📱

Get Our Mobile App

Take your business learning on the go!

Download on the App StoreGet it on Google Play

Sakinleşmeye Çalışmayı Bırakın: Kaygı, Stres ve Yorgun Uyanmayı Bitiren 9 Stoacı Ders

Stoacı Filozof45:17

Transcription

Sizi en çok tüketen savaşın dışarıdaki dünyada değil, iki kulağınızın arasında tam zihninizin ortasında yaşandığını biliyorsunuz, değil mi?

Sabah uyanıyorsunuz. Bedenen dinlenmiş olmanız gerekirken ruhen dayak yemiş gibi yorgunsunuz. Çünkü siz uyurken bile zihniniz durmadı. Ve buradaki en büyük tuzak şu: Çoğu insan bu savaşı bitirmek için dış dünyasını değiştirmeye çalışıyor. Kaygıyı yok etmek için iş değiştiriyor. Stresi bitirmek için insanlardan kaçıyor. Korkuyu bastırmak için başkalarında güven arıyor. Ama bunların hepsi geçici. Çünkü zihin değişmedikçe insan nereye giderse gitsin aynı karanlık döngünün içine tekrar tekrar düşer.

Ve işte asıl güç tam burada başlıyor. Eğer sorun zihinden doğuyorsa çözüm de yine zihindedir. Bugün modern dünyanın size dayattığı o çaresizliği reddediyoruz. Unutmayın siz korkuyla doğmadınız, stresle doğmadınız, kaygıyla doğmadınız. Bunlar sizin karakteriniz değil, henüz sakin yaşamayı öğrenememiş bir zihnin yanlış sinyalleridir. Ve bugün onlarla nihayet vedalaşabileceksiniz.

Şu an arkanıza yaslanın ve derin bir nefes alın. Çünkü önümüzdeki dakikalarda sadece imparatorların, köle filozofların ve tarihin en zor dönemlerinden geçmiş bilgelerin bildiği 2000 yıllık bir disiplinle zihninizi yönetmeyi, korkuyu yakıta çevirmeyi ve sarsılmaz bir iç kale inşa etmeyi öğreneceksiniz.

Başlamadan önce bu değişimi sadece izlemekle kalmayıp bizzat başlatmak için şimdi küçük ama çok güçlü bir adım atmalısınız. Kendinize şu sözü verin. Bugün zihnimin kontrolünü geri alıyorum. Bu sözü ister içinizden tekrarlayın, isterseniz yorum olarak yazın. Karar sizin ama bunu yazmanızı özellikle istiyorum. Çünkü insan psikolojisinde değişmez bir kural vardır. Bir niyeti sadece düşündüğünüzde o bir hayaldir. Ama onu somutlaştırıp yazıya döktüğünüz an beyniniz onu bir dilek olarak değil yerine getirilmesi gereken bir görev olarak kodlar. Milyonlarca insan sadece izleyip geçecek. Siz durmayın, yazın ve iradenizi mühürleyin. Hazırsanız şimdi başlıyoruz.

Bir kaygı tehlikeli değildir. Tehlikeli olan ondan korkmaktır. Çoğu insan huzurlu bir yaşamın sırrının hiç dert etmemek ya da hiç kaygılanmamak olduğunu sanır. Bir şeyleri kafama takmadan nasıl yaşarım diye sorarlar. Bu yanlış bir sorudur. Çünkü insan zihni hayatta kalmak için tehlike sezdiğinde alarm vermek üzere tasarlanmıştır.

Stoacı filozof Epiktetos meseleyi kökünden çözen şu tespiti yapar. İnsanları huzursuz eden olaylar değil olaylar hakkındaki görüşleridir. Bunu herkesin hayatında en az bir kez yaşadığı o kötü hissetme anına uyarlayalım. Diyelim ki evinizde oturuyorsunuz ya da herhangi bir yerdesiniz ve aniden bir şeyler oldu. Aniden kalbiniz biraz hızlı atmaya başladı ya da midenizde bir kasılma hissettiniz. Belki de sadece sebepsiz yere sıcak bastı. Sizi yaralayan birinci ok bedensel histir. Bu sadece fiziksel bir tepkidir. Biyolojiktir ve tamamen zararsızdır. Gelir ve geçer. Ama siz hemen ardından kendinize o en tehlikeli olan zehirli ikinci oku saplarsınız. Neden böyle oldum? Tansiyonum mu çıktı? Ya bayılırsam ya bu his hiç geçmezse kesin kötü bir şey olacak. Görüyor musunuz? Acıyı yaratan o ilk baştaki kalp çarpıntısı değil. Sizin o çarpıntıya yüklediğiniz felaket anlamıdır. Siz ona tehlike etiketi yapıştırdığınız an zihninizdeki yangını kendi ellerinizle körüklemiş olursunuz.

Burada anlamanız gereken çok kritik bir mekanizma var. Beyniniz gerçek bir tehlike ile hayali bir tehlikeyi ayırt edemez. Siz eyvah kötü oluyorum." dediğinizde beyniniz karşınızda size saldırmak üzere olan vahşi bir hayvan varmış gibi tepki verir ve vücudunuza daha fazla adrenalin pompalar. Bu sefer ne olur? Kalbiniz daha hızlı çarpar. Siz daha çok korkarsınız. Siz korktukça kalbiniz daha da hızlanır. İşte buna korku kaygı döngüsü denir. İnsan kendi zihninin tuzağına işte böyle düşer.

Bunu bir yangın alarmına benzetebiliriz. Kaygı evinizdeki duman dedektörü gibidir. Sesi çok yüksektir. Rahatsız edicidir. Kulaklarınızı tırmalar. Ama alarmın kendisi evi yakmaz. Alarm sadece bir uyarıcıdır. Ancak siz alarm çaldığı için paniğe kapılır. Bu ses beni öldürecek." diye bağırarak alarm cihazıyla kavga etmeye başlarsanız asıl yapmanız gerekeni unutursunuz. Sakince beklemek.

Peki çözüm ne? Stoğacı bir zihin bu durumda ne yapar? Bu döngüyü kırmanın tek yolu şudur. Semptomlarınızla ve hislerinizle savaşmayı bırakın. Onlara teslim olun demiyorum. Onlarla güreşmeyin diyorum. Kalbiniz biraz hızlı mı çarpmaya başladı? Bırakın çarpsın. Kalbin işi atmaktır. İçinizde bir sıkıntı mı var? Bırakın o sıkıntı orada dursun misafir gibi. Bunlar sizi öldürmez. Bunlar sizi delirtmez. Siz o histen korkmayı bıraktığınızda beyninize şu güçlü mesajı gönderirsiniz. Evet. Şu an gerginim, rahat değilim ama güvendeyim. Bir tehlike yok. Bu mesajı verdiğiniz an adrenalin musluğu kesilir ve fırtına yavaşça dinmeye başlar.

