Transcription
Hayırlı sabahlar arkadaşlar. Elhamdülillahi rabbil alemin vessalatu vesselamu ala rasulina Muhammedin ve ala ali ve sahbihi ecmain. Yasin suresinin bugün 8. oturumundayız sizlerle beraber. Surenin tefsirini Elmalılı Hamdi Yazır'ın "Halk Diliyle Kur'an Dili" eserinden okumayı, kaldığımız yerden sürdüreceğiz. Nerede kaldığımızı hatırlayalım önce arkadaşlar. Cenabı Hak kendi yoluna gitmemizin tarihi ve güncel sebeplerini bize anlatmıştı; anlatıyordu. Tarihi bir hadiseyi nakletti önce. Allah'ın gönderdiği peygamberlere tabi olanlar ve olmayanların durumlarını bize nakletti. İnkar edip sadece inkarla kalmayıp, bu inkarcıların da iki ayrıya ayrıldığını temelde; yani hiç unutmayalım arkadaşlar. Böylece günlük hayatta kendi konumunuzu, onlar karşısındaki konumunuzu belirlerken, bu bizim hep rehberimiz olacaktır. Bu farkındalık nedir? İki ayrıdır inkarcılar. Bir; Allah'a inkar eder, iman etmez; yani gönderdiği peygamberleri veya işte onun gönderdiği dinin esaslarını inkar eder. Fakat bununla mücadele etmez; yani karışmaz diyelim. Efendim, ikincisi ise bu imanla ve peygamber, Allah'ın gönderdiği peygamberlerle mücadeleyi kendisi için bir hayat misyonu olarak görür; gece gündüz onun onların izlerini yok etmeye çalışır. Bu ikinci kısım efendim kafirler; bunlara ne diyoruz biz? Aktivist inkarcılar. Bunlar hakikaten daha çok farkında olmamız gereken, kendimizi onlara göre konumlandırmamız gereken inkarcılar. Bu ikisinin farkını da hatırlatalım. Bu ayetlerde bizde zikredilen, bundan önceki bölümlerde zikredilenler hatırlayın; o peygamberlere ve o peygamberlere iman edip teslim olup, efendim onları destekleyenleri öldürmeye kadar işi vardırmış olan kafirler; propaganda kafirlerdi. Bu bütün günahlar içinde böyledir. Mesela birisi diyelim ki, Allah kurtarsın, göstermesin öyle diyelim; Allah'ın yasakladığı büyük bir günahı işler; işte zina eder, alkol içer vesair, yalancı şahitlik yapar; işte herhangi bir büyük günah; bu büyük günahı ama müdafaa etmez, reklamını yapmaz, propagandasını yapmaz, hatasını kabul eder ve hatta mümkün olduğu kadar onu kendi özelinde tutmaya çalışır; yani yaymaya çalışmaz. Bu günahkarla bir günahın propagandasını yapan, yayılmasına çalışan, normalleşmesine çalışan hiçbir zaman aynı değildir. Bunu bir defa hatırlayalım. İşte bu tarihi olayı zikrettikten sonra Rabbimiz, 33. ayetten itibaren kendi gücünü, kudretini ve hani neden Allah'a kulluk etmeliyiz, neden ona şükretmeliyiz, neden ona şükür borçluyuz? Bu yaşadığımız hayat böyle; biz onu hani son derece doğal zannederken, böyle doğal, böyle olmalı zaten hani diye düşündüğümüz bu evren, bu kainat, bu iş; iş aslında nasıl büyük, mucizevi bir gücü, bir gücün neticesi ve o güç hani buradan elini çekerse veya da o güç bunu bitirmeyi dilerse biz ne oluruz? İşte bu kevni ayetlerden, Cenab-ı Hakk'ın bizim Rab oluşumuzu bize hatırlatan, oluşla ilgili, yaratılmış düzenle ilgili kevni ayetlerden bahseden bir bölüme başladı Rabbimiz. Sadece meallerini okuyayım; 3 ayetin; 33, 34 ve 35'i okuduk sizlerle. Şöyle diyor: "Ölü toprak onlar için bir ayettir; ölüleri nasıl dirilteceğimize işarettir. Biz onu dirilttik; ondan daha ne çıkardık da ondan yiyorlar?" Toprağın canlanışını önce örnek olarak verdi orada. "Hurma ve üzüm bahçeleri yarattık; orada çeşmeler akıttık ki o suyun yahut bahçenin ürününden ve ellerinin emeğinden yesinler." Sonra da asıl nimet olan; bana göre arkadaşlar, pek çoğumuzun; yani daha yüzeysel yaşayanlarımızın, kendimde dahil olmak üzere, her zaman fark edemediği, bilincinde olamadığı ve kendisine nimet dendiğinde; yani şükrü hatırlatıyor mesela. Şükrü hatırlatıyoruz bazılarına; hayatında bir tane veya birkaç tane olumsuzluk var; onu öne çıkararak sürekli işte şükret; nasıl şükredecek yani bu durumda? Neye şükredecek? Hani onu söylüyor ve adeta çok dile getirilmiyor; "Allah'a çok şükür" yani insanımız, hepimiz, sizler, hepiniz gerçekten çok kuvvetli ve köklü bir imana sahibiz elhamdülillah; çok dile getirilmese de hani böyle günlük hayatta şükür pek aklına gelmiyor; benim hakikaten çok üzüldüğüm bir şey kendi adıma da, yakın çevrem adına da, hepimiz adına; yani bütün insanlık adına arkadaşlar, şükrün bizim dilimizden bu kadar uzaklaşmış olması, aslında pek çok sosyal ve psikolojik sorunlarımızın da en temel noktasını oluşturuyor. Çünkü insanın dilinde şükür varsa, bir sadece dilde bile olsa; yani saat çok yüzeysel bile olsa, o dildeki şükür zaman içerisinde şükredilecek şeyleri de görmemize yardım ediyor arkadaşlar. Yani bir nasıl diyelim ki, bakış açınızı değiştiriyorsunuz, durduğunuz yeri değiştiriyorsunuz ve hem psikolojiniz hem işte sosyal meseleleriniz, o sosyal meselelere bakış açınız değişiyor. Bir de