Transcription
Ünal Ünal'ı hatırlıyor musunuz? Yozgatlı merhum Ünal Ünal'ı. Şimdi hayatının dönüm noktası çok ilginç. Merhum Ünal Ünal, kardeşi Zübeyir ile Ankara Kalesi'nde ilk tanışmasını yaşıyor. Orada Zübeyir Gündüzalp kardeş sürekli böyle vaaz veriyor, vaaz veriyor; Ünal Ünal derslerden inanılmaz etkileniyor. Dönüyor, yola çıkıyor yani değişimi, metamorfozu. O zamana kadar merhum Ünal Ünal büyük bir terziydi. Terziliği Ermeni Akok'tan öğrenmiş. Sonra Cemal Gürsel'in, Rahmi koçun veya benzerlerinin terzisi oluyor. Yani o döneme göre parası çok yüksek, Ünal Ünal o mesleği zirvede yapan birisi. Kardeşi Zübeyir ile Ankara Kalesi'nden o dersi dinlemiş ve yolda böyle yanacak iman için çok üzülmüş; kendi imanı dahil. Düşünmüş, düşünmüş, düşünmüş; döndüğü gibi terzi dükkanını kapatmaya karar veriyor. Bu, Ashab-ı Kiram'ın hayatları gibi değil mi? Vay! Etrafındakiler toplanıyor yani dükkanın kapandığını görünce. Diyorlar ki, Ünal kardeş: Ne yapıyorsun, böyle bir şey olur mu diyorlar. Sen bu işi yapmazsan, kim yapacak diyorlar. Ünal Ünal diyor ki: Kardeşim Ermeni Akup da terzilik yapıyor ama Ermeni Akup milletin imanını kurtaramaz. Ona benim lazım olduğumu söylüyor. Vay! Diyorlar ki: Ünal kardeş, böyle büyük bir sanat terk edilir mi? Ne diyor biliyor musunuz? Dönüşünüz Allah'a ise terk edilir. Ünal meseleyi nasıl yakalamış? Yaptığı o güzel adımların hepsi? Dönüşüm Allah içinse, bu dünyanın bütün hali bir hayal gibiyse; bunlar Allah içinse terk edilir. Dönüşünüz Allah'a ise, o zaman terk edilmeyecek hiçbir şey yoktur, değil mi? Şimdi merhum amca Ünal daha büyük bir ticaret kapısı bulmuş. Doğru mu? Şimdi insan ne kadar insan ticaretine güveniyorsa, ne kadar sermaye yatırıyorsa. Şimdi düşünün. Bir tanışıklık edinin. Bu adam çok iyi bir Tüccar. Hangi ticarete girmişse kar edip çıkmış; kar edip çıkmış; kar edip çıkmış. Buna biz de şahit olduk. Bir gün bir adam gelir; evini satmış, arabasını satmış, karısının altınlarını satmış, bir işe yatırmış. Ne diyor? Bu adam şimdiye kadar kazandıysa; çok daha büyüğünü kazanacak, sermaye yapmış elindeki her şeyi yatırmış. Şimdi bakın! Bu ticaretin ne olduğunu biliyor musunuz, bu ticaret? Ahiret ticaretidir. Ahiret böyle karlı bir ticaret olduğu için, merhum Ünal amca gibi. Ve dünyalar fani. Belki aynı dükkanda hastalıktan dükkanı yiyemeyeceksiniz ama ahiretteki sonsuzdur. Böyle karlı bir ticaretse neden bu yönde adımlar atmayalım? Çünkü ahirete ve ahiret ticaretine yeterince inanmıyoruz ama altında ne var? Çünkü Allah'a döneceğimize yeterince inanmıyoruz. Bu anlamların birinin ruhunda yaşaması tevhid denir. Allah'a bir dönüş olduğuna, dünyanın bütün şartlarının geçici olduğuna inanmak, ama kalple inanmak, burada değil? Tevhid denir, iman denir. Hazret-i Üstad her yerde tevhid meselesini vurguluyor ama yirmi dokuzuncu mektup diye ayrı bir eser yazmış ve buraya bir tevhid cümlesi koymuş: La ilahe illallahu vahdehüla şerikeleh, lehül mulkü velehül hamdu, yuhyi ve yumit, vehuhe hayyün layemut, bi sevenhil ahr, ve hu kadir-i mutlak ve ileyhil mesir. Bu tevhid kelimesi 11 kelimeden oluşuyor ve her kelimesi ruh için tamamen farklı bir gıdadır. Biliyorsunuz bazen şöyle bir meyve yersiniz, güzel yersiniz ama doktor der ki: şu vitamin eksikliğin var der. İşte o 11 kelimenin her biri ruhun ayrı bir vitamini gibidir. Bugünkü ana kelimemiz o 11 kelimenin son 11. kelimesi olan ileyhil masir. Ne demek bu? O'nadır dönüşünüz. Yani Allah azze ve celle. İşte bakın. 20. Mektup 11. kelime. Ve İleyhir Masir. Peki ne demek bu? O'nadır dönüşünüz. Şimdi cenaze merasimlerinde bu ifadeyi biliyoruz aslında. İnna lillahi ve inna ileyhi raciun. Değil mi? İşte buraya kadar Allah'a gidecek, tekrar değil, böyle geçiyoruz, siliyoruz. Bu kadar mı, bu kadar mı? Dilimizde Allah ve Kur'an demek yeterli mi? İnanın günlük hayatımda en rahatsız edici durumlardan biridir. Şimdi bazı yerlere çıkıyoruz. Bazı arkadaşlar da biliyor. Dersleri izlemişler. Konuyu açıyorlar. Ben böyle kafalarına vuruyorum; Kur'an-Allah, Kur'an-Allah diye kafalarına vurmuyorum. İşte açıyorlar; Allah'ı böyle seviyoruz, Peygamber'i ve Kitabı böyle seviyoruz diyerek başlıyorlar. daha Bakın bugün iki tane vardı. İki tane tertemiz yarımşar saatlik hatıram var. Tam bugün. İşte bir şey anlatıyor. Diyor ki hocam diyor: Kur'an'ı iki defa okudum diyor. Maşallah dedim. Dedim ki, biliyorsunuz Kur'an ne demek? Bilmiyor muyuz? Bizi ne sandınız hocam diyor. Peki Kur'an'ın hangi ayetleri sizi etkiledi? Hangi surede böyle böyle anlamlarda daha detaylı? Ne bileyim ben diyor, ben alim miyim diyor. Vay! O zaman bu Kur'an'ı niye okudun? Bu Kur'an bizim hayatımızı emredecek, hayatımızı tanzim edecek kitap değil mi? Böyle yaşayacaksınız, şöyle yapacaksınız, işte ahiret bu, dünya bu diyecek kitap değil mi? Eğer bu kitap buysa, siz Kur'an'ı iki defa okudum diyorsunuz; Arapça bir şey söylüyorum, nerede okuduğunu hatırlamıyor. İlk defa ne demek? Fatiha'yı bile hatırlamıyor. Bu kitabı iki defa nasıl okudun? Anlamıyorum. Başkasına geçiyorum. Bir şey anlatıyor ama kalbin bu kadar tutkulu olması nasıl, mesela diyelim aile; ailesiyle bir mücadelesi olmuş. Bir örnek veriyorum. Kalbin böyle takılmış. Ailem, ailem, şöyle bir şey olmuş, ayrılık olmuş, bir şey olmuş, çok üzücü bir şey olmuş. Nasıl olmuş diyor? Anlamıyorum diyor. 7 yıldızlı otel modeli aldım diyor; araba modeli aldım diyor; evde bir model aldım diyor; yemek modeli diyor ki her gün çocuğun ağzına hamburger tıkadım. Nasıl oldu bu diyor? Anlamıyor. Dedim bakın; size onları vereni incitmiş olamaz mısınız? Bakın onları incitmediniz, tamam, istediğiniz her şeyi yaptınız ama onlar gerçek değil, onlar gerçek değil. Hediye eden siz olabilir misiniz? Sizi uyarıyor olabilir mi? Bakın onlara döndünüz ama gerçek dönüş benim. Yani ailenizi ikna ederken bile yapacağınız hesap; Ailemi razı edeyim Allah razı olsun. Çocuğumdan gelen sevgide Allah'ın beni nasıl sevdiğini tefekkür edebilmek için çocuğumu seveyim. Şimdi bakın diyorum: belki bu hesaplar gitti? Olamaz diyor. Doğum günüymüş, altın almış diyor. Vay! Yani böyle fasık bir çemberine gidiyoruz; sonsuz aşka. Şimdi üzgünüm! Allah'a dönüş noktası da işte bu kadar anlamsız. Dilimizde. Ölüyü görüyoruz; ölü bile bizi etkilemiyorsa neyin etkileyeceğini bilmiyorum. Bir arkadaşım anlattı. Taziyeye gitmiş. Üçüncü gün halay çekiyorlarmış diyor. Başkası çek konuşuyormuş. Başka ticaret. Ölüm bile bize nasihat vermiyorsa ne olmuşuz? O zaman bizi ne