Stoacıların apateya dediği durum duygusuzluk değil. duyguların kölesi olmama halidir. Bir dahaki sefere o evham bulutu geldiğinde ona bir düşman gibi değil, sadece yanınızdan geçip giden gürültülü bir tren gibi bakın ve ona şunu söyleyin. Bu sadece bir his. Bu gerçeğin kendisi değil. Ve ben bu hissin beni yönetmesine izin vermiyorum. Kaygıdan korkmayı bıraktığınız gün kaygının sizin üzerinizdeki otoritesinin bittiği gündür.

Ancak bunu tam olarak başarabilmek içinizde konuşup duran o sesin kim olduğunu ayırt etmeniz gerekir. O felaket senaryolarını yazan ses gerçekten siz misiniz? Yoksa zihniniz size oyun mu oynuyor? İşte ikinci bölümde bu büyük yanılsamayı yıkacağız.

2. Zihniniz ve duygularınız siz değilsiniz.

Gün boyunca zihninizin içinde hiç susmayan bir ses var. Farkında mısınız? Sürekli konuşuyor, yorum yapıyor, yargılıyor, geçmişi hatırlatıp gelecekle ilgili senaryolar üretiyor. Çoğu zaman bu sesi kendi sesiniz, bu düşünceleri de bizzat kendiniz sanıyorsunuz. İşte en büyük yanılgı burada başlıyor. Şu an çok kritik bir ayrım yapacağız. Eğer o konuşan sesi duyabiliyorsanız siz o konuşan ses olamazsınız. Siz o sesi duyan, o sesi fark eden kişisiniz. Yani siz düşünce değilsiniz. Siz o düşüncenin içinde gerçekleştiği farkındalıksınız. Stoacılar buna yönetici ilke derler. Modern psikolojide ise buna gözlemci benlik diyoruz.

Sorun şu ki bizler hislerimizle ve düşüncelerimizle birleşiyoruz. Kendimizi onlarla bir bütün gibi görüyoruz. Örneğin çok öfkelendiğinizde ben öfkeliyim diyorsunuz. Bu ifade dilimize o kadar yerleşmiştir ki tehlikesini fark etmeyiz. Ben öfkeliyim dediğinizde tüm varlığınızı, kimliğinizi ve karakterinizi o anlık duyguyla eşitlersiniz. Sanki adınız öfke olmuş gibi davranırsınız. Oysa stoacı bir zihin yapısı olaylara mesafe koymayı gerektirir. Doğrusu şudur: "Şu anda içimde bir öfke hissi var veya şu anda zihnimden yetersiz olduğuma dair bir düşünce geçiyor. Bu basit kelime değişikliği bile sizinle o duygu arasına hayati bir mesafe koyar. O duyguya yapışıp kalmazsınız. Ona dışarıdan bir nesneye bakar gibi bakmaya başlarsınız.

Bunu bir gökyüzü metaforuyla daha iyi anlayabiliriz. Zihniniz gökyüzüdür. Düşünceler ve duygular ise oradan gelip geçen bulutlardır. Bazen kara bulutlar gelir, fırtınalar kopar, şimşekler çakar. O an her yer kararır ve korkutucu görünür. Ama fırtına ne kadar şiddetli olursa olsun gökyüzüne zarar veremez. Gökyüzü ıslanmaz, yanmaz ya da parçalanmaz. Bulutlar dağıldığında gökyüzü hala oradadır. Olduğu gibi mavidir. Siz depresif hissettiğinizde, kaygılandığınızda veya stres altına girdiğinizde kendinizi o kara bulut sanıyorsunuz. Ben bittim, her yer karanlık. Diyorsunuz. Hayır. Siz o karanlığa ev sahipliği yapan gökyüzüsünüz. O bulutun orada olması sizin doğanızı değiştirmez. Bulutun geçici, gökyüzünün ise kalıcı olduğunu hatırladığınız an o bulutun sizi boğmasına izin vermezsiniz.

Peki bu gözlemci konumuna nasıl geçeceksiniz? Zihninize bir misafirhane gibi davranın. Mevlana'nın da dediği gibi her gün yeni bir misafir gelir. Bazen neşe gelir, bazen keder, bazen utanç, bazen de korku. Bizim hatamız gelen misafiri evin sahibi sanıp tapuyu ona vermektir. Keder geldiğinde artık bu evin sahibi sensin. İstediğin gibi dağıt ortalığı diyoruz. Oysa yapmanız gereken kapıyı açmak, misafire hoş geldin demek. Onunla oturup çay içmek ama gitme vakti geldiğinde onu uğurlamaktır. Onu kovmaya çalışırsanız kapıda arbede çıkar. Onu evin sahibi yaparsanız hayatınız kararır. Sadece izleyin. Şu an üzüntü geldi. Beni ziyaret ediyor deyin. Düşüncelerinizi mutlak gerçekler gibi görmeyi bıraktığınızda özgürleşirsiniz. Zihniniz size ya işten atılırsan dediğinde buna eyvah diye tepki vermek yerine bir bilim insanı soğukkanlılığıyla yaklaşın. Zihnim yine felaket senaryosu üretme görevini yerine getiriyor. İlginç bir düşünce ama sadece bir öneri. Unutmayın zihninizden geçen her düşünceye inanmak zorunda değilsiniz. Her duyguya itaat etmek zorunda değilsiniz. Siz nehrin içindeki su değilsiniz. Siz nehrin kenarında oturup suyun akışını izleyensiniz. Su bazen bulanık akar, bazen berrak. Ama siz kıyıdasınız ve güvendesiniz.

Ancak insan zihni tuhaftır. Bazen bir düşünceyi izleyip bırakmak yerine ondan zorla kurtulmaya çalışırız. Bunu düşünmemeliyim dedikçe o düşüncenin zihne nasıl daha güçlü yapıştığını hiç fark ettiniz mi?

3. derste zihinsel savaşın bu tuhaf paradoksunu ve neden düşünmemeye çalıştıkça daha çok düşündüğünüzü çözeceğiz.