işin manevi boyutu var; yani şükür konusu hakikaten hem tasavvufta, hem İslam ahlakında, hem itikadi açıdan çünkü son derece önemli bir yer işgal eder; çünkü arkadaşlar, şükür Allah'ı tanımakla, onun bize verdiği nimetlerin farkında olmakla ilişkilidir; yani nimeti fark etmeden nasıl şükredebiliriz ki veya şükrettikçe nimetleri nasıl fark etmeyebiliriz ki? Dolayısıyla sadece terbiye edilmiş bir dil; hani çok da böyle idrakinde değil ama işte böyle terbiye edilmiş bir dil gereği, efendim şükreden bir kul olabilsek, zaman içerisinde o şükrü akleden ve o şükrü kalbine de indirebilen bir insan olma ihtimalimiz var. Şu anda acizane kanaatim; yani pek olumsuzlukları konuşmayı sevmiyorum ama dilimizden bile şükrün alındığını, dilimizin son derece sekülerleştiğini, bunu çeşitli yerlerde; yani çeşitli konuları anlatırken hep dile getiriyorum ve bizden sonraki kuşağı böyle son derece dünyevi çıkar, kendini düşünen, egosantrik bir dil bıraktığımızı, mutsuz, hep şikayetçi bir dil bıraktığımızı; çünkü siz sizden önceki nesilden ne kadar bu şükür ifadelerini duyduğunuzu hatırlayın; günlük hayatta; işte "evladım olsun, şükürler olsun," yine "çok şükür halimize bak, ekmeğimiz var, suyumuz var, işte kapımızı kapatıyoruz kimse bize işte bir şey demiyor falan," yani böyle güvenliğe ve temel ihtiyaçlara her ulaşabildiğimizi her an görmemizi sağlayan bir dilleri varken, efendim bizim günlük dildeki bu şikayetçi tutumumuz; yani böyle çeşitli videolara rastlıyorum ben de; yani bıraksam mı diyorum bu işin ucuna; yani bu kadar izlemek, bu kadar görmek, bu kadar maruz kalmak, kalbimizi öldürüyor gibi geliyor bana. Fakat hani insan yaşadığı dünyayı nasıl gözlerini kapatamazsa, nasıl; burası da o dünyanın bize şu andaki geçiş kanalı öyle diyelim; görüyoruz yani böyle insanların sürekli şikayet halinde, sürekli mutsuz, birbirlerine karşı son derece kıyıcı bir dille, sert bir dille, efendim en yakınlarından bahsederken, ekmek yediği, hayatını sürdürdüğü işinden sürekli şikayetçi, sürekli efendim olumsuzlukları konuşan; ben şunu demiyorum, sakın şunu öyle anlaşılmasın; işte bütün olumsuzluklara gözlerimizi kapatalım, böyle Polyanna gibi yaşayalım ve hiçbir kötülükle uğraşmayalım; onu demiyorum ama sadece kötülük varmış gibi konuşmak, sadece her şey çok kötü ve işte hiçbir Allah'ın nimeti bize ulaşmıyormuş gibi konuşmanın da bir süre sonra; yani şükürsüzlüğün, arkadaşlar, küfran-ı nimetle küfür bakın aynı kökten gelir; şükürsüzlük bir süre sonra inkara götürür insana. Çünkü "bana hiçbir şey vermiyor ki, bana hiçbir iyiliği yok ki, ben zaten çok sıkıntı çekiyorum," hani bu dünyada nesini gördük? Haşa yani gibi ifadelerle sonuçlanması bu yaklaşımın çok muhtemel. İşte Allah Teala bu yaradılıştaki düzene dikkatimizi çektikten sonra, benim acizane; yani her zaman olmasa da çoğu zaman elhamdülillah en büyük nimet olarak gördüğüm bir şeye dikkatimizi çekiyor. O da toprağın bütün bu efendim; yani üzerinde bizim yaptıklarımıza rağmen, ayette öyle geçmiyor ama efendim bizi yedirip içirmesi; yani toprağın bitirmesi, suyun hala var olması, efendim bahçemizi sulayabiliyor olmamız, işte şu güzel bitkilerin çeşit çeşit faydaları olan, saymakla bitmeyecek olan ürünlerin hala bize ulaşıyor olması. Bunlar en büyük nimetlerdir arkadaşlar; evimizin dekorundan da önemlidir, efendim bizim giyip çıkardıklarımızdan da önemlidir. Ne bileyim, bulunduğumuz fizik ortamların kalitesinden, kullandığımız eşyadan, arabanın markasından, arabanın olmasından veya olmamasından, bunların hepsinden kıymetli olan, acizane kanaatim arkadaşlar, hala toprağın bir şeyler bitiriyor olması ve onların dünya üzerinde yaşayan bütün insanlara yetecek kadar, aslında fazla fazla yetecek kadar olması; orada bir taksimât sorunu olduğunu bilelim her zaman için; yani açlık neden var? Allah neden izin veriyor? Allah izin; yani Allah izin vermeden hiçbir şey olmaz da, Allah böyle yaratmıyor. Arkadaşlar biz öyle taksim ediyoruz. Çok sevdiğim bir beyti var Necip Fazıl merhumun: "Allah'ın on pulunu bekleye dursun on kul; bir kişiye tam dokuz, dokuz kişiye bir pul; bu taksimi kurt yapmaz kuzularda şah olsa; yaşasın kefenimin kefili karaborsa" diyor ve çok güzel dikkatimizi çekiyor. Yani yaratılışta hala bile; yani seküler araştırmalar; hani bunu dini bir bakış açısıyla yapmıyorlar, gerçek gerçeği öğrenmek için yapıyorlar bu araştırmalar bile arkadaşlar, gösteriyor ki dünyada var olan gıda, hatta potansiyel olarak; yani var olan gıda dünya nüfusunu rahat rahat besleyecek, hatta daha fazlasını da besleyecek kadar ama öyle bir taksim yapılıyor ki; son durumu bilmiyorum ama dünyadaki bütün zenginliğin ve bütün kaynakların %85'i dünya nüfusunun çok çok azınlık; yüzde 5 gibi