📱

Get Our Mobile App

Take your business learning on the go!

Download on the App StoreGet it on Google Play

Antik Dönemde Ölüm, Ritüel ve Sayda (Sidon) Nekropolü - İstanbul Arkeoloji Müzeleri: Online Gezi

Arkeo Akademi45:44

Transcription

[müzik] [müzik] Bu ansal giriş kapısından da girdiğimiz gördüğünüz gibi nasıl sizi 19. yüzyılda müzeye girdiğiniz zaman tanrı bes karşılıyorsa bugün de müzeye girdiğiniz zaman tanrı bes sizi karşılıyor.

Besi de biraz açıklayayım size. Tanrı bes aslında Mısır'ın birinci dereceden önemli olmayan, ikinci dereceden önemli olan tanrılarından bir tanesi. Bu bir karışık yaratık. Yani biraz insana benziyor ama biraz da bir hayvansal kısımları da var. Sivri dişleri vardır mesela. Boynuzları vardır. Biraz da kaba saba tanrı besnağı olmaz. telleri olur, muskaları olur. Yani amuletleri olur. Takabileceğiniz koruyucu tanrıdır. Yardım isteyeceğiniz koruyucu tanrıdır. Özellikle tapınakların girişinde stilinin olması tapınağı korumak. Hani Medusa gibi düşünebilirsiniz yani Mısır için. Ya da Mısır'da mesela bazı tapınakların sunlarının üzerindeki boşluklarda tanrı bes görebilirsiniz. Yine tapınağı korumak için. Ama özellikle lausra kadınların, hamile kadınların yani koruyucusu olması nedeniyle yatak başlarında da bir kabartma olarak tanrıb bes yapılabiliyor. Bunu da söylemiş olayım. Bu diğer örnekleri PowerPoint'e döndüğümüz zaman göstereceğim.

Bu ek bina yani 3üncü kısımda yapılan binayı sonlandırıp idon nekropolüne girdiğimiz anda Osman Hamdi zamanında yapılan jirinci döneminde yapılan kısmı görüyoruz. Burada kesintisiz olarak Sidon ya da Sren bulunuyla karşılaşıyoruz. Ben buranın en sonuna gideceğim. En sondan buraya doğru dönerek sizinle bu geziyi yapmak istiyorum. O yüzden atlıyorum.

Şimdi bu salonun kendisi dedik ya Osman'in son zamanlarında kazdığı Lagina'da kate tapınağı var ve magnezya var diye. Buradaki kabartmalar işte bunlarla ilişkili. Ben bunları da atlıyorum. Size hikayesi olan başka bir şey göstermek istiyorum.

Şimdi şurada bir late var. Gördüğünüz gibi bir damarra bir lat. Bunun şimdi görselini atlayacağım ve slayt üzerinden devam edeceğim. Sidamarı Lahti'nin şöyle bir hikayesi var. Bugün o kadar büyük bir lait ki, o kadar büyük yer kaplayan bir lait ki şöyle bir hani müze personeli de konuştuğunuz zaman onlar da benzer şeyi söylerler. Biraz kize etme durumu da var. Müzeyi bu lahtin üzerine inşa ettiler diye yani ilk önce lahti koydular üzerine müzeyi inşa ettiler diye bir hikayesi var. Onun dışında bir hikayesi daha var. Bulunduğu Sidemare Antik Kentinden dolayı Sidemare tipi olarak isimlendirilmiş bir lait. Burada bir kısa kenarını görüyoruz. Karşıdan bir uzun kenarına olan kısmı size alacağım. Burada da uzun kenarını görüyoruz. Bu milattan sonra 3. yüzyıla tarihlenen bir lait. Ama asıl olayı şu aslında. Ortada sütunlar var ve sütunlar arasında sahnelenmeler var. Yani biz laitleri deolojik olarak, bezeme olarak birbirinden ayırıyoruz. Bu laikli olanlardan bir tanesi işte şunu söylemeye çalışıyorum. Buradaki gördüğünüz gibi arkada sütunlar var. Sanki mimari bir yapı varmış gibi. Bu mimari yapı sahnede ya da insanları birbirinden ayırıyor gibi. Burada insanlar yerleştirilmişler gibi. Bu bulunduğu zaman o kadar büyük ki ve o kadar ağır ki sığmıyor. Yani nasıl getireceklerini bilemiyorlar. Nasıl getireceklerine bir çözüm bulamıyorlar. Tren yoluyla getirelim diyorlar. Vagona koymak istiyorlar. Vagona sığmıyor. Ben bunun işte size siyah beyaz fotoğraflarını göstermeye çalışacağım. O yüzden vagonun kendisini tamamen kırıyorlar. Sadece alttaki taşıma kısmını tutuyorlar. Bunu da onun üzerine yerleştiriyorlar. İlk önce bu şekilde Konya civarından Karaman'dan İstanbul'a doğru geliyor. Sonra mandalarla müzeye doğru geçiriyorlar. En zorlandıkları noktalardan bir tanesi Osman Hamdi yokuş. Hakikaten yokuş olduğu için oradan yukarı doğru çıkarmak. Oradan yukarı doğru çıkartıyorlar ve müzeyi de zaten inşa sürecinde o sırada bunu buraya koyuyorlar. Üzerinde müzeyi inşa ediyorlar diye bir hikayesi var.

Bunun lahtin kendisine bakacak olursak tipik Roma lahti kapak kısmında av sahneleri görüyoruz. kendisine de baktığımız zaman mezar sahibinin kendisi filozof gibi betimlenmiş. Bir tabule gibi bir şeye oturmuş. Elinde bir rulo var. Yanında ve arkasında karısıyla belki de kızı olabilecek figür var. İki çıprak figür. Çıprak olmalarından anlıyoruz ki bunlar iki tane tanrısal figür. O yüzden diyosorlar dediğimiz Zeus'un oğulları olan iki tane figür var. Onlar olabileceği düşünülen iki figürle karşılaşıyor. Bir diğer kenarına baktığımız zaman gördüğünüz gibi çok böyle derin matkap işçiliği de işlenmiş bir eser. Bu bir kapul figürü var. Bu laikitlerin birçoğunda vardır. Hani bir eşik ölüm eşik olmasından dolayı öteki dünyaya geçiş olduğu için kapı gürü yapılır. Aynı zamanda bunlar tapınak gibi, ev gibi gerçekten laiklerin kendisi mekansal bir şeyin küçük bir taklidi gibi yapıldığı için o yüzden kapıda koyulur bunlara. Bu bir ölü yemeği. Ölü yemeğinde şöyle bir adet var. Ölünün kendisi bu yemeği düzenleyecek olan kişi hani ölü yemeğinde. O yüzden ölünün kendisi burada kuvvetli muhtemelen hanımını görüyoruz. Burada da bir sehpa üzerinden yemekleri görüyoruz. Şurada da yine bir av sahnesi görüyoruz. Şurada hayvanları görüyorsunuz yerde. İşte köpekler ava eşlik eden hayvanları görüyorsunuz. Ve burada da bir harf sahnesi görüyoruz. Kapağına baktığımız zaman kapağında yatar pozisyonda iki figür görüyoruz. Adamın kendisiyle onun eşini aslında bunlar ama başları yok. Burada bir eros. Burada da bir eros görüyoruz. Tipik bir light biçimi.

Bir de şöyle bir hikayesi var. Bu henüz tam olarak keşfedilmeden önce herhalde belli bir kısmı toprak üstünde. Bu kısmını dönemin İngiliz devlet yetkilileri gidiyor fark ediyor ve bu kısmı kırıyor. Buradaki Erosbaşı'ı alıyor. Bu Erosbaşı İngiltere'ye gidiyor. Uzun yıllar İngiltere'de kaldı. Oran Albert Müzeum var İngiltere'de. Oradaydı. 2002 yılında büyük davalar ve süreçler neticesinde teslim edildi. Başk yerine yerleştirildi. Bugün yerinde orijinal yerinde bu baş duruyor.

