📱

Get Our Mobile App

Take your business learning on the go!

Download on the App StoreGet it on Google Play

OKB, Paranoya ve Şizofreni. Bunlar niye var? İlk nerde çıktılar? Bugüne nasıl geldiler?

Güçlü Psikoloji34:13

Transcription

Sevgili dostlar, hayvanlar korkuyu anlık bir refleks olarak yaşarlar. Gölde keyifle su içen bir zebrayı düşünelim. Bir aslanın geldiğini görüyor. Tabii ki korkuyor ve de bu korku duygusuyla beraber anlık bir refleks geliştiriyor. Ya kaçıyor, ki genelde kaçıyorlar, ya da savaşıyor. Savaşabilir ve de diyelim ki tehlikeyi başından savmaya. Tehlike gitti ve kendini güvende hissediyor. Tamam, korku duygusu bitiyor. Vücut dengesi, vücut hormonları mekanizmaları dengesine, normaline geliyor ve zebra için hayat kaldığı yerden keyifle devam ediyor. Gidiyor suyunu içmeye devam ediyor ve de zebra kafasında bir aslan kurgusu ya da senaryosu yapmıyor. Kafada kurmaya başlamıyor. Acaba bir daha gelir mi? Acaba bu sefer kurtulamayarak yaşıyorlardı zaten. Adı üzerinde avcı toplayıcılar geziyorlar, dolanıyor, avlıyorlar ve de diyelim ki bir tehlikeyle karşılaştılar. Elbette korkuyorlardı. Ve de bu korkuyla beraber bir refleks geliştiriyorlardı. Ya kaçıyorlardı ya da savaşıyorlardı ve de tehlike gittikten sonra kendilerini güvende hissettikten sonra onlar da herhangi bir senaryoya ya da kurguya girmeden kaldıkları yerden yaşamaya devam ediyorlardı. Gezmeye dolaşmaya devam ediyorlardı.

Aynısı avlanmada da geçerliydi. Diyelim ki bir ceylan var, avlayacak ama ceylan kaçmış. Sorun değil. Bunu çok derd etmiyor. Ardı, "tüh tüh kaçırdık" falan gibi konulara hiç girmiyorlardı. Çünkü biliyorlardı ki birazdan yine bir ceylan alacaklar. Bu onlar için sorun değil. Aç kalmayacaklarını biliyorlardı. Yani öyle ya da böyle karınları doyacak. Zaten diyorum ya, adı üstünde avcı toplayıcı. Zaten topluyorlar, geziyorlar, dolaşıyorlar, mutlaka yiyecek bir şeyler bulurlar. Bunu da dert etmiyorlardı. Avlarının elinden kaçmasını hiç kafaya takmıyorlardı. Herhangi bir kurgulama, kafada kurma ya da senaryolaştırma yapmıyorlardı. Hani bir laf vardır, "gezen kurt aç kalmaz" derler. Aynen öyle, gezen kurt atalarımız aç kalmıyorlardı. Bu söz bugün için de geçerli. Siz bugün geziyorsanız, yeni networkler kuruyorsanız, kendinizi geliştiriyorsanız, yeni iş kollarını araştırıyorsanız, illaki para kazanırsınız. Yani bu laf bugün de geçerlidir, her zaman da geçerli olacak. Gezen kurt aç kalmayacak. Aynen avcı toplayıcı atalarımız da olduğu gibi.

Şimdi avcı toplayıcı atalarımızın yaşadığı bu korkuya biz, sevgili dostlar, gerçek kaygı diyoruz. Ya da korku diyelim, önemli değil ama ben kaygı üzerinden gideceğim. Gerçek kaygı. Evet, yani bir tehlike çıkıyor, bir refleks geliştiriyor, kaç ya da savaş tepkisi veriyor. Tamam, sorun bittikten sonra, tehlike ortadan gittikten sonra kaldığı yerden yaşamaya devam ediyor. Buna gerçek kaygı diyoruz. Şimdi insan türünün psikolojisinde bu kaygıları yaşama şeklimizde bir kırılma noktası oldu, sevgili dostlar. O kırılma noktası da işte bu avcı toplayıcı, bu gezen kurt olan atalarımızdan bazılarının tarıma geçmesiyle oldu. İşte bazı avcı toplayıcı atalarımız tarım yapmaya karar verdiler ve bu kararlarının arkasında durdular ve de yerleşik düzene geçtiler. Tarım alanlarını açtılar, ürünlerini ektiler, işte suladılar vesaire vesaire.

