Transcription
Şimdi ben diyorum ki, bizim insanımız ve dünyanın diğer insanları güzel şekilde sorgulamayı öğrense, hepsi Müslüman olur, diye düşünüyorum. Bunu şuna dayanarak söylüyorum; Kur'an'da 700'den fazla "hiç düşünmez misiniz" misalinde ayetler var. Bu ciddi bir iddia. Yani Kur'an dünyadaki bütün insanlara meydan okuyan, adeta "hiç mi düşünmezsiniz?" diyor. Yani düşünsen, demek ki beni bulacaksın diyor Kur'an, doğru mu?
Şimdi mesela bazen trafikte gideriz böyle, tam köşeye bakarız, polis çevirmesi var. Elin ayağın titriyorsa ne demek o? Evrakları eksik demek. Ama şöyle arkaya yaslanmışsan, ışıkları da şöyle dokunup açmışsan ne demek bu? Benim evraklar tam demek, değil mi? Demek ki evrağı tamsa insan muhatabına meydan okuyor. Şimdi Kur'an'da hiçbir -haşa- eksik olmadığından dolayı, bütün aleme meydan okuyor. "Hiç düşünmez misiniz? Hiç akletmez misiniz? Hiç sormaz mısınız, sorgulamaz mısınız?" 700'den fazla bu ve buna benzer ihbarlarla meydan okuma var Kur'an'da. Bu çok ciddi bir iddia.
Şimdi özellikle bizim topraklardaki insanlar bu meydan okumaları biraz farklı değerlendiriyor. Ve bizim aramızda darbımesel olmuş bazı cümleler oluyor. Mesela birisi Kur'an'a meyletse, böyle başına gelen olayların, "Ya acaba Allah azze ve celle bana burada ne demek istedi, nasıl bir mana var?" diye sorgulamaya başlasa, biz ne deriz hemen? "Ya hikmetinden sual olunmaz." Şimdi Allah'ın hikmetinden sual olunmazsa, ben Allah'ın hikmetini nasıl bileceğim? Hikmet ne demek? Faydaları gözeterek iş yapmak demek. Ben o hikmeti sorgulamazsam nasıl bileceğim onu? Ama ne diyorlar ondan sonra? "İnanıyorsan sorgulamazsın." İyi de ben sorgulamazsam nasıl inanacağım?
Şimdi bir iman var, Allah bizi affetsin. Anadan, atadan, arsa devralır gibi iman devralmışız. Çocukken demişler, kulağa biraz yaş ilerleyince Müslümansın, Allah var demişler. Tamam demişiz, öyle gitmişiz ama Allah azze ve cellenin neyden memnun olup, neyden memnun olmadığı noktasında altımız ne, bomboş. Neden? Çünkü sorgulamadığımızdan. Yani Kur'an'ın iddiası sadece dünyanın diğer insanlarına mı? Hayır, bize de o iddiası var. "Hiç düşünmez misiniz? Hiç akletmez misiniz? Hiç sorgulanmaz mısınız?" Diye o iddialar bize de ama biz orada sorgulamıyoruz, değil mi? "İnan dediğin sorgulanmaz." Ben sorgulamazsam nasıl inanacağım? Sorgulamadan inanırsam, sorgulamadan o inancı devrederim.
Bir gün bir tanesiyle muhabbet ediyordum da, işte ta böyle yıllar önce bizim Mersin'de bir arkadaş vardı, böyle çocukluk döneminde. Hani insan o zamanlar akımlara kapılıyor, özeniyor vesair. O da özenmişti yani. Baktık koynunda bir kolye, "Hayırdır" dedik. "Hristiyan oldum" dedi. Dedim ki, "İslam'da mantıklı olmayıp Hristiyanlıkta sana mantıklı gelen ne var?" dedim. "Ne oldu da sen Hristiyan oldun?" deyince, "Bilmiyorum, hiç düşünmedim" dedi. Bir soru daha sordum, "Bilmiyorum" dedi. Bir soru daha... Dedim, "Sen Hristiyan falan değilsin" dedim ya. "Sen Hristiyan olsaydın bunların cevabını verirdin."
Şimdi birisi bize sorsa, "Sen niye Müslümansın?" Biz bu cevabını veririz, değil mi? Demek ki bir insanın bir sisteme inanması için onun altypyapısını sorgulaması ve doldurması lazım. Doğru mu? Niye Müslüman olduğunu bilmeyen bir insan, niye başka bir dini seçtiğini de tabii ki bilemez.
Hani bazen maalesef bilimi yanlış anlatıyorlar. Halbuki bilim ilerledikçe, o da Kur'an'ı anlatan bir argüman. Kâinat kitabını yaratan ve biz o kitabı okuyarak fenni ilimler diyoruz. Böyle bir Allah, başka sıfatlarla yarattığı Kur'an kitabına aykırı bir kitap yaratabilir mi? Bir Allah düşün; belli başlı sıfatlarıyla, kelam sıfatıyla Kur'an kitabını yaratmış, başka başka sıfatlarıyla, kudret sıfatıyla da kainat kitabını yaratmış. Bir yazarın iki kitabı birbirine zıt düşebilir mi? İmkan yok, düşemez. Yani o bizim anlamamamızdan kaynaklı. Bir sorgulayamıyoruz.
Bir gün Nijeryalı bir tane bilim adamı böyle sorgulamış. Adamın da ana meselesi demirin oluşumu, onu araştırıyor. Demirin oluşumunu araştırırken, bakıyor ki yeryüzünde demiri oluşturabilecek bir enerji mevcut değil. Çünkü demirin oluşması için biliyorsunuz, nova ve süpernova patlamalarına ihtiyaç var. Yeryüzünde de böyle bir enerji daha açığa çıkmadığından, adam diyor ki, "Ya bu yeryüzünden demir oluşamaz" diyor. Daha sonra araştırıyor, araştırıyor, araştırıyor, Kur'an'da bir ayete denk geliyor: "Ve enzelnel hadid" diye, değil mi? "Biz indirdik." Bak, çok ilginç. Sen demiri aşağıdan çıkarıyorsun ama ayet diyor ki, "Hayır, biz onu indirdik." Yani yukarıdan indirdik, diyor. Araştırırken araştırırken bakıyor ki böyle ayete denk geliyor. Şimdi ondan sonra şunu anlıyor, diyor ki, "Birisi gök taşlarıyla, biz dünyaya teşrif etmeden önce yağmur gibi dünyayı dövmüş" diyor. "Dövmüş, dövmüş, dövmüş" diyor ve o nova ve süpernova patlamaları oluşuyor ve sonucunda demiri oraya hediye bırakıyor.
Şimdi bak, burada ince mesele burası değil, bundan sonrası. Ancak benim istikbalde demiri kullanacağım birisi o demiri oraya koymuştur, "koydum" diye de yazmıştır. Bak, sorgulamadan murat anlaşıldı mı? Hikmetli sorgulamak. Şimdi mesela ben seyahate çıksam, gittik okuma kampına, bavulu bir açtım, içinde en sevdiğim tantuni. Ne derim ben? "Ya şu hanıma bak ya, bizi de nasıl düşünüyor" derim. Biri de dese, "Ya olur mu canım, o tesadüfen konulmuştur." Olur mu öyle bir şey? İçinde, bavulun içerisinde tantuni var. Tabi o kıyafetleri kokutur, o ayrı bir hikaye. Çikolata diyelim hadi, en sevdiğin çikolata. Bavulun içinde, biri dese ki, "Bu tesadüfen girmiştir." Ne dersin? Gülersin ona ya. Olur mu, orada bir kasıt var.