kurtaracak? Bu yüzden Hazret, bu tevhid kelimesini sadece dilde zikretmemizi istemiyor. Diyor ki: manalarını alacaksınız, sürekli hatırlayacaksınız, dilinizde tutacaksınız ve kalbinizde yaşayabilecek derin bir bağ kuracaksınız. Şimdi Allah'a döneceğinizin manasını konuşacağız. Bu yüzden biraz dikkat etmeniz gerekiyor. Girin. Yani bu dar-imtihan dünyasına önemli görevlerle ticaret ve memuriyet için gönderilmiş insanlar. İki şey için gönderildik dünyaya. Buyurun: Ticaret, Memuriyet. İki şey için gönderildik: ticaret, memuriyet. Ticaret için ne lazım? Sermaye lazım. Peki sermayemiz ne? Ömür, ömür sermayesi. Değil mi? Allah Azza ve Celle'nin yüzünde ahireti kazanmak için bize verdiği sermayeyi biliyor musunuz? Ömür, ömür sermayesi. Ömür sermayesi. Şimdi biz de bilmiyoruz. Kırkta bir zekat veriyoruz böyle, başımızı çeviriyoruz; Ramazan'da birkaç paket dağıtıyoruz, başımızı çeviriyoruz; yolda arabayı durduruyoruz, bu Allah'ın bize verdikleri değil mi? Arabayı bu kadar kolay durduruyoruz, yanımızdaki rahatsız olan birkaç kardeşimize iki üç kuruş veriyoruz, tamam diyoruz, işim bu kadar sanıyor. Bunlar Tali, bu ikinci mesele, üçüncü mesele. Allah'a sunmanız gereken asıl ticaret, size verdiği kabiliyetlerdir. Gülümsedi mi? Benim için kullandınız mı? Güzel bir ağız verdi, insanları birleştirecek mi? Benim için insanları kümelediniz mi? Güzel bir duruş verdi mi? Benim için kapıda durdunuz mu? Bakın Allah azze ve celle'nin asıl istediği bu, ama biz bunların farkında değiliz. Bakın farkında olmazsak Allah korusun kabirde gözlerimizi açtığımızda çok sıkıntı olur. Bakın şimdi! Bu ticaret zayi olma ihtimali var. Var mı? Var. Bir insan ömür sermayesini Allah için kullanmazsa, ne için kullanırsa kullansın, o ticaretin zayi olma ihtimali var. Şimdi adam ucuz telefon alıyor; böyle yeni telefonlar, böyle mutlu mutlu eve geliyor; interneti bir açıyor, on katı fiyata almış gibi görünüyor. Adam diyor ki: diyor ki kardeşim diyor, diyor ki verdiğim paraya değil diyor, diyor ki kazıklandım diyor, çok üzüldüm diyor. Ve neye kazıklandın? Yüz liraya kazıklandın. Yüz lira nedir? Hadi bilmedin, bin liraya kazıklandın. Ne kadar kazıklanırsan acı o kadar artar değil mi? Bakın şimdi! Ahiretteki asıl kazığı görürseniz, orada değil, çok üzülürsünüz. Cenneti almak için verilen ömür sermayesiyle gerçek olduğunu sandığınız, size mutluluk vereceğini sandığınız dünyada yatırım yaparsanız, bakın, terk etmeyen yok, gitmeyen yok. Ahirette elleriniz boş, gözleriniz yaşlı; telefon ne? Bin lira kaybettin. Ev ne demek? Ne kaybettin bilmiyorum. Araba ne demek? İşte seni kandırdılar. Bu dünyanın yalan yüzüne kandıysan nasıl olacak? Bakın gönderilme sebebiniz; Ticaret ve Memuriyet. Vay! Ahirette bir gözünü açtığını hayal et, bunların hiçbirini kabul etmiyorum diyor. Bunların hepsini ruhuna yapmışsın. Rab olur mu? Ben hep dilimde "Allah Allah" derdim. O diğer insanlar o dili biliyor. Ben senin kalbini biliyorum. O ticareti yaptın, o rahatlığı elde ettin mi? Yemin ederim ya Rab. Yedi yıldıza gittin mi? Yemin ederim gittim ya Rab. Oturduğun her zaman o güzel et dönerini yedin mi? Tantuni yedin mi? Yemin ederim ya Rab. Eğer ruhuna her şeyi yaptığını söylerse! Cenneti terk ettiğin dünya, mutluluğu miras bile bırakmıyor gördüğünde; Allah'a bir dönüş olduğunu anlayacaksın ama orada ticaret geç kalacak. Bu yüzden İleyhil Masir; Allah'a döneceksem iyi bir tüccar olmalıyım. Bakın bakın! Ve İleyhil Masir'in altına bakın. Allah'a döneceksem iyi bir tüccar olmalıyım. Mekke halkı, Kur'an'ın ilk hitap ettiği, umreye gittiniz, orada normalde yeşillik yok. Yani tarım yok, hayvancılık yok, yeşillik olmayan yerde. Onların neyi var? Ticaret var, ticaret. Yani Mekke'deki o Kureyş denilen büyük kabile, yaklaşık 10 bin kişi. Her biri çok iyi bir Tüccar. Bu yüzden Allah azze ve celle onlara bunu bildiriyor çünkü hayat sermayesinin de bir ticaret olduğunu biliyor. Orada kalpleri hidayet bulanlar neyi anlıyor biliyor musunuz? Dünyadaki bu ticaret geçici bir ticaret çıktı. Ahiretteki sonsuz ticarette bu zekayı kullanacağım diyor. Vay! O zaman iki ihtimal var. Bu hayat sermayesi var, tekrar söyleyeyim; asıl sermaye dediğimiz ne? hayat, hayat; kendimiz. Şimdi adam bütün dünya işlerinde kendini kullanıyor; Allah'ın işinde kullanılmıyor. Hayat sermayenle ne yaptın? İsraf ettin. Mümkün mü? Zekatımızı veriyoruz. Zeka bir şeydir. Kur'an'ın tamamı değil. Evet, ama namaz kılıyoruz. Namaz bir şeydir. Kur'an'ın tamamı değil. Kur'an'ın tamamını anlamak isteyenler Ashab-ı Kiram'ın hayatlarına bakacaklar. Şimdi bakın, bu hayat sermayesi ne biliyor musunuz? Ya kalıcı olacaksın ya da çürüyeceksin, yok edeceksin. Masanın üzerinde kayısı çekirdekleriyle dolu bir masa olsaydı, kayısı çekirdeklerini ister miydiniz? Güzel diyor değil mi? İki ihtimaliniz var: ya sabredeceksiniz, dişlerinizi sıkacaksınız, bütün karşı çekirdeklerinizi yüz dönümlük araziye ekeceksiniz, birkaç yıl içinde zengin olacaksınız; ya da dişlerinizi sıkmayacaksınız, anlık zevke bağımlı olacaksınız, anlık zevk dediğim dünyevi zevk, bütün kayısı çekirdeklerini çitleyecekseniz, bir saatte bütün lezzeti bitireceksiniz. İşte iki ihtimaliniz bu. Peki bu çekirdek dediğimiz şeye ne diyorsunuz? Ben ben. Gençliğim çekirdek, gençliğim. Ya bu gençliği toprakla buluşturacağım, ekeceğim, ahirette zengin olacağım, ya da dünyaya bir kere geldik diyeceğim, bu gençliğin iki çekirdeğini çitleyeceğim ve atacağım. Ve Allah diyecek ki: Bu dünyada o çekirdeğin lezzetini sana verdim mi kulum? Yaptım ya Rab. Çitlendi gitti dedim, hepsi bu. Ne yapardım ya Rab? Yapsaydın bugün neyin olurdu, ne yapardın? Dünyaya gönderilme sebebimiz, ticaret; Bu yüzden en büyük anlamı, tekrar Allah'a döneceğiz. Cümleyi tekrar okuyabilir misiniz? Yani bu dar-imtihan dünyasına önemli görevlerle ticaret ve memuriyet için gönderilmiş insanlar. Şimdi bakın! Bir ticarette, ikinci olarak gönderildik? memuriyet. Bakın bakın! Emir ne demek? Komutan. O zaman memur ne demek? Emir alan. İstediğimiz kadar güçlü olalım. Biz neyiz? Biz memuruz, emir alırız, emir alırız. Yani Allah azze ve celle aslında Ashab-ı Kiram yolunda bu kulluğu yapmış. Gitmemizi emretmiş. Peki biz amir değil de memur olduğumuzu nereden biliyoruz? Sonsuz ihtiyaç, aciziz, hiçbir şeye gücümüz yetmez, değil mi? Adamın saçı dökülüyor, gücü yetmiyor. Saç, saç, saç ne demek? Memursun, gücün yetmiyor bak görüyor musun? Adamın vücudu yaşlanıyor, vücut takım elbisesi, adamın gücü yetmiyor değil mi? Eskisi gibi geri getiremez. Neden yeterince güçlü değil? Sen komutan değilsin, amir değilsin, memursun. Emir aldığın oradan belli. Allah Allah! Adam uykusu geliyor, göz kapaklarına hakim olamıyor. Neden geçemiyor? Memursun, memursun. Ne kadar belli bakın? Peki amirin gözünde en iyi memur kimdir? İşini muazzam yapan. Allah'ın gözünde en kaliteli kul kimdir, memur gibi? O emirleri ve o takva çemberini dinleyip girmeye çalışan. Şimdi memuriyet kısmına bir örnek vermek istiyorum. Bir örnek vermek için dünyanın en güçlü ve karakterli insanlarından birine bakalım ve o kişinin bile nasıl memur olduğunu görelim. Kim biliyor musunuz? Merhum Yavuz Sultan Selim Han. Dünyayı 8 yılda dize getiriyor. 