📱

Get Our Mobile App

Take your business learning on the go!

Download on the App StoreGet it on Google Play

Vaiz Fatma Bayram ile Elmalılı Tefsiri: Yasin Suresi I 13. Bölüm

Fatma Bayram ile Sohbetler 54:55

Transcription

Evet. Hayırlı akşamlar arkadaşlar. Elhamdülillahi rabbil alemin, essalatu vesselamu ala rasulina Muhammedin ve ala ali ve Safiye ecmain. Yasin suresi tefsirini okumaya devam ediyoruz, kaldığımız yerden. Elmalılı Hamdi Yazır'ın, merhumun, Hak Dini Kur'an dili isimli eserinden 55. ayeti kerimedeyiz ve tevafuk bugün kaldığımız ayet-i kerime, Ashabı cenneti tarif ederek başlıyor bize. Oraya başlamadan önce çok manidar. Tabii Rabbimiz hepimizin akıbetini hayır eylesin inşallah, sıratı müstakim üzere yaşayıp müminlerin hüsnü şehadetiyle hayatımızı tamamlayıp ahirette de Resulullah'ın liva-i hamd olan sancağının altında dirilmeyi, haşr olmayı nasip etsin. Ve bu vesileyle efendimiz sallallahu aleyhi ve sellemden bugüne kadar nuru Kur'an'ı elden ele, dilden dile bizlere kadar ulaştıran bütün İslam ulemasının ruhları şad olsun inşallah. Bugün ahirete irtihal eden, daha doğrusu evvelce ahirete irtihal edip bugün defnedilen Mahmut Efendi'ye de rahmet eylesin Rabbimiz. Bütün, ne kadar din-i İslam uğruna çalışan, gayret eden, samimi, ihlaslı, sıratı müstakim üzere sabit, itidal sahibi, Resulü birleştiren, ayırmayan efendim bütün yeryüzündeki bütün müslümanları –ben müslümanım, herkesi– tabii ki bir sıralama içerisinde, tabii ki bir yakından uzağa bir sıralama içerisinde ama herkesi kardeşi olarak gören, mümin kardeşi olarak gören müminlere hayırlı işlerde önderlik eden, müminlerin işlerini üstlenen, müslümanların işlerini üstlenen ve onların durumlarını –dünyevi uhrevi, sadece dini ilimlerde değil arkadaşlar, dünyevi uhrevi bütün meselelerde– müslümanların durumlarını bir noktacık olsun ileriye götüren her kim varsa cenab-ı hayatta olanlarına meleke-i rami ile destek olsun, ahirete irtihal edenlerin de makamları aliye olsun inşallah. Bizleri de o kervanın yolcularına dahil etsin, o kervanın arkasından gidenlere dahil etsin. Burada itidal kelimesinin, kardeşlik kelimesinin, ümmeti kelimesinin kelimelerinin altını çizmek istiyorum arkadaşlar. Cenab-ı Hak bizi, bilhassa da tabii ben burada konuşan ben olduğum için, biz kadın kullarını efendim efendimiz sallallahu aleyhi ve sellemin çizgisinde, onun örnek olduğu şekliyle efendim vakar içerisinde, İslam'ın haysiyetine, onuruna, vakarına, izzetine efendim sahip çıkar ve onları kendi karakteriyle medize eder şekilde efendim ilmi irfanı, her ne ile meşgul isek efendim dünyevi uhrevi her ne ile meşgul isek –illa manevi uhrevi olması gerekmiyor yani her ne ile meşgul isek– onu efendimizin yolundan gidenlere yakışır şekilde ifa edebilmeyi bizlere nasip etsin inşallah. Ve dediğim gibi bütün müslümanların hüsnü şehadetiyle hayatımızı tamamlayıp Allah'ın huzuruna çıkmayı nasip etsin. Bugün Yasin suresinin 55. ayet-i kerimesindeyiz, dediğim gibi manidardır bu bölüm. Beni de Yasin suresinde en çok etkileyen bölümlerden birisi. Bilhassa az sonra gelecek olan ayet-i kerimeye başlayalım. Ve biraz da sıkışık bir gün benim için, böyle zor şartlarda şu anda yani size bu konuşmayı yapıyorum. Sesimi de çok yükseltmemeye çalışıyorum çünkü bebeklerden birini uyuttum şu anda, burada uyuyor. Efendim ona da sakin verin Rabbim. Bismillahirrahmanirrahim diyelim. Tekrar bu temennilerden sonra arkadaşlar, 55. ayet-i kerime şöyle: İnna ashabel cennetiliye ve [Müzik] cidden iğne iyi cidden diye çevirmiş Elmalılı merhum. Ashab-ı bugün aliyevime bugün fiilin meşgale demek. Arkadaşlar bir şuhul içinde zevk etmektedirler yani çok zevkli, çok güzel bir meşgale içerisindedirler cennet ehli diyor Rabbimiz. Burada tabii üzerinde durulacak çok şeyler var. Mesela neden şu huyruldu ona temas edecek mi etmeyecek ama biz bakalım önce Elmalılı Hamdi Yazır ne dediğine bir bakalım. Haberiniz olsun ki Ashabı Cennet, Salih amellerle cennete sahip olanlar. Karşı cennete girmek esas itibariyle Allah'ın fazlı iledir. Lakin velâtü zemine illa makundüm buyrulması itibariyle burada bu mana ihtar buyurulmuştur. Yani efendim İnna ashabel cenneti ifadesinde Cennet Ashabı denilen zevatın bütün yaratılmışlar içerisinde, insanlar içerisinde cennetle ödüllendirilenlerin bunun kendi amellerinin karşılığı olduğunu Cenab-ı Kerim'de söylüyor. Velâ siz ancak kendi yaptıklarınızla karşılık bulacaksınız, kendi yaptıklarınızın karşılığını orada göreceksiniz diyor Kur'an-ı Kerim'de. Birkaç yerde de geçiyor bu ifade, epey bir yerde geçiyor efendim. Dolayısıyla evet, cennet Allah'ın adıyla dır, biz