📱

Get Our Mobile App

Take your business learning on the go!

Download on the App StoreGet it on Google Play

Beladan Sıkıntıdan Yoksulluktan Koruyan Cevşen Duasının Sırrı @Mehmedyildiz

Hayalhanem34:10

Transcription

Evet, şimdi Efendimiz aleyhissalatu vesselama Uhud Savaşı'nda Cebrail Aleyhisselam vasıtasıyla "Zırhı çıkar, bunu oku" diye bir talimat geliyor. İşte bu yüksek münacatın ismi: Cevşen-ül Kebir duası. Allah Allah, çok ilginç bir dua değil mi? Şimdi biraz böyle mahiyetine, muhtevasına baktığımızda çok hayret edeceğiz. Hakikaten bu dua Ehlibeyt kanalıyla gelmiş. Yani Hz. Ali Efendimiz ve Fatma Annemizin oğullarının birisinin ismi İmam Hüseyin'di, değil mi? İmam Hüseyin'in bir oğlu da Zeynülabidin, yani abidlerin, ibadet edenlerin ziynetlisi demek. İşte onun kanalıyla Üstat Hazretleri bu Cevşen-ül Kebir duasının geldiğinden bahsediyor. Cevşen, zırh demektir. Esmaül Hüsna odaklı bir münacatın adıdır. Yani aslında nedir biliyor musunuz? Esma'nın talimidir. Yani Allah azze ve cellenin isimlerinin, vasıflarının bize muhtevasını bildirir. Hem de kaç ismi barındırır Cevşen-ül Kebir duası? Allah azze ve cellenin 1001 ismini barındırır. Yani biz o 1001 ismini ne yapıyoruz biliyor musunuz? Allah azze ve cellenin Zâtına dua ediyoruz. Yani Allah'ın zatına, Allah'ın isimleriyle dua ediyoruz. Bunlar çok ilginç manalar. Birazdan açacağız hepsini inşallah ama önce bir Cevşen'i tanıyalım.

Cevşen'de ulema şunu önermişler: Taşımak ve okumayı önermişler. Yani Cevşen-ül Kebir duasının bir insanda manasının uyanabilmesi için hem taşımak hem okumak icap eder demişler. Ama biz biliriz ki bir şeyi taşımak ne içindir? Okumak içindir. Yani Cevşen'i taşımanın kendi başına bir manası tabii ki vardır ama bir insan bir şeyi ne için taşır aslında, okumak için taşır, değil mi? Şimdi Cevşen'in bir manası da insanı, Allah'ın isimleri o kadar zikredilip Zâtına dua edildiğinden dolayı ne yapar? Huzur-u İlahiye'ye taşır. Ne demek oluyor huzur-u İlahiye'ye taşımak demek? Şimdi mesela siz sultanı görmek isteseniz, sultanın askeri alıp sizi nereye götürür? Sultanın huzuruna götürür. Şimdi Cevşen duasında böyle bir mana var, yani huzur-u ilahide olmak demek, Allah azze ve cellenin seni devamlı görüyor olduğu mülahazasını taşımak demek. Cevşen'de sürekli Esmaül Hüsna zikredildiğinden, insan o manayı yaşamaya başlarsa kendisinin huzur-u ilahide olduğu manasını da yaşamış oluyor.

Evet, şimdi maddi havanın bozulduğu gibi manevi hava da bozulur. İşte bu Cevşen duasında bir hikmet vardır ki, adeta bozulan manevi havayı dezenfekte eder. O yüzden biz sair vakitlerde, bir insan arabada giderken, iş yerindeyken veyahut evdeyken de sürekli Cevşen-ül Kebir duasının dinlenilmesini arkadaşlarımıza öneriyoruz. Çünkü tekrar edeyim, kendisi adeta manevi bir dezenfektan gibidir.