Bu noktada Tanrı Beslenin bahsetti. Mısır'dan bir stel kabartması, bir tapınağın giriş stel kabartması görüyoruz. Bu şekilde ifade ediliyor. Bu Mısır tanrısının daha geniş coğrafyaya özellikle Anadolu'ya yayılması deminki gördüğümüz buluntu, müzdedeki gördüğümüz buluntu Mısır buluntusu ama biz Anadolu'da da buluntularını görüyoruz. Özellikle Perslerin Mısır'ı işgalinden sonra milattan önce 6. yüzyıldan sonra besin daha geniş coğrafyalarda yayıldığını görüyoruz. İki nedeni var. İşte Laluso kadınlarının koruyucusu olması bir de yolcuların koruyucusu olması. kuvvetli muhtemelen bundan dolayı deminki gördüğümüz Sidemara Lahti'nin döneminde taşımasıyla ilişkin bakın gördüğünüz gibi büyük bir tekerlek var. Burası aslında bir tren hattı. Bu tren hattının üzerine vagona sığmadığı için laik bu şekilde bir çözüm bulmuşlar ve 32 ton dünyanın en büyük ve en ağır laikitlerinden bir tanesi olarak belgelenmiş. Demin arka yüzündeki gördüğümüz kısım burada daha iyi görünüyor. Gördüğünüz gibi av sahnesi dedim ama aslan daha net gözüküyor. Burada bir muhtemelen bir geyik var. Kuvvet de muhtemelen burada bir yaban domuz olacak. Burada da köpekler görüyoruz. bir avhnesi görüyoruz. Bunlar elitlerin yaşamında kendilerinin nasıl ifade edilmesini istediklerine ilişkin betimlemeler. O yüzden çoğunlukla ziyafet sahnesi, av sahnesi gibi şeylerle betimlemelerle karşımıza çıkıyor. Ön yüzünü deminki gördüğümüz gibi kişinin kendisi oturur halde tekerleği şurada görüyorsunuz. Tren rayını da görüyorsunuz. Dios kurlar ve kişinin kendisini burada görüyoruz. Tam bulunduğu yerde Karaman'nin Ayrancı ilçesi ambar köyünden çıkan bir lait. Sol taraftaki şu baş eksik normalde. Bunu da size detaylandırayım. 1882 yılında İngiliz konsolos Charles Wilson kırıyor İngiltere'ye götürüyor. Koleksiyonerlik faaliyetinde bulunuyor adam aslında ama el değiştiriyor. En son Londra'da Victoria and Albert müzesinde biliyor. Uzun uğraşlar sonucunda önemli heykel uzmanı hocaların raporları sonucunda bunun parçası olduğu ispatlanıp teslim ediliyor ve yerine yerleştiriliyor.

Bu çok tipik gördüğümüz laik biçimi olduğunu söylemiştim. İşte bu gördüğünüz gibi yine sütunlu. Şunlar da sahne birbirinden ayrılmış. Kapağında ter pozisyonunda yani kıyafet pozisyonunda iki figürün olduğu yine erosların olduğu bir figür. Buu Antalya Müzesinden ve pergi buluntularından bir tanesi aslında bu. Şimdi biz bu mezarlarla ilişkili şunu bilebiliyoruz ki bunlar çoğunlukla tek mezar olmuyorlar. Bunlar karı koca gibi ya da daha geniş aile gibi aile mezarları oluyorlar. Uygulamada şöyle oluyor. Kişi içine hediye edilir beraber yatırılıyor. Toprak yok içinde. İçi boş. Ondan sonra belli bir süre geçtikten sonra içine gömülmesi gereken bir diğer kişi öldükten sonra önceki ölen kişinin kemikleri bir yere toplanıyor. Lit içinde bir yere diğer kişi yatırılıyor şeklinde toplu gömeği yapılan şeyler bunlar. Kimin içine gömülebileceğine ilişkin de laitin bir yerine mesela burada şuraya yazdırılmış durumda. Yazdırıldığını görüyoruz. Çoğunlukla şöyle oluyor. İşte ben çocuklarım şunlar, kuzenim bilmem kim, dayım bilmem kim buna gömülsün şeklinde. Ama bu Antalya örneği çok ilginç. O yüzden paylaşmak istiyorum. Buradaki örnekte yazıtlıdaki gördüğünüz gibi kadın sadece kendisinin gömülmesini istiyor ve kimsenin de gömülmesini istemiyor. Öldükten sonra hemen de kapatılmasını ve mühürlenmesini istiyor Lahti. Uygulamada da gördüğünüz gibi kendisinin port özelliklerini belirtilecek şekilde kendisi betimlenmiş ama eşi olacak kişinin gördüğünüz gibi yarım bırakılmış. Biz buradan iki şey anlayabiliyoruz. Bir tanesi bu laitlerin aslında önceden hazırlanmış ve kişi kimse onun siparişinden sonra portre özelliklerini, yüz gibi yerlerin onun kişilik özelliklerinin yansıtılacak şekilde betimlendiği yani lahtin tamamının yapıldığı kapak için konuşuyorum. Ondan sonra ben istediğim zaman yüzünü benim gibi yaptığını görüyoruz. Ama bu durumda da görüyoruz ki artık bu adam bu kadını ne yaptıysa kadın bu adamın yanına gömülmesini istememiş ve hatta tasvir özelliklerine bile yapılmasına izin vermemiş. Böyle ilginç tekil örneklerden bir tanesi bugün Antalya'ya gittiğimiz zaman göremezsiniz. Çünkü Antalya arkeoloji Müzesi yıkıldı. Yeni müze yapılması için inşaat halinde buradan sonra Osman Hamdi döneminde yapılan kazılardan ortaya çıkan eserlere geleceğiz. Bunlar Tayda, Sidon'un nekropolünden bulunan eserler. Yani müzenin bu ikinci olan inşa edilen kısmından bu kanattan çıkıp birinci inşa edilen kısma doğru gidiyorum. Birinci katın en sonunda gördüğünüz gibi mimari buluntular var. Osman Hamdi Zaman'dan kazılmış ve ortaya çıkmış mimari eserler var. Mimari eserlerle sayda eserleri alasında kalan kısımda isa gördüğünüz gibi antik dönem ölüm kültüne ilişkin değişik dönemlerde yapılmış farklı üsluplarda olan mezar yapıları ve laikler var. Onları ben atlıyorum. Hayda nekropolü buluntularına değinmek istiyorum.

Sayda Nekropolin buluntularının olduğu salona girdik. İlk karşımıza bu salondaki en sondaki eser Ağlayan Kadınlar Lahti. Müzenin cephe mimarisi konusunda aslında birazcık bahsetmiştik. Bunu detaylandırmak istiyorum ben size. İlk önce buradaki yapılan çizimlerde bunun nasıl bir yerde bulunduğunu görüyoruz. Bunlar Sayda ya da Sidon kentinde bir hipoje dediğimiz yani insanlar tarafından kayaya oyulmuş yeraltı mekanları, odaları yani mağara, doğal oluşum. Bunlar insanlar tarafından mağaraymış gibi oyulmuş odalar. Bu odalara bu laitler koyuluyor. Bu sayede bu laitlerin kendisi gizli odalarda bulundukları için 19. yüzyıla kadar keşfedilmemiş halde kalıyor. Sidon'da aslında daha önce kazılar yapılıyorlar. Bu yaptıkları kazılarda Fransızlar çeşitli laik buluyorlar. Ama bu mekanları İskender Latin'in ağlayan kadınlar lahtinin bulunduğu kısmı bulamıyorlar. Osman oradaki vali general yönetici kimse ondan telgraf alınıyor. Biz burada böyle böyle bir şey bulduk. Osman bu haberi aldıktan sonra diyor ki durun ben geliyorum atlıyor hemen gidiyor ve orada arkeolojik kazılara başlıyor. Oradaki arkeolojik kazılar neticesinde bunlar ortaya çıkartılıyor. Böyle bir yerde kurulması sayesinde bu eserleri biz kondisyonunun iyi olduğunu aynı zamanda renkli olduğunu görüyoruz. Burada çok renkleri anlaşılmıyor da kendi lahtinde daha da belli. Fotoğraflardan bakarız. Şimdi renkli olduğunu görüyoruz. Bu noktada bilmeyenler için şöyle bir şeye dikkatinizi çekeyim. Antik dönemde gördüğünüz her şey renkli. Bütün tapınaklar, bütün heykeller, bütün laikitler falan hepsi renkli. Hepsini boyuyorlar. Boyamadıkları hiçbir şey yok. Ve öyle renklere boyuyorlar ki kırmızı, sarı böyle cırtlak renklere boyuyorlar. Böyle sır çadır gibi rengarenk bir dünya aslında. Antik dönem bizim bugünkü algıladığımız gibi böyle sarf donuk mermer beyazlığına sahip bir dönem değil. Bunların o yüzden hepsini böyle renkli olarak hayal etmeniz lazım.