sadece kendi yaptıklarımızla onu kazanamayız. Çünkü yaptıklarımızın içine kimi zaman rüya karışır, kimi zaman eksik yaparız, kimi zaman hırsla yaparız, kimi zaman hesap yaparak bir şeyler bekleyerek yaparız, çeşitli niyetler karışabilir yaptıklarımızın içine. Dolayısıyla biz yaptıklarımızla sadece kazanamayız. Ama hiçbir şey yapmadan hiç kazanamayız. Ben bunu şöyle tarif ediyorum: Tutulacak bir tarafımızın olmasını istiyor Allah Teala bizden. Yani tabii ki cennete onun ikramı, tabii ki cennet onun lütfu. Yani hiç kimse cenneti tam manasıyla hak etmiş olamaz. Eğer bir karşılıklılık ve hak etme söz konusu olacaksa Cenab-ı Hakk'ın verdiklerinin ne kadarını ödeyebilir ki bizim yaptıklarımız zaten. Yani en başta hayata başlarken karşılıksız ne çok şey aldık Allah Teala'dan. Dolayısıyla ona o kadar çok borçluyuz ki bizim yaptıklarımızın bu borcu kapatması ve sonra da birtakım mükafatları hak etmesi söz konusu bile değil. Fakat işte bir gayret içerisinde olmamızı istiyor Allah Teala bizden. Bu bilhassa Fatiha tefsirinde Elmalı merhumun Rahman ve Rahim isimlerini tefsir ederken, Fatiha'nın başında, besmelede Rahman ve Rahim isimlerini tefsir ederken bilhassa detaylı bir şekilde üzerinde durduğu bir konudur. İlgilenenler tekrar oraya bakabilir. Ve bir de hani adeta burada ayet-i kerimenin gelişinden cennette de böyle boş boş oturmak olmadığını, insanlara çok zevk veren bir meşgale içerisinde cennet ehlinin bir meşgale içerisinde ama böyle nimet anlamına gelen zevk veren bir meşgale içerisinde olduklarını anlıyoruz ayet-i kerimenin zahirinden. Bu da tabii buradan çok şeyler söylenebilir arkadaşlar ama şu kadarını söyleyip geçelim ki boş durmak insan için bir nimet değildir. Efendim, nimet güzel şeylerle meşgul olabilmektir. Ve bazı meşgaleler, yani daha doğrusu şöyle söyleyeyim, nelerden zevk aldığımızın farkında olmak ve zevk alacağımız şeyleri biraz böyle seçkinleştirmeye bakmak. Yani bilhassa yaşı genç olanlar, yani yaşı ileri olanlar da bunu yapabilir. Çünkü hidayet her yaştaki insan için söz konusudur. En azından bir yola girerler yani fakat bilhassa alışkanlıkları henüz oturmamış, zevkleri henüz kabuklaşmamış, kesmiyor böyle katılaşmamış olan genç arkadaşların böyle cennete yakışır meşgalelerden zevk almaları onların cennete girmelerini kolaylaştıracaktır arkadaşlar. Yani zevklerinizin ne olduğu sizin cennete uygun olup olmadığınızı belirlemekte çok etkilidir. Onun için nelerden zevk aldığınıza çok dikkat edin. Evet. Mesela insan musiki'den zevk alır, estetikten zevk alır, güzellikten zevk alır, efendim güzel nimetlerden, yeme içme hepsi dahil buna zevk alır. İşte bunları böyle helal dairesinde, meşru çerçevede, içine mümkün olduğu kadar pislik, kötülük efendim karışmamış, başkalarına herhangi bir saldırganlık, herhangi bir haddi tecavüz karışmamış, daha böyle rafine, seçkin zevkler olursa bu zevklerimiz nasıl diyelim hani böyle cennete tencere kapağı gibi uyumlu hale geliriz. Arkadaşlar bunu da hatırlatmış olayım. 56. ayet-i kerimede burada tefsirde bir takdim tehir olmuş, yani satırlar ve ayetler karışmış benim baskımda. Benim okuduğum baskıda. O yüzden oradan değil de mealden devam edeyim. 56. ayet-i kerimede Hum ve ezvacuhum buyruluyor. 56. ayet-i kerimede kendileri ve zevceleri, eri yükler üzerine kurulmuşlardır. Evide koltuklar, divanlar, sedirler. Arkadaşlar bu bazılarımız böyle koltuklara oturmazdı bizim gençlik yıllarımızda. Böyle işte koltuk olan bir evde bile gittiğin zaman yere oturanlar vardı. Arkadaşlar bu aşırılık biliyor musunuz bir mizaçtır. Yani mizaç kelimesini belki burada doğru kullanmıyorum ama siz daha doğrusu bulup yerleştirin oraya. Yani aşırılık bir karakterdir. Arkadaşlar bu insanlar mesela dini yaşarken de aşırıya giderler. Eğer dindar olmasalar da dünya ehli olsalardı orada da aşırıya gideceklerdi ve hep uçlarda dolaşırlar. Şunu unutmayın, çok çok çok çok sevdiğim bir söz var, diyor ki şey haddini aştığında zıttına inkılap eder. Diyor mesela siz işte takvada aşırıya gittiğinizi, yani takvada ileriye gittiğinizi, yükseldiğinizi düşünürken aslında tam tersine gidebilirsiniz, tam tersine dönebilirsiniz. Çünkü bir şey haddini aştığında zıddına inkılap eder. Mesela gidip başkalarının evlerinde işte yemeyenler, hiçbir şey yemeyenler var böyle. Halbuki müslüman kardeşi aşağı yukarı gelirini biliyorsun, yani onun da haram yemediğini, haramlardan sakındığını biliyorsun değil mi? Evine gitmişsin işte şey buluyor ya, yeterince temiz bulunuyor ya, helal bulunuyor, yemiyor mesela. Güya bunu takva için yapıyor ama oradaki insanı da, ev sahibinde çok zor durumda