Transcription
H tek katlı harabe evde bugün kimse yaşamıyor. Fakat tarihteki önemi büyük. Çünkü Öcalan ve bir grup arkadaşı 1978'de PKK'yı işte burada kurdu.
Partileşmeden önce Apocular Urfa ve Diyarbakır'da zaten faaldi. Kayıp verdiler ve saldırılar gerçekleştirdiler. Eski Hilvan belde başkanına kulak verelim.
"Dediler ki sen bize bizle beraber olacaksın. Bize katılacaksın. Ben eee korkumdan mecbur oldum. Kabul ettim. Dediler ki sen belediyeden istifa edeceksin. Ben de dedim ben de size karşı ihanetlik yapmışım. Namusluk etmişim. Korkumdan canımı kurtattım ve istifa ettim. Bizim Süleyman ailesinin Türk olduğu bizim bu Hilvanın içinde bizim 4 be köyümüzde Türk bayrağı çalanıyordu. Bizim köylerden başka hiçbir Türk bayrağı çalanmıyordu. Hepsi apociler saflarına katılmışlardı."
Öcalan kalkıştıkları bu işin ciddiyetinin farkındaydı. Bu yüzden bir aracın kasasında Suriye'ye geçti. Geri kalanları da ağır bir yüklevlendirdi. Urfa'yı ele geçirmek. Bunun yolu da Adalet Partili bucakları sindirmekten geçiyordu. Demirel bu saldırıdan rahatsızdı. Kaleme aldığı mektupta apocuların maksadını da yazıyordu. Derken 80 darbesi geldi.
"Aziz yurttaşlarım,"
Suriye'den Lübnan'a geçen Öcalan dışarıda kalanlarla örgütü diriltme derdindeydi. Peki nasıl? Bu hat bir ölçüde Doğu bloğuna mensuptu. Savaş iki büyük güçten ziyade vekiller üzerinden yürütülüyordu. Bu doğrultuda PKK askeri eğitim ve barınmadan yararlandı. Hatta Filistin safında İsrail'e karşı da savaştı. Bu gördükleriniz de tutuklu PKK'lıların kendi kaleminden çizimler. Özellikle şuna dikkat. Hafız Esad'ın ajandasına hizmet ettikçe Öcalan güvendeydi. Ancak liderlik iddiasını sürdürmek için asıl gündemine [ __ ] gerekiyordu. Yani Türkiye'ye 1983'te seçim yasağı kalktı. İktidardaki Özal Türkiye'yi Avrupa Birliği ile uyumlu demokratik bir sürece sokmuştu.
"Önce ne mutlu Türküm diyene diyorum."
İşkence ve şiddetin açıkça tartışıldığı rahat bir iklim doğmuştu. Böylece Öcalan PKK'nın sona ermediğini göstermek için üç hedef belirledi ve 15 Ağustos'ta ilk kurşun sıkıldı. Demirel bunu 29. isyan olarak adlandırdı. Çünkü Dersim'de biten şeyin sürdüğünü düşünüyordu. Buna rağmen Özal bir avuç kaplılar." diyerek vakayı küçümsüyor. Devletin tüm dikkatini bu lokalize örgüte kaydırmaya sıcak bakmıyordu. PKK isa bu yumuşaklığı yanlış yorumlayarak şiddeti tırmandırdı. Kadın, çocuk ya da yaşlı demeden. O kadar rahatlardı ki Özal'ı enflasyon üzerinden eleştirmeye bile fırsatları vardı. Geniş gruplar halinde dolaşan PKK'lılar açık arazilerde kamp kurup yolları kesiyor, kara borsaya düşen dixsilerle kara kolları basıyordu. Hatta Karayalan kitabında Beytüş Şebab'ı ele geçirdiklerinin kolaylığından söz ediyordu. Bu 2000'e Doğru dergisinin oluk biteni yerinden inceleyen bir sayısı. Dönem hakkında detaylı bilgiler içeriyor. PKK'nın vaziyeti, sivil vatandaşların pozisyonu ve askerlerin anıları. Ancak çok daha önemlisi işte bu sayfada yer alıyor. Gerilla uzmanı bir emekli albay PKK'nın başarısını zımnen kabul ederek şu açıklamayı yapıyordu. "Devlet henüz kadife eldivenini çıkarmış değil. çıkarırsa taş üstünde taş kalmaz."
Bu PKK'nın zafer sarhoşluğuyla görmezden geldiği bir gerçekti. Gerçekten de Özal sivil kayıpların önüne geçmek için TSK'nın baskısına rağmen atamalara engel oluyordu. Tüm bunlara rağmen PKK toprak üzerinde hakimiyet kurmayı başaramadı. Çünkü en iyi komutanları bile en fazla 3-4 senedir savaştaydı. Ne askeri deneyim ne de strateji kuracak kurmayı akıl vardı. Herkes Öcalan'ın ağzına bakıyordu.
"Parti Genel Sekreterliğinin kongre delegelerine göndermiş oldukları konuşma bandı var. Onu dinleyeceğiz."
Oysa anlaşılması güç talimatlarla savaşı idare etmeye çalışıyordu. Neticede hamleler birden çok karakolu basmaktan öteye gitmiyordu. Öcalan'da kapasitesinin ayırdığına varınca hemen ayrılma diye bir yaklaşım içinde değiliz. iddiasında küçüldü ve ateşkes ilan edildi.
"Ateşkes her şeyden önce tek taraflı olamaz. Eee bunun için imha amaçlı operasyonlar durdurulmalıdır."