Bu lahtin kendisine bakacak olursak gördüğünüz gibi yine sütunlar var. Bunlar arasında bir korkuluk yapılmış. Yani bir parapet var. Bu parapete bazen bu soldaki gördüğünüz gibi bazen önde duran, üçüncüde gördüğünüz gibi önde duran ama ikinci ile beşincide gördüğünüz gibi bu parapete bazen oturan yaslanan kadınlar görüyoruz. Ve bu kadınların hepsi yas biçiminde. Neden yas biçiminde olduğunu anlamamız için ilk önce antik dönem ölüm kültünün ne olduğunu bilmemiz lazım. Bu yüzden size birazcık antik dönemdeki ölüm kültünü anlatacağım.

Şimdi bu noktada biz bugün antropolojik olarak ölüm kültünü üç aşamaya ayırıyoruz. aşamalardan iyi ki ayrışma yani ölen kişinin dünyadan ayrışmasını sebebiyet verecek ritüelleri yap. Bu ritüel kavramları dini teolojik bakış açısında çok önemli. Eğer ritüel yapılmazsa herhangi bir dini uygulamada ritüel yapılmazsa dünyanın düzenini devamlılığını sekteye uğratmış oluyorsun. Bozmuş oluyorsun. O yüzden bu ritüelleri de gerçekleştirirsin ki kaos değil düzenin kendisinin devam etmesini sağlaman gerekiyor. Ayrışma noktasında Antik Yunan'daki karşılığı bize protesis aşaması ve ekfora aşaması olarak karşımıza çıkıyor. İkinci aşama ise antropolojik olarak eşik yani ölen kişinin farklı bir statüye sahip olması durumu. Üçüncü kısımsa bütünleşme. Bu kısımların hepsinin antik dönemde nasıl olduğunu size şimdi tek tek açıklamaya çalışacağım ki biz buitlerin neden böyle olduğunu anlayabilelim.

Birinci aşama olan protesiste hazırlık ve alat aşaması. Aslında ilk önce beden evin içinde bir kline dediğimiz bir sedir veya divan diyebileceğiniz bir mobilyaya yatırılıyor. Bu sedir aynı zamanda bu insanların günlük hayatlarında uyumak için, yemek yemek için kullandıkları mobilyanın kendisi. Ve bu noktada ilk önce kadınlar tarafından beden yıkanıyor. Mühür dediğimiz yağla da ovuluyor. Sonra da kefene sarılıyor. Sonra yaklaşık 3 gün boyunca bedenin kendisi tehşir ediliyor, sergileniyor. Çünkü ölüp ölmediği şimdi dostu var, düşmanı var. Büyük hastaya mı gitti? birisi mi yaraladı falan hani teşir ediliyor. O yüzden bu aşama yapılıyor. Sonraki aşamaya baktığımız zaman bunları sonra biraz daha detaylandıracağım. Ekfora yani deminki gördüğümüz antropolojik olarak birinci aşamanın içindeyiz hara. Ekfora aşamasına geliyoruz. Beden ölmüş kişinin bedeni evden çıkartılıyor. Şafaktan önce yeni gün doğmadan önce mezarlığa götürülüyor. Bu sıralarda da yaslıyor. Kadınlar tarafından yaslıyor. Son aşamaya baktığımız zaman bu aşamada ise ölünün arkasında yemek yendiğini görüyoruz. İşte bu ölünün yemeğini düzenleyen kişinin ev sahibi aslında ölünün kendisi olarak düşünülüyor. Bu yüzden laiplerde de ziyafet sahnesiyle karşılaşıyoruz ve 39 gün ve her yıl bir kere olmak üzere periyodik olarak da yemek yapılıyor. 3üncü günün sembolik bir anlamı var. 9 günili yaz süresinin sonlanmasıyla ilgili, yaz süresinin dolmasıyla ilgili. O yüzden 9 gün bu aşamaları tek tek baktığımız zamansa şöyle bir şeyle karşılaşıyor. Ruhun kendisinin varlığı biliniyor antik dönemde. Buna bir süke deniyor. Buoloji syke dediğimiz kavramın bugün isimlendirdiğimiz kavramın temeli bu antik Yunancaya dayanıyor. Antik Yunan düşüncesinde ölüm anında ruhun kendisi yani psikenin kendisi bedeni terk ediyor. Yeraltı dünyası dediğimiz öteki dünya dediğimiz Hades'in karanlık dünyasına gidiyor. Ben bu mitolojik boyutunu birazdan açıklayacağım size. Bu geçiş içinde ruhun huzura ermesi için yaşayanların gerçekleştirilmesi gereken ritüeller var. Bunlar eksiksiz yerine getirildiği zaman ruh huzuru buluyor yoksa musallat oluyor. O yüzden bunları da yapmaları gerektiğine inanıyorlar.

