ne de bilgeler insan dışı bir formda anlatılmazdır. Betimlemeleri, tasvirleri sürekli insan şeklindedir. Evet, çok daha gelişmişlerdir ama bir canavar, uzaylı vs. olarak değil, etten, kemikten insanlar olarak anlatılırlar. Onları bazı hayvanlarla eşlenik betimlemelerinin sebebi ise o bölgeye geliş tarzlarıdır. Mesela demin dediğim gibi Adapa sulardan çıkıp sulara döndüğü için genelde sırtında ve kafasında bir balık ile resmedilirmiş. Quetzalcoatl, uçan ateşler saçan bir cisim ile geldiği için alevler saçan bir tüylü ejderha, uçan tüylü yılan olarak betimlenmiş. Bu sembolik detayları yakalayın. İşte tüm bu anlatım benzerlikleri, sembolik benzerlikler ve daha önemlisi bu tanrıların hem heykellerde, çizimlerde betimlenmiş şekilleri hem de ellerinde taşıdıkları çantanın çağlar boyunca bilgelikle özdeşleştirilmesi bu iddianın son derece kuvvetli birer destekçisidir.
Demin Orta Doğu heykellerini incelerken dikkat ederseniz, özellikle o çantaları tutanlar sadece Anunnakiler demedim. Tanrılar, yani onlara göre Anunnakiler ve tanrısal varlıklar, yani daha düşük kademe tanrılar ya da yarı tanrılar manasında dedim. Çünkü bu videoyu hazırlarken karşıma ilginç bir bilgi çıktı. Genelde bu gördüğünüz fresklerde ve çizimlerde ellerinde çanta tutan kanatlı varlıklara hemen Anunnaki diyoruz. Lakin en eski Sümer çizimlerinde, her ne kadar bazı kaynaklar Enki ve Enlil’in de bu çantaları tutarken yapılmış tasvirleri var deseler de ben görüntüleri bulamadım. Bulduklarımda ise Enlil ya da Enki’nin ellerinde tuttukları nesneler bu kabartmalardaki çantalar değildi; asa gibi daha farklı nesnelerdi. Spesifik olarak bu şekilde çantaları tutan varlıklar neredeyse her zaman Apkallu denilen bilgeleri göstermiş. Yani Sümerlerden binlerce sene sonraki medeniyetlerin bu bilgeleri de tanrısallaştırıp Anunnaki panteyonuna eklemiş olması son derece kuvvetli muhtemel bir tarihsel hata. Tıpkı Antik Mısır’da Thoth’un önce insan olarak karşımıza çıkması, sonrasında yarı tanrı olarak ve en sonunda da tanrı olarak karşımıza çıkması gibi. Zaman geçtikçe insanlar eski bilgeleri tanrısallaştırmışlar. Aranızda konuyu araştıranlar lütfen bu detaya dikkat etsinler. Çünkü ben de bu hataya düştüm ve şimdi sağ olsun yapay zeka sayesinde bu hatanın farkına vardım. Çünkü bir konu hakkında ne kadar kitap okursak okuyalım, bu tarz ince çaprazlama sonucu ortaya çıkan olası problemleri yapay zeka tüm hepsini tarayıp çaprazlayabildiği için bize sunabiliyor. Ben de hemen size iletmek istedim. Kısaca Orta Doğu’da bulunan elinde çanta tutan heykel ve fresklerin büyük bir kısmı Anunnaki sanılan ama aslında Enki’nin görevlendirdiği 7 bilgeden ibarettir. Ve zamanla insanlar tarafından bu tanrı olmayan varlıklara tanrısal nitelikler atfedildiği için bu tarihi notlarda Anunnaki diye geçmişler. Yani en azından şu ana kadar bulunanların büyük bir kısmı için bu lafı diyebiliriz. Tabi ki bulunan tüm fresklerdeki o varlıklar Apkallu diyemeyiz. Ama büyük çoğunun hikayesi dediğim gibi oraya çıkıyor.
Bu küçük akademik uyarımdan sonra devam edelim. Gerçekten tufandan sonra çökmüş sistemi yeniden kurmak için yedi bilgeden oluşan gizemli bir insanımsı topluluk dünyayı mı dolaştı? Bu sebepten mi daha sonraki çağlarda medeniyetler bu yedi bilgeyi anan freskler ve heykelleri Nineveh gibi, Nimrud gibi antik şehirlerinin ve kutsal mekanlarının girişlerine koruyucular olarak diktiler? 7 rakamına verilen kutsallığın bu 7 bilgenin insanlık üzerinde yarattığı büyük etki ile bir alakası var mı? Ve belki de en önemlisi şu ana kadar bulunan en eski megalitik yapı olan Göbekli Tepe’nin en mistik sütunlarından biri olan Akbaba taşının üzerinde bu çantaların olması ve hemen altında taşın belirli bir astronomik dizilimi göstermesi bize bir mesaj mı veriyor? Tufan döneminin en önemli eserlerinden olan bu alan, yoksa bu bilgelerin insanlığa medeniyeti öğrettikleri bir okul muydu? Ve astronomik dizilimleri gösteren anıtlar onlardan gelen gelecek nesillere kalan bir mesaj mıydı?