Turgut Özal her daim siyasi çözümden yanaydı. Kürtçeye serbestlik getirdi. Devletin tüm kurumlarında sivilleşme gayreti vardı. Hatta el altından Öcalan'la da teması vardı. Fakat o ölünce olan oldu.
"Bu sonuca göre Isparta milletvekili Sayın Süleyman Demirel salt çoğunluğu sağlamış. 244 oyla Türkiye Cumhuriyeti'nin 9. seçilmiş bulunmaktadır."
Yeni reisi cumhur Süleyman Demir'e "namusum ve şerefim üzerine and içerim."
Bu yeni bir Türkiye demekti. Başına geçen Çiller İlkin Mehmet Ağrı Emniyet Genel Müdürlüğüne getirdi.
"Bu memleket bu milletin son bir perdi ölene kadar hiç kimse tarafından bölünemez."
Orada mutlak otoritesi vardı. SHP döneminde atama işini kendine bağlamış ve memurlarla yakın temas kurarak güvenlerini kazanmış. Böylece Devsol'un eylem kapasitesini büyük oranda sınırlamıştı. Katliamı gerçekleştiren grubun başında Şemdin Sakıp vardı.
"Zorunluluk aldığımız için şiddete başvuruyoruz. barışın da derinleştirilmesine, savaşın da derinleştirilmesine farız her iki yönteme de var olduğumuzu belirtiyoruz. Dolayısıyla eee bundan sonra ne yapacağımız biraz da düşmanın yaklaşımlarına almış bir durumdur. Savaş dese savaş olur. Barış dese barış olur."
DP'nin başına geçen Çiller İlkin Mehmet Ağarı Emniyet Genel Müdürlüğüne getirdi. "Merhaba arkadaşlar." Orada mutlak otoritesi vardı. SHP döneminde atama işini kendine bağlamış ve memurlarla yakın temas kurarak güvenlerini kazanmış. Böylece Devsol'un eylem kapasitesini büyük oranda sınırlamıştı ve ona düşen görev şimdi aynısını PKK'ya yapmaktı. Devlet yetkilileri nizami harple PKK'nın alt edilemeyeceğini düşünerek yeni bazı yaklaşımlara onay verdi.
"Senin gücün Türk Silahlı Kuvvetlerine, güvenlik güçlerine destek veren Türk Silahlı Kuvvetlerine yetmez. Tarihin hiçbir döneminde de yetmedi. Gel Türk adaletine teslim ol. Yoksa sonun yok olmaktır."
Böylece gayrizami kuvvetler hayata geçirildi. Ağır efsane asker denilen korku tekeni çağırdı. Birlikte buz ocağı işlettiği eymüre hisselerini satarak ağrı yanına gitti ve kırsalda çatışacak özel timleri yetiştirmeye başladı. "tamamen onun yöntemleriyle mücadeledir. Çünkü söylediğim gibi demin bizim Türk Silah Kuvvetleri Nizami savaşı için hep hazırlanmıştır. Yani çevirecek, kuşatacak. E bunda da vurkaç eylemler hakimi. Dikkat ederseniz"
Tam da bu yüzden ağır polislerin genel kurmayı olarak anıldı.
"Tabii ona göre olmazsa olmaz bir unsur daha vardı. Ama biz bu savaşı bizim güneydoğumuzda, doğumuzda yerleşik Kürt vatandaşlarımızla beraber kazandık."
Çünkü geniş bir istihbarat ağı olmadan başarı imkansızdı. Misal şu gazeteciye bakın. Belgesel projesi için gelmişti. Buradaki vatandaş PKK e nedeni olmasa normal yaşayabiliyor. Aynen bütün hakları sahiptir "diyor. Devlet babamızdır. Devlet bizi çok seviyor. Bize eee her konuda yardımcıydı. Ancak Diyarbakır'a da gelince nihayet sessiz takipçilerinin yanlarına giderek sormak istedi. "Benimi takip ediyor musun?"
Ağır kurduğu sistem üzerinden olup bitenleri dikkatle izliyor. Hangi çekişmeden yarar sağlayacağını biliyordu. Örneğin Karayı'nın yazdığı kitap bu. Ona göre PKK tarafsız aşiret reislerini görüşme bahanesiyle çağırıp infaz etmişti. Hatta görevini safsaklayan kendi saflarındaki insanlar dahi infaz edilmişti. Tüm bu hususlara hakim olan Ağır, Kürtlerin Türkiye lehine pozisyon almasına yoğunlaştı. İbrahim Tatlı Sesli bu video da bu anlayışın bir çıktısıydı.
Tüm bu yenilikler ertesinde 93 süreci başlatıldı. Kobralar vazgeçilmez operasyon aracına dönüştürüldü. Tanklara da termal kameralar takıldı. Öcalan bu önemli gelişmelerin sahaya etkisini anlayana kadar işten geçmişti. Neticede PKK şehirde zayıfladı ve kırsaldaki eylem kapasitesi düştü. Öyle ki 1994'te verilen kayıp o güne kadarki yıllık ortalamanın çok üzerindeydi. Oysa Öcalan her şeyin Özallı yumuşak dönemdeki gibi geçeceğini sanıyordu. Ama şimdi sivil kayıplardan şikayetlenen bir pozisyona geçti. İçeride halkı katleden o faili meçhul cinayetlerle halkın desteğini kesmek istedi. Hani barı ısıdan koparmak diyor.
