📱

Get Our Mobile App

Take your business learning on the go!

Download on the App StoreGet it on Google Play

"nasıl dayanacağım?" | Allah'ın Kuluna Sarıldığı Hadis-i Kutsi

Beyza Kazan Sümbül36:21

Transcription

Selamünaleyküm. Tekrardan yeni bir videoya hoş geldiniz. Bugün bu videoda da nasip olup da gidebildiğim Ömer Süleyman'ın bir programında öğrendiğim bilgileri aktarmak üzere kameranın karşısına geçtim. Wisconsin Milboke eyaletinde Ömer Süleyman ve yine aynı onun gibi kendini İslam ilmi edinme yoluna harcamış birtım hocaların ve ziyaretçilerin geldiği bir program vardı. Eşimle birlikte oraya gitmek nasib oldu. Konu ise dayanıklılık üzerineydi. Bu konu çok manidar olmuştu. Çünkü önceki videoyu izleyenler bilir. Yeri geldiği zaman psikolojik dayanıklılık ve psikolojik esneklik gibi kavramların insanları zorlukları aşmada nasıl ileriye götürebileceğine dair değindiğim yerler olmuştu. Ancak psikolojik dayanıklılık hali nasıl iyileştirilebilir, nasıl geliştirilebilir kısmına çok fazla değinememiştim. İnşallah bugünkü videoda buna şifa niyetine bir hadis-i kutsi ele alacağız hep birlikte.

Genelde yaptığımın aksine bu sefer size bir soru yönelterek başlamak istiyorum. Sizce yaralı insanlar aynı zamanda başkalarını da yaralar mı? Hurt people, hurt people if they are not healed by Allah. Yani canı yanan insanlar başkalarının da canını yakmaya devam ederler. Eğer ki Allah tarafından şifalarını bulmadılarsa ya da şifalarını aramadılarsa. Çok ilginçtir mesela PDR ya da psikoloji alanında başladığınız zaman 1. sınıfın daha ilk gününde hocalarınız size sormuştur. Kaçınız neden bu bölümü yazdı? 35 kişilik sınıfta en az 33 kişi insanlara yardım etmek için geldiğini söyler ve ardından kendi yaralarının da olduğu için bu bölümü seçmiş olduklarını anlarsınız. Peki o halde bir insan nasıl olur da içi yanarken dışarıya gülebilir? Çoğumuzun anlamakta belki yer yer zorluk çektiği bir konseptti ama Peygamber Efendimiz aleyhissalatu vesselam tam olarak böyle bir kişilikti. Daha kendisi hayattayken çok küçücük yaşlı olan çocuklarını toprağa gömmek zorunda kalmış. Kuşu ölen bir çocuğu taziyeye gidecek kadar da kalbi hala yumuşacık. Yani acısının onu yok etmesine ve zalimleştirmesine izin vermekten çok uzakta bir yerde. Bilakis daha fazla şefkat gösteriyor.

Baktığımız zaman insan davranışı prensiplere göre değişir. Peki prensip ne demek? Bir kişinin kendi tercih ettiği yaşam kuralları ve değerlerine uygun bir şekilde yaşamaya çalışması. Peki biz hangi prensiplerden bahsediyoruz? Burada da iki seçenek önümüze çıkıyor. Biri sürekli değişip duran, modern hayatla birlikte adeta bir spektrumun parçasıymış gibi dün burada, bugün burada yer alan, değişip duran dünyanın prensipleri mi yoksa çağlar geçmesine rağmen hala aynı kalan ve her çağa hitap eden Allahu Teala'nın prensipleri mi? Peki biraz daha indirgiyoruz. Bir Müslümanın prensibi ne olmalı? Allahu Teala'nın kaideleri ve onun kitabı. Konuları anlatırken somut örnek vermek benim her zaman işime yaramıştır. O yüzden burada hemen Allahu Teala'nın prensipleri nasıl dünya ya da nefis prensiplerinin önüne geçiyor yine bir peygamber hayatından örnek verelim. Hz. Musa Aleyhisselam artık 17 gündür çölde, yolda ve firavundan kaçıyor. Sonunda rahatlamak için oturduğu yerde iki kadının aslında yardıma ihtiyacı olduğunu görüyor. Değil mi? Orada sadece nefsini dinlese ve sadece bedeninin yorgunluğuna çektiği zorluğa odaklansa şunu çok rahat söyleyebilirdi. Benim şu an onlara yardım etmek zorunluluğum yok. Çünkü ben çok yorgunum. Eğer başka birisi varsa o gitsin yardım etsin. Ama burada ne oluyor? Kendi müşkiline rağmen başkasının zorluğunu ve ona yardım etmeyi önceliklendirip orada gidip yardımını ediyor.

Günümüzde bu durum gerçekten çok ironik bir hal almaya başladı. baktığımız zaman insanlar birbirlerine dertlerini anlatamaz hale geldi. Çünkü neden? Açıkçası birbirimize baktığımız zaman nasılsın sorusunu sorduğumuzda karşı taraf bunu gerçekten mi soruyoruz? Gerçekten nasıl olduğunu merak ediyor muyuz? Yoksa aslında sadece meraktan ve konuya bir başlangıç olsun diye mi soruyoruz? Bunu adeta hisseder hale geldik. Nasıl hissediyoruz? Çünkü müminler adeta bütün bir vücut gibidirler. Birbirlerinin niyetlerini, hislerini, hayatlarındaki rolleri anlayabilirler, sezebilirler. Ve lütfen bunları anlattığım zaman başkalarını düşünmekten ziyade önce kendinize sorun, olur mu? Mesela a evet benim hayatımda böyle birisi var. Bana hiçbir zaman nasılsın sorusunu aslında isteyerek sormuyor. Değil. Lütfen bunu yapmayın. Her zaman odağınız önce kendi içinize olsun. Aa ben insanlara nasılsın diye sorduğum zaman peşi sıra gelecek olan hallerini dinlemeye aslında hazır mıyım? Kalbim onların halleriyle meşgul olmak için hazır mı? Bu bahsettiğimiz haslet bu arada tıpkı bir muhsin yani ihsan sahibi bir Müslümanın olması gereken bir haslet değil mi? İnanç sahibi kişiler koşulları ne olursa olsun karşı tarafa verme mentalitesine sahiptirler.