Şimdi bakın, nasıl bir kırılma oldu? Şöyle bir kırılma oldu. Bir çiftçi atamızı hayal edin. Tarlasını ekmiş ve ürünleri büyümeye başlamış. O da orada oturuyor, öyle düşünelim. Bir hayvan geliyor, sevgili dostlar, ürününden yiyor. Bakın, şu an gerçek bir kaygı var. Yani normal avcı toplayıcı atalarımızın karşılaştığı gibi gibi tehlike diyeyim. Yani bir tehlike var, ürününü yiyen bir hayvan var. Bu gerçek kaygıyı aynen avcı toplayıcı atalarımız gibi yaşadı o çiftçi atalarımız. Ne yaptı? Anlık bir refleks geliştirdi. Kalktı o hayvanı kovaladı, ürününü garantiye aldı. Tamam, çok güzel. Bakın, gerçek kaygıyı anlık bir refleksle tehlikeyi savarak yaşadı. Buraya kadar sorun yok.

Şimdi bakın, bir kırılma noktası olacak. O çiftçi atamız o tehlikeyi, o hayvanı, mahsulü yiyen hayvanı oradan kovduk. Sonra geldi oturdu. Bakın, sevgili dostlar, psikolojimizdeki önemli kırılma noktasının başladığı yer. Geldi oturdu ve kurgulamış. Çok fazla büyük kurgulama değilse de bunun ilk tohumları atıldı ve o çiftçi atamız şöyle düşündü. "Hadi bu hayvan bir daha gelirse." Sevgili dostlar, kafada kurın ilk tohumu bu şekilde atılmış oldu. Efendim, insan psikolojisinde önemli bir kırılma noktası başlatacak bu küçük düşünce. "Ya bir daha gelirse." Bakın, avcı toplayıcı atalarımız gerçek kaygı yaşıyordu ama kurgulama ya da senaryolaştırma yapmıyorlardı. Aynen hayvanlar gibi yaşıyorlardı. Hayvanlardan biz bu düşünceyi ilk defa ayrıldık. Gerçek kaygıya ilk defa kurgu eklendi, kafada kurma eklendi.

Şimdi diyebilirsiniz ki, "Ömer, haksız mı?" Evet, gerçekten de o hayvan bir kez daha gelebilir. Zaten sorun yok. Birazdan geleceğiz. Bu bir başlangıç noktası, çok büyük bir sorun demiyorum. Evet, tabii ki düşünebilir, çünkü o hayvan bir kez daha gelebilir. Haklı bir düşünce. Yani o gerçek kaygı hala gerçek kaygı olarak yaşanıyor. Birazdan hangi boyutlara evrildiğini göreceğiz. Ve de bu gerçek kaygı, tamam, yine gerçek kaygı olarak yaşandı ama ilk defa senaryo eklendi. İlk defa "ya olursa" düşüncesi eklendi. Ama anlaşılabilir. Yani tabii ki hak verebiliriz. Bir kez daha gelmesini ve mahsulümü yemesini istemem. Elbette o hayvanın. Ve de ne yaptı o çiftçi atalarımız? Kalktı kontrole başladı, sevgili dostlar. Kontrol manyaklığı ilk o zamanlar başladı ve de tabii ki anlaşılır. Bu kontrolde tedbirini alacak. Elbette, yani adam o kadar mahsul ekiyor, yani hayvanlar yesin diye ekmemişim lazım. Kalktı tarlasının etrafını çitlerle çevirdi. Tamam, tam bir sorun yok.

Yağmur yağdı. Yağmur biraz mahsul zarar verdi. Sonra geldi oturdu. Gerçek kaygıya yine biraz kurgulama girdi. "Hadi bir kez daha yağmur yağar ve mahsulü bu sefer daha fazla zarar verirse." Anlıyoruz, gayet normal. Yine gerçek kaygı. Bakın, hala gerçek kaygı ama kısmen kurgu ve kafada kurma eklenmiş bir şekilde. Ama hak vereceğimiz şekilde, anlayabileceğimiz şekilde. Yani sonra gitti tedbirini aldı vesaire vesaire. Tamam, buralar yine güzel, sorun yok. Gerçek kaygıya azıcık senaryonun eklenmesi aslında yine kendi yararına. Çünkü o önlemleri almazsa, o tedbirleri almazsa, e karnı aç kalır. Haklı. Yani adam tabii ki bunlar normal kontroller ve normal tedbirler.