Ahmet Ziyaüddin Gümüşhanevi Hazretleri. Bu Cevşen-ül Kebir duası, ilk defa Ahmet Ziyaüddin Gümüşhanevi Hazretleri'nin üç ciltlik Mecmuatul Ahzab isimli kitabının birinci cildinin 234. sayfasında yer almıştır. Kendisi Nakşibendi Halidi kolundan bir Nakşi Şeyh'idir. Bunu da söylememin sebebi: İnsanın aklına gelebilir, "Üstat Hazretleri'nden önce Cevşen duası acaba nerede yer almıştır?" diye. Dediğimiz gibi, Ehlibeyt kanalıyla gelmiştir ve ilk olarak Ahmet Ziyaüddin Gümüşhanevi Hazretleri'nin eserinde yer almıştır. Lakin Cevşen duasının Anadolu'ya yayılması Üstat Hazretleri vasıtasıyla olmuştur. Zira kendisi şunu söyler: İmam-ı Rabbani Hazretleri ve Zeynülâbidîn Hazretleri'nden bu Cevşen duasını kendisinin ders aldığını bize bildirmiştir. Hatta bizim böyle özel gecelerde okuduğumuz "Üçüncü Şua" isimli bir eser vardır, bildiniz mi? "Üçüncü Şua" nedir? Münacat. Münacat da, duanın çok üst mertebesi demektir, değil mi? Necat veren dua. Münacat hangi kökten gelir? Necat veren dua, yani "Ya Rab, bütün sebepler benden kaçtı gitti, sükut etti, artık bana yardım edecek, dayanabileceğim hiçbir esbap kalmadı." Bana tek yardım edicinin sen olduğunu ben şu an daha iyi anlıyorum, zaten Allah'tır ama o an daha iyi anlar insan ve o feryat figan ile ettiği duaya münacat denir. İşte "Üçüncü Şua" da bizim böyle hususi gecelerde okuduğumuz "Münacat" isminde bir eser vardır, değil mi? Çok yüksek dereceli bir dua. Üstat Hazretleri der ki: "O münacat, Cevşen-ül Kebir'den aldığım bir derstir." buyurur. Yani "Üçüncü Şua" aslında neyin muhtevası? Cevşen dersinin muhtevası. Üstat Hazretleri bu yüzden Cevşen'i sabahları bir kez veyahut bazen bir günde 3 kez okur. Kendisinin sıkıntılarının bu dua ile hafiflediğini bizlere bildirir. Hatta münafıkların oyunlarıyla çoğu defa maddi ve manevi cihette zehirlenmiştir. Tekrar edeyim, hem maddi cihette hem manevi cihette zehirlenmiştir. Bu noktalarda da Cevşen duasının kendisine çok yardım ettiğini söylemiştir. Şu şekilde bahseder: "Cevşen ve Evrad-ı Kutsiye'yi Şah-ı Nakşibend, beni ölüm tehlikesinden belki 20 defa kutsiyetleriyle kurtardılar." diye bahsetmektedir. Allah Allah, görüyor musunuz? Bir zehirlenme hadisesinde bile.

Şimdi bu duaların mertebesini, derecesini anlatırken bir şeyi daha eklememiz lazım. Duanın hangi dua olmasının yanında, hangi ihlaslı ağızdan edildiği de bir o kadar önemli midir? Önemlidir. Bir gün bir tane fakr-ü zaruret halinde birisi, evliyaullahtan bir zatın yanına gitmiş, demiş ki: "Ya halim çok kötü, bana yardım et." demiş. Evliyaullahtan zat da şöyle eline bir avuç kum almış, üstüne bir dua okumuş, kumun tamamı altına dönmüş. O fakir zat sormuş: "Hangi duayı okudun?" "Kumun üzerine Kur'an'dan Fatiha'yı okudum." demiş. Allah Allah. Ardından bu fakr-ü zaruret halindeki arkadaş tekrar eline kumları almış, denemiş, almış denemiş, almış denemiş. Evliyaullahtan olan zatın tekrar yanına gidip demiş ki: "Yahu, bu kumlara ben de aynı şekilde Fatiha'yı okuyorum ama bir türlü altına dönüşmüyor." demiş. Evliyaullah şöyle cevap veriyor: "Dua aynı dua ama okuyan ağız aynı ağız değildir." diyor. Yani Cevşen'in makamını bahsediyoruz ama bir de bu kalitede, bu yükseklikte bir şey kullanabilecek şoför lazım, yani bizdeki ihlas lazım, bunu da hatırlatmakta fayda var.