Şimdi bu bahsettiğim cümle çok farklı bir yankı uyandırabilir. Herkes karşı çıkabilir ama bunun en temel sebebi günümüz batı eksenli psikolojinin aslında vurguladığı fedakarlık ölçütünde fedakarlık yani sana ne kadar gösteriyorlarsa sen de o kadar ver ilkesi üzerinedir. Hatta geri gelir kimseye vermek zorunda değilsin. Önce kendini besleyeceksin. Ancak beni bir psikolog olarak bu durumla alakalı en büyük rahatsız eden şey Müslüman kimliğimiz ve Müslüman ilkelerinin çok zıt bir yerde konumlanmış olması. Yani ihsan sahibi olmak karşı tarafa hak ettiğinden fazlasını verebildiğin takdirde başlar. Kendisi yara aldıkça başka insanların yaralarını örtmek için çalışan insanı Allahu Teala da iyileştirecektir. Dolayısıyla Allah'ın Affü, Errahman ve Errahim isimlerinin karşılığını başka insanlara hak ettiklerinden fazla iyiliği göstererek vermek sizin de gerek bu dünyada gerek ahirette çok daha fazlasını alacağınızın aslında zeminini hazırlamış oluyor. Bu kendi hangi halde olursa olsun karşı tarafa daha fazla iyilik yapma halinin gerçek hayatta ve dahi psikoloji alanında da karşılıkları var. Örneğin grup terapisi yani psikodramaya baktığınız zaman insanların çok farklı ya da çok benzer hayat zorluklarından gelip bir halka etrafında oluşup tecrübelerini birbirlerine anlattıkları, yaralarını birbirlerine açtıkları, o yaraları dinledikleri ve somut bir çözüm bulamasalar da orada birbirleri için var olup yalnız olmadığını hissettikleri bir alandır. E böylelikle o psikolojik sağlamlık mesela bir nebze de olsa beslenir.

Çok daha güncel haberlerle ilişkili olan farklı bir örnekse Ahmet Minguzi olayında ve şu anda Ahmet'in annesi Yasemin Hanım'ın benim gözlemlediğim kadarıyla varlığını nasıl şekillendirdiğim. Kendisi belki de hayal edilebilecek en büyük ve en kötü imtihanlardan birini yaşadı ve bu süreçten geçiyor. Evladını kaybetmek. Ama şu anda Yasemin Hanım'ın Instagram hesabına bile sadece baktığımız zaman aynı acıları paylaşmış. Yine evladını kaybetmiş. Türkiye'nin farklı farklı coğrafyalardan annelerinin yanına gidip onların acılarını paylaşarak yine aslında kendi acısını dindirmeye çalışıyor. Yine farklı bir örnek. Bu sefer de Amerika'da Müslüman bir adam ve adamın 22 yaşında bir oğlu var. İsmi Salahattin. Salahattin yaptığı kuryelik mesaisinde pizzayı vermek üzere gittiği evde maalesef ki siparişi veren kişiler tarafından katlediliyor. Katleden kişi ve Selahattin'in babası Amerika'da mahkeme ortamında bir araya geldikleri zaman hakim Selahattin'in babasına "Söylemek istediğin son bir söz var mı?" diye sorduğu zaman kendisi oğlunu katleden kişinin gözlerinin tam da içine bakıp diyor: "Alexander, I feel so so sad for you that you have to be in this situation. I wish I could help you as I help my son to be a good citizen. If were to be here, if he alive, he will forgive you. That's the way he was. That's the way he is. I'm not angry at you for being part of hurting my son. I'm angry at the devil. I blame the devil. The devil who misguiding you and misleading you to do such a horrible." No, you not. [Müzik] "Seni affediyorum." Bunu bir oturup düşünmemiz lazım arkadaşlar. "Seni affediyorum." diyor. Kendisi oğlunu katletmiş. Bir daha asla oğluna sarılamayacak. Onu asla göremeyecek. Onun sadece anılarıyla yaşayacak. Buradaki affetme kudreti kul olarak kendi içinde bulduğu güçle mi alakalı? Hiç zannetmiyorum.

Peki yöntemleri merak ediyor olabilirsiniz. Biz bu dayanıklılığı gerçek hayatta nasıl sağlayacağız? Arkadaşlar sadaka verin. Allahu Teala onun da cevabını vermiş. Onun da şifasını vermiş. Sadaka vermek kendinde olan bir şeyi yine bir başkasına vermek. Yani yine vericilik yani yine fedakarlık usulü sanırım. Artık öyle bir noktaya gelindi ki a benim elimde avucumda çok fazla olması lazım. Çok fazla vermezsem verdiğim 1 lira bile bir hükmü olmaz Allah katında gibi bir yerden bakılıyor ve herhalde hiç bu ibadet yerine getirilmiyor. Halbuki öğrenci misiniz? KYK bursunuz mu var? Çok faraza konuşuyorum. 30 bile olsa sizin oradan çıkaracağınız 1 lira sizin sadakanızdır. O an o kadar verebilmişsinizdir. Oradaki niyet önemlidir. O yüzden lütfen sadakadan uzak durmayın.