"Halbuki ayrı bir devlet kurma maksadı olanın en azından bunu öngörmesi gerekirdi. Çünkü dünyadaki hemen her ulusal kurtuluş hareketi benzer deneyimlere sahipti. PKK duruma teşhis koymaktan uzaktı. Nitekim bu başlık resmi yayın organında çıktı. 93'ü zafer yılı ilan etmişlerdi. Aynı başlık 94'te de çıktı. 95'te direkt fetih vaadi vardı. Buna sonuna kadar inanalım. Buna göre kendimizi en ileri tarzda hazırlayalım ve önümüzdeki dönemin böyle yaratılması için kesinlikle yürüyelim."
Öcalan gidişattan hoşnut değildi. Şikayetleri daha görünür haldeydi. O da komuta eksikliğinden söz ediyordu. Özlı yılların heba edildiğini o da söylüyordu. Buna rağmen tespitleri sahadaki gerçeklerle örtüşmüyordu. Çünkü teknik gelişim her şeyin yarısıydı. Yine de tamamen de bitmiş sayılmazlardı.
"Hepinize anası olduğumu bir kez daha ifade ediyorum."
Killilerin görev verdiği isimlerden biri de Mehmet Eymürdü.
"Eymür'ün PKK hususunda ilginç tespitleri vardı. Eee yani mücadelenin eee çeşitli şekilleri kullanılabilir."
Ona göre PKK bir organizasyon değildi. Doğrudan liderine bir adlı, kült hareketti. "Lidere bağlı bir örgüt yani. Yani bir organize olmuş bir örgüt değil."
"Hala da öyle mi?"
"Bir lider örgütü. Evet."
Ve eğer lideri yok olursa geriye PKK da kalmazdı.
"Bir örgütün lideri öldüğü zaman o örgüt dağılır, bölünür."
Bu tespit ne kadar doğruydu?
"Tarihine baktığımız zaman örgütlerin hepsinde bu lider gitti mi e örgütte dağılma şeyi her zaman vardı."
Bu Öcalan'ın kayda alınan sayısız eğitim videolarından sadece biri. Bir ötekinde kadınlardan söz ediyor.
"Sahibi olmayan kadını yaratmak. Hoşuma giden bu."
Bir diğerinde de Diyarbakır'ın ne kadar lanetli olduğundan.
"Lanetli Diyarbakır kim yaşadı yok mu? Sen yaşadın mı biraz? Ne lanetli Kürt Kürtlük orada okuşturmuyor ortamı?"
80'lerin ortasında PKK marksist Leninist bir örgüttü. Üyeleri uygun sembollerle fotoğraf çekilmeyi ve çizmeyi severdi. Ancak Sovyetler çökünce yeni bir güç ittifakı doğdu. Bundan güç alan Öcalan da PKK'yı apoculukla beslemeye başladı. Bu elbette sistematize edilmiş bir ideoloji değildi. Günde 10 saati aşan eğitimler tek taraflı monolog ve büyük liderin sözlerinden ibaretti. Ne karşı koyan vardı ne tartışan.
"Bak koşulsuz ve sınırsız konuşuyorum. E kesinlikle öyle ucuz kimse karşı çıkamaz."
"Yani kendinizi sizi muhatap olarak görüyorsunuz. Tabii gayet tabii kudretlidir durumum."
Bu kişi Selim Çürükkaya Öcalan'ı diktatörlükle suçlayarak PKK'dan ayrıldı ve sığındığı Almanya'da Apo'nun ayetlerini çıkardı. Ölüm tehditleri artınca çareyi dostu Günter Wraft'tı aradı. O da ölüm kararını kaldırmak için Suriye'ye gitti. İkili arasında ibretlik bir görüşme gerçekleşti. Öcalan kitap okumadığını, 4. dini yarattıklarını ve Suriyeli bir papas tarafından İsa'ya benzetildiğini söylüyordu.
"Bu toplumları canlandırabilmek için biraz da peygamberce yöntemleri esas alacaksın. Yanlış anlaşılmamalı. Ben kendim peygamber ilan etmiyorum ama onların tarzına da çok dikkat ediyorum. Başarılı olmak için bu şarttır."
Militanları onun söylediklerini pratize etmeye yetecek zekadan yoksundu ve başardığı şeyin atomu parçalamaktan daha zor olduğunu söylüyordu. Gazeteci konuyu yine Çürükkaya'ya getirdi ve zarar gelmeyeceği teminatını aldı. Ancak gazeteciyi uğurlarken şu uyarıyı da yaptı. Belli ki olup bitenleri Eymürde izliyordu. O yüzden Öcalansız PKK olmayacağı fikrini makul bulmuştu. Siyasilerin Öcalan hakkındaki görüşleri malumdu. PKK tehlike olmaktan çıkınca iş tamamen bitirmeye geldi.
"Karar ver. 10 yıldır tırmanan terörü aşağı indirmek bize nasip olacak."
Çillerin seçime güçlü girme arzusu da çıkınca yeni bir karar alındı. Hedef artık oydu. Türlü çekişme ve gerginlikle geçirilen aylardan sonra MİT kontrterör dairesini kurdu ve başına da Mehmet Eymür getirildi. 53'te Solhan'da doğan Yıldırım henüz çocukken tüm kaderi çizilmişti. Babası onu birinci cihan harbine katılan dedesinin anılarıyla büyütüyordu. Bir Rusun tabancasından çıkan kurşuna yaralanmış, acılar içinde hayata tutunmuştu. Bu anı Yıldırım'a Rus nefreti olarak geçti. Kıbrıs'a gitti. Ruslara yakın olanlarla çarpıştı. Sonra sağ sol çatışması başladı. Ruslara yakın olanlara kin tuttu. Fakat görevini düzgünce yerine getiren bir eleman olmayı hiç beceremedi. 73'te MIT'e çalışmaya başladı. Başına buyruk olduğu için kovuldu. Ardından Jitem'e alındı. Oradan da haraç ve şiddete karıştığı için kovuldu.