3. Kurtulmaya çalıştıkça tutsak kalırsınız.

Şimdi sizden çok basit bir şey yapmanızı isteyeceğim. Önümüzdeki 10 saniye boyunca zihninizde beyaz bir kutup ayısı canlandırmayın. Başka her şeyi düşünebilirsiniz. Akşam ne yiyeceğinizi, işlerinizi, tatil planlarınızı. Ama sakın o beyaz kutup ayısını düşünmeyin. Ne oldu? Büyük ihtimalle zihninizde kocaman bir kutup ayısı belirdi, değil mi? Hatta belki de normalde hiç aklınıza gelmeyecek olan bu imge, sırf düşünmeyin dediğim için zihninize demir attı. İşte insan psikolojisinin en acımasız şakası yani ironik süreç teorisi budur. Beyniniz bir şeyi düşünmemeye çalıştığında o şeyi daha fazla düşünmek zorunda kalır. Bu mekanizmanın nasıl işlediğini anlamak neden yıllardır huzur bulamadığınızı anlamanızı sağlayacak.

Siz beyninize şu an endişelenme emrini verdiğinizde beyniniz bu görevi yerine getirmek için ikiye bölünür. Birinci parça endişeyi kovmaya çalışır. Ancak ikinci parça yani gözlemci parça sürekli şu kontrolü yapar. Acaba endişe gitti mi? Hala endişeleniyor muyum? İşte bu kontrol mekanizması istemediğiniz o düşünceyi sürekli taze tutar. Onu tekrar tekrar sahneye çağırır. Yani unutmaya çalışmak hatırlamanın en garantili yoludur.

Bunu gözünüzde daha net canlandırmak için şöyle düşünün. Zihniniz büyük bir deniz. İstemediğiniz düşünce ise suyun üzerinde yüzen bir top olsun. Siz o topu görmek istemediğiniz için elinizle bastırmaya çalışıyorsunuz. İlk anda suyun altına giriyor gibi olur. Ama bastırdıkça kolunuz yorulur. Dikkatiniz tamamen o topa kilitlenir ve en önemlisi şunu fark edersiniz. Elinizi çektiğiniz anda top eskisinden çok daha sert bir şekilde yüzeye fırlar. Üstelik artık yalnızca orada değildir. Suyu dalgalandırmış, her yere su sıçratmış, etrafındaki her şeyi de hareketlendirmiştir. Hayatınızdaki kaygı, takıntı ve stresle olan ilişkinizde tam olarak böyledir. Düşünceyi bastırmaya çalıştığınızda onu yok etmezsiniz. Sadece bütün dikkatinizi ona bağlarsınız ve dikkatin bağlı olduğu hiçbir şey küçülmez. Bastırma çabası düşünceyi boğmaz. Ona enerji verir. Bu yüzden zihinsel özgürlük topu suyun altına bastırmakta değil, elinizi çekip onun kendi haline bırakılmasındadır. Top oradadır evet ama artık tüm denizi yönetmez.

Daha iyi anlayabilmeniz için bu durumu bir de bataklık metaforuyla düşünün. Diyelim ki yanlışlıkla bir bataklığa düştünüz. İçgüdüsel olarak ne yaparsınız? Kurtulmak için çırpınmaya, bacaklarınızı hızla hareket ettirmeye başlarsınız. Peki bataklıkta çırpınan insana ne olur? Daha hızlı dip tarafa çekilir. Çünkü uyguladığınız basınç bataklığın sizi aşağı çekmesini kolaylaştırır. Kaygı da zihinsel bir bataklıktır. Rahatlamalıyım, uyumalıyım, sakinleşmeliyim diye çırpındıkça panik bataklığının dibine doğru çekilirsiniz. Uyumaya çalışan biri asla uyuyamaz. Çünkü uyku çaba gerektirmez, teslimiyet gerektirir. Uykusuzluk konusuna girmişken eğer bir sonraki videolarımızdan birinin uykusuzluk hakkında olmasını istiyorsanız lütfen yorumlarda bana bildirin.

Stoacı bilgeler bu savaşı kazanmanın tek yolunun savaşı bırakmak olduğunu binlerce yıl önce keşfetmişlerdir. Çözüm düşünceyi sevmek ya da onaylamak değil, ona karşı verdiğiniz direnci bırakmaktır. Kapınızı zorlayan bir davetsiz misafir düşünün. Siz kapının arkasına geçip var gücünüzle kapıyı iterek onu içeri sokmamaya çalışıyorsunuz. Ter içindesiniz, yorgunsunuz ve bütün hayatınız o kapının arkasında geçiyor. Oysa kapıyı itmeyi bıraksanız o misafir içeri girecek. Belki biraz dolaşacak, canınızı sıkacak ama sonra girdiği kapıdan çıkıp gidecek. Siz kapıyı tuttuğunuz sürece o korkuyla sonsuza kadar o kapı eşiğinde yaşamak zorundasınız. Özgürleşmek istiyorsanız ellerinizi kapıdan çekin. Bırakın o rahatsız edici düşünce gelsin. Bırakın ya şöyle olursa sesleri konuşsun. Onlara sus demeyin. Onlarla tartışmayın. Onlara cevap vermeyin. Sadece zihnim şu an yine konuşuyor deyin ve işinize devam edin. Unutmayın zihninizdeki canavarlar sadece siz onlarla güreşirseniz büyürler. Onları yok saydığınızda ya da serbest bıraktığınızda açlıktan ölürler.

Peki içsel savaşı bıraktık ama dış dünyada her şeyi kontrol etmeye çalışan o tarafımız ne olacak? Stresin en büyük kaynağı olan kontrol etme arzusunu nasıl yeneceğiz? 4. derste stoğacılığın en temel taşıyla kendi iç kalenizi nasıl inşa edeceğinizi öğreneceksiniz.

4. Hayatta gücünüzün yettiği şeyler vardır. Bir de yetmediği şeyler.

Şu an hissettiğiniz bitkinliğin, depresyonun, isteksizliğin asıl sebebini biliyor musunuz? Sırtınızda taşıdığınız yüklerin ağırlığı değil. O yüklerin çoğunun aslında size ait olmaması. Sabah uyanıyorsunuz ve farkında olmadan sırtınıza görünmez bir çuval alıyorsunuz. İçine trafiğin durumunu, havanın nasıl olacağını, insanların sizin hakkınızda ne düşüneceğini, çocuğunuzun sınav sonucunu, ülkenin ekonomisini ve hatta geçmişte yaptığınız hataları dolduruyorsunuz. Akşam olduğunda tükenmiş hissediyorsunuz. Çünkü bütün gün gücünüzün asla yetmeyeceği şeyleri değiştirmeye çalışarak yani imkansızla savaşarak enerjinizi tükettiniz.