bırakıyor. Böyle bir gün benim gençlik yıllarımda iyi hatırlıyorum bir hoca efendi şey demişti, sanırım fakültede bir hocamızdı. Yani bu insanlar dedi işte bu ayetleri okuyarak, birkaç yerde yine Kur'an-ı Kerim'de geçiyor, cennette de koltuklara oturmayacaklar mı dedi. Allah böyle koltuklara onları davet ettiği zaman, burada geçtiği gibi. Gölgeler [Müzik] altında, yani gölgelenmiş bir vaziyette koltuklara yerleşmiş, kurulmuşlardır onlar ve eşleri diyor Allah Teala. Ashabı cennetin o gün böyle çok zevkli bir meşgaleler içerisinde, nimetler içerisinde böyle eşleriyle beraber gölgelenmiş, yani hani koltukta oturuyorlar ama güneşin altında değiller, böyle çardaklarda veya artık nasılsa gölgeliklerde efendim koltuklara kurulmuş olduklarını söylüyor. Lehim mahiyette onun orada bir meyve var, meyveler var yani meyve cinsi ve lohum maide, on ne iddia ederlerse var yani ne istedilerse, ne bu ne akıllarına geldiyse, ne arzu ettilerse orada onlara vardır diyor ayet-i kerimede Rabbimiz. Şimdi arkadaşlar bu evi ikiyle Fatihe yer değiştirmiş ama ben size buradaki sırayla okuyayım. Fatihe meyve tabir buyurulması da mücerret zevkten ziyade semere-i mesaiye işaret eder efendim. Yani 55. ayet-i kerimede İnna ashabel cennetiliye ve Cennet Ashabı o gün bugün fişulin fakih'un buyuruyor ya Allah Teala arkasından. Yani meyvelendirilmiş bir meşgale içerisinde de onlar meyvelendirilmişlerdir, ödüllendirilmişlerdir demek istiyor. Fakat o ödülün meyve kelimesi ile geçmesi işte o meyve onların mesailerin neticeleri olduğunu gösterir diyor. Yukarıda konuşmuştuk, hatırlayın yani cennete sadece amelimizin neticesi olarak gitmeyiz ama amelsiz de gitmeyiz. Cenab-ı Hak bizim orayı hak edecek –yani hak edecek demeyelim, hak edecek kelimesi çok iddialı– oraya gitmemize vesile olacak bir işler yapmamızı istiyor. Yani tutulacak bir tarafımızın olmasını istiyor demiştik. İşte ayet-i kerimenin fakihum diye bitmesi sonunda efendim bu mücerret zev en ziyade semere-i mesai, yani bir meyve, yaptıklarının bir meyvesi, hayatlarının hayatlarındaki fedakarlıkların, çabaların bir meyvesi olduğunu gösterir diyor. Şimdi arkadaşlar burada nasıl ara vermeyeyim, nasıl şunu anlatmayayım, nasıl geçeyim burayı? Arkadaşlar bütün bizim bu dünyadaki dindarlığımız, acizane kanaatim yani bu eksiktir mutlaka benim kanaatim. Umarım yanlış değildir, yanlış olmasın da eksik olması bir kabahat değildir. Yani illaki insan kul sözü, illaki eksik olur, kulların açıklaması illaki eksik olur. Acizane kanaatim, bir insanın bu dünyadaki dindarlığı arkadaşlar ahirete ne kadar inandığını ile alakalıdır tamamen, onunla alakalıdır. Çünkü dindarlık deyince aklınıza ne geliyor? Dindarlık deyince aklınıza ne geliyor? İşte ibadete düşkünlük, haramlardan sakınma değil mi? Giyim kuşam, yeme içme, günlük hayatla ilgili konularda sınır, Allah'ın çizdiği sınırlara riayet etme, eline diline hakim olma değil mi? Gıybet etmeme, işte iftira etmemek, kimse hakkında kimsenin işine bulaşmama yani böyle rencide edecek şekilde müslümanları konuşmama. İnsanları, sadece müslümanları değil yani dindar bir insan mesela ticaret nasıl dır, dindar bir insanın, dindar bir insanın evliliği nasıldır, dindar bir insanın iş tutma biçimi nasıldır? İlla ticaret olması gerekmez mesela, dindar bir talebe nasıl olur? Mesela kopya çeker mi? İşte dindar bir araştırmacı nasıl olur? Mesela ihmal eder mi bir şeyleri? Atlar mı böyle çala kalem iş yapar mı değil mi? Dindar bir insan yani diyoruz şimdi bu dindarlık arkadaşlar, bilhassa da Allah'ın yani iş tutma biçimimizin dışında Allah'ın çizdiği sınırlara riayet etme anlamında yani yeme içme, giyim kuşam, zevku sefa, işte dünyadan kâm alma ile ilgili konularda arkadaşlar dindarlık insanın nefsinin sınır koyması demek. Yani çok kabaca söylüyorum, insanın nefsine sınır koymamak demek. Her aklına esenini yiyemezsin, her aklına esenini giyemezsin, her aklına esen her canının istediği yere gidemezsin değil mi? Her dilinin ucuna geleni konuşamazsın. Dindarlık bu demek arkadaşlar. Dindarlık kendini sınır koymak ve sadece engeller değil bir de ekstra yapman gerekenler var. Zekat vermen gerekir işte namaz kılman gerekir. Bir de yapman gerekenler var yani bir yapmaman gerekenler bir de yapman gerekenler. Şimdi bu dindarlık arkadaşlar nefse hakim olmak, nefsi tutma, nefsi böyle her istediği şekilde serbest bırakmama ile mümkün. Peki nasıl yapacak, hangi motivasyonla yapacak insan bunu? Arkadaşlar nefsimiz dört bir tarafımızdan binlerce, yüzlerce değil binlerce çağrıyla sürekli bir şekilde dünyaya sınırsız hazları yaşamaya, özgürlük işte tırnak içinde efendim