Maçlarda da öyle yapmıyorlar mı? Bakıyor ki tam zamanında ayağına kaymış, ne diyor, kırmızı kart diyor. Kasıt varsa kırmızı kart vardır. Bak, bu işte bir kasıt var. Tam sen dünyaya teşrif etmeden önce birisi o demiri oraya koymuş, bir de kitabına yazmış. Demiş ki, "Biz demiri indirdik." "Ve enzelnel hadid" demiş. Allah Allah. Demek ki kasıt varsa, bu işe tesadüf karışamaz. Şimdi demek ki insan, bu ve bunun gibi manaları sorgulaması lazım. İşte gelelim bugünkü ana konumuza, bu tür manaları sorgulamanın en güzel haline biz "tefekkür" diyeceğiz.
Tefekkür, insanın kendine sorması lazım. Sadece duyduklarımla hareket edeceksem, gözlerim niye var? Sadece aklımla hareket edeceksem, kalbim niye var? İşte biz onu aklın ve kalbin intizac edip, birlikte çalışmasına o bereketli uyuma tefekkür diyoruz.
Şimdi tefekkürde şöyle bir hususiyet var. Şimdi kendimi üçe ayırayım. Bir, akıllı diyeyim. Ne gibi düşüneceksiniz, biliyor musunuz aklı? Orman gibi düşüneceksiniz. Her türlü meyve var mı Süleyman? Balı var, arısı var, ceylanı var ama işlenmemiş halde. Oradan fasulyeyi direkt koparıp alıp yesen, tadı olmaz. Niye? Ne yapmam lazım? İşlemem lazım. İşte o işlenecek olan yere tefekkür makinesi diyeceğiz. İşlendikten sonra uygun mamul çıkarsa, o da kalbe akıyor. Buna da iman diyeceğiz. Yani tefekkür dediğimiz, bir düşünme şekli. Farklı ürünleri alacaksın, makinada işleme sokacaksın, ortaya farklı bir mamul çıkacak. Farklı fikirleri alacaksın, tefekkür makinasına koyacaksın, ortaya telif edilmiş yeni bir ürün çıkacak. Ve bu ürün uygun mamul çıkarsa, kalpteki iman potasında erimiş olacak. Tefekkür makinasının önemini anladınız mı? Yani tefekkür makinası çalışmadıktan sonra orman kadar mamulün olsa hiçbir işe yaramıyor. Birçok fikri olup o fikriyle delalete düşen insanlar nasıl düşüyor, anladınız mı? Çünkü o fikrin işlenmesi lazım.
Şimdi burası benim aklım, ormanım dedim. Şimdi bakın, orada çok fazla bitki var, çok fazla meyve var, çok fazla sebze var. Bir arı bal yapacağı zaman bütün ormana konup geziyor mu? Hayır. Kendisine bir çiçek belirliyor, diyor ki, "Ben kestane balı üreteyim" ve ne yapıyor, o bölgedeki bütün kestane çiçekleri bitene kadar başka hiçbir ağaca konmuyor. İşte teşekkür budur. Sen o fikir dünyanda, ormanda sana lazım olan ürünleri, bir arı gibi seçeceksin, tefekkür makinasına atacaksın, ondan sonra kalpte iman olarak akıp, kalpteki iman potasında eriyecek. Yoksa bir elma alayım, bir fasulye alayım, bir soğan alayım, bir ananas yapayım. Bununla hangi yemek olur? Hiç bir yemek çıkmaz bundan. İşte biz bu yüzden çok fazla fikrimiz ile uygun bir sonuca varamıyoruz. Çünkü tefekkür makinamızı kullanmayı bilemiyoruz.
Şimdi bu tefekkür makinesi en çok neyde önemli, biliyor musunuz? Söyleyeyim mi? Önce okuyalım, sonra söyleyeyim. Bismihi subhanehu. Mesnevi-i Nuriye Zeylü'z Zeyl. "İ'lem eyyühe'l-aziz! Tefekkür gafleti izale eder."
Şimdi bakın, gaflet; terk etmek, önemsememek, idrak etmemek, yanılgı içinde olmak demektir. Biz, uykuda olmak diyelim mi kısaca? Gaflet nedir? Uykuda olmak. Daha güzel bir tabiri daha var, onu da kullanayım. İnsanın çevreden haberdar olmama durumuna da gaflet deniyor. O yüzden gaflet uykusunda derler ya. Şimdi bu gaflet genellikle başka bir kelimeyle anılır. Şudur o kelime; gaflet yani uyku halinde olma ve dalalet, sapkınlık içinde olma. Müslüman ekseriyetle dalâlette değil, gaflet halinde olur.
Şimdi bir tane ilaç var ortada, benim hastalığıma şifa vesilesi olacak. Ben de bu ilacı hiç önemsemiyorum ve kullanmıyorum. Bu hangi hal? Gaflet hali. Ben bana şifa vesilesi olan bu ilacı inkar ediyorum, "Böyle bir ilaç olamaz, bu ilaç yalancıdır" deyip kullanmıyorum. Bu dalalet, sapkınlık hali. İşin üzücü yanı ikisinin de neticesi aynı. Gaflet ve dalaletin tam kemik ayrımı yapılabildi mi?
Şimdi biz Müslüman olarak en çok nereden gaflete düşüyoruz, biliyor musunuz? Sebeplerden gaflete düşüyoruz. Bak nasıl oluyor, biliyor musun? Gün içerisinde biz en çok neyle muhatap oluyoruz? Sebeplerle, işimizle, gücümüzle, sağlığımızla, ilacımızla, futbol kulüpleriyle, tırımızla, demirimizle, sürekli sebeplerle muhatap ola ola, ola ola bir süre sonra tesiri de onlardan biliyoruz. Çünkü hep bitişik geliyor. Mesela bal deyince aklınıza ne geliyor? Arı geliyor. Bitişik çünkü. Süt deyince aklımıza inek geliyor, bitişik çünkü. Şifa denince aklımıza ne geliyor? İlaç geliyor, bitişik çünkü. İşte bir müminin gafleti sebeplerden oluyor. Sürekli sebeplerle meşgul ola ola bir süre sonra tesiri sebeplerden bilir hale geliyoruz. "Beni Sinan mutlu etti. Beni şu ilaç iyi etti. Beni dünyaya -haşa- anam yarattı, getirdi" diye diye, değil mi? Tam böyle oluyor. "Benim babam olmasa rızkım gırtlağıma girmezdi" değil mi? O tarz tavırlara giriyoruz ve ne oluyor? Sebeplerle meşgul ola ola, bir gaflet boyutu kazanıyoruz.
Bakın Üstad Hazretleri diyor ki, bu gafleti bir şey yırtar, yok eder, izale eder; tefekkür, diyor. Az önce biz tefekkür makinesini anlattık, niye önemli anladın mı? Bir müminin o gaflet perdesini yırtacak tek şey tefekkür makinasını kullanmasıdır.