Stoğacılığın en temel ve en özgürleştirici kuralı Epiktetos'un şu ayrımında gizlidir. Bazı şeyler bizim elimizdedir. Bazı şeyler ise değildir. Kulağa çok basit geliyor değil mi? Ama insan ıstırabının %90'ı bu basit ayrımı yapamamaktan kaynaklanır. Peki neler sizin elinizde? Düşünceleriniz, niyetleriniz, kararlarınız, olaylara verdiğiniz tepkiler ve kendi karakteriniz. Bu sizin krallığınızdır. Burası sizin iç kalenizdir. Neler sizin elinizde değil. Vücudunuz çünkü hastalanabilir. Malınız, mülkünüz çünkü çalınabilir veya kaybolabilir. Şöhretiniz, itibarınız çünkü iftiraya uğrayabilirsiniz. Başkalarının davranışları ve hepsinden önemlisi olayların sonucu.

Stres dediğimiz şey aslında kontrol edemediğimiz bir alanı inatla kontrol etmeye çalışma çabasıdır. Evet, yaşadığınız stresin istisnasız en büyük sebebi inadınızdır. Şaşırdınız mı? Bir örnekle açıklayalım. Diyelim ki çok önemli bir tahlil sonucu bekliyorsunuz veya bir iş görüşmesi yaptınız. Haber bekliyorsunuz. O bekleme süresinde kendisini yiyip bitirenlerdensiniz, değil mi? Ya kötü çıkarsa ya beni aramazlarsa diye senaryolar kuruyorsunuz. Şunu fark edin. Yeterince endişelenirseniz, yeterince kafaya takarsanız gerçekten sonucu değiştirebileceğinize mi inanıyorsunuz? Tahlil sonucundaki değerleri sırf siz evde üzülüyorsunuz diye değiştirebilir misiniz? Hayır. Ama biz ilkel bir batıl inançla şöyle zannederiz. Eğer yeterince endişelenirsem belki sonucu kontrol edebilirim. Bu çok büyük bir illüzyyondur. Endişe yarına ait bir sorunu çözmez. Sadece bugüne ait gücünüzü tüketir. Eğer şimdiki zamanda yaşamazsanız her zaman sefil olacaksınız.

Stoğacılar bu durumu anlatmak için harika bir okçu metaforu kullanırlar. Bir okçuyu düşünün. yayını gerer, nişan alır, rüzgarı hesaplar, duruşunu ayarlar ve oku fırlatır. Okçunun kontrolü yayın kirişini bıraktığı o saniyede biter. Ok elden çıktıktan sonra rüzgar yön değiştirebilir, hedef hareket edebilir veya araya bir engel girebilir. Eğer okçu bu ok mutlaka hedefi vurmalı diye saplantı yaparsa ok havada süzülürken o yerde kriz geçirir. Mutsuz olur, stres olur. Ama bilge bir okçu şöyle der: "Ben elimden geleni yaptım. Nişanımı aldım ve oku attım. Sonuç artık bana ait değil.

Hayatınızdaki her şeye bu gözle bakmalısınız. Çocuğunuza doğruları anlatmak sizin elinizdedir. Ama onun sizi dinleyip dinlemeyeceği sizin elinizde değildir. Trafikte kurallara uymak sizin elinizdedir. Ama diğer sürücülerin size saygı göstermesi sizin elinizde değildir. Birine iyilik yapmak sizin elinizdedir. Ama karşılığında teşekkür beklemek ya da nankörlük görmemek sizin elinizde değildir. Başkalarının zihinleri, başkalarının kararları ve gelecekte olacak olaylar sizin egemenlik alanınızın dışındadır. Dış dünyayı kontrol etmeye çalışmak, bir nehrin akışını ellerinizle tersine çevirmeye çalışmak gibidir. Sadece yorulursunuz ve boğulursunuz.

İç kalenizi inşa etmek demek mutluluğunuzu dışarıdaki olaylara bağlamayı bırakmak demektir. Eğer mutluluğunuz insanlar bana iyi davranırsa mutlu olurum şartına bağlıysa kölesiniz demektir. Çünkü herhangi biri size kötü davrandığında mutluluğunuzu elinizden alabilir. Anahtarı başkasına verdiniz ama mutluluğunuz insanlar ne yaparsa yapsın ben doğru ve dürüst davranacağım ilkesine bağlıysa işte o zaman özgürsünüz. Hiç kimse sizin elinizden karakterinizi ve duruşunuzu alamaz.

Bugünden itibaren kendinize şu soruyu sormayı alışkanlık haline getirin. Bu durum benim kontrolümde mi? Cevap: Hayır ise o yükü omuzlarınızdan indirin ve şöyle deyin: "Bu benim savaşım değil. Enerjinizi sadece değiştirebileceğiniz tek şeye yani kendi eylemlerinize ve zihninize odakladığınızda o kronik yorgunluğun yerini derin bir dinginliğin aldığını göreceksiniz.

Ancak kontrol edemediğimiz şeyler arasında bizi en çok korkutan henüz gerçekleşmemiş olandır. Zihnimiz sürekli geleceğe gidip en kötü senaryoları yazar. 5. derste zihnin bu en büyük işkencesini yani felaket senaryolarını nasıl durduracağınızı konuşacağız.

5. Zihinde acı çekmek gerçekten daha ağırdır.

Hafta sonu tatilinin o son saatlerini, o meşhur pazar akşamı sendromunu düşünün. Ertesi gün işe veya okula gideceksinizdir. Henüz evinizdesiniz. Çayınız elinizde, sevdikleriniz yanınızda. Sıcak ve güvendesiniz. Fiziksel olarak hiçbir acınız yok. Ama zihniniz çoktan pazartesi sabahına gitmiştir. Trafiği yaşar, patronun asık suratını görür, yapılacaklar listesinin stresini çeker, önemli bir konuşmada kekelediğini hayal eder. Ve böylece pazar akşamınız hiç yaşanmamış bir pazartesi sabahının gölgesinde heba olur gider. İşte stoacı filozof Seneka'nın şu sözü bu durumu bir tokat gibi yüzümüze çarpar. Bizler gerçekte olduğundan daha çok hayalimizde acı çekeriz.