bir nüfusun elinde, geriye kalan %95'imize, yeryüzündeki %95 küsür insana dünyadaki bütün zenginliklerin sadece yüzde 15'i paylaştırılıyor. Böyle bir taksimât; onun için her zaman söylüyorum; ahlakımıza da, efendim sosyal hayatımıza da, inançlarımıza da, Allah ile ilişkimize de son derece zarar vermektedir; vahşi kapitalizm bu taksimât. Hakikaten bu hayat tarzı, bu yaşam biçimi, insanların delice çalışıp, delice, akıl dışı, akıl dışı bir şekilde insanların çalışıp yine de karınlarını doyuramamaları, yine de çoluk çocuklarının geçimini sağlayamamaları; böyle bir düzende yani ne ahlaktan ne imandan bahsedemezsiniz, bahsedemeyiz; bahsediyoruz da işte yani ben kendi kulluğumu yerine getirmiş olmak için bahsediyorum; yoksa hakikaten asıl mesele odur. Yani asıl mesele insanlara bazı nasihat etmek, insanlara öğüt vermek, işte sabrı tavsiye etmek falan değil; asıl mesele yeryüzünde adaleti ikame etmektir. Arkadaşlar, bir insanın elinden gelen her şeyi yaptığı halde, insan olarak; yani asgari, en asgari şekilde insanlığından nasıl diyeyim; insanlığından uzaklaşmayacak şekilde, efendim şey yapabilmesi, yaşayabilmesi gerekir. Asıl mesele bunu sağlamaktır; en büyük ikram budur. Evet, canlı yayında problem var diye bir mesaj gördüm. Şöyle bir bakayım; yorumu açayım; herkeste mi öyle? Yoksa bu arkadaşın kendisinde mi öyle? Arkadaşlar, canlı yayında problem mi var? Varsa mesaj atabilir misiniz? Eğer öyleyse başka bir şeye geçeyim; mobil ağa geçeyim. Evet, o mesajı atan arkadaşımız kendi bağlantılarına baksın. Evet, yok diye mesajlar geldi. Çok teşekkür ederim. Tekrar kapatayım; çünkü kusura bakmayın arkadaşlar, ben bu mesajları okurken dikkatim çok dağılıyor. Evet, şimdi ayeti kerime nasıl bitti? 35. ayeti kerime "efela tezkurûn" diye bitti arkadaşlar. İşte yeryüzünde suların akıtılmış olması, oradan bitkilerin, meyvelerin, her türlü mahsulün bitirilmiş olması, pınarların fışkırtılmış olması, bahçelerin yeşermesi bize hatırlatıldıktan sonra; "efela tezkurûn; bunları hani siz mi yaptınız? Gerçekten Allah'a şükretmez misiniz? Size bu nimetleri, bu kainatı, bu düzeni size lütfeden Allah'a şükretmez misiniz? Daha doğrusu şükretmeyecekler mi?" diye bitti ayeti kerimenin son cümlesi buydu. Burada küfürle nankörlüğün, küfran ve küfür kelimesinin aynı kökten geldiğine dikkat edelim. Aslında lügat anlamıyla örtmek demek; bunlar küfran-ı nimet; yani nankörlük; şükrün üzerine, nimetin üzerine örtüğü için; yani nimetler yokmuş gibi davrandığı için ona küfran kelimesi kullanılıyor. Allah'ı inkar da; Allah'ın, Rabbimizin yani varlığının ve gönderdiği peygamberlerin, kitapların hak oluşunun böyle güneş gibi apaçık ortada olduğu halde, bütün deliller bunu gösterdiği halde, o gerçeğin üzerine örtmesi olduğu için inkara da küfür denmiş. Abdülkadir Geylani; şimdi tefsirimize kaldığımız yerden devam ediyoruz. Abdullah'ı anlatacak arkadaşlar; "şükür ya lisan veya kalp veya cevahir ile olur"; yani şükür ya dille yapılır; "şükürler olsun rabbimize, Allah bu günümüzü aratmasın, şükrünü eda etmekten aciziz; efendim en büyük kusurumuz şükürsüzlüğümüz, Allah'a sonsuz şükürler olsun, rabbimize teşekkür edelim, verdiğin nimetleri görelim, bunun çok çeşitli elhamdülillah rabbimize hamdolsun" gibi ifadelerle Allah'a risale şükretmek veya kalp ile olur; yani bu duyguları kalbinize sürekli canlı tutarsınız; yani hep böyle bir minnet içerisinde, Rabbimize karşı bir minnet içerisinde olursunuz. Hakikaten şimdi böyle insanlar da gözümün önüne geliyor arkadaşlar; hani öyle büyük sıkıntıları var ki dostlarımızın, kardeşlerimizin; efendim böyle baktığımız zaman gerçekten hani insan teselli ederken ne diyeceğini şaşırıyor, o derece ciddi bunalımlar içerisindiler. Siz teselli etmeye gidiyorsunuz; siz teselli oluyorsunuz. Yani o kadar böyle şükreden bir kalbe, şükreden bir dile sahipler ki, efendim siz böyle "aa" diyorsunuz; evet, ben bunları göremiyorum; hatta siz kendi dertlerinizin ne kadar küçük, ne kadar önemsiz, ne kadar aslında kafaya takılmayacak meseleler olduğunu görüyorsunuz. İşte o kalbe indiği zaman şükür arkadaşlar, ruh sağlığına inanılmaz bir katkısı olduğunu düşünüyorum; yani şükrü içselleştirmenin bizim akıl ve ruh sağlığımıza ve toplumsal barışa inanılmaz bir katkısı olduğunu düşünüyorum; ama bunun bazı aklı evveller ahmaklık olduğunu düşünebilirler; yani işte hiçbir olumsuzluğu görmeyecek miyiz? Olumsuzlukları tabii ki göreceğiz. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem daha peygamber olmadan önce bile arkadaşlar, toplumdaki olumsuzluklardan o kadar rahatsızdı ki, o kadar rahatsızdı ki zivaya çekildi yıllarca biliyorsunuz; yani elbette rahatsız olacağız, elbette bir çare arayacağız, elbette çözüm için, çözümün bir parçası olmaya çalışacağız ama bu olumsuzlukları aslında düşündüğünüz zaman gidermek için hiçbir şey yapmayıp; yani elini taşın altına koymayıp; ben bazı sürekli şikayet edenlere öyle diyorum; yani "lütfen o zaman siz yapın, siz yapın," devamlı insanlardan şikayet eden; sen yap bunu; efendim elini taşın altına hiçbir zaman koymayıp, kendisini hiçbir zaman riske atmayıp ama sürekli de efendim herkesin ne kadar kötü olduğundan, işlerin ne kadar kötü gittiğinden bahsetmenin giderek kalbi karartan ve bakın çocuklarımızın dinsizliğe doğru gitmesine sebeplerinden birisi de bu; hani "Müslümanlık bir işe yaramıyor; yarasaydı Müslümanlar böyle olmazdı," efendim ve hani sürekli şikayet eden, hiçbir şeyden mutlu olmayan yetişkinlerin çizdiği hayat tablosu onların zihinlerinde. Dolayısıyla bu sosyal barıştan tutun da bizim kendi akıl ve ruh sağlığımıza varıncaya kadar, kalbin şükreden bir kalp olmasının ne kadar esaslı bir önemi olduğunu bu vesileyle bir kez daha hatırlayalım. Abdülkadir Geylani'nin de hatırlatmasıyla; "ve cevahir ile olur" diyor. Veya cevahir'le olur; cevahir de azalar, organlar; yani biz şükrümüzü, şükrü dille yaparız, kalple yaparız ve azalarımızla yaparız. Lisan ile şükür; nimetin Allah Teala'dan olduğunu itiraf ve halka izafeti terk etmek; yani nimetleri insanlara, mahlukata bağlamayacaksın. İşte şu güzelliği toprak verdi deyip toprağa şükretmek mesela, toprağı kutlamak ne olmuş oluyor arkadaşlar? Sebeplerin arkasındaki müsebbibül esbabı; Bediüzzaman merhumun sözüyle; sebeplerin arkasındaki müsebbibül esbabı görmediğiniz zaman sebepler tanrılaştırılıyor arkadaşlar; yani işte "ben her şeyimi falancaya borçluyum, o bana bunların hepsini lütfetti, de verdi" dediğiniz. Ama o benim veli nimet; veli nimet deriz insanlara ama hani onun da sebep kılındığını, vasıta kılındığını hiçbir zaman unutmamak gerekir. İşte asıl şükür budur. Affedersiniz; lisan ile şükür budur; lisan ile şükür nedir? Nimetin Allah Teala'dan olduğunu itiraf; bütün bu nimetleri Allah Teala verdi ama şu da değil; parantez içine bir şey ekleyeyim. Şimdi arkadaşlar; yani her şeyi Allah'a izafe edip; tamam da Allah bize onu nasıl veriyor? Peki hangi yolla veriyor? Buna bakmazsanız ne ziraati geliştirebilirsiniz, ne sanayiyi geliştirebilirsiniz, ne rızık yollarını görebilirsiniz arkadaşlar; görebiliriz. Yani hem o sebepleri görmemiz gerekiyor. Bunu da Fatiha tefsirinden hatırlayın; "ihtilafıyım" dediğimizde; "sırat halinde değil" yani dediğimizde; biz Cenab-ı Hakk'tan o nimetlere; peki biz nasıl ulaşacağız? Onun yolunu istiyoruz Allah Teala'dan. Dolayısıyla yani bir şeyi "canım Allah isterse olur," tamam, Allah isterse ben sağlıklı olurum, tabii ki ama nasıl sağlıklı olacağımı da, onun yolunu da öğrenmem lazım ki onu uygulayabileyim; bana düşeni yapabileyim; gene sonucu tabii ki Allah yaratacaktır inşallah. Burası anlaşılmıştır; nasıl başarılı olacağım, nasıl mutlu olacağım, nasıl ilim sahibi olacağım, nasıl sağlıklı olacağım, efendim insanlarla ilişkimi nasıl yürüteceğim? Bunları tabii ki bir yolu, yöntemi var ve onu o yolu, yöntemi, o metodu uygulamam gerekir sonuca ulaşmak için; fakat yine de sonucun Allah'tan olduğunu bilmek; işte şükür bu; yani "ben yaptım da oldu, ben çalıştım da oldu, ben kazandım da oldu" değil; "şükürler olsun efendim, Rabbimiz lütfetti de oldu" demek. Bazıları; yani nasıl diyelim; şükrü tevekkülü yanlış anlayanlar, kendi üzerlerine düşeni yapmadan, o işin usulüne, metoduna uymaya gerek kalmadan; şükrü Allah; yani nimetleri Allah'ın nasip edeceğini, dolayısıyla bir sene oturalım, bekleyelim, Allah'a yalvaralım, Allah bize o nimeti ulaştıracaktır zann; aman ha bu noktaya da dikkat edelim; ne kendine, ne havlu kuvvetine, ne ve kesbine, ne de senin gayrından ellerinde cereyan edenlerin hiçbirine isnat etmemek nimeti; lisan ile şükür budur; ne kendine isnat edeceksin, ne havlu kuvvetine; yani kapasitene veya sana verilmiş olan imkanlara; işte "ben bu ailem sayesinde, zekam sayesinde falan" gibi ve kesbine; "ben çalıştım da oldu" gibi, ne de senin gayrından ellerinde cereyan edenlerin hiçbirine; yani bu nimetler sana dışarıdan bir şekilde ulaşmış olabilir, birisi ihsan etmiş olabilir; onlara da istinad etmemek nimetleri; aslında lisan ile şükür budur; çünkü sende onlar da bütün bu saydıkları da hep o nimet için esbabât; senden başka bir şey değilsiniz; o nimeti asıl yaratan yaratmasa; yani toprak ürün vermezse, sen istediğin kadar teknik usule riayet ederek çiftçilik yap; bir şey ek, işte sula, neyse uygun iklim, vasat şartlar her şeyi yap; toprak ürün vermezse olmaz; Allah güneşi göndermezse olmaz. İşte bir belgeselde izlemiştim; dünya tarihinin yaratılışından beri; yani orada