"Peki mesela Yeşil Güneydoğu'da eee haraç topluyor, insanları öldürüyor. Bu haberler yalan mı?"
"Vallahi eee ben size bir samimiyetle söyleyeyim. Ben yeşillenle göreve başladığım zaman bizim arşivlerimizde böyle bir bilgi yoktur. Çünkü zaten devletin güvenlik güçlerinden çalışan bir adam."
Hatta bu ses kayıtlarına da yansıdı.
"Oo merhabaçelim. Merhab nasılsınız? Ne yapıyorsun? Teşekkür ederim. Sağ olsun iyisiniz."
Görüşme yeşille tilki arasında geçiyor.
"Evet benim adım Yeşil. Duymuşsundur. Duymamam mümkün değil."
Uyuşturucu tacir Işık yeşilin neden aradığını biliyordu.
"Sen böyle o kuya girip seni böyle Allah'ına kadar fazla ot tutacak. Zafer bana yalvar. Zaten seni çok seviyor biliyor musun? Evet."
Esas derdi kazandığı paradan biraz avantı almaktı.
"Ben sana diyorum ki oğlum yalnız yeme akıllı olur. Yalnız yedirmezler adama. Yalnız yiyen adama da bir gün kustururlar."
Işık daha ödemeye razıydı.
"Ben sana ileride bir hesap numarasını ileteceğim. O hesaba biraz iletir, ulaştır. Oldu mu?"
He bu elbette tek faaliyeti değildi. Katledilen İranlıclılar için de gözaltına alınmıştı. Sebep mağdurların Yeşilin Ziraat Bankası'ndaki hesabına gönderdiği paraydı. Yine Hurşit Han da işlerinin güvenliği için yeşile ödeme yapıyordu. Jitemde yaka silkerek onu Ankara'ya gönderdi. Yeşil Tunceli'deki yetkili bir polisten rahatsızdı. Bu yüzden sonraki faaliyetlerini şaibe yaratmak için onun adını kullanarak gerçekleştirdi. Yani Ahmet Demir olarak "duymuşsun. Duymamam mümkün değil. Gerçek adım da Ahmet Demir."
Boşlukta kalınca Eymir'e ulaştı ve çalışma isteğini dile getirdi. Hacı, sakallı, Terminatör gibi lakapları olsa da Emür'ün onu kabul etmesinin en önemli sebebi dindar bir Kürt olmasıydı.
"Bunu yaparken tabii birtım insanlarla istihbaratını yapıp eee onun yakın çevresine girebilmek lazım. E bunu eee sizin eee mevcut memurlarınızla yapamazsınız. Dolayısıyla o şartlara haiz, o şartlara haiz insanları bulmanız lazım."
Çünkü tek gündemi Suriye'deki Öcalandı ve lisan bilen saha elemanı bu iş için epey iyi giderdi.
"Pek yeşil vasıfları itibariyle eee birçok eee bu eee bizim için hedef olan bölgelere girebilecek kapasitede bir adamdı. Yani Arapçası vardı biraz Kürtçesi vardı. Eee, yani böyle bir adamı ısmarlama bulamazsınız zaten."
Metin Atmacı adıyla MİT'e bağlanan Yeşil 500 dolar maaşla işe başlatıldı. KDP'lilere ait sahte kimliklerle Suriye sahasına girdiler. İsrail'in Güney Lundan'daki Hizbullah mevzilerine başlattığı operasyonlar 5. gününe girdi. İsrail ordusuna bağlı savaş uçakları bugün su kentini bombaladı.
İsrail'in operasyonları Beka Vadisini Öcalan için yaşanmaz hale getirmişti.
İsrail savaş uçakları 5 gündür Güney Lumnan'ı bombalıyordu. Jedler önce Hizbullah militanlarının kamplarını sonra da sivil yerleşim birimlerini de kaldırdı. Bu yüzden PKK'ya Hafız Esad'ın onayıyla üç kritik bölge tahsis edildi. Bunlardan ilki BK'dan 2 saat uzaklıktaki Şehpa köyüydü. İkincisi Dimeşk'e bağlı Sahnaya köyünde kalıyordu. Üçüncüsü ise Suriye'nin en güvenli sayılan El Mazzeh semtindeki üç katlı binaydı. Şehpa köyündeki kamp Mahsum Korkmaz 2 Akademisine çevrildi. Bu görüntüler çıkışı yasak kampın içinden. Her ihtiyaç için bir odası olan kampta 200 kadar kişi kalıyordu. Yeme içme ihtiyacının yanı sıra spor yapılabilecek alanlarda yapılmıştı. Bazen maçlar da düzenleniyordu.
Başöğretmen sıfatıyla derslere katılan Öcalan'ı yetkili isimler de dinlemeye geliyordu. Kampın etrafında dolanan keşifçiler nihayet çıkınca Öcalan'ın peşine takılacaktı. bindiği araçlara kadar kaydediliyordu. Birisi zırhlı Mercedes 280'di. Bir diğeri de Chevrole Blazer. Eğitim devresini tamamlayanlar gruplar halinde Şam'daki tren istasyonuna getiriliyordu. Oradan Kamışlı'ya, Kamışlı'dan da görev bölgelerine. O günlerde PKK'nın önde gelen komutanlarından biri parmaksız lakaplı Şemdin Sakıktı.
"Başkasının toprağına, malına, mülküne, başkasının emeğine göz dikmek veya egemenlik korumak için değil. Bunun için de haklı bir savaş yürüttüğümüze inanıyoruz."
Kritik bir ana şahitlik edecekti.