Bu tasvirli sanat eserinde gördüğünüz 6. yüzyıl eserinde beden klininin üzerine bu mobilyanın üzerine yatırılmış. Altında bakın bir döşek var. Çevresinde kadınlar var. Kadınların bir kısmı da saçını başını tutar halde yapılmış. Bunun neden böyle olduğunu birazdan detaylandıracağım size. Yine benzer şekilde bir lehva, pünaks dediğimiz şey lehva. 6. yüzyıl lehvhasında yine bir kline üzerinde bedenin kendisini yatırıldığını, kadınların saçını başını tuttuğunu, üye olduğunu görüyoruz. Çünkü bu kısmı okuyayım size. Ölüm gerçekleştiği anda hane halkı kirli olarak kabul ediliyor. Bu kirlilikten dışarıya çıkabilmesi için, aşabilmesi için çeşitli ritüelleri yapması gerekiyor. Bunlar arasında ünün gözlerinin kapanması yani kapatma eylemi ve ağzının kapatması. Bunu hakikaten bazı tasik sanat eserlerinde ağız bağla bağladıklarını görüyoruz. Bağlaması gerekiyor. Bu böyle atalar türküne kadar devam eden bir uygulama olabilir. Yani ağzını bağla ki konuşmasın. konuşup da kötü sözler söyleyip de geride kalanları şey yapmasın, etkilemesin diye bir durumdan kaynaklanıyor olabilir. Bu durumun kendisine baktığımız zaman kadınlar tarafından bedenin kendisi yıkılanıyorle yağlanıyor, temizleniyor. Öteki dünyaya geçişin boyutlarından bir tanesi olan bir boyut beyaz ketene sarılıyor. Yani bir kefene sarılıyor. Ölüm evliliği gibi düşünün. Hani beyazlara bir gerinlik gibi beyazlara sarılması gibi yeni bir hazırlanan beden evin Andron dediğimiz odasında yani erkeklerin olduğunu. Bunu açıklayacağım. onun ne olduğunu daha sonra ziyafet üzerinden odasını veya avluda teşir ediyor. Ayakları kapıya bakacak şekilde yani gidiş istikametine bakmak zorunda. 3 gün boyunca burada kalıyor. Ayaklarının kapıya bakıyor olması da aslında çıkış yönünde hani ruhun gideceği yönü göstermesiyle ilgili. Bu aşama protesis aşamasını sergileme aşaması. Bu kısımda dedim de dediğim gibi insanlar gelip kişinin bir zarar gördüğü mü nasıl öldüğünü gerçekten öldüğünü kendi gözleriyle görmüş oluyorlar. Bu kısım sırasında da ölü için ılar yıkılıyor, yaslar tutuyor. Yasların nedeni eğer bir ölünün arkasından ne kadar yas tutarsanız o ölünün ruhu için o kadar iyi olduğuna inanılıyor. O yüzden kadınlar işte saçlarını başlarını yolayacak şekilde ağıtlar yakıyor. Bu ağıtlarda dedem beni bıraktın gittin bize kim bakacak? Halimiz ne olacak gibi bir ağıtlar. Çok hani aşina olduğumuz, tanıdığımız ağıtlar aslında bunlar kadınlar tarafından yapılıyor. Bazı durumlarda bunu anne halkından kadınlar da yapabiliyor. Bazı durumlarda özellikle zenginlerin bunu para karşılığında satın aldığını da biliyoruz bu hizmetin. Çünkü ölünün ruhu için iyi gelecek olacağı bu şeyi eğer zenginseniz daha fazla kadın ve daha fazla çığlık ortaya çıkması için bir hizmet olarak satın da alabiliyorsunuz. Ama milattan önce 6. yüzyılda Atina'da bu öyle boyutlara varıyor ki burada bir yasa koyucu, bir yönetici Solon diye bir adam var. sınırlıyor bu eylemleri ve yasaklıyor. Solon yasalarını böyle bir sınırlama ve yasak görüyoruz. Biz bu yüzden bazı ölümle ilişkilendirilen objelerde kadınların saçlarını tutarken görüyoruz. Aslında bu saçlarını yolma, ağı sırasındaki saçlarını yolma hareketlerinin donmuş bir anı olarak karşımıza çıkıyor. Bu noktada da ağlayan kadınlarındaki gördüğümüz ağlayan kadınlar protesistanesinde ölünün arkasından yas tutan hatunlar, kadınlar olarak karşımıza çıktığını anlayabiliyoruz.

Ekforo aşaması dedik. Ekforo aşamasında beden 3 günün ardından defnedileceği yere götürülecek. Bu defnedileceği yere götürülme sırasında da iki tane uygulama var. Bir arabayla taşınabiliyor. Eğer zengin ve varlık işseniz arabayla taşınabiliyor. Ki bu yukarıdaki tasvirli sanat eserinde geometrik dönem gördüğünüz gibi beden yatırılmış. Yeni bir klini üzerinde altında at arabası var. İki tane at çekiyor. Arkada kadınlar saçlarını tutmuş yoluyorlar. Üstte kadınlar saçlarını tutmuş yoluyorlar. Bağırıyorlar, ağlıyorlar. Eğer o kadar zengin değilseniz bizim bugünkü bildiğimiz şekilde herkesin bir el verip omuzları alıp hep beraber omuzlar üzerinde defnedileceği alana doğru götürüldüğünü görüyoruz. Egoranın sahnesinde. Bu saniyede bakacak olursak tabutun kendisinin şurada iki tane mezar kazıcısı var kuvvette muhtemelen mezar kazıcısı tabut aşağıdan işte çukurun içinden ellerini uzattıklarını görüyoruz. Definden sonra bu defin yakarak da olabilir, gömerek de olabilir. Dönem dönem yakmak ön plana çıkıyor. Dönem dönem gömmek ön plana çıkıyor. Bunun herhangi bir bölge, kültürle ilişkili bir durumu yok. zamana göre bu değişebiliyor. Definden sonra ise periipnon denilen ölü yemeği yeniyor. Bu ölü yemeğinde inanç şu ki kişi ölen kişi bu yemeğin ev sahibi olduğuna inanılıyor. 3üncü günden sonra bir yemek daha 9 gün yaz sonunun sonunda bir yemek daha yapılıyor. Yılda bir kez ölü ammak için toplu halde yapılan bir amma ritüeli, amma uygulaması var. Yılda bir kez de ölüler yine yemek ziyafet eşliğinde anıldıklarını görüyoruz.

Peki işin sembolik boyutu ne? Dini boyutu ne? Dini boyutuna durum şöyle. Beden, ruh bedenden çıktığı zaman bunu kanatlı şekilde de gösterebiliyorlar. Böyle bir yanan şey üzerinden tüten bir duman gibi de gösterebiliyorlar. Ya da gördüğünüz gibi direkt betimleme de yapabiliyorlar. Bedenin kendisinden ruh ayrılıyor. Ruh çıkıyor. Ruh öteki dünyanın kapısına gitmek istiyor. Öteki dünyaya geçişi ağlamak istiyor. Ama öteki dünyanın girişinin biz nerede olduğunu bilmiyoruz. Yaşayanlar bunu bilmiyor. Bunu bilen bir kişi var. O da Hermes. Tanrıların habercisi olan Hermes. Hermes o yüzden ruhu alıyor. Öteki dünyanın kapısına getiriyor. Burada bir nehir var. Stix dediğimiz bir nehir var. Bu nehirde eğer ıslanırsa ruh hayatta yaşadığı her şeyi unutacağı için başına gelebilecek en kötü şey gelecek. Bu yüzden ıslanmaması lazım ama nehir öyle büyük bir nehir ki buraya da ıslanmadan geçmek imkansız. Bu yüzden burada çalışan yaşlı bir kayıkçı var. Bu da Karon. Bu Karon bedenleri geçiriyor ama böyle beleşe geçirmiyor. Bir para istiyor. Bir sikke istiyor. Bu istediği sikke neticesinde ölülerin her zaman ya gözlerinin üzerine veya ağızlarının üzerine gerçek bir para karon mangı denir buna. Bırakıldığını biliyoruz biz. Bazı uygulamalarda mesela Kübra'da böyle uygulamalar var. Roma dönemi yazında böyle uygulamalar var. Gerçekten tam bir madeni para değil. Pişmiş topraktan göz şeklin yani gözün fiziksel gibi böyle dış bükey yapılmış bir eee pişmiş toprak kapatacak bir şey. Bunun etrafına çok incik bir altın döküldüğünü görüyoruz. Böyle uygulamalar da var. Ruh mangırı karon'a veriyor. Karon onu Nehrin karşısına geçiriyor. Nehrin karşısına geçirdiği zaman ölü artık ölülerin ülkesinde olmuş oluyor. Ölüler ülkesi nasıl bir yer? Ölüler ülkesi bir mağaranın dibi gibi karanlık, soğuk, yaşamsız bir yer. Aslında bu şeye çok benzer. O yüzden Dantenin ilahi komedyasındaki cehennem kavramına çok benzer. Kişi cennet cehennem gibi bir kavram yok. O yüzden herkesin gittiği yer aynı bir yer. O zaman bu insanlar neden iyilik yapıyor diye bir soru soracak olursanız hani biz de aynı algıda yaşamıyoruz ya. Biz de yeni şeyde bir cennet bir ödüllendirme gibi bir şey var ve ödüllendirme yoksa bunlar niye iyilik yapıyor? Bunlarda şan şöhret çok önemli. Ve bu şan şöyle bireysel değil aileye ait bir şey. Yani siz bir iyilik yaptığınız zaman o aileye iyilik yapacak. Mesela hukuk sistemi de öyle. Da baktığınız zaman mesela yargılandığınız şey o olayın kendisi değil. Genel olarak nasıl tepkiler verdiğiniz olaylara. Yani mesela bir bu çalındı ya bunu kim çaldı? İşte Ozan çaldı. Ozan bunu bu durumda çalmış olup olamayacağı değil. Ozan'ın bugüne kadar öyle bir faaliyette bulunamayacağı gibi bir bakış açısı var. Bu yüzden iyilik dediğimiz şey de aslında o ailenin şanı şöhreti olduğu için ki gördüğünüz gibi mezarlar bile aile mezarları olduğu için iyilik yapmaya ya da erdemli davranmaya insanlar devam ediyor.