8 yılda devlet hazinesini katlıyor. 8 yılda devlet işlerine yeterince sadık olmadıklarını düşündüğü için 11 vezir değiştiriyor ve okuduğum bir makaleye göre; 11 kraliçenin dünyasını değiştiriyor. O şekilde 11 kraliçe değiştiriyor. Hilafeti ve kutsal emanetleri almak için nereye gidiyor? Mısır'a gidiyor. Mısır yolunda Sina çölünde ordugah kuruyorlar, tam Sultan çadırında dinleniyorlar. İşte o zaman dışarıdan sesler duyuyor. Çadıra baskın yaptıklarını sanıyorlar. Başka askerlerin çadıra baskın yaptığını sanıyor. Birisi dışarı çıkıyor, dolunay ve yıldızsız bir gece. Nasıl yani? Zifiri karanlık. Tam düşman olduğunu sandığı bir şeye saldırırken elinde tüylü bir şey görüyor. Vuruyor, vuruyor, vuruyor, vuruyor, etkisiz hale getiriyor. Sabah uyanıyorlar ve ordunun aslan sürüsü tarafından saldırıya uğradığını görüyorlar. Güce bakın, güce bakın. Bir Sultan bir aslanı, yani bir aslanı deviriyor. Mısır yolunda Şam'da 4 gece kalıyorlar. Orada, çadırındaki yemekleri kapıdan vermekle görevli güzel bir kadınla tanışıyor. Yıllar sonra bir şiir yazdığı ortaya çıkıyor, Sultan koca diyor ve diyor ki: "Merhum ne oldu bilmiyorum, felek, eşim yaptı, fuzun zürafamı yaptı, felek, şairler pençemdeyken, lerzan bir gözümle ağlattı, felek." Vay! Şiire bakın! "Merhum-i dîdem ne oldu bilmiyorum, ne oldu bilmiyorum, eşim yaptı, fuzun girya hunumu yaptı, felek, şairler derdimdeyken, lerzan bir gözümle ağlattı, felek." 33 sultanın 27 şairi var. Avrupa'da böyle bir adam bulamazsınız. Mümkün değil. Şimdi aynı Sultan'a bakın, hem gücünü hem hassasiyetini görün ve konuyu buraya bağlayacağız: o dahi bir memurdur. Bakın buraya bağlayacağız. Aynı Sultan Mısır'ı fethettiğinde ve İstanbul'a döndüğünde Adana'da, bizim bulunduğumuz bölgelerde kalıyor. Yanında Zembilli efendi var. Tabii yağmur yağıyor, etraf çamurlu. Zembilli'nin atı böyle bir saldırı yaptığında, çamura çarptığında, sultan cübbesine geliyor. Herkes titriyor. Sultan'ın cübbesi çamurlu olmuş. Merhum Yavuz ne diyor biliyor musunuz? Bana yeni bir cübbe getirin. Elbisemdeki çamuru temizlemeyin. Alimlerin atlarının ayaklarından sıçrayan çamur bizim için kıymetlidir. Diyor ki öldüğümde bu cübbeyi lahitimin üzerine örteceksiniz, sonra da diyor ki: "Dünyanın sultanı olmak kuru bir mücadeleydi, yanımda bir muhafız olması bir rezaletti." Allah Allah! Ne kadar ilginç değil mi? Dünyayı titreten Sultan, ama hadi bakalım, o da bir memur, yani bir sivilce hükmetmiyor. Gün geliyor. Sivilce bir çıban, yani bir problem. O çıbanın tam buradan sırtına birleştiği söyleniyor ve o çıbanın adı ne? Sirpençe diyorlar. Yanında nedime Hasan Can, yardımcısı var. Tam böyle Sultan'a merhem sürmek istediğinde, "Biz Celebi miyiz Hasan Can?" diyor, eliyle itiyor, istemiyor. O kadar güçlü bir insan. Sonra Sirpenç yatağı fırlattığında, şimdi çok zorluyor. Yine nedime Hasan Can gözyaşlarını tutamıyor. Ağlama Hasan Can, ağlama ölümün çaresi var. Ölüm diyor. Şimdi son anlar, yatakta bitkin. Bu ne Hasan Can diyor, Allah'a yaklaşma halidir Sultan'ım. Dediğinde kalkıyor, Sultan kızıyor; "Kim olduğumuzu sanıyorsun?" diyor Hasancan. Neden böyle diyor? Çünkü Allah'a döneceğini bilerek yaşamış bir sultandı. Sultan'dı ama aynı zamanda memurdu. Yani dünyaya gönderilmemiz; bir ticaret, bir memuriyet. Koca Sultan, hem memuriyetini hem ticaretini ailesiyle birlikte yapmış bir örnek bizlere. Bütün ümmetin gençliğine bile. Evet, anlaşıldı mı? Allah'a döneceksek iki görevimiz var: Ticaret ve Memuriyet. Buyurun. Ticaretlerini yaptıktan, görevlerini tamamladıktan ve hizmetlerini bitirdikten sonra kendilerini gönderen Zülcelal'in mutluluğuna dönecekler. Dönecekler yani İleyhil Masir. Anladınız mı? Yine O'na dönüş. Evet. Ve Mevla-ı Kerim'ine kavuşacaklar. Yani bu dar-i fani'den ebedi-i Kibriya makamına izzetle gidecekler. Son cümleyi tekrar okuyun. Dikkatini çeken kelimeyi söyle. Yani bu dar-i fani'den ebedi-i Kibriya makamına izzetle gidecekler. Dikkatini ne çekiyor? Kibriya makamı. Vay! Huzur, sükun. Hepimizin aradığı bu. Bana deseler ki size huzur vereceğim, ellerinizi bağlayacağım buraya, razıyım. Yaptığım huzur değil mi zaten? Huzuru elde etmek, huzuru ilan etmek. Şimdi mesela Arapça'da emir verme adabı var. Emir verdiğiniz kişi muhatabınız değilse, emr-i gaib derler. Emir verdiğiniz kişi muhatabınız ise, ona ne derler biliyor musunuz? Emri hazır. Huzur nereden gelir? Tam buradan geliyor. Yani Allah ile muhatap olduğunuzu bilmek size huzur verecek olan şeydir. Olayı anladınız mı? Bakın huzur buradan gelir. Huzur nereden gelir? Hazırdan. Kontrol hissi deriz ya. Bilindiği bilincidir. İnsan bilinci deriz. Görüldüğü bilincidir deriz. Aslında bunların temeli ne? Hazırdır, yani huzur var. Şimdi buradan birisi kapıdan çıkıp dese ki: Efendisi sizi alt kattaki odada bekliyor. Dinler misiniz? Kapıya yığılırız değil mi? Aman Allah'ım! Kapıya yığılmalar. Birisi gelip dese ki: Efendimiz Muhammed Mustafa (s.a.v.) camiye geldi. Ne yaparsınız? Mesela içinizde birisi var, çok yorgun. Uyuyayım da gideyim mi diyeceksiniz. Yine sürünüyor değil mi? Yine o kapıya gidin. Saç telini görebilsem ne olurdu kalabalıkta demez miyiz? İşte onların huzuru bu. Burada ne diyor biliyor musunuz? Kibriya makamı. Allah ile konuşmayın diyor. Vay! Yani öldükten sonra, yani Allah azze ve celle'ye döndükten sonra, İleyhil Masir; kiminle muhatap olabileceğimizi anlayabilsek, bu hikmet derslerini anlayabilsek, bu cesedi parçalamak için mücadele ederiz. En kısa sürede görevimi bitireyim, ticaretimi bitireyim, memuriyetimi bitireyim, şu cesetten kurtulayım. Çünkü nereye gideceğim? Kibriya'ya huzur. Vay! Bakın bu kimle buluşmak gibi? Kimseyle buluşmak gibi değil. Olayı bakın, olayı bakın! Ama ona kavuşmak için ne lazım? Sevmek lazım. Çünkü insan sevdiği