özgürlüğe, böyle bireyselliğe, kendinden başkasını düşünmemeye böyle öyle şeyler söyleniyor ki arkadaşlar işte seni insanlar senin canını yakıyorsa uzaklaştır onları, insanlar seni şöyle yapıyorsa insan detoksu yap işte şu öyle yapıyorsa böyle yap. Yani sen değerlisin, sen önemlisin, senin rahatın, senin keyfin önemli. Bu nereye varıyor? Bu anlayış nereye varıyor? Arkadaşlar bir düşünün şimdi bütün dünya seni böyle işte hatta bazen bilim bile yani sosyal bilimler bile seni böyle sınırsızca kendini sadece kendini düşünerek yaşamaya davet ederken dindarlık seni hoşgörü olmaya, affedici olmaya, hataları örtmeye değil mi? Yani arkadaşlar Peygamber efendimize soruyorlar bir gün Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem diyor ki: Kölelerinizi, yanınızda çalıştırdığınız işçilerinizi bir hata yaptıkları zaman affedin diyor. Çok seviyorum bu hadis-i şerifi. Bugün ahmaklık veya enayilik gibi görülen bir durumu tam olarak bana açıklıyor bu hadis-i. Peygamber efendimiz böyle deyince dinleyenlerden biri diyor ki: Kaç kere günde, kaç kere affedeceğiz ya Resulallah diyor yani buna da bir sınır koyalım yani bir insanı kaç kere affedebiliriz ki? Adam sorusunu birkaç kez tekrarlayınca efendimiz aslında duymazlıktan geliyor, sevmediği yani cevap vermek istemediği soruları böyle duymazlıktan gelirmiş. Fakat adam ısrar ediyor. Bunun üzerine efendimiz sabr ne merreten filli yemin ediyor. Günde 70 kere diyor. Günde 70 kere yanında çalıştırdığın kişiye affedeceksin. Tabii 70 tane hatta kimse yapmaz günde ama efendimiz affa sınır konulmasından hoşlanmadığı için, affa bir çizgi çekilmesinden hoşlanmadığı için neden arkadaşlar? O da bizim lehimize bakın. Çünkü sen affettiğin, affettikçe affedileceksin, kusurları örttükçe senin kusurların örtülecek. Yani bunlar hep aslında bizim menfaatimiz için. Neyse, konu aslında konudan çok uzaklaştık şimdi. İşte bütün bunları yapabilmek için motivasyon arkadaşlar ahiret inancıdır, benim acizane kanaatim bu. Yani bugün dinden uzaklaşmanın çeşitli varyantlarını görüyoruz. Ya hepimiz yakın çevremizde ve etrafımızda, sosyal mesafedeki insanlarda yani gözlemleyebildiğimiz insanlarda illa dinsiz olması gerekmiyor, illa terk etmesi gerekmiyor bir şeyi ama bir bakın yani giderek artan bir dinden uzaklaşma, bir dünyevileşme, sekülerleşme gözlemliyoruz. Tabii biz yani bu toplumun dışında değiliz. Muhtemelen bu bizde de var ama insan kendisini ben yani dinden uzaklaşıyorum der mi? Değil mi? Demiyor hiç kimse zaten dilden hani aleni bir şekilde uzaklaşan bile diyor ki: Hayır, ben uzaklaşmıyorum diyor. Ben aynı insanım, ben aynı şekilde dinarım diyor. Ya aynı şekilde din dersem bunu niye terk ediyorsun? Madem öyle değil mi? Hani yapıyordun bir şeyi, şimdi niye yapmıyorsun namazı? Niye bıraktın işte tesettürü? Niye bıraktın aynı şekilde dindarsan? Madem değil mi? Bir şeyler değişmiş ki hayatında da bunun yani düşüncelerinde, fikirlerinde bir şeyler değişmiş olmalı ki hayatında da bunun sonuçları ortaya çıkıyor. İşte fakih, yani meyveleri o düşüncelerin, o inançların dönüşmesinin semerelerini görüyoruz hayatında işte. Arkadaşlar ben bu ahirete, cennete, Allah'ın rızasına, Resulullah'ın havz-ı kevserinin başında buluşmaya yani bu dualarda söylenen cümleler var ya bunlara böyle kesinlikle inanmadıkça arkadaşlar ve bu inancı da çok sık hatırlamadıkça kendimize dindarhane bir hayat, hele böyle bir ortamda yani her gün binlerce nefse çağrının yapıldığı ortamlarda dindarlığını sürdürülmesi mümkün olmadığını düşünüyorum. Peki gerçekçi olalım. Bütün insanlara baktığımızda şöyle arkadaşlar bütün insanlara yani baktığımızda insanlar ahiret inancıyla bu kadar motive olabilirler mi? Yani her insan ahirete bu kadar kuvvetli inanabilir mi? Doğrusunu isterseniz zaten insanların çoğunun hani Yusuf suresinde söylediği üzere Rabbiniz ben de hani bunu böyle söylemek cesaret ister. O yüzden bakın kendi hükmetmiyorum. Yusuf suresinde Rabbimiz: Sen ne kadar istersen iste insanların çoğunluğu ihanetmeyecektir, iman edenlerin çoğunluğu da şirk koşmadan iman etmeyecektir buyuruyor iki ayet-i kerimede. Evet. Peki ahiret motive etmiyorsa bir insanı yeterince işte o zaman dindeki hukukideler devreye giriyor, hukuki yaptırımlar devreye giriyor. İşte gelir, zekat memuru senin mallarını tespit eder ve der ki: Şu kadar zekat vereceksin der. Aynen vergi gibi senden yani İslami uygulamayı söylüyorum kesilir işlenebileyim. Bazı haramların aleni bir şekilde yapması yasaklanır işte alevi bir şekilde hiç geçemezsin, aleni bir şekilde zina edemezsin. Yaptırımları, eyideleri vardır yani hukuk devreye girer. Hukuktaki