📱

Get Our Mobile App

Take your business learning on the go!

Download on the App StoreGet it on Google Play

ZİHNİMDEKİ FISILTI 2.BÖLÜM & SESLİ KİTAP

Kitap Sesi3:12:05

Transcription

abone ol bu Selamünaleyküm dostlar, zihnindeki fısıltı isimlik. Elimizin 2. bölüme dinlemektesiniz. Eğer bundan önceki bölümleri dinlemediyseniz, o bölümleri dinleyip tekrar bu videoya geçebilirsiniz. İyi sabahlar. Ettiğim bir geceyi geride bırakmıştım. Banyoda rutin işlerimi halledince, nar çiçeği gömlek ve siyah tabaca pantolonu giydim. Saçlarımı balıksırtı yaptığımda kendimi dolan işim bitmişti. Tatillerde farklı işlerde çalışmıştım; onların içinde kuaförde çalışmış olmam iyi bir şeydi, o yüzden saçlarımı yapmasını biliyorum. Tüm hazırlığın bitince çıkıyordum ki, yatağın üzerindeki telefonumu gördüm. Parmak uçlarımda sanki bir saatli bomba dokunuyormuşum gibi usulca dokundum, elime alıp mesajı açtığımda bildiğim tüm küfürleri etmeye başladım. Oradadaydı işte. Tüm gece bir karabasan gibi uykularıma çeken fotoğraf oradaydı hala. Bunun a**** bir şaka olduğunu düşünen beynim, okula gidince gördükten sonra bunun son bulacağını bana söylüyordu. Telefonumu Cemile koymaktan korktuğum için çantama koydum. Oda ne sıkıntısı var. Gitmek için birkaç adım atmıştım ki, duyduğum seslerle yanımda kaldım. "Yeter artık, serpip bir yere gitmiyorsun," diye konuşan bunun sesi kızgın geliyordu. "Beni anlamıyorsun Tuncay, onun bana ihtiyacı var, bizim de sana ihtiyacımız var. Beni, en önemlisi kızımızı ihmal ettin. Ne zaman farkına varacaksın? Son zamanlarda tek düşündüğü Nazal, babam," yüksek sesle tüm evi dolduracak şekilde. Var mıydı tıbbi şimdi anlaşıldı. Annemin arkadaşına gitmeyi istiyordu, Azar Teyze. Son günlerde fazlasıyla dikkatimi çekiyordu. Tamam, hasta olabilir, yüzünde yaralar da olabilir, ama hiç görmediğim bir işin ne kadar üzücü olabilirdiki Özellikle o kişi annemin sevgisini benden çalıyorsa, üzüntüm tartışılır. Daha fazla onları dinlemenin yersiz olacağını düşündüğüm için adımlarımı mutfağa yönelttim. İçeri girdiğimde, beni görmeleriyle ikisi de susmuştu. Onları dinlediğimi anlamamış mıydılar, veyahut gülümseyip "Günaydın," demiştim. Babam bana aynı şekilde karşılık verip saçlarımı öptü. "Günaydın meleğim. Hadi kahvaltını et," annemin yanağından öperek yerime oturdum. Beni öpemezsin, alışmıştım artık. Çocukken ondan çok fazla beklentim olurdu, fakat zamanla bunların hepsinin boş bir hayal olduğunu anladım. Annem fazlasıyla kuralcı ve sert biriydi. Beni sevdiğini şüphem yok, ama sevgisini göstermeyi pek tercih etmiyordu. Genellikle annelerin sevgisini yansıtmadığını duymuştum ve statü farklıydı. Ben ne zaman düşünsem, hiç "anne" demedim, biliyordum. "Anne" desen bile yaralarını saracak bir anneye sahip olmadığını düşüneceğini, kalkmasında bileceğini diyeceğini. O yüzden ben hiç "anne" demedim. Babam sesini duyunca hep gelirdi, düştüğüm yerden beni kaldırır, yaralarımı öptükten sonra, "Geçti meleğim," derdi. Bu böyleydi. Babam benim her şeyimdi. Annem fazla kızgın olduğu için kahvaltı etmeden odasına gidince, babamla ikimiz kaldık. Çayından bir yudum alırken, beni izlediğini fark ettim. "Sorun mu baba?" Nedense bana bakarken endişeli görünüyordu. Çayını masaya koyup dudaklarını peçeteyle sildi. "Sanırım artık yemeyeceğim ya da işte taşmıştı. Dün gece pek uyumadım sanırım. Gözlerin kızarmış," dediğinde tebessüm etmek için kendimi zorladım. Telefonumda bir arkadaşımın ölüm resmi var, yemeyeceğim için küçük bir yalan uydurdum. O uyku sorunu biliyorsun aslında bir olan değildi; uyku ilaçlarımı almayınca uyuyamıyordum. O gözleri nedense bu sefer şüpheyle beni incelemeye başladı. "Zeynep, ilaçlarını kullanmıyor musun?" Neden bu kadar panik yaptığını anlamamıştım ve sadece, "Uykuyla acaba ama," dedim. Onları kullanınca tüm gün beni sersemletiyordu. Nasıl desem, bir konu üzerinde yoğunlaşamıyordum, bu doğruydu. Bana iyi gelse de, o ilaçlar yüzünden kafam yerinde olmuyordu. Bu onu rahatsız etmiş gibi derin bir nefes aldı. "Peki uyku ilaçlarını almayınca nasıl hissediyorsun? Neden bu konunun üstüne bu kadar düştüğünü anlamıyorum." Masadaki incir reçelini önüme çektim ve küçük bir parça ekmeğe sürüp yemeye başladım. O lokmayı bitirdiğinde, babamın cevap bekleyen bakışları ile çekim yapmıştım. "Bilmiyorum, hissettiklerimi anlatabileceğimi sanmıyorum," diyorsun geçiştirdim de. Lütfen bu sırrını anlamıyordum, ama beni düşündüğü için böyle sorular sorduğunu biliyorum. Artık kahvaltı yapacak keyfim kalmadığı için sandalyeden geriye yaslandım. "Çok küçük uyku ilaçlarımı olmadan çok kötü hissediyorum," kendimle alay edercesine güldüm ve işaret parmağımdaki kesiklere vurdum. "Sanki burada bir şey var, zihnimde rahatsız edici bir şeyler var gibi; özellikle öfkelendiğimde ya da aşırı korktuğumda tuhaf sesler duyuyorum. Kelimelere dökemeyeceğim sesler. Sonra bütün bunların uykusuzluktan kaynaklandığı gerçeğini fark ediyorum ve kendimi sakinleştirince sesler kesiliyor. Sanırım psikolojik bir şey," dedim. Onu silkerek bunun gözlerinde gördüğüm kaygı duygusunun nedeni bilemedim. Yoksa onu üzmüş müydüm? Çok uzun süre uyuyamayan insanlarda oluyormuş böyle şeyler. "İlaçlarını düzenli kullanacağına söz ver bana," demişti. Onunla aynı fikirde olması için rahatlamıştım. Ona kocaman gülümseyip başımı salladım. "Söz." Babamın verdiği tüm sözleri hep tutmuştum. Beni sersem etse de o ilaçları aksatmayacaktım. Ben bu hayatta babamı mutlu etmekten daha değerli bir şey yoktu benim için. Sonrasında okula geldikten sonra, öğretmenim hala gelmediğini görmek beni rahatlattı. Geç kaldığım için bugün ceza almak istemiyorum. İlk fırsatta onun sınıfına gitmek ve iyi olduğundan emin olmak istiyordum. Sınıftakiler bir tuhaftı; sanki bazıları kendi aralarında gizlice konuşuyor, bazısı da bir tarafa bakıyor, sanki ağlamış gibi, gözleri kızarmış, yüzlerinde endişe vardı. Bu durum kaşlarımı çattırdıysa da fazla üzerinde durmadım. Hızlı adımlarla sırama gidip Tolga'nın yanına oturdum. "Günaydın kıvırcık," diye Tolga'nın konuştuğumda gözlerini kocaman açmıştı; yüzündeki şaşkın ifadeyi saklama gereğinde bulunmadan bana bakıyordu. Bana bakınca panik yapmış gibiydi. "Her şey yolunda mı Tolga? İyi görünmüyorsun." Tolga sanki transtan çıkmış gibi başını iki yana salladı. "Hiçbir şey, şey değil." "Görünüşe göre senin için de öyle. Ne demek istediğini anlamıyorum," daha çok konuşmasını istiyordum. Kesinlikle yolunda gitmeyen bir şeyler vardı. Tolga sıkıntılı bir nefes verdi; gergin görünüyordu. Ne olmuş olabilirdi? Etrafını kolaçan etti ve daha sonra bana baktı. "Zeynep, iyi olduğuna emin misin? Yani, demek istediğim, her şey yolunda mı?" Afallamış sesine cevap bile veremedim. Benim ona sorduğum soruyu şimdi o bana soruyordu. Ellerimi saçlarımda dolaştırarak, "Tolga, zaten kafam gidip ne söylemek istiyorsan uzatmadan söyle," dedim. Gergin bir ifadeyle, "E, hiçbir zaman üstü kapalı sözleri anlayan biri olmadım," dedi. Beni başıyla onayladı. "Ben de onu diyorum, kafan kesinlikle yerinde değil. Kaç yıldır aynı okulda, hatta aynı sınıftayız. Ama bugüne kadar bir kere bile öğretmenler odasına önce sınıfa geldiğini görmedim. Bugün 12'de başardın. Bu da bir sorun olduğunu gösteriyor." Tolga'nın nefes bile almadan kurduğu cümleler kesin ve bozguna uğrattı beni. Bu kadar iyi tanıdığını bilmiyordum, ama bu kadar detaylı olduğunu da bilmiyordum. Öğretmenin sınıfa gelmesiyle ikimiz de sustuk. Tolga fotoğraftan bahsetmediği için sevinmiştim. Buluşacak gerçekten inanılmazdı. Sadece bir kere okula vaktinde gelmiştim. Bir şeyler sevmişti. Sıkıcı geçen bir edebiyat dersinden sonra, Tolga'nın ısrarı üzerine bahçeye çıktık. Beni bu kadar kolay bırakmayacağını farkındaydım. Şimdi ben bankalardan birinde oturuyordum. Tolga'yı bekliyorduk. Daha fazla susmak yerine, "Anlatsana," diyerek beni konuşmaya teşvik etti, ama ondan bir şey saklamanın doğru olmadığını bildiğimden telefonumu çıkardım, mesaj bölümüne girip mesajı açtım ve o fotoğrafı yeniden görmek beni tedirgin etmişti. Telefonumu uzattığımda, başta şaşırsa da sonra telefonu alıp baktı. Bir süre çatık kaşları altında telefona baktı, fakat hemen sonra ateşe dokunmuş gibi telefonumu bıraktı. Bunu bu ziyaretle konuşarak bana bakıyordu. Hızlıca yerimden kalktım ve yere düşen telefonu elime alıp baktım; hasar tespiti yapmıştım. Neyse ki kırılmamıştı. "Dikkat etsene ya, ben bu telefona ne kadar para verdim, haberin var mı senin?" diye cevapladım. Tolga bana "Sen ciddi misin?" bakışlar atıyordu. Daha sonra saçlarımdan geçirip sıkıntıyla çekiştirdi. "Başlatmadan, telefonunda İdil'in ölü fotoğrafı var ve senin tek düşündüğün şey o mu? Ölü fotoğrafı demişti, yani İdil gerçekten ölmüş müydü? O öldü mü?" diye kısık bir sesle konuştum. Tolga'nın yüzü gölgelendi. Başını olumlu anlamda sallayınca nefes alamadığımı hissettim. "Tüm okul bunu konuşuyor. Dün gece ailesi onun odasında öyle bulmuş. Birisi tarafından öldürülmüş. Polisler hala bulamamış." Sen bana doğru bir adım attı. "Sen de biliyorsun geçen sene Elif ve Suna, tıpkı İdil gibi evinde ölü bulunmuştu. Onların katili de hala bulunamadı. Bunu nasıl unutabilirim ki? Elif ve Suna'nın gizemli ölümü hala konuşuluyordu. Ben ne kadar yakın olmasak da onlar için gerçekten çok üzülmüştüm. Neden öldürüldükleri ve kimin öldürdüğü hala gizemini koruyordu. Tek duyduğum, tıpkı İdil gibi odalarında öldürmüşlerdi." Elini omzuma koydu. "Güç vermek isteriz ne sıkıntı Zeynep? Bu mesaj normal değil. Yani demek istediğim, bunu sana kim gönderdiyse katil olabilir. Pire evinde ölü bulunduğu katili hala dışarıda. İdil öldü." Bütün bu kelimeler benim için de cirit atıyordu. İdil ölmüştü ve onu öldüren kişi bana resmini atmıştı. Bütün bu olanlar şaka olamayacak kadar gerçekti. Kızların ölümüne yeni bir tane daha eklenmişti. Nasıl biri, olmadan birini öldürebilirdi? Şu anda hissettiğim sadece koca bir boşluktu. Belki kızları öldüren kişi ve bana resimleri atan kişi aynıydı. Belki de korkmam gerekiyordu. Yani, bildiğim kadarıyla peşinde bir katil olma fikri herkesi korkuturdu. Peki benim neden korkum kendime değil de etrafındaki insanlardaydı? Kim böyle bir şey yapar ki? "Aman Allah'ım, peşinde bir katil var, bu çok havalı!" Duydum ki sesi oraya baktım ve yine bu sinir bozucu sarışını gördüm; Bahar. Hemen arkamızda duruyordu ve gözlerini can içinde açıp kapatıyordu. a**** giydiği mini askılı elbisesinin eteklerini sıkmış, yüzündeki şaşkınlıkla bize bakıyordu. Ne yani bu kız bizi mi dinlemişti? Tolga da benim kızgın bakışlarımızı aldırmadan yanımıza geldi. "Neresi havalı? Bunun kuzenimin peşinden gidiyor belli olmayan bir var. Ve sen bunu havalı mı diyorsun?" Tolga'nın sesi bile buhar etkilenmiş olmalı ki, yüzündeki gülümsemeyle bana bakıyordu. Sanki kendisi bu oyunu bulmuştuk ve almak için babasını ikna etmek isteyen çocuklar gibi gözlerini kırıştırıyor, dudaklarını büzüyordu. "Bu kız ciddi mi? İnsanlar genellikle paralarıyla, ne bileyim, tarzlarıyla havalı olurlar. Ben size havalı kelimesinin sözlük anlamını bilmeyen biri olarak ilk kez biri bana havalı olduğumu söylüyordu. Sebebi ise peşindeki katil." "Sen bana bakma Zeynep, ben şimdi polise gidiyoruz." Tolga'yı başımla onayladım. Polise gitmek en doğrusu; kendi başıma kahramanlık yapmak gibi bir niyetim yoktu zaten. "Zeynep eşittir bela. Yani ben de geliyorum," diyen Bahar'a Tolga ile aynı anda "Hayır," dedik. Başımın yeterince sorunu vardı; bir de bu kızlar yaşamazdım. "Senin okuldan sonra bugün yabancı dil kursuna gitmen gerekmiyor mu? Yanılmıyorsam bugün sınav var," diyerek ondan kurtulmaya çalıştım. Bahar on yaşından beri yabancı dil kursuna gidiyordu. Bu arada annesi, küçükken geç kaldığını, o daha iyi kavrar diye onu kursa yazdırmıştı. Fakat sürekli sorun çıkartınca, Emel Teyze annemle konuşup beni de göndermesi için onu ikna etmişti. Sözde ikimiz aynı yerde olursak aramızdaki sorunlar halledilebilirdi. Ama 8 yıldır onunla kursa gitmeme rağmen aramız eskisinden daha da kötüydü. İşin iyi tarafı, Emel Teyze sayesinde İngilizceyi anadili gibi biliyordum. Artık benimle rekabet etmekten vazgeçmeyen Bahar da benim kadar iyi konuşuyordu. Artık bize öğretecekleri bir şey kalmamıştı, ama yine de can sıkıntısından gidiyordum. "Sanırım gitmeye bir son versem mi olacaktı, babamın verdiği paraları yazık olur." Ne yapmaya çalıştığını anlamış olacak ki güldü. "Öğretmenler bile gitmeye bırakmazlar. Sen de biliyorsun ki öğrenecek bir şey kalmadı. O yüzden artık gitmeyeceğim," dediğinde bir ayağım havada kaldı. Neden ben gitmeye son verdiğini düşündüğüm böyle demişti kız? Sanki şimdi okuyup bu kurtuluşum yoktu. "Bizimle gelmiyorsun ve bu konu tartışmaya kapalı," diyerek onu tersledim. Kesinlikle o gelmeyecekti. Sonrasında önünde durduğumuz karakola bakıyordum. Yeniden burada olmak beni tedirgin ediyordu. Buraya Kes Savaş tarafından ellerim kelepçeli getirilmiştim. Giderken bir daha buraya gelmeyeceğimi söylemiştim, fakat şimdi ne buradaydım. Savaş'ın burada görev yaptığını biliyorum. Yanımda, dün geceden sonra onu görmekten korkuyor ama daha önce varlığından bile haberim olmadı. Yanımıza onu yeniden görme fikriyle bile mutlu oluyordum. Burada durmak yerine, "Neden içeri giremiyoruz?" Barış'ın sesiyle içinde bulunduğum düşünceden çıkmak zorunda kalmıştım. Evet, Barış da gelmişti. Tolga ve ben ne kadar olmaz desek de bir şekilde ikna etmişti. Gerçi onun ikna kabiliyetini kendini nezarete attığında öğrenmiştim. Daha fazla oyalanmadan içeri girdik. Az önce geldiğimde ayrıntısıyla bakmamıştım ama şimdi duvarlarda ne kadar da çok tablo olduğunu yeni görüyorum; yeminler, polis amblemi, şehit olduklarını düşündüğüm polislerimizin fotoğrafları ve birçok diploma ve ödüller. Benim kolumdan çekiştirmesiyle duvarlara bakmaktan vazgeçtim. "Zeynep, önüne bak ve gidelim bir an önce buradan," Tolga'nın sesi gergin geliyordu. Burada olmaktan o da rahatsız olmuştu. Bir memuru durdurdu ve gerginlik kokan sesiyle konuştu. "Bakar mısınız? Bu konuda bize yardımcı olursanız çok sevinirim." Bu kibar çocuk, hani her gün yanımda yaratıcı küfürler etmekten çekinmeyen kuzenim mi? Tabii ki. "Nasıl yardımcı olabilirim size?" diye orta yaşlarda olan amca ona cevap vermişti. Kuzenim bir adım öne çıkarak adama yaklaştı. "Biz Özel Korhan Koleji'nde işlenen cinayeti hangi memurun baktığını soracaktık." Cinayet ismi bile kanamadan duruyordu. Adam bir süre düşündü. Sonra hatırlamış gibi gülümsedi. "Yanılmıyorsam o davaya başkomiserim bakıyordu. Bir üst kata çıkınca sadece o da dedi, sonrasında biri onu çağırınca gitmişti." "Ne yani, bu başkomiserin adı, sanı yok mu? Nerede bulacağız bir canım?" dediğimde Bahar bana kanarcasına baktı. "Zeynep, sen adamın Eren ne dediğini dinledin mi? Odasını söylediğini farkındaysan," diye dudaklarını büzüp konuşan Bahara omuz silktim. Üst kata çıktıktan sonra sağdaki kapıyı çaldık. Cevap gelmeyince tekrar çaldık, ama cevap yoktu. Sanırım burada değil. Tolga da onayladı. "Aklın burada yok gibi. Siz içeri geçin, içinden birilerine sorup geliyorum," diye konuşan çocuğa başımı salladım. "Ben de seninle geliyorum. Burada beklemek istemiyorum," diye itiraz eden kıza göz devirirdim. Mümkünse gittiği yerden bir daha dönmesin de beni bu işkenceden kurtarsın. Tolga bana baktı. "Sen ne diyorsun?" derecesinde. En başında onaylamıştım zaten. Bahar ve ben ne kadar uzak, o kadar iyiydi. Onu da kız bellerine daha fazla dayanırmıyım bilmiyorum. Onlar geldiğimiz yoldan geri gidince, ben de burada beklemek yerine içeri girdim; kapıyı açık bırakmıştım. Yabancısı olduğum bir odada kapıyı kapatmak en doğrusuydu. İlk dikkatimi çeken kahverengi ahşap bir masaydı. Masanın önünde bir tane tekli siyah koltuk vardı; odanın can tarafında bir tane üçlü koltuk ve hemen karşısında bir koltuk daha vardı. Gerçekten çok büyük bir odaydı. Sol tarafa bakınca küçük bir dolap gördüm. Yakından bakınca bunun dosyalarla dolu olduğunu gördüm. Her renkte ince kalın dosyalar vardı. Muhtemelen birine bile okumaya çalışsam yıllarımı alırdı; i sayfasını bile anlayamam. Beyaz büyük bir pano dikkatimi çekince adımlarımı ona yönelttim. Panonun her yerinde resimler ve adres olduğunu düşündüğüm yazılar vardı; bazıları renkli iplerle birbirine bağlıydı. Bu fotoğraflarda raptiye ile yapıştırılmıştı. Buraya kadar her şey normaldi, fakat benim dikkatimi çeken bu resimlerdeki kişilerin çoğunu tanıdım. Panonun en üstünde Koleji'nin resmi vardı; hemen altında Yasemin, Suna, Elif ve İdil'in fotoğrafı sıralıydı. Elif geçen sene evlerinde tıpkı İdil gibi ölü bulunan kızlardı. Onları yakından tanımıyordum. Zaten ikisi de biraz sınıftaydı, ama Yasemin'i tanıyorum; bizim sınıftan ve 3 yıl önce gizemli bir şekilde bu şehirden taşınmıştı. Ama Yasemin ölmedi ki; onun niye fotoğrafı vardı? Arkamdan duyduğum nefes sesleriyle yanımda hareketsiz bir şekilde kımıldamadan durdum. Korkmaya başladım; da düşünmek adına bir şey yapamıyordum. Birisi hemen arkamda duruyordu. Kendime yeterince zaman verdikten sonra hızlıca arkamı döndüm ve net olsun. Oğuz tam karşımdaydı. Onu ilk gördüğümde olduğu gibi, dudaklarımda kibirli bir gülüş vardı. Onu tam olarak tanımasam da sırtımın bu sözleri söylediği için ondan hoşlanmıştım. Bana yakın olmasını istemediğim için bir adım geriye gittim; sırtımın duvara değmesiyle hüsrana uğramıştım. Oğuz bu halime güldü ve mümkünmüş gibi bana biraz daha yaklaştı. "Ne oldu? Korkmuş gibisin. Oysaki geçen gün bana tokat attım da fazla cesaretliydi," dedi sırıtarak. Evet, bana öyle yiyecekmiş gibi bakmasından korktuğum doğru, ama onun bunu bilmesine gerek yoktu. "Bakıyorum da attığım tokat fazlasıyla seni etkilemiş. Eğer yenisini istemiyorsan çekiliyorum," diye sertçe konuştum. Oğuz söylediklerimden etkilenmemiş gibi sırıttı; aramızdaki kısa mesafeyi kapatmak için bana doğru bir adım attı. Ellerinin birini sağ tarafındaki panoya koyduğunda, diğer eliyle sol elimi tuttu. Uyan anda bastırdı; şaşkınlıkla ona bakmaktan kendimi alamadım. O adam az önce ne yapmıştı öyle? "Sen ne yaptığını sanıyorsun?" dedikten sonra elimi çekmeye çalıştım, fakat o kadar sert basmıştı ki, ne kadar uğraşsam olmuyordu. Elimin üstündeki yeni hissetmek bile bende kusma isteği uyandırıyordu. "Bana tokat atmak isteyen sen değil misin? Hadi yap o zaman," dedi giderek sinirlenen. Neden bir Allah'ın kulu bir şekilde karşıma çıkmıyordu ki? Bu adam kesinlikle normal değildi. Hangi akıllı kendisine tokat attırmaya çalışır ki? Gerçi elimin üstündeki yeni çektiği an ikinci bir tokat söz verebilirim. Hoş, normal beni bulmaz zaten. Nerede arızası manyağı katili varsa çekiliyorum. Sanki tam onun kızmaya hazırlanıyordum ki, "Neler oluyor burada?" duyduğum kükremeye andıran sesle bakışlarımı Oğuz'dan çektirdim. Sesin sahibine baktığımda Savaş'ı gördüm; kapının hemen önünde durmuş, gözleri ateş açıyordu. Dudakları düz bir çizgi olmuş, dişlerini sıktığını, çevresinin katılmasından anladım. Elleri yumruk olmuş, fazla sıkmaktan parmakları beyazlamıştı. Karşısına çıkan adamın keskin bakışlarının tek bir hedefi vardı: o uzun boylu adam. Yanındaki elimde gözlerinde gördüğüm şey hayal kırıklığı mıydı, yoksa korkuyor muydu? Kandım. Savaş ne kadar öfkeliyse elime bakıyordu. Hemen yanında olan Eren, Kerem, Murat, İpek, Selçuk, Bahar ve Tolga şaşkınlıkla bana baktı. Allah kahretsin, tüm kadro buradaydı ve en kötüsü elim hala o uzun boylu adamın yanındaydı. Belki geçirmiş gibi elimi çekmek istiyordum, ama bunu yapmaya gücüm yoktu. Özellikle de o uzun boylu adamın beni öldürecekmiş gibi bakması gerçeğini kolaylaştırıyordu. Dut her zaman korktuğumda olduğu gibi aklım çoktan bavullarını toplamış bedenimi terk etmişti. Her şey normalmiş gibi kendimi gülümsemeye zorladım. Aşina olduğumuz gözlere baktım ve en yumuşak sesimi dudaklarımdan tek kelimeyle bitirdim. "Selam." Evet, elim bir adamın yanındayken ve onun elimin üstündeyken benim söylediğim tek şey bu olmuştu. Aldığım cevap ise korkudan nefesimi kesecekti. "Deni elini çekip almadan senin çekmek için sadece üst saniyen var. Sonrasında ruhum bedensiz, sanki canı çekilmiş, benim hareket ettiremiyorum. Hani bazen olur ya, hoşlanmak isterseniz ayaklarınız size ihanet ederdi ya da avaz avaz bağırmak istersiniz ama sesiniz çıkmaz, kötü bir kabusun ortasında işkenceler çekerek kullanırsınız ama inanamazsınız. Ha işte şu anda içinde bulunduğum ruh halim bunlarla örtüşüyordu." Savaş'ın gök gürültüsünü andıran sesini duyunca, sanki beklediğim komut buymuş gibi hızlıca elimi Oğuz'un yanından kurtardım. Oğuz bu hareketinden dolayı daha bir keyiflenmişti; yüzündeki sıkmayı büyütüp güldü. Her zamanki gibi, ben gereksiz anlarda ortaya çıkıyorsun diyen arsızca savaşın az önceki öfkeli haline nazaran yüzünde büyük bir kayıtsızlık vardı; boş bakışlarının hedefi ben ve Oğuz'dan başkası değildi. Sanki az önce gözlerinden ateş püskürmüş gibi değilmiş gibi, tek kaşını kaldırdı. "İkinizin ne yaptı umrumda değil, benim adam da buna izin vermem. Eğlenmek istiyorsan onu alıp kendi ona götür," dediğinde ya gerçekten duyduklarıma inanamadım. Rahatlıkla söylediği bu sözler benliğimden bir şeyler alıp götürmüştü; ne farkı kalmıştı onun muzdurundan? O da şimdi bana basit bir iki muamele etmemiş miydi? Benden basit bir paçavra ya da eşya gibi bahsetmesi gözlerimin dolmasına sebep olmuştu. Gözlerimdeki kırgınlıkla baktım; silahlarını görsün istedim, beni nasıl paramparça ettiğini görsün. Bakmadı; bir şey de bile. O sözlerden sonra bana bakmadı; sanki baksa gözlerindeki acıyı göreceğini biliyormuş gibi, sadece o uzun boylu adama bakıyordu. Söylediği o sözlerden sonra bir de beni görmezden gelmesi bardağı taşıran son damlaydı ve öfkeli adamın büyük bir hızla tam karşısında durdum. Kaşlarımı çattım; yaşadığım taş ve öfkeden dolayı çıldırmak üzereydim. "Eğer bir daha bana ucuz bir kızmışım gibi konuşursan, sana yeminim olsun, Savaş, atan o sözleri en aynı şekilde sana ödetirim," diye bağırdım. Şeyim olduğu umrumda değil; hak edene hak ettiği gibi davranmak hep boynumun borcu olmuştur. Sustu; gözlerimin içine bakarak yine sessizliğe sığındı. Fakat bu beni daha çok delirtti; bugüne kadar kimsenin bana karışmasına izin vermemiştim. Öfkem gittikçe beni silkeleyerek derin bir nefes aldım. "Bana hemen şimdi bir özür borçlusun," dedim. Kontörüm yavaş yavaş kaybederken bu inatçı tavrını götürmüştü. Başını yana eğerek bana kibar gözlerle baktı. "Daha önce gördüğüm şeylerden sonra sanmıyorum," dediğinde ipler benim için kopmuştu. Ben seni küçümsedim. O kadar öfkelenmişim ki, ilaçlarımı almış halde yine zihnimde o fısıltıyı duydum. "Özür dile benden," diye ikinci kez bağırdım. Ellerim titriyordu, etrafımda dönüyordu. Onu hala karşımda görebiliyordum, fakat yine rahatsız edici sesler duymaya başladım; başlamıştı yine o sesler. Kafamı kaldırdığımda Savaş'ın hemen arkasında duran İdil'i gördüm; üzerinde okul üniformasıyla bana tebessüm ediyordu. "Seni bu gece bekleyecek misin?" dedi. Ama nasıl olur? Ölmüştü. "Ses senin mi? Onu nasıl gördün?" dedim. Şey de düşmüş gibi önce bana isteyen bir şekilde güldü, ama daha sonra korkuyor, etrafına baktı. "Kaç Zeynep!" diye bağırdığında çok korkunç görünüyordu. Aniden çığlık atarak elini kalbine koydu; parmaklarının arasında kan gördüğümde "Ayır!" diye bağırdım. "Zeynep, sorun ne?" Birinin koruma dokunmasıyla çığlık atarak onu ittim. "Şemse dokunmasın bana!" Çok yakında herkes afalladı. Biliyordum. Savaş endişeli bir şekilde bana bakıyordu, ama ben sadece İdil'i görüyordum. Kalp atışlarım hızlandığında nefes alamayacak hale geldim. Dizlerim üzerine serçe düştüğümde ağlamaya başladım. Tolga korkuyla bana bir şeyler söylüyordu, ama dokunmaya çekiniyordu. Gözyaşlarım yerini kırıklara bıraktığında, onun "özür dilerim," diyen yumuşak sesini duymuştum. Öfkem geldiği gibi bu sözlerle geri gitmişti. Başımı kaldırıp saçlarının arasından ona baktığımda, gözlerindeki telaşla beni izlediğini gördüm. İdil yoktu, gitmişti. Derin bir nefes aldığımda yine ağlamaya başladım. "Sen bana neler yaptın?" Bu şeyler çok fazlaydı; sadece bir rüya. Evet, ay, uykusuzluktan yine ayaküstü rüya görüyordum. Çenemi kavrayarak başımı hafif yukarı kaldırdı. Savaş önümde diz çökmüştü. "Neyin var bilmiyorum ama bunu tetiklediğim için özür dilerim," sesi o kadar içten ve merhamet doluydu ki, ağlamam hemen kesilmişti. "Sinirlerim var bende; çok kızınca bazen böyle oluyor," diye yalan söyledim. Neyim olduğunu ben bile bilmezken ona verecek bir cevabım yoktu. Parmakları hala çeneme sıcak dokunuşlarını yaparken, "En iyi misin?" demişti. "Benim öfke kontrolüm yok ve bugüne kadar en fazla birilerinin bu katarak veya etrafında kırmadık bir şey bırakmışımdır, fakat senin durumun farklı gibi," demişti. Bana inanmadığını gösteren bu sözlere zoraki bir şekilde güldüm. "Demek herkes öfkesini farklı yansıtıyor. Ayrıca benden ilk başta özür dileseydin böyle olmazdı." Bana söyledikleri aklıma gelince ben başımı katarak güldüm. "Yine hazırladığına göre kesinlikle bir şey yok," dedikten sonra kollarımdan tutarak kalkmama yardım etti. Geceleri söylediğim yanına inanmış gibi rahat bir nefes almışlardı; özellikle Tolga'nın gözlerindeki o korkmuş ifade kendime küfür etmemi sağlamıştı. "Ben, neyse güzelim. Seninle sonra kaldığımız yerden devam ederiz," Oğuz'un bana göz kırparak söylediği bu sözler sinirlenmemi sağladı. Az önce yaşadıklarımdan sonra nasıl böyle kayıtsız olabilirdi? Savaş'a baktığımda, çatık kaşlar altında Oğuz'a bakıyordu. Sanki kendine bir şeylere zorluyor gibi bir hali vardı. Oğuz tam kapıya doğru bir adım atmıştı ki, onu durdurdum. "Bekle!" Bana doğru dönüp, "Ne o? Bekleyemedin mi?" midemin bulanması gözlerime yansımıştı. Tıpkı onun gibi sırıttım. Bakışlarımı gözlerine buluştururken ona doğru yürüdüm. Yüzümdeki gülümsemeyle ona yaklaştım ve bacaklarının arasına sert bir tekme attım. İnleyerek dizlerinin üstüne çöktüğünü de etrafındaki herkesin dudaklarındaki şaşkınlıkla bir hayret nidaları çıkmıştı. Bunun için pişman olmayacaktım; benden ucuzmuşum gibi konuşmayı bırakmadı artık. Oğuz iki büklüm bir şekilde inerken bu elinden sadece zevk almıştım. Kollarımı göğsümde birleştirdim ve başımı kaldırdım. "Önce tokat atmamışsın, ısrar etmiştin. Yani bu senin için yeterli olur diye düşündüm," ses tonundaki soğukluk beni bile şaşırtmıştı. Az önce alırken şimdi bu duygusuz ruh halim beni şaşırtmıştı; bu kadar kolay nasıl halinde işe biliyordu? Gözlerini bana dikerek nefretle baktıktan sonra bir küfür savurup sendeleyerek dosyalara yaslanmıştı. Bana doğru hareket edince bir adım geri yapmıştım ki sırtım sert bir şeye değmese durmak zorunda kaldım. Başımı omzunun üstünde çevirip baktığımda sırtım Savaş'ın göğsüne çarpmıştı. Gece siyahları uzağa bakıyordu; gözleri kırılmıştı, sanki eğleniyor gibiydi. "Sen hadi naş, ben sana bir ders vermenin zamanı geldi anlaşılan." Bana öfkesini kustuktan sonra üzerini örtmüştü. Sırtım Savaş'ın göğsünde olduğu için kaçamadım. İstemsizce korkuyla yutkunduğumda onun göğsüne biraz daha sokuldum. Korktuğumu hissetmiş gibi bana baktı; yüzünde ne gördüğünü bilmiyorum, ama kaşlarını çatmıştı, gözlerini kısıp her hücreme işkence istiyormuş gibi bana bakıyordu. Elini karnımda hissetmem vücudumu kasıldı. Gözlerim kılıçlara baktım; genelde bana her dokunduğunda canım yakardı; bu sefer dokunuşu öyle naif, akif'teydi. Sanki bana güven vermek ister gibiydi; cesaretini bana açılıyordu sanki. İşe yarıyordu da şu anda bana ne yapıyorduk kim yoktu; fakat iyi geliyordu. Az önce beni yaralayan kendisi değil miydi? O zaman şimdi neden beni koruduğunu hissediyordum. Beni biraz daha göğsüne çekip uzağa baktı. "Hepimiz de buna izin vermeyeceğimizi biliyoruz. O yüzden uzatma; odamdan çık." Oğuz'un birlikte söylediği bu sözler Oğuz'u durdurmaya yetmişti; artık öfkeli bakışların hedefi ben değil Savaş'tı. İkisi de birbirine nefretle bakarken, onları tanımayan biri bile aralarındaki sorunun basit bir şey olmadığını anlardı. Oğuz Savaş'ın karnındaki yeni görünce sırıttı; yüzündeki zafer kazanma şelalesi gözleri sinsice parlıyordu. "Zayıflıklar insanı yıkar. Sen kaybetmeye başlamıştın bile," sözlerini bitirince gitti. Ne demek istemişti? "Kan kaybediyorsun," diye Savaş'a baktım; uzun boylu adam gittiği yere çatık kaşlarıyla bakıyordu. Sanki bildiği bir şeyin hatırlamış ve bundan rahatsız olmuş gibiydi. Bana baktığında bakışları dalgındı