Gelin biraz da çantalar hakkında farklı bilim insanlarının, araştırmacıların ve teorisyenlerin iddialarını inceleyelim. Zecharia Sitchin ve Erich von Däniken gibi araştırmacı yazarlar, bu çantaların Anunnakilerin literatürde M diye bahsedilen bilgiliklerine, teknolojilerinin taşıdıkları bir çanta, bir araç olduğunu iddia etmişlerdir. Robert Bauval gibi kimi yazarlar, bu çantaların aslında astronomik bir sembol olduğunu, özellikle eğimli olan kısmının göğü, hatta Samanyolu’nun gece göğünde görünen kolunu ve kare olan kısmının da yeryüzünü sembolize ettiğini söyleyerek, bu çantayı tutan tanrı ya da tanrısal varlıkların göğün ve yerin hakimleri, onların sırlarını bilen kişiler olarak sembolize edildiğini söylerler. Ünlü Sümerolog Samuel Kramer ise bu çantaların aslında kutsal su, bilgelik suyunu sembolize ettiklerini ve ellerinde bu suyu taşıyan tanrısal varlıkların diğer ellerindeki kozalığa suya daldırıp insanlara serpiştirerek onları kutsadıklarını iddia etmiştir. Yani bunun bir çeşit dini rütbe olduğunu iddia etmiştir. Ayrıca Kramer buradan yola çıkarak, günümüzde Hristiyanların yaptığı kutsal suyu insanlara serpme hareketinin, Yahudilerin kralların başından kutsal yağ dökme hareketinin ve kimi Hindu rahiplerin de karşılarındakilere su serpip arındırma yaptıkları ritüellerin kökeninin bu hareket olduğunu iddia etmiştir.
İşte tüm bu olası iddiaların halen cevabını tam olarak bulamadık. Ama her geçen gün adım adım gerçeğe biraz daha yaklaşıyoruz ve muhtemelen bu soruların cevaplandığı gün insanlık tarihi için çok büyük bir gün olacak. Tanrıların ya da tanrısal varlıkların çantaları konusu tarihin, arkeolojinin ve sembolizmin harika bir gizemi. Halen üzerinde çalışılan, halen yeni yeni bilgiler öğrendiğimiz bir konu. Ben bu videoyu yaparken tüm benzer videolarda olduğu gibi Zecharia Sitchin’in uç iddialarına girmedim. Mesela ona göre bu çantalar aslında Anunnakilerin ileri teknoloji ve her şey hakkında bilgilerin olduğu M tabletlerinin saklama kutusudur. Halbuki M kavramı, gerçek Sümer kalıntılarında soyut bir kavram olarak geçer. Ve genel anlamda Anunnaki bilgeliği, etiği ve kanunların toplamını ifade edecek şekilde geçiyor. Yani bunların fiziksel bir tablette yer alan bilgiler olduğu bilgisi, hele ki Sitchin’in iddiasındaki gibi, bildiğimiz anlamda iPad gibi teknolojik bir tablette kayıtlı olan bilgiler olduğu iddiasının hiçbir dayanağı yok. Sitchin’in iddiaları gerçekten okunması ve araştırması keyifli olan iddialar ama lütfen %90’ının onun boşlukları kendi kafasından türettiği senaryolarıyla doldurduğunu unutmayın.
Kanalda tufan videolarını izlemeden bu videoyu izlediyseniz, açıklama kısmında konunun bildiğimiz anlamda en derinine inebileceğiniz tufan serisi videolarını bırakıyorum. Onları da mutlaka izleyin. İzleyin ki bize dayatılan şeylerin aslında çoğunun neden havada ve çökmeye yüz tutmuş yanlışlar olduğunu anlayın. Olası tufan öncesi medeniyetlerin kalıntılarına dair çeşitli videoları yakında sizinle paylaşmaya devam edeceğim. Dağların içine oyulmuş onlarca metre derinliğinde tüneller, mantık sınırlarını aşan devasa taş ocakları ve çağının çok ötesinde antik yapı kalıntıları. Hepsi yakında gerçeği burada sizlerle olacak. Takipte kalmaya devam edin. Bu Anunnaki denilen varlıklar hakkında araştırma yapmaya ve konuşmaya bayılıyorum. Çünkü gerçekten tarih yapbozunu tamamlayan detayları bize sunuyor. Ve daha da önemlisi, hiçbir alakası yokmuş gibi gözüken olayların arkasındaki inanılmaz ilişkiyi bize gösteriyor.
Umarım bu büyük derleme videosu sizin de konuya daha iyi vakıf olmanızı sağlamıştır. Ve daha önemlisi, umarım sizin de araştırma şevkinizi arttırmıştır. Bu büyük bir yapboz arkadaşlar. Bunu tek başına birileri çözemez. Ama hepimiz parça parça bir şeyler bulup, bunları insanlara sunup ortak bilgiyi arttırırsak, günün birinde eminim bize dayatılan batı medeniyeti odaklı tarihin çöp olup gittiğini görürüz. Ve bizden saklanan, üzeri örtülen bazı konuları artık daha rahat konuşup araştırır hale geliriz. Videoyu izlediğiniz için hepinize teşekkür ederim. Benzer konularda daha çok video yapacağım. Eğer hoşunuza gidiyorsa beğenip kanala abone olup çevrenizle paylaşmayı lütfen unutmayın. Bir sonraki videoda görüşmek üzere, kendinize iyi bakın.