Evet, yine Risale-i Nur'da Cevşen'le ilgili bir bahis geçiyor, bunu da okumam lazım. Çok ilginç bir mesele. "Hem binler dua ve münacatlarından yalnız Cevşen-ül Kebir ile öyle bir marifet-i Rabbaniye ile, yani Allah'ı tanıma ilmiyle öyle bir derecede Rabbini tavsif ediyor ki, Allah öyle bir anlatım tanıtıyor ki, o zamandan beri gelen ehl-i marifet ve ehl-i velâyet telâhuk-u efkâr ile beraber, ne o mertebe-i marifete ve ne de o derece-i tavsife yetişememeleri gösteriyor ki, duada dahi onun misli yoktur." Neyi kastediyor? Cevşen'i kastediyor. Yani duada bir misli yoktur diyor. Devam ediyor: "Risale-i Münacat'ın başında Cevşen-ül Kebir'in 99 fıkrasından bir fıkrasının kısacık bir mealinin beyan edildiği yere bakan adam, Cevşen'in dahi misli yoktur diyecektir." diyor. Mektubat'ta geçiyor. Allah Allah, yani nasıl bir dua okuyoruz anlıyor musunuz? Yani Allah'ın Esma-ül Hüsna'sının geçtiği bu duanın mertebesi normal düzeyde bir mertebe değildir.

Şimdi içinde 1001 Esmaül Hüsna geçmektedir, değil mi Cevşen'in? Bir de içinde bir cümle var, bizim yüz kez okuduğumuz bir cümle var, o cümlenin manası neymiş bakın, o manadan bile Cevşen'in kameti, kıymeti ortaya çıkıyor. Diyoruz ki sürekli: "Sen aczden ve şerikten münezzeh ve mukaddessin." Kime diyoruz? Allah azze ve celle'ye söylüyoruz. "Senden başka İlâh yok ki bize imdat etsin. El-eman, el-eman! Bizi azap ateşinden ve cehennemden halas et, kurtar ve bize necat ver." diyoruz. "Allahümme ecirna minen-nar" diyoruz, değil mi? Ne diyoruz: "Allah'ım, bizi o ateşlerden koru, kurtar, bize yardım et." diyoruz. Allah Allah. Bunu o 1001 İsmi Azam ile birlikte Cevşen duasının içerisinde yüz kez zikrediyoruz.

Evet, "Kur'an'dan süzülmüş mana." Şimdi, Kur'an okuyan arkadaşlar bileceklerdir ki; Kur'an'ın fezleke bölümü vardır. Ne demek fezleke? Şimdi ayetlerin sonunda Allah azze ve cellenin isimlerinin geçtiği bölümler vardır. Bildiğiniz, değil mi? Oralara ne denir? Fezleke denir. Şunu anlatmaktadır aslında: O ayetin içindeki konu en son Allah'ın bir ismine dayanmaktadır ya da birkaç ismine dayanmaktadır. Fezleke'nin anlamını gördünüz mü? Yani bir insan o ismin, o Esmaül Hüsna'ların manasını bilip yaşasa, ayetin ne demek istediğini çok daha iyi anlayacaktır. Şimdi Cevşen duasına baktığınızda da hep Esmaül Hüsna var, değil mi? Sürekli Allah'ın isimlerinden bahsediyor. Bu mana ile ne oluyor biliyor musunuz? Cevşen duası dersini Kur'an'dan almış, yani Kur'an'ın fezlekelerinden süzülmüş bir hülasadır adeta Cevşen duası. Biraz Kur'an'a ve hadislere ülfet edenler, Cevşen duasını okuduğunda hiç yadırgamayacaktır ve diyecektir ki: "Bizim çok iyi bildiğimiz, sürekli Allah'ın isimlerini zikreden bir dua çeşidi."