Okulu bizi tamam. Normal sanki düşüncelerini farketmiş gibi pek yine hızlı bir şekilde konuşmuştu. Tabi bu durum Murat için geçerli değilmiş ki isyan eden sesini duymam uzun sürmedi. “Kendi adına konuş kızım, beni tanımadı lan! Tüm kızlar beni tanır!” Yakasını düzeltip eliyle kendisini gösterdi. “Sanırım grubun çapkın uydusu sen. Onları tanıyor muyum?” “Öyle mi?” sordum. Başıyla onayladı. “Bizzat dün akşam tanışmış olabilirim ama aynı okulda olduğumu biliyordum zaten. Şöyle görüyordum okulun kafasını şimdi ve bunu bana şimdi mi söylüyorsun?” diyor ama çalıştım. Tolga bu şaşkın haline gelip onu sildi. Bazen benden beter umursamaz olabiliyordu. “Odamın ortasında dikilmemiş son verin artık ya oturun ya da gidin!” diyen bayağı asabi, hepimizin burada olmasını istemediği, biz olmuş gibiydi. Onun bu sözlerine hiç şaşırmadım. Sanki odasını yemiştik.

Biz zaten gidiyoruz, o da senin olsun. Hadi Tolga, gidelim ve ihtiyarı bulalım. Tolga bırak hareket etmeyi, yüzündeki gülümsemeyi saklamaya çalışıyordu. Hadi dercesine ona baktım. Tüm gün musluktan adamla kalmaya niyetim yoktu. Tolga gülüşünü saklamaya çalışarak yanaklarını içine ısırdı. “Ve ne bulmuş olabiliriz?” “Aslında bahsettiğin o ihtiyar adamı,” dedi. Senin size sırıtarak, “Öyle mi?” diyerek etrafıma bakındım. “Nereye ya? Ben neden görmüyorum bizi bekleten o yaşlı... Buna dedim de evet bu yaşlı adamı kızgındım. Kaç dakikadır buradayız, hala ortalıkta yoktu.” Tolga’nın garip halleri beni tedirgin ediyordu. Buraya gelirken bir şey yoktu, şimdi çok tuhaftı. Acaba dışarı çıktığında kazarak kafasına darbe mi aldı? “Bu yaşta bir ihtiyar olduğumu düşünmüyorum,” diyen adama hızla baktım. “Burası” kısmına gelince de bir kereliğine, haftalığına verip duymamış gibi yapacağım. Bayağı sevginin söyledikleriyle korkuyor, kandım. Aklıma gelenlerle sağlam bir küfür savurdum, tabi içinden. Dışından küfür etmezdim genellikle. Nasıl fark edememiştim? Oğuz adam demişti, az önce de burasının odası olduğunu söyledi. Karesinin aradığımız başkomiser Savaş mıymış? Ama filmlerdeki komiserler yaşlı, göbekli olmaz mıydı bu adam? Bırak göbekli olmayı, bildiğin geçti. O usulca ona doğru döndüğümde, yüzündeki şaşkın ifadeleri, dudakları keyifle iki yana kıvrıldı. Sinirli değildi, a ben bu halimle eğleniyordu. Gözleriyle odanın diğer tarafındaki koltuğu gösterdi. Kaybetmiştim. Verdiğin ilgiyle bana gösterdiği yere gidip oturdum. Tolga gelip yanıma oturmuştu ve diğer tarafında ise Murat, Kerem, Selçuk ve yer olmadığı için Selçuk kucağına oturan İpek, üçlü koltuğa oturmuşlardı. Eren ayakta, sırtını duvara yaslamış, etrafına boş bakışlar atıyordu. Sessizliği rahatsız ediciydi, gerekmedikçe konuşmuyordu. Savaşa gelince, tam karşımda, tekli orta oturma yerinde oturmuş, gece gösterisi üzerindeydi.

“Evet. Neden buradasın ve beni neden arıyorsun?” Aslında aradığım şu değildi. Tuhaf bir şekilde açtım her kapıyı, onu açılıyordu. Bu durumdan kurtuluşun olmadığını bildiğinden, yapacağın olsun dedi. Nefes aldım ve bu odadaki herkesin şaşkınlıkla bana bakmasını sağlayacak o sözleri söyledim. “Edin katili peşinde olabilir.” Sonra ama bazen gerçekten patavatsız olabiliyorum. Bir defasında, Deniz 12 yaşındayken babamı mutfakta annemi öperken görmüştüm. Babama ne yaptığını sorduğumda, “Annenin dudağında yemek kalmış canım, onu siliyorum,” demişti. Ben size kafası karışmış bir şekilde bana bakmıştım. “Neden peçeteyle dudaklarını siliyorsun?” diye sorduğumda anne-babam sevilerek yanıma gelmişti. Saçlarımdan öpmüş, daha sonra beni kucağına almıştı. Çünkü meleğim, evde temiz kalmamış demişti. Bu akşam teyzemler bize gelmişti. Rahmetli babaannem ve dedem o zamanlar yaşıyordu. Tüm aile akşam yemeği yerken, Tolga’nın babası yani Kazım amcasının dudağına yemek bulaşmıştı. Annemden peçete isteyince ayağa kalkan annem elinde durmuştu. “Sen otur anne, nasılsın peçete bitti babam dudaklarıyla siler,” dediğimde babam içtiği suyu karşısında oturan teyzenin yüzüne tükürmüştü. Tabii ben bir şeyin farkında olmadığımdan az önce bir açıklamada bulunmuştum. “Bizim poşetimiz bitti amca, o yüzden babam annemin ağzını, dudaklarını sildi.” Daha sonra kocaman gülümseyerek babama bakmıştım. “Hadi baba, kazmanın canı da pis olmuş, onun için silsene,” sözlerinden sonra masadaki herkesin rengi atmış, öksürmeye başlamışlardı. Onların bu anne şaşkınlıkla bakıp bulma dönmüştü. “Baba şimdi herkesin ağzı pis oldu, hepsini sevmek zorundasın!” dediğimde bunun rengi kırmızıdan mora dönmüştü. Babaannem başını iki yana sallayınca kanarcasına annem ve babam bakıyordu. “Temse tövbe estafurullah!” demiş, ayıplayan bakışlarını bizim karı ata atıyordu. Kazım amca da babama bakarak girmiştir. “Sen merak etme Zeynep, benim dudaklarımı teyzen siler.” Kazım amcanın sözleriyle teyzem, annem yarışı bir şekilde kızarmıştı. Omuzuyla amcamı göstermişti. Amcam her zamanki umursamaz tavrını takınarak omuz silkmişti. O benim kolumdan tuttuğu gibi bir odaya çıkardıktan sonra, “Bazen gerçekten çok patavatsız olabiliyorsun Zeynep,” diye bir hazırlamıştı. Sanırım annem haklıydı, bazen kelimeler benden bağımsız şekilde firare dudaklarımdan, “Edin katili peşinde olabilir,” söylediğim bu sözler buradaki herkesi susturmaya yetmişti. Şimdi hepsi şaşkınlıkla bana bakıyordu. İçlerinden en rahatı baya sebebiydi. Sehpanın üstünde ki pet şişesini alıp şehir suyu içti, aynı yavaşlıkla yerine koydu ve rahat bir şekilde sırtını koltuğa yasladı. “Ne söylediğinin farkında mısın?” diye tek kaşını kaldırarak bana baktı. Bu kelimeleri öyle umursamaz bir şekilde söylemişti ki, sanki her gün ona gidip peşimde bir katil var diyormuşum gibiydi. Bana inanmıyordu, bunu görebiliyordum. Belki de her gün mesleği gereği böyle şeyler duyuyordu, ondan olabilir bu tepkisizliği. Emin değilim. Yine de bana inanmadığını görmek rahatsız etmişti. “Ne mi? Evet, farkındayım,” dedim alınmış bir seste. Savaş aynıyız ifadesiyle bana bakmaya devam ediyordu. Herkes susmuş, savaşçı benim konuşmamızı dinliyordu.

“Peki neye dayanarak peşinde bir katil olduğunu söylüyorsun?” Gezgin bana böyle şöyle bakmasına dayanamıyorum. Ona yalan söylemek gibi bir niyetim yoktu. Çantamdaki telefonu çıkararak mesajı açtım. Ayağa kalktı, Murat’ın yanına giderek telefonu ona uzattım. Önce bana, sonra telefona bakıyordu. Parmak uçlarıyla elindeki telefonu aldı, dikkatinden kaçmamıştı. Sanki özellikle elime dokunmamak için yaptığı bir hareketti. Tolga’nın yanına gidip oturduğumda vereceği tepkileri izlemeye başlamıştım. Savaş önce mesajı anlamaz gözlerle baktı ama daha sonra kusursuz kaşları büyük bir hızla çatıldı. Elindeki telefonu öyle sıkıldı ki bir an telefon elinde parçalayacak sandım. “Bu mesaj sana ne zaman geldi?” Ses tonu öyle sert ve soğuktu ki, yanlış bir şey yapıp yapmadığımı konusunda kendimi sorguladım. Bir bakışta yavaşça kucağımdaki ellerime indirdim. “Dün gece geldi. Saat kaç olduğunu tam olarak hatırlamıyorum.” Söylediklerimden sonra hızlıca ayağa kalkmıştı. Ellerini saçlarından geçerek kızgınlıkla bana baktı. Ona böyle görmek beni korkutmuş olmalı ki oturdum koltuğa. Oje sildim. Bu adam resmen üzerinde psikolojik baskı uyguluyordu. “Dört kızı öldüren bir seri katilden ölüm mesajı alıyorsun, bunu bana yeni söylüyorsun. Öyle mi?” Kükremeye andıran sesini duyunca korku yutkundum. Bana neden bir suçluymuşum gibi kızıyordu ki? Görmüyor mu o lanet mesajdan ne kadar korktuğumu? Gerçek olacağına ihtimal vermedim. Demek istediğim, okula gidince yediğini görürüm sandım. Bütün bunların altında bir şey olduğunu düşünmüştüm. Titreyen sesimle yaptığım açıklama onu tatmin etmemiş olacak ki hala kızgınlıkla bana bakıyordu. “Ne yani, her gün birlerinin sana bu tür mesajlar atıldığını söylüyorsun?” O buzdan farklı olmayan sesiyle söylediklerine başımı hayır dercesine salladım. Ona kendimi anlatamıyorum. Ya da anlamak istemiyordu. Neden suçlu benmişim gibi davranmaya bırakıyordu? “Şu tavrını kesecek misin artık? Zaten yeterince gerginim, insanların beni hazırlamasına dayanamıyorum!” Bana karşı yaptığı haksızlığı yeni farketmiş gibi başını salladı. “Tavrım sana değil, sadece ne biçim bir tehlikede olduğunu henüz farkında değilsin.” Bu sefer sesi daha da sertleşmişti ve tehlikeli olmam umrunda bile değildi. “Bir neler olduğunu söyleyecek mi artık?” Bu soru çevremden gelmişti. “Al, kendin gör neler olduğunu.” Savaş elindeki telefonu Kerem’e verdi. Kerem o vakit kaybetmeden telefonu alıp baktı ve yüzündeki az önceki neşeli hal hızla silindi. “Bu da ne lan böyle?” dedikten sonra telefonumu sehpaya fırlattı. Tamam, telefonum benim için değerli ama bir şey söyleyerek baya senin hedef olmak istemiyorum. Zaten deyim yerindeyse bu burnundan soluyordu. Bu evrende merak etmiş olmalı ki alıp baktı. İlginç olansa yüzünde tek bir kasım bile oynamaması, soğukluktu. Savaş yarışan bir de ama Savaş öfkesini saklayamayan biriydi. Eren öyle değildi, duygularını çok güzel kamufle ediyordu. Belki de bana öyle geliyor, sonuçta herkesi de yakından tanımıyorum. Eren’in elinden telefonu alıp baktı. Murat bir küfür savurup Selçuk’a verdi, aynı tepki o da gösterince başımı iki yana salladım. Bu erkekler küfür etmeden durmaz mı? “Ben doğru mu anladım? Yeni Zeynep’in peşindeki, üç kızı öldüren kişi mi?” İpek’ten bir hayret nidası yükseldi. “Sadece değil, değil. Diğer üç kızın katiliyle aynı kişi.” Savaşın sözlerinden sonra anlamaz gözlerle ona baktım. Sanırım bu konuda yalnız değildim çünkü burada bulunan Eren ve Kerem dışında hepsi benim gibi cevap isteyen sözlerle Savaşa bakıyordu. Bu savaş bakışlarımızı anlamış olacak ki sıkıntıyla bir nefes verdi.