insanı dindar yapar mı? Hukuki, hukuki kurallar insanın dindar yapmaz. Yani insan o kurallara uyduğu için dindar olmaz, mecbur kaldığı için uyar. Çünkü bu toplumda yaşamak için o kurallara uymak zorundadır. Peki o zaman bu insanı yani ne işe yarıyor bu hukuki kurallar? İnsanı dindar yapmayacaksa acizane kanaatim yine arkadaşlar bu konuda hukuk bize yani dünya tarihine baktığımızda böyle söylüyor araştırmacılar. Ben bir bilim insanı değilim biliyorsunuz her zaman söylüyorum sadece işte yapılan çalışmaları olabildiğince takip edip aktarmaya çalışan bir vaizeyim sadece. Siz daha detaylısına mutlaka lütfen bakın. Suç ve ceza tarihini araştıranlar cezaların, kanuni cezaların insanları suçtan vazgeçirmediğini söylüyor. Ben de aynı kanaatteyim. Öyle olsaydı değil mi idam cezası var işte bazı ülkelerde o suçların hiç işlenmemesi gerekirdi. Gerçi Kur'an-ı Kerim'de hayatı korumak için kısas emredildiğini söylüyor Rabbimiz efendim siz hani orada öngörülen o cezayı uygulamadığınızda öldürme oranları, cinayet ve katil oranları büyük bir hızla yükseliyor ama kısas cezası bile olsa yani sıfırlanmıyor cinayet bir toplumda sıfırlanmıyor. Peki ne için var o zaman cezalar? Yine tekrar ediyorum acizane kanaatim bir tabii ki suçların minimize etmek için yani suçun toplumda hakim unsur haline gelmemesi için ama benim kanaatim en önemlisi arkadaşlar normalleşmemesi için yani o davranışın bir kabahat olarak görülmeye devam etmesi için her şeyden önce yani kanunlarda suçun tanımlanması o toplumda o davranışın bir kabahat, bir kusur, topluma karşı işlenmiş bir özür, bir ayıp olarak görülmesini sağlıyor ki bu bence yani zina suç değildir dediğiniz zaman değil mi? Yani iki insanın işte ilişkisinin illa nikaha mı dayanması gerekir? Bizimkisi seviyeli birliktelik diyor ya bakın ne oluyor? Zina suç olmaktan çıktığında o ilişki yani nikahsız ilişki toplumda artık yadırganmamaya başlıyor giderek. Yani tabii benim söylediğim kadar basit değil bu uzun süreçlerde olan dönüşümler fakat tehlikeli dönüşümler. Diğer konulardaki benzerlerini sizde zaten biliyorsunuz. Erâik lafzına gelince yani koltuklar, eri yükler eri yük acelede yani gelin odasında döşenen süslü koltuktur. Yani böyle süslü hem de koltuklarda böyle gelin odalarında süslenen koltuklar gibi süslü, ihtişamlı mobilyaları olacak cennette arkadaşlar olacakmış, öyle söylüyor Rabbimiz. Efendim zaten biliyoruz değil mi? Yani ipekler, altınlar, takılar bunlardan da bahsediyor. Kalbimiz bunların hepsinin yalnız kelam alimleri büyük çoğunluğu böyle söylerler, müfessirler de böyle söyler büyük çoğunluğu. Bunların cennetin yani cennet nimetlerini ve cehennem azaplarının bu şekilde anlatılması bizim onları kavrayabilmemiz içindir yoksa birebir dünyadaki gibi olmayacak orası bambaşka bir boyuttur. Fakat Allah Teala biz kavrayabilelim diye onu dünyadaki benzerleri ile bize anlatıyor derler. Ve lafım mahiyette onun ve onların iddia ettikleri, istedikleri her şey var. Ne istiyorsunuz arkadaşlar? Cennet ile ilgili hayalinizdedir bakın. Cennet ile ilgili hayalleriniz olmalı. Mesela benim bir tanesini söyleyeyim size. Ben ralli'ye katılmak istiyorum arkadaşlar. Bunu bir yerde söylemiştim de ya sizi dünyadayken katılım falan dediler fakat hala bir şey çıkmadı arkadaşlar. Dolayısıyla böyle hayalleriniz neler yani cennetin sınırsız olduğunu düşünün hani. Tabii benim ralli de çok komik kalıyor yani o sınırsız tabii ki arkadaşlar. Bir tek onu istemiyorum değil mi? Öyle düşünmüyorsun hakkımda yani bazı meclislerde bulunmak istiyorum efendim. Her şeyin her şeyin künhünü öğrenmek istiyorum arkadaşlar yani nasıl olduğu, nasıl bitti, sebep sonuç ilişkilerine yani ne oldu da ne nasıl oluyor, neyin sonucu neydi böyle şey gibi. Hani çok gizemli, çok zor çözülen bir polisiye, bir cinayet davasını çözer gibi böyle ilmek ilmek, adım adım bütün o evrenin işleyişini mesela öğrenmek istiyorum efendim. Ne bileyim daha bizim hayal edemediklerimiz de var. Çünkü bizim hayallerimiz de arkadaşlar yaşadığımız imkanlarla sınırlı değil mi? İşte o cennette bazıları küçümsüyor ya böyle cennet nimetlerini şey diyor işte yani yeme içme, giyim kuşam falan ama adamın da hayali o kadarsa arkadaşlar o kadarsa hayali ve o hayale tutunarak bütün hayatı boyunca haramlardan uzak kalmış, zinadan ne bileyim yani başkasının hakkını yemekten, dilini tutmuş hayatı boyunca değil mi? Cennete gittiğinde onun da hayali hurilerse verilsin yani ona oraya çok karışmamak gerektiğini düşünüyorum. 