İnsanlar yüzyıllar boyunca dünyanın döndüğünü inkar etmişler. Çok insan zulmetmişler bu sebepten, doğru mu? Niye inkar etmişler, biliyor musun İrfan? Dünya döndüğünü hiç hissettirmemiş. Hissediyor musunuz dünyanın döndüğünü? Yok. Bakın dünya ne olmuş biliyor musun? Döndüğünü şiddet-i zuhurunda gizlenmiş. Şimdi bak, sen saatte 108 bin kilometre hızla döneceksin. Bir de bu dönüşü yaparken kendi etrafında döneceksin ve ben bunu hissetmeyeceğim. Olacak iş mi bu? Şimdi bak, araba yapıyorlar, ne ediyorlar bu arabayla 265 bas, içeride hissetmezsin, diyorlar. Şimdi bak, dünyaya bak, dünya 108 bin kilometre hızla gidiyor, bir de kendi etrafında dönüyor, 1680 kilometrede kendi etrafında dönüyor ve sen bu dönüşü hissetmiyorsun. Bu yüzden zamanında birçok insanlar bu muazzam sistemden dolayı inkara gitmişler. Aslında normal değil, değil mi? Buradaki bu sistemin hissedilmemesi.
Şimdi Allah azze ve celle bu intizamı, bir çarpıklıkla hissetmeyelim diye, iki tane kanun yaratmış ve anlayan kendi yaratıyor yani, yaratıp bırakmış mı Sinan? Hayır canım, kanunda onu anlayacak şu nerede? Birisi dünyanın dönüşünden oluşan kuvve-i anil merkez, yani merkez kaç kuvveti. Şimdi ben burada tesbihi çevirsem, çevirsem, çevirsem, koptu mu atmak ister. İşte onlar atılmasın diye bir de Allah azze ve celle çek kuvveti oluşturmuş. O da bizim yerçekimi dediğimiz kuvvet olmuş. Yani biri cazibe, biri dafia. Biri çekmiş, bir itmiş. Yalnız bak, o kadar ilginç ki, Allah azze ve celle bu iki tane kuvveti, yani biri dağıtıcı, biri de "dur, dağılmayın, gelin bakalım burada toplanın" diye çek kuvveti. Bu ikisini öyle nizami oluşturmuş ki, sen bu dünyanın döndüğünü bile hissedemiyorsun. Çok muazzam bir hakikat.
Peki bu hakikata nasıl varıyorsun? Bu kadar intizamlı bir kuralı, "m1 x m2 / d²" gezegenler arasındaki o sistemin sağlanması, kütlelerin çarpımı, bölü uzaklığın karesi. Şimdi gezegenler arasındaki o muazzam sisteminin bozulmaması, böyle bir formül. Şimdi insan diyor ki, "Bu şuursuz sebepler, şuurlu bir neticeyi oluşturamazlar" deyince, nereye gidiyor zihin? Allah azze ve celleye gidiyor. Ve ne oluyor, git gide ne yırtılıyor? Gaflet yırtılıyor. Yalnız dersin ortalarına doğru bu tefekkürün doğru yapılan şeklini de okuyacağız ve diyeceğiz ki, "Benim yaptığım şu tefekkürler komple yanlışmış" diyeceğiz. "Komple zararlı etmişim" diyeceğiz. Hadi bakalım, onları da varalım yavaş yavaş.
"Tefekkür gafleti izale eder. Dikkat, teemmül; (Teemmül: etraflıca düşünme) evham zulümatını dağıtıyor." İnsan böyle evhamlı oluyor ya hani, şüpheli, vesveseli oluyor, o ne dağıtıyor Utku onu? Teemmül, etraflıca düşünmesi dağıtıyor.
Şimdi normalden baksan, hani dedik ya biz bitişik gelen şeyleri birbirinden biliyoruz dedik. Yumurtadan önce ne geliyor? Tavuk geliyor. Böyle olunca diyorsun ki, "Ya bu yumurta olsa olsa tavuktandır" diyorsun. Beyler, o tavuk o yumurtanın resmini bile çizemez, resmini. O yumurtada nasıl bir ambalaj var? Tek parça kalsiyum. Köpek besleyen var mı? O kabuğu yedirirler değil mi, kalsiyumlu diye. Ya şimdi o tavukta tek parça böyle bir ambalaj yapabilecek yetenek var mı? İmkanı yok. Ama biz ne yapıyoruz, böyle bakıyoruz, bunlar yan yana geliyor, birbirinden biliyoruz. Yani sathi, yüzüstü geçiyoruz. Ne yaptığımızda ondan olmayacağını anlıyoruz? Tefekkür ettiğimizde. Diyoruz ki, "Ya bu tavuk dediğin, bahçede tavuğu izleyin, affedersiniz, en pis gıdaları gider yer. Yerde ne varsa onu yer. Ne yapar, dolanır durur aynı bahçede. Altına farklı bir yumurta koyun, farklı yumurta demez. Onda da kuluçkaya yani 'guruka' yatar. Tam yattığında 'guruk guruk' diye ses çıkarır, o yüzden 'guruka yatma' derler buralarda. Altına timsah yumurtası koysan ona da yatacak tavuk, farkı yok." Ya neyin altına yattığını bilmeyen tavuk, altı gram proteine sahip ve içinden bir süre sonra civciv çıkabilecek böyle muhteşem bir eseri yapamaz" diyor insan ve diyor ki, "Birinci sebep yumurtaydı. Ondan bir önceki sebep, ikinci sebep tavuktu. Bu sebep, bu sebebi oluşturamazsa, bunların üzerinde üçüncü hakiki bir sebep, ikisini birden yaratan gerçek bir müsebbibül esbap olmak zorunda." diye ancak tefekkür makinesi ile insan gidebiliyor. Tefekkür etmediğinde sathi bakıyorsun, ne diyorsun? "Bu tavukta var ya, ne mübarek ya, bana yumurta veriyor" diyor. O tavuk altında ne olduğunun farkında değil. Sana ne verdiğini nereden bilecek?
Şimdi biz yıllardır meyveyi ağaçtan aldık, şifayı ilaçtan aldık. Ne oldu ondan sonra? İnsan bunu sıradanlaştırıyor, sıradanlaştırıyor ve böyle alışıyor. Sathi bakıyor. Bazen derste anlatıyoruz, bir yerlerde. Ya diyoruz, "Bu elma ağaçtan nasıl çıkar?" diyoruz. Adam diyor ki, "Ya ağaçtan elma çıkacak, ne çıkacak, araba mı çıkacak?" diyor. Bak, inan bana araba çıksa daha mantıklı. Hiç değilse araba insan eliyle yapılabilen bir şey ama elma yapabilen bir tanıdığın profesör var mı? Mümkün değil. Yani bir ağaçtan araba çıkması, elma çıkmasından daha mantıklı bir şey. Çünkü arabayı yapabiliyoruz, elmayı yapamıyoruz da. Şimdi bunlar bitişik diye bakıyorsun, "Ne kadar mantıklı." Odun ya, odun, odun. Aklı olmayan, şuuru olmayan bir odun sana o elmayı verebilir mi? Veremez. Niye veremez? Çünkü elmada lezzet var, tat var. Ağaçta dil yok, ağız yok. Elmada renk var, ağaçta göz yok. Elma vitamin var, ağaçta laboratuvar yok. Elmanın çekirdeğinde bütün kader planı var. Ağaçta kalem yok. Ya şimdi bu yokların içerisinde bu elma nasıl var olacak ya? Bir düşün bakalım? İşte onu düşünmeye ne ediyoruz? Tefekkür etmek, diyoruz.