"Bu geniş bahçeli evde teslim edilen ikinci kamp hastane olarak kullanılıyor."
"Bak kamp sakinleri yeterli alan olmadığı için zamanlarının çoğunu bahçede geçiriyor."
Bu da hastane kampının duvarı. Kıbrıslılar ve Kürtlere özgürlük yazılı pano Tedopos Tefillakis anısına yapılmış. Hatta keşif sırasında emekli amiral Antonis Naksakis'in de Öcalan'ı ziyaret ettiği tespit edilmişti. Burası da 3ün nokta. Öcalan burayı büro gibi kullanıyor. Altaylıyla yaptığı röportajın da bu tarz bir binada çekilmesi olası. Seçkin bir semtti. Komşuları arasında Suriyeli yöneticiler vardı. Keşif ekibi kapı önündeki araçların yanı sıra Mercedes 300'ü de seyir sırasında kayda almışlardı. Tüm bu bilgiler 1996'nın başında rapor halinde MİT'e sunuldu. Saldırıya uygun yedi köprü ve 5 saldırı noktası tespit edilmişti. Sonra plan daha da daraltıldı. Bir defa kamptan nadiren çıktığı için tabancayla saldırma fikri elendi. Bomba yüklü kamyonla vurma daha makul gelmişti. Koordinedeki Eymür planını mitin başındaki Köksala o da devlet büyüklerini iletti. Neticede onay alındı. Böylece Deniz Kuvvetleri Komutanlığı'ndan 1 ton C4 temin edildi. Görünüşte her şey yolundaydı. Ancak kısa bir süre sonra olay Cumhuriyet Gazetesi'ne çıktı. İddialara göre haberi sızdıran Genelkurmay istihbarat şefi Çetin Saneri. Ordunun 2 numarasının onayıyla vermişti. Yani çevik birin. Eymür bu tatsızlığı şefi Sönmez Köksal'a iletse de çaresizdi. Bir süre sonra Mercedes projesinde görev alacak bir grup özel timde geri çağrıldı. Anlam veremediği bir çekişmenin ortasında kalan Eymür bu karara epey bozulmuştu. Birle görüşme talebi dikkate alınmadı. Şefik yoksalında yapabileceği bir şey yoktu. Dahası da vardı. İddiasına göre Yalçın Küçüğü Mesut Yılmaz'a yakın isimler aramış ve bu yolla Öcalan'ı uyarmıştı.
"Başbakan taisilerin seçimler öncesi Abdullah Öcalan'a bir suikast tertip ettiğini, bunu bana birisi Mesut Yılmaz adına Mesut Yılmaz'ın ricasıdır diye geldi söyledi diyorsunuz."
"Hayır telefon ettim. İlk defa değil. 5 siz Paris'tesiniz o sırada. Evet. Evet. Türkiye'den birisi. Siz telefonlar yok. Evet. Çok çok güvendiğim. O da Emesut Beyle çok yakın birisiydi."
Öcalan bu iddiayı doğrulamakla beraber zaten kendi önlemlerini de aldığını söylüyordu. Peki tüm bunların manası neydi? Amir'e göre Saner'in odasında Genelkurmayın değil çevik birim portresi vardı. Bu onların bir klik olduğunu gösteriyordu. Yılmaz da Çillerin Öcalan'ın ölüsü üzerinden seçim kazanmasından endişeliydi. Yani Çiller bastırıyordu. İlle de Apo'nun kellesi. İşler beklendiğinden daha ağır yürüyordu. Seçimler ertesinde Yılmaz hükümete ortak oldu. Böylece Öcalan'ı kurtardığı öne sürülen Yılmaz artık ölümüne yeşil ışık yakıyordu. Her şey devamdı. Kendi ekibiyle bir başına kalan Eymür, birçok e dahili engellerle de karşılaştık. Onu da söylemekte beis yok.
Bu operasyonda ağırlıkla yeşilden istifade edecekti. İlkin PKK'ya yakın iş adamlarına haraç keserek operasyonun yerel harcamalarını üstlenmeyi istedi. Polisle çalışırken teknolojik bir bomba düzeneği almıştı. Bunu da kullanacaktı. Urfa'dan ANAPlı İbrahim Keleş Abdioğlu'nu da parçası yaptı. İlk hedef bombaları geçirmek. Dikkat çekmez diye iki adet Mazda minibüs hazırlandı. O yıllarda bu araç Suriye'de meşhurdu. İlki kavun karpuzla Suriye'ye sokuldu. Daha sonra bu aracın plakası ikinci minibüse takıldı. Fakat bu defa karpuz değil 1 ton C4 taşıyacaktı. Bombalı mazdayı kapı önüne park edecek Suriyeli Nit elemanı son anda caydı. Kısa süreli bir endişenin ardından yenisi bulundu. Şahıs Keleş Abdüoğlu ailesiyle teması olan bir ailedendi. Malasino ailesindeki bu genç Kaptagon ticaretiyle de uğraştığı için Suriye'nin girdi çıktılarını iyi biliyordu. Bu yüzden bomba yüklü Mazda getirmek de ona düşmüştü. Araçla beraber yeşil de Öncüpar sınır kapısından Suriye'ye girdi. Öcalan o sabah Zap karargahındaki Sakıkla görüşmek üzere telefonun başına geçti. MIT bu irtibatı tespit edince operasyon başladı. Yüklü mazda hedef noktaya doğru sürüldü. Ancak bir sorun vardı. Trafik kontrolü. Böylece ekip aracı planlanandan daha uzak bir noktaya park etti. An be takipte olan Eymür bu olumsuzluğu derhal üstüne rapor etti. Köksal ne pahasına olursa olsun eylemin yapılmasını istedi. Bu sırada Mit nefesleri tutmuş Öcalan'ın görüşmesini dinliyordu. Az sonra bu ses ebediyen kesilecek miydi? Mazda tuzla buz oldu. İnfilak diğerin bir sessizliğe yol açmıştı. Masa başındaki mitçiler öldüğü düşüncesiyle sarılmaya başladılar. İşte tam o anda ses geldi.