Zihniniz boşlukları sevmez. Gelecekle ilgili bir belirsizlik olduğunda o boşluğu en kötü senaryolarla doldurma eğilimindedir. Buna psikolojide felaketleştirme denir. Sıradan bir belirsizliği alır, onu devasa bir trajediye dönüştürürsünüz. Telefonunuz çaldığında ve ekranda sevmediğiniz birinin adını ya da belirli bir yerin numarasını gördüğünüzde ne olur? O telefonu açana kadarki 3 saniye içinde zihninizde iflas edersiniz. Mahkemelik olursunuz. Kötü bir haber alırsınız, hayatınız kararır. Telefonu açarsınız ve karşıdaki ses sadece basit bir evrak eksikliğinden ya da bir yanlışlıktan bahseder. Ya da gerçekten bir problem vardır ama düşündüğünüz kadar devasa değildir. Konuşma biter. Gerçeklik sadece 30 saniye sürmüştür ve yönetilebilir bir durumdur. Ama sizin o 3 saniye içinde zihninizde yaşadığınız korku gerçek olaydan 10 kat daha ağırdır. Üstelik ikinci beyniniz olan bağırsaklarınız bile bu durumdan etkilenir.

Korku karanlık bir odadaki gölge gibidir. Işık kapalıyken sandalyenin gölgesini dev bir canavara benzetirsiniz, titrersiniz. Ama ışığı açtığınızda yani gerçekle yüzleştiğinizde onun sadece bir sandalye olduğunu görürsünüz. Sürekli ya şöyle olursa diyerek yaşamak hiç borcunuz olmadığı halde bir bankaya her gün faiz ödemeye benzer. Stoğacılar buna peşin acı çekmek derler. Diyelim ki korktuğunuz o kötü şey gerçekten başınıza gelecek. Bunu şimdiden dert edinerek ne kazanıyorsunuz? Eğer o olay gerçekleşirse zaten acısını yaşayacaksınız. Ama şimdiden üzülerek o acıyı iki kere yaşamış olursunuz. Peki ya o korktuğunuz şey hiç gerçekleşmezse ki endişelerimizin %90'ı asla gerçekleşmez. O zaman hiç olmamış bir şey için boşu boşuna acı çekmiş, hayatınızın değerli günlerini çöpe atmış olursunuz.

Zihinsel senaryolarınız Hollywood'un en ürkütücü korku filmlerinden daha yaratıcıdır. Basit bir baş ağrısını beyin tümörüne, eşinizin geç kalmasını korkunç bir kazaya, müdürünüzün ters bir bakışını işten atılmaya bağlarsınız. Bu senaryolar başladığında kendinize şu kritik soruyu sorun. Şu an şu saniyede bir sorun var mı? Lütfen şu an ayaklarınıza bakın, ellerinize bakın, nefes alışınıza odaklanın. Şu an bu saniyede her şey yolunda. Sorun şimdi de değil. Sorun zihninizin uydurduğu biraz sonra da. Gelecek henüz gelmedi. Geçmiş ise çoktan bitti. Acı çektiğiniz yer sadece kendi zihninizin kurgu odasıdır.

Stoacı bir zihin felaketi beklemez. Felaket gelirse onu o an karşılar. Marcus Aurelius'un dediği gibi, "Gelecek için endişelenme. Eğer gelirse bugünü karşılarken kuşandığın silahların aynısıyla yani aklınla ve sabrınla onu da karşılarsın. Yarın başınıza gelebilecek felaketleri düşünerek bugünkü huzurunuzu kurban etmeyin. O korkunç filmi zihninizde oynatmayı bırakın ve ışığı açın. Göreceksiniz ki canavar sandığınız şeylerin çoğu sadece birer gölgeden ibaret.

Ancak bu zihinsel dinginliği sağlayabilmek ve gölgelerle savaşabilmek için çok güçlü bir biyolojik temele ihtiyacınız var. Yorgun bir beden ve uykusuz bir beyinle zihninizi yönetemezsiniz. 6. derste modern insanın en çok ihmal ettiği ama aslında en büyük zihinsel savunma hattı olan o hayati konuyu, uykuyu ele alacağız.

6. İyi uyku lüks değil, zihinsel bir savunma hattıdır.

Şimdi size çok dürüst bir soru soracağım. En son ne zaman gerçekten dinlenmiş, zihniniz berrak ve enerjik bir şekilde uyandınız? Modern dünyada uykuyu adeta bir zaman kaybı, tembel insanların sığınağı ya da ölünce zaten uyuyacağız diyerek feda edilecek ilk şey olarak görüyoruz. Gece geç saatlere kadar telefon ekranına bakmayı, uykudan çalıp çalışmayı veya dizi izlemeyi bir ödül zannediyoruz. Ancak stoacı bir iradeye ve sarsılmaz bir zihne sahip olmak istiyorsanız bu hatadan hemen dönmelisiniz. Çünkü uykusuz bir zihinle duygularınızı kontrol etmeniz biyolojik olarak imkansızdır.

Şöyle düşünün. Hiç uykusuz kaldığınız bir günün sabahında normalde gülüp geçeceğiniz ufak bir soruna aşırı tepki verdiğiniz oldu mu? Birinin sözüne aniden parladığınız, çocuğunuza tahammül edemediğiniz ya da trafikte öfkeden deliye döndüğünüz anlar. Bunun sebebi karakterinizin zayıf olması değil, biyolojik savunma hattınızın çökmüş olmasıdır. Bilim bize şunu gösteriyor. Uykusuz kaldığınızda beyninizin prefrontal cortex dediğimiz mantıklı düşünen, karar veren ve duyguları frenleyen bölgesi devre dışı kalır. Yani gözlemci benlik uykuya dalar. Buna karşılık beynin korku ve öfke merkezi olan amigdala aşırı duyarlı hale gelir. Yani uykusuzken beyniniz gaz pedalı sonuna kadar basılı ama frenleri patlamış bir araba gibidir. En ufak bir virajda şarampole yuvarlanırsınız.