Şimdi ağlayan kadınlar lahtine gelecek olursak ağlayan kadınlar lahtinde demin de bahsettiğim gibi Osmanlı tarafından sade Sidon nekropolünde bulunuyor. Bu nekropolde bulunan laikin hepsi milattan önce 4. yüzyıl kabaca yani hepsi Helenistik dönem. Bu yüzden son bundan sonra elin sık dönem olduğunu söylemeyeceğim ama birbirinden farklı üsluplar var. Buradaki örnekte de gördüğünüz gibi bu kadınlar işte ya arasındaki korkuluğa, parapete yaslanmış durumdalar ya da önde durmuş haldeler. Hepsinde de farklı bir üzü ifadesiyle bir yas halinde olduğunu görüyoruz. Kısa kenarına da baktığımız zaman kısa kenarında üçgen alınır. Tepe akroteri, bitkisel yan akroterleri sfeng halinde. Ama bu spenks farklı bir spengs. Bizim Yunanlılardan tanıdığımız şekilde bir spengks değil. kadınsal özelliklerini daha az gördüğümüz ama yine de kadın olan bir sfeng. Çünkü doğulu persli bir sfeng bu. Bir sfenks görüyoruz. Yani bir tapınak alınlığı gibi. Burada da dantil motiflerini görüyoruz. Alt tarafta yine avsaneleri var. Yaban domuzu geyik avsaneleri. Üst tarafta tamamen farklı bir şey var. Onu anlatacağım şimdi size. Bu diğer yüzü gördüğünüz gibi her kadının mahkem ve yaz hali birbirinden farklı. Başını eğen gözyaşlarını silen var. Hepsi farklı bir şekilde yapıldığını görüyoruz. Ama şöyle bir durum daha var. Helenistik dönem dediğimiz dönem doğuyla batının birbirine eklendiği, denk geldiği bir dönem. Yani İskender'in fethi hareketleriyle beraber sadece İskender doğuyu ele geçirmiyor. Aynı zamanda iki kültür birbirine kaynaşıyor. Doğuyla Yunan diliyle batın şey batıyla Yunanili doğunun öğelerinin birbirine iç içe geçtiğini görüyoruz. Burada da bunun çok güzel bir örneğini görüyoruz. baktığımız zaman kadınlar, kadınların kıyafeti aşağıdaki alanı tüm başlıkları batılı spinx ve kapağın başındaki şeylere baktığımız zaman doğu bunlardan bir tanesi yüksek başlıklı ve kadınsal öğenleri de daha geri plananda olan spenks'in kendisi. Diğeri de şuradaki gördüğünüz sahne. Buradaki gördüğünüz sahnede işte sağ taraftan başlarsak atlar, atları koşturan insanlar. Dörtlü at arabaları. Bu at arabalarının arkasında şuraya gelen kişinin de dörtlü bir at arabası. at arabasının üzerinde bir sanduka görüyoruz. Bu perslilerin mezar naşını hani defne tanışma biçimi. Biz demin Yunan eserlerinde gördük ya baş işte atlara doğru ayak ucu dışarıya doğru geliyordu. Yani bugünkü cenazeyi nasıl taşıyorsak öyle taşıyorlar ama Persler böyle taşımıyorlar. Persler yatay koyuyorlar. Neden öyle yaptıklarını bilmiyoruz ama öyle yaptıklarını biliyoruz. Burada da yatay halde konulmuş halde. Bakın spengs daha yakından burada da görünüyor. Biz bunu sadece ağlayan kadınlarda görmüyoruz. Bu uygulamayı görebildiğimiz başka yerler de var. Mesela bugün Elmalı, Antalya Elmalı'da olan çevrede bulunmuş Pers dönemine ilişkin tümünü içindeki süslemelerde ya da Tatarlı tümünü süslemelerinde yine benzer şekilde cenaze alayının da tabutun yatay olarak taşındığını görebiliyoruz. Ki yine İstanbul arkeolojim üzerinde size göstereceğim Dasküon buluntularında yine yatay halde taşındığını görüyoruz. Yani bunun bir modelini çıkaracak olursak böyle bir model karşımıza çıkıyor. Neden yaptıklarını bilmiyoruz ama Perseneği olarak karşımıza çıktığını iyi biliyoruz. Bu noktada da Lteğımız zaman gördüğünüz gibi Pers geleneğiyle Yunan geleneğinin birbirine karıştırılmış halini görüyoruz. Bu hem tarih olarak bu döneme denk geldiğinden yani Helenistik dönem olmasından hem de Henike gibi aslında demir çağından itibaren kültürleri birbirine karışmasına izin verecek bir yerden bulunmasıyla ilişkili.

Ağlayan Kadınlar lahtiyle aynı yerden bulunmuş diğer bir lait olan İskender lahtini görmeden önce şuradaki duvar konusunu size göstereyim. Buradaki canlandırma çizimler aslında bunlar. Bu canlandırma çizimlerde Osman Hamdi'yi burada görüyoruz. Osman'in komut vererek işte mandalar eşliğinde laikitleri bu hipojeden yani yeraltı odalarından ray döşettirip nasıl dışarı çıkarttığını bize gösteriyor. İskender lahti dediğimiz bu layık aslında iskenderin lahti değil. Bu kısımda alt sahnesi görüyoruz. Bu fizde bu cephede asma yaprakları var. Üzümler var. Çatısını görüyorsunuz. Bir bu tarafa doğru geleceğim. Yine üçgen alınlı yine bir tapınak gibi. Burada bir savaş sahnesi görüyoruz. Şu üçgen alanının betimi gösteriyor gördüğünüz gibi. Yani bu kendi orijinali gördüğünüz gibi renkli dere iyi korunmuş durumda. Burada yine bir savaş sahnesi görüyoruz. Şurada yine bir savaş sahnesi görüyoruz. Biz tam olarak kimin ne ait olduğunu bilmiyoruz ama bu sağ tarafta bir figür var. Şuradaki baştından gördüğünüz figür. Atı havaya doğru kalkmış. Bu dönemin de burada yerel yönetici olan ve İskenderli ISos savaşı'na katılmış olan Abdolonimos olduğu düşünülüyor. O yüzden bu Lahtin Abdolinimus'a ait olduğuna ilişkin bir görüş var. Ancak neden İskender Lahti olarak isimlendiriyor? Nedeni şu. Şurada o kişiyi görüyoruz. Bu filizin en sonuna gelecek olursak burada gördüğünüz yine atı havaya doğru kalkmış bir figür var. Bu figürün kendisine başlığı sayesinde biz biliyoruz ki bu kişi İskender. Çünkü İskender kendi soyunu Herakles'e dayandırdığı için Heraklesdes'in işlerinden birinci iş olan Neme asanını yenip yeni Nasının postunu kendisini zırh olarak kullandığı için İskender'de mifer olarak Neme asanını öykünerek Neme Aslanbaşı şeklinde bir mifer yaptırıyor ve bu miferi takıyor. Bu sayede ve portre özellikleri sayesinde biz bunun iskender olduğunu anlayabiliyoruz. Bu nedenle İskender'in lahti değil de iskender lahti olarak isimlendirilmesinin nedeni bu.