"Burada müthiş bir patlama oldu. E bazı yerler hasar gördü. Ben iyiyim."
Sevinçleri kursağında kaldı. Çünkü Öcalan zarar görmemişti. Telsizin diğer ucundaki sakağa kızarak, "Şavaşmadığınız için düşman Şam'a geliyor." dedi.
Üstelik yaralanan PKK'lılar arasında Cemil Bayık da vardı. Başarısızlığın ilk sebebi aracın uzağa park edilmesiydi. İkincisi de yanlış kurulan bomba düzeniydi. Bu yüzden bomba yana doğru değil dibe doğru basınç göstermişti. Neticesi çok şey olmadı ama Türkiye'nin bu konuda ciddi bir adım attığını eee Suriyeliler gördü. PKK yayın organı yeni sayısını tehditle çıkardı. Öcalan bana değil size geçmiş olsun diyerek saldırıyı toplumsallaştırma gayretindeydi. Bir yazısında da bundan başarıyla söz ediyordu. Yine TSK ile koordineli yapıldığını söylüyor ve arkasında İsrail olduğuna inanıyordu. Çünkü ona göre hedef Öcalan şahsında direniş ekseniydi. Burası Tunceli PKK Dersim eyaleti diyor. Aynı günlerde buraya da bir operasyon yapıldı ve Öcalan ölmeyince sonlandırıldı. O da telsizle ters imzasına bağlanarak, "Sizi o operasyondan kurtaran bendim."
Öcalan saldırıyı yeni bir çıkışa çevirme niyetindeydi. Çünkü 1993'ten beridir yalnızca yeniliyor, güçten düşüyordu. O günlerde askeri başarısı kutsan parmaksız mevcut taktiklerden yarar olmayacağı kanaatindeydi. Tabii bu düşüncesini paylaşmak ona pahalıya patlayacaktı. Peki Öcalan neyin peşindeydi? Aynı eksende oldukları güçlerden hangi yöntemi devşirecekti? Bu kişi Zeynep Kınacı 1972'de Malatya'da dünyaya geldi. Öcalan'a yapılan saldırının misillemesi ona düşmüştü. Sessizce Tunceli merkeze yollandı. Gövdesindeki 30 kiloluk bombayı hamile süsüyle hedefine taşıdı. düzeneği iki koluna bağlamış ve ancak iki elini birleştirdiği takdirde patlayacaktı. O gün Tunceli merkezde bayrak devir töreni vardı. Kalabalıktan bando takımı geçecekti. Geçide yaklaşan kınacı bir askerden hamile sanılarak yardım bile görmüştü. Telefon kulübesinden Avrupa'yı arayarak haber vermiş, "Halkıma bağlılığın gereği olarak târ eylemini gerçekleştireceğim." Ardından geçide doğru koşmuştu. Gerisi tarih.
"Adı Zeynep Kınacı. Kod adı Zilam. 24 yaşında. Pazar günü yaptığı bombalı eylemle yi askeri kalleşçe şehit eden teröristin kendi sesiyle doldurduğu bu bant PKK'nın yayın organı MET TV'den yayınlandı. Karnındaki çocuğu bile düşünmeden çılgınca bir intihar eylemine sürüklenen Zeynep sağlık lisesinden mezun olmuş. Üniversitede psikoloji eğitimi görmüş. kendi de psikolojik sorununa sahip bir genç kızdı."
"Tunceli'de ezelden beri Atatürk heykelinin yanındaki alana e cuma günleri ve pazar günleri göklere bayrak çekilir ve bayrak hafta başında bayrak indirilir. Bu nedenle eee gelenek Türkiye'nin her ketinde olduğu gibi Tunceli'de de eee bu törenler eee devamlı ve sürekli bir şekilde yapılırdı. Helikopterler sürekli hareketinde Elazığ'a yaralı taşıyorlar. Bu hastanede şu anda e tam bir seferberlik var."