yaratılışından demiyorlar da birkaç defa buzul çağı yaşadığını mesela teoriler var nasıl olduğuna dair; bunlardan bir tanesi arkadaşlar bir tanesine göre; yanardağ, büyük yanardağ patlamaları oluyor dünyada ve gökyüzü küllerle kaplanıyor; gökyüzü küllerle kaplandığında bunun aslında küçük ölçekte örneklerinin yakın tarihte yaşadık, hatırlarsınız; daha lokal böyle ama bütün dünyanın öyle olduğunu düşünün ve 6 ay, 6-8 ay neyse; yeryüzüne hiç güneş ışığının gelmediğini, bunun sonucunda bitkilerin yok olduğunu, bitkiler yok olunca bütün canlıların da yok olduğunu; yani bir helakin, bir helakin nasıl olduğunu anlatıyor; bir yanardağ patlaması senin bütün teknik bilgilerini, bütün gücünü, efendim bütün uyguladığın metotları sıfırlayabilir. Onun için bunların hepsi birer vasıtadan, birer sebepten ibarettir; rızık sebepleri tekrar ediyorum; huzur, sağlık hepsi böyledir; efendim asıl yaratan, onu kısmet eden, gönderen, icat eden, onunla meşgul eden seni; aklına değil mi; bu insanın aklına bunları bulma gücü veren; Hazreti Adem'in yaratılışında meleklerden üstün geldiği tarafı hatırlayın; eşyayı tanıma; yani toprağı tanıma, suyu tanıma, bunları nasıl kullanılacağını bilme; buradan bilgileri biriktirerek, bilgi terakkum yoluyla çoğalır diyordu Elmalılı Hamdi; bilgilerimizi üst üste koyarak, birbirimizin bilgilerinden istifade ederek ve bunları hatırda tutabilerek, hatırda tutabilerek, efendim geliştiren, bize bunları nasip eden Allah Teala, müsebbi olan Allah azze ve celle'dir. Kasım; o kasım taksim eden demek; yani bu nimetleri; akıl nimeti olsun, işte yaradılıştan getirdiğimiz özellikler olsun, soyumuzdan sopumuzdan getirdiğimiz özellikler olsun; bunları bize taksim eden, o muti; o kendisine efendim bizlere ata ve ihsanda bulunan, mucit; o yani yoktan var eden, o şükrü ehad olan, şükrü asıl hak sahibi olan; o; şimdi burada çok güzel bir şey söylüyor arkadaşlar; "hediyeyi getiren uşağa bakılmaz, gönderen efendiye bakılır"; size birisi birisinin adına bir ihsan getirse; yani mesela işte bir şey gönder; bir ihsan göndermişler size; bir lütuf, bir hayatınızı kolaylaştıracak bir şey; bunu işte kargoyla göndermişler faraza; yani kargocuya mı minnettar olursunuz, kargocuya mı teşekkür edersiniz, kargocuya mı karşılık vermeye çalışırsınız? Ona da teşekkür etmeyi unutmayın ama yani onlar şöyle diyor; "bazıları teşekkür etmeye ihtiyacı duymuyor, görevini yapıyor" diyor; "neden teşekkür edeyim ki" diyor. Arkadaşlar, bir insan görevini düzgün yaptığı için de ona teşekkür etmeliyiz. Bilmem anlatabiliyor muyum? Yani bu hizmet sektörüne bakış açımızla kıymetli; yani o yaptığı çabanın takdir edildiğini görmesi insanın ihtiyacıdır; temel ihtiyaçlarındandır; bilhassa da henüz işte olmuş, hep birbiriyle ulaşamamış olanların bu takdire çok ihtiyacı vardır ve takdir etmek bizi küçültmez, karşımızdakini şımartmaz. Şımarmak başka sebepten; benim acizane kanaatim; etrafımızdaki insanların şımarması bizim ilkesiz ve tutarsız davranışlarımız neticesindedir; yoksa teşekkür etmek insanı ne küçültür, ne de teşekkür edildiğini yoldan çıkarır; tam tersi olur diye düşünüyorum. Efendim; diye bakılır; yani hediyeyi getiren uşağa bakılmaz, gönderen efendiye bakılır; ona baktığınız zaman asıl kime teşekkür etmeniz gerektiğini bilirsiniz. Bu bakışı bilmeyenler hakkında; ki şöyle buyurulmuştur diye Rum suresi 7. ayeti kerime bize hatırlatılıyor; yani "dünya öyle kimselerdir ki onlar bu dünya hayatının sadece zahirini bilirler; görünen yüzünü bilirler; vahım anil ahireti hum gafilun; onlar var ya işte onlar ahiretten gaflet içindedirler; ahireti bir kez bile hatırlamazlar." Bu da hakikaten şükrün dilden uzaklaşmış olması gibi, ahiretin de hiç dile getirilmiyor olması arkadaşlar. Çevrenizdeki, etrafınızdaki insanların giderek haz eksenli yaşamayı, dünyadan keyif almayı hiç utanıp sıkılmadan bir numaralı öncelik haline getirişimiz; hepimizin bir numaralı öncelik haline getirilişimiz ve bütün dilimizin, gece gündüz konuştuğumuz her şeyin bununla ilgili olması, sonra da neye sebep oluyor? Benim acizane kanaatim; gidişatımızın, hayatımızın ahiretle bağının kopmasına sebep oluyor; kopunca da arkadaşlar neden fedakarlık etsin ki? Hazlarından; yani yaşadığınız hayatı sonu cennete ya da cehenneme varacak bir yolculuk olarak görmüyorsanız; daha o hayatım çok yakın bir durağı ölüm; o hayatın sonu olarak görüyorsanız; bütün hazları bitirecek, artık ondan sonra hiçbir haz yok; böyle düşünüyorsanız o zaman şu yaşadığınız kısa süre içerisinde mümkün olan en çok hazzı tatmanız gerekir ve nefsinizin, duygularınızın; buradaki duygular arkadaşlar uhrevi, yüce duygular veya bizi ikaz eden, uyaran, bizi Hakk'a ve doğruya her zaman çağıran vicdanımızdan