Birkaç tane örnek bakalım mı? Cevşen duasının dersini Kur'an'ın dua şeklinden aldığını bize anlatan birkaç örneğe bakalım. Mesela Cuma Suresi 11. ayete bakalım: "Vallâhu hayrur râzıkîn." Yani Allah en güzel rızık verendir. Cevşen'de de biz diyoruz ki: "Ya hayrar râzıkîn." Yani ne diyoruz? "En güzel şekilde rızık veren." diyoruz, Allah için. Gördünüz mü Cevşen'deki dua dersini nereden almış? Bir ayetten almış. Veyahut Zariyat 20: "Ve fîl ardı âyâtun lil mûkınîne." Yani arzda yakinen inananlar için ayetler, yani deliller vardır, diyoruz. Cevşen'de nasıl geçiyor biliyor musunuz? "Ya men hüve fil-ardi ayatüh." Ne oldu? Diyoruz ki: "Ey arzda ayetleri olan." Bak görüyor musunuz, Cevşen duası dersini nereden almış? Kur'an'dan süzülmüşçesine, değil mi? Bir örnek daha verelim. Secde 7'de diyoruz ki: "Ellezî ahsene kulle şey’in halakah." diyoruz. Ne diyoruz? "Allah her şeyi en güzel şekilde yaratandır." diyoruz. Cevşen'de nasıl diyoruz biliyor musunuz? "Ya men ahsene külli şey’in halakah." Yani sadece başına "Ya men" eklenilmiş, "Yarattığı her şeyi en güzel şekilde yapan Allah" diye o isimle Allah azze ve celle'ye bir tazarru da, bir niyazda bulunuyoruz. Gördünüz mü Cevşen duası dersini adeta nereden almış? Kur'an'ın kendisinden ders olarak almış, bir hülasa gibi adeta, değil mi? Allah Allah. O zaman, bizim şunu anlamamız lazım: Kur'an, bize Esmaül Hüsna ile dua etmeyi ders veriyor. Bir Esmaül Hüsna manzumesi olan Cevşen'i, basit bir sigorta şirketi duası gibi görmemek lazım.

Ne demek istiyorum? Şimdi biz dualarımızı genelde öyle ediyoruz, değil mi? "Allah'ım bunu ver, bunu ver, bunu ver." değil mi? Sanki bir market alışverişine girmişiz, haşa kasiyere diyoruz ki: "Bunu ver, bunu ver, bunu ver." Biz genelde dualarımızı böyle ettiğimiz için şimdi de bizim Cevşen duasının manası ve muhtevasına almamız lazım, yoksa bu dersi, bu kısmı eksik kalırsa, değil mi? Hep ezberce ezberce gidiyoruz ya, öyle gitmiş oluruz maalesef.

Şimdi ben, Cevşen'i ilk okuduğumda çok şaşırdım çünkü eskiden biz hep duayı nasıl bilirdik? "Allah'ım sağlık ver, ahiret ver, cennet ver, uzun ömür ver, saçım dökülüyor saç ver, arabamın lastiği patladı lastik ver." değil mi? Şimdi hep böyle dua ederken bir gün bir Cevşen'i okudum, baktım ki bu şekilde bir arzu yok içinde. Sürekli Allah azze ve cellenin isimleri zikrediliyor. Daha sonra bir hayrete düştüm, dedim ki: "Allah Allah, bu nasıl bir dua?" dedim. Birkaç okumamda anlayamadım Cevşen'in manasını. Çünkü sürekli Allah'ın isimleri zikrediliyor. Biz böyle alışmamışız ki. Daha sonra bir araştırayım dedim. Şöyle büyük duaları. Büyük dualara baktım, büyük dualarda da ekseriyetle Allah'ın isimleri, hatta ve hatta ismi azamı geçmektedir Allah azze ve cellenin. Daha sonra Kur'an'dan bir ayet gördüm, Araf Suresi 183. Ne diyor biliyor musunuz? "En güzel isimler Allah'ındır; bu güzel isimlerle O'na dua edin." Yani ne diyor Allah? "Bana isimlerimle geleni ben eli boş çevirmeyeceğim." diyor. Yani Allah'ın isimleriyle dua etmeyi bize kim ders veriyor? Kur'an'ın kendisi ders veriyor.

Bakın, bu isimler meselesini anlamak biraz ince mesela ama anlayalım diye Allah azze ve celle bu duyguyu bize vermiş. Şimdi birisi gelip dese ki: "Lütfen bana iki elma ver, bir armut ver." İki elma, bir armut verir gönderirsin. Ama biri sana isimlerinle gelse, yani vasıflarınla gelse, isimden kastımı anlıyorsunuz değil mi? Vasıfların, özelliklerin, verebildiklerin, yapabildiklerin, sıfatların. Birisi sana isimlerinle gelse, dese ki: "Sen, şu bölgedeki, mahalledeki, köydeki en cömert adamsın, en bonkör adamsın. Ben senden daha eli açık bir adam bu köyde görmedim." dese ne yaparsın? Elmaları, armutları o adamın önüne yıkarsın. Şimdi bir şey istemek mi daha makul yoksa o zata isimleriyle gitmek mi daha makul? Bir gün köyde ağanın oğlu varmış, atının üstüne yüklemiş eşyaları babasının yanına gidecek. Yolda da böyle ahaliden birkaç kişi geliyor. "Ya," diyor, "Sen şu ağanın oğlu musun?" diyor. "Evet, evet, ben o filanca ağanın oğluyum." "Ya," diyor, "Senin baban diyor; bir cömerttir, bir bonkördür, eli bir açıktır." deyince adam atın üstündeki bütün malları dayanamıyor, hediye veriyor. Dönüyor köye, babası diyor ki: "Oğlum, atın üstündeki mallar nerede?" "Vallahi baba, böyle birilerini gördüm, başladılar anlatmaya; baban böyle cömerttir, böyle ağadır, böyle bonkördür." deyince diyor ki: "Oğlum, atı niye vermedin, atı?" diyor. Yani atın üstünden bir peçete, bir elma istemekten daha yüksek makamda bir şey var: O atın sahibine isimleriyle zikretmek. İşte Cevşen duasında o 1001 isim var, çok yüksek bir mesele.