Ve de diyelim ki, sevgili dostlar, onun kontrolünü yaptı, bunun tedbirini aldı, onun kontrolünü yaptı, bunun tedbirini aldı. Çok güzel. Yine insan türü uzunca bir dönem gerçek kaygılar yaşadı. Sorun yok. Henüz kaygıda anormal bir şey yok. Gayet gerçek kaygı olarak yaşadı. Ama diyorum ya, bir kez daha söylüyorum, avcı toplayıcı atalarımızdan küçük bir farkı, biraz kontrol eklendi işin içine. Avcı toplayıcı atalarımız doğanın bir parçasıydı ve doğayı kontrol etmeye asla çalışmıyorlardı. Doğayı kendi istedikleri gibi şekillendirmiş. İlk tarımla beraber biz doğa üzerinde kontrol kurmaya başladık, doğayı ve toprağı şekillendirmeye başladık. Uzunca bir dönem gerçek kaygı yaşandı. Sorun yok. Azıcık azıcık böyle kontrol etme ile ilgili konuların girmesiyle beraber. Tamam.

Binlerce yıl diyelim ki böyle geçti ve de sevgili dostlar, şuraya geldik. Artık o ektiği tarlasına zarar verecek hiçbir şey yok. Her şeyin kontrolü yapılmış. Yani yağmur yağsa mahsule zarar vermiyor, hayvan gelse yiyemiyor, haşeratlardan korunmuş. Ne bileyim yani her türlü tedbir, her türlü kontrol alınmış. Gayet güzel ve de tarlasını istediği gibi ekiyor, biçiyor ve yıl sonuna çok güzel mahsulünü böyle yığıyor. Çok güzel. Buraya kadar yine sorun yok. Gerçek kaygı yaşanmaya devam ediyor. Gerçek kaygı. Yani bu alınan tedbirler. Şimdi bakın, sevgili dostlar, insan türü yeni bir kaygı türüyle tanışacak. İkinci kaygı üç türlüdür. İşte ikincisi budur ve insan türü bununla tanışmaya hazırlanıyor. Onun adı da şu: nevrotik kaygı. Nevrotik anksiyete. İnsan türü nevrotik anksiyeteyle ne zaman tanıştı? İşte bu zaman tanıştı. Artık tarlasına zarar veren hiçbir şey yok. Her şey yolunda. Ürünü çok güzel şekilde alıyor. Bakın, ne oldu sevgili dostlar? Oturuyor o çiftçi atamız. Süper, çok da güzel mahsul çıkmış bu sene. "Bu sene," diyor, "iyi mahsul aldık. Bu," diyor, "bize tüm yıl yeter." Çok güzel. Bakın, şunu düşünmeye başladı. Böyle durdu ve dedi ki, "Ya acaba önümüzdeki yılda bu kadar güzel mahsul alabilecek miyim?" İşte sevgili dostlar, bu düşünce kafada kurmada türümüz bir tık level atlattı.