“Suna Çelik, bu yıl önce evinde ölü bulunmuş arkadaşımız. Odasında birçok tehdit notları ve telefonunda ölüm mesajları bulmuşlar. Elif Tunç, suyunu çektikten sonra bir ay arayla evinin banyosunda ölü bulunmuş, tıpkısı gibi tehdit mesajları ve daha birçok şey bulunmuş odasında. Bizi asıl şaşırtan Yasemin Sönmez, düşünce okuldan, hatta bu şehirden taşınmış. Odasında bulunan şahsi günlüğüne katildiği bir şeyler yazmış fakat hala tam olarak çözemedik nedeni şifreli yazmış olması. Sadece kapağına ‘Katilin kim olduğunu biliyorum,’ diye anlayacağınız şekilde yazdığı tek şey bu. Maalesef her ne kadar kaçsa da değişen bir şey olmadı, onun da sonu diğerleri gibi oldu. Ne yazık ki…” Bir solukta ve büyük bir soğukkanlılıkla anlattığı şeyler kanımı dondurdu. Aman Allahım! Peşinde mi katili vardı? Sanki gerçeği yeni fark etmişim gibi derinden sarsıldım. Bu okulda tanıdığım, hatta arada selam verdiğim kızlar ölmüştü, hem de en vahşi şekilde, acımadan katledilmişti. Şimdi de benim peşimdeydi. “Ya senin, benim sınıfımdaydı. Onun adını… Hala inanamıyorum. Yakın dost olmasak da iyi geçirdik. Ben onun taşındığını düşünürken o ölmüştü.” “Ne yani, üç arkadaşımız öldü, yetmedi bu cani kuzenime kafayı taktı ve siz bir yıldır onu bulamamışsınız öyle mi?” Tolga’nın kızgınlık ve söylediği şeylere Savaş kaşlarını çatmıştı. Evrende Tolga’nın sözlerinden rahatsız olmuş olmalı ki açıklama gereğinde bulundu. “Biz bu kolejde havasını bir hafta önce devraldık, diğer meslektaşlarımız onu yeniyordu ama savaşın müdürle konuşması üzerine dava bizim yani anlayacağınız bir hafta önce onların bulduğu dedikleri üzerine konuşuyoruz. Bu ne fark eder? Sizce de diğerleri o şerefsiz elini kolunu sallayıp geçiyor dışarıda. Siz de onu bulamıyorsunuz. Tıpkı savaş gibi öğrendi.” Tolga’ya ters bakışlarını atıyordu ama Tolga’nın pek etkilendiğini söyleyemem. Söz konusu ben olunca gözü bir şey görmezdi. Bu konuda beni bile çoğu zaman şaşırttığını söyleyebilirim. Kerem her zamanki gibi yine gerginliği ortadan kaldırmak için ılımlı bir şekilde konuştu. “Tolga lütfen sakin ol, yerine otur. Endişelenmek tatlısın. Seni anlayabiliyorum ama sen de şu anda rakibimiz hafife alınacak biri değil.” Bu Tolga, Kerem’in sözlerinden sonra biraz sakinleşmiş olmalı ki yerine oturmuştu. “Belki bu numaradan ne anlama geliyor? Bahar geldiğinden beri beni sinir etmek dışında ilk kez mantıklı konuşmuştu.” Kerem’in verdiği cevapsa beni şoka sokacak cinsten di. “Öldürdüğü kişilere verdiği numaralar genelde sırasına göre öldürüyor.” “Nasıl yani? Daha açık konuşsana abi, anlayacağım şekilde.” “Burası bile gergin de iyi de burada tehdit mesajları alan bendim, onlardan biri değil. Beni umursuyor olamazlar değil mi? Sonuçta aynı okulda olsak da yeni tanıştık. Bu odalarda ve gelen notlarda onlara isimleri yerine kendi verdiği numaralarını hesap ediyorsuna bir numarada kurban Elif, iki Yasemin, 3 ve İdil’i 4. Buraya kadar tamam mı? Ama benim anlamadığım ve kafamı kurcalayan bir şey vardı. İpek de benimle aynı fikirde olmalı ki bana gerek kalmadan sordu. “Madem sırasına göre gidiyor o zaman Zeynep ne alaka? Sonuçta ona dokuz numara diye hitap etmiş, anladığımız kadarıyla bir kurbanı öldürmeden diğerine tehdit mesajları göndermiyor.” Kerem’in anlattıklarına karıştırmış attım. “Bana dokuz numara demişti. Sana bir numara olduğuna göre ilk kurbanı uydu. İlk dört kişi öldürmüştür. Sırasına göre tehdit mesajları atıyorsa daha dört kişi vardı arada, o zaman neden bana bu kadar erken gelmişti mesaj?” Düşüncelerimi sesli bir şekilde dile getirmiş olmalıyım ki Eren konuşmuştu. “Seni erken almasının tek bir sebebi olmalı. Büyük ihtimalle, senin canını sıkacak bir şeyler yaptın. Odasında o kadar seni korkutmaya devam edecek, ona göre öldürdü her bir kurban ile daha çok korkup daha çok hata yapacaksın. Sana verdiği mesaj yazacak, senin ölümün hepsinden ayrılacak.” Dediğinde oturduğum yerde kaskatı kesildim. Verenin kayısı bir şekilde söyledikleriyle adeta şoka girmiştim. Beni korkutmak farkındaydı. İşin garip kısmı, yüzündeki ifadeye bakılırsa bundan büyük zevk alıyordu. Zaten restoranta söyledikleri hala aklımda, nedense benden pek hoşlanmadığı hissediyorum. Savaş, gözünü bile kırpmadan beni izliyordu. Her hareketimi analiz ediyordu, sanki.

“Son zamanlarda tartıştığında şüphelendiğin biri var mı?” diye sorduğunda başımı hayır anlamında salladım. “Beni öldürmek isteyecek kadar benden nefret eden birini hatırlamıyorum. Sürekli tartıştığım birileri oluyor, özellikle okulda ama bu kadar ileri gidecek birini hatırlamıyorum.” Bu söylediklerini, dudağının bir tarafı yavaşça kıvrıldı. “Bela mıknatısı olduğunu düşünürsek buna hiç şaşırmadım.” Diyerek söylediği bu şeyler soğutma sebep olmuştu. Benim burada ölüm riskinin vardı fakat adamın umrunda değil gibiydi. Cevizden cüzdanını çıkarttı ve içinden küçük bir kaç kart çıkartıp Kerem’e verdi. Kerem kartı aldı ve tebessüm ederek bana uzattı. Onu fazla bekletmeden elinden alıp baktığımda bunlar telefon numaralarıydı. En başta Savaş olmak üzere Eren ve Kerem’in numaraları vardı. “Onları telefonuna kaydet. Kuzen, ev arkadaşını da ver, küçük bir şey değil. İlk arayacağın kişi ben olacağım zaten. Tahminimce bu alacağım hep mesaj olmayacak. Hepsinden haberim olacak.” Emir kipi taşıyan bu sözleri sessiz kaldım. “O ilk olmayacak derken neyi kastediyorsun?” diye tedirgin bir şekilde sordum. Bu savaş başvurma ve işaret parmağıyla burun kemerini ısıttı. Sürekli bizi açıklama yapmaktan sıkılmış gibiydi. Bana bakarak sıkıntıyla bir nefes verdi. “Karşımızdaki kişi her kimse hafife alınacak biri değil. Beşinde profesyonel bir kurbanı öldürmeye bedeninden önce ruhundan başlıyor. Ondan sürekli karakterine ters şeyler yapmasını istiyor. Kurbanda sıradan bir hayat yaşıyorsa; içki, sigara, uyuşturucu, ta başka bir şey bile isteklerin arasında aklına gelebilecek her şey istemekle sınır tanımıyor. Tıpkı bir vampir gibi ruhunu emiyor, avını tamamen farklı birine dönüştürüp ‘altın vuruş’ dediğiniz şeyi yapıyor; yani öldürüyor. Ve büyük ihtimalle senden de aynı şeyleri isteyecek ve desteklere başta küçük şeyler olacaktır. Ama zamanla altından kalkamayacağı kadar büyüyecektir. Çünkü o öldürmekten zevk almıyor, avının ölmek için ona yalvarmasında zevk alıyor. Ve diğerlerinin bir yıl içinde yaşam tarzlarının nasıl değiştiğini de sen bile edemezsin.” Bu kadar uzun ve korkutucu bir açıklamada bulunacağını düşünmemiştim. Saç diplerim terliyor, vücudumu korkudan deli gibi istiyordu. Aldığım nefesler yeterli değilmiş gibi nefes alışlarım hızlandı. Titreyen parmaklarımı kimse görmesin diye yumruk yapmıştım. Allah’ım nasıl bir belanın içine çekilmiştim yine ben! Sen bana dikkatli bir şekilde bakan adamın ardından kaşları çatıldı. Bu halim hoşuna gitmemiş gibi sıkıntıyla soludu. “Korkuyor musun?” diye sorduğunda başımı salladım. “Korkmasın da ne yapsın kızın peşinde bir katili var.” “Kes sesini Murat, onu korkutuyorsun!” diyen İpek’in sesini duydum ama onlara bakamadım. Baktığım tek şey benden cevap bekleyen bir çift gece karası gözlerdi. “Biraz korkuyorum,” dediğimde yüz ifadesi mümkünmüş gibi daha da sertleşti. Korkmam da rahatsız olmuş gibiydi. “Korkma, yanındayım ya da seni korurum.” Demiş, dudaklarında sadece altı harften oluşan küçük bir kelime çıkmıştı ama bana güven veren ve beni rahatlatacak kadar büyüktü. Aslında tuhaf ama ona güveniyordum. İnsanlar üzerinde farklı bir etkisi vardı. O konuştuğunda ya da bir şey istediğinde hemen yapılması gerekiyormuş gibi nasıl başarıyordu bunu? Sanki etrafına yaydığı farklı bir enerjiydi. Herkesi bir şekilde etkisi altına alıyordu. Hala benden cevap beklediğini görünce hafif tebessüm ettim. Az önce verdiğim cevap onun için yeterli olmuş sanırım. Korkmama bir tepki vermedi, sadece baktı. Yüzünden ne düşündüğünü anlamak zor ama bu cevabı duymayı bekliyor gibiydi. Yoksa neden korktuğumu anladım da yumruk olan elimi açtığımda, kapıya gelen tıklamayla hepimiz kapıya baktık. Savaşın “Gir!” komutundan sonra ortaya işte Kurabiye Adam içeri girdi. “O amirim, bu size gelmiş,” dedikten sonra elindeki küçük zarfı Savaşa uzattı. Bu adam savaştan büyük olmasına rağmen ona karşı o kadar mesafeli ve saygılıydı ki şaşırmadım desem yalan olurdu. Zarfı küçük bir baş işaretiyle adamı gönderdi. Zarfı yırtıp içindeki not şeklinde küçük kağıdı açıp okuduğunda ne olduğunu merak etmiştim. “İçinde ne var? Bilmiyorum ama yüz ifadesine bakılırsa onun için güzel bir haberdi.” “Ne yazıyor?” diye sordu Eren. “İhsan’dan teslimat bugünmüş ve mallar kamyonları deniyormuş. Güzele ver, farında oradaymış.” Hemen güldü. Onu ilk kez gülerken görüyordum. Genellikle hep Ordu süper deseniz eğlence var. Kerem’in bu çocuksu haline tebessüm ettim. Bu adamları şimdi aşık mıydı, bu inkâr edilemez bir gerçekti. Biz de burada işimizin bittiğini anlayınca çantamızı alarak ayağa kalktım. Tolga yanıma gelip elini uzatmıştı. “Kendini yalnız hissetme canım, biz senin yanında olacağız.” Onu onayladım. “Bir şeye ihtiyacın olduğunda aramaktan çekinme, barda hepimizin numarası var.” “Selçuk’a katılıyorum. Güzel kızlarla olan yakın sohbetini vermediğin sürece beni arayabilirsin.” Murat’ın söylediklerine güldüm. Ona kesinlikle kanım ısınmıştı. Çok yakın ve içtendim. “Teşekkür ederim.” Baharında gelmesiyle gitmek için bir adım atmıştım ki duyduğum sesle adım atmayı kestim. “Bana nefret ettiğin 2 ders şöyle sokacağız,” dedi. Baya ağabey usulcanca baktım. Masanın yanında durmuş, yüzündeki gizemle bana bakıyordu. “Dilbilgisi de matematikte.” Ona cevap verdim. Nedense içimde bir sıkıntı oluştu. Bu adam bana ne zaman asıl gözdesi ya da alay ediyor yaralar çarpıyordu. “Neden soruyorsun?” dedim. Onu anlamaz bakışlarımı atarken dudakları tehlikeli bir şekilde kıvrıldı. Gözlerindeki karanlıkla bana bakıyordu. Bu hali çok gizemli ve etkileyiciydi. “Hizama de inandırsın, söylediği tek şey bu olmuştu.” Ne demek istediği hakkında bir fikrim yoktu. Emin olduğum bir şey varsa o da bu karanlık bakışların sahibini anlamam için ki gelecek olan zamanın yeterli olmayacağıydı.

Sonrasında Tolga ile ikimiz evde oturmuş film izliyorduk. Doğrusunu söylemek gerekirse Tolga filmi izliyor, ben seni esas kız öldü için ağlıyordum. Sanırım Savaş’ın nasıl gözlemlediğiyle haklıydı. Her şeyden etkilenen ve hemen ağlayan bir yapılıydı kuzenim. Bana karşı bakarak kokuştu. “Zeynep kalk git yüzünü yıka ya da ne bileyim su iç. Senin yüzünden zaten bir atamadığım yok.” Yok yok, Tolga’nın işlemlerinden sonra başımı sallayıp burnumu çekerek mutfağa gittim. Annem ve babam evde yoktu. Annem arkadaşına gitmiş, babam hala çalışıyordu. Dolaptan suyu çıkartıp bir bardağı doldurarak içtiğimde biraz olsun kendime gelmiştim. Bardağı tezgaha bıraktım ve tam çıkıyordum ki telefonuma gelen bildirim sesiyle durdum. Ya telefonumu çıkarıp gelen mesaja baktığımda kalbim korkudan göğüs kafesini yumrukluyordu. Okuduklarım beni hayrete düşürdü, nefesim sıkılaştı, vücudum soğukta kalmış yaşında buz tuttu. Başım dönüyor, sanki zemin ayaklarımın altından kayıp gidiyordu. Ben şimdi ne yapacaktım? Bu beladan nasıl kurtulacağım mı bilmiyorum ve daha şimdiden ondan öylesine korkuyordum. O gözyaşlarına hatta bir film için harcama dokuz numara çünkü ilerde ağlamak için çok fazla neden olacak. “Bu gece iyi uyu, yarın oyunun kurallarını öğreneceksin.” Sonrasında anlayamıyordum. Şu son iki gündür yaşadıklarımı anlayamıyorum. “Neden ben?” diye soruyorum kendime. Emin im, ölen diğer kızlar da sormuştur. Bir insanı öldürmenin bir nedeni olamaz zaten, karşınızdaki size ne yaparsa yapsın onu öldürmeniz için asla yeterli bir neden olamazdı. Dün akşam ikinci mesajı almıştım ama benim anlamadığım nereden biliyordu? Evde sadece Tolga ve ben vardık. Kelimez dördüncü kattaydı. Karşı daireden bakıp da gördü diyeceğim ama perdeler kapalıydı. Ben genelde film izlerken hep perdeleri çekerdim. O zaman nereden biliyordu ağladığımı? İşte bu soruların cevapları bende yoktu. Mesaj geldiğinde Tolga’nın yanında olması büyük şanstı. Bana bir şey olsa beni inandırmış tık, sonra da ben uyuyana kadar beni beklemiş ve gitmişti. Benim için kulaktan söylemese de endişeli bakan gözlerinden görebiliyordum. Olanları da fazla düşünmemeye çalıştım. Çoktan hazırlanmıştım. Bugün üniforma giymedim, beyaz sade bir tişört ve pantolon giymiştim, peşinde dikkatli varken. Bunlar kaçmak için güzel… Çantamı alıp tam çıkıyordum ki orada mı? Kafası büyük bir gürültüyle açıldı. “Odamdan çıkmak için neyi bekliyorsun? Her gün seninle bu konuşmayı yapmak zorunda mıyım?” Annem her zamanki gibi yine sinirliydi. Ona karşılık verdiğinde daha fazla kızdığını bildiğimden başımı onayladım. Yanından geçerek mutfağa gittiğimde kahvaltı hazır değildi. “Anne ben acıktım ama bir şey hazırlamışsın. Bir gün… Sadece bir gün bana kendi elleriyle kahvaltı hazırlaması için neler vermezdim?” Bu erken uyan ve sen öyle bir dahaki sefere büyük bir kayıtsızlık ve söylediği şeyler içimi burktu fakat bunlardan önce duyduğum şeyler olduğundan kısa sürdü. Sanırım babam yine iş yerinde uyudu mu aldım. Bunun evde olduğu günlerde kahvaltıya pazar olur dedikten sonra ayakkabılarımı giydim, evden çıktım. Annemin bana olan tavrını pek kafaya takmasam da acıtmadı ını söyleyemezdim. Tipik ve ergen dur takımda kondu. Acaba evlatlık olabilir miyim? Kendi saçma düşünceme giderek yoluma devam ettim. Evden geç çıkmamı otobüsü kaçırmam yine geç kalma neden olmuştu. Okula geldiğimde görünürde kimse yoktu. Hepsi derste olmalı. Hızlı bir şekilde merdivenleri çıktım ve sınıfı… Mat bir mesafe kadar telefonu çalmıştı. “Of!” olarak çantamdaki telefonu çıkardım. Bilinmeyen numara arıyordu. Kayıtlı olmayan bir numara arıyordu. Son iki gündür kim olduğunu bilmediğim birinden mesaj attığımı hatırlayınca korkuyla yutkundum. “Bu gece 39 numara, yarın oyunun kurallarını vereceksin.” Aklıma gelen şeyler ve nef alatoo olamaz değil mi? Beni arıyor olamazdı. Düşüncesi bile korkmama yetti. Titreyen parmaklarımla telefonu tutmakta zorlanıyordum, sanki bir ton ağırlığında ve ben taşımakta güçlük çekiyordum. Bilinmeyen numara arıyor, ısrarla araması korkumu tetiklemek ten başka bir işe yaramıyordu. Kim olduğunu anlamak için bakmam gerekiyor ama bu kadar korkarken çok zordu. Kendimi sakinleştirmeye çalışıp derin nefes aldım. Belki o değildir diye kendimi kandırsam da bu durumda pek işe yaramıyordu. “Küçük… Kimsiniz?” diye konuşma yeni öğrenen bir çocuk gibi konuştum. Bir süre ses gelmedi, sanki sesini analiz eder gibi onaylayan sesler çıkartıyordu. Fakat daha sonra onun korkutucu sesini duydum. “Merhaba dokuz numara.” Sesini bile duymak nevresimin kesilmesini etti. Öyle soğuk ve alındı ki sanki kendisi değil, hani korku filmlerini izlersiniz ya, korkunç ve kolu işte öyle bir sesi vardı. Tahminimce kendi sesi değildi, bir çeşit cihaz kullanıyor olabilirdi. “Yemişsin. İkinci defa sorumu tekrarladım. Kim olduğunu bilmiyordum. Kim olduğunu bilmek istediğimden emin değilim.” Canını alacak olan Azrail, “Azrail ne demişti Elazığ değil mi?” Aman Allahım, bu adam ciddi olamazdı. Beni öldürmek istediğini bu kadar açık söylemesi gerginliğin tamamını yapmasına etti. Vücudum söylüyor, bacaklarım beni taşımakta güçlük çekiyorduk. Bu duyduklarım çok fazla, yutkunamıyorum bile. Zihnimin harekete geçen bir şeyler vardı. Korku mugayır daha fazlası… Bu hemen… “Korkma dokuz numara, henüz benim için hazır değilsin. Sen hazır olana kadar sadece seninle küçük bir oyun oynayacağız.” “16 Erdek” söylediğim şeyler beni yalnız ve korkutma da aynı zamanda kusma isteğim çoğalttı. Bu gibi durumlarda paniğe kapıldığım yetmiyormuş gibi nidem de ki her şey çıkarma neden olurdu. “Ne oyunundan bahsediyorsun sen? Kendimi bu kadar korkak ve acil göstermek istemiyorum şu an.” “Ceza ve ödül oyunumuzun adı bu. Dediğim her bir şeyi yaptığında ödül alırsın, bana itaatsizlik ettiğinde de ceza alırsın.” Diye rahatsız edici sesiyle konuştu. Bu abone öldürmekten bedeninden önce ruhundan başlayan hasta bir sadist, ondan karakterini ters şeyler yapmasını istiyor. Böylece onu işten tüketiyor. Savaş’ın dediklerini hatırlayınca içinden lanet ettim. Oyunun kastı beni korkutmak ve her dediğini yapan bir kuklaya geçirmekti. Bunu yapmayacaktım. Onun kuklası ya da planı olmayacaktım. “Oyun oynamak istiyorsun, oyna ama beni karıştırma. Çünkü oyunlardan nefret ederim.” Bu güldü. Hatta iğrenç bir kahkaha attı. “Yanlış cevap. Doğrusu ‘evet’ olacaktı.” Diye içimi ürperten bir sesle konuşmuştu. Boşta olan elimi saçlarımdan geçerek sıkıntıyla çekiştirdim. Mqe orada usulca göz gezdirdim. Neyse, kimse yoktu. Bu bitmiş halimi kimsenin görmesini istemiyorum. Elindeki telefonu mümkünmüş gibi tahta sıktım. “Ve saçmalıyorsun sen, rahat bırak beni. Ne sanıyorsun? İstediğin diğerlerinin yanına kalacağını mı? Yanılıyorsun, seni bulacaklar ve ait olduğunu Güney Kore’ye…” Bir solukta öfkeyle konuştum. Ama tek yaptığı yine ve yine kata atmaktı. “Bu tepki veren ilk numara değilsin ve son da olmayacaksın. Şimdi beni iyi dinle, birazdan ilk görebildiğin mesaj atacağım. Yapmazsan sonuçlarına katlanırsın.” Sonlara doğru sesi sinirli ve teknik ya çıkmıştı. Sözleri bitince telefonu yüzüne kapattı. Dört kere telefona baktım. Bu hayatta sevmediğim şeylerin listesinden biri de yüzüme telefon kapatılması. Biliyorum saçmalıyorum. Düşünmem gereken son işte yüzüme telefon kapatılması ama mantık çoktan devre dışı oldu. Allah’ın belası adam! Kendi kendime konuşarak telefonu çantama koydum. Derse girmeyi düşünmüyorum bugünlük, benden kocaman doldurdum. Bir saate baktığımda dersin bitmesine 10 dakika kaldığını gördüm. Bu saatten sonra girsem bile fırça yemekten başka bir işe yaramazdı. Derse girmekten vazgeçip lavabonun yanına gittim. Yüzüme çarpan soğuk su ile biraz da olsa kendime geldim. Aynada kendime baktığımda iki gün boyunca uykusuzluk bana yaramamış, göz altlarım morarmıştı. Gözlerinin akı hafif kalmamıştı. Burada daha fazla kalıp kendime işkence etmek yerine başa çıkmak en akıllısı. Bu her zamanki gibi arka bahçeye doğru adımlarım attım. Buraya kimse gelmezdi. İnsan kalabalığından sıkılınca buraya gelirdim. Akasya ağacının altında ne kadar oturdum bilmiyorum ama ikinci derslerinin çalışmasıyla ayağa kalkıp üstündeki tozları sildim. Giderse daha kaçırmak istemiyordum. Ver dilbilgisi olduğundan Hakan hocanın çok kızacağını sanmıyorum. O koridorda tek öğrenci kalmıştı. Telefonun sürekli gelen bildirim sesleri ne korksam da açıp baktım. “Neredesin sen Zeynep? Senin için endişeleniyorum. Yalnız sınıfa gelince kendini hazırla, göreceklerini vereceğim tepki merak ediyorum.” Tüm mesajlar Tolga’dandı. He ne göreceğim merak etmiyorum zaten az önce olanlar bana yetmişti. Daha fazla beni şaşırtacak ne olabilirdi ki? Sınıfın kapısının önüne gelince kapıyı tıklatıp beklemeye başladım. Hakan hocanın sesi gelmeyince

Da Tolga bile gülüyordu, pislik. Bana mesajdan daha çok anlatılabilirdi, böyle bekleriz olmazdım. Kalın boynumdan yanaklarına çekildiğini seviyorum. O Zeynep, adım Zeynep diye dişlerinin arasından, zaten bildiği ismimi söyledim. Kivili sergiledi, yerine geç tek söyleyeceğim "Bu mu?" Yerine geç, ona ters bir şekilde baktıktan sonra, sıra mı? Oturdum. Neden bana söylemedin? Bana gelen gıcık kuzenime sordum. Söyleseydin, bukalemunla yakışır bir şekilde geliştirmeniz göremezdim. Versene! Karnına vurunca yüzünü buruşturup sustu, pislik. Savaşa baktığımda sandalyesine oturmuş, kitaplardan birinin sayfalarını karıştırıyordu. Bir süre sonra Hakan Hocanın en son bıraktığı konuyu anlatmaya başladı. Konuyu o kadar iyi anlatıyordu ki, onu tanımasam kesinlikle bu işin ehli olduğunu söylerdim. Bazı yerlerde öğrencilere söz hakkı veriyordu, bazen de küçük açıklamalarda bulunuyordu. Anlatımı kolay, hem de basitti; kısa ve öz, deyimi yerindeyse. Yurdu bu adamlar komutanı, mükemmel olmak zorunda mı? Sınıftaki kızların çekişmeleriyle bakışlarımı savaştan alıp onlara baktım. Bazıları ona hayran bir şekilde bakıyor, çoğu da kaçamak bakışlar atıp giriyorlardı. Hadi ama, çok kızın sevgilisi vardı. Şimdi erkeklerin savaşı olan kıskanç bakışlarının nedeni anlaşılıyordu; çocukların resmen ilişkileri tehlikedeydi. Esma, isteksizce savaş küçük bir baş hareketiyle onu onayladı. Hocam, zaten dersin bitmesine çok az kaldı. Ders istemek yerine, bize "Biraz kendinizden bahseder misiniz?" Ben söylerim onun yerine. Zorla kendini beğenecek kadar o kadar. Bir de sürekli sinirli. Kısacası var ya, sarı. Ne bilmek istiyorsun? Esma adını bilecek kadar. Ne ara tanıştı bunlar? Tabi, ait ders mesela; evli misiniz ya da nişanlı? Saçlarını müşteriyle oynayıp, bir 4'lü bir şekilde savaşa bakıyordu.