Stoğacılık sadece zihinsel bir disiplin değil, aynı zamanda bedensel bir saygıdır. Marcus Aurelius ve Seneka zihnin keskin kalabilmesi için bedenin dinç olması gerektiğini sık sık vurgulamıştır. Bedeniniz zihninizin tapınağıdır. Eğer tapınak yıkılırsa içindeki rahip dua edemez. Uyku pasif bir yatış eylemi değildir. Aktif bir onarım sürecidir. Özellikle RAME uykusu dediğimiz rüya görme evresi zihninizin gece terapisidir. Gün içinde yaşadığınız stres, kaygı ve duygusal yükler siz uyurken bu evrede işlenir, çözümlenir ve arşivlenir. Eğer yeterince uyumazsanız zihniniz bu temizliği yapamaz. Bir önceki günün duygusal çöplerini ertesi güne taşırsınız. Çöpler biriktikçe zihniniz kokmaya başlar. Yani kaygı bozukluğu, tahammülsüzlük ve depresif ruh hali ortaya çıkar.

Hayatı bir savaş alanı, uykuyu da zırhınızın tamir edildiği bir atölye olarak düşünün. Siz her gün hayatın içine çıkıp stresle, belirsizlikle ve zorluklarla savaşıyorsunuz. Akşam eve geldiğinizde zırhınız darbe almış, kılıcınız körelmiş oluyor. Uyku o zırhın yeniden dövüldüğü, kalkanın güçlendirildiği yerdir. Eğer ben uyumayacağım, daha çok çalışacağım derseniz ertesi gün savaş meydanına delik deşik bir zırhla çıkarsınız ve hayatın attığı ilk ok doğrudan kalbinize saplanır. O yüzden iyi bir uyku uyumak bencillik değildir. Ailenize, işinize ve en önemlisi kendinize karşı en büyük sorumluluğunuzdur. Kaygıyı yenmek istiyorsanız önce biyolojinizi yanınıza çekin. Yatak odanızı bir mağara gibi karanlık yapın. Telefonunuzu başka bir odada bırakın ve uykunuza en önemli iş toplantınızdan daha fazla saygı gösterin. Dinlenmiş bir zihinle baktığınızda dün gece size aşılmaz bir dağ gibi görünen sorunların aslında sadece küçük birer tümsek olduğunu fark edeceksiniz.

Ancak bazen ne kadar uyursak uyuyalım, zihnimizdeki düşünceler o kadar karmaşık ve yoğundur ki onları sadece düşünerek çözemeyiz. Onları zihnin içinden çıkarıp somut bir yere hapsetmemiz gerekir. 7. derste stoğacıların binlerce yıldır kullandığı görünmez düşmanı görünür kılan o basit ama mucizevi tekniği öğreneceksiniz.

7. Görünmez düşmanı görünür kılmak.

Geceleri yastığa başınızı koyduğunuzda hiç zihninizin bir çamaşır makinesi gibi aynı dertleri evirip çevirdiğini hissettiniz mi? Aynı korku, aynı utanç verici anı ya da aynı gelecek kaygısı döner durur. Her dönüşte o sorun biraz daha büyür, biraz daha içinden çıkılmaz bir hal alır. Sabah olduğunda aslında çözülebilecek basit bir mesele, zihninizde çözülmesi imkansız bir düğüme dönüşmüştür. Bunun sebebi çok basittir. Zihin düşünceleri tutmak için güvenli bir yer değildir. Zihin soyuttur, sınırsızdır ve karanlıktır. Orada düşünceler birbirine çarpar, şekil değiştirir ve olduğundan çok daha korkunç görünür.

İmparator ve stoacı filozof Marcus Aurelius'un o meşhur Kendime Düşünceler kitabını Gelecek Nesillere Nasihat Vermek için yazdığını sanıyorsanız yanılıyorsunuz. O kitabı sadece kendisi için yazdı. Savaş çadırlarında zorlu gecelerde zihnini ele geçirmeye çalışan korkuları ve öfkeleri kağıda dökerek onları zihninden söküp atmak için yazdı. Bir düşünce zihinde kaldığı sürece o bir hayalettir. Dokunamazsınız, göremezsiniz, onunla dövüşemezsiniz. O size her yerden saldırabilir. Ama o düşünceyi alıp bir kağıda yazdığınız an mucizevi bir şey olur. Hayaleti bir bedene hapsedersiniz. Artık o korku kafanızın içinde yankılanan korkunç bir ses değildir. Önünüzdeki masada kağıdın üzerinde duran mavi mürekkeple yazılmış sessiz ve hareketsiz birkaç cümledir. Artık o düşünce sizden çıkmış incelenebilir bir nesneye dönüşmüştür.

Bu teknik adını koyma kuralıdır. Eski efsanelerde bir iblisin adını bilirseniz onun üzerindeki gücünüzü kazanırsınız denir. Psikolojide de bu böyledir. Tanımlayamadığınız bir sıkıntı sizi boğar. Ama onu kelimelere döküp ben şu an tam olarak şundan korkuyorum çünkü diye yazdığınızda iblisin adını koymuş olursunuz. Ve çoğu zaman kağıda baktığınızda şunu fark edersiniz. Beni korkutan şey bu muymuş? Bu kadar basit bir cümle mi beni günlerdir uyutmuyor?

Ayrıca yazmak beyninizi yavaşlatır. Zihniniz ışık hızıyla felaket senaryoları üretebilirken eliniz o kadar hızlı yazamaz. Yazarken mecburen yavaşlarsınız. Bu yavaşlama beynin korku ve telaş halinden çıkıp akılcı düşünme haline geçmesini sağlar. Duygusal beyni devre dışı bırakır, çözümleyici beyni devreye sokarsınız. Videolarımdaki girişlerde sizden yorumlara yazmanızı istememin sebebi de tam olarak budur. Bu yüzden sizden edebi bir günlük tutmanızı istemiyorum. Sevgili Günlük, bugün hava çok güzeldi gibi şeyler yazmayın. Bunun yerine bir stoacı savaş raporu tutun. Canınız mı sıkkın? Hemen bir kağıt kalem alın. Sizi rahatsız eden şeyi en çiği, en kaba, en sansürsüz haliyle yazın. Şu an kendimi yetersiz hissediyorum. Çünkü o toplantıda sustum. Sonra bu cümlenin altına bir avukat gibi sorular sorun. Bu hissettiğim şey %100 gerçek mi yoksa benim yorumum mu? Bunun kanıtı ne? En kötü ne olabilir? Göreceksiniz ki zihninizde dev bir canavar gibi kükreyen o sorun kağıda döküldüğünde cılız, mantıksız ve komik bir karalamaya dönüşecek. Kağıda dökülmeyen dert zihinde çürür ve sahibini zehirler. Zehri akıtın. Kağıt sabırlıdır. Sizin yükünüzü taşımaktan şikayet etmez, yargılamaz ve unutmaz. Bırakın o derdi kağıt taşısın. Siz değil.