Dayanıklılığı arttırmanın yine en güzel kaynaklarından bir tanesi Kur'an-ı Kerim'deki hikayeler. Kur'an-ı Kerim yani Rabbimizin sözü bütün başlı başına bir hikaye kitabı aslında. Hud suresi 120. ayette Allahu Teala şöyle söylüyor peygamberine: "Peygamberlerin haberlerinden senin kalbini kuvvetlendirecek her şeyi sana anlatıyoruz." Kuvvetlendirmek kelimesi "nusebbitu" olarak geçiyor. "Nusebbitu" kelimesinin kökü ise "tabbata" yani sağlamlaştırmak, kuvvetlendirmek, tekiştirmek, sabit kılmak, kararlılık vermek gibi anlamları var. Ve Kur'an-ı Kerim'deki hikayelerde şunu göreceksiniz. Tam olarak bizlerin ihtiyaç duyduğu kadar detay var. Gereksiz detaylarla bulandırılma yok. Tam olarak nokta atış bilgilere Allahu Teala yer vermiş ve gerisini dışarı bırakmış. Neden? Çünkü dayanıklılığımızı bu şekilde daha da arttırabilmek adına. Yine çok somut bir örnek. Bugün siz Instagram'da bile rastgele gezindiğinizde bir video karşınıza çıktı. Mesela kişi belki de sadece "Yere çöp atmak kötüdür" gibi basit bir mesaj verecek. Ama bunu yapmak için oradan alıyor, buradan alıyor. Siz mesajı bir türlü anlamıyorsunuz vesaire. Ne yaparsınız? O videoya geçersiniz değil mi? Nasiplenememişsinizdir. Oradaki mesaj size geçmemiştir. Allahu Teala'nın uyguladığı teknik tam olarak da bu. Kur'an-ı Kerim'de yeteri kadar detay verdiği zaman demeye çalışıyor ki: "Sizden önce de insanlar ve toplumlar aynı zorluklardan geçti. Peygamberler evlatlarını kaybetti. Toplumlar kıtlıkla, açlıkla sınandı. Savaş açıldı. Adaletsizliğe uğradılar. Bunların hepsi gerçekleşti. Ve işte alın size bunların yeteri kadar misalleri. Onlar nasıl bunların üstesinden imanları ile geldiyse sizin de tutunacağınız tek yer imanınız. Dolayısıyla imanınıza sımsıkı tutunarak sizin için bir dayanıklılık vesilesi olmasına izin verin."

Nitekim uzun denilebilecek bir dayanıklılık girizgahından sonra Ömer Süleyman Hocan'ın dayanıklılığın en güzel kaynaklarından biri olarak nitelendirdiği o meşhur hadis-i kutsiyi okuyarak başlamak istiyorum. Ama başlamadan önce şunun da altını çizsem çok manidar olacak. Kendisinin bu hadis-i kutsiye karar verdiğini o an öğrendiğimde tüylerim diken diken oldu. Çünkü tam olarak bu hadis-i kutsi ben Amerika'ya ilk geldiğimde ve yalnız hissetmemek için buradaki olabildiğince bütün Müslüman ekiplere ulaşmaya çalışıp girmiş olduğum bir sohbet ortamında hocanın bahsettiği bir hadis-i kutsiydi. Ben o kadar yalnızlık duygularının arasında Allahu Teala'nın bu cümleleri bana söylediğini düşündüğüm zaman kendimi sanki onun tarafından sarılmış gibi hissetmiştim. Beni hiçbir şekilde sahipsiz bırakmayan bir rabbimin olduğunu ve bırakın şah damarımdan yakın olmasını benim tüm varlığımın onunla dolup taştığı mesajı bana burada verilmişti ve umuyorum ki sizin için de aynı sarılma ve sahiplendirme etkisi uyandırır.

Hadis-i kutsi kelimesi bazılarınızca tam bir manaya oturmayabilir. Hadis-i kutsiler hadis-i şerif ya da Kur'an ayeti değildir. Hadis-i kutsiler Peygamber Efendimizin yine Allahu Teala tarafından direkt olarak ve değiştirilmeden aldığı mesajları kendi ağzıyla söylemesidir. Ancak bunlar ayet değil. Hadis-i şerif gibi Peygamber Efendimizin davranışı üçüncü şahıslar tarafından görülüp de yapılmamıştır. Tam olarak Allahu Teala ve Peygamber arasında direkt bir iletişim olup peygamber efendimiz aleyhissalatu vesselam tarafından insanlığa aktarılmıştır. O halde başlayalım. Ebu Hureyre radıyallahu anh'dan rivayetle Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: "Allah Teala buyurdu ki: 'Kim benim bir veli kuluma düşmanlık ederse ben ona harp ilan ederim. Kulum bana yaklaştıran şeyler arasında en çok hoşuma gideni ona farz kıldığım şeyleri eda etmesidir. Kulum bana nafile ibadetlerle daha da yaklaşmaya devam eder. Nihayet ben onu severim. Onu bir sevdin mi artık ben onun işittiği kulağı, gördüğü gözü, tuttuğu eli, yürüdüğü ayağı, aklettiği kalbi, konuştuğu dili olurum. Benden bir şey isteyince onu veririm. Benden sığınma talep etti mi onu himayeme alır, korurum. Ben yapacağım bir şeyde mümin kulumun ruhunu kabzetmedeki tereddütüm kadar hiçbir tereddüte düşmedim. Çünkü o ölümü sevmez. Ben de onun sevmediği şeyi sevmem.'"