Okuldaki çocuklar bitti, sıra savaşa geldi. Bu kız atılan bölüm yok, şimdi tam şu anda Esma'ya bakarak; parmağında yüzük yok, geri zekalı değilsin, var. Ben evli değilim, nişanlı da. Savaş düzgün bir cevap verdi. İzinde sıkılmış denizleri vardı bu Ali. Tebessüm etmemizi sağladı. Eminim bir avuç ergenin sorularını cevaplamak yerine elinde silahı karanlık sokaklarda ulaşmayı tercih ederdi. Bari bana bakıp, sırrını atsın. Yine neyin peşinde olduğunu anlamadım. Peki hocam, sevgiliniz var mı? Bu kız kafayı yedi, sevgilisi olup olmamasıyla ne deniyordu? Tamam, Bahar güzel bir kız ama savaştan hoşlanıyor, olmaz değil mi? Hadi ama, gerçekten olmasa da şu anda bizim öğretmenimiz... Dur bir dakika, nedense bu sonra dikkatimi çekti ve hızlı ona baktım. Düşünceli gözlerle bu ara bakıyordu ama sonra bakışlarını hissetmiş gibi bana baktı. Belki sadece baktı ama bu tuhaf ve düşünceli bakışı içinden volkanlar kaynamasını etti, sanki. Bir kitaplarım şimdi gibi; ne kadar çabalarsam o kadar çok çekiliyorum. Silahına çırpındıkça yukarı yerine en dibine batıyorum. "2000'li sevgilim yok. Bir sevgili ayıracak zamanım da yok." Bu sözleri gözlerime bakarak söylemişti ama daha çok kendini bir şeylere ikna eder gibi bir hali vardı. O cam. Zeynep'le önceden tanışıyor musunuz? Yakın gibiydiniz. Bu gereksiz soru Gökhan'dan gelmişti. Ki hafta önce bana çıkma teklif etmiş fakat ben kabul etmeyince başka bir kızla sevgili olmuştu. Bu da onu reddetmekte ne kadar doğru bir karar verdiğimi gösteriyordu. Savaşın kaşları çatıldı. Önce ona, sonra da bana baktığında bir şeyleri çözmek ister gibi bir hali vardı ama sonra eski dostuz evine uzun sürmedi. "Zeynep benim bir yerde dostumun kızı. Evet, onu önceden tanıyorum ama sizin de gördüğünüz gibi burada karşılaşmamız bir tesadüf." Tofaş'ın verdiği cevapla buhar. Tolga ben aynı anda birbirimize baktık. Neden yalan söylemişti ki? Bunun altında ne aramalıyım? Onunla bırak aile dostu olmayı, yakın bile değildik. Yok, an. Cevaptan tatmin ol, bu anlatılmıştı. Çıkış senin çalmasıyla savaş bir kere bile bana bakmadan çantasını toplayıp sınıftan çıkmıştı. Beni yeni sorularla başıma bırakarak gitti.

Telefonla bugün bilmem kaçıncı kez gelen bildirim sesiyle oflayarak telefonu çıkarıp baktım. Okuduğum şeylere bakmamayı dedim. Önden böyle bir şey istediğini inanamıyorum. Bence nin hemen yanında her şeyden habersiz dışarı izleyene baktım. Gerçekten bunu yapacak mıydım? Sırf bana zarar vermesin diye ona zarar verecek miydim? Benden istenildiği gibi onu öldürecek miydim? Beni de kendisi gibi bir kayıt elemiş vermeye çalışıyordu. Ben şimdi ne yapacaktım? Boyunda ceza mı yoksa öldürülmesi mi diyecektim sonrasında? Eğer karşınızdaki de vicdan adına bir şey yoksa yaptıklarını sorgulamalısınız. Merhameti çoktan terketmiştir. Vicdan onu sorguya çekip hesap sormaz çünkü ondan gidene kadar çok olmuştur. Kararmış kalbi ve tuz ruhu, can yapmaktan geri durmaz; insanlıktan çıkıp bir canavara dönüşmüştür. Habersizdir, asla anlamaz, hep daha ileriye gider benimle. Karşında böyle biri vardı ve ben olacaklardan korkuyorum. Elindeki telefonu çantama koydum. Uykusuz yerinden kalktı ve pencerenin yanına gidip ona baktım. Çok güzel ve çok küçüktü; birden fazla rengi üzerinde barındırıyordu. Her şeyden habersiz kafesinde öylece duruyordu. Bir katil, hedef olduğunu bilmeden. Sınıftaki kuşu herkesin gözü önünde öldür. Unutma, dokuz numara tercihin sonunda ya ödül ya da ceza. Benden bunu istemişti. Bu muhabbet kuşunu burada öldürmemi mi istiyordu? Van'da nedir? İstemiyordum, benimle uğraşması en büyük hatasıydı. Muhabbet kuşları eşleri olmadan yaşayamamışlarmış ve lakin bu tatlı yaratığın eşi olmamış. Belki de pirinç bulacak kadar özgür olmadığından. Ben Hakan Hoca geçen yıl getirmişti. Ona bakıp gülümsedim. Kafes... Eylem alıp öğrencilerin tuhaf bakışları altında sınıftan çıktığımda ne yapacağımı bilmez evdeydim. "Zeynep, beklesene! Hem o kuşu nereye götürüyorsun?" Tolga'nın konumu kurmasıyla durmak zorunda kalmıştım. Onu serbest bırakacağım, kıvırcık diye sorusuna cevapladım. Of! Ağlayan gözlerle bana bakıyordu. "Zeynep, sen kafayı mı yedin? Bir tek alacak almıştı sana takmayan, onu da karşına al, tam olsun. Bak kuzen izne çıkmış olabilir ama bu duymayacağı anlamına gelmiyor." Tolga'nın sıkıntıyla söylediklerine sadece güldüm. Akıllıydı; buradaki öğretmenler beni pek sevmezdi, bir tek akıllıca vardı ve az önce öğrendiğime göre o dedi ne çıkmıştı. "İyi sesim savaşın Bunun etkisi büyük" diyordu. Telefonumu çıkarıp mesajlaştım. Tolga uzatıp o kadar resmine baktığımda uzatmadan alıp mesaj atmıştı. "Bu ne diyor kızım, burada bu işleri mi kendisiyle karıştırmış olmalı? Senin böyle bir şey yapmayacağını bilmiyor mu?" dediğinde kayıtlarını çarpmıştı ona. Buruk bir şekilde gülümsedim. "Biliyor kıvırcık, zaten bildiğinden böyle bir şey istiyor." dedim. Tolga bana bakıyordu, gözlerinde bir şey anlamadı çok belliydi; kafası karışmıştı. Kuzenimin omzuna dokundum. "Sen kafeye git, ben de birazdan geliyorum." İtiraz istemeyen bakışlarını görünce pes ederek başını sallamıştı. Dikkatli olmamız öyle gittiği elimdeki kafesi daha sıkı tuttum. Bahçeye çıktım; kimsenin beni göremeyeceği bir yerde durduğumda kafesi göz hizama kaldırdım ve küçük kuşa gülümsedim. Artık sadece onu hedefinde ben yoktum, bu küçük şey de vardı. Öldürmekte sınır tanımıyor musun, biliyor musun ufaklık? Seni bırakınca anneme bir ceza daha eklenecek ama umrumda değil; nasılsa cezalara alışkınım. Birazdan bu kafesten kurtulacaksın. Ya kardeşim beni... Kapısını açıp onu avuçlarımda aldım; çok küçüktü ve sıcacıktı. Ellerimi biraz daha yukarı kaldırdım; o kadar küçüktü ki ona zarar vermekten korktum. Eğilip onu tüm ellerim ama doğru kaldırdım. Yavaşça parmaklarımı açacağım esnada avuçlarımın arasındaki sıcaklığı koydum kollarım. Affet, büyüklüğünde küçük kuşu gösteriyorum. Aslında getirmiştim. Az önce onu serbest bırakmaya kararlı iken şimdi tereddüt ediyordum. Bunun sebebi ortasından korkmam değildi, bunun seri avuçlarımın arasında titreyen canlının korkusuydu. Benden korkuyordu ve korkusu beni büyüyordu. "Onu öldürmek için ne bekliyorsun?" Yine duyduğum o sesi bu sefer yatıştırmadan. Kuşu belime aldım ve sıktım. Çırpınışı bana zevk verirken biraz daha sıktığımda avuçlarımın içinde olması ruhumu rahatlatıyordu. "Dua vakit kaybediyorsun!" Beni azarlayan fısıltıyla dudaklarım yavaşça kırılmıştı. "Devam edecek mesela zevklidir." Fısıldayarak gülümsedim. "Bundan daha fazlasını istiyorsun?" "Hayır," dedim avuçlarımda fazla sıkarken, "İstediğim tek şey beni rahat bırakmanı!" diye bağırarak bitireceğim. Ne yapmak için parmak eklemleri hareket etmişti ki birbirlerinden karakteri durdurmuştu. Başım yavaşça kaldırdığımda çatık kaşlarıyla bileğimi tutan adamı gördüm. "Kiminle konuşuyordun?" sorgulayıcı sesiyle. Az önce yaşadığım garip duygulardan sıkılarak çıkmıştım. "Öbek... ben," deyip duraksadım. Ona duyduğum sesleri anlatamazdım. Ben bir deneyim olduğunu bilmezken onun gözünde bir değerli imajı çizmek istemiyordum. "Kuş," dedim çabucak. Küçük kuşla konuşuyordum. Şüpheli bakışlar üzerindeyken bana inanmadı biliyordum. Bileğimdeki elini kaydırdı ve avcumdaki kuşu alarak özgür bıraktı. Onu öldürmek istedim. Bu bir soru değildi, bu emin olduğu bir şeyi onaylamak için. "Hayır," diyerek karşı çıktım ve hızlıca konuştum. "Ama ben kimseye zarar vermem." Bu söylediği nedense kendim bile inanmıyordum ama daha önce hiçbir canlıya zarar vermemiştim. Az önce bana ne oldu bilmiyorum ama ben küçük bir canlıyı incitecek biri değildim, olmamalıydım. "Şu meslek hayatımda o kadar kişi geçti, hayatımdan çıktığında ne anlatmaya çalıştığını anlamıyorum. Artık sadece birinin gözlerine bakarak anlıyorum ne olduğunu. Sözleri neden seni rahatsız etmişti?" Gizleyecek bir şeyim yoktu. O halde neden onun yanında tedirgin oluyordum? "Benim gitmem gerekiyor." Nedensiz yere paniğe kapılmış ve bir an önce buradan gitmek istiyordum. Gitmek için tam bir adım atmıştım ki söyledikleri nefesimi tutturdu. "Sende bir gariplik var, gergin gibiydin ama gözleri bunun altını söylüyordu. Dipsiz kuyuların da birden fazla duygunun izleri vardı." Bana olan bakışları çok farklıydı. Daha önce hiç böyle bakmamıştı; benden, varlığından rahatsız gibiydi. Yerinden kıpırdayamaz, bana doğru küçük ama sert adımlar attı. "Ya sen..." Kağıtlarıyla bastı. Topraktan bir şeylerin açılışını çıkartıyordu. Her adımında kalbimi yazıyormuş gibi can çekişiyorum. Bunun nedeni bana olan bakışlarıydı. Tam karşımda durduğunda bana bakıyordu ama beni görmüyordu; siyahların da karanlığın en koyu tonu vardı. "Ne olduğunu bilmiyorum ama bunu öğreneceğim." Sesi kendinden emin ve kararlı çıkmıştı. "Seni anlamıyorum, ne saklıyorsun?" Beden öfkeli ve kızgın, bunu verdiği tepkilerden görebiliyordum ama ruhu acı çekiyordu. "Umarım bu işin içinde değilsindir, aksi takdirde işimi yapmakta tereddüt etmem." Onun için diğer herkes gibi şüpheli olmak canımı yakmıştı; bizden ölümle tehdit edilirken öyle bir şey de... Nasıl suçlar? Beni, bana biraz daha yaklaştı. "Bazen seni tanımamış olmayı diliyorum." Keskin bakışlarını el ağlarım açıkladı; gözlerinin rengini unutmak istiyorum; o bakışları dudaklarıma bulduk işte, kırgındım. "Gülüşünden nefret ediyorum!" Sesi buruk ve acı çekiyormuş gibi çıkmıştı. Yerdeki boşuna mesaj attı, bu a****. "Koma, berbat hissettiren hallerine dayanamıyorum." Baktı. Öyle bir bakışı vardı ki beni yakan, ağlamak istiyorum. Neden onun hırsızlığı beni böyle kötü etkiliyor bilmiyordum ama durmadım; benim tereddütlerim olmaz, küçük çelişkilerle işim yok. Bunu asla izin vermem. Yardım geriye gitti. Bunu yaparken bana öfkeli, sanki uzak durmam gereken tek kişi benim. "Sınırlarını zorlamaktan vazgeç artık!" dedi ve beni nasıl yangınlara attığını bilmeden arkasına bile bakmadan çekip gitti. Gitti. Ne yapmıştım ki ben, bütün bu söylediklerine sebep olan şey bir kuş muydu? Onun tepkisi üzerine çekecek bir şeyler yapmıyordum. Bir damla gözyaşı usulca süzüldü yanaklarımdan. Boğazında firar etmeye bekleyen özkırımlı öylece bakıyordu, markasında bu söylediklerini attım almıyordu ama kalbim böyle... Matem nerede olduğuna göre çok iyi anlıyordu; farklı hissediyordum, farklı, yorgun, yenilmiş. Yenildim kimeydi? Ona mı yoksa kendime mi? Bilmediğim bir soru daha eklenmiş sisteme. Hah! Ve inadını sevdiğim adam. Pilsenden ki kahkahalarla gülmek isteyecek kadar çok ağrıyor kalbim. Orada ne kadar savaşın gittiği yere baktım, bilmiyorum. Ama burada daha fazla kalmanın kimseye yararı yoktu. Adımlarımı okula yönetim okula gidip Tolga'nın yanına gidiyordum. Kit uyduğumuz şenker sesli adım atmayı kestim. Başlarından böyle görev, ben ne anlarım temizlikten? Gördüklerin az önce düzgün elinden çıkıp kahkaha atmamı engelleyemedim. "Kerem, ha da mı kıyafetleri içinde dinle paspasla temizlik yapıyordu; bir yandan da birlerine kızma ile karışık söylüyordu." Gülmesini isterim de doğruluk bana bakınca güldüğünü görünce sıkıntıyla yokladı. "Bu gülmesene kızım, zaten sinirim tepemde. Bu mu sistemiyle?" Biraz daha güldükten sonra kendimi zor durmuştum. İşaret parmağını gösterdim. "Sana ne oldu böyle? Onu bana değil, savaşa veren nokta noktasını soracaksın. Neymiş katil ile yakın olacakmışız. Ben sanki katili görürsem elimdeki paspasla olacağım! Ne biçim bir görev, anlamadım." Sözleri, elindeki paspası yere fırlatmasıyla kavga attım. "Kesinlikle haklısın," dediğimde hala gülüyordum. "Ne konuda?" Kollarımı göğsümde birleştirdim. Savaşın anlaşılmaz ve düşüncesiz bir pislik olduğu konusunda da orada ona söyledikleri hala aklımdaydı. Kerem söylediklerimi önce anlamadı ama daha sonra güldü. "Hadi beni Adem'e yaptı diye ona kızgınım ama senin olayın ne? Ne sınıfta bahçede olanlar aklıma gelince yüzüme bulaştırdım; kendileri öğretmenim oldu. Hem de dil bilgisi öğretmeni! Daha ne olsun? Onun sayesinde ki havuz ki bir gün geçiriyordum, şimdi anlaşılıyor yok. Yalnız işini zor yıllardır arkadaş olmamıza rağmen ben bile bazen ona katlanamıyorum." Diğerini oluşturunca ona gülümsedim, biraz daha Kerem'le ayaküstü sohbet ettik. Ama doğrusu savaşa bol bol küfür etmiştik. Kelime veda edip kahve deryaya indim. Gözlerim bir süre Tolga arkadaşının doğru buldum bir masada oturmuş; yanımda olan Selçuk, Murat, İpek bir de Bahar'la sohbet ediyordu. Bağırma! Bu kızın Tolga'nın yanında ne işi vardı? Ayrıca diğerleriyle ne ara kaynaşmıştı? Onların yanına gitmeden önce kendime soğuk bir şeyler alsam iyi olacak. Ne de olsa Bahar oradaydı. Tezgahın yanına gittim. Onlar kısıtlı olan görevliye seslendim. "Merhaba, ben bir şeftali suyu alabilir miyim?" Demedi ki bana izin veren adamla saçımı yutkundum; elini görünce sözlerime devam edememiştim. Gözlerine büyütüp şaşkınlıkla ona bakmaktan kendimi alamadım. Lacivert bir tişört giymişti; kafasındaki siyah şapka da okul arması vardı. Kumral saçları en yakın altında bile dikkat çekiyordu. İtiraf etmeliyim, çok yakışıklıydı ama bir o kadar da soğuk. Bunu gördüm, ben ne kadar şaşırsam da savaş ve Kerim'in vurduğunu hatırlayınca kendime geldim. O da görev için burada değildi; elinde bir bıçak vardı ve tezgahın üzerine bırakınca tost için kaşar peyniri doğradığını anladım. Bana olan bakışları aynıydı, değişen bir şey yoktu; hala bir hiçmişim gibi bakıyordu. "Ne istiyorsun?" diye, bana olan bakışlarımdan sıkılmış gibi konuştu. Söz konusu sensen hiçbir şey aynı, onun gibi soğuk bir sesle konuşmuştum. Bu tavrımı onu küçük bir an için fazla attı ama daha sonra dudakları alayla kırıldı. "İsabetli bir karar, çünkü benim de sana hizmet etmek gibi bir niyetim yok." Bir süre meydan okur gibi bana baktı. Onu yenilmeye niyetim yoktu, o yüzden bakışlarım aynı şekilde karşılık verdi. Tezgaha bana biraz daha yaklaştığımda bu beni rahatsız etmemişti; geri çekinmedim. Birini tezgaha koyduğumda çimen yeşil ve hareketlerini takip ediyordu. Tezgahın üzerinden ona doğru biraz yaklaştım ve boşta olan elmos yüzüne uzattım. İşaret parmağıma soğuk gözünün tamam altına bastırdığımda dokunuşuyla beraber kaskatı kesilmişti. Yeşillerin daha fazla müşteri vardı ama elimi içmiyorsun ya da geri çekiliyordu; sadece gözlerindeki şaşkınlıkla bana bakıyordu. Parmağımı biraz yukarı kaydırdım; bu hareketinde Selçuk kılmıştı. Yavaşça nefesimi çektim. İşaret parmağıma bakıp gülümsedim. Bilerek tuttu, anlamaz bana bakıyordu. "Ne saçmalıyorsun yine?" Ne sıkıntıyla karışık bir nefes aldım. İşaret parmağımı oraya kaldırıp ona gösterdim. "Bak şimdi, her biri düşen kirpiğine alırsa dilek hakkın rende tutmuş oluyor; o zaman tuttuğum dilek gerçekleşir. Tabii eğer dilersen." "Böyle oraya kadar inanmam," diye kestirip attı. Onu s*****, kendi bilirdi. Tam parmağımı geri çekiyorum ki elimi tutmasını beklemiyordum. Dokunuşuyla şaşkınlıkla ona bakınca az önce bu yaptığım gibi tezgahın üstünde bana doğru eğildi. Düşündüm de, fena fikir değil. "Badem, dileğim senin ellerinde, o zaman vakti geldiğinde bir dileğimi gerçekleştir edeceksin." "Şaşkın dilek perisi," dedi eğlendiğini belli eden sesiyle. "Evet, kaba bir cevap oldu biliyorum ama şu anda yaşadıklarım çok tuhaftı." Derin alayla söyledikleri, ben fal atmıştım. Ben ona böyle bir şey söylemedim ki! İçinden bir şey diyecektim, ben de kirpiği üfleyerek yere atacaktım; hepsi bu kadardı. Bir adım geriye attım; ellerim havada sallayıp telaşla konuştum. "Şey, benim işim vardı, onu unuttum. En iyisi ben gidip onu yapayım," diye saçmalayıp hızlıca arkamı döndüm. Bir adım atmıştım ki çarptığım masa üzerindekilere döktüm; herkesin bana bakıp gülmesiyle rezilliğin dibine bulmuştum. Onlara bakmadan koşar adım oradan çıktığımda arkamdan gelen gülme sesleri içinden kendime küfür ettim. Haftalarca onun yanına oynamaktan vazgeçmiştim. Sınıfa gidecekken çalan telefonumla durmak zorunda kaldım. Baktığımda yine farklı bir numara görünce onun adını anladım. Panik ve korku... Etrafıma baktığımda boş bir sınıfa girdim. Açmadan önce kendimi sakinleştirmeye çalışıp nefes alıp verdim; artık ne olacaksa olsun. "Dune, ne istiyorsun? Benden gerçekten korkuyor olmalısın. Yanlış yaptın a**** kız, seni daha önce uyarmıştım ama dinlemedin. O yüzden sonuçlarına katlanacaksın." Yerinde sendeleyerek boş bir sıraya oturdum. Neden sonunda konuşurken asil hissediyordum; sanki ruhum bedenimden ayrılıyormuş gibi. "Benden istediğin şey yapabileceğim bir şey değil. Öyle olsa bile asla yapmam." Böylesine tepkisiz konuştuğum için kendimi tebrik ediyorum. "O elde babanın başına geleceklerden ben sorumlu değilim." Büyük bir korkuyla tüm benliğimi sardı. Hızlıca ayağa kalktığımda sınıfın içinde bir ileri bir geri volta atıyordum. Telefonumun daha çok kullanma bastırdım. "Ne saçmalıyorsun sen? Doğru dokunamazsan sert çıkan sesin beni bile şaşırttı. Söz konusu ailem olduğu zaman kendimizi nasıl..." Endişelenme ezdim. Telefonla bir mesaj geldi; açmaya kendin gör bakalım yine böyle konuşabilecek misin? Telefonu yüzüme kapatırdın da yemin ederim çıldırmak üzereydim. Kerem bildiri seçileni açtım. Bu bir videoydu. Önce görüşlü adımı, raflardaki kitaplar takıldı. Daha sonra boş bir masada elinde bir kitap ve hemen solunda çok sevdiği kahvesini içen bir adam. Bu yeni tanıyordum. Çocukluğunun geçtiği bir yer bulmak tatlıydı. Kahve içen kişi de bundan başkası değildi. Bir anda gökyüzü dediği şimşekler çakıldı. Gerçekler, benim acil alıştı. Kahretsin! Beni babamla tehdit ediyordu; isteklerini yaptırmak için babamı kullanıyordu.