iledir. Ahirette bu menzile, Kibriya makamına ulaşabileceğimizi sanıyor musunuz, eğer dilinizde, aklınızda, kalbinizde hep geçici işler ve dünya adamları varsa? Çok zor değil mi? Nasıl yaşarsak öyle ölürüz; Nasıl ölürsek öyle haşrolunuruz. Vay? Girin. Yani esbab dağını ve halefiyetin karanlık perdelerini üzerinden atarak. Bekleyin! Birisi bu cümleyi bana basitçe açıklayabilir mi? Allah'a dönüş. Allah'a dönmenin olayı ne? Ölmek. Şimdi döndüğünde ne olacağına dair bir cümle söylüyor. İşte cümleyi tekrar okuyun: yani esbab dağını ve halefiyetin karanlık perdelerini üzerinden atarak. Dünyanın hastalığını, dertlerini ve bütün sıkıntılarını üzerinden atıp, sebeblerin geçmediği Allah ile birebir buluşma yerine gideceğiz. Ne olur? Allah'a döndüğünüzde, yani öldüğünüzde. Tekrar okuyun: yani esbab dağını ve halefiyetin karanlık perdelerini üzerinden atarak. Şimdi bakın! Sebebler dağ gibidir. Ve nasıl biliyorsunuz? Karanlık bir perde. Neden karanlık diyor? Çünkü Allah azze ve celle bize göstermedi. Sebebler böyle çünkü biz böyle taparak gidiyoruz ve halbuki sebepler yorucu değil mi? Sürekli onunla, bununla, bununla uğraşıyorum; bolluk içinde boğuluyorsunuz. Ve İleyhil Masir, yani Allah'a döndüğünde, sebeplerle uğraşmak diye bir şey kalmıyor, hayır, hayır. Bunu şunun altına, şunun altına koyayım da iyi olsun, kolum ağrımasın. Asla sebeplerle uğraşılmaz. Neden? Bu dünya Hikmet yeridir, Ahiret Kudret yeridir. Tekrar edelim: Bu dünya Hikmet yeridir, Ahiret Kudret yeridir. Dünya Hikmet yeri; Bir işi başarmak istiyorsan, tedrici kanunu hikmetle takip edeceksin. Mesela ruhum bir karpuz çizdi. Toprağı bulacağım, gübreyi bulacağım, karpuz çekirdeğini bulacaksın, güzel karpuz çekirdeğini bulacaksın, sulayacaksın, sulayacaksın, güneşi alacaksın; 6 ay, 8 ay, 10 ay geçecek, ondan sonra bir dilim karpuz yiyeceksin. Neden bu kadar bekledik? Çünkü dünya Hikmet yeridir. Ahirette Kudret yeri; Orada tedrici kanunu var mı? Hayır. Bekleme var mı? Hayır. Orada sebeplerle uğraşmak zorunda mısın? Hayır. Orada güneşi beklemek zorunda mıyım? Hayır. Orada arazi bulmak zorunda mıyım? Karpuz çekirdeğini orada bulmak zorunda mıyım? Değilim. Sebeplerin boğuculuğu ve karmaşası, bu dünyadaki bolluğu; Ve İleyhil Masir ahirete döndüğünde her biri vahdete dönecektir. Bu yüzden bu dünya Hikmet yeridir, tedrici kanunu varken; ahiret Kudret yeri olacaktır. Karpuz mu istedin; anında yanında. Dişlerinin arasında çiğnerken, ah bir çilek yemiş olsaydım dedim; o karpuz çilek gibi tadacaktır. Karpuzumu alacağım, son lokması dünyaya dönmek için, onu çiğneyeceğim, yutacağım. Değil mi? Ve ağzımı çalkalayacağım ki tadı gitsin. Sonra çileği bulup ona getireceğim. Ahirette böyle bir şey yok. Karpuz yerken onu çileğe çevirebilirsin. Çünkü Kudret yeridir. Ve İleyhil Masir Allah'a döndüğünde, sebeplerin yorucu hali sona erecektir. Ancak bu dünyada, sebebler için Allah rızası için yorulanlar ve Allah'ın ufkuna ve o iklime yaklaşmak istemeyenler; yani bu ticarete, bu memuriyete girmek istemeyenler ahirette başka şeylerden yorulacaklar. Ders net mi? Buyurun devam edelim. Perdeler olmadan, ebedi makarr-i saltanatta, Rablerine, en Merhametli olana kavuşacaklar. Vay! Şimdi Allah'ın dünyada bizimle Perdelerle ne işi var? Mesela Peygamberimiz (s.a.v.) bir perde midir? Perde. Aslında Allah azze ve celle bizimle Peygamberimiz (s.a.v.) ile muamele ediyor. Bakın bakın! Anne perde mi? Perde. Allah o perdeyle temas halinde ve diyor ki: Annen seni seviyor mu? Sev, ya Rab. Canını veriyor. Sevmesem ne olur, anne seni sevebilir mi? Sevebilir mi? Annenin göndereni bizi sevmezse, gönderen bizi sevebilir mi? Peki Allah o perdeyle ne diyor? Allah Allah! Seni gerçekten seviyorum. Tavuk perdesiyle yumurtluyor. Gerçek veren kim? Allah azze ve celle. Arı perdesiyle bal veriyor. Gerçek veren kim? Allah azze ve celle. Vay! Buna bakın! Ve İilhil Masir O'na döndüğünde, ahirete gittiğinde bu perdeler kalkacaktır. Bakın! Bu perdeleri bu dünyada kaldırmanın bir yolu var mı? Var. Neden? İman, bu dersler Tevhid dersleridir. İman perdeleri şeffaf yapar. İman perdeleri şeffaf yapar. İman gözlükleriyle ağaca baktığımızda, Allah'ın o ağacın kuru dallarının elleriyle portakalı verdiğini biliyoruz. acınası acına baktığında iman gözlükleriyle; Kalbim çok acıyor, yalnız kaldığım için, sıkıştığım için acına baktığında, Allah'ın acını gönderdiğini, incitmek için değil, O'na bir sığınak olarak gönderdiğini açıkça görürsün ve şunu anlarsın: sebepler işlemez, Allah azze ve celle sebeblerle işler. İman gözlükleri o sebeplerden çıkarıldığında, Allah azze ve celle'nin bir hediye olduğu açıkça görülür. Bakın, nasıl biliyor musunuz? Şimdi düşünün; Hayatınız boyunca çok lüks ve rahat bir hayat yaşadınız. Rolex saatler hediye olarak geldi; çok sayıda villa ve konak hediye olarak geldi; Arabalar, yatlar, katlar hediye olarak geldi. 20 yaşındayken şunu duyuyorsunuz; Canım, Almanya'daki amcan her birini hediye olarak gönderdi. Amcanıza karşı nasıl hissediyorsunuz? İnanılmaz bir minnet borcu hissediyorsunuz. Diyorum ki: ya amcamı göreyim de amcama teşekkürümü vereyim. Sonra haber geldi. Amcanız Almanya'dan uçakla Türkiye'ye geliyor. Hiç diyecek misiniz: Benim de bir işim var. Amcayı kim karşılayacak şimdi? Deme. Ne diyorsun? İşte amcama şükranlarımı sunma fırsatım. Amcamın huzuruna gideyim ki amcamla görüşüp teşekkürümü vereyim. Gözlerinizi şimdi açın, etrafınızda ne nimet var? Saçından, kaşına, gözüne, annene babana kadar her birini şahsen veren Allah. Bir insan bu muhatabı bilse, bilse ve duysa; Anladığı anda, şükranla Allah'a şükranını ifade etmek için o secdelerden kalkmaz, kalkmaz, kalkmaz. Ama perdeler o kadar karardı ki, perde arkasındaki sunanı bize göstermeyecek kadar çok önemsiyoruz. Allah Allah! Ve şimdi, Ve İleyhil Masir, size o ikramları veren Allah azze ve celle'yi, perdeler olmadan, yani Cemalullah ruhunu gördüğünüzde. İstemez misiniz? Vay! Ya Rab istemez miyiz? Şimdi bakın! Bir cümle söyleyeyim ve üzerinde çalışalım: Merhamet ihtiyaca ulaşırsa merhamet olur. Tekrar edelim; Merhamet ihtiyaca ulaşırsa merhamet olur. Mesela beni dışarıda kedi severken görseniz, bu adamda merhamet var der misiniz? Çünkü o sevgi bir ihtiyaca ulaştı. Peki beni dışarıda kayayı severken görseniz? Sanırım hoşça kal deyip gidersiniz. Neden? Çünkü merhamet muhatabına ulaşmadı, değil mi? Şimdi Allah azze ve celle'nin bütün isimleri muhataptır. O muhatabın tepesi kimdir? İnsan, insan. Bakın! Bütün