Süphanallah. O halde ilk cümlesiyle başlayalım. "Kim benim bir veli kuluma düşmanlık ederse ben ona harp ilan ederim." Veli kul yani evliyalar. Tüm Kur'an-ı Kerim Allahu Teala'nın evliyalarından bahsediyor. Peygamberlerimiz. Tarihsel olarak Kur'an'daki ilk hikayeye bakalım. Allahu Teala'nın evliyası kim? Adem Aleyhisselam. Peki onun karşısında Allah'ın evliyasına harp ilan etmiş kişi kim? Ya da varlık şeytan. Peki son hikayeye bakalım. Allah'ın evliyası bu sefer kim? Hazreti Peygamber Efendimiz Aleyhissalatu Vesselam. Peki onun karşısında ona harp ilan etmiş olan kişi kim? Ebu Leheb. Umuyorum ki burada bahsi geçen evliyalar ve düşmanlarının arka planındaki hikayeleri hepimiz hakimizdir. Dolayısıyla ben buradaki hikayelere iki farklı perspektiften bakmak istiyorum. Bunlardan birincisi biz bu ikili ilişkilerde görüyoruz ki kişi Allahu Teala'ya yaklaştıkça ve kendisini onun kaidelerine uygun bir şekilde yaşamaya adadıkça düşmanları da var olacak ve ona adeta harp ilan edercesine işlerini zorlaştıracak kişiler var olacaklar. Belki isimleri şeytan değil. Belki isimleri Ebu Leheb değil. Ama muhakkak ki sizin hayatınızda Allahu Teala'ya yaklaşmaya çalıştıkça, ona uymaya çalıştıkça bir şekilde nefsinize ağır gelecek ve işinizi zorlaştıracak yerden imtihanlar var olmuş olabilir. O yüzden öncelikle bunun bir farkına varıp şunu diyebilmek: "Aa tamam, demek ki ben doğru yoldayım ki şeytan yeryüzünde en şiddetli cezalandırılmış yaratık. Ama onun bile süresi var. Onun bile Allahu Teala halen daha varlığını yok etmemiş. Onu bile bekletiyor." Nitekim günümüzün de şeytanları, günümüzün de firavunları var, değil mi? Sadece kendi hayatınızı düşünmeyin. Bu sefer çok daha büyük skalada, çok daha global olarak dünya çapında düşünün. Allahu Teala o zulümleri görmüyor mu? Görüyor. Zalimin farkında mı? Hem de çok iyi farkında. Kişi şunu merak edebilir: "Allahu Teala o halde nasıl oluyor da bunların yaşamasına halen daha müsaade edebiliyor?" Sevdiği için değil. Cezaları akla hayale sığmayacak kadar büyük olduğu için Allahu Teala onlara hala mühlet veriyor. Nitekim yine Kur'an-ı Kerim burada bize cevabı veriyor. Ali İmran suresi 178. ayette: "Küfre sapanlar onlara mühlet vermemizin kendileri hakkında hayırlı olduğunu asla sanmasınlar. Onlara ancak günahlarını artırmaları için mühlet veriyoruz. Onlar için zelil ve perişan eden bir azap vardır."

Buradaki soru işaretini temizledikten sonra bahsettiğim ikinci perspektife bakalım. Bir de bizler bize verilen mühlet ve nimetlerle ne yapıyoruz? Fatur suresi 45. ayet: "Allah insanları kazandıkları günah sebebiyle hemen yakalayıp cezalandırsaydı yeryüzünde hiçbir canı bırakmazdı. Fakat onları belli bir vadeye kadar erteliyor." E ceza madem erteleniyorsa ve bu süre zarfında nimetler gelmeye devam ediyorsa sadece münafıklar, şirk koşanlar, kafirler değil aynı zamanda iman üzere olmaya çalışan bizler de dikkatli olmalıyız. Çünkü sen o nimetleri, o zamanı Allah uğruna da harcayabilirsin. Ona karşı gelecek şekilde de harcayabilirsin. Hangisi olmayı tercih ediyorsun meselesi. Hadis-i şerifte bahsediyor: "Allah dünyayı sevdiğine de sevmediğine de verir. Fakat dini yani iman ve takvayı sadece sevdiğine verir." Mesela örnek İsrailoğulları değil mi? Bütün Kur'an-ı Kerim'de örnekleri mevcut. Peki onlardan Allahu Teala sevgiyle mi bahsediyor? Hayır. Her seferinde nimetlerini nankörlük yapanlar olarak onları anıyor. O yüzden söylüyorum. O nimetlerle ve o mühletle ne yaptığımız bizim tercihimiz olacak ve tercihlerimizin sonuçlarına katlanacağız. O yüzden kendinize sorun lütfen. Allahu Teala'nın sizin üzerinizdeki hangi nimetine nankörlük ediyorsunuz? Mesela uzuvlar. Uzuvlarımız. Bunları haram için mi kullanıyoruz? Helal için mi kullanıyoruz? Biraz daha somut örnek verelim. Dilimiz gıybet için mi çalışıyor? Başkalarının arkasından mı konuşuyoruz? Yalan mı konuşuyoruz? Yoksa Allah'ın zikriyle mi meşgul? Gözümüz haram olan şeylere mi bakıyoruz? Lüzumsuz olan yerlerde mi gezdiriyoruz temaşamızı? Yoksa bilakis Allahu Teala'nın yarattığı güzelliklere "Süphanallah" diyerek mi bakıyoruz? Ellerimiz ve ayaklarımız hayra mı koşuyoruz? Birisinin yardımına mı koşuyoruz? Yoksa onları boş yere mi kullanıyoruz? Kalbimiz yaptığın şeyler, verdiğin emekler, niyetlerin Allah rızası için mi? Yoksa kendi nefsini memnun ettiği için mi? Hadi uzuvlar olmasın. Verilen sağlık günümüzde niye çok görmezden geliniyor. Yok yememize dikkat etmiyoruz. Sigara. Sigara yoksa sosyal medya bağımlılığı. Müslüman denince aklımıza miskin, elden ayaktan düşmüş, tevazu sahibi adı altında spordan uzak olmaması gerekiyor. Bilakis dini temsil edenler olarak bizim bu bedene bir emanet gözüyle bakıp her şeyin en sağlıklısı ve en iyisi nasılsa o şekilde muamele edebilmemiz gerekiyor.