kaynaklanan duyguları değil; nefsani, şehevi, içgüdüsel, hayvani tarafımızdan gelen duyguları söylüyorum; bunlar neden yaşanmasın ki o zaman? Çünkü ölümle hayat bitiyor değil mi? Ama aynı insan; insanlar hepimiz için söylüyorum bunu; aynı insanlara sorsanız; "evet tabii ki ahirete inanıyorlar, tabii ki ölümden sonra bir hayat var," fakat ölümden sonraki hayat hiç gündemde değil; hiç gündemde değil; hani saatlerce bir Müslümanla konuşuyorsunuz da tek bir cümle bile geçmiyor; "Allah var, ahiret var, dirileceğiz, bu hayatın bir hesabı verilecek," hiçbir cümlenin bile geçmemesi; buna bir arkadaşımdan öğrendiğim üzere; akademisyenler dindarlar için efendim tırnak içerisinde "örtük sekülerleşme" diyorlar; yani diyorlarmış; çok şahane bir tanımı olduğunu düşünüyorum acizane; yani görünürde dindar, görünürde inançlı; sorduğunuz zaman da evet inançlı; bir anket yapsanız inançlı; yani sorulara cevaplarken inançlı ama yaşarken o inancın hiçbir izinin, gölgesinin düşmediği bir hayat; yani inançsız biri nasıl yaşıyorsa öyle bir hayat; öyle bir öyle bir ticaret, öyle bir eğitim, öyle bir hayat organizasyonu, öyle bir meşgaleler, öyle bir zevkler geliştirmek; işte ya zahiren; onlar dünya hayatını sadece görünen kısmını bilirler ve "vahım anil ahireti hum gafilun"; hayatın sonuçları, öbür tarafı; yani madalyonun öbür yüzü konusunda ise "hum gafilun"; tam gaflet içerisindedirler diyor. Çünkü buradaki bakın "vahım" lem-i munfasıl'ın fiil halinde gelip, gafletin isim halinde gelmesi de manidardır arkadaşlar; yani ilimleri de böyle anlık anlık; ilimler gelip geçici bilgiler ama gaflet isim haline gelmiş; onlarda yani sıfatları olmuş; artık o nükteyi de işaret etmiş olalım; Rum suresi 7. ayet. İşte bunlar hakkında buyurulmuş; kim hakkında? İhsanı gönderen, hediyeyi gönderen efendiye değil de uşağa bakan; sebeplere mahkum olan zihinler hakkında; zahire, sebebe bakıp da ilmi ve marifeti ondan ilerisine geçmeyen cahildir, nakıstır, aklı kasırdır; yani ilim sahibi değildir. Bu insan sadece zahiri bilen, ötesine geçmeyen noksandır; bakış açısı, yaptığı yorumlar, efendim ulaştığı bilgi noksandır ve aklı da kasır; ne diyelim şeydir; yetersizdir; yani kuşatıcı değildir, dardır aklı; çünkü "akile akil denilmesi"; bu cümleyi çok sevdim arkadaşlar; böyle çok sevdiğim cümleleri oluyor Elmalılı'nın; keşke her seferinde not edebilirsem; bunları bir yerlere not et; "ne mani var" diyeceksiniz, demelisiniz ama işte olmadı; bu da bir nasip meselesi; fişlemek yani şu Elmalılı tefsirini fişleseydim hakikaten; çünkü ikinci üçüncü defadır ben bu yerleri okuyorum; elimde büyük bir malzeme olacaktı herhangi bir konuda konuşurken; "akile akil denilmesi akıbeti görmesi itibarıyla dır"; yani biz akıllı ya ne zaman akıllı deriz? Kimdir akıllı olan? Akıbeti görebilendir. Kalp ile şükür nasıl olur peki? Şu ana kadar sadece dille şükrü anlattı; şükür 3 yolla olur demişti; hiç olmazsa burayı bitirelim; saate bakayım; şükür 3 yolda olur demişti; birincisi lisan ile, ikincisi kalple, üçüncüsü azalarla, cevahir ile; şu ana kadar sadece lisanla şükrü anlattı. Kalp ile şükür; sende olan nimetlerin hepsi zahirde ve batında, harekat ve sekenatındaki menfaatlerin, lezzetlerin cümlesi başkasından değil ancak Allah'tan olduğuna itikadı; daima sağlam bağlanmaktır ki lisanınla şükrün, kalbindeki şükrün tercümanı olur; bir bilinç hali; yani buna bugün biz "farkındalık" falan diyoruz; nimetlerin esas menbaı, kaynağı kim? Sana bunları kim ulaştırıyor? Evet, bunu bu nimetlere ulaşman için bazı vasıtalar var; akıl var, işte kuvvet var, kudret var, çalışma isteği var, çalış veya yahut da isteğin olmasa bile diyorsun ki "mecburum çalışmam lazım bunun böyle olması için" diyorsun; bir kudretin var yani ona güç yetirebiliyorsun o çalışmaya; işte sen ekiyorsun tarlayı; bunları hep sembolik olarak düşünün; sen bir bahçeyi ekiyorsun, güneş çıkıyor işte falan hani şartları takip ediyorsun; ne zaman ekeceğini biliyorsun, ne zaman gübreleyeceğini, sulayacağını, bakımını nasıl yapacağını hepsini yerine getiriyorsun ama kalbinde şükür olan kişi bunların hepsinin arkasında müsebbi; böyle esbab olan Allah olduğunu bilir; sadece şu anlamda değil arkadaşlar; yani biz işte tohum saç, toprağa tohum saç bitmezse toprak utansın mı? Şiir bilgim de çok yetersiz; aslında çok güzel bu kadar uzun lafa gerek bırakmayacak şekilde ifade ediyor şairlerimiz bu bizim anlattıklarımızı arkadaşlar; yani şükür şu değil; "evet ben bütün gereğini yaparım, sonucu Allah yaratır; işte artık işimiz Allah'a kaldı" falan değil; aslında o senin gereğini yaparken kullandığın bütün vasıtalar, başta akıl olmak üzere hepsini de Allah yarattı. Burası da çok önemli arkadaşlar; yani senin içinde çalışma isteği olabilirdi, gücün olmazdı; sen çok güçlü ve çalışma isteği olan biri olurdun, aklın olmazdı; yeterli olmazdı; anlatabiliyor muyum? Yani sadece sonuçta yaratan Allah olduğu için biz şükretmeyiz; o süreç içerisinde kullandığın her şeyi de sana lütfeden Allah Teala; onun için ne diyor? "Sende olan nimetlerin hepsi zahirde ve batında, harekat ve sekenatında; yani harekete geçtiğinde veya durduğunda ki menfaatlerin, lezzetlerin cümlesi; her attığın adım