7'de 10 ve levhium davayı kazandılar. Çünkü iddia kelimesinden kelimesi ile aynı kökten yani arkadaşlar onlar dünyadaki o hak yolda olma iddialarını, doğruluk iddialarını kazandılar. Bütün iddia ettikleri yani böyle olacak. Ben bunun için bunu terk ediyorum Allah'ın rızası için ne bileyim şunun için ne demişlerse işte o cennet ehli ne için vazgeçmişlerse o haramlardan, kendilerini ne için tutmuşlar, ne için o dindarlığı gerçekleştirebilmişlerse onlar onlara verilecek. Selamun kavlen min Rabbi Rahim. Efendim 58. ayet bir selam Rahim bir Rabb'ten kelam diyor. Rahim bir Rabb'ten söz olarak onlara selam verilecek. 58. ayette selam var, avlen min Rabbin Rahim. Rahim olan yani sonunda müminleri rahmetiyle murada erdiren ve şeriki naziri olmayan bir Rabb'ten doğrudan doğru söylenme bir selam yani arada bir melek değil. Melekler tarafından verilen selamlardan da bahsediliyor Kur'an-ı Kerim'de cennette, cennete girerken melekler onları kapıda selamla karşılayacaklar ama burada selam kabullenmiyor Rabbi Rahim. Arada hiçbir aracı olmadan efendim doğrudan doğruya Rabbin verdiği selam var onlara. Ama hangi Rabb? Rahim. Burada Rahim isminin vurgulanması arkadaşlar çok anlamlıdır. Çünkü Rahim ismi çok özet olarak ifade edeyim az önce yukarıda da söyledim efendim besmele tefsirinde Elmalılı çok geniş bir şekilde açıklıyor. Kısaca söylüyorum Rahim ismi, Rahman ismi şerifi ile bize yaratılışta hiç karşılıksız, hiçbir ödeme yapmaksızın verilen yaratılıştan verilen o hazır olduğumuz nimetleri yani bu hayat, hayatı sürdürmek için gereken imkanlar, akıl, zeka, ruh, kalp, eğitim aklınıza ne geliyorsa yani bizim hani bir çaba sarf etmeksizin hazır bulduğumuz bütün o nimetleri Allah'ın istediği şekilde, onun rızasına uygun bir şekilde kullananlara yapılacak ekstra merhamet demektir. Rahim, Rahman peşin peşin hak edene de etmeyene de Rahman tecelli eder herkese. Rahim ise o peşin verilen merhametin neyi varsa ne içeriyorsa o merhamet onları doğru kullananlara ekstra bir merhametle merhamet etme demek yani Rahim bir karşılık, bir yapılan bir güzelliğe karşılık ikinci bir lütuf demek, lütuflar demek. İşte Selamun Rabbi Rahim daha cennetliklere Rahim olan Rablerinden doğrudan doğru söylenmiş, onlara söylenmiş bir selam var dendiğinde o Rahim yani o cennetliklerin o cennete böyle sırf hani Haşa Cenab-ı şunlar şunlar cennete dediği için değil o kendilerine verilen baştaki Rahman ismi şerifiyle kendilerine verilen o peşin merhameti hak yolda kullanarak ulaştıklarına bir telmih de var burada. Bir hadis-i şerifte Hz. Peygamber SAV demiştir ki ehli cennetleri içinde zevk yap olurlarken yani herkes derecesine göre nimetlendirilmiş böyle zevku safa içindeyken kendilerine bir nur parıldar, başlarını kaldırır bakarlar ki fevklerinden, üstlerinden Rab kendilerini şeref-i diyarıyla müşerref kılmış yani tecelli etmiş Cenab-ı Hak. İşte görülecek mi görülmeyecek mi tartışması cennette görüleceğini düşünüyoruz ayet-i kerimelerde o doğrultuda o yönde. Görülmeyecek, sen göremeyeceksin ifadesi ise dünya hayatı içerisindedir. Esselamu aleyküm ya ehlen idarıyla müşerref kılmış onların kendi yüzünü göstermiş. Tabii o yüz nasıl bir yüz? Cenab-ı Hakk'ın şekli var mı? Oralarda tamamen bizim şu andaki kavrayışımızın dışında arkadaşlar. Hiç orayı konuşmuyoruz, düşünmüyoruz, üzerine fikir beyan etmiyoruz. Çünkü orayı bizim kavramamız imkansız bu boyuttayken ve Cenab-ı Hak onlara tecelli etmiş. Esselamu aleyküm ya ehlen, size ey cennet ehli diyor. İşte Selamun kavlen min Rabbi Rahim, kavli ilahi budur. Bunun üzerine onlara nazar buyurur, onlar da ona nazar ederler ve nazar ettikleri müddetçe yani Cenab-ı gördükleri müddetçe tecellisini diğer nimetlerden hiçbir şeye iltifat etmezler. Yani bütün cennet ben onu öyle anlıyorum arkadaşlar gözlerinde yok olur. Cennetteki en büyük nimettir, cennetliklerin ulaştığı en büyük nimettir. Ta ihtişap buyuruncaya kadar yani tecellisini perdenin arkasına çekinceye kadar ki o vakitte üzerlerinde ve diyarlarında nur ve bereketi baki kalır. Yani çünkü bir kere tecelli edince Cenab-ı [Müzik] dünyadayken mesela Fetih suresinin son ayet-i kerimesinde söylendiği üzere secde izi bile yüzünde bellidir insanların nerede kalmış ki ehline bir sürprize tamamlıyoruz derse nerede kalmış ki cennet ehline Cenab-ı Hak tecelli etsin de onlar o şeyi siz söyleyin o tecellinin eserini yüzlerinde taşımasınlar. Sonra arkadaşlar arkasından işte beni en çok bu Yasin suresinde titreten yere geldik. Bunu müsaade ederseniz tekrar yerine yerleştirmeye çalışayım. Akşam çok olaylı bir ders yapıyoruz. 