isimlerinin tecellileri nelerdir? Bir muhatabı olduğu için. Mesela çölde cömert bir adam sofra kursa ne dersiniz? Cömert dersiniz. Neden? Çünkü bir çıkarı yok. Allah sonsuz cömertse, sonsuz nimetlerinin ihtiyacı ne? Bir temas lazım. Yani Allah Teâlâ bizi hem iş hem de memuriyet için bu dünyada pişip ahirette sonsuza dek O'na muhatap olmamız için gönderdi, ama diyor ki: Dönüşünüz bana olacak. "Ona bakın," diyor. Vay? Ne kadar ilginç değil mi? Buyurun devam edelim. Doğrudan herkes Rab ve Allah ve Rabbi ve Seyyidi ve Maliki olduğunu bilecek ve bulacaktır. Herkesin başka insanları mı var? Nasıl bulacak? Nasıl olacak o iş? Yani bulamadılar! Perdeler kapattı. Ahirette o perdeler kalkacak ve perdelerin arkasından hizmet eden kişi bizzat ayan olacaktır. Cemalullah Ruyet-i dediğimiz şey. Vay! Peki kime ne kadar fark edecek? Kul dünyada Allah'ı ne kadar değer verdiyse; Allah ahirette o kişiye o kadar değer verecektir. Kul dünyada Allah için ne kadar fedakarlık yaptıysa; Allah ahirette de aynı ölçüde onu mükafatlandıracaktır. Vay! Buyurun devam edelim. İşte o kelime, hangi kelime? Evet. Bütün müjdelerin üstünde müjde veriyor ve diyor ki: Bakın, bütün müjdelerin ötesindeyse, lezzet ölçeği bu dünyada sınırlıysa; bu demektir ki bir sonraki müjde bu dünya için değil, ahiret içindir. Girin. Ey insan, nereye gittiğini ve nereye götürüldüğünü biliyor musun? 32. sözün sonunda dendiği gibi, çok dikkatli ol! Dünyanın bin yıllık mesudane hayatı, bir saatlik hayata denk gelmeyen cennet hayatı. Bakın bu cümle hadistir. Bakın! Sorun yok, sıra bekleme yok, azap yok, dert yok. Dünyanın bin yıllık mesudane hayatı, cennetin bir saatine denk gelmez. Bakın Cennet böyle bir şey! Cennete girecek son insana verilecek ilahi mülk, evren kadar. Ve nasıl biliyorsunuz? Sonsuza dek. Hem Baki hem kaygısız; ayrılık yok, yaşlılık yok, ihanet yok, pişmanlık yok, vefasızlık yok. Vay? Neden biliyor musunuz? Çünkü her şeyin kalıcılığı her şeyden daha güzeldir. Bakın! Her şeyin kalıcılığı kendisinden daha güzeldir. Cennetteki nimetlerden ziyade, Cenneti gerçek Cennet yapan, Cennetteki nimetlerin ebedi varlığıdır. Vay? Şimdi bakın! Cenneti düşündüğünüzde ne aklınıza geliyor? Şimdi onları bir kenara koyalım. Tamam mı? Cennetin ne yeri olduğunu biliyor musunuz? Perdesiz olarak Allah Azza ve Jale'nin huzuruna çıkma yeridir. Bakın, sabahtan beri ondan bahsediyoruz, değil mi? Bakın diyor ki ona döneceksiniz. Cennete gireceksiniz demiyor. Perdesiz olarak Allah'ın huzuruna çıkma yeri, peki biz buna ne diyoruz? Ruyet-i Cemalullah diyoruz. Vay! Masal gibi geliyor değil mi? Vay! Perdesiz olarak Allah'ın huzuruna gitmek nasıl olur? Peki, bu dünyada bunu anlayabileceğimiz bir yol var mı? Perdesiz olarak Allah'ın huzurundan çıkmak nasıl mümkün olur? Bir şekilde olur. Nasıl biliyor musunuz? İman geliştikçe perdeler yırtılır. İnsan ruhunda Allah azze ve celle tefekkür eder. Vay! Şimdi Allah azze ve celle'nin Vedud ismi bazı sevgi insanlarında tecelli etmiş. Çok yüksek dozda tecelli etmiş. Sevgi insanları ne dedi biliyor musunuz? Bakın! Bir Allah ismi ruhunda tefekkür edildiğinde, isimlerinden biri Vedud ismidir. Ne dediler biliyor musunuz? Cennet dedikleri birkaç köşk ve birkaç huri. Onları isteyenlere verin, bana siz lazımsınız. Allah'a kavuşmaya kıyasla cennet çok küçüktür, Allah'ı bilen biri için. Allah'tan bir iltifat cenneti unutturur. O zaman cennetin en büyük nimetinin ne olduğunu söylersem; ne deyin? Allah ile temas halinde olmak. Yani Allah ile konuşmayın; bize ne olur? Marifet, marifet. Bakın buna iman dersi, tevhid dersi deriz; onların çok güzel diğer adı Marifet'tir. Marifet, bilmek demektir. Marifetullah Allah'ı bilmek mi? Cennetin en büyük nimeti Allah'ı bilmek mi? Vay! Bakın! Şimdi Allah'ı bildikten sonra, birçok Allah aşığı adam; mağaralara kapanmış, mağaralara kapanmış. Allah'ın tecellisinden nasıl zevk almışlar. Vay! Şimdi dünyanın güzellikleri için dünyanın peşinde koşuyoruz. onlar da dünyayı terk ettiler. Dediler ki: Fare ve kedi bu dünyayı yesin. Uğraşamam dediler. Dünyayı terk ettiler, dünyayı. Vay! Çok ilginç. Şimdi mesela Allah'a döneceğiz. Çünkü Allah'a dönmek denince herkes korkuyor değil mi? Ahirette ne ile karşılaşacağımızı bilmediğimiz için bu dünyadakilerden ayrılmak istemiyoruz. Üzüm çöpü, süpürge sopası, dünyanın sohbeti bu kadar. Ama onları bırakmak istemiyoruz. Düşünün bakın! Çok ilginç. İmanlar çok zayıf. Şimdi düşünün: bir adamı sürüklüyorlar, sürüklüyorlar, bir kapıya. Adam o kapıya gitmek de istemiyor, çünkü idam edileceğini biliyor. Adamı sürüklerken biri gelip kulağına fısıldasa. Ve adam ondan sonra kaçıp o kapıya koşsa; ne deyin? Vay! Bu adam az önce kaçmıştı. Şimdi kapıya koşuyor. Kapıya ulaşmak için koşuyor. Vay! Böyle bir olayda insan neyi merak eder? Kulağına fısıldadığını ne dedi? Değil mi? Ne dedi biliyor musunuz? Ayrılık bitecek, bütün sevdiklerinizle yeniden bir araya geleceksiniz, dertler bitecek, ağlamak bitecek, kalbinizi kırmak bitecek, vefasızlık bitecek, hastalıklar bitecek, acılar bitecek, kederler bitecek... İşte o kapı, kabir kapısı. Efendimiz Muhammed Mustafa o kulağı fısıldayandır. Vay! Anlarsak; ölüm dediğimiz düğün şölen olur. Yani bu anlamlar bu İleyhil Masir'in altında yatıyor, değil mi? Şimdi bu anlamları anlayan bir insan var. Çok ilginç bir cümle kullanmış, çok ilginç. Cümleyi duymaya hazır mısınız? Hazır mısınız? Bakın insanlar ölüm deyince ne diyor dışarıda? Sus şimdi diyorlar, beni indirme, değil mi? Şimdi konuşma, yemek masasında konuşulacak bir şey mi Allah'ım! İstediğin kadar konuşma, gözleri sende. Dışarıdaki insanlar öyle. Ölüm deyince tadımızı kaçırma. Konut! Birisi bir cümle kullanmış. Aklım başımdan gitti! Hazret ne demiş biliyor musunuz? Bakın! Şimdi kabir elimde değil. Bunu hapisteyken söylüyor. Ne diyor? Şimdi kabir elimde değil diyor. Ya özlemiş, kabri özlemiş. Düşündüm: dedim ne diyoruz? Şimdi bu arabayı alamıyorum. Vay! Şimdi elimizden neyi almaya çalıştığımızı bakın. Şimdi bu yeni inşaat projesini alamıyorum. Vay! Efendisi, Hazretleri diyor ki: "Şimdi kabir elimde değil," diyor. Ne demek biliyor musunuz? Kafesteki kuş gibiyim. Uçarsam açılsa bile giderim diyor. Kabir için bunu söylüyor. Vay! Yani iman ne kadar güçlüyse, insan ölümü o kadar çok sever ve vereni o kadar çok sever ve hep ona dönmek ister. Ve İleyhil Masir. Ne kadar derin anlamları var, değil mi? Bakın bakın bakın! Ama bakın cümleye: şimdi kabir elimde değil. Başkaları diyor ki: sus, şimdi