Şimdi bazı yerlerde delikler görüyorsunuz. Şurada, şurada gibi mesela şurada. Bu aslında metallerleş bir lait. Yani mesela bu İskenderin elinde kuvvette muhtemelen mızrak var. Bu mızrak ama metalden yapıldığı için günümüze ulaşamamış. İşte bu mızrağı mesela bu kişinin burasına saplıyor gibi düşünebilirsiniz ama bu metal kısımlar günümüze ulaşamamış. Burada baktığınız zaman iki farklı karakterle karşılaşıyoruz. bir batılı olanlar yani böyle baldırı çıplak üzerlerinde böyle kostüm olan yeri bacaklarının açıkta olduğu figürler var. Kafalarının açıkta olduğu figürler var. Bir de hemen karşısındaki figürüne bakalım. Pantolon gibi gördüğünüz gibi bütün bacaklarını kapatmış. Hatta yüzünü de belli bir kısmını kapatmış. Başlığının bir kısmı da sarkıntılı olan bir figür görüyoruz. Burada aslında Persli yani kapalı olan Persli şu kıyafetleri öyle açık olan da İskender olarak Yunanlı olarak karşımıza çıkıyor. Ve Helenistik dönemin özelliklerini tamamen görebiliyoruz. Helenistik dönemde bir sanatsal bir abartı var. duyguların çok fazla abartılarak karşıdaki izleyici daha iyi verilebilmesine ilişkin yani bir acıysa çekilebilecek en son noktası, bir sevinçse en son noktası gibi bir e üslup var. Bu üslubun özelliklerini tamamen bu layikte görebiliyoruz. Bu sayede İskender olmasa bile dönemi olduğunu söyleyebiliriz. Burada da gördüğünüz gibi çıplaklarla giyinik olanlar burada savaşıyorlar. Yani yine Yunanlılarla Persler'in savaşını görüyoruz. Buradaki yüzleri yani bu laitin karşısında böyle saatler geçirebileceğiniz inanılmaz bir laittir bu. Yüzlerin hepsinin tasvirleri, hepsinin duyguları çok iyi şekilde yansıtılmıştır. Hani birin gerçekliğini, atların kaslarını, atların duruşunu, kıyafetlerin işte rüzgarla salınımını arkasından atmasını, kıyafetlerin arkasından atmalarını geçiyorum duygular bile çok iyi derecede yansıtılmıştır bu laitte. Ve bu laik aynı zamanda İstanbul Arkeoloji Müzelerinin en bilinen, en tanını ve en önde olan eseridir. Gördüğünüz gibi mesela persli figür. Böyle manto gibi bir şeyi var. E atı sürerken bakın arkasından böyle salınıyor. Ya da mesela şurada balta vuracak bir persi bir figür var. Tam baltasını vururken nasıl mantosunun o arkandan havalandığını görüyoruz. Çünkü zıplayarak vuruyor. Vurma hareketi yapıyor. Aslanın da kendisine bakacak olursak tıntakları atınması için işlemiş vücuduna. Kendisini şurada darbe almış. Kanları akıyor. Bu yerinde daha iyi görünüyor. Bunlar gibi görüyoruz. Karşımıza çıkıyor. Ve demin ne dedik? Çıplaklarla bu baldırı çıplak olan Batılılarla, Yunanlılarla dinik olanlar birbirleriyle savaşıyorlardı. Demin gördüğümüz kısa uzun kenarda yani İskender'in olduğu kısmın tam arkasında ne vardı? Avsanesi vardı. Bu avsanesine geldiğimiz zaman çıpraklarla giyinik olanların beraber bir ülkü, bir amaç doğrultusunda yani bir astın konusunda beraber savaştığını görüyoruz. O zaman ne görüyoruz? İOS savaşı. ISOS Savaşı'nda birbiriyle karşılaşan, savaşan iki farklı kültür ama savaş bitmiş. Kültürler beraber aynı ülkü doğrultusunda bir aslanı avlama konusunda yan yana gelmiş durumdalar. için bir de söyleyebileceğim şöyle bir şey var. Şurada bir üzüm asma yaprağı şeyi var. Mor açılan bir rengi vardır. Hiçbir şeyde görünmüyor şu anda. Bunun da yani asma ve üzüm çok kullanılır ölüm kültünde. Çünkü hani üzüm başkalaşım geçirir ve başka bir şeye dönüşür şaraba. Şarap da yeniden hayat bulduğu bir yerdir. Demin psik üzerinden anlattık ya. beden yok oluyor ama ruh bir başkalaşım geçiriyor gibi. Bu yüzden eşik görülmüş ve bu yüzden üzüm asma yaprakları kullanılmış olabilir. Böyle layıklar üzerinde ki bu örnek üzerinde bu moraçan bir renkte olduğu için böyle daha ölümü elitliği anlatılacak bir renk olarak karşımıza çıkıyor. Balık sırtısı şeklinde çok güzel böyle bir tapınak çatısıymış gibi bir süslemesi var.

Şimdi buradaki diğer tabloya bakacak olursak dedik ya Osman Hamdi gidiyor aman diyor dokunmayın ben kazıyı yapacağım ellemeyin sakın. kazıyı yapıyor. Lahitler ortaya çıkartılıyor ama sayda da nasıl getirecek İstanbul'a? Diyor ki gemiyle getireyim. Karadan git gitmez bu gemiyle getireyim. İskele yok geminin yanaşabileceği. Devletle yazışıyor. Devlet yakındaki bir gemiyi bu göreve için görevlendiriliyor ama iskele yok. İskele olmadığı için o sırada derme çarpma ne yapabiliyorlarsa böyle bir basit ve hızlıca bir iskele yapıyorlar. Kuvvetli muhtemel Osmanlı'nin hayatından yaşlar alan bir süreç. Bu iskele yıkılmadan, bu laik denize düşmeden tekneye bindirip İstanbul'a sevkiyatını sağlayabilmek ve başarılı bir şekilde sağlayabiliyor. Bunlar da İstanbul'a geliyorlar. Bu salonda süslemesiz olan bazı laiklar var. Yine gördüğünüz gibi böyle antik dönem bir çatı konstrüksiyonu çok iyi anlatır. Yani kiremit dizilimi, kiremitlerin sonunda bunlara tutan antifiksler, o antifiksler ve kiremitlerin birbirini nasıl desteklediğini çok iyi görebilirsiniz. Burada asma yaprağı süslemesi. Burada bir boşluk var. Gerçekten boş olabilir. Böyle yapılmış olabilir. Belki de şey de olabilir. Burada böyle bir kireş tabakası vardı ve üzeri boyayalıydı. Belki belki de o günümüze ulaşamadı. Nekropolde bulunan bütün laiklerin aynı derecede süslü ve görkemli olduğunu düşünmeyin.

Şimdi bu noktada burada Osman Hamdi'nin kimliğini işte ressam, müzeci, arkeolog kimliğini anlatan bir teşir var. Bunları biz konuştuk. O yüzden burayı atlıyorum. Burada aynı zamanda aldığı devletlerden nişanları ve ödülleri gösteren belgelerin kopyaları da bulunuyor. Bu tarama yapıldığı zaman satrap lahdi restorasyondaymış. O yüzden restorasyonu halini görüyoruz. Şuradaki gördüğünüz gibi bir kafesin içinde. O yüzden ben sunuma geri dönüyorum.