Bu saydığım bilgiler herkeste var, herkeste. Dışarıda bu konuları bilmeyen adamlar da bunların farkında ama tefekkür etme, o makinanın bozulup bozulmaması bizim ayracımız oluyor ve onu tefekkür ettiğim de diyorsun ki, "Bu şuursuz sebepler, bu şuurlu neticeyi asla veremez" diyorsun. Ve diyorsun ki, "Demek ki perde arkasında iş gören şuurlu bir zat var" diyorsun. Yani baktığında sebepler çöp gibi, hiç bir kıymeti yok, neticeler dağ gibi, kocaman. Sebep nedir? Sinek. Netice ne? Bal vermiş. Bir arıdan bal çıkıyor değil mi? Arı ne, sinek çeşidi değil mi? Bak, bir sinekten bal olur mu ya? Bazen odaya giriyor, arılar denk geliyor musunuz hiç? Ne yapıyor, cama on kez kafasını vuruyor değil mi? Odadan nasıl çıkacağını bilmeyen bir arı, sana öyle şifa küpü bir balı veremez arkadaş, veremez. Bak, odaya girdiğinde çıkamıyor değil mi? Ne yapıyor, cama vuruyor, duruyor, vuruyor duruyor ama kusursuz altıgen oluşturuyor. Bir alanı en ergonomik kullanım şeklidir altıgen. Daha devamını anlatacaksak, aklın çıkar yani. Hele o eşek arılarının saldırma hadisesi var ya hani, bal arılarına saldırıyor işte, bal arıları bekliyor, tam saldırı esnasında kanatlarıyla titreşim oluşturuyor, 47 derecelik bir ısı meydana çıkıyor ve 47 derece sonucunda eşek arıları eriyor. Şu şekilde kovanı titreşimlerle 47 dereceye çıkaran arı, 47'nin üstüne çıktığında da yukarı kaldırıp vantilatör görevi ile bu sefer 47'de sabit tutuyor ki, 48 derece olsa sefer kendi yanacak. Şimdi hangi matematik, hangi derece, hangi ısı ölçer, odadan çıkamıyor bu ya, kafasını cama vurup duruyor ya. Hatta bazen arabaya girer, bunlar köy değiştirir, değil mi? Kovan gider yani. Ya şimdi bu arı ya, bak bu arı, böyle bir bal olamaz ya. Çöp gibi sebep, dağ gibi netice. Şuursuz sebep, şuurlu bir netice meydana çıkıyor olabilir mi? İmkanı yok.
İşte tefekkür makinesi diyor ki, "Sadece gözünle düşünme, bir de gözünün arkasında sana verilen aklına düşün." İşte akıl, göz, kalp birleştiğinde tefekkür makinasında çalışınca diyor ki, "Böyle şuursuz bir sebep, böyle şuurlu bir neticeyi halk edemez, yaratamaz, oluşturamaz, meydana getiremez, demek perde arkasında şuurlu bir zat var" diye ne yırtılıyor Onur? Gaflet perdesi yırtılıyor. Bakın bunun en önemli yanı ne, biliyor musunuz? Arıda yırtıldı mı gaflet? Sütle inekte yırtıldı mı? Yırtıldı. O şerbet şerbet ambalajlanmış üzümle kupkuru ağaç arasındaki gaflet yırtıldı mı? "Bu bundan olamaz" dedin. Güneş'e baktın, "Bu güneş beni tanımaz, etmez" dedin mi? Aya baktın, dedin. Devam ettin, gözüne baktın, "Allah Allah, bu gözü buraya kim takmış?" dedin ya. Burnuna baktın, değil mi? Eksi 30 çekse, içeriye aynı sıcaklıkta veriyor. Allah Allah. Kulağına baktın, gözüne baktın, eline baktın, ayağına baktın, daha bu bakışlarda gaflet yırtıldı mı? Yırtıldı.
Sonra ne oldu biliyor musunuz? Başına gelen hadiselere bakmaya başladın. Ev birbirine girmiş, olmaz mı? Aile kavgası olur. Allah herkesin yardımcısı olsun. Ev birbirine girmiş, savaş alanı olmuş, herkes üzülüyor, sen daha çok üzülüyorsun, çünkü vicdanlı bir adamsın. Arkadaşın beklenmedik şekilde kazık atmış sana, ailen yalnız bırakmış, terk etmiş, çevrendekileri bir fark ediyorsun, menfaat için seninle dostluklar kurmuş. Sağlığını kaybetmişsin, elden ayaktan düşmüşsün, başına gelmedik hadiseler kalmamış, diyorsun ki, "Kâinatı elinde kim tutuyorsa, demek bu hadiselerde başıboş olamaz, demek kâinatı elinde tutan benim başıma gelen hadiseleri de bir yere doğru eviriyor" diyorsun. Neden? Çünkü Allah'tan habersiz gelişen bir olay yoksa, benim başıma gelenlerden de Allah'ın elbet haberi vardır, diyorsun.
Sonra ne diyorsun biliyor musun? İyice böyle gaflet yırtılıyor bak, zulümat dağılıyor. Diyorsun ki, "Ya madem kâinatı elinde tutuyor, şu başıma gelen serencamında farkında, madem başıma gelen her hâdiseyi o biliyorsa, o yaratmıştır. Madem o biliyorsa, ben kime darılacağım?" diyorsun. Sonra diyorsun ki, "Bu iş darılma değil, dayanma işidir" diyorsun. Allah'ın senden haberdar olması, gaflet perdesinin yırtılması, sana öyle bir kuvve-i maneviye veriyor ki, "Arkamda Allah var" diyorsun ve bir kişinin gücü kime intisap ediyorsa o kadardır. Benim amcamın oğlu sensen, kavgaya iki kişi gideriz, gücüm o kadardır. Ama intisabım Allah'sa, kâinata meydan okuyacak güç vardır. Ve başına gelen bütün o karışık hadiseler senin üzerken, "Ya bundan da haberi var Allah'ın, demek ki bütün hâdiseleri bir neticeye eviriyor" diyorsun. "Bir netice doğacak bunlardan" diyorsun ve ne yapıyorsun Osman? Huzur-u kalbe eriyorsun. Anladınız mı, tefekkür makinesinin çalışmasının, gaflet perdesini yırtmasının neticesini? Sinekte gördün, inekte gördün, dağda gördün, bayırda gördün, ayda gördün, güneşte gördün, sonra ne gördün Sinan? Başına gelen hadisede gördün. "Onlara başıboş bırakmayan beni de bırakmamıştır" dedin. Çünkü kâinat benim için dönüyor, kâinatın sebebi benim. Kainatın en şuurlusu benim. Demek kainatla bu kadar ilgilenen Allah, beni ilgisiz bırakır mı dedin. Tam o esnada kavgaların, olayların, siyasi boğuşmaların, dünyanın üzüntüye gitmesinin, dedin ki, "Hepsi Allah'ın elinde ise eğer, Allah varsa her şey vardır, her şey hayırdır" dedin, bu derdinden kurtuldun. Anladınız mı yani bu olayın elma, armut, portakal, sinek, inekte kalmaması lazım. Orayı nasıl idare ediyorsa, senin başına gelenleri de öyle başıboş bırakmaz, demek lazım.