öyle konuşma. Çiğ köftenin yanındaki yemek masasında öyle konuşma. Vay! Olayı bakın: şimdi kabir elimde değil. Allah Hazret Efendisi demek, değil mi? Nasıl böyle güzel ikramlarda bulunmuş; Dünyanın bütün yüzünü çirkin, ahiretin bütün yüzünü o kadar sevimli ve güzel yapmış ki tek istediği; o kabir kapısından girip kulağındaki fısıltıyı duymak, Efendimiz'in (s.a.v.) dediğini yaşamak. Şimdi kabir elimde değil. Bu cümleyi ancak bu sözün hakikatini anlayan söyleyebilir. Ve İleyhil Masir; O'nadır dönüşünüz. Şimdi yanından geçen biri dedi ki: dedi ki kardeşim üniversiteye gitmek istiyorum dedi. Marjinal hayal. Ama imtihanı vermek istemediğini söyledi. Şimdi imtihanı vermeden üniversiteye gidersen üniversite öğrencisi olamazsın. Mesela çocuklarımızın her birini toplayalım; Bir öğretmenden onu üniversiteye almasını isteyelim. Üniversite öğrencisi olurlar mı? Olamazlar. Peki üniversitede derin ilimleri anlayabilirler mi? Olamazlar. Laboratuvara girseler tadabilirler mi? Olamazlar. Halbuki hayat kurtarma halatları birbirlerine atılıyor. Şimdi biz diyoruz ki: Cennete gitmek istiyorum ama imtihan istemiyorum. Sınavsız cennete gidemezsin. Yani cennete sınavsız, ruhsal kaslarını geliştirmeden gidersen; cennette olamazsın. Şimdi bakın! Hepsini açıklayacağım. Bakın çok ilginç. Yani cennete gitmek bir şeydir, cennet yeteneklerine sahip olmak başka bir şeydir. Cennete cennet olmadan gidersen, orada beş kuruşluk tat alamazsın. Hazret diyor ki, bakın cümle çok önemli. Adını unutmalısın, cümleyi ezberlemelisin diye düşünüyorum. Bu cümle binlerce insanın sorusunun cevabıdır. Dünya ahiretin fidanlığıdır diyor. Dünya ahiretin fidanlığıdır diyor. Cümleye edebi veya şiirsel bakmayın, tamam mı? Dünya ahiretin fidanlığıdır. Cennetteydik, tohum halindeydik, toprağın altındaydık. Allah azze ve celle bizi nereye dikti, tadına bakamadığımız için? Dünyaya eklendi. Dünyada ne olmamızı istiyor? fidan olmamızı. Fidan alınınca, ölünce, alınınca; Fidanı alınca nereye dikecek Allah azze ve celle? Cennete. Cennette devasa bir çınar ağacı gibi olacağız ve tadımız artacak. Şimdi o fidana bir bardak su atsam yeter mi? Doldurur. Ama devasa ağaca bir ton verirsem yetmez. Burada henüz cennete layık olma yeteneğimiz yok. Şimdi tohum olarak toprağın altında kalırsak, yer üstünden faydalanamayız. Gelişemezsek bir gün bir böcek gelir ve bizi toprağın altında yer ve hikayemiz biter. Gelişmemiz için imtihanla, şeytanla yer altındaki kimyasal mücadeleyle uğraşmamız, güçlenmemiz, kabuğumuzu kırmamız ve bir fidan olarak yer üstüne yükselmemiz gerekiyor. Bir fidan olarak yer üstüne yükselebilirsek; Allah o fidanları kabiliyetine göre alacak ve ahirette devasa bir ağaç dikecektir. Çünkü dedi ki: Dünya ahiretin fidanlığıdır. Şimdi bakın! Bu benim kabiliyetlerim, Allah ile temas etme kabiliyetlerim, dünyaya dikildim, dünyada gelişecek; fidan olunca Allah alıp ahirete dikecek ve ahirette faydalanacak demektir. Şimdi ne diyordu? Cennete gitmek istiyorum ama imtihan olmak istemiyorum. Eğer imtihan şimdi kaldırılırsa, cennete gitme kabiliyetleriniz gelişmeyecektir. Değil mi? Yani cennette olacaksınız ama cennet nimetlerinin tadını çıkaramayacaksınız. Bakın! Cennetin en büyük nimeti marifettir. Şimdi Allah bizi muhatap olarak yarattı. Dersin başında konuştuk. Dünyaya gönderilme sebebi bu: Allah'a muhatap olabilecek kabiliyetleriniz gelişsin diye. İnsan, Allah'ın sesini okuyabilen yeryüzündeki en gelişmiş varlıktır. Yani Allah ile muhatap olma kabiliyetlerimi geliştirmek için, Allah'a dönmeden önce bu dünyada imtihanları geçmem gerekiyor. Tekrar söyleyeyim: Allah bizi neden yarattı? Muhatap olmak. Ya Rab neden bizi yarattın? Muhatap olmak için
Ona. Ama şu anda Allah ile konuşacak seviyede değiliz. Sınavlardan geçersek ve ruhlarımız gelişirse, şimdi Allah celle ve celalühü'ye dost ve muhatap olabileceğiz. Şimdi bakın! Kuzunun yavrusunu ve insan yavrusunu yan yana koyun. 6 aya kadar hayatları aynı, değil mi? Aynı, değil mi? Ben emekledim, süt içtim; ben emekledim, süt içtim. 6 yaşına geldiğinde, insan yavrusunun yetenekleri gelişir ve şimdi ona oyuncak araba veya oyuncak araba denir. Koyun yavrusu, aynı. Anne sütü, anne sütü. Meme, meme, meme, değil mi? 16 yaşına geliyor. Gelişti mi? evrimleşti. Bana 6 yaşındaki oyuncak arabayı verirsen, sürecek mi? Sürmüyor. Ne istiyor, 16 yaşına geldiğinde? Baba, bana bir araba al. Söyler mi, söylemez mi? Bakın ne diyor? Baba, bu araba değil, bana spor araba al. Oğlum, dün neden oyuncak arabayla oynuyordun? Baba, yeteneklerim gelişti. Bakın, yetenek gelişiyor. Aynı çocuk 26 yaşına geliyor. Dünyayı yönetecek tüm ilimleri kitap gibi okuma yeteneği gelişiyor. O küçük çocuğu en lüks 6 yaşındaki spor arabaya koysanız ne anlama gelirdi? Hiçbiri. O çocuk 16 yaşına geldiğinde arabalar bir anlam ifade edecek. O çocuk 26 yaşına geldiğinde dünyayı yönetecek yetenekler ortaya çıkacak. Şimdi bu yüzden dünya, ahiretin kreşidir. Bakın! Kreş bahçesi. Allah, celle celalühü, ona dönmeden önce, dünyadaki imtihanlarda Allah'ı sürekli hatırlayarak, Ashab-ı Kiram'ın yaptığını yaparak, manevi organlarımızın ve şakalarımızın kasları gelişip Allah ile konuşabilecek kadar gelişmesi için merhametli ve bekâr olanı gönderdi. Ondan sonra Allah'a dönelim. O zaman fidan olamazdı, tohum gibi kalırdı; Ahirette Allah ile konuşamayacak. Örneğin biraz zor ama anlaşıldı mı? Melih anlaşıldı mı? Umarım anlaşılmıştır. Anlıyor musun? Tamam. Buyurun, devam edelim. Ve siz, o Cennet hayatının bin yılını bile bir saatlik Ruyet-i Cemal'ine denk gelmeyen Cemil-i Zülcelal'in merhamet dairesine ve huzur makamına gidiyorsunuz. Bakın, bakın! Yeryüzünde bin yıllık mesut bir hayat, cennette bir saate denk gelmez. O cennetin bin yıllık hayatı, Allah ile temas halinde olmanın, yani Rûyet-ü Cemalullâh'ın bir saatine denk gelmez. Demek ki cennetin ötesinde bir şey var. Nedir biliyor musunuz? Marifetullah'tan lezzet. Allah'ı bilmenin tadı o kadar odaklanmıştır ki, insanlık uğruna cenneti o isme getirmez. Kadimler böyle yaşadı. Ehl-i aşk bunu yaşadı. Hadi! Buyurun misafirim olun. Hüsn ve Cemal, sizin bağımlı olduğunuz mecazi mahpuslarda ve tüm dünyevi varoluşta Cilve-i Cemal ve Hüsn-ü Esma'sının bir tür gölgesidir. Dünya nedir? Onun gölgesi, onun gölgesi. Gölge için ahireti feda eder miyiz, yerlerde? Allah korusun! Yapıyoruz. Ev diyoruz, iş diyoruz, araba diyoruz, gelecek diyoruz, yatırım diyoruz, ofis diyoruz, ne dersek diyoruz, ne dersek diyoruz. İşte