Peki bu düşünce nasıl level atlattı? Şöyle. Ortada bir tehlike yokken de, yani gerçek kaygılar yokken de kaygılanmaya başladı atalarımız. Kafada kurma bir tık level atladı. Nevrotik anksiyete budur. Ortada hiçbir tehlike yoktur, hiçbir belirti yoktur ama siz kaygılanırsınız. Buna biz nevrotik anksiyete diyoruz. İşte türümüz nevrotik anksiyeteyle tanışmış oldu. "Acaba seneye de bu kadar güzel mahsul alabilecek miyim?" Tamam, hani hayvan bir daha gelir mi? Gelmesin diye tedbir alayım. Onu da anlıyorum. Bakın, onlar hala gerçek kaygı. Ama şimdi gerçek kaygıdan çıktı konu. Hayali şeyler üzerine kaygılanmaya başladı atalarımız. Ve peki nevrotik anksiyete aslında ne zaman başlamış oldu? Mülkiyetle beraber başlamış oldu. Çünkü benim bir tarlam var. Artık tarlamdan aldığım mahsulüm var. Tarlanın yanına yaptığım bir evim var. Karım var, çocuklarım var. Belki o varsa benim bir şeylere sahip olduğumu zannediyorum. Bir şeylerin mülkiyeti bende olduğunu zannediyorum. İşte sevgili dostlar, mülkiyetle beraber bir şeyler kazandığını zannetme le beraber nevrotik anksiyete başladı. "Hadi bunları kaybedersem? Hadi seneye bu kadar mahsul olmazsa? Hadi komşularım benim mahsulüm çalarsa?" Nevrotik anksiyeteler yaşamaya başladı. "Hadi şöyle bir şey olursa? Hadi böyle bir şey olursa?" Hiçbir ortada somut belirti yokken, hiçbir tehlike yokken de kaygı duymaya başladı atalarımız. Sevgili dostlar, nevrotik anksiyete mülkiyetle başlamıştır ve de esası budur. Bir şeylerini, bir şeyleri kazandığını zanneden insanın onları kaybetme ile ilgili düşünceler içine gömülmeye başlaması.

Ama durun, yeni bir kaygı türüyle daha tanışacak türümüz. O da vicdani kaygı. Vicdani anksiyete. Peki o nasıl bir şey? Şimdi uzun bir dönem diyelim ki böyle devam etti. Nevrik anksiyeteler yaşadı atalarımız. İşte seneye mahsulü yine bu kadar olur mu falan diye düşündü. Tamam. Bir yerde vicdani anksiyete devreye girdi. Peki o nasıl devreye girdi? O da şöyle girdi. Şimdi düşünün, tarlanın bir sürü tehlikesi var. Hani hayvan gelebilir, şu gelebilir, bu gelebilir. Tamam, kontroller alınmış ama yine de bir nöbet sistemi kurulmuş. Mesela baba diyor ki, "Şu 3 saat sen duracaksın. Oğlum, 5 saat ben duracağım. 