Şimdi bizim, bu düşünce tarzımızda sadece tefekkür etmemiz yetmez. Nasıl teşekkür edeceğimizi de bilmemiz lazım. Ana mesele burası. Şimdi dersin anahtar kelimesini de vereyim. Afaki tefekkür, enfüsî tefekkür. Afaki tevekkür, geniş daire, dış daire. Enfüsi tefekkür, benimle ilgili tefekkür. Enfüs, nefis demek. Şimdi biz birazdan okuduğumuz derste şu ayrımı anlayacağız ve hayatımızda yaptığımız en büyük hatayı göreceğiz, en büyük. Niye en büyük hata biliyor musun Osman? Tefekkür etmeyen, düşünmeyen bir insan yok. E madem düşünmeyen insan yok, o zaman herkes tefekkür ediyor. Evet ama yanlış teşekkür ediyor. Nedir o yanlış olan? Bizim iç enfusi tefekkürde, kendimizle ilgili tefekkürde çok ayrıntılı, tafsilatlı şekilde düşünmemiz lazım. Geniş daireye, dış daireye bakan olaylarda da icmali, özet olarak düşünmemiz lazım. Biz bunu yerini bir değiştiriyoruz. Sana bakan, gençliğine bakan, ahiretine bakan, sorumluluklarına bakan meseleleri es geçiyorsun. Dış daireye bakan, spora bakan, siyasete bakan, gereksiz seni ilgilendirmeyen diğer hadisata bakan meseleleri iki elinle birden yapışıyorsun. Ortaya ne doğuyor biliyor musunuz? Gafletin en derin mertebesi böyle doğuyor. Çünkü adam şöyle kalsa, gaflet şu kadar kalınlaşacak. Dışarıyı kuvvetlendirip, içeriği pasif bıraktığında gaflet daha baş edilmez bir noktaya geliyor. Demek ki tefekkür etmek yetiyor mu? Yetmiyor Süleyman. Doğru tefekkür etmek lazım. Peki Onur, yanlış tefekkür nedir? Afaki geniş dairenin tefekkürünü çok yapmaktır. Doğru tefekkür nedir? Enfüsi, dar dairenin tefekkürünü çok yapmaktır.
Birazdan Üstad Hazretleri bu meseleye girecek. Lakin nefsinde, batınında hususi ahvalinde tefekkür ettiğin zaman derinden derine tahsilat ile tetkikat yap. Evet, diyor ki, "Duygu, cihaz ve sorumluluklarını düşündüğünde ancak Allah'ı öyle bulabilirsin. Dışarıdaki olayları çok düşündüğünde de Allah'tan öyle uzaklaşırsın" diyor. Enfüsi tefekkür, nefsi düşünmek demek, ne demek? Dar dairenin kendine düşünmek demek, ne demek? Bir, sana verilen duygu ve cihazları düşünmek demek. Gözü niye verdi, kulağı niye taktı, akıl gibi bir cihazat bende ne için mevcuttur? İki, ahiretini ve akıbetini düşünmek demek. Ne için geldim, evvelim nereden, ahirim neresi olacak? Bunu düşünmek. Üç, günahlarını düşünmek demek. "Ya Rab, sen beni izlerken ne çok hata da bulundum sana, affet Ya Rab, bahtına düştüm Ya Rab affet, affet, affet, bahtına düştüm." Bunları diyemedikten sonra bütün dünya bilgilerini bilsek, geniş daireyi tefekkür etsek Salih, biz bu işi yanlış yapmışız demek. Yani bir insan iç dairenin tefekkürünü başarabilirse, dış dairenin tefekküründe rol oynaması lazım. Ama bir insan iç daire tefekkürünü terk etmişse, dış daire tefekküründe bulunması önce gaflete, daha sonra da dalâlete sebep olacak bir yoldur. Bir hüsran yoldur. O yüzden enfüsî tefekkürden kasıt budur.
Evet abi, buyur. "Fakat afaki harici, umumi ahvalata teemmül ettiğin vakit, sathi icmali düşün, tahsilata geçme." Geniş daireye bakarken çok derin mi düşüneyim Cihat? Hayır, özet olarak. Sathi bakacağız geniş daireye. Sathi ne demek? Yüzüstü demek. Beyler, ders biraz derinleşiyor, birazdan muazzam bilgiler var.
Şimdi bakın, geniş dairenin işleri nasıl olur, geniş daireye tefekkür nasıl edilir? Şimdi mesela ben biyoloji ilminin kanunlarıyla, biyoloji ilmini tefekkür edeceğim ama biyoloji ilminin kanunlarıyla, geniş dairenin kanunlarıyla, biyoloji ilmini tefekkür edip bunun içine daldığımda olay şöyle oluyor. "Bu sebep bunu yaptı, bu sebep bunu yaptı, bu sebep bunu yaptı, bu sebep bunu yaptı, bu sebep bunu yaptı." Sebepler âleminden Allah'a bulmaya gidiyoruz ama o sebep onu yaptı, o sebep onu yaptı, o sebep onu yaptı diyoruz, Allah'ın icraatını sebeplere veriyoruz. Yani sebepler aleminin kanunlarıyla, sebepler alemini tefekkür ettiğinde o iş seni Allah'a götürmemiş oluyor. Şimdi neden birçok insanın nerede boğulduğunu anladınız mı Sinan? Bakın, tekrar edeyim. O tür ince noktalar önemsiz bilim olma, hayır o değil, çok önemli, mükemmel bir şey, Allah'ı anlatıyor bana. Ama bunun ediliş tarzını bilmediğimde, kendimle ilgilenmeyerek, geniş daireye ayrıntılı baktığımda, "o sebep onu yaptı, o sebep onu yaptı, o sebep onu yaptı, o sebep onu yaptı, o sebep de onu yaptı." Allah neyi yaptı? Haşa. Yok, bu denklemde yeri yok, haşa. Şimdi biz geniş daireye ayrıntılı baktığımızda az önceki yanlışa düşebiliyoruz.
Peki geniş daireye sathi baksak, yüzüstü baksak ne olur? Şimdi mesela bazen lokantaya gidiyoruz, bir et yiyoruz. Ne diyoruz, "Ya, bu adam bu eti nasıl terbiye etmiş?" diyoruz ya, hayran kalıyoruz. Bir damla sudan 150 tonluk balina terbiye edilmiş, biliyor musunuz? Şimdi bunun tek başına olmayacağını anladığın anda diyorsun ki, "Bu icraat ancak Allah'ın icraatı olabilir" diyorsun. Bazen birisi bir hamuru terbiye ediyor, Sivas katmeri yapıyor. Sivas katmerini herkes bilmez ha. Antep katmeri bilirler de Sivas katmerini bilmezler. Böyle tereyağ kaymakla yoğuracaksın, içinde tulum peyniri Erzincan'ı düreceksin. Şimdi bir yiyoruz, ne oluyor? "Allah Allah, parmaklarımı yedim" diyoruz. Peki bir damla sudan bu parmaklarını terbiye eden kim? Şimdi bak, geniş daireye sathi baktığımda diyorsun ki, "Bu hadise bir ustasız, bir sanatkarsız olamaz, asla olamaz. Bir harf katipsiz olamaz, bir iğne ustasız olamaz. Bu parmaklarda -haşa- Allah'sız olamaz" diyorsun ve ne oluyor? Tefekkür amacını bulmuş oluyor, doğru mu?