Peki. Düşünceleri kağıda döktük. Zihni boşalttık ve rahatladık. Ama tehlike henüz geçmedi. Çünkü boş kalan bir zihin eğer doğru bir şeyle doldurulmazsa yeniden eski korkularla dolmaya mahkumdur. 8. derste boşluğun neden tehlikeli olduğunu ve zihninize zihinsel geviş getirme fırsatı vermemek için en güçlü kalkanı yani amacı nasıl kullanacağınızı konuşacağız.

8. Amaçla yaşamak en güçlü kalkanınızdır.

Hayatınızın en mutsuz, en kaygılı ve en çok kafayı yediğinizi hissettiğiniz anları düşünün. Bu anlar genellikle çok yoğun çalıştığınız bir projeye kendinizi kaptırdığınız anlar mıdır? Yoksa evde boş boş oturduğunuz, yapacak hiçbir işinizin olmadığı, tavanı izlediğiniz o sessiz zaman dilimleri midir? Cevabı biliyorum. Boş kaldığınız anlar zihninizin size en çok saldırdığı anlardır. Bizler genellikle "Ah, şu işler bitse de bir boş kalsam, hiçbir şey yapmasam, kafamı dinlesem" diye hayal kurarız. Ancak bu büyük bir tuzaktır. Çünkü kaygılı bir zihin için boşluk dinlenmek demek değildir. Savunmasız kalmak demektir.

Psikolojide buna çok ilginç bir isim verilir. Ruminasyon yani zihinsel geviş getirme. Nasıl ki bir inek yediği otu midesinden geri çıkarıp tekrar tekrar çiğnerse boş kalan bir insan zihni de geçmişteki acıları, utançları veya gelecekteki korkuları hafıza deposundan çıkarıp tekrar tekrar çiğner. O gün neden öyle dedim. Keşke oraya gitmeseydim. Ya işler ters giderse. Bu soruların sonu gelmez. Çünkü zihnin doğası böyledir. Ona çözmesi için bir problem vermezseniz kendi problemini kendi yaratır. Kendi kuyruğunu kovalayan bir kedi gibi kendi içinde dönüp durur ve ısınır. Bunu çalışan bir arabanın motoruna benzetebiliriz. Eğer arabayı vitese takıp sürmezseniz ama gaza basmaya devam ederseniz ne olur? Motor bağırır, ısınır, titrer ve sonunda zarar görür. İnsan zihni de boşta çalışmayı sevmez.

Stoacı filozoflar insanın eylem için yaratıldığını savunurlar. Marcus Aurelius sabahları sıcak yatağından kalkmak istemediğinde kendine kızarak şöyle derdi: "Ben ne için yaratıldım? Yorganların altına saklanıp kendimi sıcak tutmak için mi yoksa bir insanın yapması gereken işleri yapmak için mi?" Burada bahsettiğimiz şey sadece para kazanmak için yapılan bir iş veya mesai değildir. Bahsettiğimiz şey dikkatinizi kendi içinizden alıp dış dünyadaki bir amaca yöneltmektir. Dikkatiniz bir lazer ışığı gibidir. Eğer onu dışarıya, bir kitaba, bir tamirat işine, bir bahçe bakımına, bir enstrümana veya bir yardıma yöneltmezseniz o lazer ışığı aynadan yansıyıp sizi yakar. Kendi kendinizi yakarsınız.

Çöküntü ve yoğun kaygının en büyük düşmanı psikolojide akış hali denilen durumdur. Bir işle o kadar bütünleşirsiniz ki zaman nasıl geçtiğini hatta kendinizi unutursunuz. İşte o kendini unutma anı zihinsel şifanın zirvesidir. Çünkü kendinizi unuttuğunuzda dertlerinizi de unutursunuz. Marangozhanede çalışan bir ustayı, ameliyat yapan bir cerrahı ya da örgü ören birini izleyin. Yüzlerinde derin bir huzur vardır. Çünkü zihinleri meşguldür. Boşluk yoktur ve dolayısıyla kaygı içeri sızamaz. Bu yüzden kendinizi kötü hissettiğinizde yapacağınız en kötü şey köşenize çekilip düşünerek çözmeye çalışmaktır. Düşünerek bataklıktan çıkamazsınız. Kalkın ve hareket edin. Bulaşıkları yıkayın. Yürüyüşe çıkın. Dolabınızı düzenleyin. Birine yardım edin. Eylemin olduğu yerde korku barınamaz. Hayat bir bisiklet gibidir. Dengede durmanızın tek yolu hareket etmeye devam etmektir. Durursanız devrilirsiniz.

Kendinize küçük veya büyük bir amaç edinin. Sabah uyandığınızda o gün tamamlamanız gereken bir misyonunuz olsun. Zihninize şimdi neyle uğraşacağız diye sorma fırsatı vermeyin. Siz ona görevi verin. Unutmayın meşgul bir zihin mutsuz olmaya vakit bulamaz.

Peki bir amaç edindik. Harekete geçtik ve zihni o karanlık boşluktan kurtardık. Ama yolculuk burada bitmiyor. Çünkü biz ne kadar plan yaparsak yapalım hayat bazen önümüze değiştiremeyeceğimiz acı sürprizler, kayıplar ve engeller çıkarır. 9. ve son derste stoacılığın zirvesine çıkacağız. Başınıza gelen en kötü olayları bile sadece kabul etmeyi değil, onları karakterinizin yakıtına dönüştürmeyi sağlayan o büyük sırrı yani amorfatiyi konuşacağız.

9. Kaderi sevmek ve zorlukları yakıta çevirmek.

Buraya kadar kaygıyı yönetmeyi, zihni gözlemlemeyi, uykuyu düzeltmeyi ve felaket senaryolarını durdurmayı konuştuk. Ancak size dürüst olmam gerekiyor. Ne kadar stoacı olursanız olun, ne kadar meditasyon yaparsanız yapın, hayat sizi zorlamaya devam edecek. Sevdiğiniz insanlar ölecek. Beklediğiniz o terfi belki de hiç gerçekleşmeyecek. Ekonomik krizler çıkacak ya da bedeniniz size ihanet edip hastalanacak. Hayatın doğası budur. Kaotiktir ve çoğu zaman adil değildir. İşte tam bu noktada stoacılığın zirvesi son ve en büyük dersi karşımıza çıkar. Amorfati. Latince olan bu terim kaderini sevmek anlamına gelir. Dikkat edin kaderine katlanmak ya da boyun eğmek demiyorum. Başına gelen her şeyi sanki özellikle ve sadece sizin iyiliğiniz için bizzat sizin tarafınızdan seçilmiş gibi coşkuyla kucaklamaktan bahsediyorum.