4 saat annen duracak." Vesaire. Şimdi ben çiftçi atalarımızdan birinin oğluyum diyelim ve de 5 saat boyunca tarlanın nöbeti bende, sevgili dostlar. Bakın şöyle bir şey oldu. Ben gidiyorum tarlanın başında nöbet tutuyorum. İşte hayvan gelmesin, kuşlar yemesin vesaire diye ve uyuya kalıyorum. Şimdi bakın, yeni bir yeni bir kaygı türü geliyor. Uyuya kalıyorum ve babam geliyor. Babam beni uyandırıyor ama nasıl uyandırma? Beni yerin dibine sokuyor babam. Biraz da haklı olarak. "Sana güvendik," diyor. "Bu tarlayı sana bıraktık. Hadi," diyor, "çekirge sürüsü gelse, onları kim kovacak? Bak," diyor, "sen nasıl görevini yerine getirmezsen? Bu nasıl bir sorumluluk duygusu? Sen nasıl bir çocuksun?" İlk defa atalarımız utanç, suçluluk ve vicdan, sevgili dostlar, bu zamanlarda ortaya çıktı. Vicdan türümüz de böyle ortaya çıktı. Utanma duygusu, suçluluk duygusu bu şekilde ortaya çıkmaya başladı ve o kişi, o çiftçi atamız, babasının onu yere sokmaları la beraber utandı. Yüzü kızardı, başını öne eğdi, küçülmek istedi ve bu utanç belirtileri türler boyunca bize aktarılıyor. Atalarımız boyunca bize aktarılıyor. Biz de bugün utandığımızda kızarıyor, küçülüyoruz. Hatta o adamın yaptığının gerçeğini yaşamak istiyoruz. "Keşke yerin dibine girsem," diyoruz. Yani baba gitti diyelim. Ben şimdi utanç duygusunu yaşadım, biraz böyle vicdani anksiyeteler yaşadım. Bakın, bunun başka bir versiyonu olacak. Babam gitti. Ben oturdum. Bu sefer kurgulamış bilirim ve de vicdani anksiyete bakın şöyle bir şey. "Hadi uyusaydım." Suçlu duymaya başlıyorum. Yani "Hadi uyusaydım? Hadi babamın dediği gerçek çıkarsa? Hadi ürünler giderse? Hadi tüm köy bu yüzden aç kalırsa?" Bakın, kurgulama devam ediyor. İnsan türü kafada kurmada level atlıyor. "Hadi köy aç kalırsa?" Yani giden bir mahsul sadece. Niye aç kalalım? Buluruz herhalde yiyecek bir şey. Açtan ölmeyeceğiz ya. Ama işte kafada kurma. Bir de oturuyorum boş boş. Zaten boş boş oturunca da çok kurarsınız biliyorsunuz. O genç kurumaya başladı. "Hadi aç kalırsa tüm köy." Hatta bir ileri seviyeye gitti. "Hadi herkes aç kalırsa ve benim yüzümden ölürse?" Düşünebiliyor musunuz sevgili dostlar? İşte suçluluk duygusu, utanç duygusu ve vicdani anksiyete. Kurgulama level atlıyor. Türümüz diye bir film izledim. Did mı? Didi mi? Did, did diye bir film. Çok güzel bir film. Orada çocuğun gözü morarıyor. Ninesi geliyor diyor ki, "Hadi," diyor, "bu morarmış göz iyileşmezse? Hadi göz iyileşmez, kör olursa? Hadi kör olursa işe giremezse? Hadi işe giremez, evlenemez? Hadi evlenemez, çocuğu olamazsa? Hadi çocuğu olamaz ve soyumuz kurursa?" Soyun kurusun diyesi geliyor insanın. Kurguya bakar mısınız? İşte biz böyle kafada kurmada level atlıyoruz. Evrimin bize mirasları, sevgili dostlar.