Şimdi bazı filmlerde bir sahne vardır, siz de canlandırsanız anlarsınız. Filmde böyle bir tane adam, kudretli bir adam, birisine hakkını vermek için alır, biraz döver, biraz hırpalar, yere atar. Yerdeki dayak yiyen adam, mazlum rolündeki adam, "Ya benim karnım ağrıdı." demez orada, "Ya gözüme de fazla vurdunuz, gözüm biraz ağrıdı." demez. Neden biliyor musunuz o adam için? "Sen," der, "Affedersin, affedicisin, sen bağışlayansın, sen benim gördüğüm en kudretli insansın." Ne demek istiyor? Ona isimleriyle zikrederek "Beni bu halden kurtar." diyor. Biz az önce ne diyorduk? "Allahümme ecirna minen-nar." Şimdi bundan önce Allah'ın isimlerini zikrediyoruz, ne diyoruz: "Ya Rab, sen bu isimlerin sahibisin, bahtına düştüm, o cehennemin ateşini bana dokundurma." diyoruz, anlıyor musunuz? Yani "Bana bunu ver, bunu ver."dan çok daha yüksek bir mesele var. Sen bir sultana gidip bir kese altın istesen, sultandır, bir kese altın verir raiyetine. Raiyet, gözledikleri demek. Şimdi raiyetten biri gelip bir kese altın istese, bir kese altın verir, gönderir. Ama şöyle boynunu bükmüş gelse ki: "Sultanım, sen bu yeryüzündeki en cömert insansın, en bağışlayan, en ikramı seven insansın." deyince sultanın neyi varsa o raiyetinin önüne döker. Yani bak, çok ilginç bir şey, "Allah'ım bunu ver." demekten çok daha büyük bir dua okuyoruz şu an. Nedir? Allah'ın onu veren ismini zikretmek. Bunu tekrar söyleyeyim mi bu cümleyi? Çok önemli bir cümle, filmin koptuğu yer bakın burası. Biz Cevşen-ül Kebir'den aldığımız dersle ne öğrendik biliyor musunuz? "Allah'ım bunu ver." demekten çok daha büyük bir dua öğrendik. Allah'ın onu veren isimlerini zikretmek. Nasıl bir mana? O isimler zikredilince ne oluyor biliyor musunuz? Bakın burasını anlamamız lazım. Şimdi sürekli sorarlar ya: "Biz niye namaz kılıyoruz, Allah bizi niye yarattı? Haşa ihtiyacı mı vardı?" Konu ihtiyaç değil, iktiza meselesi. Güneş bizi aydınlatıyor, değil mi? Evet. Güneş bizi ısıtıyor, değil mi? Evet. Güneşin bizi aydınlatmaya, ısıtmaya ihtiyacı mı var? Hayır, iktizası var. Ne demek? Sen güneşsen aydınlatacaksın, güneşsen ısıtacaksın. Sen de o vasıflar olduğu için biz sana güneş diyoruz zaten. Klimanın bizi soğutmaya ihtiyacı mı var? Hayır. İktizası var. O klima bize soğutmaya muktezi olduğundan dolayı biz o klimayı oraya takıyoruz, doğru mu? O yüzden onun ismine klima diyoruz, başka bir şey demiyoruz. Şimdi Allah'ın isimlerinin neyi var biliyor musunuz? O isimlerinin ihtiyacı yok, iktizası var. Şimdi çok böyle bonkör bir adam olduğunuzu düşünün mesela, o bonkör adam fakr-ü zaruret halinde birisine sürekli yardım ediyor mu, veriyor, veriyor, veriyor. O bonkör adamın o ihtiyaç sahibine bir şey vermeye ihtiyacı mı var? Hayır, iktizası var. Neyin iktizası? Cömert isminin iktizası vermektir. Şimdi Allah azze ve cellenin isimlerini tecelli ettirmeye haşa ihtiyacı yoktur, iktizası vardır. Allah'ın Nur ismi, 70.000 perdeden süzülüp tecelli etmiştir, biz buna güneş demişizdir. Bakın, bakın olaya bakın. Güneş bir perdeden daha tecelli etmiştir, ay demişizdir; ay bir perdeden daha tecelli etmiştir, yakamoz