Çoğumuz başımıza kötü bir şey geldiğinde neden ben diye sorarız. Neden benim başım ağrıyor? Neden ben panik atak yaşıyorum? Neden bu aksilikler beni buluyor? Bu bir kurban psikolojisidir. Kurbanlar sadece şikayet eder ve acı çeker. Stoacı bir zihin ise neden ben demez? şunu der. Bu benim için oldu. Bunu anlamak için imparator Marcus Aurelius'un o muazzam ateş metaforunu hayal etmenizi istiyorum. Küçük bir mum alevinin üzerine bir avuç toprak atarsanız ne olur? Alev söner, boğulur ve geriye sadece duman kalır. Zayıf bir insan zorluklar karşısında işte böyle söner. Peki devasa gürül gürül yanan bir orman yangının üzerine o toprağı, odunları hatta çöp yığınlarını atarsanız ne olur? O güçlü ateş üzerine atılan her şeyi yutar. Onları da kendine katar ve daha da yükseğe, daha da güçlü bir şekilde yanmaya başlar. İşte amorfati budur. Zorluğu yakıta çevirmek.

Yıllardır çektiğiniz o kaygı, o stres, o uykusuz geceler. Onlardan nefret etmeyi bırakın. Onlar sizin düşmanınız değil. Onlar sizin antrenmanınızdı. Belki o panik ataklar sayesinde vücudunuzu dinlemeyi öğrendiniz. Belki yaşadığınız o depresif dönem sayesinde insan psikolojisini herkesten daha derin anlayan biri oldunuz. Belki o iflas size paranın değil karakterin önemli olduğunu öğretti. Eğer o acılar olmasaydı şu an olduğunuz kişi olabilir miydiniz? Olamazdınız. Nietzche yüzyıllar sonra bu fikri şöyle özetlemiştir. Beni öldürmeyen şey beni güçlendirir.

Hayatınızdaki kötü olayları hikayenizin kötü sonu olarak görmeyin. Onları kahramanın yani sizin güçlenmesi için karşısına çıkan engeller olarak görün. Hiçbir filmde kahraman koltuğunda oturup çay içerken alkışlanmaz. Kahraman ejderhayla savaştığı, yara aldığı ve düştüğü yerden kalktığı için alkışlanır. Siz kendi hayatınızın kahramanısınız. Bugüne kadar kaygıdan kaçtınız, korkudan saklandınız. Artık saklanmak yok. Gelecek belirsiz mi? Olsun. Gelsin. Hata mı yaptınız? Olsun. Ders aldınız. Kaygılı mısınız? Olsun. Bu sizin insan olduğunuzu ve hissettiğinizi gösterir. Hayattan kolaylık dilemeyin. Çünkü kolay bir hayat zayıf insanlar yaratır. Hayattan zorluklara dayanacak güç dileyin. Başınıza ne gelirse gelsin onu sevin. Çünkü o hayatın ta kendisidir ve hayatla kavga ederseniz kaybedersiniz. Ama hayatla dans ederseniz özgürleşirsiniz. Unutmayın zihninizi kontrol edebilirsiniz. Tepkilerinizi seçebilirsiniz. İç kalenizde güvendesiniz. Dışarıda fırtınalar kopabilir ama içeride kaptan köşkünde kontrol artık sizde. Şimdi derin bir nefes alın ve bu yeni gücünüzle hayatın içine karışın. Yolunuz açık, zihniniz sakin olsun.

Bu 9 derste zihninizin karanlık koridorlarında bir ışık yaktık ve kontrolü tekrar elinize almanız için size kadim bir yol haritası sunduk. Ancak unutmayın, stoacılık zihinsel bir müze gezisi değil, bir spor salonudur. Burada dinledikleriniz sadece birer entelektüel bilgi olarak kalmamalı. Asıl sınav bu video bittiğinde o ekranı kapattığınız an başlayacak. Trafikte biri önünüze kırdığında, beklenmedik bir kriz çıktığında ya da gece yatağınıza yattığınızda bu öğrendiklerinizi hatırlayıp uygulamak sizin karakterinizi belirleyen şey olacak. Artık çaresiz değilsiniz. Çantanızda ikinci oku atmamak, gözlemciyi uyandırmak, kağıda dökmek ve kaderini sevmek gibi çok güçlü araçlar var. Zihniniz size eski korku hikayelerini anlatmaya başladığında ona gülümseyin ve direksiyonda artık kimin olduğunu hatırlatın. Hayatın fırtınaları belki dinmeyecek ama siz artık o fırtınalarda savrulan kuru bir yaprak değil, kökleri derinlerde sarsılmaz bir ağaçsınız.

Ancak bu yolda yürürken kendinize karşı sabırlı olun. Çünkü yılların getirdiği zihinsel alışkanlıklar bir gecede silinmez. Belki yarın yine tökezleyeceksiniz. Belki eski kaygılarınız sizi tekrar yoklayacak. Sorun değil. Zafer hiç düşmemek değil. Her düştüğünüzde "Ben artık eski ben değilim." diyerek eskisinden daha güçlü ayağa kalkmaktır. Sürece güvenin. Eğer bu yolculuk size güç verdiyse bu bilgeliğin daha fazla insana ulaşması için videoyu beğenmeyi unutmayın. Ama daha önemlisi kendinize verdiğiniz sözü mühürlemek ve iradenizi beyan etmek için yorumlara şunu yazın. Kontrol benim elimde. Bu basit cümle yeni hayatınızın ilk somut adımı olsun. Ve ayrılmadan önce Marcus Aurelius'un Kendime Düşünceler kitabına yazdığı şu muazzam satırı zihninize bir dövme gibi kazımanızı istiyorum. Dalgaların durmaksızın çarptığı o kayalık gibi olun. O dimdik durur ve suların öfkesi onun ayakları dibinde sakinleşir. Lütfen bunu unutmayın. Hayat o hırçın dalgalardır. Ama siz o dalga değilsiniz. Siz o kayasınız. Bir sonraki derste görüşene dek zihninize ve kendinize iyi bakın.