Ama durun, level atlamanın başka bir versiyonu gelecek. Belli bir süre geçti diyelim. Yine insan türünde şimdi bambaşka bir kaygı. Aslında yine vicdani anksiyete diyebileceğimiz bir anksiyete ama atlanmış yeni bir level var burada. O da şu, sevgili dostlar. Köylü bir araya gelmiş, toplanmış ve bir toplantı yapıyor. Diyorlar ki, "Çekirge sürüleri çok fazla köyümüze musallat oluyor. İşte çok yağmur yağıyor, hasatına zarar veriyor, ürünlerimiz istediğimiz gibi gitmiyor. Biz bu kötü gidişatı, üzerimizdeki kötü ruhları nasıl savab biliriz?" Bunun toplantısını yapıyorlar. Bir köy hayal edin ve o köydeki çiftçi atalarımız ve içinden birisi bir fikir ortaya atıyor. Diyor ki, "Köyümüzdeki en büyük hayvan kim? En büyük hayvan hangisi? Şu bir öküz var diyelim, büyük bir öküz. O. Tamam, onu," diyor, "keselim ve de onun kafatasını köyümüzün girişine bir yere asalım ve umalım ki o kafatası bizi kötü ruhlardan korusun ve hasat daha verimli olsun." "Nasıl fikir?" diyor. Diğerleri de bu fikri çok beğeniyorlar ve de icraata geçiyorlar ve bu şekilde ilk totemler kurulmaya başlanıyor, sevgili dostlar. Daha spiritüel konular. Ve de köyün o en büyük hayvanı kesiyorlar. Kafatasını bir törenle köyün girişine bir tahtanın üstüne çakıyor, sevgili dostlar. Hayal edin gözünüzde. O köydeki herkes de orada. Kafatasını oraya çakıyor ve de diyorlar ki, "İşte artık o bizi kötü ruhlardan koruyacak. O bizim totemimiz. Ona asla saygısızlık etmeyeceksiniz. Ona saygıda kusur etmeyeceksiniz." Hatta şöyle 10 metreye kadar da bir sınır çiziyorlar. Diyorlar ki, "Bu 10 metreyi de geçmeyeceksin. Bu 10 metreyi geçmek toteme saygısızlık olur ve bu saygısızlığın bedeli de ağır olur. Bu sınırı geçen kişi, toteme saygısızlık eden kişi lanetlenir ve bu lanet köyümüze çok büyük zarar verir. Aman ha dikkat edin, toteme saygısızlık yapmayın. Bu 10 metre sınırını da geçmeyin." Sevgili dostlar, böyle bir törene katılsaydı korkmaz mıydınız? Aklınıza şu gelmez miydi? "Hadi geçersem o 10 metre sınırı koymuşlar ya? Şimdi bir de yasağa karşı da beynimiz böyle şey, biraz böyle meraklı. Hemen 'Hadi geçersem? Hadi geçersem ve lanetlenirsem?'" Sevgili dostlar, o ilk kabilelerde totemlerin lanetiyle ilgili çok konu var. Lanetlenecek zannediyormuş insanlar totemlere saygısızlık yaptıklarında ve toteme saygısızlık yaptığı düşünülen kişinin de lanetli olduğu varsayılıyor muş ve lanetli kişi öldürülüyor muş bazı kabilelerde ya da o kişi gidiyormuş kendini öldürüyormuş. Düşünebiliyor musunuz? Korkmaz mıydınız yani? Köyden köyden kovuluyor artık sen lanetlisin diye. Bir de düşünün, her taraf ıssız, yemek yok, bir şey yok. Hayvanlar bugünkü gibi değil ki her yerde market var yani. Öyle de bir şey yok. O zaman tabii ki kabileden kovulmak ölmek demek bir nevi. Ve de tabii ki korkarsınız. "Lan hadi ben o sınırı geçersem? Hadi lanetlenir gittik yani, bohu yedik diye?" Korkmaz mısınız? Korkarsınız. Uykunuzu kaçırtır bu düşünce. Türümüzün geceleri uykusunun kaçmasının da ilk tohumları bu zaman, sevgili dostlar. "Hadi çekirge sürüsü geldi, hasadı yedi ya bir şekilde yemek bulurduk falan yani tarla neyse de bu daha başka bir şey. Lanetlenecek diyorlar, öleceksin diyorlar ya da senin lanetin yüzünden tüm tüm köy mahvolacak diyorlar, her şey lanetlenecek diyorlar." Düşünün sevgili dostlar. Bu korkular kurgulamak level atlattı türümüz. Uykuları kaçtı atalarımızın. Vallaha kaçar. O totemin, sevgili dostlar, kesilen hayvanın adının ağızlarına anılmasından bile korkuyorlarmış. Düşünebiliyor musunuz? Ok B'ye benzemiyor mu bu? Hani okb'de mesela şizofren olma korkusu vardır. Böyle okb yaşar kişi, şizofren kelimesinden bile çok korkar. Şizofren kelimesinin duyulmasını bile istemez. Aynısı eşcinsel olma korkusu diye bir okb vardır, sevgili dostlar. Eşcinsel kelimesi bile gey, lezbiyen kelimesi bile o kişinin yüreğini hoplatır. Aynısı bakın okb'nin nasıl geliştiğini görüyor musunuz?