Şimdi bakın, biz resmin bir parçasını görürsek sadece, sadece diyorum, sadece hücre, sadece organ, sadece atom görsek, şablonu bir bütünü bilmediğimizden onu koyacağımız yeri bulamıyoruz. Ama şablon elimizde olsa, evet, kâinatın tamamı Allah'ın iradesinde. Bu şablon elimizde olsa, hangi parçayı görsek, koyacağımız yeri bulabiliriz. Şimdi mesela ben sana bir tane arabanın şanzımanını getirsem, desem ki, "Hadi bunu tak." Takamazsın. Ama bir usta, şablonu elinde olduğu için, o şanzımanın ne olduğunu ve nereye olduğunu çok iyi bilir. İşte bizlerin elinde şablon olmayınca, bu geniş dairede hücreyi aldın, organı aldın, atomu aldın, siyaseti aldın, günlük işleri aldın, fark etmez. Onları alıp onun içine daldığında, onların kanun ve kurallarıyla daldığın için o tefekkürün, seni gaflete sürüklemiş oluyor. O zaman bir daha konuşalım. Aynı soruyu bir daha soralım. Geniş daireye, madem böyle tefekkür etmek yanlıştır. O zaman nasıl tefekkür edilir?
Üstad Hazretlerinin muazzam bir denklemi var. Mana-yı harf, mana-yı isim. Ben şöyle bir kodlama versem size. Mana-yı isim yani cisim desem. Mana-yı harfte o cismin sebebin, arka planı diyelim. Şimdi ben elmayı elime aldım, yedim. "Ya bu elma mükemmel" dedim, buna mana-yı isimle bakmış oldum, yani cisimle. Ama dedim ki, "Ya bu elmayı bana ağaç değil, veren Allah'a hamd olsun" dedim. Bu sefer mana-yı harf ile sanatkar ile bakmış oldum.
Şimdi bakın, şu merhum Necip Fazıl'ın kitabının, sadece "Ç" harfini görseniz, bu harfi müstakil inceleseniz, "Ç" harfini ne kadar inceleyebilirsin? "Ç", bir anlam daha söyle Osman. "Ç", değil mi? Sen gerçi Trabzonlusun, "s" diyorsun değil mi? Saykara. Pek sen ne içersin? Sağ. İşte "ç" ile eğlencemiz bu kadar. Yani birisi "ç"yi farklı telaffuz ediyor, bu kadar eğlenebiliyoruz yani. Şimdi sen bunu sadece harf olarak aldığında, anlama bu kadar olur. Ama buna harf olarak değil de, "Bu harf bir kelimeyi anlatıyor" diye baktığımda, nasıl elma bir vereni anlatıyor, bal bir vereni anlatıyor, bu harf de bir kelimeyi anlatıyor diye baktığımda, açıyorsun. Diyorsun ki, "Aa, bu bir siyer kitabıdır. Nedir bunun ismi? Çöle İnen Nur'dur." Bu kelimenin harfiymiş diye baktığımda, içinden ne kadar bilgi çıkıyor? Sayısız bilgiler çıkıyor.
Sen kâinattaki hadiseleri, "Ç" harfi gibi müstakil alırsan, hiçbir anlama ulaşamazsın. Ama bu "Ç" harfi, bir kelimeye aittir. Bu kâinattaki hadisede bir bütüne, bir şablona aittir diye, bütün alırsan ortaya okunacak bir kitap çıkar. Felsefe insana nasıl bakıyor? Bütüncül mü bakıyor, müstakil mi bakıyor? Felsefe insanı alıyor, müstakil bakıyor. Çıkarıyor organını alıyor, müstakil bakıyor. Çıkarıyor hücresini alıyor, müstakil bakıyor. Çıkarıyor atomunu alıyor, müstakil bakıyor. İyi de müstakil baktığın bu insanın bu kainatta ne işi var? Cevap var mı felsefede? Cevabı yok. Neden? Bütüncül olarak bakamıyor, harf olarak bakıyor. Çekmiş insan harfine bakıyor. "Ç" harfi tek başına nasıl anlamsızsa, insanda tek başına anlamsız kalıyor. Bu insan nedir, necidir, niye gelmiş, amacı nedir? Bunların cevabı var mı? Bunların cevabı yok. Demek ki, insanı müstakil alıp bütün ile irtibat kurmadığından, yani kâinat ve kâinatın amacıyla bu insanın amacı, nasıl telif ediliyor? Bütünle irtibat kurmadığından insan anlamını yitiriyor, bir et parçası olarak kalıyor insan. Yani insanı müstakil alan felsefede insan necidirin cevabı var mı? Cevabı yok. Bakın Aristo demiş ki insana, "Hayvanın artığı. Yani konuşan hayvanlar" demiş. Yani felsefe insanın müstakil şeklinde anlamı bu kadar oluyor.
Şimdi adamın birisi Amerika'da 30 yıl önce örümcek araştırmış. Sayısız kitap yazmış örümceklerle ilgili. Dedim ki, "Adam iman etmiş mi?" dedim. "Hayır canım, etmemiş" dedi. Bir de şey olarak baktı yani, "Ne alakası var?" olarak baktı. Şimdi şu alakası var. Örümcek bir harf, tek başına "Ç" harfi gibi bir anlam ifade etmiyor. O örümcek kâinat ile bütüncül bakıldığında ancak bir ifadesi var. Yani bir adam hayatını 30 yıl örümceklere vermiş ama bir örümcek kadar keyfiyet kazanamamış. Neden? Çünkü kâinata bütün baktığında o örümcek diyor ki, "Ben bu kâinat kitabının bir sayfasıyım. Bu kâinat kitabını yazan örümcek sayfasıyla, kendisini ve senin bu dünyaya ne için geldiğini tanıtmak istiyor." Ama sen örümceği müstakil çektiğinde, "Örümcek güzeldir, ağı güzeldir, bacakları güzeldir, gözleri güzeldir" diyorsun ama örümcek bütün amacını yitirmiş oluyor. Dış daireye tafsilatlı bakmak nedir, biraz daha anlatabildim mi? Örümceği alıyorsun, 30 yılını adıyorsun ama inceliklerde boğuluyorsun. Örümceğin esas amacını unutuyorsun.