Peki zaman, zamanımızı nasıl harcıyoruz? Elhamdülillah bölünmemiş bir zaman. Allahu Teala bize bahşetmiş. Biz diyorum çünkü bugün dünyaya baktığımız zaman savaşlar, katliamlar, kıtlıklar meydana geliyor arkadaşlar. İnsanlar temel ihtiyaçlarını gideremediği için o zamanı Allah'ın yolunda harcamak varken o gıdaları o temel ihtiyaçları gidermek uğruna harcamaya çalışıyor. E bizim öyle bir durumumuz bile yok. Bizim tepemizden uçaklar ya da her an acaba üstümüze bomba düşecek mi gibi bir endişemiz, zamanımızın bölünme kaygısı yok. Peki o halde biz ne yapıyoruz? Yatmadan önce beynimizin en rahatlaması gereken yerde ya da belki de ilk uyandığımızda telefonu elimizi alıp Instagram'da "doom scrolling" denilen sadece öyle bir şekilde bakıyoruz. Hangi içerik varmış, ne varmış. İnanılmaz bir eziyet, inanılmaz bir nankörlük rabbin verdiği nimete. O yüzden lütfen tam da burada ya da videonun sonunda lütfen kendinize o tefekkür saatini çok görmeyin ve sorun. Rabbimin benim üzerimdeki nimetleri neler? Ben şu ana kadar bunları nerede kullanıyorum? Ne için kullanıyorum? Hak ettikleri yerler neler? Peki nasıl kullanmaya başlamalıyım?

Hadis-i kutsinin ikinci cümlesi. "Kulumu bana yaklaştıran şeyler arasında en çok hoşuma gideni ona farz kıldığım şeylere eda etmesidir." Allahu Teala reçeteyi direkt vermiş. Hiyerarşiden bahsediyor. Hiyerarşinin en tepesinde ne var? Farz kıldığı. Allahu Teala'yı sevmek için onu tanımak gerekiyor diyoruz. Evet. Onu tanımak için üstümüze zorunlu kıldığı şeyleri kabul edip uygulamak da gerekiyor. Arkadaşlar ben artık Sübhanallah öyle bir zamanda gibi hissediyorum ki Müslümana bile İslam'ın şartlarının ne olduğunu sanki açıklamamız gerekiyormuş gibi. Sanki bilmiyorlarmış gibi. Hadis-i şerifte deniliyor ki: "Kul ile küfür arasındaki sınır namazı terk etmektir." Bence tokat gibi insanın suratına vuran bir hadis-i şerif. Namazı sen bugün bilerek terk ediyorsan artık sebepleriniz neyse onlar size özel ve sizde kalsın. Ama eğer özellikle keyfiyettense yani bir sağlık durumu vesaire söz konusu değilse burası çok büyük bir problem. Burası kişinin imanını sorgulatacak kadar büyük bir problem. Çünkü sonuçları da o kadar büyük yani ehemmiyeti o kadar büyük ki sonuçları da o kadar büyük. Bir ahirette ilk önce hatta kabirden itibaren ilk önce sorulacak soru namazların eksiğin var mı? İki diğer sevaplar da güzel ama hiçbiri namazın yerini tutamayacak. Hiçbiri. Çünkü namaz tevhidi ayakta tutar. Yani Allah inancını ayakta tutar. Nefsinden uzaklaşmak ve bunun bir zorunluluk ve Allah'ın daveti olduğunu bilip farkında olup bir yere gidebilmektir. Onun karşısına çıkabilmektir. Diğer ibadetlere nazaran nefse çok daha zor gelir. Değil mi? Bugün ben şimdi size sorsam mesela aranızda kaçınız Ramazan'da oruç tutuyor? Muhtemelen %99'u a evet elhamdülillah ben tutuyorum der. Ama kaçınız namazlarını rahat bir şekilde düzenli bir şekilde kılabiliyor desem aralardan tek tük çıkar. Zor gelmesi de ayrı bir mesele. Çünkü namaz kalbi huşu sahibi olmayanlara zor gelir. Burada huşudan kasıt ne? Yani kendisini tamamen Allah'a teslim edebilmek, o teslimiyeti içinde hissedebilmek ve orada huzur bulabilmek. Eğer siz dertleriniz arasında huzuru ve sekineti başka yerde bulduysanız, kaynağınız değiştiyse doğal olarak namazı bir kaynak olarak görmeyeceksiniz.