Kınacı bir tanrıçı olarak lanse ediliyor ve yeni bir taktiğin önderi olarak sunuluyordu. Oysa her şey bu kadar basit miydi? T24'te çıkan bu yazıya göre onunla aynı devrede eğitim gören bir PKK'lı kınacının kişilik erozyonuna uğratılarak intihara sürüklendiğini söylüyordu. Eğitim komutanlarından gözlüklü Hamza kınacıyı her fırsatta paylıyor ve geril yaşamına ayak uyduramadığı için eleştiriyordu. Onu yetersiz görüyor. Burcu ve yaşamından kopamamakla suçluyor. tüm gayretlerine rağmen mücadeleyi kavrayamamakla itham ediyordu. Kısaca kınacı kendini ispat etmek için uç noktalara gitmeye daha henüz o kamptayken hazır edilmişti. 6 Mayıs'ta Öcalan'a saldırı yapılınca Kınacı da intihar eyleminde karar kıldı. Bağlı olduğu komutanlık da bu tarz bir karara zaten dünden razıydı. Neticede bu PKK'da intihar saldırısını başlatan gelişme olarak tarihe kaydoldu. Öcalan'ın peşini bırakmayan MİT yeni olasılıklara açıktı. PKK LAN sorumlularından Azman Öztürk, Beyrut Büyükelçiliği' giderek teslim oldu. MİT Türkiye'ye iadesi yapılınca derhal Öztürk'ü sorguya aldı. Öcalan'ın gelenek haline gelen 27 Kasım konuşmasını yapacağı evi bildiğini söyledi. Vakit kısıtlıydı. MIT elemanları üç ayrı grup halinde örgütlendi. Yeşilde Metin Akmaca adına düzenlenmiş sahte pasaportla Esen Boğa Havalimanına gitti. İlkin İstanbul'a geçti. Daha sonra da Lugnan'a. Bu sırada ona Eymür'ün yakın elemanlarından Duran Fırat eşlik ediyordu. Fakat daha bugünlerde itilaf baş gösteriyordu. Çünkü Eymür ve Atasagu'nun birimleri operasyonun nasıl icra edileceği konusunda anlaşamamıştı. Saat 16'da uçaktan inildi. Yeşili karşılayacak MİT elemanı havaalanında onu tanımazlıktan geldi. Böylece Yeşil kendi imkanlarıyla Carlton otele yerleşti. Diğer ekipler 20 sıralarında uçaktan indi. Onları da elçilik karşılayarak Kanjeline götürdü. Atasaguna bağlı Post şefi aynı uçakla gelen eşyaları alarak otoritesini dayatmış ve büyük elçiliğe seçtiği kişi hariç kimseyi sokmayacağı yönünde karar iletmişti. Yeşilin görevi Öcalan'ın kaldığı eve yerleştirilecek bombayı uzaktan kumandayla patlatmaktı. Ancak operasyonun icrası için bir mitçiyle buluşması gerekiyordu. Fakat orada olduğu süre boyunca kimse uğramadı. Yeşil de başka bir noktada ev kiralayıp gece kulübünde çalışan romen bir balerinle kalmaya başladı. Hal böyle olunca Eymür başında olduğu kontr terör dairesinin operasyonu kendi imkanlarıyla yürütmesi talimatını verdi. Rena bunlar kiralandı. Diğer mitçiler Kanjelinden alınıp büyükelçiliğe götürüldü fakat içeri girmediler. Atasaguna bağlı post şefi eşyaların güvenli bir yerde icracı ekibe verileceğini söyledi. Dahası şef operasyonun aceleye getirildiğini ve bu koşullarda başarı sağlanmayacağını dillendirdi. Biri diplomatik plakalı iki araç Öcalan'ın konuşacağı eve doğru gitti. Yani bekaya 9 kontrol noktasını açtıktan sonra diplomatik araç eşyaları Renault'ya aktarıp olay yerinden uzaklaştı. Kiralık araçla evin etrafında dolanılarak her hangi bir önlem alınmadığını gören ekip evi fotoğraflamaya başladı ve sonra sürpriz ortaya çıktı. Öcalan'ın konuşma yapacağı ev tadilattaydı. Tam tersine müthiş doğru fikirlerimiz. Köksalın en ufak aksilikte operasyonun iptal edilmesi talimatı hayata geçirildi. Ekipler peyderpey Türkiye'ye geri getirildi. Operasyon başarısızdı. Yeşilde Türkiye'ye döndü.
"Yani Lübnan'da bir operasyondan döndüler. döndükten sonra e MIT yerleşkisine gidip operasyonla ilgili raporunu yazdı ve oradaki görevliye Ankara'da kalmam şart mı diye sordu. Çünkü 1 Aralık'ta toplantı vardı. Yeşil toplantıya gelmedi."
Ehmür duran Fırat'a yeşile ulaşma talimatı verdi. Fırat ailesini arayarak yeşili sordu. Ancak önceki gün evden çıkıp bir daha dönmemişti.
"Çağrı cihazı vardı. Onu bir müddet takip ettik. Yani bir herhangi bir faaliyet var mı? Gelen mesaj filan var mı? kullandığı telefonlar şey edildi."
Çağrı cihazlarına da yanıt vermiyordu. Böylece Eymür soruşturmaya başladı. Yeşilin yanında gezen Vö onun en son Macar İsmail lakaplı İsmail Hoşkaya'nın bir adamıyla görüştüğünü tespit etmişti. Gecenin ilerleyen saatlerinde de Aş adlı biriyle görüşmüştü. O andan sonra hiçbir yaşam belirtisi göstermedi. Ne yakınları, ne ailesi, ne de beyaz aracından. Hiçbir gelişme yoktu.
"Jandarmayla ilişkisi vardı en çok. Çünkü sıkıntım olduğu zaman gideceğim yer jandarmadır diye. Yani öncelikle şey ettiği yer jandarmaydı."
Artık dünyada Yeşil Kod adlı Mahmut Yıldırım yoktu. Peki ona ne olmuştu? MİT mensubuna niçin Ankara'da kalmam şart mı diye sormuştu. Bunu geçmişte Eymür'e verdiği bir ifadede açıklamıştı.
"Bazı şeylerden dolayı sorguya da aldık. Topladığı paraların bir kısmını İbrahim Şahin'e verdiğini, ondan sonra dağıttığını zaten öyle bir dinleme selefi olan İbrahim Şahin. Evet. Dinleme de var. Böyle bir şeyler."
Yeşilin adı infaz, sorgu ve kanla bulanmıştı. Dostları da, rakipleri de bu bilgiyi aklından hiç çıkarmadı. Günlerden bir gün Yeşil sohbet sırasında arkadaşlarına bir amacı olmaksızın Sami Hoştan'ı sordu.
"Bu Sami Hoştan kimdir, Necidir?"