demişizdir. Şimdi Allah'ın 70.000 perdeden o Nur ismini güneşe tecelli ettirmeye ihtiyacı mı var? Hayır, iktizası var. Demek ki Allah azze ve cellenin biz isimlerini zikretsek. "Ya Rab, sen sonsuz cömertsin, Cevvad-ı Mutlaksın." desek, o Cevvad-ı Mutlak isminin iktizası nedir? Bize tecelli etmesidir, bize cömert olmasıdır. Bakın, Allah'ın bize cömert olmaya ihtiyacı yok ama iktizası var, çok önemli bir mana. Şimdi Allah azze ve celle'ye bir gün hastalanıp Şafi ismiyle gitsek ama dua aynı dua, ağız da aynı ağız olsun, o samimi ağız olsun. Şafi ismiyle Allah'ı zikretsek, Allah'ın bize şifa vermeye ihtiyacı mı var? Hayır, Şafi isminin iktizası şifa vermektir, Rezzak isminin iktizası bize rızık vermektir. Görmüyor musunuz yeryüzü ambarını, ne rızıklar vermiş Allah azze ve celle. Demek ki Allah'tan bir şey istemekten çok daha büyük bir dua öğrendik Cevşen-ül Kebir ile. Nedir o? O istediklerimizi veren isimleri var, o isimleri zikretsek, manasını yaşasak, hayatımızda o anlamı gerçekleştirebilsek, Allah da bizden razı olursa ve vermek talebinde bulunursa; o isimlerin iktizası bizim istediklerimizin verasında bir şekilde karşımızda gerçekleşecektir. Olayı görüyor musunuz? Şimdi anladınız mı Cevşen'de "şunu ver, şunu ver" değil de neden Allah azze ve cellenin isimleri zikredilmektedir, şimdi anlaşılıyor mu? Allah Allah. Nasıl bir mana? Şimdi bu isimleri bilmek ezberle demek değildir, burayı da bir kıralım mı? Yani böyle 99 ismini yazalım bir yere koyalım, sadece ezberleyelim demek değildir. Ne demektir? Tanımak demektir. Bakın, kainatın amacı bu: Allah'ın kendini tanıttırması. Şimdi mesela ben dışarı gitsem, arabamın benzini kalmazsa, tanımadığım birine "Ya şöyle bir 200 lira versene, bir benzin alayım." dersen vermez adam, "Sen kimsin, seni tanımıyorum." der ya. Ama tanıdığım bir dostuma gitsem, "Yolda mı kaldın?" der, beni omzuna bile alır evime taşır, öyle değil mi? "Ne oldu, belin mi ağrıyor, ayağın mı ağrıyor? Omzuma alayım seni taşıyayım." der. Demek ki Allah'ın isimlerini bilmek, isimleriyle Allah'ı zikretmek demek sadece ezberlemek demek değildir, o isimleri tanımak demektir. Bir insanın isimleri tanıması, yani Marifetullah'ta terakki etmesi Allah tarafından reddedilmez bir duadır. Yani bu iman dersleri neyi veriyor bize? Allah'ın isimlerini tanıtıyor bize. Duaların bile en büyüğü bu iman meseleleri, görüyor musunuz? Şimdi Allah azze ve celle neden "Bu isimlerimle bana gelene, ben geri çevirmem, boş çevirmem." diyor? Niye diyor biliyor musunuz? Kainatın yaratılış sebebi Allah'ı tanımaksa, Allah bu noktada bize ne yapıyor, teşvik veriyor, bize teşvik ediyor Allah azze ve celle ve insanın saadeti nerede biliyor musunuz? Bu marifetullah ile, yani Allah'ı tanıma ile, isimlerini tanıma ile geçen süreç sonunda bir de içinde Muhabbetullah saklı. Bir bakıyorsunuz Allah azze ve cellenin bütün sevgisini üstünüzde görüyorsunuz ama Allah tanıdıkça sevilir. Allah'ı tanımayan bir insan O'nu hakiki manada sevemez, mümkün değildir. Nasıl sevilir? Tanıdıkça sevilir. Şimdi şurada birisi arkadan gelip saçımızla oynasa rahatsız