Bakın Kur'an o örümceği bir sureye isim vermiş. Ankebut demiş. Demek ki, o Allah azze ve cellenin kitabının bir sayfası. Şimdi ben de bir yazarım. Yazdığımda kitabın amacım ne? Bir manayı anlatmak ve kitabın yazarını tanıttırmak. Şimdi sen örümceği alıyorsun, okuyorsun, ne manası var, ne kitabın yazarı tanıyorsun, o örümcek az önceki "Ç" harfi nasıl tek başına manasız kalıyorsa, o örümcek de tek başına bir harf olarak öyle manasız kalıyor. Kâinat ile insanı, kâinat ile örümceği birlikte aldığında şunu göreceksin. Kâinat bir kitaptır, insanda o kitabı okumak için bir muhataptır. İnsanı tek çektiğinde bu mana çıkıyor mu? Bu mana çıkmıyor. Bakın insanın müstakil aldığında bütün anlamını yitiriyor. Tek başına ineği al, tek başına sineği al, hiçbir anlamı kalmıyor. Demek ki, böyle geniş daire tefekkürlerini bütüncül nazarla yapmazsan, örümceği, ineği, sineği aldığında, insan aldığında müstakil baksan, nasıl "Ç" harfi tek başına bir anlam ifade etmiyorsa, o da tek başına bir anlam ifade etmiyor. Demek ki onlara müstakil değil, bütüncül şablonla bakıp, "Bu kitap bir muhataba yazılmıştır ve bu kitabın örümcek sayfası, elma sayfası, insan sayfası acaba bana ne demek istiyor? Sanatkarını, yazarını nasıl tanıtıyor?" diye anlamak zorundayım. Bu da tefekkür makinasının ancak doğru kullanımıyla olur. Çünkü icmalde fezlekede olan kıymet ve güzellik tahsilatında yoktur. Yani özete baktığında insan, "Allah Allah, bir et parçası karşınızda konuşuyor. Hislere dokunuyor, bir et parçası. Bir et, bir ete haber götürüyor diyor ki, babam vefat etti diyor ve o et ağlıyor." Şimdi böyle özet olarak baktığımda mükemmel bir şey var ya. Cansız atomlardan oluşan canlı bir et parçasında bu özellik nasıl olur diye hayret ediyorsun. Ama ayrıntıları inelim. Organını çıkaralım, böbreğini çıkaralım, dalağını çıkaralım. Oralarda boğulduğunda bu özelliğini yitiriyor. Hem de afaki tefekkür, dipsiz denize benziyor, sahili yoktur, içine dalma boğulursun. Bakın tek başına tefekkür etmeye çalışan birçok insan boğulmuşlardır, felsefenin karanlık sularında. Ve maalesef az önce Allah'ın kendini tanıttırmak için verdiği örneklerde boğulmuşlardır. Allah kendini tanıttırmak için örümcek yaratmış. Biz örümcekte boğulup Allah'ı unutmuşuz. İnsan yaratmış, insanda boğulup Allah'ı unutmuşuz. Nebulalar yaratmış, atmosfer tabakaları yaratmış, onların içerisinde boğulmuş, onu asıl yaratanı unutmuşuz.
Şimdi bu zamana kadar bizim öğrendiğimiz felsefe, Allah'sız bir felsefe. Neden? Çünkü hadiseler nasıl oldu diyor, Sinan? Bak sen de mühendissin, nasıl oldu diyor, kendi kendine. Rastlantı, o sebep onu yarattı, o sebep onu yarattı diyor, değil mi? Şimdi bir insanın elinde bir ölçü olmadığında, kendi kendine yarattı diyen Allah'sız bir felsefe içine daldığında, tekrar ediyorum, içine daldığında, bütünü göremiyor ve nasıl hale düşüyor, boğulan bir hale düşüyor.
Bir Allah rahmet eserlerine, o ayeti anlatırken Üstad Hazretleri bir tabir kullanıyor ve "cümle maddeten gayet parlak tefsir ettiği gibi" diyor. Nasıl tefsir etmiş? Maddeten, madde ile tefsir etmek ne demek? Kelamı ilahiyi cisimlere yazmak demek oluyor. Biz kelamullahtan bir ayet okuyoruz, ayette diyor ki, "Biz arıya vahiy ettik" diyor. Ya şimdi sen bunun tefsirine bakmazsan, tefsiri nasıldı? Maddeten. Sen bunun tefsirine bakmadığında, bu ayeti anlayamayabilirsin. "Biz arıya vahiy ettik." Ya arı nerede, vahiy nerede? Şimdi gidiyorsun hemen kitabı açıyorsun, hangi kitabı? Kainat kitabını açtın, o ayeti bulalım. Hangi ayet o? Arı ayetini. Arı orada "vız vız" geziyor mu? Yanında ne var arının? Kovanı var, balı var, peteği var. Maddeten tefsir bak, Allah azze ve celle ayetlerini maddeten nasıl tefsir ediyor. Gittin, baktın, "Ya bu arıya vahiy etmek ne demek ya, arı vahiy mi alıyor?" Ya diyorsun ki, "Bu az önce benim odadan çıkmayı bilmeyen arı değil mi?" Evet. E ne yapıyor bu arı şimdi? Bal yapıyor, petek yapıyor, altıgen yapıyor. Diyorsun ki, "Odamdan çıkmayı bilmeyen, böyle şuursuz bir sinek böyle bir neticeyi yapamaz" diyorsun. Demek ki buna bu program, vahiy edilmiş, diyorsun. Maddeten parlak bir tefsir etmek ne demek anladın mı? Sen Allah azze ve cellenin ilahi bir kelamını duyuyorsun ve Kâinat kitabında o kelamın maddi tefsirini, maddi ayetini, ayet delil demek, biliyorsunuz. Maddi deliline bakıyorsun, ve diyorsun ki, "Demek bu kitap, böyle bir tefsir ile tam ben de anlam buluyor" diyorsun.