Çalan telefonu hemen açmıştım. "Ne yaptın bulamama, Allah'ın cezası?" Boş sınıfta öfkeyle vardığımda babama zarar vermesine asla izin vermeyecektim. "Oy kullanma birkaç şaşırttı geldi; daha çok aynı anda birçok kişi konuşuyor gibiydi. Her neredeyse evinde olmadığı kesin. Henüz bir şey yapmadım ama bu yapmayacağım anlamına gelmiyor. Sen ne dersin? Dokuz numara cezanı babamla vereyim mi? Ona dokunmayı aklından bile geçirme!" Hızla konuşup müdahale etmiştim. "Soğuk, pis, kakası 8 buluşturma neden oldu? Ondan nefret ediyordum; tanımadığım, hiç görmediğim birinden nefret ediyordum." Güzel bir daha bana itaatsizlik etme mi öğrenmiş oldun? "Şimdi beni iyi dinle! Bu sana verdiğim şu an ses ne demek istediğimi anlıyor musun?" "Nasıl anlamadım?" Eğer bu sefer de söylediklerini yapmazsam babama ya da ailemden birine zarar verebilirdi. Omuzlarım kaybetmişti, getirdiğini yine çöktü. Sanki beni görüyormuş gibi başımda onayladım. "Anladım. Ne yapmam gerektiğini?" Kısık bir sesle konuştum. İtaat etmem hoşuna gitmiş olmalıydı ki keyifli bir şekilde gülmüştü. "Ben sana bir adres atacağım; akşam 12'de oraya gideceksin ve senden istediğimi yapacaksın. Yalnız geleceksin, bana oyun oynamaya kalkışma. Unutma, bu oyunun kurucusu benim. Sen sadece zamanı gelene kadar beni eğlendirecek olan bir piyonsun." Kapattı telefonu. Dizlerinin üstüne çökmüş, tüm karamsarlık bir köşede bana ya sallıyordu; ondan kurtulamayacaktım. Diğerlerine yaptığı gibi beni de rahat bırakmayacak tı. Bu gece beni nelerin beklediğini bilmiyorum; bildiğim şey oraya gidecek olmam. Babam benim tek dayanağımdı; kabus gördüm de geçti diyen kişiydi. Düştüm, dalımdan efendi; canım yandığında diğerleri nasıl anne yerine baba diye feryat ettiğim kişiydi; ona bir şey olmasın diye dayanamam. Benim yüzümden zarar görmesine izin vermeyeceğim; ben ne beklerse beklesin kesinlikle oraya gideceğim. Sonrasında hani her çocuğun sıkça söylediği bir söz vardır ya, "Büyümek istiyorum" diye. İşte benim çocukluğumda bu iki kelime yap; bu bir şeyler istediğimde ya da kendi başıma hareket etmek istediğimde "Sen çocuksun" sözlerine verdiğim cevap hep aynıydı: "Büyümek istiyorum." Ama son zamanlarda çocukluğumu özlüyorum. Düştüğümde baba diye ağlamak istiyorum ya da sen bunu altındaki hayali canavarından korktuğumda yanıma gelip bir yine kurtarsın istiyorum. Annemi bile söylemekten çekindiğim şeyleri yüzüme bakarak anlasın istiyorum. Peki beni engelleyen şey ne? Neden yine çocukluğumdaki gibi kahramanıma sığınamıyorum? Bunun nedeni peşindeki belayı yollarda bulaştırmak istemiyor olmam mı? Yoksa tek başıma bazı sorunların üstesinden geleceğime kendimi inandırıyor olmam mı? Bunların hangisi doğru cevap bilmiyorum; bildiğim şey elinde bir telefon hiç bilmediğin bir yere gidiyor olmam. Evet, o ruh hastası aramıştı; telefonuma bir adres atıp oraya gitmemi istemişti. Annem ve babam uyuduktan sonra evden gizlice çıkmıştım; bu nereye gittiğimi hakkında en ufak bir bilgim yoktu. Benim değerli beklediğini de öyle. Neyle karşılaşacağımı bilmediğimden üzerine savaş bir tişört ve dar paça bir pantolon giymiştim. 40 dakikadır yoldayız; yol uzadıkça gerginliği masrafa yol açıyordu. Arabanın izle bir yola satmasıyla kaşlarımı çattım; camdan etrafa bakmaya çalıştım ama karanlık olduğundan pek iyi göremedim. Net göremesem de kurak bir arazide toprak bir yoldan geçtiğimizi anladım. "Doğru yoldan geçtiğimizi evin misiniz?" diye taksiye sordum. Bana verdiğin adres burasını gösteriyor kızım. Bir süre sonra eski bir mahalleye girmiştik. Saat gecenin 12'si olmasına rağmen sokaklar insanlarla doluydu; boğazları geçip gidiyordu. Bazıları sessiz olmalı ki kaldırımda uyuyorlardı. Birkaç adam elinde gazeteye sarılmış, içki olduğunu tahmin ettiğim şeyi kafalarına dikip sağa sola sallanarak bir şeyler konuşuyorlardı. Yol kötü olduğu için araba baş gidiyordu. Ben onları çok iyi olmasına görebiliyordum. Biraz ilerisinde duran bir arabanın camına yapışıp konuşan iki kadın vardı; giydikleri kıyafetler varla yok arasında bir şeydi. Lanet olsun, ben nereye gelmiştim böyle? Araba bir süre sonra yavaşça durdu; taksicinin bana bakmasıyla benden istediği parayı vererek indim. Beni bir hafta idare edecek kadar para vermiştim. Ülke gözlerle etrafına süzünce telefonumdaki mesaja baktım; bir yanlışlık yoktu. Bana verdiği adres burasıydı. İyi de burada eski bir hedef olduğunu düşündüğüm şeyden başka bir şey yoktu. Beni neden böyle bir yere çağırmıştı ki? Eğer manzarayı izlemem içinse, tek kelimeyle berbat. Yani bilinmeyen numara arıyor; işte yine başlıyoruz. Neden buradayım? Açar açmaz konuşmuştum; önce ses gelmedi ama sonra eğlendiğim sesini duydum. "Deponun içine gir!" Söylediği tek şey buydu. Zaten hemen sonra telefonu yine ve yine hizmet etti. O telefonu cebime koyarak karşındaki depoya baktım. Duvarlardaki boyalar dökülmüş, camları yoktu; önünde eski bir araba vardı. Muhtemelen çalışmıyordu çünkü buradan farksız değildi. Bu adımlarımı depoya yönelterek demir ve paslı kapının önünde gördüm. Bu kapının arkasında beni verdiğini beklediğini bilmemekte endişelenme sebep oluyordu. Kapıyı açmaya çalıştım ama menteşeleri paslandığı için hayli zorlandım. Sonuç zor oldu ama içerdeyim. Tuhaf, dışarıdan bakılınca ışık yoktu ama şimdi ışıklar yanıyordu. Burada yalnız olmadığımı hissediyorum; bu bile tüylerimi diken diken etmeye yetiyordu. Deponun içinde fazla eşya yoktu; duvarlar çimento, tibet'ten iğrenç görünüyordu. Köşede eski bir hafta üzerinde dağılmış tamir aletleri duydu, hemen ilerisinde eski bir araba tekerleği vardı. Sağ tarafta üst üste konulmuş birçok falan ve demir parçaları vardı. Bunların dışında içerdeki pasta havayı saymazsak boştu. O gözlerinde falan her yerini taradı. Neden böyle bir yerdeyim? Beni buraya çağırmasının amacı neydi? Karşı duvarın yanında tahta bir kaba dikkatimi çekince küçük adımlarla kapının yanına gittim. Yavaş hareketlerle kapıyı açtığımda aşağı inen merdiven basamakları dışında bir şey yoktu. O merdivenler nereye iniyor? Merak ediyorum ama iç sesim kesinlikle oraya gitmememi söylüyordu. Aşağıda duyduğum gürültüyle merak duygum ağır bastı ve kapıdan geçip merdivenlerden inmeye başladım. "Kedi merak öldürür" sözünü hiç duymadın sanırım. İç sesim beni korkutmak için elinden geleni yapıyordu; son zamanlarda nedense benden nefret ettiğini düşünmeye başladım. Basamakları yavaş adımlarla indim; her adımımda kulaklarıma gelen gürültü çoğalıyordu. Merdivenleri bitirdiğimde karşıma demir bir kapı çıkmıştı. Burada çok az ışık vardı; kapıyı bile zor görmüştüm. Kapının arkasında çok fazla görüntü vardı; içeride tam olarak neler oluyordu bu? Bu sorular çoğalıyordu. Elimi kapının üzerinde ulaştırıp açtım. Bir adım atmamla elimde kalmam bir oldu. Bu da neydi? Burada tam olarak neler oluyordu? Bu soruyu ikinci kez kendime sordum; fark edince istemsizce yüzümü buruşturdum. Şu anda tam karşımda küçük bir insan topluluğu vardı. Ben birkaç kişiyi görmeyi beklerken birçok kişi görmüştüm; kadın, erkek birbirine karışmış bir sürü insan. Bazı insanlar ellerindeki kadiri tokuşturup çalardı, bazıları sigara içiyor ya da bu ara biz kızartacak küfürler ediyordu. Ama tuhaf olan şey ki hepsinin gözleri tek bir yere bakıyordu; ortaya, daire şeklinde toplanmışlar orada ne varsa hepsinin ilgisi oradaydı. Kimse varlığımın bile farkında değildi. Bunun nedeni üzerime giydiğim kıyafetlerim; onların gereklerine çok benziyordu. Buradaki tüm kadınların üzerinde pantolon ya da tişört benzeri şeyler vardı; saçları dağınık, kıyafetleri kirliydi. Bu da burada herkesin bu çeşit sokak serserisi olduğunu gösteriyordu. Aslında beni fark etmeleri benim için büyük şanstı; hemen arkamızda yapsam... Diyorum ki telefonumun cebimde titremesiyle durdum. Açıp baktığımda yerinde kaskatı kesilmiştim. "Team buradan gitmeye aklından bile geçirme; fazla burada içine gir aynen bunlar" yazıyordu. Gitmeye hazırlandığımdan biliyordu; bu da demek oluyor ki buradaydı. Hızlıca arkamı döndüm ve buradaki herkesi incelemeye başladım; bana bakan bir ya da şüpheli bir var mı diye ama yoktu. Herkes kendi halinde takılıyordu. Omuzlarım çöktü; sıkıntıyla bir nefes verdim. Öfke kadınlarımı karabağlar yönettiğimde korkudan bacaklarım titriyordu. Onları yetiştiğimde hala aynı noktaya bakıyorlardı; nereye baktıklarını merak ettiğimden birkaç kişinin arasından geçtim. Bazıları bana bakıp tekrar önüne dönüyorlardı. Biraz daha ilerledim; en öne gelince gördüklerim yok artık dedirtti. "Hı hı," bu titreyen sesimle sadece bunları söyleyebilmiştim. Allah'ım! Gördüklerim gerçek olamayacak kadar ülkücüydü. Ortada iki kişi vardı ve dövüşüyorlardı; insanlar etrafında çember şeklinde duruyorlardı. Kimi elindeki parayı havaya kaldırıp tezahürat yapıyordu, kimisi de seçtiği kişiye yenilmek üzere olduğu için küfür ediyordu. Bu vahşet bir çeşit vice olmalı ama beni asıl şaşırtan dövüşen iki kişiden birinin kadın olmasıydı. Doğru görmüştüm; ortada bir kadın vardı, kendisinden daha yapılı bir adamla dövüşüyordu. Bu şok olmuş bir şekilde tüm maçı izledim. İşin tuhaf kısmı böyle şeyleri yasadışı bulduğumdan her zaman

Sonra adam bileğini tuttu ve sert bir hareketle müftüsü kemiğin kırılma sesini duyunca yüzünü buruşturdu. Mat amacıyla varıp kanlar içinde havada aykırıydı ama savaşın durmaya niyeti yoktu; aksine, adamın yakarışları sanki ona zevk veriyordu. "Ağabey, ona dokunmadın bile!" Hem kendisi karşıma çıktı. Kanlar içinde, güçlükle konuşan adamın yüzü tanınmaz haldeydi. Şakağımdaki damarınız gibi atarken duyduklarıyla iyice çıldırdı. "Yok, bile dokunsaydım lan! Hadi! Ve aptalın teki ama sen hangi hakla da el kaldırmaya cüret edersin!" Konuştukça çok da sinirleniyordu adam. Kendinden geçmek üzereydi. "Hadise beni niye kattı araya? Keyfimden gelmedim buraya herhalde!" Adam acele edip yalvardı. Çok daha fazla yoğunlaşmıştı. Onun yüzüne geçiriyordu yüz ifadesi; o kadar sert ve öfkeliydi ki bu hali tıpkı kurbanı acı çektirmekten hoşlanan bir katil andırıyordu. Bunun düşüncesi bile beni rahatsız etmişti. Herkes büyük bir şaşkınlıkla savaşa bakıyor ve sürpriz misafirlerini şokunu yaşıyorlardı; özellikle kadınların bakışları hayranlık doluydu. İç çekişlerini ve savaşın kasları hakkında söylediklerini duyabiliyordum. Şimdi benim filmlerde olduğu gibi savaşın elini tutup onu durdurmam gerekiyordu. Fakat şöyle bir durum var ki; savaş bu kadar sinirliyken onu durdurmaya çalışsam, "Sen bana bu adamı kuruyorsun!" der ve bir tane de bana çakardı. Bu ihtimali göz ardı ettim; can tatlıydı.

Sonuçta, etrafı biraz göz gezdirince bize doğru, ellerinde sopalarla o kişiyi gördüm. Gözlerimi kocaman açarak hızla gözüküyormuş adamın yanına gittim. "Savaş!" diye seslendim. Ama yok, beni duymuyordu resmen; işine konsantre olmuş gibiydi; altındaki adamın kemiklerini kırmakla meşguldü. "Savaş, erkekliğin onda dokuzu kaçmaktır derler, istiyormuş muydun?" Söylediklerim dikkatini çekmiş olmalı ki bir an kafasını kaldırıp bana baktı. "Ne saçmalıyorsun kızım sen? Bilmem öyle kaçmak gibi şeyleri!" dedi ve adama bir yumruk daha attı. Başını iki yana sallayıp gözlerimi devirdim. Yerde yatan adama bakınca bilmediğini anladım ama bu öğrenmeyi anlamına gelmiyordu. Elim omzuna koyup, "Kaçmalıyız! Bana bak! Bana bak! Hemen buradan gitmezsek bize doğru gelen adamlar anamızı atacaklar!" diye korkuyla fısıldadım. Savaş, altındaki adama bir yumruk daha atmasıyla adam bayılmıştı ama bence o kadar yumruktan sonra çok bile dayanmıştır. Rahatlamış bir şekilde ayağa kalktığımda elimle bize yaklaşmakta olan adamları gösterdim. "Bir ve tek ihtimal; hemen kaçalım, tabii yaşamak istiyorsak!" diye telaşla konuştum. Gözlerini bile kırpmadan karşısındaki adamlara bakıyordu. Yüz ifadesine bakıp da bir şeyler anlatmak imkânsızdı. Daha sonra dudakları tehlikeli bir şekilde kıvrıldı ve bana şoka uğratan sözleri söyledi: "İkinci de geçerli olan ihtimal; geri dur." Bana bir kere bile bakmadan konuşmaya devam etmişti. Bu da neydi şimdi? Onlarla tek başına dövüşmeyi düşünmüyor değil miydi? Ona baktım ve sağlam bir küfür savurdum. "Lanet olsun! Tabii ki de düşünüyordu! Hadi bakalım Zeynep, tek parça halinde nasıl çıkacaksın bu işin içinden? Çünkü bu adam gözü kara bir manyak!" Sonrasında, "Sen içten akıllanmaz mısın?" diye küfür edince korkmuştum ama benim suçum değildi.

Ellerini saçlarından geçirip öfkeyle bana baktı. "Artık sakinleşebilir miyim burada? Babasından azar yiyen çocuklar gibi hissediyorum." "Demek senin suçun değil, ha? Bir dakika daha girseydim o yüzden vuracaktı sanki!" Bunun düşüncesi bile canını yakmış gibi yerdeki taşlara sert bir tekme savurdu. Bu öfkeli hali ve o depoda olanlar aklıma geldikçe korku tüylerimi diken diken ediyordu. Tek başına adamları alt etmişti. Evet, bunu yapmıştı. Yara almadı mı? Kesinlikle aldı; sağ kaşı kanıyor, daha da patladı göğsünde, karnında bir kaç yerinde izin olduğuna eminim. Fakat işin tuhaf kısmı şu ki; o adamların nefes almakta bile zorlandığına bahse girerim. Adamlar resmen komalık etti. Hamleleri öylesine seri ve vakitliydi ki savaşın karşısında hiç şansları yoktu. Sanki yıllarca bu işin eğitimini almış gibiydi. Onların yaptığı her hamleyi önceden tahmin ediyor ve ona göre bir savunma hazırlıyordu. Ben ona hayran olmamak imkânsızdı; orada yenilmez gibiydi. İşi bitince beni aramıştı. "Onları depoya çağırıp buraları temizleyin!" demiş ve telefonu kapatmıştı. Daha sonra insanların şaşkın ve hayran bakışlarına aldırmadan kolumdan tuttuğu gibi depodan çıkarmıştı. Bu arabada tek kelime etmemişti. Bölgesinden korktuğum için ben de susmuştum. Arabayı sahil kenarında ani frenle durdurmuş ve yine kolumdan tutup, tabiri caizse beni sürükleyip arabadan çıkarmıştı. Şimdi de son yarım saattir yaptığı gibi bana kızıyordu. "Neden oraya gittin?" Biraz olsun sakinleşmiş olmadı ki bana bu soruyu niye sordu. Derin bir nefes aldım ve tek bir solukta istediği cevabı verdim. Onu aldığım tehditten başlayıp ruh hastasının benden istediği son şeye kadar her şeyi anlatmıştım. Konuşmam bitince onaylamaz bakışlarını bana çıkardı. "Sen gerçekten aptalın tekisin!" dediğinde kaşlarımı çatıp ona baktım. Dinlememiş miydi? Tek söyleyeceğim bu mu yani? Ya aslında görünce nefesini sesli bir şekilde verdi. "Çarpma! Hemen karşılığını verenden haberimiz olmadı mı kitapçıda? Sadece baban ve onu kameraya çeken kişi yoktu; 3 sivil polis vardı. Oradaki kişi sadece bir maşa. Bizim amacımız maşa yapan kişiyi bulmak. Sadece baban değil; annen, teyzen, kuzenin, senin tuhaf arkadaşın... sanırım adı vardı sende de... Hepinizin peşinde sizi korumak için sivil polisler var. Bu gecesi nasıl buldun sanıyorsun?" dediğinde dudakları bir balığı aratmayacak kadar açılmıştı. Her şeyi en ince ayrıntısına kadar düşündüğüne inanamıyorum. Şok olmuş gözlerle ona bakmaktan kendimi alamadım. "Bütün bunlardan haberim yoktu! Tolga'nın da verdiğini sanmıyorum." "Ne yani? Seni ve aileni koruyor muyduk? Bunu bilmiyordun." Söyleyebileceğim tek şey buydu. "Bilmene gerek yoktu!" deyip kestirip attı. "Madem öğrendin, ona göre hareket et! Bunun kuklası olmayı bırak!" diye sert bir sesle konuşunca konuşacak durumda değildim. Beni bir kukla benzetmesi itiraf etmeliyim ki canımı yakmıştı. Bir yanından geçip arabaya doğru yürüdüğünde aklında bir şey gelmiş gibi durdu ve bana doğru döndü. "Gidelim artık, geç oldu. Umarım yarın sınavım var." dediğinde bu gece kaçıncı şokunu yaşadığımı bilemedim. Az önceki sınav mı, şok üstüne şok arasında hızla döndüm. "Sınav?" diye sorduğumda kesinlikle yanlış duyduğumu düşünüyordum. Çevrili bir şekilde bana bakıyordu. "Evet, dilbilgisi sınavımız var küçük hanım. 120 aldığı şekli bilmiyorum ama onu çok eğlendirdi kesin." Öğretmen kimliği ile konuşması beni deli etmeye yetmişti. "Ta bugün ilk dersini verdin, ne sınavından bahsediyorsun?" dedim. Dişlerinin arasından tıklayarak, "İlk günden sınavı mı olurmuş? Bu gidişle onun yüzünden son yılın bitmeden okulu tercih edecektim!" Tek kaşını kaldırdığında alayla dudakları kıvrıldı; bana yaptığı şeyden zevk alıyordu, bunu görebiliyordum. "Ne sanıyordun? Bu gece yaptığın aptallığın cezasını çekeceksin!" dedikten sonra, ben olmasam oradan arabaya binmesini kaşlarımı çatarak izledim. En sinirli olduğum anlardan biriydi. Ama neden söylediğimi ağlıyordum; bu büyük bir haksızlıktı. Eğer hayatımı üç kelimeyle anlatacak olsam kesinlikle şöyle olurdu: sorun, bela, M.C.

Sonrasında sabah her zamanki gibi babamın sesiyle uyanmıştım. "Ben de öyle, anne hazır veya anne terliği yok." Annem benden daha uyku tutmazsa beni uyandırma şerifi de bulunurdu. Onun dışında babam beni yap uyandırdı. Yataktan çıkıp banyoya girdim. Önceden dağılmış elime bakınca kendi kendime üzülmüştüm; dün gece yaşadıklarım pek kolay şeyler değildi; özellikle savaşın arabadaki sessizliği beni rahatsız etmişti. Tek kelime bile etmeden beni eve bırakmıştı. Dengesiz! Onu anlayamıyorum; sabah benden ve hareketlerimden rahatsız olduğunu söyleyen kişi akşama beni kurtarıyordu. Başımı iki yana salladım. "Gerçekten dengesizin tekisin!" dediğimde bunu anladım. Banyoda yapmam gereken işlerini bitirip çıktım. Bugün farklı bir şeyler giymek istiyordum. O yüzden beyaz bir bluz ve kısa yeşil bir etek giymiştim. Saçlarımı açık bıraktım ve okul çantamı da alıp aşağı indim. Mutfağa gidince annemin ve babamın sessizce kahvaltı yaptıklarını gördüm. Çok tuhaf; genelde kahvaltılar bizde pek sessiz geçmezdi. "Günaydın!" dedim içeriye bakarak. Babam beni görünce gülümsedi. "Sana da günaydın meleğim! Hadi okula geç kalmadan kahvaltını yap!" Babam gülümsemekle yetindikten sonra sandalyeye oturup çayımı doldurdum. Masadaki gerginlik elle tutulur cinstendi; kimsenin konuşmaması bu teorimi kanıtlıyordu. Çatımı yavaşça masaya bırakıp anneme baktım. "Her şey yolunda mı?" Kesinlikle bazı şeyler yolunda değil gibiydi. Tabağındaki bakışlarını alıp bana dikti; bakışlarından yine sinirli olduğunu anladım. "Seni ilgilendiren bir durum yok!" önceden ve soru, "Sen yine beni terslemeyi mi seçtin?" Şaşırmıştım. "Kes şunu Serpil! Bu senin kızın ve ona olan davranışların hoşuma gitmiyor!" Babamın beni savunması üzerine annem masadan kalkıp gitmişti. Babam annemin arkasından kısa bir süre sıkıntıyla baktı; canı sıkkın gibiydi. Benim yüzümden anneminle arasını istemiyordum. Ona bakınca masadaki elini tuttum. "Ona kızma lütfen! Aslında beni çok sever, sadece sevgisini gösterme şekli farklı." Kendimi yalan söylemeyi alışkanlık haline getirdiğim fark ettim. Babamın yüzünde ufak bir gülümseme oluştu; hissettikleri ve söylediklerimin farklı olabiliyordu ama ikimiz de bunu dile getiriyorduk; sanki aramızda sessiz bir anlaşma vardı. Bazı zamanlarda öyle bir konuşuyorsun ki büyüdüğünü hissediyorum, ama çok kısa sürüyor; bu yüzden sen hala benim gözlerindeki acıyı saklamayı beceremeyen küçük meleğimsin." dediğinde ona gülümsedim. Babamı gerçekten çok seviyorum ve bu onunla son konuşmamız olmuştu.

Kahvaltı bittikten sonra evden çıktım. Hemen teyzemin kapısının önünde bir erkekle görünce durmak zorunda kalmıştım. Tamam, ikimiz de aynı yerde oturuyor olabilirdik, aynı okula gidiyor olabilirdik; yani onu her gün görmem normal ama sorun şu ki bunu daha önce hiç kendi kapısının önünde bir erkekle görmemiştim. Karşısındaki çocuğun giyim tarzından ve yaptırdığı dövmelere bakılırsa pek de iyi biri değildi. Buharla konuşurken sürekli saçına dokunuyordu. Barın ifadesine bakılırsa bu durumdan memnun değil gibiydi; yine de bunun karşısındaki şey yazmıyordu ama onu çok iyi tanıyorum ve bunu görebiliyordum. Hem Allah aşkına bu kız annesinin görmesin hiç korkmuyor mu? Onları görmezden gelerek asansörün düğmesine bastım. Buharın bakışları bir an beni bulsa da benim yaptığım gibi görmezden geldi; zaten karşısında kişi var, ilgilenmekten beni fark etmemişti bile. Ve çocuk iyice buharı yaklaştı ve kısık bir sesle çok özledim dedi. "Gözlerimi devirdim; klasik kızları etkilemek için kullanılan bir klişeydi; 'Kraliçeye benziyorum' sözünü söyledikten sonra onu öpmek için yaklaşınca şaşkınlıkla karşısındaki manzaraya baktım. Bahar böyle bir bereket beklemediğini kocaman açılmış gözlerle bana baktı; geri zekalı, bana niye bakıyor ki sanki onu yapacak olan benmişim gibi?" Tam o sırada asansörün kapısı açıldı ve neden yaptım bilmiyorum ama hiç düşünmeden ani bir hareketle buharın kolundan tutup asansörün içine çektim. Korku ve telaş bedenime basmıştı. Buhar bana şaşkınlıkla bakıyordu; ki bunu neden yaptığımı ben de bilmiyordum. Kapılar tam kapanıyordu ki adını bile bilmediğim o çocuk kapıyı tuttu; sırıtarak bana bakıyordu. Bakışlarından rahatsız olduğumdan bir adım geriye gittim. "Bakalım şimdi ne yapacaksın?" dedi bana bakarak. Tam içeriye gidiyordum ki buhar beni şaşırtacak bir şey yaptı: onun tam karnına sert bir tekme attı. Geriye sendeleyen çocuğa fırsat vermeden düğmeye basıp kapıyı kapattı. İkimiz de bulunduğumuz yerden derin bir nefes aldık. "Ne o, şımarık bir kız olmaktan sıkılıp bir... nokta nokta... olmaya karar verdim?" dedim kaşlarımı çatarak. Sözlerim buharı umursamıyor bile değildi; aklını başına toplaması gerekiyordu artık. "Vallahi bakmadan rahatça olurdun zaten bir... nokta nokta... olduğunu düşünüyor musun? O yüzden boş konuşma!" Gezgin aynı umursamazlıkla bana karşılık vermişti. Başımı iki yana sallayıp sıkıntıyla bunu da sordum. "Sürekli bana... nokta nokta... demen öyle olduğunu düşündüğüm anlamına gelmiyor, açıksın?" Hala sırtım asansörün duvarına yaslanmıştı. Bunu niye ona söylediğimi bilmiyorum ama Bahar hızla bana baktı; bakışlarından gördüğüm şeyleri de neydi? Tam bir şey söyleyecekti ki kapıların açılmasıyla koşarak asansörden çıktım. Buhar da benimle birlikte koşuyordu; konuşmamızın nedeni o çocukla tekrar karşılaşmamak içindi. Hala burada olabilirlerdi. Okuğa geldiğimizde Bahar'la konuşmuyordum bile; hemen sınıfa gitmek istedim.