oluruz, değil mi, rahatsız eder bu ya. Bir dönsek ki annemiz, ne olur? Mutlu eder bak bu sefer. Niye? Annemizin şefkatini üstümüzde keşfetmek bizi mutlu ediyor. Bak annemizi tanıdık orada, annemizin şefkatini tanıdık. Bir annenin şefkatini üstünde keşfedince mutlu olan bir insan, bütün annelere o şefkati veren Allah'ın şefkate medar isimlerini üstünde keşfetse Allah'ı sevmekten başka hiçbir yol bulamaz. Bugün namazı bile nakıs ve eksik olanların sebebi nerede biliyor musunuz? 1- Marifetullah yok, 2- Muhabbetullah yok. Yani Allah'ı tanımıyorlar, Allah'ın onları ne kadar sevdiğini, bir anneden daha fazla sevdiğini üzerlerinde keşfedemiyorlar. Yani "Bu anneyi bana veren, haşa, beni bir anne kadar da mı sevmez?" diyemiyorlar bir türlü bu cümleleri. Allah Allah. Tekrar edelim, insan Allah'ı tanıdıkça sever. Evet, dışarıda diyoruz ki "Ben Allah için ölürüm." diyoruz ama Allah'ın davetine beş kez bile gitmiyoruz. Niye böyle oluyor? İşte bu iki mesele, marifetullah ve muhabbetullah kısımları nakısa olduğundan, hep eksik kaldığından dolayı bizim sevgilerimiz nerede kalıyor? Lafta kalıyor. Allah bana bir kez "Kulum." dese yeter diyoruz ama bunu demesi için kulluğu bir türlü yapmıyoruz, değil mi? Böyle güzel bir cümle paylaşıyoruz, cümlenin yanına da böyle Allah azze ve celle ile ilgili bir cümle yazıp kalp atıyoruz. Allah cümle yazıp yanına kalp atmamızı istemiyor. Kalbimizin bizzat Allah için atmasını istiyor. Bunun için ne lazım? Marifetullah dediğimiz Allah isimleriyle tanıma meselesi ve bu isimleri keşfettikten sonra muhabbetullah kısmına geçmek, yani Allah'ın seni ne kadar sevdiğini görünce senin ona sevgin, muhabbetin otomatikman içinden fıtri bir şekilde doğuyor. Şimdi bir insan gül uzatsa, "Seni seviyorum." demek, değil mi? Bütün gülleri yeryüzüne bezeyen Allah bana ne demek istiyor? "Seni onlardan da çok seviyorum." demek istiyor. Bir insan bu manaları keşfetse var ya, Allah'a böyle sürekli yakınlık kurabilmek için belki o başı secdeden kalkmaz, öyle değil mi? Peki Allah'ı sevmenin bir yolu var mıdır? Vardır. Nedir? Allah azze ve cellenin en sevdiği Zât olan Fahr-i Kainat Efendimiz Muhammed Mustafa aleyhissalâtü vesselâm'a benzemektir. Ayette öyle diyor, değil mi? "Ey Resulüm, de ki: 'Beni seviyorlarsa sana ittiba etsinler.'" Benzesinler, senin hissettiğin gibi hissetsinler, geceleri uykularını seninki gibi bölsünler, kalpleri tevazulara, ahlakları aynı seninki gibi olsun. Beni sevmenin delili sana benzemektir. Allah Allah. Esmaül Hüsna meselesinde çok ince bir olay daha var. Bir insanın hayatında hem de dünya hayatında alabileceği en yüksek lezzet, Allah'ın isimlerinin tecellisinin lezzetidir. Mesela düşünelim, şöyle bir çeşitlendirelim: Yemek, içmek, gezmek. Bunlardan lezzet almak için insan olmaya gerek var mı? Yok. Kusura bakmayın yüzünüze gül suyu, bir hayvan da bunlardan lezzet alır mı kendi çapında? Alır. Yemek, içmek lezzet. Demek ki asıl insanı hayvandan ayıran lezzet bu lezzetler değil, başka bir lezzet lazım. Şimdi ben elmanın lezzetini ne ile alıyorum? Dilimle. Bir gülün kokusunu, lezzetini burnumla alıyorum. Güzel