59. ayet-i kerime gerçekten arkadaşlar bu ayet-i kerimeyi nasıl anlatırım size bilmiyorum böyle o anı çok genç yaşlarımdan itibaren ama hani ne kadar tesir etti bilmiyorum. Tabii hayatımıza her Yasin okuyuşumda bu cümlede yani bu 59. ayet-i kerimede söylenen cümleyi sanki o duyanların içindeymişim gibi o günkü dehşeti yaşamam imkansız ama böyle hep hissederim arkadaşlar. Herkesin bir yeri etkiler mutlaka farklı farklıdır herkesin nasibi. Yasin suresini mesela mukabilme elbette o da çok müthiş fakat beni bu ifade arkadaşlar benden alıyor. Ne diyor Cenab-ı Hak: Bugün siz bir kenara çekilin, siz ayrılın bakalım. Eyyühel mucize, ey günahkarlar, ey mücrimler, kafirler dese bizi ilgilendirmiyor etmez. Münafıklar dese işte ne bileyim başka şeyler söyleseydi yani iman edenlerin dışında beni hani beni ilgilendirmiyor derdim. Kafirleri ilgilendiriyor, ben müminim derdim şahsen fakat mücrim yani suç işlemiş olanlar, Allah'a karşı suç işlemiş olanlar hangimiz işlemedik ki arkadaşlar? Bu şuna benziyor nasıl diyeyim yani mesela bir işyerinde birisi kasadan çalmıştır işte bilinmiyordur kim olduğu işte herkesi patron uyduruyorum şu anda bunu faraza herkes der ki arkadaşlar kimse töhmet altında kalmasın kim bu işe bulaştıysa şöyle bir kenara çekilsin dediğini düşünün ve o anda yani herkesin nasıl hissettiğini düşünün. Ne bileyim bir sınıfta kopya olayı olmuştur, kimin yaptığı tespit edilememiştir. Gerçi burada öyle bir şey söz konusu değil, tespit edilememe söz konusu değil veyahut da mesela efendim şey hoca biliyordur da hani kendisi gelsin itiraf etsin istiyordur işte kopya çekenler arkadaşlar odama gelsin diyor mesela öğretmen yani böyle ey suçlular siz ayrılın dediğinde, şu tarafa ayrılın dendiğinde arkadaşlar böyle kaçmak göçmek de yok orada yani ben şöyle aralara saklanayım falan beni bulamazlar hani böyle bir şey

Adı Müslüman da bakalım ne kadarını benimsedi, yani hiç. Onu sorma ihtiyacı duymuyoruz. Zannediyoruz ki böyle din de hani biyolojik özellikler gibi genetik olarak geçiyor, zannediyoruz. İşte o ahitte odur, yani. Hem karlı bela'daki ahittir. Araf suresinde geçmişti. O da hem de her bir bireyin daha daha sonra hayatında bilinçli bir şekilde müslüman olmayı kabul ettiğinde yaptığı ahittir, Cenab-ı Hakk'ın. Ondan sonra arkadaşlar, 62. ayeti kerimeye geçiyor; şeytanın yaptıklarını, işte şeytan hakkında. Ben sizinle bu şekilde sözleşmiştim, o şeytan size neler yaptı onu anlatıyor ve “abaleminkum cibillan kefira.” Efendim, yanlış bir yerden söylemeyelim. Böyleyken celalime karşı o içinizden birçok cibillikleri yoldan çıkardı, yoldan çıkardı da lale de düşürdü. “Minkum cibillan kefira,” sizden pek çok cibilliyetleri, pek çok soyları, pek çok sayıda insana yoldan çıkardı. Efendim, ya o vakit sizin akıllarınız yok muydu? “Cibilletleri şaşırttı” demesi, yani birçok cemaatlerin ahlaklarını bozdu diyor Elmalılı Hamdi Yazır buraya. Ve “nebillen kefira,” birçok cemaatlerin, birçok toplulukların ahlaklarını bozdu. Bu da manidardır. “Cibillen” kelimesine detaylı bir şekilde bakmak lazım. Cenab-ı Hak mesela, pek çoğunuzun demedi değil mi, pek çok insanın diyebilirdi. İnsanların çoğunun diyebilirdi. Hani neden burada bu kelimeyi kullandı? Bu kelimenin neyi kastediyor ve çağrışımları nelerdir, bunlara da bakmak da yarar var. Ama ayeti kerimenin söylemediği şeyi söyleyletmeden. Efendim, hadi cehennemül latif. İşte bu şeytanı, şeytana tapanlar, efendim, Allah'a verdiği sözü unutanlar ve şeytanın saptırdıkları, yani şeytanın saptırmakta muvaffak oldukları. Onun için Hicr suresine tekrar gönderme yaptık, hatırlayın onu. Şunun için söylüyorum arkadaşlar, şeytanın bizim üzerimizde bir otoritesi yoktur. Şeytan sadece davet eder, orada o açıklanıyor. Şeytan sadece davet eder, çağırır, insanda ona uyar. Yoksa hani şeytan saptırdı, şeytan yoldan çıkardı ifadelerini, biz suçu kişinin şahsına izafe etmemek için, şu suçu kendisiyle özdeşleştirmesin diye bu ifadeyi kullanıyoruz. Yoksa şeytanın insan üzerinde bir otoritesi yoktur arkadaşlar. Onun da hatırlayalım. Haydi cehennem, bu adam işte. Böyleleri arkadaşlar için siz var olunmuş cehennem. İşte budur diyor Allah Teala. “Onlara ıslahu Aliyev ve bir makundüm tekfurun.” Efendim, Elmalılı'nın mealini okuyalım, yanlış yapmayalım. Bu işte o cehennem ki vaad olunur, dururdunuz, yüzleşiyorlar cehennemle. Size vaat ettiğimiz cehennem işte bu. Bugün yaslanın ona, bakalım küfür ettiğiniz için “ıslahı yeme,” bugün ona yaslanın, bir makun tüm tek fırın. Bir burada sebebiyedir. Bakın yukarıda Ashab-ı cennetin amellerinin neticesi olarak cennete gittiklerine telmih vardı, burada da yine cehenneme gidenlerin kendi küfürleri sebebiyle. Yani Cenab-ı hiç kimseyi haksız yere cennete koymayacağı gibi, haksız yere de cehenneme