Bir de bunun sünnet tarafı da var arkadaşlar. Çünkü Ali İmran'da yine 31. ayet Allahu Teala diyor ki: "De ki: 'Ey Muhammed, eğer Allah'ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.'" Burada yeni türeyen mi diyeyim yoksa her zaman varlar mıydı hiç bilmiyorum ama "İslam'a inanıyorum ama peygambere inanmıyorum" deyip ya da "İkisine de inanıyorum ama sünnet konuları birazcık karışık ya hadis-i şeriflere çok girmeyelim" diyen bir topluluk bence bahsi geçmesi gerekiyor. Allah korusun ve hidayet versin diyelim. Burada apaçık bir şekilde Allahu Teala'nın üzerimizdeki emirlerinden bir tanesi peygambere ve onun yoluna, onun yaptığı, ettiği yöntemlere inanmak olduğunu unutmayalım. Dolayısıyla evet namaz ve başka ibadetler nefse zor gelebilir ama sabredeceğiz. Kolay değil. Bunun hepimiz farkındayız. O yüzden zaten mükafatı çok daha büyük.

Devam ediyoruz hadis-i kutsiye. "Kulum bana nafile ibadetlerle de yaklaşmaya devam eder. Nihayet ben onu severim." Tamam. Hiyerarşinin bu sefer ikinci adımına geldik. Ne oldu? Farzları yaptık. Nafile. Bir insan ne zaman nafile ibadetleri yapabilmeye başlayabilir? Düşünecek olursak farz ibadetleri yapıp oradaki tadı almaya başladığı zaman zaten bu sefer kendisi sürekli gitmek isteyecek. Çünkü bu dünyadaki artık geçici olan şeylerin ne kadar renksiz ve hoşnutsuz ve aslında çirkin olduğunu fark edip "Aman Allah'ım, asıl bal tadı gerçekten buradaymış" deyip bu sefer her seferinde tövbe etmek isteyecek. Her seferinde teheccüt namazına katılmak isteyecek mesela. Ve bu da çok az vurgulanıyor ki çok üzücü bir şey. Sübhanallah. Kendi hayatımda da tecrübe ettim. Teheccüt namazı gecenin en son üçte bir kısmında kılınacak ve sevabı, hikmeti çok büyük olan namaza biz teheccüt namazı diyoruz. Düşünsenize en sevdiğiniz şey yani uykudan yine en sevdiğiniz olması gereken Allahu Teala için feragat edip namaza ve müthiş bir teslimiyete giriyorsunuz.

Şu da aklınıza takılabilir. Hadis-i kutsinin bu kısmı "Nihayet ben onu severim" cümlesi. Nitekim benim takılmıştı. Kendime demiştim ki: "Nasıl yani? Allahu Teala beni bundan önce sevmiyor muydu? Ben sadece nafile namazı erdiğim zaman mı beni sevecek?" Hayır. Burada ondan bahsetmiyor. Allahu Teala'nın sevgisi hani o kadar büyük ki idrak dahi edemeyiz demiştik ya. Burada bahsedilen şey şimdi yakınlık derecesi arttı. O sevginin derinliği arttı. Yani doğal olarak da sizin bir mümin olarak dayanıklılığınız arttı. Bu artan sevgi sürecini şöyle somutlaştırabiliriz. Diyelim ki siz hayatınızda ilk defa kahve deneyeceksiniz. Rastgele bir yere gittiniz. Arkadaşın sizi götürdü. Çok fazla seçenek bilmiyorsunuz. Tamam ya sen ne söylersen onu getir. Ve önünüze bir kahve geliyor. İlk yudumu alıyorsunuz. Diyorsunuz ki: "Çok da diğerlerinden farklı değilmiş." Neden? Çünkü farkı çok anlayamıyorsunuz. Aslında fark var orada. Ama bu sefer farklı farklı şeyleri denemeye başlıyorsunuz. Bir o kahveciye gidiyorsunuz. Başka bir çekirdek alıyorsunuz. Başka bir aroma keşfediyorsunuz. He bu sefer ne oluyor? Vow! Her kahvenin tadı gerçekten çok farklı. Her birini birbirinden ayırabiliyorum. Ne oluyor? Damak tadınız açılıyor, değil mi? İbadette de tam olarak böyle. Damak tadınız açılıyor.

Bir sonraki cümle ve benim en sevdiğim. "Onu bir sevdim mi artık ben onun işittiği kulağı, gördüğü gözü, tuttuğu eli, yürüdüğü ayağı, aklettiği kalbi, konuştuğu dili olurum." Allah diyor ki: "Ben senin her şeyin olurum ve seninle her yerde olurum. Seni çepeçevre ederim artık." Öyle bir yakınlıktasın ki Allahu Teala'yla her şeye bakış açın değişiyor. Bir zorluk mu geldi başına ya da bir şeyden çok mu korkuyordun? Şunu diyebilmek: "Geri adım atıp her şey Allah'ın kudretinde. Normalde korktuğun şeyden korkmamaya başlamak hali." Zorba mesela şunu bilebilmek. O zorbaya o kuvveti verecek olan da Allahu Teala. Benim üstüme ne kadarının nasip olduğunu kararlaştıracak olan da Allahu Teala. Allahu Teala bir şey yapıyorsa muhakkak ki benim iyiliğim ve benim göremediğim bir hikmet üzere yapıyor. Yorumlayış şeklimizin değişmesi. O bakış açın değişince ne oluyor? Davranışların değişmeye başlıyor. Dönüşmeye başlıyorsun. Çünkü kalbin dönüşmeye başlıyor. Allah adeta senin kalbini aynı bu şekilde yakalıyor. Peki burada neden kalp? Az bir cümle değil. Çünkü aklettiği kalbi, hissettiği kalbi demiyor. Aklettiği kalbi yani hissettiğinin aynı zamanda onun kararlarını etkileyecek bir yere taşıyor kalbi. Kalbin önemini vurguluyor. Kalpte olan bütün organları etkiler.