Daha ilginç bir şey söyleyeceğim size. Bakın, kafada kurmada atalarımız bir level daha atlayacak. Şöyle bir, bu da bazıları, o köydekiler, bazıları sevgili dostlar, şunu düşünmüşler. Hani korkuyor ya, "Hadi ben o sınırı geçersem? Hadi o sınırı geçersem ve lanetlenir? Hadi başıma bir şey gelirse?" diye korkuyor ya, şunu düşünmüşler. "Ya ben bunu düşündüm ya, hani aklımdan geçirdim ya, 'Hadi oradan o sınırı geçersem' diye geçirdim ya ve ben o sınırı geçmiş miyimdir?" Buna biz psikolojide düşünce eylem füzyonu diyoruz. Düşündüğü şeyi yapmış gibi hissetme. Düşünce eylem iç içe geçiyor. Bunun bir diğer adı düşüncenin kadiri mutlaklığıdır. Yani kişi düşündüğü şey gerçekleşmiş gibi korkmaya başlar. Bir yönüyle yapmadığını bilir, eyleme geçmediğini bilir ama acaba eyleme geçmiş miyimdir diye de kaygı duyar. Buna biz düşünce eylem füzyonu diyoruz, düşüncenin kadiri mutlaklığı diyoruz. İşte o atalarımız bunu yaşadılar. "Acaba 10 metreyi geçtim diye düşündüm ya, şimdi bu düşündüğüm için geçmiş miyimdir?" Acaba geçmediğini biliyor ama yine korku yaşamışlar. "Ve ben şimdi lanetlenmiş olabilir miyim acaba? Lanetlenmiş isem ölecek miyim yoksa ya da ailemden biri mi ölecek?" Okb'de vardır. Kafasına bir düşünce gelir, o düşünceyi atamazsa sevdiklerinden biri ölecekmiş gibi bir düşünceye kapılır. Okb'nin nerelerden geldiğini görüyor musunuz? Ve de bu korkularla totemler beraber türümüz sevgili dostlar, kafada kurmada birkaç level birden atladı. Avcı toplayıcı atalarımız gerçek kaygı yaşıyorlardı, korkuyu anlık refleksler olarak yaşıyorlardı, kurgulama yapmıyorlardı, senaryolaştırma yapmıyorlardı, kafada kurma yapmıyorlardı. Avcı toplayıcı atalarımızdan bazıları çiftçiliğe geçti ve uzunca bir dönem çiftçilik yapan atalarımız da gerçek kaygı yaşadılar ama gerçek kaygıya küçük küçük tedbir maddeleri eklendi. "Ya o hayvan bir daha gelirse? Ya su bu sefer tarlama zarar verirse?" Anlaşılabilir bunlar ve bunlarla kontrol yaptılar, tedbirler aldılar ama yine gerçek kaygı yaşadılar. Bir yerde nevrotik anksiyeteyle tanıştık. Her şey yolunda giderken, artık hiçbir sorun yokken atalarımız "Acaba bu kazandıklarımızı kaybeder miyiz?" diye düşünmeye başladılar. Kaybetme korkuları başladı. Ortada bir tehlike yokken bile korku duymaya başladılar. Sonra utanç, vicdan ve suçlulukla tanıştı atalarımız. Vicdani anksiyetelerle tanıştılar. "Acaba benim yüzümden birileri zarar görecek mi?" diye korkmaya başladılar. Avcı toplayıcı atalarımız böyle şeyler düşünmezdi. "Acaba birine mi zarar verdim? Benim yüzümden böyle?" Bunları düşünmezlerdi. Zaten geziyorlar, hareket halindeler, bunları düşünmeye vakitleri yoktu. Bu oldu ve sonra totemler geldi. Totemlerin gelmesiyle beraber lanetlenme korkuları ile beraber türümüzün kafada kurması konusunda birkaç level birden atlanmış oldu, sevgili dostlar.