Şimdi sen o arıyı müstakil ile o bataklıkta boğuluyor. Şimdi biz orada işi arıya versek, asıl kendi şuursuzluğumuzu ilan etmiş oluruz. Çünkü böyle şuursuz bir sebep, böyle şuurlu bir neticeye yapamaz, imkanı yok, değil mi? Peki bize burada düşen vazife nedir? İlahi kelamı okuduk, maddi tefsire baktık. Bana düşen vazife nedir? Bana düşen vazife şudur: "Bu şuursuz sebep, bu şuurlu neticeyi yapamaz, demek perde arkasında şuurlu bir zat var" deyip "La ilahe illallah" diye bunu kainata ilan etmek. Bana düşen asli vazifedir. Bakın insanın kazandığı şeref var ya, yeryüzüne halife olarak Allah addediyor ya, o şerefi veriyor ya, bizim şerefimiz, bu vazifeden dolayıdır. Ben bir insan olarak, nefsi olarak hayvani bir şeyden oluşuyorum. Nefis hayvandır, değil mi? Beden olarak nebati bir yaşantım var. Saçım bir bitki gibi büyüyor, bedenim bir bitki gibi büyüyor, farkında değilim, nebatiyim. Beni kıymetli yapan şey nedir? Vazifedir. Peki hangi vazifedir? Allah azze ve celle kainatı kitap olarak yaratmış, yazmış, ben de bu kitabı okumaya mazhar tefekkürde ayrıntılı, günahlarım nedir, yaratılışım nedir? Ben niye varım, ayrıntılı. Afaki tefekkürde ise icmali yaparsan, vahdete takarrüb edersin. Geniş dairenin olaylarını da özet olarak bakarsan, şablon parçası olarak bakarsan, sen kainatta vahdete yani Allah'a, "La İlahe İllallah"a varırsın diyor. Ama şu an tam zıt değil mi? Mesela bazen insanlar oturuyor buraya, namaz yok, niyaz yok, Allah'la ilgili bildiği şeyler nakıs. Birçoğumuz imanı bildiğimizi zannediyoruz, en büyük yanılgımız bu. İmanı biliyoruz zannediyoruz, imanı bilmiyoruz. En büyük yanılgımız, hayattaki. Oturuyoruz, kardeşim ne için yaratıldın, sen niye önemlisin, ne için varsın? Ne oluyor konu? Ya futbola gidiyor, ya siyasete gidiyor, ya gündemin değişen haberlerine gidiyor ama asla nefsine, kendisine gitmiyor. İşte bu tefekkürde insanı tam gafleti en derinine, en dibine sürükleyecek tefekkürdür. O yüzden bir insanın dikkati, ihtiyacı, imanı sorduğu sorulardan bile belli olur. Sizinle bu vazife için oturmuş bir insan, masada oturduğunda ilk kaşını, gözünü, maaşını, tişörtünü soruyorsa bilin ki onun dikkati de aynı şekilde dağınıktır. Ama ilk, "Ya arkadaş biz buraya geldik de, bu namazı nasıl edeceğiz, vazifemiz nedir, ahiretimizi nasıl kurtaracağız, ben Peygamberimize nasıl benzeyeceğim?" diye dertleniyorsa bil ki o enfusi tefekkürü güzel yapmış bir adamdır o adam. Fani olan şeylere dikkatini veren insanın dikkati de kendisi gibi fanidir demek. Asıl olan bir şey veren insanın dikkati de bekadadır, sonsuzluk alemindedir, demek. İnsan demek, sorduğu sorudan tefekkürünü nasıl yapıyor? O bile belli oluyor, ortaya çıkıyor.
Devam edelim. "Aksini yaptığın takdirde, kesret fikrini dağıtır, evham seni havalandırır." Koyuncu, kesret ne demek? Benim anladığım şekliyle söyleyeyim, bir nevi şirk demek, çünkü bütün fikrini her tarafa dağıtıp, Allah'ın vahdetini maddeye veriyorsun. Çok güzel, geçen derste de bir tanım yapmıştık, o tanımı hatırlayan var mı? Buyur, çok güzel. Kesret, çokluk demek. Ama nasıl çokluk biliyor musun? Allah'ın yarattığının farkında değilsin o çokluğu. Kesretin zıttı da vahdet. Düzgün sebeplerin hepsi, tek bir elden idare ediliyor. Şimdi sen bu dersi anlamaz, zıddını yaparsan, vahdeti yani "La ilahe illallah" makamını yakalayamazsın, kesrette yani şirkin bataklığında boğulabilirsin. Ne kadar önemli bir dersmiş, değil mi? Allah Allah.
Devam. "Enaniyetin kalınlaşır, gafletin kuvvet bulur, tabiata kalbeder. İşte delalete isal eden kesret yolu budur." Bakın ders gafletle başladı, delaletle bitti. Demek ki bir insan gaflete düşe düşe, düşe düşe o perde kalınlaşıp insanı sapkınlığa da atabiliyor. Şimdi bu tefekkür makinesini çalıştırmak çok önemli. Bununla ilgili bir sıralama yapalım. Dörtlü bir sıralama.
Bir, insan önce zihnindeki sağlıklı bilgiyi tahattur eder. Mesela bu dersi zihninizde var mı bu ders? Tahattur ettiniz mi, yani hatıra geldi mi? Geldi. Birinci basamak tahattur.
İkinci basamak tahattur ettiği bu bilgi, bu ders faydalı olduğu için çokça zikreder yani tezekkür eder.
Üçüncü basamak sürekli zikrettiği bilgilerden yeni manalar için artmaya başlar yani tefekkür eder.
Dördüncü basamakta o tefekkürün sonucunda kâinatı vahdet elinde tutan Allah'a teşekkür eder. Yani bu tefekkür makinesinin muazzam bir kullanım sıralaması var değil mi? Nedir? Tahattur, tezekkür, tefekkür, teşekkür.
Allah'ım sen bizi bildiklerimizden emin kıl, diyoruz. Ama şu gaflet dersinden sonra anladık ki, sen bizi bilmediklerimizden de emin kıl. Zira artık durumlar bildiğimiz gibi değil. Sübhaneke la ilmelena illa ma allemtena inneke entel alimul hakîm. Ve ahıru da'vahum enil hamdulillahi rabbil alemin. El Fatiha maassalavat.
Demek ki insan daraldığında ne yapacak? Tefekkür edecek. Niye? Çünkü bizim daralma sebebimiz, gaflet perdesi geldi üstümüze. Şimdi mesela senin üstüne şuradan battaniye atıp, sıkıştırsak yerde daralırsın, değil mi? Karanlıkta kaldın, darda kaldın, kabzda kaldın. Ne yapmak istersin o perdeyi? Yırtmak istersin. Peki o yırtmanın yolu nerede? Tefekkürde. "Ya Rabbi, kâinatı sen kudret elinde tutmuşsun, şu gariban Mehmet'i unutur musun? Demek ki bu hadiseleri bir yere eviriyorsun, bir yere çeviriyorsun, ben göremiyorum." Bakın mesela günlük boğuşmalar ve hadiselere olay nazarıyla baktığımızda, çok ümidimiz kırılabiliyor. Farkında mısınız? Mesela geliyorsun, diyorsun ki, "Ya dünyanın başına şu hadise gelmiş. Filancanın başına şu hadise gelmiş." Bak, çok da üzücü hadise. O hadiseyi harç olarak aldığında onun etkisinden kurtulamıyorsun. O yüzden günlük hadiseler de öyle ayrıntılı bakmamak lazım. Ama onu böyle genişletip baktığında diyorsun ki, "Kâinatta olumsuz gibi gözüken hadiselerin her birisinin neticesi ya bizzat, ya netice itibariyle hayır olmuşsa, demek Allah bu hadiseyi de güzel bir yere evirecek" deyip geniş şablondan, geniş perdeden bakmak lazım. Olayı bizzat alıp baktığında ne oluyor? Kâinattaki hadiseler, insanların gafleti, cehaleti, ah cehalet ne kötü bir dostsun sen. Ortadoğu'daki hadiseler, dünyadaki hadiseler, Allah'ı duymadan vefat eden sayısız insanlar, ne oluyor? İnsan bunalıma giriyor. O olay olarak baksan, nefes alamazsın, biraz vicdanın çalışıyorsa, biraz insaflıysan ama böyle giriş daireden baktığında diyorsun ki, "Demek Allah bazı şeyleri bir noktaya eviriyor. Demek hepsi Allah'ın elinden, kudret elinden dönüyor, demek bu hadiselerin hepsini Allah biliyor" diyorsun. Sürur-u kalp ile huzura eriyorsun. Yoksa insan keşmekeş dünyada, bu zulümatlı hadiseler içerisinde boğulur kalır. O yüzden diyor, "Boğulur kalırsın, sakın öyle bakma" diye. Ya çok ince, evet.