böyle tutunuyoruz; Allah'ın beni tanıması için verdiği bir şeye tutunuyoruz. Onun için ahirete veda ediyoruz. Vallahi, matematikte çok sakatlık var. Şimdi, hayat gölgesine feda edilirse, gerçeği bilirsek; dünü feda ederiz. On kuruşluk toprak, hayat fedası; Eğer bir yerde bin kuruş kar olduğunu bilseydi, dünü feda ederdi. Şimdi bazen arkadaşlarla konuşuyorum. Diyorlar ki: diyorlar ki kardeşim, bu dönemde üç beş yatırım yapacaksın. Mesela bir arkadaşım var. Çok işleri var. Çok zengin. Bir de tost dükkanı var. Portakal suyu, tost. Neden açtın dedim? Birçok iş adamının küçük dükkanlarıyla evlerini desteklediğini gördüm. Bu yüzden. Ancak tost makinesi, dükkanın bulunduğu mahalleyi satın alır. Ama burada dediği şu: yatırımlarımdan birine bir şey olursa, başka bir yatırım. Bir yatırıma bir şey olursa, diyor, başka bir yatırım. Peki dünyadaki yatırımlarınıza bir şey olursa? Şimdi Allah'a dönerseniz; Buradan çıktın, arabaya çarptın, kaldırımlara yapıştın. Çalışmayacak mı? Bakın! Ayakların kayıyor, ne yapıyorsun? Değil mi? Birini vurdun, öyle yapıştırdın. Ne yapacaksın? Dünya yatırımı bitti mi? Bitti. Bu yüzden bizim gibi insanlar için dünyalı olmak uygun değil. Ne olacağız, biliyor musunuz? iki dünya; önce ahiret, sonra dünya, Allah dilerse. Peki, hocam: Dünya ve ahiret dengesi diye bir şey yok mu? Bunu söyleyenlerin duaları genellikle eksik kalır, ha! Eğer o denge varsa, neden hep dünya, dünya diye gidiyorsun? Çok uyanıklar. Dünya ve ahiret dengesi diye bir saçmalık yok. Ahireti temele koyarsın, Allah da sana dünyayı nasip ederse, inşallah, cömertçe, tamahkâr olmayanlara nasip eder; Allah verir. Ya da iyi durumda olmayanlar ölmeli mi? Onların hakkı mı? Hak, hayatları yok mu? Hayır, demek istediğim bu değil. Konu ne? Vazgeçilmez ahireti temele koyarsın, onun üzerine de Allah dünyayı nasip eder. Hayatında hiçbir şey yapmamak dersek, günlük dünyada 10 saat geçirirsin. Şansları yaver gitmezse, artık uğraşma. Yani biz buna diyoruz. Nasibini ahirette ara. Ya tüm yatırımlar ne olacak? Çöp olacak, çöp. Bir gün bir askeri bir toplama kampına götürüp işkence yapmışlar. Varil düşünün orada: büyük su. Burada da büyük bir varil var. Elde kova. Varildeki suyu buraya alıp içine döküyor. Bunu buraya alıyor, buna döküyor. İşkence görmüşler. Günlerce bunu yapıyor. Adam diyorlar ki: Nasıl diyor? Yani bu işkence seni çok yordu mu? Adam diyor ki: O varili birkaç gün daha, binlerce gün taşırdım ama boşalttığım varilin dibinde delik olduğunu görünce, tüm suyun boşa gittiğini görünce; İşte o zaman çöktüm, diyor. Peki bunu ahirette görürsek ne olacak? Ya Rabbim, bunları dünyada yaptım. Geçmiş olsun, hepsini ruhun için yaptın. Buradaki akıllı adam biraz anlar. Yani ruhun için konuşuyorsun, diyor. Değil mi? Yani biraz aklı olan adam anlar. Konuş diyor. Eğer adamı buradan geçiremezsen, ahirette kimi kandıracaksın? De ki: Bunların hepsini kendi ruhun için yaptın. Varilinin dibinde delik vardı. Hadi, ne yapacaksın? Ve İleyhil Masir: elbette döneceğiz. Kesinlikle döneceğiz. Vay halimize, varilin dibi delik olursa döndüğünde! Devam edelim mi? Ve tüm Cennet, tüm ihtişamıyla, bir merhamet tesadüfüdür. Bakın! Cennet dediğiniz şey bir tür merhamettir. Olay bakın! Cennet dediğiniz merhamet olmasaydı, cennetin bir yıllık hayatı Ruyet-i Cemalullah'ın bir saatine denk gelmez miydi? Tamam mı? Cennet dediğiniz şey bir şakadır, bir şakadır. Evet. Ve tüm tutkular, sevgiler ve acılar. Sizi ne çekerse çeksin. Evet. Dünyaya sevdalı, ebedi bir Allah'ın dairesine gidiyorsunuz ve ebedi ziyafet olan cennete davet ediliyorsunuz. Öyleyse, mezarın kapısından ağlayarak değil, gülümseyerek girin. Ne diyor biliyor musunuz? Allah'a güvenin, ağlamayı bırakmayın diyor. Allah'a güvenin, ağlamayı bırakmayın diyor. Bu güvensizlik nedir? Ölüm söz konusu olduğunda bu isteksizlik, ona gitmek nedir? Öyle olur, değil mi? Ah, bizimle ölümden bahsetme! Bunu söyleyen birkaç kişiyle karşılaştım. Yani biraz daha imanınız varsa, Azrail'i yanında göreceksiniz. Çok yaşlılar. Neden? Ölüm sana en sevgili olan şeydir. En tatlı şey. Ölüm konuşması nasıl olur! Şimdi imanlı insanlar ölümden korkar, değil mi? Neden korktuğunu biliyor musun? Allah'a gitmekten değil, günahla Allah'a gitmekten. Bu yüzden diyorlar ki: Keşke ölüm gelmeden önce biraz daha Allah'a hizmet edebilseydim. Korkuları bu. Allah'a gitmek değil; Günahlarla Allah'a hakkını veremediği, işini doğru yapamadığı, işini iyi yapamadığı için ayrılmaktan korkuyorlar. Ne güzel bir korku. Buyurun. Ayrıca bu söz müjde veriyor ve diyor ki: Ey insan! Kötülüğe, yokluğa, hiçliğe, zulme, isyana, çürümeye, dağılmaya ve bollukta boğulmaya gittiğini fark ederek; düşünme. Hayatta kalmaya gidiyorsun, kötüye değil. Yoksulluk değil, ölüm. Tohumu bile toprağa koyduğunda binden bir verdiğini gören kişi. Ya Rabb! Bir tohuma bin veriyorsun. Beni boşa mı harcayacaksın? Söyler mi, söylemez mi? Evet, Adem'e değil, ebedi bedene yönlendiriliyorsun. Zulme gitmiyorsun, nur alemine gidiyorsun. Sahip ve Sahip'in yanına gidiyorsun ve Sultan Ezel'in sermayesine dönüyorsun. Bakın, bakın! Cümleye bakın, cümleye. Bollukta boğulmak değil, birlik dairesinde nefes alacaksınız. Hangi kapıya gideyim diyor, yorgunluğun bitecek, bitecek. Her gün oluyor. Tam olarak bu dersleri alıyoruz, şöyle; gece nasıl bilirsin Böyle uçacaksın. Namaz kılarken veya secde ederken yerde seni göremeyecekler. Sabah bir kere olur, 5-10 iş birden gelir. Çözeyim mi, çözeyim mi, çözeyim mi diyorum? Ah, çok yorucu! Kesmek çokluk demektir. Çok kapı. Buradan nereye gidiyoruz? Sultan'ın daveti üzerine. Şimdi, Sultan bizi yemeğe davet etse, Serdar kardeşim; Sultan'ın sarayına giderken, eğer 5-10 kişi gelse, halktan, ne olur bize yemeğe gelin, bize yemeğe gelin, bize yemeğe gelin deseler; Hiç şüphen olur mu? Evlerindeki yemek saraydaki yemekten daha iyi olabilir mi? İnsan mıdır? Deme, değil mi? Sultana koşar. Mutlu olur, Sultana gider. Hadi! Gittiğimiz yer orası. Döndüğümüz yer orası. Ve İleyhil Masir dediğimizde, anlamamız gereken anlamlar bunlardır. Bunlar. Bunlar boş, kuru kelimeler değil. Görüyor musun? Buyurun. Son cümle, bakın, bakın! Firak değil, visal taraftarısın. Firak ne demek? Ayrılık. Vüsal ne demek? buluşmak. Yani ölünce ayrılıyor muyum? Önce buluşuyorum. Şimdi biri sana geliyor. Seni de seven biri. Yolda tweet attı. Yurtdışına seyahat dedi. Sana geliyor. Yurtdışına gidiyor, sana söylüyor. Sevdiklerinden ayrılığın acısı diyor. Onları da okuyorsun. Adam