Şimdi hem biraz yine sahabe hayatından ve Kur'an ayetlerinden ve aynı zamanda birazcık da bu sefer tıp bilgisiyle bunu anlamaya çalışalım. Allahu Teala Kur'an'da bazı ayetlerde elini kolunu, kaşını gözünü sağlamlaştırdık demiyor. Hiçbir peygamberden bahsederken daha ziyade onun kalbini sağlamlaştırdık diyor. Neden kalp? Örnek verecek olursak Enfal suresi 11. ayet: "Yani Allah kendi tarafından bir güvenlik olarak sizi hafif bir uykuya daldırıyor. Sizi temizlemek, sizden şeytanın vesvesesini gidermek, kalplerinizi pekiştirmek ve ayaklarınızı sağlam bastırmak için üzerinize gökten yağmur yağdırıyordu." Birazcık tarih bilgisi ve bağlam bilgisi. Buradaki tefsire baktığımız zaman aslında Müslümanların Bedir Savaşı esnasındaki zorluklarından bahsediyor. Orada alan çok kumluk bir alandı. Yağmur yağmıyor. Çok sıcak. Banyo yapamıyorlar, abdest alamıyorlar, gusül bunların hiçbiri mümkün değil. Ve şeytan da dolayısıyla Müslümanların adeta arkalarından gelerek onları zayıflatmak için vesvese verme halinde. Tam bu esnada Allahu Teala gökyüzünden bir nimetcesine o yağmuru indiriyor. O yağmur sayesinde Müslümanlar banyolarını yapıyorlar, abdestini alıyorlar. Ardından yemeklerini, sularını halledebiliyorlar. Ve sonra da onları Allahu Teala çok güzel dinlenilebilecek bir uykuya yatırıyor. Burada Allahu Teala bütün bu yağmurun indirilmesi olayının sebebini onların kalplerini pekiştirmek olduğundan bahsediyor. Nitekim Hz. Musa kıssasında da deniliyor ki Kassas 10. ayet: "Musa'nın annesi çocuğun Firavunun eline geçtiğini öğrenince aklı başından gidip onun dışındaki her şeyi unuttu. Kendisine verdiğimiz sözün kesinlikle gerçekleşeceğine tam olarak güvenmesi için kalbini sabır ve metanetle kuvvetlendirmeseydik neredeyse işi açığa vuracaktı." Kalbin kuvvetlenmesi. Bir tane hadis-i şerif vardı. Kalbin önemli bir et parçası olduğundan bahsediyordu. >> Vücutta öyle bir parça vardır ki diyor ki o iyiyse bütün vücut iyidir diyor. O kalbi aslında. >> Evet. Ve orada bir hastalık varsa kişinin zihni de bedeni de nitekim bundan etkileniyor diye yorumlanabilir bence. Zaten Allahu Teala'nın kalbin öneminden bahsederken kimi ayetlerde şu üçlemeyi yapıyor. Bakın burası çok çok hikmet dolu bir yer. Göz, kulak ve kalp. Mesela İsra suresi 36. ayet: "Bilgin olmayan şeyin ardına düşme. Çünkü kulak, göz ve kalp bunların hepsi ondan sorumludur." Ya da Mülk suresi 23. ayet: "De ki: 'Sizi yaratan size kulaklar, gözler ve kalpler verendir. Ne de az şükrediyorsunuz.'" Burada. Yani Allahu Teala demiyor. Kaş, göz, kalp ya da bağırsak, el, ayak, kalp. Hayır. Göz, kulak, kalp. Neden? Gözümüzün gördüğü direkt kalbe tesir eder. Kulağımızın duyduğu direkt kalbe tesir eder. Dolayısıyla bu iki uzvu neyle beslediğimiz kalbimizin ya nurlanması ve rahatlaması ya da artık kararmaya başlaması. O Süveyda denilen kara lekenin gittikçe büyümeye başlamasına sebep olabilir. O yüzden mesela sosyal medyada şu an benim dahil hepimizin hayatında bu kadar fazla var olduğu için bunun altını vurguluyorum. Kimleri takip ettiğimize bu yüzden dikkat etmeliyiz. Ne tür içerikleri tüketiyoruz? Biz aslında başka bir şey araştırırken önümüze şak diye hiç görmememiz gereken bir içeriğin çıkması aslında o gözden kalbe giden ilişkiyi nasıl etkiliyor? Bulunduğumuz ortamlar, bir kafe ortamındayız. Duyduğumuz müzik ya da işittiğimiz muhabbetler bizim kulaktan kalbe giden ilişkimizi nasıl etkiliyor? Ondan sonra gelip de birbirimize şunun için yakınmaya başlıyoruz. Kalbimde bir huzursuzluk var ama neden olduğunu bilmiyorum. Eğer böyle hissediyorsan öncelikle lütfen videonun ilk başlarında bahsettiğimiz o uzuvların nasıl kullanılıyor olması ile alakalı lütfen birazcık tefekkür ederim.