Okulun bahçesinde Savaş ve Sinem Hanım'ı görünce durdum. Savaş üzerinde beyaz bir tişört ve siyah bir pantolon vardı; anlaşılan takım elbiseden sıkılmıştı. Sinem Hanım savaşa bir şeyler anlatıyordu; savaş da onaylayan hareketler yapıyordu. Su bu yılın son söylediğini savaşın gülmesiyle kaşlarımı çattım; bu gülüşün bana yaptığı gibi alay barındırmıyordu; gerçek ve içtendi. Onu ilk kez böyle giderken görüyordum ama bana değil, başka bir kadına. Şimdi adamın gülüşünden bana neydi ki? "Sorun ne?" diye bağıracak oldum. Onunla sorunlarımı konuşacak kadar yakın değildik. Onlara görünmeden tam okula gidiyordum ki yanındaki baş belası bana bacağını vurmuştu. "Günaydın hocam!" diyen Bahar'a içinden küfür ettim. "Günaydın canım!" diyen Sinem Hanım'ın her hareketi nedense bana yapmacık geliyordu. Savaş da bu ara bir baş selamı vermişti. Bu el koyma vurucu gözlerimi devirdim. "Bunu gerçekten yapmak zorunda mıydın?" Sahte olduğu uzaktan bile belli olan bir gülümsemeyle, "Günaydın!" dedi. "Sana da günaydın Zeynep! Bakıyorum da bugün vaktinde geldin!" diyen kadına tahammül edemediğimi fark ettim. Ve bu insanların sorunu neydi? Erken gelsem suç, gelmezsem suç. Sinem Hanım'a ikinci bir cevap vermeye hazırlanıyordum ki bütün halimle savaş kaşlarını çatmış benden cevap bekliyordu; gece karası gözleri bacaklarımı arada bakıyordu. Bundan rahatsız olmuş gibi kaçtı, daha çok satılıyordu. Eteğimin kısalığına takıldıysa bunu ilgilendiren bir şey değildi. Ne demek istediğini anlamadım; şaşkınlıkla ona baktım. Bu konuda yalnız değildim; Sinem Hanım ve Buhar da benden farksızdı. "Önceden tanışıyor olmalısınız; yoksa bir öğretmen öğrencisinin kıyafetlerine karışması normal bir şey değil!" diyen kadın gözlerini kısarak bize bakıyordu. Onu kesinlikle tanımıyorum. Hızlıca konuşup tam gidiyordum ki bir dengesiz "Senden bırak beni! Onu iyi tanıyorum!" demesi üzerine beni bırakmıştı. Kollarımı göğsümde birleştirerek, "Yanılıyor olmalısınız! Okul dışında sizi tanımıyorum ve kesinlikle tanımak istemiyorum!" diyerek ona küçük bir göz devirdim. Bu tavrımı bile gülecek gibi olmuştu; kendilerinin küçük bir çocuktan farksız olmadığını bilecek kadar iyi tanıyorum. Gözlerimin içine bakarak bunları söyleyince ne yapmaya çalıştığını anlamadım. Var olan konuya el atma gereği duymuş olmalı ki kendince açıkladı. "Evet hocam, Zeynep ve Savaş hocanın aileleri tanışıyorlar; aslında çok iyi dostlar; ikisi oradan tanışıyorlar!" dediğinde yalan söylememek için kendimi zor tuttum. Buharın yaptığı açıklama ile Sinem Hanım'ın yüzünde bir gülümseme oluştu. "Çok şanslısın Zeynep! Savaş gibi iyi bir biri sana hem öğretmenlik yapıyor hem de abilik!" Tam şu noktada hala nasıl olur da çıldırmama şaşırıyorum; abim yoktu anneler! Bu kadın ne saçmalıyordu? Ne haddine bu bahis? "Savaş benim abim olacak son kişi bile değildi!" Sinem Hanım'ın yaptığı açıklama bayağı hoşuna gitmemiş olacak ki gidişlerine çıkıyordu. "Ya evet, bir yere sırıttım; onun gibi bir abim olduğu için çok şanslıyım!" İnadına konuştuğumda Bahar girişi saklarken bayağı asabi anında kaşlarını çatmıştı. "Abin değilim!" diyerek sert bir sesle beni uyardığında güldüm. "Hah a**** kafam gerek kalmamıştı vurdum okulda bir demek yoksa değil mi ağabey?" "Pardon hocam!" dediğimde öfkeden yumruklarını sıkan adama zevkle bakarak bir şey söylemesine fırsat vermeden yanlarından ayrıldım. Lanet olsun; dilimi ısırmak istiyorum; abi nedir ya? Ya!

Sınıfa girdiğimde Tolga'nın yanında oturan Murat vardı. Hemen hayatta sohbet eden İpek ve Selçuk da oradaydı. Yanlarına gidip selam verdiğimde aynı şekilde karşılık vermişlerdi. Murat'a "kalkıyorum ben de" resmine bakmaya başladım. "İç öyle bakma, burası çok rahat!" dedi ve daha çok yayıldı yerine. "Senin sınıfındakinden bir farkı yok" diye küçük bir hatırlatma yapmak gereğinde bulundum. "Öyle deme; bizim sınıftaki sıralar meşeden ama buradakiler ceviz ağacından!" Eliyle p... işaret etti. "Şimdi rahatsız olmasın diye mi?" Bir yere de böyle bir cevabın karşısında FIFA utandığını inkar edemem. "Kızım sen de bakıyorsun, bunu her gün kaç tekmeyi o değer verdiğim mabedine?" Selçuk'un sözlerinden sonra öyle mi der gibi burada baktım. "Kuru iftira lan bu! Hanım köylüye bakması, sen İpek'ten habersiz su biçemez!" diye itiraz etmişti. Yerimi istila eden çocuk masanın üstündeki suyu görmemle gülümsedim ve neticesinde olarak serti uzattım. Başta şaşırsa da sonradan anladı. Elimdeki suyu alıp Murat'ın gözlerine bakarak içmişti. "Biz çiller siz ne anlarsınız?" kelimenin altında tanımadan bizi kınacısı da konuştuğumda ben hala yerinden kalkmasını bekliyordum; bu onun bu adından haline herkesin gülmeye başlamasıyla savaşın sınıfa gelmesi bir oldu. Yavaş adımlarla içeri girdikten sonra çantasını masaya bırakıp öğrencilere baktı. "Günaydın arkadaşlar!" dediğinde tüm öğrenciler, özellikle kızlar, aynı anda ona cevap vermişti. Yerine oturduğunda bizim sıramızdaki kalabalığı görmüştü. "Siz üçünüz de sınıfınızda değilsiniz?" diye sorduğunda gözleri Murat'ı buldu. "Vallahi hocam, bunu bize değil Murat'ın kıymetlisine sormadınız!" diye cevap verdi Pek savaş. Murat'a bakıp, "What?" dedi; daha çok yine ne işler çeviriyorsun der gibiydi. Murat da Selçuk'a bakıp, "Selçuk!" dedi ve herkes birbirine öksürmeye başlamıştı. İpek, "Tolga, Zeynep, zıkkım!" diye seyretti. Tolga'nın adını söylemesiyle ona öfkeyle baktım; neden hepsi sırayla paslaşır gibi birbirlerinin ismine söyledikten sonra topu bana atmışlardı. Tolga gülerek, "Sen düşün!" dedi. "Resmi onu sekti o hocam!" dedim savaşa bakarak. Bu olay sandalyesinde geriye yaslandı; tek kaşını kaldırıp, edilen gözlerle bana baktı. Az önce bahçede söylediğim şeyin intikamını almak ister gibiydi. "Sizin bana bakıyor olmanız sevdiğimi yorumluyor küçük hanım!" dediğinde diğerlerine baktım yardım istercesine. Ama yok, hepsi bıyık altından bana gülüyordu. Meburen kendimize bir açıklamada bulundum. "Şimdi hocam, Murat'ın değerlisinin canı ceviz çekmiş; kendi sınıfında ceviz yerine meşe varmış ve o yüzden ceviz almaya gelmiş!" Sözlerinden sonra tıp sınıfı girmeye başladı. Baskı altında açıklama yeteneğimin berbat olduğunu bir kere daha anlamıştım; ne biçim bir açıklamaydı kızım evlat vermiş gibi! Murat'ın isyan eden sesine karşılık İpek cevap vermişti; "6 aylık ablası!" dedikten sonra Murat'ın p... vurdu. "Bir suçundan birazdan agubugu yaparsanız iş açmam!" dedikten sonra sınıftan çıktı. Murat'ın arkasından bakıp hepimiz görmüştük; İpek ve Selçuk ta gidince savaş çantasından bir demet kağıt çıkardı. "O pis masasındaki defter ve kitapları kaldırsın; yazılı yapıyorum!" Gözlerimin içine bakarak söylediği bu sözler beni dondurdu. Ne yani ceza konusunda ciddi miydi? Sınıfta neredeyse herkes itiraz etti ama savaş onları bir güzel susturdu. Ön sıralardan bir çocuğun yanına çağırdı; dağıtması için sınav kağıtlarını vermişti. Eline bir kağıt alıp yanıma geldi ve sırama koydu. Ya da bakınca bunun bir sınav kağıdı olduğunu gördüm. Ne yani benimkini bizzat kendisi getirmişti. Bu beni mutlu etmişti ama okuduğum kısa sürdü; "Demek abi ana!" dediğinde elime düştüm der gibi gözlerinde intikam ateşleri yanıyordu. "En azından yarısını yapacağını düşünüyorum zekalı pişmesine!" Kaşlarımı çattım; benim umursamadan yerine gitmesi daha çok kırmamı sağlamıştı. Sınav boyunca resmen soğuk terler döktüm. Bunun nedeni sadece sorular değildi; savaşın keskin bakışları hep üzerindeydi. Bu lisede herkes en yakın sınav kağıdımı savaşır sattığımda usulca elinden almıştı. Bir süre cevap kâğıdına baktı ve kusursuz kaşları çatıldı. "Sadece soru çözmüşsün ve onlardan bile ikisi yanlış! Hayretler içinde bana bakıyordu; aslında çok zeki indir ama bugün formunda değilim." Ona kocaman gülümsedim. "Bir soru çözmek ne kadar zor biliyor musunuz hocam? Bu benim için büyük bir başarı!" diye sergilediğim bu tarafına fazla attı. Benim de istediğim buydu zaten. Onu arkamdan bırakıp sınıftan çıktım. "Abi adam polis hazırladığı sorulara bak! Sanki kırk yıllık öğretmenler istemedi." Tolga doğru söylüyordu; savaş gerçekten bizi çok zorlamıştı. "Tıbbi boşver, kıvırcık! Önümüzdeki sınavlara bakalım!" dedim. Tolga gülerek kafasını onaylar anlamda salladı ve bir şey olduğunu söyleyip bahçeye çıktı. Ben de telefonumu sınıfta unutunca arkamı dönmüştüm ki bir şeye çarpma hissiyle durmak zorunda kaldım. Bu üzerine baktığımda vişne suyu olduğunu tahmin ettiğim şey program denetim kadar her yerdeydi. Sinirle bana çarpan kişiye baktım; Eren. Üstümdeki kıyafetlere bakıyordu; yüzünde pişmanlığın zerresi yoktu. "Dikkat etsene! Senin yüzünden kıyafetlerim battı!" dedim. Karşımdaki soğuk nevale, "Ye ye! Hadi ben dikkatsizim ve yürürken önüme bakmıyorum diyelim; sen dikkat etseydin! Eğer yürürken ayakkabına bakmak yerine önüne baksaydın bu halde olmazdım!" diye anayla buna karşılık vermişti. Zekice verdiği cevap beni az fazla şaşırttı. Kendimi toparladım. "Boş versene! Seninle uğraşacak vaktim yok kibirli!" dedikten sonra ona arkamı döndüm; kıvırcık arkamdan söylediği bu soru bana değil kendine sor gibiydi. Onu duymamazlıktan gelmek yaptığım en iyi şeydi. Dolabımdan yedek kıyafetlerimi alıp oradan çıktım. Kızlar soyunma odasına gelince kapıyı içeriden önlem amaçlı kilitledim. Temiz kıyafetlerimi kapının üstüne koymuştum; üzerindekileri çıkartıp onları da diğerlerinin yanına, yere koydum. Çantamdan ıslak mendil çıkartıp tenimdeki vişne suyunu silmeye başladığımda kapıdan gelen gürültüyle korkup arkama döndüm ama kimse yoktu. Kediyi kontrol ettim; keyifliydi. "Yanlış duydum!" deyip tam aynanın yanına gidiyordum ki gördüm... daha doğrusu göremediğim şeylere küfür ettim; kıyafetlerim yoktu; sadece yenileri değil; az önce çıkardıkları gitmişti; iç çamaşırlarıyla öylece kalmıştım. "Kimse yok mu?" diye defalarca bağırdığımda da kimse gelmemişti. Çantamı kurcaladım; sorguya çekilirsem kesinlikle bana gelecek bir şeyler bulurdum. Aklıma gelen şeylerle sıkıntıyla bir nefes verdim. Kahretsin; telefonum yoktu; telefonumu sınıfta kalmıştı; orada fazla beklemenin çok faydası yoktu. Dışarı çıkıp havlulardan birini vücuduma sardım; bu şey kalçalarımı zor kapatıyordu ama başka şansım yoktu.

Soyunma odasından çıkınca koridordaki herkes bana bakmaya başladı; öğrenciler ıslık çalıyor, gülüyor ya da arsızca bakıp bir şeyler söylüyordu. "Pis ergenler!" diye ağzımın içinde mırıldandım. "Bak sen kim! Rağbet arası olmaktan sıkılmış!" Bahar, Esma, Filiz ve Cansu tam karşımda bana bakıp geliyordu; kaşlarımı çarpmama engel olamıyordum. "Sen yaptın değil mi bunu?" diye bakarak kaşlarımı çattım. Onun yaptığını düşündüğüm için haklı sebeplerim vardı. "Başına gelen her şeyden beni sorumlu tutma! Ne kadar acımasız!" Dudaklarını büzerek söylediği şeylere neden seni resim gelmiyordu; herkes karınca sürüsü gibi buraya dolaşıyordu; bir kaza olmasın diye. Göğsümün üstüne daha sıkı bir şekilde tuttum. Kalabalığın içinde beni görünce kaşlarım kendiliğinden yukarıya doğru bir kavis çizdi. "Üzerime meyve suyu derken kendisiydi! O yapmış olabilir mi?" Bu bir süre çatık kaşlar estiğinde beni süzdü; daha sonra öğrencilerin bana olan bakışlarını görünce sinirle sordu. "Gömleğin ilk düğmesi gidince" kısık gözlerine baktım; ne yapmaya çalışıyor? "Ne oluyor burada?" Savaşın sesini duyunca başım yavaşça çevirip ona baktım; neden herkesin burada toplandığını anlamak ister gibiydi; etrafına baktı; gözleri beni bulunca önce tepkisiz bir şekilde baktı. Fakat daha sonra yarı çıplak olduğumu farkedince bir küfür savurmuştu. İnsanların arasından geçerek hızlıca yanıma geldi ve kimseyi umursamadan kolumdan tutup sırtımı sert bir şekilde duvara dayadı; ağrıyan sırtımda dudaklarımı birbirine bastırdım. Kendini bir kalkan gibi bana süper etmişti; diğerleri artık beni görmüyordu. Kollarını her iki tarafından duvara koyunca duvarların arasında kalmıştım. Adamdaki rahat rahat bak! Herkesi aile dostumun kızı yalanı söylemişti; şimdi de kafasına göre hareket ediyordu. Kaşlarını çattığında bana terse baktı. "Senden bir açıklama bekliyorum! Bu durum eminim başını belaya sokma; yine bir yolunu bulmuşsundur; bela mıknatısı!" dedi dişlerinin arasından. O derin bir nefes alarak yarı çıplak olduğumu görmezden gelmeye çalıştı. "Ben soyuldum!" diye kendimize bir açıklamada bulunmuştu. Mutsuz vakası dercesine başını sallayarak sıkıntıyla burnundan soludu. "Farkındayım!" dedi gözleriyle beni göstererek. "Bana baktığında siyah gözleri mümkünmüş gibi daha dokuyu ulaşmıştı; kendi neden hiç olmayacak durumlara sokuyorsun?" Bu sorunun cevabını gerçekten bilmek istediğini emin değildim; ona verecek bir cevabım yoktu zaten; o da cevap beklemeden tişörtünün ensesinden tutup hızla üstünden çıkardı. Bu bakışlarımı ondan kaçırdım; muhtemelen şu anda domateslerim kızardı. Elinde ki tişörtü önce başından geçirdi sonra da sırasıyla kollarımdan geçirdi. Benden biraz uzaklaşıp tişörtün eteklerini belden aşağı çekiştirdi; üzerine baktığımda dizlerimin biraz üzerinde bitiyordu; elbise gibi olmuştu. Burnuma gelen toprak kokusu ile gözlerimi kapatmak için adet erkenden mücadele ediyordum. Benden uzaklaştığını gören erkekler ve ona kıskanç kızların dair bakışlarına aldırmadan, "Ne almak için ne bekliyorsunuz?" dedi sert bir şekilde. Herkes bunu bekliyormuş gibi itiraz etmeden gittiler; bir tek Eren kalmıştı; çatık kaşları altında bana bakıyordu. "Bunun sorunu neydi? Senin de gidip tost yapmak gerekmiyor mu?" Savaşın eline söylediği sözleri veren hafif tebessüm etmişti; savaşın ne kadar kabul olsa da elinin yüzündeki ifadeye bakılırsa bunu alışmıştı. Koridorda koşar adım Kerem'in yanına gelmesiyle üçümüzün bakışları onu buldu; telaşlı gibiydi; etrafına bakıyordu; bir şey ya da birini arıyordu. Beni görünce yerinde durdu; rahatlamış gibi omuzları düştü. Taha sonra hemen yanına gelip bana sarıldı; bunu beklemediğim için sarılışını karşılık vermedim; kollarım yanımda öylece duruyordu. Kerem sert bir şekilde benden uzaklaştığında bunu yapana baktım ve savaş olduğunu gördüm; Kerem'in ucundan tutmuş keskin bakışları onun üzerindeydi. "Neden sarılıyorsun lan kıza?" dediği sabırsız bir hafif kızgın bir seste. Kerem savaşın sözlerinden bir şey hatırlamış gibi yüzü gölgelerdi; sonra da beni korkutan o sözleri söyledi. "Zeynep'e bir şey oldu sandım! Ha, sınıflardan bir kız az önce kütüphane dönüyordu; yanlış hatırlamıyorsam adı Ceren!" dedi. O gözlerin dehşetle büyüdüğünde şoka girdiğini hissettim. Ceren ölmüş mü? Bunu en son ile konuşurken görmüştüm ve diye dönmüştü. Okulda ölümler başlamıştı ve edileceklerin de numaralar olduğunu biliyordum; tıpkı benim gibi ölen herkesin sırası bana geliyordu. Peki diğer numaralar okulda olan ve hala yaşayan 10 numaralar ne yapıyordu? Sonuçta benim adım gibi eminim onlar da tehdit mesajları alıyorlardı; neden ortaya çıkıyorlardı? Polisler beni ve ailemi koruyorlardı; onları da korumaya çalışacaklarını eminim. Savaş ve diğerleri bunun için buradaydı; oh hastasına bu önermek yerine ortaya çıkmak için ölmeyi bekliyorlardı bir şekilde. Geride kalan numaralara ulaşmalıydım; ama nasıl? Kim olduklarını bile bilmiyorum. Ve sonrasında bir hafta... tam bir haftadır okula gitmiyorum. V kızın, yani Ceren'in ölmesiyle okul bir haftalığına kapatılmıştı; hala katilin kim olduğu ile ilgili bir şey bulunamamıştı. Bu bir haftalık sürede çocuklarla sık sık bir araya geldik; onlara gerçekten alışmıştım; annemin ve babamla bile tanıştılar. Öte yandan Savaş, bir haftadır hiç görmüyordum; ölen kızın davasına rahatsızlıklarını söylemişti. Kerem aradı; onu görüyordum; kurbanlardan biri olma ihtimali olduğu için gelişmelerden beni haberdar ediyordu. Bu bir haftada katilden hiç mesaj almamıştım; bu beni bir yandan rahatlatıyordu; peşimi bıraktığı düşüncesi bile güzel ama diğer yandan sessizliği

Yavaşça olduğum yerden uzaklaştım. İnsanların arasından, fazla uzaklaşmadan yürüyordum. Ama içindeki o “takip ediliyorsun” hissi gitmiyordu. Çantamdaki küçük aynayı çıkardım. Saçlarımı düzeltiyor muş gibi yaparak, faydadan arkama baktım. Lanet olsun, takip ediliyordum! Kapüşonlu kişi peşimdeydi ve önümde iki seçenek vardı. Birincisi, beni takip eden kişi savaşın peşine taktığı adamdı. İkincisi ve beni korkutan şık, peşimdeki kişi beni öldürmek isteyen bir katildi. Bunun düşüncesi bile panik yaptırdı. Elimdeki aynayı yere atıp, elbisemin eteklerini tuttum, sonra koşmaya başladım. Arkamdaki hoş geldin lambasıyla onunla koştuğunu anladım. Ne kadar koştum bilmiyorum ama şu anda ıssız bir sokağa girmek gibi büyük bir hata yapmıştım. Nefes nefese, daha nereye koşabilirdim? Telefonumu yanıma almadığım için kendime çok kızıyorum. Hani filmlerde küfür ettiğimiz “a****” kızlar vardır ya, işte onlardan birisiydim. Issız bir sokağa girmek neydi? Bir içimden kendimi azarlamadan duramıyordum. İnsanların az olduğu sokağa girmemeliydim. Tam teselli etmek üzereydim ki bir şeye çarptım. Hızlı koşmanın ve çarpmanın sonucu çok sert yere düşmüştüm. Canımın acısını görmezden gelip çarptığım şeye baktım. Elindeki çantayla bana şaşkın gözlerle bakan kişi Murat’tan başkası değildi. Tanıdık birini görmenin sevinciyle hemen ayağa kalkıp ona sarıldım. Normalde dost canlısı değilimdir ve hemen samimi olmam ama durum şimdi farklıydı. Murat başta şaşırıyor olsa da sonradan bana sarılmıştı. “Zeynep, bana böyle kovala gibi sarılma hoşuma gitti. Ama sana sormam gereken bir şey var. Mesela burada ne arıyorsun?”

Murat’ın hatırlatmasıyla hemen etrafıma bakındım ve onu aradım. Hurda değiştirilen eman arkamda durmuş, bana bakıyordu. Hemen panikle Murat’a doğru döndüm. Murat, o burada, beni takip ediyor! Anlaşılmaz gözlerle bana bakıyordu. “Zeynep, kimseye takip ediliyorum açık konuşma!” Elimde bir doğrunun yanında durup, beni izleyen kapüşonlu kişiyi gösterdim. “Orada işte, onu görüyor musun?” Sözlerimle birlikte Murat gösterdiğim yere baktı. Daha sonra emin olmak istercesine bir adım ileri gitti. Sokağın başında durmuş kişiyi görünce bir küfür savurdu. “Sana inanamıyorum Zeynep! Peşimdeki katili buraya mı getirdin?” Dedi ve elindeki kaskı takıp, hızla ters istikamete doğru koştu. “Ne konuştun mu? Ne yapıyor çocuk? Kaçıyor! A****, hala anlamadın mı seni geri zekalı? Nereye gidiyorsun? Beni bırakıp…” diye arkasından ufalayarak vardım. Koşturduğum yerden tıpkı benim gibi vardı. “Zeynep, mal! Bu tatile davetiye çıkaracağını konuşsana kızım! Sinirlerim tavan yaptı. Bu çocuk ciddi miydi?” Arkamı döndüğümde bana doğru gelen kapüşonluyi görmemle çığlık atarak, zaman kaybetmeden Murat’ın peşinden ben de koştum. Şimdi burada savaş olacaktı ki bırak kaçmayı, Allah ne verdiyse dolardı. “Murat, bana savaşı yarattığına inanamıyorum!” Çocuk resmen çizgi film karakterleri gibi tozu dumana katarak kaçıyorduk. Bu sonrasında hava hafiften kararmıştı ve biz hâlâ koşuyorduk. Benim nefes almaya halim kalmamıştı. “Tamam Murat, benim aklım çok hızlıydı. Kendimi kaldırmaktan yorgunluk içinde attım.” Murat, nefes nefese yanıma geldi. “Zeynep, ne durmasından bahsediyorsun? Kızın peşimizde bir katil var!” Korkuyordu. Etrafını kolaçan ediyordu. Ayağı zor olsa da kalktığımda ellerimi sinirle kaşlarımda geçirip çekiştirdim. İşaret parmağınıma doğru salladığımda öfkeden çıldırmak üzereydim. “Bana bak! Oy kullanır sen istersen git ama benim şuradan şuraya adım atacak halim yok!” diye bağırdım. Nasıl olur da bu kadar korkak olabilirdi? Aklım almıyordu. Gerçi bendeki bu şans olduğu sürece her şey mümkündü. Murat tam bana cevap veriyordu ki arkamızda duyduğumuz sesle ikimiz de çığlık atıp, tekrar koşmaya başladık. Hadi ben gölgesinden bile korkan biriyim ama o niye çığlık atıyor ya? Az önce koşma diyen ben, yerimde dörtnala koşuyordum. Biraz daha gittikten sonra durup arkamıza baktık. Çok şükür kimse yoktu. “Sence gitti mi?” diye nefes almaya çalışırken sordum. Ciğerlerim iflas bayrağını çekiyordu. Saatler olmuştu. “Bizi izliyor olabilir, burada beklemeyelim.” Aynı benim gibi konuşmakta zorlanıyordu. “Ne yapacağız?” Bir süre etrafına baktıktan sonra bir yere işaret etti. “Şuraya gidelim, bizi orada bulamaz.” Gösterdiği yere baktım. Nasıl desem, farklı bir yer gibiydi. Her yerinde ışıklar, afişler ve kocaman yazılar vardı ve duvarlarında birçok kadın resmi vardı. Hava çoktan kararmıştı ve nerede olduğumuzu bilmiyordum. Murat’ın da bildiğini sanmıyorum. Tereddüt ettim oraya girmemeye ama çok yorulmuştum. Benden cevap bekliyordu Murat. Onayladım.