koymayacaktır. Küfür etmenizin, küfür etmenin sebebi ile küfür ettiğiniz için. Burada da tabii bu küfrün, arkadaşlar, Cenab-ı Hakk'ı inkar, peygamberlerini inkar, dirilişi inkar olduğunu bilelim. Yani iman esaslarını inkardır. Bu böyle insanları sudan sebeplerle cehenneme göndermeye de bu ayetleri de böyle efendim kapsamını genişleterek müminleri de içine alacak şekilde yapmaya gerek yok. Sadece şubem tazeleme. İşte bu ayeti kerime Nur suresinde ya ve “teşhir aleyhim elsine Tohum ve el-ihim ve arzuluhum bir makine,” 24. ayeti kerimesinde buyurulan, buyrulduğu gün bugündür. Ne günmüş? Bu arkadaşlar, bugün sizin ağızlarınızı mühürleriz, bize elleri söyler, ayakları şehadet eder, neler kesti diyor. Yani dünyadayken neler kazandıklarını, buradaki kazancı ticari kazanç diye düşünmeyin. Bütün ameller, bütün davranışlar. Yani bu eller, bu ayaklar nereye yürüdü? Neyi tuttu? Ne iş tuttu? Ne yaptı? Bu elleri ve ayakları söyleyecek, onların dillerini o gün mühürleyeceğiz diyor ayeti kerime. Nur suresi 24’te de benzer bir şekilde geçiyor bu ifade. “Ve levneşrahu latamesna,” eğer dilesek, hem dilesek gözlerini üzerinden silme kölede verirdik de yola dökülürlerdi. Fakat nereden görecekler diyor. Efendim şimdi buraya. “Ve lev neşrahu” ile ahirete ait zannedilmiş ise de dünyaya ait bir tehdit olarak manyağın nuruyla sayheden Vahide kavli'ne matuf olması manası itibariyle daha muvaffaktır. Şimdi yukarıda beri ahiret anlatıldı. Fakat “ve levne biz isteseydik, dileseydik gözlerini silme kör ediverirdik onların de yola dökülürlerde fakat nereden görecekler.” Yani göremeyecekleri bir şekilde, şaşkın bir şekilde yollara dökülürlerde, kör bir şekilde nereye gideceklerini bilmez bir şekilde diyor bunu. Yukarıdan beri konu ahiretten bahsedildiği için diyor merhum Elmalılı. Bu da ahirete ait zannedilmiş ise de dünyaya ait bir tehdit olarak manyan ruhuna illa sayheten Vahide. Onlar başka bir şey beklemiyorlar, sadece tek bir sayfayı bekliyorlar, tek bir haykırışı bekliyorlar. “Kavlif” olması manası itibariyle daha muvaffaktır. Yani ahirette öyle olacağı gibi biz de dilersek şimdi o nankörlüğü yapan. Allah dileseydi ittiham ederdi o fakirleri hatırlayın konunun başını arkadaşlar. Fakir fukarayı yedirin denildiğinde Allah'ın doyurmadığını biz mi doyuracağız? Allah dileseydi onları doyururdu diyen kafirlerin gözlerine büsbütün siler, kör ediverirdik diyor. Feste bak bu sırat ve onlar yollara dökülürler de, yani yola gelmekte yarış ederlerdi. Çünkü her küfür edenin gözü körle dil vermiş olsaydı bu bir ilçe olur, hepsi imana gelirdi diyor. Fakat o kafirler nereden görecekler? Burada ipsar basireti kalp ile tefsir edilmiştir. Yani o kadar âyât-ı ilahıyeyi görmeyen o basiretsiz kafirler bunu böyle yapabileceğimizi idrak etmezler diyor. Efendim, ayeti kerime, bir ayeti kerime kaldı arkadaşlar bölümün bitmesi için. O da çünkü konunun devamı diyor ki Rabbimiz. “Ve levne sahne Ala Mekane diyeyim ve mesela daha oğlumu bu yiyen velayeti yine dileseydik daha da dileseydik kendilerini oldukları yerde meshedi verirdik de ne ileri gidebilirlerdi ne de dönebilirlerdi.” Mesh etmek arkadaşlar, tam kuvvetleri çağında onları mesh ediverirdik, yani kılıklarını değiştirir, oldukları yerde donduruverirdik. Bu tam benim annemin, rahmetli annemin söylediği gibi, hani böyle bazen küfür sözleri veya çok isyankar ifadeler kullananlar için derdi ki, Allah şunu niye taşıdı vermiyor derdi. İşte mesela Kur'an-ı Kerim'de işte Bakara suresinde ve yine sanıyorum Araf mı başka surelerde de bir yerde daha geçiyor. Efendim maymuna dönüştürülen insanlardan bahsedilirken de bu ifade kullanılıyor. Yani biz dileseydik onları tam böyle kuvvetleri çağında ala mekân, böyle her şeye güç yetiriyorken böyle tam oturaklı oldukları bir dönemde mezhedü verirdik, yani başka bir şeye dönüştürü verirdik onları, kılıklarını değiştirir, oldukları yerde dondururduk. “Famestat daha olmadı ne gidebilirler ne de dönebilirler,” yani ne ileri gidebilirlerdi ne geriye dönebilirlerdi. Şu halde böyle irade buyurulmuyorsa yapılamayacağından değil, Allah bunu yapamayacağından değil, cezaları ahirette verileceği içindir diyor Elmalılı merhum. Efendim, bu bölümü de bu şekilde tamamlamış oluyoruz arkadaşlar. 68. ayet-i kerimeye geldik. Efendim, sadece Elmalılı burayı da hızlıca geçmiş sanıyorum. İki derse evvelallah bu Yasin suresinde okumayı tamamlamış oluruz. Daha detaylı tefsirlerden sizler okuyabilirsiniz. Efendim, geceniz hayır olsun. Pek çok aksilik oldu yayın sırasında. Kusura bakmayın. Efendim, Cenab-ı Hak daha güzel çalışmalara hepimizin muvaffak etsin. Allah'a emanet olun.