bir Kur'an sesinin lezzetini kulağımla alıyorum. Ben bazen böyle odamı temizliyorum, etraf tertemiz, tertipli oluyor, çok büyük bir lezzet alıyorum. Bu lezzeti nereden alıyorum? Dilimden değil, gözümden değil, burnumdan değil. Nereden alıyorum bu lezzeti? Demek ki Allah'ın Kuddüs ismine bakan bir cihazat, bir latife var bende. O latifeyi çalıştırdığın anda Kuddüs ismi tecelli ediyor ve hiç kimsenin alamayacağı bir lezzet sana aldırıyor. Bazen insan tövbe ediyor ya, böyle nasuh bir tövbe, daha sonra tövbeden kalktıktan sonra ne oluyor içeride? Muazzam bir lezzet duyuyorsun. Tövbe de bir temizlik midir? Demek ki tövbe eden Kuddüs ismi tecelli edince o lezzeti alıyor demektir. Allah Allah. Olayı görüyor musunuz? Şimdi normalde bir insan bir şeyi almaktan lezzet alır ama biz ikram etmekten lezzet alıyoruz. Bakın, bugünkü programda bir sürü ikram olacak. Burada çok güzel de kardeşlerimiz var, gece boyunca sizlere çay ikram edecekler, pasta ikram edecekler, değil mi, çörek ikram edecekler. Sürekli ikramlarda bulunacaklar ve gecenin sonunda da mutlu olacaklar. Normalde insan almaktan lezzet alır. Vermekten niye lezzet alıyoruz? Buramla almıyorum, buramla almıyorum, buramla da almıyorum. Demek ki içimde Allah'ın Cud ismine, cömert ismine, Cevvad-ı Mutlak ismine bakan bir latife, bir cihazat var. O cihazat çalışınca o isim de tecelli ediyor ve hiç kimsenin alamayacağı bir lezzeti alıyor. Allah Allah, bakın yeryüzünde bunun gibi bir lezzet yok. Elmanın lezzeti 3 dakika, elmayı vereni keşfetmenin lezzeti insanlık boyunca. Hangi lezzet daha büyük? O nimet mi daha büyük yoksa nimette mün'im-i hakikî'yi görmek mi daha büyük? Allah Allah, bak çok ince meseleler bunlar. Biz bu lezzetleri alamadığımızdan haramlarda arıyoruz lezzeti. Bak çok ince meseleler. Demek ki kulun Allah katındaki kıymeti: 1- Marifetullah; Allah'ı tanıyan bildiği kadar. 2- Muhabbetullah; Allah'ı sevebildiği kadar. Bunlardan sonra da nedir biliyor musunuz? Kulluğunu yapabildiği kadar kıymetlidir. Lamba aydınlatma vazifesini yaparsa kıymetlidir, klima soğutma vazifesini yaparsa kıymetlidir, saat zamanı gösterme vazifesini yaparsa kıymetlidir, kul da bu manaları cem edip kulluk vazifesini yaparsa kıymetlidir. Yoksa sıradan aynı cümleler: "Ya benim yaşantım böyle olduğuna bakma, bende bir iman var bildiğin gibi değil." Ya fıçının dışından sirke damlarsa içinde ne vardır? Sirke vardır. Bal damlarsa ne vardır? Bal vardır. Senin ameliyelerinden ne sızarsa, ne damlarsa, ey dostum, içeride de o var demektir. Bu manaları en güzel şekilde anlamak için ezbere şekilde bazı manaları artık ezberleri bozaraktan muhtevasına girmemiz lazım. Bu muhtevası içerisinde de Cevşen-ül Kebir duası, Allah'ın isimlerini anlatan, talim eden, tanıtan ve onun içindeki o derin lezzetleri keşfetmemize vesile olan çok büyük bir duadır diyelim. Umarım anlaşılmıştır diye biz de dua edelim ve meseleyi bitirelim.

Hayalhanem İstanbul ve diğer tüm projelerimize destek olmak için buradaki linke tıklayarak online bağışta bulunabilir veya aşağıdaki iletişim numaralarından bizlere ulaşabilirsiniz.