sana geliyor ha, sevdiğin adam. Ne yaparsın? Git, kimden ayrılıyorsan git. Yurtdışında kim varsa git. Vuslatın neresiyse oraya git. Sen, bak, kızıyorum. İnsanlar kızar, değil mi? Seni özledim, seni sevdim. Bana tweet atıyorsun. Hayır, ayrılık acısı başladı. Yurtdışı seyahati falan yok. Ya da evimiz yabancı bir ülke mi? Hadi! Şimdi Allah'la buluşmaya gidiyoruz; ölüm ayrılığı diyoruz. Buluşmak mı? Ayrılık mı? Hadi! Çok ilginç değil mi? Ayıp değil mi? Allah'la buluşmaya gittiğimizde ayrılık diyoruz. Ölüm soğuk diyoruz, başka bir şey diyoruz. Ayıp değil mi? Şimdi sevdiklerimizi Umre'ye gönderirken çok seviniyoruz. Neden? Gidecek, bizden selam gönderecek; Ravza-i Mutahhara'ya gidiyor, değil mi? Şimdi Rabbimizin beytine gönderdiğimizde seviniyoruz. Peki, Rabbimiz (s.a.v.) onu kendine gönderdiğinde bir insan nasıl sevinmez? Elini açsa, dese ki, geldin mi ümmetim; Anlamıyoruz, anlamıyoruz. Bilincimizde bir sorun var. Ölüm yolunda ne diyoruz? Ayrılık diyoruz, yokluğa gitti diyoruz, nur içinde diyoruz, yokluk diyoruz. Böyle ilginç, ilginç şeyler söylüyoruz. Hadi! Şimdi Rabbimiz Peygamberimizin maddi bedeninden, Sakal-ı Şerif'inden bahsetti; Yüzyıllardır iltifat görüyor, değil mi? Maddi bedenine dokunan bir Sakal-ı Şerif şimdi yüzyıllardır bu kadar saygı görüyorsa; Peygamber (s.a.v.) o maddi bedene şahsen ulaşsaydı, bir insan onu arzular mıydı, arzular mıydı? Alo! Yani ölmek bizim için ayrılık değil, ölmek buluşmaktır, değil mi? Keşke neyle buluşacağımızı bilseydik! Belki bu dünyada bir gün daha gözlerimizi açmak istemeyiz. Diyoruz ki: Ya Allah, imtihanımı bitir ve benden razı ol; Beni yanına al diyoruz. Allah bizi az önce okuduğumuz cennette buluşanlardan eylesin. Bir kapı daha var: cehennem kapısı. Ayette geçiyor, anlamını söyleyeyim. Allah celle ve celalühü cehenneme diyor ki: doldu mu, diyor. Cehennem ne diyor biliyor musun? Hel min mezit diyor: daha yok mu? O kapı da var. Allah korusun! Demek ki bu dersler çok önemli. Nereye gittiğimizi, nereye döneceğimizi, neden gittiğimizi çok iyi anlamamız gerekiyor. Çok dikkat etmeliyiz. Askerlikte de böyle yapar. Komutan ateş dediğinde, ateşe odaklan diyor, etrafı bulanıklaştır diyor. Doğru, kalbimizde bu hakikatler dışında hiçbir yere yer vermemeliyiz. Aksi takdirde Allah'ın celle ve celalühü küçülür ve tamamen döver. Alınmamalısın. Alınmamalısın. Ama bunları söylemek ikna etmek için yeterli değil. Rehberliğe de ihtiyacın var. Allah hepimize dönmeden önce hepimize rehberlik etsin. "Subhaneke la ilmelena illa ma allemtena inneke entel alimul Hakim. Ve ahirul deva, enil alhamdulillahir rabbil alemin. Al-Fatiha, Salavat. 20 Mektup bitti. Elhamdulillah. Allah bunu onunla alsın, umarım doğru anlar. Son sözde, değil mi? Tevhidin inceliklerini anlatıyor, naklediyor, anlatıyor; nihai dönüşünüz O'nadır. Bakalım! Bu işte en derin şeyin ne olduğunu biliyor musun? His, niyet. Faziletli adam bile şunu söylemeli: Allah neden bana kendini daha çok hatırlatmıyor? Cevap olarak, ben şahsen suçluyum. Başka bir şey değil. Mesela Risale-i Nur'dan okuduğumuz kahraman bir kardeş düşünün. Ne kahraman, Ya Rabbi. Ne yaparsam yapabilirim dediğin anda, tüm kusur sana, şahsen aittir. Mesela çok uzaktasın, hislerin ve arzun var. Belki daha çok hizmet etmek istiyorsun ama hislerinin en derin niyetiyle bile, tüm dünyayı ona göre yaratan ve çok kolay yaratanın kim olduğunu biliyor musun? Ah. Haklarımız yok, gücümüz yok, kudretimiz yok. Çaresizlikten başka bir şeyimiz yok ve o çaresizliğe hakkını veremiyoruz. Çaresizliğe hakkını verirsek, gücünü hemen bize yükseltir. O kadar çaresiziz ve iyi olma hakkımız yok ki, bugün ölene kadar Allah'a hizmet edelim ve bizi cehennemin dibine atalım. Bu Allah'ın hakkı, biliyor musun? Bizde ne var? Bizde ne var? (Nisa Suresi, 79. Ayet) Bütün iyilik Allah'tandır ve bütün kötülük benim nefsimdendir, yalnız. Hadi! (Nisa Suresi, 79. Ayet) Bütün iyilik Allah'tandır, benim ulaşamadığım her şeyin kötülüğü hep nefsimdendir. Eğer kul derinden, hakkının olmadığını ve Allah'ın sonsuz merhametiyle kendisine hep yardım ettiğini bilmezse; Allah'ın kendisine haksızlık ettiğini düşünürse ne olur? İnanın, istediğiniz kadar amel inşa edin, o duygu sizi kurtarmaz. Niyet. Derindeki tohum dediğimiz şey budur. Bana şöyle bir not da geldi: Cennette imanla biten bir teklif yok. Bid-i iman ne demek? Yani imtihanlar, sıkıntılar. Cennette böyle biten biri var mı? Seni yormak için bir sebep gelecek, seni rahatsız etmek için biri gelecek. Cennete doğru böyle bir ilerleme var mı? Böyle bir tarak yok. Cennette tefekkür, tefekkür ve tefekkürden evrimleşme var. Yani cennette şaşıracaksınız, hayran kalacaksınız ve evrimleşeceksiniz, ancak o evrimin kodları dünyada yazılıdır. Ağaç kaç santim? Tohum kaç gram? Kalitesi nasıl? Rengi ve boyutu nasıl? Bu yüzden bu ruhu, Allah'ın ruhunu tefekkür edebileceğimiz ayna gibi ruhu korumak gerekir. Allah gibi üç beş günlük işlerle ilgilendiğinizde ruh aynanızı bozarsınız; Akşam dersini dinlediğinde yeterince fayda görmez. Çünkü fark etmiyorsun, Allah gibi başka bir şeyi seviyorsun. Allah korusun! Böyle ölmemelisin, öyle ölmemelisin. Allah sizden razı olsun. Meleklerin bile imrendiği ve yeryüzündeyken cennet müjdesi verilen 10 Sahabe'nin hayatı. Mehmet Yıldız'ın kaleminden. Asr-ı saadette doğan on binlerce yıldız var ama onlar Resûlullah'ın semasında parlayan ilk yıldızlardır. Sıdk makamının sahibi Hz. Ebû Bekir, adaletle tüm insanlığa örnek şahsiyet Hz. Ömer, meleklerin bile utandığı iki Nura sahip zat. Bilginin şehri kapısı, savaş meydanlarının güneşi Hz. Ali. İşte onlara yeryüzündeyken cennet müjdesi verilmişti. Saf bin Ebi Vakkas, Ebu Ubeyde bin Cerrah, Abdurrahman bin Aff, Talha bin Ubeydullah, Zübeyr bin Avvam, Said bin Zeyd. Bu seçkin Sahabelerin hayatlarını okurken, cennet müjdesi verilenler değilmiş gibi, sürekli cehennemden kaçan hayatları daha yakından göreceksiniz. En yakın kitabevinden, Kitapyurdu.com veya mybedessan.com adresinden sipariş verebilirsiniz. Gezegenler bir aradayken bile, tüm evrende kendinizi bir olarak görüyorsanız, bu kanal tam size göre. Bu videonun başkalarına da ulaşması için desteğe ihtiyacı var, YouTube kazanında kaybolmadan önce. Her abone, başka bir kırık kalbe ulaşacaktır. Beğenin, abone olun ve yorum yapmayı unutmayın. Hayalhanem İstanbul ve diğer tüm projelerimizi desteklemek için buradaki linke tıklayarak online bağış yapabilir veya aşağıdaki iletişim numaralarından bize ulaşabilirsiniz.