Tutun da yani her şey için sadece biz başörtü mücadelesini biraz fazla, o da bana göre, o da olması gerektiği gibi değil; doğru yöntemlerle yapmıyoruz ama onu biraz böyle çok öne çıkarıyoruz. Onun dışında arkadaşlar biz her şey için, her şey için yani neden işte? Neden bizim düğünümüze gelmiyorsunuz? Mesela bu çok ciddi bir şeydi yani içkili, alkollü, böyle Allah lanet ediyor arkadaşlar yani diyor o, yani hadis-i şerifte; hadis-i şerifleri kabul etmezseniz hayat daha kolay oluyor tabi, kafanıza göre kitabı yorumlayabiliyorsunuz çünkü. Yani bunu buradan tutun da işte ticaret, iş, meslek, meslek seçimi vesaire. Niye ne var ki şu kurumda çalışmakta neden sakınca olsun? İşte Milli Piyango bileti niye almayalım? Yani her şey bir mücadele idi işte arkadaşlar, bütün azalarının Allah'a itaat etmesi. Şimdi Timurtaş Hoca rahmetle şöyle demişti, beni çok ikna etmişti mesela o; eğer bu beden benim dersen, benim bedenim, bakın bugün bu bizim bile ağzımızdan çıkıyor. Arkadaşlar bu beden benim, bu hayat benim filan diye. Eğer bunu benim, ben bunu istediğim gibi yürütürüm, yönetirim yani hiç kimseye burada borçlu değilim, hiç kimse benim üzerimde hükümran değil, benim hayatım üzerinde dersen; evet, istediğini her şeyi yaparsın ve çok tutarlı olur yani asıl mesele bu beden senin mi? Yani bu el senin mi? Yani tam olarak maliki sen misin bunu değil mi? Bak bunu hiç unutmayalım. Benim de zaman zaman içim burkuluyor, sonuç, bazı sonuçlarla yüzleşince ama biz sonuçlardan sorumlu değiliz. Onun için anlatmamız gerekir bunu ve ben anlatırken en çok, ben en merkezi konumda bu dinden uzaklaşma olur, ibadet yapmama olur, bazı yanlışları müdafaa etme olur, herhangi bir şey olabilir arkadaşlar; hepsinin temelinde şu vardır: Bu hayat senin mi? Bu beden senin mi? Özgür müsün? Yani sınırsız bir şekilde özgürsün burada istediğini yapmakta; yoksa emanet mi? Emanet bilinci sizi bambaşka bir noktaya götürür. Bunu da çok sık hatırlamakta ve birbirimize hatırlatmakta, konuşmakta çok yarar var. Bu hayat Allah'ın emaneti, bize hesap soracak; bu beden Allah'ın bana emaneti, ben bunun sahibi değilim. Hatta işte dövme meselesini çok sorar gençler, şeyi örnek veriyorum, o kadar açık ki benim açımdan konu arkadaşlar, hiç tartışmaya bile gerek yok uzun uzun. Şimdi siz Louvre müzesine gitseniz tamam mı? Gidin yani inşallah Allah hepinize, hepimize o imkanları versin. Gezmek güzeldir; yeryüzüne gezin dolaşın diyor. Ben bir gün dedim ki; yeryüzünde gezin dolaşın, yaratılış nasıl başlamış bakın diye ayet var, bu ayeti kim uygulamış hayatına dedim, böyle durdular; Darwin uygulamış dedi, yaratılışı nasıl başladı gezip dolaşarak, 5 yıl gemilerle denizlerde efendim, ada adada dolaşarak incelemiş, tabii ki o teorisini kuracak. Sen ve ben efendim şey, hangi devre rasyonu bilmiyorum ama sağda gidelim, her bir revanım sağda bağda doğru falan derken o da böyle dolaşmış. Tabii ki onun teorisi hakim olacak dünyada, o çalışmış yani. Şimdi efendim müzesine gittiniz, geldiniz, Mona Lisa'nın karşısına bakıyorsunuz; aa diyorsunuz bu adam herhalde ya vakti olmadı, ya unuttu, ya görmedi yani kaşı yok kadının diyorsunuz, tablodaki kadının ve cebinizden bir kömür parçası veya işte bir kalem neyse işte fırça çıkarıp Mona Lisa tablosuna kaş çiziyorsunuz. Ne yaparlar size arkadaşlar? Halbuki nedir ki o? Yani gerçek mahiyetini düşünelim yani küçümsemiyorum, sakın ha sana desenlerine değersizleştirdiğimi zannetmeyin, örnek veriyorum yani Mona Lisa'ya kaş çizerseniz ne olur? Yani işte kendinize; bu benim bedenim, bunu ben kazandım, sahibi benim, maliki benim diye baktığınızda evet istediğinizi yaparsınız. Ama bu bana emanet diye baktığımızda, sağlık ve zorunlu gerekçeler hariç, şimdi bunun altına 50 tane fetva sorusu sormayın. Fetva sorularına cevap vermeyi giderek azaltıyorum arkadaşlar, özellerden, özelden yazanlar hep bilir. Alo fetvaya sorun lütfen. Çünkü bazı fetvalar kişinin ihtiyaçlarına göredir, özeldir; bazı fetvalar, bilgi değişir, fetva verenlerin sahip olduğu bilgiler değişir, sürekli güncellenmesi gerekir fetvaların; fetva böyle donmuş, durağan bir şey değildir. Evet, İbni Abidin ne demiş, fetvayı hindiye ne demiş? Hepsine de bakılır yani; o fetvayı verenler o kaynaklardaki fetvaları da