Şimdi satrap rah dediğimiz layı da bu. satrap dediğimiz şey Perslerin egemenliği olduğu dönemde Mısır, Anadolu, bugünkü İran, Mezopotamya gibi çok geniş bir coğrafyaya hakim olmaları nedeniyle bunları eyalet diyebileceğimiz yönetim bilimlerine bölüyorlar. Bu yönetim bilimlerinin başındaki eyaletin başındaki kişiye de yani valiye de Pers döneminde satap olarak isimlendirilen bir yönetici atıyorlar. Biz yine bu helenistik dönemin özelliklerini görüyoruz. Ne görüyoruz? Batılılar gördüğünüz gibi sakal tıraşlı, sakalsız yani ve yarı çıplak halde yapılmış ama perslere baktığımız zaman sakallı ve tamamen giyinik halde yapıldığını görüyoruz. Ve bu nedenle bu mezardakinin doğulu olması ama batılı üslupla yapılması bir Helenistik dönemin ve fenike olmasının etkisi. Ama bu kişinin bu şekilde bir şey yaptırması nedeniyle önemli bir kişi olduğunu bu nedenle satrap olabileceği üzerinde durularak böyle isimlendirilmiş. Burada gördüğünüz gibi yine bir kliniede yatıyor kişinin kendisi. Önünde bir sehpa var. Arkasında bir hizmetli var. Hazır halde bekliyor. Birisi ona şarap koyuyor kadeğini. Boynu şeklindeki kadeğini. O da eliyle hazır. Onu almayı bekliyor. Karşısında kuvvetle muhtemel karısı var. Yine nasıl Demara Lahdinde bir kapıda son yemeği gördüysek burada yine ölünün son yemeğini görüyoruz. Burada atlı bir sahne var. Bunun bir tane daha fotoğrafı var. Oradan bakalım. Sakallı olan ve full giyinik olan bireyin kendisinin elinde bir asa var. Bu asa yönetici olduğunu bize ispatı olarak karşımıza çıkıyor. Oturduğu mobilyanın kolluğunun altında bakın yine doğru tahsilda yapılmış bir spengs var. Yani o kadar süslü bir mobilya. Karşısında da at arabaları var. Yani bu bir savaşa hazırlık da olabilir ya da böyle bir at yarışı gibi bir şeyin banisi de olmuş olabilir. Bu düzenleyicisi de olmuş olabilir bu birey. O yüzden bunu lahtinde biz böyle bir şey görüyoruz. Çünkü ne görüyorduk lade? ziyafet sahnesi yani elitlerin kendi yaşamlarındaki yaptığı lüks faaliyetleri, ziyafet sahnesi, av sahnesi, savaşlara katılım. O yüzden bu şekilde değerlendirmek lazım. E böyle atlı arabalar görüyorsak bir yarış da olabilir ya da bir savaşa hazırlık da olabilir. Ama gördüğünüz gibi o satkrab'ın kendisi yine burada karşımıza çıkıyor. Bir av sahnesinde tipik mızrağını kaldırmış avına vurma pozisyonunda bizi karşılıyor. Tahtin görmediğimiz diğer yüzünde de böyle hizmetlerinin hazır halde kişiyi beklediğini görüyoruz.

Bir diğer laik tipi olan lat hemen şunun arkasında oraya doğru gidelim. Şuradaki gördüğümüz lat saydo yani fenike nekropol çok farklı tipolojideki laikleri bir arada da bulunduruyor. Bunlardan birisi de ligye özgü olan bu tip. Buna ligye tepinin özelliği semerdam dediğimiz kapak tipi. Kapağı gördüğünüz gibi laitin kapağı diğer lait kapaklarından farklı. Çok yüksek ve formu da üçgen alınlıklı değil. Bunun yan taraflarına baktığımız zaman yan taraflarında iki tane

Çıkıntı göreceğiz ve burada da iki tane aslan figürü var. Bu aslında Likya'daki organik malzemeden, ahşaptan yapılmış bir çatı konstrüksiyonunu lahte taşa işlenmiş hali. Normalde bunun aslan figürünün olduğu yer iki tane sabitleme kalası gibi düşünebilirsiniz. Bu sabitleme kalasının kendisinden de böyle dikine yapı boyunca uzanan bir ana bir kalas var. Sonra çatı işte ilk önce ahşaplardan üzerinde örülüyor. Bu semer gibi olmasından dolayı hani at semeri gibi bir biçimi olmasından dolayı semerdam diye isimlendiriliyor.

Bu bu lahitin kendi üzerine baktığımız zaman peki lahitinde ne görüyoruz? Bu arada müzenin de bu Osman Hamdi zamanındaki teşhir kısmı gördüğünüz gibi çok fazla bozmadan günümüzde de aynı şekilde restorasyon sonrasında aynı şekilde kalması hedeflenmiş. Lahdin kıyısında at adam dediğimiz kentorların birbiriyle dövüşme sahnesini görüyoruz. Şu solda ve sağda kentorlar biraz böyle kaba saba oldukları için böyle silahlarla değil de ellerinden ne geçiyorsa ağaçla, işte anforayla ya da yumruklarıyla dövüşürler. Çünkü silah dediğimiz şey aslında medeniyeti de gösteren bir şeydir. Bu şekilde karşımıza çıkıyor.

Üst tarafa baktığımız zaman bir tarafta grifonlar, bir tarafta sfenks görüyoruz. Sfenks şimdi gördüğünüz gibi yüz başlığı yok. Demin de örnekte çok detaylı görememiştik ama burada kadınsal faktörleri daha ön planda yani göğüslerini çok net şekilde görüyoruz. Bu işte batılı tarzdaki sfenks bu şekilde. Doğal tarzdaki farklı o. Bir tarafta daha uzun tarafından bir tanesinde yine bir av sahnesi görüyoruz. Şu gördüğünüz gibi. Diğer tarafında ise yine bir av sahnesi var. Bir yaban domuzu var. Ve bu yaban domuzunu avlayan figürler var. Ama bu figürlere yakından bakacak olursak yine bize bir şey söylüyorlar. Bakın bir tanesinin başlığı böyle Fransız ressam başlığıymış gibi. Bir tanesinin başlığı gördüğünüz gibi buradan böyle geliyor. İskender lahitinde perçlerdeki gördüğümüz başlık vardı ya ağızları kapalıydı ama burada ağzı açık ama yine böyle sarkan bir şeyini görüyoruz. Ucu görüyoruz ve sakallı olduğunu da görüyoruz. Bu Fransız şapkasına benzeyen, ressam şapkasına benzeyen başlığa sahip olan figürlerinde gördüğünüz gibi sakalsız. O zaman bunlar Batılılar ve hatta bu yolcular tarafından çok tercih edilen çünkü böyle bir gölgelik yapar ama Makedonlara özgü bir başlık tarzı. Burada yine doğuyla batının bir arada aynı ülkü doğrultusunda Erme'nin klasik siyasi programını yapacak şekilde bir av sahnesinde aynı İskender lahitinde olduğu gibi karşımıza çıkıyor.

Buradan hemen sonra ilerlediğimiz zaman tersten gidiyoruz tabii. Şurada gördüğümüz antropoid dediğimiz tarzda lahitler var. Şuradaki gördüğünüz Tabnit lahitinin ilk açılışını canlandırması yapılmış. Bu panolarda da lahit mezar odası buluntuları var. Bunlar böyle çok detaylandırmayacağım bunları ama antropoit lahitlere baktığımız zaman milattan önce 6. yüzyıldan itibaren Mısır lahit tipiyle Yunan yüz biçiminin şurası gördüğünüz gibi birleşimi olan ve Fenikelilerin aslında demir çağından itibaren farklı kültürlerle iletişimde olması nedeniyle farklı kültürlerin sanatlarının da birbiriyle buluşturduğu bir tarz olarak karşımıza çıkıyor bunlar. Ama bunlar arasından bir tanesi farklı ve onu göstereceğim size. Bu lahitin gövdesi içinde, lahitin kendisi de bugün burada. Bu da kapağı. Şimdi bunun fotoğraflarına gelelim. Bu da fotoğrafları. Mısır hiyeroglif ile yazılmış bir yazıt var ama burada da Fenike alfabesiyle yazılmış bir yazıt var. Çünkü bu da orijinal olarak direkt Tabnit için yapılmamış. Bu Mısır'da bir Mısırlı için yapılmış. Daha sonra Tabnit bunu bir şekilde ele geçirmiş ve kendi lahdi olarak kullanmış ve üzerinde bir lanet yazıtı var. Şurada da görüyor. Özetle boşuna uğraşmayın içeride altın falan hiçbir şey yok. Sadece ben varım ama soyarsınız da başına gelmesin diye bir yazıt aslında bu. Gördüğünüz gibi Mısır sembolleriyle gayet süslü çünkü Mısır lahti bir lahit olarak karşımıza çıkıyor.