İçeri girdiğimizde kapıdaki güvenlik olduğunu düşündüğüm bir adam vardı. İşlerinden bir an için ikimizi üzdü. “Hoş geldiniz, nasıl yardımcı olabiliriz?” diye sorduğunda içimdeki bir sıkıntı gün yüzüne çıkmıştı. “Biraz dinlenmek istiyoruz, sonra gideceğiz.” Murat’ın sözlerinden sonra ikisi de hafifçe gözleri kıstı. “Tabii, dinlenip evleneceğinize eminim. Üst kata çıkın, orada aradığınızı bulacaksınız.” Sesindeki ima ile söylediği bu sözler beni rahatsız etmişti. “Gidelim.” diye Murat’ı takip ettim. Üst kata çıktığımızda birçok karşılıklı oda vardı. Biz adamlardan dinleneceğimiz bir yer istedik. Niye biz buraya gönderdiler ki? Benim hakkımda boş mu? Masa ve yemek vardı burada. Bakırdım. “Ben de bilmiyorum.” Dedikten sonra koridorda biraz daha yürüdük ve odalardan birinde kadın çığlığı duymamla düşünmeden kapıyı açmam bir oldu. Gördüğüm manzara karşısında tanımadığım bakışlarımı kaçırdım. Kahretsin! Ben kadın şiddet görüyor sanırken… “Zeynep, biliyor musun sen tam bir aptalsın!” Murat’ın yüzünden taştan zor baktım. Gördükleri gayet normalmiş gibi karşısındaki şifre bakıyordu. Kafasına sert bir şekilde vurduğumda kavgasını tutarak bana baktı. Niye kendine gelmişti? “Ne yapıyorsun kızım? Ne güzel istiyorduk sabır diye…” Nicesine yukarı baktım. Bu çocuk katil olma sebebim olacaktı bu! Murat’ın kolundan tutup odanın dışına çıkardım. Şaşkınlıkla bakan çifte bakmadan, utanç içinde konuştum. “Rahatsızlık verdim. Kusura bakmayın lütfen, zaten gidiyorduk.” Ne diyebilirdim ki? Saçmalamıştım. Koridora çıkınca beni bekleyen Murat’ın yanına gittim. “O halinde neydi bakayım senin? Sapık konu hazırlamam…” Umursamadan gördüklerimize gülerek; “Az önce kaçtık burada. Sen bana niye kızıyorsun? Adamların özel hayatına baskın yapan sensin! Tamam ben bir hata yaptım ama bu onları izleyeceğini anlamına gelmiyor ya!” “Ne oldu? Daha yarım saat önce kaçırdık!” dedim alay ederek. “Kızım, onda Dom Dom kurşunu vardı ama burada başka…” Gülerek söylediği şeyler beni daha çok çıldırttı. Bu çocuktan olmazdı. Onunla konu sıra çekiştirdik. “Myelin buradan korkar Casper! İçimden bir ses burası diye bir yer olmadığını söylüyor. Bir türlü kendimi rahat hissedemiyorum.” Murat demin onaylayınca tam bir şey diyordum ki ışıkların gitmesiyle çığlık atıp arkamı döndüm. Bir şeye çarptım mı? Geriye sendelemiştim. Ayağım kaydı, yere düştüm. Çok sert bir şeye vurdum. Canım çok yanıyordu ve gözlerimin önünde binlerce küçük yıldız yanıp sönüyordu. Güçlükle ayağa kalktığımda bana doğru bir gölgenin yaklaştığını gördüm ve korkuyla etrafıma baktım. Karanlıkta zor oluyordu ama yakındaki sandalyeyi görmüştüm. Hemen sandalyeyi gölgenin kafasına çok sert bir şekilde geçirdim. O kafayı… Murat’ın acıyla çıkan sesini duyunca sandalyeyi yere attım. Tam o esnada ışıklar geri geldi. “Murat, sen iyi misin?” dedim ama ya görünüyordu kafasından kanlar doğru kana kırmıştı. Benim yüzümden olmuştu ve ben çok özür dilerim. Seni usandırdım gerçekten, bilerek yapmadım. Gözlerim dolmuştu. Ona yaptığım şey için büyük bir pişmanlık yaşıyordum. Murat yanıma geldi, elini omzuma koyup bana bakmamı sağladı. “Edelim artık. Hem ben de üzgünüm sana çarpma saydım aldım. Böyle olmayacaktı.” Elime aldığım aynayı götürüp dokundum. “Farm alıyorum, de set, yunuslar artık olacağız değil mi?” Çektim, vaktimde zeminin kan olduğunu gördüm. Düştüm. Yere baktım. Vurulduğum kılıçkan merdivenlerin son basamağına kalmıştım. Sanırım oraya düşmüştüm. “Gidelim hadi!” Hala omzumda, benden cevap bekliyordu. Başımda onunla aradığım esnada farklı bir… Bu arada duyduklarım; tüm odalar boştu. Kimse kalmayacakmış. Herkese, elinde bir adam polis kıyafetleri içinde, diğer polisler emirler veriyordu. Elinde telsizden sesler geliyordu. Sürekli memurlar odalara girip içeriden kadın ve erkeklere dışarı çıkartarak götürüyorlardı. Bazıları ellerindeki kıyafetlerini giymeye çalışıyordu. Başlarında olduğunu düşündüğüm telsizli adam bize bakıp bir polisi yanına çağırdı. Eliyle bize işaret ettiğinde kaşlarımı çattım. “Şunları alalım. Şu hale bak! Kendilerini kaybedip böyle hale gelmişler. Ne saçmalıyor bu adam!” Bize doğru gelen memur görünce bir adım geriye gittim. “Murat!” dedim endişeyle. “Şimdi bitti Zeynep? Hayır ya! Yine mi?” Sonrasında İsmail YK'nın “Allah belanı versin” şarkısı sana gelsin özürlü balık karşı nezaretteki burada son 40 dakikadır yaptığım gibi ne beddua ediyorum. “Kızım, bana niye kızıyorsun? Ben mi adamlara dedim gelin biz içer atın diye?” “Evet, maalesef yine ve yine nezaretteyim. Ama bu sefer bir polisi darp ettiği için değil, de o işten buradayım.” Allah kahretsin! O kadar yer içinde gidecek başka yer yokmuş gibi oraya gitmiştik. Versem orası fuhuş yapan bir pavyonmuş. Nerede kaldı bunlar? Da fazla dayanamayıp sıkılmış bir şeyse konuşmuştum. Taradık. “Birazdan burada olurlar.” Bu Murat, Kerem’i aramıştı. Ben size Tolga’yı savaşa haber vermemiştim. “Dur, seni çok kızacağını biliyorum. Tam olarak telefonla ne söyledin?” diye merak ederek sordum. “Kavgaya karıştık!” dedim. Duyduğum sert ve kızgın sesle korktum. Hemen oraya döndüm. Savaş oradaydı. Üzerinde lacivert pantolon ve beyaz bir gömlek vardı. Gömleğin kolları kısa olduğundan kol kasları dikkat çekiyordu. Saçları her zamanki gibi dağıktı. Dipsiz kuyuları sakin görünüyorsun ama yumruk olan eli bunun tersini söylüyordu. Başlamaya beni süzdü. Bakışları anlamda biraz fazla yalandı. Bakmaya devam ettikçe kaç tane daha çok çalıyordu. Tuzey sen… sen tam olarak neler yaptın?” Tolga’nın hem sinir hem de işitilebilir sesini duyunca bakışlarımız savaştan çekmişti. Savaş’ın hemen arkasında Tolga, Eren, Kerem, Selçuk ve pek vardı. Harika! Tüm kadro buradaydı. “Ne yapmışım kuzen? Hiç haberim yok!” dedim yumuşak bir sesle. “Kes yalan söylemeyi!” Savaş’ın küflenmeyi andıran sesini duyunca falara baktım ha. Az önce sakin dediğim gözlerinden ateşler fışkırıyordu. Bana öyle bir bakışı vardı ki sanki onun hayatını yaratmışım gibi. Bu hali hem beni üzdü hem de korkuttu. Neyse ki hâlâ demirlikler arkasındayım. Fakat bu öfkelenmediğim anlamına gelmiyordu. Caner istediğinde ben hazırlamayı bırakmadım artık. “Asıl sen var mı kez ne yaptın beni ilgilendirir?” O tuttuğum demirlikleri sıkarken aynı şekilde ona bakmıştım. Küçük bir çocukmuşum gibi. Her defasında ben azarlanmaktan vazgeçmedi ona. Bu aramam üzerine dişlerini sıkarak bir adam bana doğru attı. “Ben seni buradan çıkaracak kişi ben! Sen o zaman ilgilendirir yine varması üzerine pes ettim ve bakışlarımı ondan çektim.” Ben ne yaparsam yapayım onun için hep ben suçlu olacaktım. “Savaş sakin ol lütfen! Önce bir dinleyelim.” İpek her zamanki gibi ortada yatıştırmaya çalışıyordu. “Dinlemek mi?” diye gürledi. Kerem’e; “Kavgadan girdik demişler ama öğreniyoruz ki kavgadan değil fuhuş… kahretsin!” dedi. Murat’ın olduğu demirlere sert yıldız attı. Güçlük koymuştum. Onu sinirli görmekten nefret ediyorum. Kızdığında kontrolü kaybediyordu. Dengesiz adam. “Ağabey göründüğü gibi değil! İzin ver anlatalım.” Savaş Murat’a öyle bir baktı ki buradan asılmıştı. “Senin öyle bir yerde onunla ne işin var? Beni da içmezse benden o diye bahsetmesi benim kızdırmıştı. Tığı hem de demişti. Açıklamamıza izin vermediği gibi bire kendine çıkarımlarda bulunuyordu.” “Abi, Zeynep’i takip eden birinin katil olduğundan şüphelendiği için kaçarken karşılaştık. İzimizi kaybettirmek için bulduğumuz yere girdik. Sonrası polisler geldi ve gelişme biliyorsunuz. Tam olarak böyle olmasa da bunun gibi bir şeydi. Ayrıntıları ne kadar az kişi birisi o kadar iyiydi. Bugün olanlar, özellikle o odada gördüklerim benim için utanç vericiydi.” Murat’ın sözlerinden sonra savaş bana baktı. “Sana bunu onu yaptı.” Alma bakarak konuşmuştu. Sesi düz ve soğuktu. “Tamam.” Gözlerinde endişe, sıkıntılar vardı. Başımı olumsuz anlamda salladım. Murat ve ben o kadar iyi bir kilo olmuştu ki katili… “Ne gerek vardı? Biz onun yerine kendimizi bir güzel benz etmiştik. Ama asıl sorulması gereken, peşinizde bir kişi vardı. Yanılmıyorsam o halde neden kaçmak yerine kendimizi olmadığınız?” Kerem bunları söylerken gülmemek için kendini zorluyordu. Çünkü Murat çok cesurdu. “Hem madem kaçtınız, ikinizin kafasına ne oldu?” diye cevap bekleyen Eren’le ne söylesem bilemedim. Birini konuşacak mı artık şimdi? Çığlık atıp teker teker gelin diye bağırmak istiyorum. “Bu ne böyle ya? Sorguya çekiyoruz resmen.” Öyle cevap beklediklerini görünce sıkıntıyla yokladım. “Aslında peşimizde ki katil olmayabilir. Sayıca bizden fazlaydılar. O yüzden kaçtık.” Murat ve benim orada yaşadıklarımızı anlatmayacaktım. Bir şeyleri yanlış anlatıp onun gururunu kırmak istemiyorum. Orada beni sinir etse de onun sayesinde yalnız değildim bu durumda. Yalan söylemek en mantıklısı. “Kafamızdaki araya gelince onu da biz yaptık.” Bu konuda yalan söylemenin bir anlamı yoktu. “O ne demek? Siz yaptınız?” “Madem peşinizde kişi değildi, kim o zaman?” Dişlerinin arasından konuşan boya seviye bilmiyorum der gibi. Omuzlarımı silktim. Bana olan bakışları birden değişmişti. Bu kadar rahat davranamamam 13 bilendir miş gibiydi. “Abi, o yerde elektrikler gitti. Biz de Zeynep’le çarpıştık, düşüp kafasını bir yere vurdu.” Murat hala bizi sanıyordu. Tabi inandılar mı emin değilim. Arasından pavyonda yani ya da şey dedi mi desem öfke ne baktım. “Bu adamın birine soru neydi? Bana bakıyorsun. Sürat bizden kötü yola düşmüş, de çamura batmış gibi konuşmaktan vazgeçtiği Serçe konuştum. Fakat hep yaptığı gibi beni umursamadan Murat’a bakmıştı.” “Peki sana ne oldu?” Murat bana bakıp güldü. “Zeynep kafamda sandalye kırdı.” Yaptığı açıklama ile herkesin gülmeye başlaması benim saldırmıştı. Savaş’ın bile yüzünden tebessüm vardı. Kesin gülmeyi kazar oldu diye homurdandı. Msa de başını kaldırdı. “Buna benzer bir olay yaşadığım için sana inanıyorum.” dedi ama sesindeki alay, eminim öyledir der gibiydi. “Söz konusu Zeynep, S kaza adamı öldürdüm dese inanırım.” Konuşan Tolga ölümcül bakışlarım atmaktan geri durmadım. Bilerek yapmadığımı bildikleri halde üzerime geliyorlardı. “Sorgunuz bittiyse bir zahmet bizi buradan çıkarın artık. Bu soğuk yerde bir saniye bile kalmak istemiyorum.” Hepsi birbirine müzik bir tavırla bakınca kaçırılmış atmıştım. Ne yani bizi böyle görmek onlara zevk mi veriyor? Ve en sonunda Savaş vicdana geldi de oradaki adamlardan birini işaret verdi. Açılan kapıdan dışarı çıkıp rahat nefes almıştım. Murat çıkar çıkmaz yeri öpmeye başlayınca ikimiz de şaşkınlıkla ona baktık. “Sen tam olarak ne yapıyorsun?” “Hala yeri ben Abdullah!” sordum. Kafasını kaldırıp bana baktı. “Kızım, özgöz artık anlarsın ya! Ölürüz vatanımın toprağı öpüyorum.” Bu açıklama beni anlatacak türdendi. Başımı kaldırıp sabır verircesine yukarı baktım. Ona doğru döndüm de kaşlarımı çarpmadan duramadım. “Geri zekalı! Fincan altı daha bir saat bir olmadı içerek aldın hem öptüm toprak değil beton düşman kampında 40 yıldır esir düşmüşsün gibi davranmadığı kızgınlıkla vardım.” “Sen ne anlarsın be? Nasılsa bu konuda tecrübelisin.” Ama bu gördüm muhteşem beden içerisine düştüğü ya… “Bak hala hissediyor!” diye durulayıp ayağımı sert yere vurduğumda herkes bu halimize bakıp gülüyordu. Ne güzel bir ikili aptallığı… Korkak… Savaş’ın sözlerinden sonra ikimiz de sustuk ve sinirli bakışlarımızı ona çıkardık. Bu alıştırmayı kesinlikle sevmemiştim. Herkes çıkışa doğru giderken ben de tam onları takip ediyordum ki Savaş kolumu tutunca durmak zorunda kaldım. Beni biraz daha kendisine çektiğinde nefesimi tutmuştum. Onu bir hafta görmediğim için bu kadar yakınlık tuhaf hissettirmişti. O gün bugündür konuştuğundan daha hızlı atmaya başlamıştı. Gece tarafı gözleri sonunda gözlerime değdi. “Neden?” Niye bu sesle sordu? Gözlerini bile kırpmadan bana bakıyordu. Anlamadım. Siyahların da kaybolurken söylediğim tek şey bulmuştuk oğlum da kendi… biraz daha sıktı. “De neden sürekli başına bela sokuyorsun? Ve ben seni görmediğim en acaba yine ne gibi bir belaya burası diye düşünmeden edemiyorum.” Dediğinde gülümsediğimin farkında bile değildim. Benim yaptığım gibi o da benim düşünüyordu. Bunun düşüncesi dağıtmaya ben oldu. Yüzündeki tebessümü saklama geldiğinde bulunmadan ona baktım. “Sen söyledin belanı kaldırsın diye. Anlaşılan gerçekten öyleyim ki onları kendime çekiyorum.” Bana biraz daha yaklaşınca nefesinin sıcaklığını yüzümün her resmini seviyordum. Burnuma gelen kendine has kokusu beni mest ediyordu. Yüzünde garip bir ifade vardı. Sanki bana yakın olmak canını yakıyordu. Eller… bu erken gözleri bunu istemiyor gibiydi ve söylediği şeylerle kalbimde hayat bulan pervaneler kanın çıkmaya başlamıştı. “Çekme sana acı verecek hiçbir şey hayatına çekme! Buna ben de dahil…” Küçük sonrasında… Tüm gece uykusuz kalsam da kendimi zorlayıp bir şekilde yataktan çıkmış ve kahvaltı hazırlamıştım. İtiraf ediyorum, yani uygulamayı nasıl yaptığımı bile bilmiyorum. Uyku yaşlarımı kullandığı madde yine uyuyamıyordum ve sabaha karşı gelen uykumda alarm anlaşmış gibi aynı anda beni ziyaret ediyordu. O hayatımın eskisine göre daha düzensizli duyduğum fısıltılar son zamanlarda çoğalmıştı. Ve gittikçe daha fazla o sesi duyacağımı hissediyorum. Neyim olduğunu bilmiyordum ama artık çok şey kontrolümün dışındaydı. Sanki bir ucundaydı bedenim ve ruhum. Uzaktan nasıl can verdiğimi izliyordu. Bu metin bunların arasında evdeki stres bitmiyordu. Annem her an tepemde ve bana inşaat vermiyordu. Babam akşam işi uzadı diye gelememişti ve sabah annemin fırça yememek için yataktan nasıl kalktı mı bilmiyorum. Çocukluğumdan beri ondan şiddet görmek beni psikolojik bakımdan çok etkiliyordu fakat kendimi bir şekilde kamufle etmeye öğrenmiştim. Elimdeki dilimlenmiş domates tabağını tam masaya koymak üzereydim ki tam arkamda duyduğum sesle korkuyla sıçradım ve tabak elimden düşüp parçalandı. “Seni beceriksiz! Bu kaçıncı?” Annemin sabahlarıyla karşıma dikilmesiyle hızlıca yere indim ve kırdıklarını toparlamaya başladım. “Öpe, ben çok üzgünüm!” Kırılan porselen parçalarının avuçlarımda toplarken bir yandan da onu sakinleştirmeye çalışıyordum. “Sen birden gelince boş bulundum öyle!” Saçlarımı kavrayıp beni ayağa kaldırması, dudaklarımdan çıkan çığlığa engel olamadım. “Bahane üretme!” diye bağırarak saçlarıma daha çok tutundu. Üzerinde oldu. Bıktım bu ve gereksiz iliğinden yaşıtlarına göre aklın bir karış havada! Saçlarımı kopacakmış gibi basılmasıyla gözyaşlarımı tutamadım. “Hazırlamayı kes!” diye gürleyip saç diplerimi sızlatacak kadar saçlarımı sertçe çekti. “Ne oldu? Canım yanıyor küçük fare?” Dediği an ağlamaya bırakmıştım. Artık çırpınamiyorum bile. Küçük var, küçük var, küçük fare! Bu son söylediği, başına inanılmaz bir ağrının girmesine sebep olmuştu. Annem sanki geçmemesi gereken bir sınır geçmiş gibi, kalbim buz tutmuştu. Evet, aman! Zihnimdeki düşman sırıtarak paralı kapıdan içeri girmişti. “Kurtul ondan!” dediğin dönemi istiyordu. Kanla kendisini beslemek istiyordu. Anneme karşılık vermemek için ellerim yumruk olduğunda ruhsuz bakışlarına çıkardım saçımı. “Bırak!” deyip buz gibi bir sesle konuştuğumda ağlamıştı. “Sana zarar veriyor! Kurtul ondan! Bitir şu an et işi, hadi o rahat bırak beni!” diye daha fazla dayanamayıp kafamın içindeki sese vardığımda anneme bağırdım. Düşünmüş olacak ki yüzüme çok sert bir tokat atmıştı. “Bir daha bana sakın sesini yükseltme!” dediğinde düştüğüm yerden saçlarının arasından ona baktım. Porselen parçalarının içinde olan elimi öfkeden sıktıkça ucunda bir sıcaklık istesem de bakışlarım annemin çekmiyorum. “Bir gün…” dedim dişlerimin arasından. “Bir gün gelecek ve ben o gün kontrolümü kaybedeceğim!” deyip ayağa kalktım ve tam karşısında durdum. İşte o gün geldiğinde çok farklı bir Zeynep olacak karşında… Elimi göreceği bir şekilde yukarı kaldırdım ve kandan kıpkırmızı olan parmaklarımı açtığımda kırmızıya boyanmış parçalar ayaklarının önüne düştü. Kan yerine kocaman gözlerle bakarak afallayan kadar dolu gözlerle gülümsedim. “Sayende artık acı bile hissetmiyorum!” dedikten sonra gözlerim hazırlamak için uykusuz kaldığı masaya gösterdim. “İyi sana afiyet olsun! Okuldan gelince ne toparlarım buraları!” Tek kelime etmesine izin vermeden mutfaktan çıktım. Artık yalanlarla kendimi avutmak yoktu. O beni hiç sevmemişti. Sonrasında ilk iki ders Sinem Hoca’nın işkenceden farksız olan matematik dersi ve sonunda bitmişti. Beynimin içinde rakamlar resmen cirit atıyordu. Okulun kafeteryasında boş bir masa bulmuş, Tolga’yı bekliyordum. Sabah yaşadıklarımdan sonra okulda kalmak çok zor olsa da seni sınıf tekrarı yapmak istemiyorsan derslere girmek zorundayım. “Selam!” Duyduğum sesle onun daha önce okumadığım ama kelimeleriyle bastığım kitaptan kafamı kaldırdım. “Sana da.” diye gönülsüz bir selam verdim. Bana sormadan masama oturan Bahar bir süre sıkıntıyla bana baktı ve gözlerini kaçırıp tırnaklarını yiyordu. Bu hareketini buluşturmak istesem de yapmadım. “Tolga’yı ne kadar çok tanıyorsan…” “Bu arada bir o kadar iyi tanıyorum.” Tabii sürekli kavga ettiğimizden bazı huylarını öğrenmiştim. Ve sel ne zaman dudaklarını üstteki… Bu hareketinden nefret ediyorum. Bir şey isteyecektir ya da aklına şeytani bir fikir gelmiştir. Tırnaklarını yemesi de ya bir sıkıntısı vardır ya da bir şeylerden çekiniyordu. “Ya sen ne diyeyim?” Yaslanarak kollarımı göğsümde birleştirdim. Kendi sinir bozucu kurumuna gitmediğine göre sorun büyük olmalı. “Ya anlat ya da masamdan toz ol!” Biliyorum çok kabayım ama bununla anlaşma tarzımız… Bir süre etrafına bakıp sıkıntıyla nefesler aldı. En sonunda çıkardı ağzındaki baklayı. “Annem ve babam boşanıyorlar Zeynep.” Ondan böyle bir tarafı beklemediğim için şaşırdım ama duyduklarım onun adına üzülmeme sebep olmuştu. Dışarıdan ona bakan biri bir sorun olduğunu anlamazdı. Kendine çok iyi gizliyordu fakat onu iyi tanıyan biri ne kadar üzgün olduğunu hemen anlardı. “Bunu istemiyorsun yani? Boşanmalarını…” dedim onu anlamaya çalışarak. Başını olumsuz anlamda salladı. Kim isterdi ki böyle bir şeyi? “Babasının annesini aldattığını biliyor ama yine de çocuk gibi o da ailesini bir arada görmek istiyor. Eskisinden nefret ediyorum. Bu kadar bencil oldukları için onlar affetmeyeceğim!” Sesi kızgın geliyordu. Gözlerinde oyu kullanma ise bunun hepsini söylüyordu. “Belki de böyle olması daha iyidir. Birlikteyken birbirine acı veriyorlardı. Bazen bazı şeyleri olmuyorsa zorlama gerekiyor. Ne tuhaf değil mi?” O ailesi boşanması niye çırpınıyordu? Fakat ben kendi aramıyorum. Boşanmasını isteyecek raddeye gelmiştim. Belki böylece mutlu bir hayatım olabilirdi. Bari bana cevap vermedi. Zaten canı yanıyordu. Belki de sadece birisiyle konuşmaya ihtiyacı vardı. Bu konuda bana arkadaşlarından daha çok güveniyordu. Bunu söylemese biliyordum. “Yeni yaptı değil mi?” İlk çekerek sardım. Elime baktı. Bakışlarım emmi bulunca deri mini HES aldım. Bu sefer o değil ben yaptım. Onunla bu konularda hiç konuşmazdık fakat tuhaftır ki hepimiz ne zaman birileriyle konuşmaya ihtiyacımız duysak bir şekilde birbirimizi buluyorduk. “Fark etmez, dedim yorgun seste. Sonuçta sana bunu yaptıran o olmasaydı yanındaki parmak izleri olmazdı.” Sen ayağa kalkarak tüm gün saçlarımla gizlediğim yüzüme baktı ve çantasından çıkardığı pudralarla annemin izlerini kapatmıştı. Bu pudra kutusu ölümü bırakarak yerine oturdu. “Sende kalsın!” dediğinde güldüm. Daha diğerlerine vermedim. Aksoy makyaj yapmayı sevmediğim için çantamda bunlardan bulundururdum. Ve Bahar yüzümde ne zaman iz olsa kimse görmeden bir şekilde müdahale ediyordu. O da güldü ve masadaki fotoğrafına baktı. “Biliyorum gezgin, sayende tüm aşkım bunlara gidiyor. Tuhaf ama biraz daha…” Bahar’la sohbet etmiştik. Üstelik yine bir şekilde birbirimizle kavga etmeye başarmıştık. Zaten onunla kavga etmeden duramıyorduk. Çok garip bir ilişkimiz vardı. Daha sonra Tolga ile birlikte tellerdeki lipo tutuklar… Tolga bu ara bakıp kaç tane çarpmıştı. “Nesi var bunun?” diye sordu. Var… en yanımdaydı ama ona değil bana soruyordu. Asıl ilginç olansa Tolga’nın Bahar’ın üzgün olduğunu anlama saydığı. Çünkü… var. Ne zaman uygun olsa bugün daha fazla gülüp alay ederek bunu herkes denizlerdi. Buharda buna şaşırmış olmalı. Keyif alarak Tolga bakıyordu. Gözlerinde şaşırma yanı sıra farklı bir şeyler daha vardı. Bilmiyorum kendisine sor… Tolga’dan sır saklamazdım ama başkalarının üzerinde anlatamazdım. “İlgilenmiyorum.” diyerek onu silkti. Kıvırcık… kimi de yine yapmıştır. Tolga’nın büyük bir kayıtsızlık ve söyledikleri bazı üzmüş gibiydi. Gözlerimiz olduğunun var… onu olan bakışlarını görünce yüzüne yalan olduğunu düşündüğüm bir gülümseme kondurdu. O masadan kalkıp Tolga bakmadan konuştu. “Siz eziklerin olduğu yerde daha fazla bulunmazsam iyi olur. Ne demişler? Ya huyundan ya suyundan!” dedikten sonra çekip gitti. “Ayva mı dedi?” Ama bize diğer arkasında sinirle konuştu. “Tolga, Murat! Gül diye yok abi at demek istedi bize. Hani öyle bir söz vardır ya: Kır atın yanında duran ya huyundan ya suyundan alır diye. O geri zekalı hayvan değil mi?” Selçuk’un kızması Murat’ı pek etkilenmiş gibi görünmüyordu. Oldukça rahattı. Bu konuda da öyle deme şimdi. Atasil bir hayvandır, hat yerine köpek. Hatta fare bile diyebilirdi. Yaptığı açıklamaya ben kahkahalarla gülerken Selçuk bir şeyler… onu tanıyordu. O an bir şey dikkatimi çekti. O da Murat’ın gözündeki morluk. To karıştırmış attım. “Dün gece bir şey yoktu. O halde ne olmuştu? Bu çocuğun gözüne ne oldu senin?” diye dayanamayıp sordum. Bilerek onu silkti. “Savaş yaptı. Savaş mı yedi?” “Savaş neden böyle bir şey yaptı?” Diğerleri burada bakıp gülmeye başlayınca olanlardan haberim olmadığı için konuya Fransız kaldım. Murat şaşkın bakışlarını görünce açıklama gereğinde bulunduğu… “Bak şimdi Zeynep, tüm…” Biz hepimiz eve gittik. Ama savaşın öfkesi hala geçmediğinden olanlara ayrıntısına kadar anlatmam için beni zorladı. Konuştuktan sonra gözündeki morluğu gösterdi. Ben aklıma gelen… nelerin… kim attı? “Lütfen bana her şeyi anlattığını söyleme.” Maalesef verdiği gibi onu sildi. İnanmanı ikna yeteneği çok güçlü. Ama bu kadar ile de kalmadı. Olanlar öğrendikten sonra saat sabahın 3’ü demedi. Beni o adama tespit etmem için içeriye anlar adamların olduğu yere götürdü. Sonra da o adamı çok pis dövdü. Oradan çıkmadan önce söyledikleri beni asıl şaşırtan; “Bütün bunlar bir gece içinde mi olmuştu?” Savaşı anlayamıyorum. Neden yapmıştı o adamı dövmek de eline geçmişti. Bu çok anlamsızca… Bu gün geçtikçe öfkesine daha çok görüyordum. İtiraf etmeliyim ki kontrolsüz öfkesi beni korkutuyordu. Burada baktım savaşın son söylediği şeyi merak ediyordum. O da ben sormadan anlattı. “Zaten dua et o kız seni pantolonla gördü. Yoksa bugün kodeste değil nokta olurdum.” Sözleri bitince arkasına yaslanıp telefonla oynamaya başladı. Duyduklarım şaşkınlığımı ikiye katladı. Ne yapmaya çalışıyor bu adam? Son da; “Zeynep gel derse kıralım.” Tolga’ya güldüm. Daha yeni sınıfa gelmişti ki onun tek düşündüğü kaçmaktı. Aslında ders dil bilgisiydi. Savaşla uğraşmak yerine kaçmakta mantıklıydı. Ama sınavlara çok az kalmıştı. Derslere ağırlık vermeliydim. Daha yeni aradan geldik. “Ne kaçmasından bahsediyorsun Tolga kuzenim?” Hayretler içinde bana bakmaya başlamıştı. “Karamel, sen iyimisin? Dil bilgisi diyorum, hani matematikten sonra 2 numaralı düşmanın.” dediğinde kalktım. Kesinlikle beni tanıyordu. Tam ona cevap verme hazırlanıyordum ki savaş’ın girmesiyle sustum. Bugün yine serbest giymişti. As