Aldığı yanıta göre Devsol ve PKK'ya yakınlığı olmuştu.
"Ne itçiyim ne mitçiyim ben ne mite çalıştım ne ite çalıştım hayatım boyunca kendim bir bayrak tanım o da Türk bayığı ondan başkasını da tanımam cezay yaparım yaptığım cezalar"
fakat bu soru olmadık isimleri de huzursuz edecekti yeşili ilk arayan Çatlıydı hoştan benim yanımda onu niye soruyorsun diye çıkıştı yeşil de senin yanında olması sormama mani mi?" diye cevapladı. Bu ikili birbirini hiç sevmedi ama çattı sürdürdü. Hoştan devletle irtibatlı, eroin işinde ama kanunla uyumlu diyordu. Çatlının onu savunmasının sebebi vardı. Üstünde var. birlikte düğünlere katılmışlardı.
"Senin yarım gözüm arkamayı aman yani hanım yapma sen gelim kalkmadım ben zaman"
eroin meselesini çakıcı da dillendirmişti.
"ömrü yıllarca anlıyor musun yurt dışında farklı işler yapmıştır bunun renginden yani beyaz renk gösteriyorsunuz. Bilmiyorum işte bunun renginden beyaz renkli bir şey gösteriyorsunuz. Evet."
1998'de ve tutuklanmadığı için mahkemeye kızmıştı.
"Sami hoşlanı niye bıraktınız?"
"Şimdi ben soru soruyorum."
Oradan konuşuyor ki "çünkü arkasında Şaddan Kalkan var. Onun da arkasında Rizeli Tayyip Erdoğan var. Makamıyla hiçbir işim yok."
Aynı şekilde Yeşil de bu hususta çatlıya çıkıştı. "Sen ülkücü adamsın. Senin heroinden çok çok uzak olman lazım." Konuşma bir sonuca varmadan sonlandı. Bir süre sonra Haluk Kırcı Yeşili arayarak. Araya Korkut Eke'nin girdiğini, Poşta'nın vatansever olduğunu dillendiriyordu. Yeşil iyice gerilerek yanıtladı. Egen hakkında kelam etmediği halde laf dolanmış ve dağa dönüşmüştü. Bir dostu yeşili arayarak, "Sen Alua ne anlattın?" diye sordu ve "Eken aleyhinde kötü şeyler söylemişsin." diye ekledi. Mahmut Yıldırım şeyi öldürecekti. Korku Tekenim. Ulan dedim ona söyle. Bilmiyor mu benim sevdiğim? Ona söyle dedim. O yeşil midir, mavi midir? Onu kırmızı yaparım. O zaman o döndü. Dedi ki abi seni çok seviyor. Beni tanımaz ki sevsin dedi. Dedi bizden tanıyor. Yukarıdan tanıyor. Sonra ona dokunmadı. Meğer kırıcı yeşili çarpıtarak zayıf pozisyona düşürmüştü. Dedikodu ışık hızıyla yayılıyordu. Een İbrahim Şahin'i arayarak uyardı. Yeşil hoştanı indirmek üzere kendine dikkat et. Şahin de telaşla yeşili arayıp meseleyi sordu.
"Mesele nedir? Hoştan benim yanımda. Bak ben Arnav Sami'yi indirmek istiyorum da geldim senin yanında oturuyor. Ben orada o faaliyeti keser bitiririm. Arnavut Sami ölmesi gerektiği an ölür. Eğer yaşıyorsa yaşaması gerekiyordu."
"Allahsız senin sağın solun belli mi olur? Şunun yanında bir tane de buna çakayım dersin. Ben senin için ağırla da görüştüm. Belli olmaz. Yarın ben emekli olurum. Bakarsın benim infaz görevim sana verilir."
"Ne biçim konuşuyorsun? Olur mu öyle şey?"
Kısaca Yeşil öylesine bir soruyla başını belaya sokmuş ve olmadık isimlerle karşı karşıya gelmişti. Bu sürtüşmenin üzerinden bir yıldan fazla süre geçti. Ancak 3 Kasım'da çatta ölünce eski husumet tekrar. Çünkü kamuoyu devletin yetkilerini istismar eden bir çeteden şüpheleniyordu. Yeşil'in Eymür'e bağlı olduğu artık belliydi. Bu yüzden aleyhte ifade vermesinden korkanlar onu ortadan kaldırmaya karar verdi. İşte bu yüzden MİT mensubuna Ankara'da kalmam şart mı diye sormuştu. Kaybolduğu gün görüştüğü şahıs da Çatlıyla dostluk eden Macar İsmail'in adamıydı. İsmail Çatla aleyhinde konuştuğu için adamı Veysel Mesut Yılmaz'ı da öldürmüştü. İşte kendi sitesinde Eymür Yeşil'in akıbeti konusunda bu bilgileri vermişti. Bugün hala yaşadığı terörleri üretilse de hayatta olmadığı aklı başında olan herkese daha mantıklı gelecektir.
"Yaşıyor mu şu anda? Hayatta mı yaşıyor?"
"Zannetmiyorum. Neden? Çünkü eee en son yolladığım görevden sonra eee bir otokritik yapma toplantımız vardı. O şeye toplantıya gelmedi ve ondan sonra da bir daha ortalarda eee görülmedi."
"Öldüğünü buradan mı çıkarıyorsunuz?"
"Hayır. Eee tabii ki eee kendimize has birtım yöntemlerle hem akrabalarından hem yakın çevresinden hem birtım çağrı cihazı ve telefonlarını kontrol ederekten eee nerede olabilir varlığını tespite çalıştık. Bir de ortadan yok olması için sebep yoktu."