bilirler ama hayatın geldiği noktayı da bilirler ve karşılarındaki muhatabın içinde bulunduğu durumu da bilirler; bunların hepsini dikkate alarak ona o fetvayı verirler. Dolayısıyla genel olarak arkadaşlar bir sorun yoksa yani benim şu yüzüme, şu elime, şu bedenime herhangi bir, onu onda kalıcı bir değişiklik yapacak şekilde müdahale etmem, Mona Lisa'ya kaş çizmekle kıyaslamanızı tavsiye ediyorum. Bunu anlatabiliyor muyum yani? Yarabbi bu senin eserin ama eksik olmuş, yanlış olmuş, ne bileyim çirkin olmuş deyip müdahale etmek gibi düşünün işte emanet bilinci yani; çocuklarınız emanet, malınız emanet, eviniz barkınız emanet; o zaman insanın onlara bakışı nasıl oluyor arkadaşlar ve şükürü nasıl oluyor? Yani bunların hepsini sana hiç karşılık beklemeden Allah Teala verdi ve ona bir teşekkür etmen gerekiyor; o teşekkür de taatlardır, azaların teşekkürü. O halde Allah'tan iraz bulunan herhangi bir hususta, bir husus var ki onu yaparsan Allah'tan yüz çevirmiş oluyor; uz halktan hiçbirine icabet etmemek lazım gelir. Yani sen insanlardan, yaratılmıştan, halk burada mahlukat anlamında yani yaratılmıştan birinin lafına uyduğunda, mesela bu bir moda olabilir, bu bir akım olabilir vesaire, işte bir influencer olabilir, takip ettiğiniz kişiler olabilir bir şey var yani sizden beklenen bir talep var veya teşvik edilen bir tarz var; o tarzı yaptığınızda Allah'tan uzaklaşmış oluyorsanız bu yapılamaz, bu şükre aykırıdır, Allah'a kulluğa aykırıdır. Yani şöyle yaparım, tamam o zaman sonucuna katlan; şunu da istemiyorlar arkadaşlar, akıl alır gibi değil yani. Mesela ben istediğimi yerim, bana kimse karışamaz; bu beden benim, mal da benim, istediğimi yerim. E tamam o zaman, o zaman 100 kilo olursun. Hayır ben hem istediğimi yiyeceğim hem efendim öyle bir sonuç olmayacak yani; ben hem tatlı terk edeceğim, itaati terk edeceğim, Allah'ın yolundan uzaklaşacağım, Allah'ın sözlerinin benim hayatımda belirleyici olmasını kabul etmeyeceğim hem de sen bana ama bak öyle yaparsan cehennem var, Allah hesap soracak demeyeceksin; niye bana böyle şeyler söylüyorsun, sen benim hayatıma karışamazsın. Karışmıyorum ki arkadaşlar; bu senin hayatına karışmak değil. Bu ne biliyor musun? Ya sen bana yol sordun ama yanlış yol falan; bazıları diyor ki ben sana sordum bunu ki eğer arkadaşlar bir yol kapalıysa ve ben o yolun girişine bu yol kapalı diye tabelalar koymak durumunda değil miyim? İlla her geçen bu yol açık mı diye sorması mı gerekir? Emri bil maruf nehyi ani için arkadaşlar size sorulması gerekmez. Eğer açık, bariz bir hata varsa toplumda bir kötülük varsa onunla mücadele etmeniz gerekir. Hatta şefkatle, saygı ve hürmetle yani şey değil, hükmederek değil, aşağılayarak değil; o öyle bir yetkimiz hiç kimsenin yoktur, Allah'ın kullarını ve baskı da yok. Yani tabii ki seçebilirsin ama sonucunun şu olduğunu söylemem lazım yani. Diyetisyen size baskı yapmaz veya doktor size baskı yapmaz bunu uygulamanız için ama söyler; bunun gibi düşünün. Lata, itaat konusunda harika, isyan konusunda hiçbir mahluka itaat edilmez diyen hadis-i bu yani; bu itaat edilmeyecek kişiler kimler? Nefse, hevaya, iradeye, bir takım tutkulara, isteklere vesaire halka ve diğerlerine şamildir bu istekler. Yani seni Allah'tan uzaklaştıracak olan istekler; nefsinden gelsin, efendim arzularından gelsin, iradenden gelsin, dışarıdan gelsin, senin takım hayallerin, tutkuların olsun hiç fark etmez; seni Allah'a itaatten uzaklaştırıyorsa ona itaat etmemek gerekir; şükür bunu gerektirir. Allah'a taati asıl ve mecbu; yani bütün hayatım buna tabi olacak, benim hayatımın bir tane hedefi var: Allah'a taattir demek ve masivasını, onun dışındaki her şeyi fer ve tabi yani ona tabi; her şey o amaca tabi; asıl amaç Allah'a itaat etmektir gibi böyle yani yaşamak gerekir ki başka türlü yaparsan; cezp var zalim ve Allah'ın hükmünün gayrıyla hakim olmuş olursun. Böyle yapmak, böyle yaşamak gerekir. Bunun dışında bir şekilde yaşarsan yani Allah'ın dinini hevana tabi, doğruyu yanlışı nefsine tabi yaparsan; cezp var zalim ve Allah'ın hükmünün gayrıyla hakim olmuş olursun; romenlem yahhum diyerek bitiriyor. Bu ayeti Maide Suresi 44. ayet diyor ki; her kim Allah'ın indirdikleri ile hükmetmezse feu laiki humul kafirun, işte onlar kafirlerdir diyor. Allah'a sığınıyoruz; kafirle nankörlüğün aynı kökten geldiğini tekrar hatırlatalım; şükürle imanın, şükürsüzlükle küfrün birbirinin tamamlayıcısı, mütemmim olduğunu tekrar hatırlayalım. Efendim sabahınız nur olsun, Allah'a emanet olun. Bugün de bir ayet okuyabildik inşallah bir dahakine diyelim artık böyle haftaya falan file diyemiyorum hayatım biraz karışık; duanızı beklerim, 36. ayetten devam ederiz, Allah'a emanet olun, hayırlı günler.