Da bu sefer koyma, bırakmadan yerini kapıya basarak beni kapı ve kendi arasında bahsetmişti. O gözlerini yanından ayırmadan dişlerini sıktı. İlgelendirmez şeydi şu anda. Bunu yapanı bulup daha kötüsünü ona yapmak istemezdim diyerek tehdit eder gibi konuşup üzerineydi.

Son kez soruyorum. Kim yaptı? Bana olan yakınlığından dolayı kalbimin atışlarını duyacak diye korkmuştum. Ben, diyerek derin nefes aldım. Okulda gibi kaç kızla? Sabah biraz kardeşim. Hepsi bu ona. Gerçi söylemeyecek kadar yaşadıklarımdan utanıyordum. Kaşlarını çatmıştı. Yalan konusunda berbatsın dedikten sonra bana kızmış gibi benden uzaklaşarak gitmeme izin vermişti. Sınıftan çıktığında rahat bir nefes almıştım. Aklıma gelen şeylerle kaşlarını çatarak koridor boyunca etrafıma baktım. Tolga'yı bulup onlara hesap soracaktım. Kasten sonra benden kaçmıştı. Ayın telefonumun cebimde sineması ile şimdi adına bakmadan açtım. Efendim dediğimde bir süre ses gelmemiş ama daha sonra uzun zamandır duymadığım onun rahatsız edici sesini duymuştum. Oğlum merhaba, dokuz numara. Ben de özledim de beni bu oydu. Peşindeki katildi. En son alanlar beni takip etmesi onun yüzünden; o'yarda yaşadıklarım aklıma gelince sinir ile konuştum. Kes sesini, hastası artık seni dinlemek istemiyorum. Ne bana ne de sevdiklerime dokunamazsın. Beni bir daha arama çünkü artık senden korkmuyorum dedikten sonra telefonu yüzüne kapattım. Son olanlardan sonra bir kukla gibi benden istediği şeyleri yapmayacağım. Bu hissettirmiştir mi? Hep benim hizmet telefonu kapattın, oydu. Şimdi ne hissettim anlardı. Maalesef bu gibi saçma sıkıntılarım vardı. Sonrasında seni adi pislik, bana bunu nasıl yaparsın ya Hadi ama karamel, bu kadar kızmana gerek yok. Hem kitabı tersten okumak nedir sözlerinden sonra tekrar girmeye başlamıştı. Soğutup kafasına bir tane daha vurduğumda görmeye geçmişti. Kafede oturmuş Tolga'ya sönmekte meşguldüm. Selçuk'la peki, Murat'ın gelmesiyle konuyu kapattım. Videolar bu olmak istemiyordum. Bir sürü havadan sudan konuştuktan sonra canım sıkıldığı için etrafıma göz gezdirdim. Gördüklerimse canımı daha çok sıktı. Savaş ve Sinem Hoca masalardan birinde oturmuş sohbet ediyorlardı. Yalnız değildiler, diğer öğretmen de vardı ama ikisi diğerlerinden soyutlanmış gibi konuşup gidiyorlardı. Daha fazla bu görüntüyü görmemek için eve döndüm.

Bir dakika. Herkes beni dinleyebilir mi? Duyduğum sesle bakışlarım sesin sahibini buldu. Bu kızı tanıyordum; bizden biraz sınıfta okuyan sarışın kız Belinay'dı. Fazla içine kapanık olduğu için buradaki değerle pek konuşmazdı. Yanılmıyorsam ona şu anda şaşkın bakışlarını atan çocuklar yani Çağrı'yla sevgiliydi. Herkesin onu geleceği bir yere geçti. Artık herkes ona bakıyordu. Benim size, daha doğrusu buradaki birine bir şey itiraf etmem gerekiyor. Konuşurken bile bunu istemiyor gibiydi. Elleri titriyor ve sürekli nefes alıp veriyordu. Sanki birazdan söyleyeceği şeylerin yükünü o taşıyor gibi göğsü hızla inip kalkıyordu. Çağrı'ya baktı. Bunu nasıl söyleyeceğimi bilemiyorum ama söylemek zorundayım. Derin bir nefes aldı ve; Çağrı, ben seni dükkanda aldattım deyince gözlerimi kocaman açtım. Şaşkınlıkla ona baktım. Böyle bir şeyi kesinlikle beklemiyordum. Ne demişti? Öyle aldatmak sözlerini bitirince Çağrı'ya baktı ama çocuk yıkılmış gibiydi. Beni de çok sevdiği gözlerinden anlaşılıyordu. Duydukları kolay şeyler değildi. Çağrı'nın gözleri dolmasıyla bir an hıçkırdı. Üzgünüm dedi fısıltıyla. Bundan gerisi çok hızlı olmuştu; Çağrı'nın Gökhan'a öfkeli yumruk atması, Gökhan'ın öyle bir şey yapmadığını söylemesi ve Çağrı'nın Belinay'a ucuz ve nokta nokta gibi birçok hakaret etmesi. Ortalık resmen karışmıştı. Etraftaki öğrenciler film izler gibi olanları hem izleyip hem de belaya çok çirkin şeyler söylediler. Belinay daha fazla burada kalmadan gözyaşlarıyla koşarak gitmişti. Şey yapmadım lan nasıl beklersin benden böyle bir şeyi? Kardeşim dediğim adamın sevgilisiyle birlikte olacak kadar şerefsiz değilim. Gökhan bunları söyledikten sonra da Belinay'ın peşinden gitmişti. Çağrı yıkılmış gibi dizlerinin üstüne çöktü ve ağlamaya başladı. Onun bu hareketi beni bile derinden etkilemişti. Gerçekten belli çok seviyordu ve bugün hıyanet uğramıştı. Abi olaya gel, biz kız aşk etrafında bulunacak sanıyorduk. Fakat onun yaptığı ihanet, Murat kızara bu sözleri söylediğinde diğerlerinin de ondan kalır yanı yoktu. Herkes buna benzer şeyler söylüyordu ama nedense ben böyle düşünmüyorum. O kızın Çağrı'ya olan bakışlarını gördüm; böylesine aşkla bakan gözler ihanet edemezdi. Bunun altında farklı bir sebep olmalı. Bu çok saf bir love ve Gökhan, kimse bilmese de onlar kardeş gibiler. Gökhan'ı tanırım, asla böyle bir şey yapmaz. İpek'in söylediklerine kaşlarımı çattım. Aklıma gelen şey olabilir miydi? Bir ihtimali bile beni korkutmuştu. Bunu öğrenmenin tek yolu biriyle konuşmaktı. Hızlıca yerimden kalktım ve Belinay'ın ciddi yere doğru koşmaya başladım. Arkamdan bana seslendiklerini duyabiliyordum ama benim şu anda tek düşündüğüm şey kafamın içindeki sorulara cevap bulmaktı. Ben İlayda; benim gibi numaralardan biri olabilir mi bu çukurda? Aradım ama bulamadım. Etraftaki öğrencilere sorduğumda çoğu bilmediğini söylemişti. Fakat adını bilmediğim halkalı bir çocuk ağlayarak tiyatro salonuna giderken onu gördüğünü söyledi. Adımlarım aceleyle oraya doğru yönelim ve daha hızlı koşmaya başladım. Tiyatro odasına geldiğinde her yer karanlıktı; nedeni şifre açmamıştı. Duvardaki düğmeye basıp ışıkları açtım ve temkinli bir şekilde küçük adımlarla yürümeye başladım. Gözlerimi etrafta gezdirerek hem yürüyor hem de onu bulmaya çalışıyordum. Sahnenin yanına gelince gördüklerim çığlık atmama neden oldu. Aman Allahım, bu tam bir faciaydı! Belinay sahnenin tam ortasında kanlar içinde yatıyordu ve elbisesi kana bulanmış, kesik kesik nefes alıyordu. Etrafında kandan bir gözlük oluşmuştu ve durumu çok kötü görünüyordu. Aldığım nefes boğazımda düğüm olmaya başladığında gözlerim doldu. O yaralıydı, kanıyordu, ölüyordu. Ellerimi dudaklarıma bastırdım. Boğazım yanıyordu. Geç kalmıştım ona, geç kalmıştım. Tahmin ettiğim gibi o da seçilmiş numaralardan biriydi ve ben geç kalmıştım. Belki de katili burada, şu anda beni izliyordu. Bedenim titremeye başladığında korkuyu tüm zerremde hissettim. Sakin olmalı ve oraya gidip ona yardım etmeliydim. Olamıyorum! Az önce nefes alan kız şu anda yerde kanlar içinde yatarken ben sakin olamıyordum. Fakat bir şeyler yapmazsam acizdim ve bu benim yüzümden olacaktı. Bir süre olduğum yerde kendimi toparlamak için derin derin nefes alıp verdim. Şok üstünden atacağız. Yanına koştuğumda bunun arada gördüğüm o rüyalar olmasını için dua etmeye başlamıştım. Göğsünde bir bıçak vardı ve kan oluk oluk akıyordu. Düşüyordu, ölüyor gibiydi. Yanına diz çöküp gözyaşlarım arasında ellerini tuttum. Öylece Belinay... Kim yaptı? Elimi elinin arasına tampon yapmak istedim ama uçağı göğsünden çıkaracak cesareti bulamadım kendimde. Tek yaptığım elini tutup deli gibi ağlamaktı. O çok zor nefes alıyordu. Gözlerini güçlükle açık bana baktı. Sen... sen öleceksin. Zorlukla söylediği bu sözler kan akışını dondurmuştu. Gelmiş gibi başımı iki yana salladım. Sen ölmeyeceksin, unutma diye bağırdım. Cebimden telefonumu çıkarmak istedim ama onun peşinden panikle orada ayrıldığım için telefonu masanın üstünde kalmıştı. Şansıma bir kez daha lanet ettim. Ellerini daha çok sıkarken yardım edin diye çığlık çığlığa bağırıyordum. Avazım çıktığı kadar bağırsam da kimse gelmedi. Böyle giderse onu kaybedebilirim. Tam yardım çağırmak için ayağa kalkacaktım ki güçsüz eller elimi tuttu. Gitme, ağlayarak söylediklerine itiraz ettim. Geri geleceğim, söz veriyorum sana. Yardım çağırıp hemen geleceğim. Özkırıklıklar arasında güçlükle konuşmuştum fakat beni bırakmadı. Rengi aşmıştı, sanki son nefesini veriyor gibiydi ve ben 10. kişiyim, onun deyimiyle On Numara. Bu vaktinin kalmadığını hissediyorum, o yüzden beni dinle. Duyduklarım beni daha çok korkuttu. Ağlayarak başımı olumlu anlamda salladım. Derin bir nefes aldığında bunu yaparken bile canı yandı. Çok belliydi bu dudaklarından kanlar sızarken. Ben çaresiz hissediyordum. Uzun zamandır tehdit mesajları alıyordum. Daha önce de öldürmekle tehdit ettiği için polise gidemedim. On Numara olmama rağmen beni erkenden öldürmek istemesinin nedeni onun kim olduğunu biliyor olmam. Gözlerimi kocaman açarak değişmiş gibi ona baktım. Bu nasıl olabilir yani? Beni de onu bulmuş muydu? O yüzden bunu benden önce öldürmeye çalıştı. Belli ki zor çıkan seçilmiştim. Beni şaşkına uğratan düşüncelerden çıktım. Bu sabah okulun bahçesinde onu konuşurken tesadüfen duydum. Tamam gidecektim ki telefonda konuştuğu kişiye dokuz numara demesiyle durdum. Ben onu anladım, katil oydu. Diğer kızları öldüren peşindeki katil oydu. Beni gördü, onu dinlediğimi gördü. Oradan kaçıp çareyi buldu mu? Onu aldattığımı söyledim. Çünkü ben hemen öldüreceğini tahmin etmiştim. Kendini açığa çıkmasını göze alamazdı. Eğer öleceksem arkamda benim için de çeken bir çare olsun istemedim. Onu aldattığımı düşünürse beni çabuk öldüreceğini düşündüm. Bu duyduklarıma inanamıyorum. Katilin dokuz numara dediği kişi bendim. Benimle sabah konuşmuştu ve Belinay onu duymuştu. Yerde kuş gibi acılar içinde çırpınan kız benim yüzümden bu haldeydi. Aslında onun katili bendim. Kendimi suçlamaktan duramıyordum. Önce öksürdü sonra ise kan kusmaya başladı. Gitmek istiyorum, bu görüntüyü görmemek için buradan arkama bile bakmadan kaçmak istiyorum ama yapamam. Onu tek başına bırakamazdım. Bir ölüme şahit olmak beni bitirdi. Bana bunu yapmamalıydı. Ölmediğini onu alırken acısını kendim çok istiyordum. Dudaklarından kanlar akarken acılar içinde dinledi. Bedenindeki bıçak çok derinde olmadığı için onun sıcakkanlı dizlerime doğru akıyordu. Güçlükle nefes alarak bakışlarını bana çıkardı ve beni yaralamadan önce her şeyi anlattı; kurbanlarının kim olduğunu, kaç Zeynep'i sadece okuldan değil, bu şehirden hatta bu ülkeden kaçmış. Çünkü anlattığına göre en acılı ölüm seninki olacakmış o bugüne kadar hep yanımızdaydı. Onu tanıyorum ve onu en iyi tanıyan sensin, sana çok yakın, ona güvenemezsin. Kim katil? Kim? Diyerek acele konuştum. Bana kim olduğunu söylemeliydi. O ona yaptığımız şeyin intikamını almadan durmayacak. Tekrar öksürdü, bu defa daha şiddetli kan kustu. Vücudu kriz geçirir gibi çiziyordu. Gözleri kapandı ve artık nefes almıyordu ve o ölmüştü. Belinay benim gözlerimin önünde ölmüştü. Bana cevap ver. Kim o? Peşindeki kim? Konuş! Delirmiş gibi onun cansız bedenini sallıyordum ama bana cevap vermiyordu. Çoktan ölmüştü. Fakat ben bunu anlamak istemiyorum. Uyan diye avazım çıktığı kadar bağırdım. Ölemezdi, bu şekilde gidemezdi. Beni bu sorularla başıma bırakıp gidemezdi. Omuzlarından tutarak daha şiddetli bir şekilde onu sallamaya başladım. Konuş, konuş Allah'ın cezası! Bana kim olduğunu söyle hadi! Acılar arasında ona sesleniyorum. Aklımı kaçırmış gibiydim, sağlıklı düşünemiyorum. Az önce gözlerimin önünde öldü ve daha yarım saat önce onu herkesin içinde gayet sağlıklı bir şekilde konuşurken görmüştüm. Üstelik buraya bazı cevapları almaya gelmiştim ama artık beynimin içinde cevapsız binlerce soru vardı. Tıpkı seni seven yılan gibi beni usulca zehirliyordu. Birazcık olsun kendimi toplayınca ayağa kalktığımda etrafında döndüm. Belinay'ın cansız bedenini orada bırakıp tiyatro odasından çıktım. Gözyaşlarım hızla sürerken tıpkı bir sarhoş gibi sersemlemiş ve sarsak adımlar atıyordum. Bir ruh gibi yavaş adımlarla koridorda yürüyordum ve ben ne yaptığımı bile bilmiyordum. Gözlerimin önünde hep aynı kanlar içindeki beden ve kulağımda acılı fısıltısı, kaç diyor bana. Ama kim? Denk açmam gerektiğini kendisiyle birlikte götürmüştü. İnsanlar beni görünce susup bana bakıyorlardı. Hepsi de bana tuhaf bir yaratık gözüyle bakıyordu. Bunun nedeni ellerim ve üzerimdeki kanlar olabilir ya da ağlamaktan kızarmış gözlerim olabilir. Açıkçası umurumda bile değildi. Kafede içeri girince kısa bir süre sonra herkes ustura bana bakmaya başladı ve neyi fark edenlerden olduklarını belindeki tepsi yere düşürüp Zeynep diye adımı fısıldadı. Boş bakışlarım öylece bakarken Elçin'in yapıldığını gördüm. En arka masada oturan ikizlerden biri üzerindeki kanları anlamaz bakışlarını atarken ve o gözleri dolmuş ve hızlı eşyalarını toplayarak yanından geçip dışarı çıkmıştı. Tolga sandalyesini geriye çekerken hızlı ayağa kalkmıştı. Murat, İpek, Selçuk hatta Savaş bile koşarak yanıma gelmişti. Fakat ben şoka girmiş gibiydim. Artık ne alıyor ne de konuşuyordum. Sadece ruhsuz bir şekilde bakıyordum. Ona ne olmuş böyle? Tanıdık gelen bu sesin sahibini bir algılayamıyorum. Zeynep beni duyuyor musun? Tolga sakin ol lütfen! Karamel bir şey söyle! Tolga onu saçma ya bırak zaten iyi görünmüyor. Kuzenimle ama benim... Herkes bana bir şeyler söylüyordu ama ne dediklerini algılayamıyorum. Aklım hala geride bıraktığım cansız bedendeydi. Onu ellerimin kalmasın umursamadı. Ellerimi tuttu, beni kendisine çekip sımsıkı sarıldığında vurma gelen kokusuyla onu tanımıştım. Savaş kimseyi umursamadan bana sarılıyordu. Oh bu o kadar iyisi ettirmişti ki anlatamam. Kendime biraz da olsun gelmiş olmalıyım ki onun kollarında hıçkırıklarla ağlamaya başladım. Bitmiş değişti bu kollarda, korku yoktu, bu kollarda güven, huzur vardı. Ben iyice kendine çekip sımsıkı sarılmıştı. Buradakiler biz akraba gibi bir şey sandıkları için yanlış anlayacaklarını sanmıyorum. O yanımdaydı ve ben ölen kızın yanında kalmıştım. Sanki buna ihtiyacım olduğunu bilircesine tüm korkularımı anlamak ister gibi sarılmıştı. Aşinası olduğum kokusuyla biraz da olsa rahatladım. Onun kollarının arasında kaybolmuşken yaşadığım şeylerden kurtulamıyordum. Ondan ayrılmadan, hala onun göğsünde iken sadece kafamı kaldırdım. Benim için endişelenen gözlerine baktım. O öldü, benim gözlerimin önünde öldü. Ben sadece istedim; ben, ben onun Belinay'ın ölümünü gördüm ve bir şey yapamadım. Dudaklarımdan bu kelimeler o kadar zor çıkmıştı ki sessiz kalıyordum, zaten hemen sonra sesli bir şekilde çekerek yeniden ağlamaya başlamıştı. Duyduklarıyla kaşlarını çatmıştı. Bitmiş halini görünce kısa bir süreliğine sanki acı çekiyormuş gibi gözlerini kapatıp açtı. Beni göğsüne çekti ve hiç unutamayacağım o sözleri fısıldadı. Sadece on kısa bir süreliğine o görüntüleri görmemek için kör olmanı dilerdim. Suluyoruz işte böyle. Dostlar bu bölüm burada bitti. Yeni bölümü en yakın zamanda inşallah her bölüm bir öncekinden daha uzun olacak. İnşallah güzel hikaye yazarım, almıştım yazar. Ben de Cihan Bozacı yararla kanalımıza abone olmadıysanız abone olmayı unutmayın. En yeni bölümü beklerken bir hikaye tavsiye edeyim size. Youtube'da arama kısmına "Rabbini kalbinde hisset" diye yazarsanız çıkacaktır. Muhteşem bir hikaye sizleri bekliyor, teselli edici bir genç hikayesi. Bazen gülecek bazen ağlayacak ama sonunda emin olun huzuru bulacaksınız. Şimdiden keyifli dinlemeler. Kendinize iyi bakın, Allah'a emanet.