Bunun da şöyle bir hikayesi var. Nekropol alanında daha önce 1860'larda Fransızlar kazı yaptığı sırada yine bir çok benzer bir lahit buluyorlar. Ama bu sefer buldukları lahit, yani daha önce Osman Hamdi'nin saydığıda geçirdiği zamandan daha önceki zamanda bir kazı yapılıyor. Bu yapılan kazı sırasında Eşmunazar'ın lahitini buluyorlar. Sonra Osman Hamdi'nin kazısı sırasında fark ediliyor ki Eşmunazar Tabnit'in oğlu. Ama Eşmunazar'ı Fransızlar kazdığı için Eşmunazar'ın lahdi duruyor. Babası olan Tabnit de İstanbul'a geliyor. Bununla ilgili bunları biz buluşturalım diye bir proje vardı yıllar yıllar önce. İşte bir süre bu Eşmunazar İstanbul'a gelsin burada sergilensin. Bir süre Tabnit Fransa'ya gitsin orada sergilensin. Sonra Fransızlar da bizim siyasi bir sıkıntımız oldu. Proje yattı. Öyle bir durum var.

Şimdi buradan çıkıyoruz. Müzenin ana giriş kapısına giriyoruz. Bu kısımda hediyelik eşya dükkanı var. Tanrı besi doğru ilerliyorum. Bakın Tanrı besi görüyoruz burada. Tekrar ana giriş kapısından geri geldik. Sonra buradaki salonlar başlıyor. Buradaki salonlar heykel tıraşlık eserleri. Birinci kıs kısa alanda arkaik dönem. İkinci alanda Anadolu'ya özgü Anadolu Pers stili dediğimiz bir stil var. Ve Anadolu'daki müzeler içerisinde müzeyi Hümayun olması nedeniyle en fazla eser İstanbul Arkeoloji Müzelerinde var şu anda bu Anadolu Pers stiline ilişkin. Normal bizim tarih kitaplarında okuduğumuz işte geometrik, arkaik, klasik, Helenistik gibi ayrımlar içinde olmayan ama İstanbul Arkeoloji Müzelerinin bu eser yoğunluğu ve Anadolu'ya özgü bir kronoloji olması nedeniyle yer verdiği Anadolu Pers dönemi var. Bir sonraki salonda da klasik dönem eserleri var. Bu sırada müzenin giden kalan kısmında Helenistik heykel sanatı, Roma heykel sanatı, Roma tanrıları var. Ancak bu üç odadan sonra burası tarandığı sırada onlar henüz yapılmadığı için bu sanal müzede bu kısım yok. O yüzden biz o kısmı yapmayacağız. Şu son üç bölüm kaldı size anlatacağım. Burada bir de ziyafet ve antik dönem yemek kültürünü anlatacağım size. Normalde müzenin üst katında ise pişmiş toprak eserler ve pişmiş toprak eserler üzerinden bunların kronolojisi var. Değerli madenler, takıların falan olduğu salon var ve Troya salonu var. Biliyorsunuz ki İstanbul Arkeoloji Müzelerinde de çok sayıda Troya eseri var. O yüzden Troya salonu var. Katkıda bulunan seller bunlar.

Yani bir soru daha var. Yunan mitolojisi ile Mısır mitolojisi arasında benzerlikler var mıdır? Tabii ki var. Zaten yani Mezopotamya ve Mısır mitolojisi Yunan mitolojisinde çok etkili. Daha sonra Roma mitolojisinde de çok etkili ama tamamen bambaşka bir konu. Detayına giremeyeceğim ama var. Bunu yine çok yakın zamanda Ekrem Kurgal'ın kronik kitaptan çıkan Doğu Batı kitabını okuduk. Orada kendisi de çok alıntı yapıyor. Mısır mitolojisi değil de özellikle Mezopotamya mitolojisi üzerinden bunları o bağlamda konuşmuştuk. Onda o videoda ben mitolojiyi çok konuşmadım. Sanatı konuştum. Şu anda YouTube'da katı üyesi öncelikli olarak açık. 13 Aralık'tan itibaren herkesin erişimine açılacak. Oradan bir göz atabilirsiniz. Hani bunu şu anda öyle çok detaylı bir soru ki cevaplayabilecek şeyde değilim. Durumda değilim yani o kadar kısa sürede ama evet diyeyim geçeyim yani.

Ölüyü gömdükten sonra pardon sözünüzü mü kestim? Ölüyü gömdükten sonra mezarlıkta yemek yiyorlar. Çok benzettim ben adeti.

Ben bir şey anlatayım mı o zaman vaktinizi çok almadan benim doktora konum antik dönem mezar ritüelleri kapsıyor ya. O yüzden ben bu konuda biraz benim lisans bitirmeden bile ölümle ilgili bir aşinalığım var daha doğrusu öyle söyleyeyim size. Bir tane hoca diye söyleyeyim. Bu hoca şeyde İngiltere'de hoca ama Yunan asıllı ve doğma büyüme Yunanistan'da doğmuş büyümüş. O da Yunanistan'daki antik dönem mezarlıklarını çalışıyor. Konularımız eş olduğu için ben bununla toplantı talep ettim ve yanına gittim bir gün. Biz bununla konuşuyoruz işte. Konu konuyu açtı. Bana şöyle bir şey anlattı. Pontus Rumları ki Pontus Rumcası antik Yunancaya en yakın Rumca konuşan grup. Çünkü o Karadeniz'in kapalılığı onların kültürel olarak bazı arkaik şeyleri korumasına sebebiyet vermiş ve bunlar Yunanistan'da sadece bunlar Pontus Rumları Yunanistan'da bir ölüm gelenekleri varmış. Ortodokslarda olmayan bir gelenek. Ortodokslar da bizim gibi ölünün öldüğü günde ölüyü anıyorlar. Çünkü şu anda yılda bir kez mezarlıkta ziyafet veriyorlar. Ama yani bu ziyafet aynı antik dönemde olduğu gibi aslında arkasından yaz tutma şeklinde değil. Yaz tutma şeyde bitiyor. Evde bitiyor. Evden sonra bir daha yasla ilgili bir şey yok. Hani ağlamak, gözyaşı dökmek falan gibi bir şey yok. Sonra hep şenlikle güzel anman gerekiyor ölüyü ki iyi olsun ölünün kendisi için. Bu yüzden bu mezarlık buluşmalarında da güzel giyinip böyle hoş sohbet edip mezarlıkta yemek yiyorlar. Bir birebir antik dönemdeki şey Yunanlıların yaptığı uygulamanın aynısı ama Ortodoks olmuş ve Yunanistan'da kalmış olan Yunanlılar bunu yapmıyormuş. Öyle bir şey anlatmıştı bana. O Ayşe'nin senin verdiğin örnek de böyle bir bağlamı olabilir. Antik Yunan'dan kalan bir adet, bir gelenek olabilir. Mesela ben anne tarafı da baba tarafı da doğdu. O kadınların saçının başının iyi olmasını ben gördüğüm andan itibaren vazo resimlerinde benim gözümde canlanıyor zaten. Bizde herhangi bir cenaze törenine git birebir görürsün yani onu.

Mersin'de de eskiden yapılırdı böyle maniler falan söyleyerek ağlayarak yani adamıyorlar bunun için de yani çok gösterişli çok etkileyici bir cenaze töreni yaparlardı eskiden ben gençken.

Mersin'de.

Gülnar'da.

Gülnar'da ya Gülnar'ın öyle bir acayip bir şeyi var biliyor musun? Benim lisans hocalarımdan bir tanesi de Gülnar'daydı. Ürünün böyle antik dönemden kalan acayip uygulamaları var. Yani şu anda hatırlayamıyorum ama anlatırdı o bize bazı şeyler. Günlerin öyle bir kapalı kalmış gibi bir durumu ya da zamanı aşan uygulamaları olma gibi bir durumu var galiba. Bu.