Tıptan da bir örnek vereceğim demiştim ve bu da yine benim çok şahsi hayatımla alakalı bir şey. Fibromiyalji aranızda duyan var mıdır bilmiyorum. Ancak fibromiyalji şu an halen daha tıpta sebebinin tam olarak nereden geldiği belli olmayan ancak kişinin inanılmaz bir üst düzey romatizma, rahatsızlığı çekmesi olarak tanımlanır. Şu anda tıp fibromiyalji tanısı almış hastalara önce psikiyatri veya psikoloğa gitmesi tavsiyesinde de bulunuyorlar. Neden? Çünkü geçmiş hayatında ve belki de şimdiki hayatında dahi vücudun üstesinden gelemediği travmalar, üzüntüler dışarıya çıkamamış, işlenememiş oldukları için vücutta haps oluyorlar. Burada bir psikolog olarak herkesin okumasını tavsiye edeceğim bir kitap önerisinde bulunmak istiyorum. "Beden Kayıt Tutar." Burada çok farklı çocukluğundan itibaren çeşitli travmalara maruz kalmış kişilerin hayatlarına bu travmaların nasıl etki ettiği aslında çok başka sebeplerle doktora gitmek istiyorlar. Ancak atlarından bambaşka o üzüntü hali o travmaların çıktığına işaret ediyor. Dolayısıyla gördüğünüz gibi biz bir travmadan üzüntü ve zorluktan bahsederken bunları hisseden birim neresi organımızda? Kalbimiz. Yani kalbe atılan şey, hallmayan şey orada kalmıyor ve bir şekilde çıkacak yolunu buluyor.

Son iki cümle. Allahu Teala diyor ki: "Benden bir şey isteyince onu veririm. Benden sığınma talep etti mi onu himayeme alır, korurum." Yani burada artık kul hangi aşamaya gelmiş oluyor? Çareyi başkalarında aramamak. Kimseden medet ummamak. Bunu günlük hayatımızda uygulamamız gereken çok fazla alan var. Bir tanesi iş. Okullar kovalıyoruz, eğitimler kovalıyoruz, kontenjanlara girmeye çalışıyoruz. Sınavlara çalışıyoruz. İş mülakatlarına giriyoruz. O işten kovuluyoruz. Ben şimdi ne yapacağım dertlerine düşürüyoruz. Maddi rızkı sadece sanki insanlar bize veriyormuş gibi bir endişe, bir stres haline giriyoruz. Halbuki hayır olan ne oluyor? Sen daha bebekken senin rızkını yazdığını anlamamız için daha neye ihtiyacımız var? Veya bir yakınımız hasta doktor ameliyat sürecinden geçecek. Elbette Allahu Teala'nın o doktorlara bahşettiği yetenekler sonucunda belli oluyor. Orada da bütün sürecin yine hakiminin Allah olduğunu bilmek ve tamamen ona teslim olmaktan bahsediyoruz. Güvenlik anlamında da düşünebiliriz. Nitekim daha önce hiç yurt dışına çıkmamış birisi olarak ilk kez ailemden bu kadar uzağa geleceğim zaman o havalimanındaki veda kelimelerle ben halen daha yeterince ifade edemiyorum. Mesela düşünebiliyor musunuz? 23-24 yaşında bir kadın olarak elime valizlerimi aldım ve ailemi muhtemelen sonraki en az 6 ay boyunca görmeyeceğimi bilerek daha önce hiç gitmediğim bir yere gidiyorum. Orada Allahu Teala'nın tıpkı burada bahsedilen ayetlerdeki gibi mesela ben kalbimi kuvvetlendirdiğini ve böyle adeta teşkilatı olmasın eline avucuna sardığını hissetmiştim. Çünkü bir anda ayrıldıktan sonra sadece Allah'a teslim oluyorum. Geri dönemeyeceğimi biliyorum. Beni önümde sadece iyi olan şeylerin bekleyeceğine olan imanımı güçlendirmekten başka hiçbir şansım yok. Ve tam olarak öyle yaptığım için de aslında bir huzur haline geçmiş oluyordum.

Artık yine daha fazla uzatmadan son cümleyi de bahsedelim. "Ben yapacağım bir şeyde mümin kulumun ruhunu kabzetmedeki tereddütüm kadar hiçbir tereddüte düşmedim. Çünkü o ölümü sevmez. Ben de onun sevmediği şeyi sevmem." Sübhanallah. Senin yaratıcın diyor ki: "Ben kulumun sevmediği şeyi sevmem." Ama biz kullar olarak yaratıcımızın sevmediği şeylerden uzak durmalıyım bilincine hala geçemiyoruz. Durup bir düşünmemiz lazım. Senin yaratıcın sana muhtaç bile değil. Senden gelecek hiçbir şeye ihtiyacı yok. Ve diyor ki: "Onun sevmediği şeyi yapmayı sevmem." Peki sen onun sevmediği şeyleri neden yapıyorsun? Sen onun sevmediği ortamlarda neden bulunuyorsun? Sen onun sevmediği cümleleri neden sarf ediyorsun ve sevdiği ibadetleri neden yerine getirmiyorsun? Hangi bahane rabbini mutlu etmekten daha büyük olabilir? Sanırım daha fazla cümle sarf etmeden bu soruyla sonlandırabilmek istiyorum ki ben dahil hepimizi düşünmeye sevk ederek ayrılmış olalım. İnşallah yine faydalı olmuştur ve bu sefer de o kucaklanmış hissi sizlere hissettirebilmişimdir. Çok diyecek bir şey yok aslında. Kendinize çok iyi bakın. Allah'a emanet olun. Kalbinize sahip çıkın. Sahip olduğunuz en değerli şeyin o kalbin içindeki o nur ve o nurun sahibi Allahu Teala olduğunu lütfen unutmayın. Selametle. [Müzik]