Şimdi diyeceksiniz ki, "Niye 10 metreyi çizmişler?" Şimdi ilkel kabilelerde, ilk o çiftçi toplumlarda bu şekilde çok totemler var ve bu totemlerin, bu kararların, bu kuralların neye göre konduğunu elbette bilmiyoruz ama bir kural işte, 10 metreden yaklaşmayın diyor. Şimdi burada mantık aramaya çalışırsanız bulamayabilirsiniz. Çünkü ilk o kabilelerde, tarım toplumlarında, o tarım la çiftçilikle uğraşan o ilk kabile devletlerinde bu tarz totem söz konusu olduğunda çok mantık da olmamış olabilir. Çünkü türümüz, insan türü, mantıkla mantıksızlığı iç içe yürüdüğü bir güzergahtan anda. Çiftçilikle beraber bir medeniyet kuruluyor, sevgili dostlar. Bir uygarlık kuruluyor, tarım yapılıyor, işte onlar sonra biriktiriliyor, köyler kuruluyor, şehirler kuruluyor, yollar yapılıyor, uçak, tren, işte bugüne geliyor. Yani Air fry, TikTok, Netflix, işte bugünkü haline geliyor. Tamam, bir yanda bir konfor var, bir medeniyet, bir kültür, bir uygarlık kurulmuş ama bir yanda da bu şekilde birçok hayalet hikayesi var. Bizim türümüz, sevgili dostlar, özellikle o mülkiyetten sonra, mülkiyetten itibaren böyle çok hikaye anlatmış çocuklarına. Cadı hikayeleri anlatılmış, büyücü hikayeleri anlatılmış, çocuklar çok korkutulmuş. İşte lanetlenme çok fazla. O dönemde lanetlendiğini düşünen insanlar, bilmiyorum, işte dışlanıyor mu, yakılıyor mu, köyden uzaklaştırılıyor mu? Ama bırakın on binlerce yıl öncesini, ben 38 yaşındayım, 30 yıl öncesine gidelim. Benim 8-10 yaşlarıma. Ben de böyle çok hikayeler duydum, çok duydum. Yani bizim mahallede de çok anlatılıyordu. Annem, babam da çok anlatılıyordu. İşte kadının biri cin kaçırmış, işte onu hamile bırakmış, kadının cin çocukları doğmuş, o cin çocuklardan biri bizim köye gelmiş, ne hikmetse yani hani başka köy kalmamış, bizimkine gelmiş. Böyle böyle çok korkutuluyor yani. İşte tırnaklarınızı kesmezseniz arasında şeytan yaşar falan falan falan. Ne bileyim, akşam sakız çiğnemeyin, ölü eti çiğnemiş olursunuz. Biz de böyle dalga geçerdik. Şimdi ben ölü eti mi çiğniyorum diye. Bunların hepsini duydum ben. Siz de duymuşsunuzdur. Bu şekilde büyücü, cadı, canavar, birçok hikaye dinledik, sevgili dostlar. Ve de anlayabiliyorsunuz değil mi? Okb olması çok normal değil mi? Yani türümüzde gerçek kaygı, sonra devre nevrotik kaygı girdi, sonra vicdani kaygı girdi ve bu üçü girdikten sonra da kafada kurmada totemlerle beraber bir level atlandı. E tabii biz de kafada kuracağız. E atalarımız kurmuş. Fiziksel özellikleri nasıl bize aktarıyorlarsa, evrim fiziksel olarak nasıl değişiyorsa, psikolojik olarak da değişiyor. Bugün her birimiz biraz kurgu yapan canlıları. Bu bugünkü geldiğimiz noktanın sonu bu. Bizim hatamız değil, sevgili dostlar. Bu insan türünün mirasıdır. Yani belki işte binlerce yıl gerçek kaygı yaşandı, binlerce yıl anksiyete nevrotik olarak yaşandı, binlerce yıl vicdani anksiyeteler yaşandı, binlerce yıl totemler nedeniyle farklı kurgulanmış falan böyle böyle ilerledi ve belki bir yere geldi paranoya belirtileri başladı. Birisi böyle paranoya yaşadı ve paranoya ortaya çıktı. Üzerinden binlerce yıl geçti, şizofreni ilk belirtileriyle yaşanmaya başladı. Belki bir gün köyde birisi kalktı, "Köyün üstünde 10 kollu, sekiz bacaklı bir canavar görüyorum," dedi. Köylüler dediler ki, "Ne alaka? Yok orada bir şey." Halüsinasyon çok zor değil ki anlaması ya, sevgili dostlar. Biz tarih boyunca hep böyle fizik ötesi şeylerin anlatılarak büyütüldüğü bir türü. Yani haliyle halüsinasyon, sanrı, bunlar bana çok anormal gelmiyor. Şizofreni bana çok anormal gelmiyor. Kafada kurmalar da böyle level atlamış, level atlamış, aklı hayale gelmeyecek düşünceleri düşünmek bana çok anormal gelmiyor. Bunların hepsi bana inanın çok normal geliyor. Ha iç görüsü olsun, o başka bir konu. Bunların paranoya olduğunu bilmek güzel. Bunların böyle kafada kurma olduğunu bilmek güzel. Gerçeklikten ayrılmamak güzel. Ayağımızın yere basması güzel. İçgörü önemli, farkındalık önemli. O başka bir konu ama bunların olmasını anlıyorum. Yani ve çeşitli çeşitli hastalıklar türemiş olamaz mı? Yani evrim çeşitleme yi sever. Evrim mutasyon sever. Yeni doğan bir çocuk gözünü annesinden alır, anneye benzer. Göz, burnu babasına benzer, kulakları dedeye benzer. Aynen bunun gibi psikolojik çeşitleme de yapıyor olamaz mı? Yani birçok hastalık olmuş. Geçmişte anlattığım şekilde bunlar mutasyona uğraya uğraya bugüne gelmiş ve çeşitli bir sürü psikolojik hastalık olabilir. Bu bana normal geliyor. Türümüzün fiziksel hastalıkları gibi psikolojik hastalıkları da var, sevgili dostlar. Ve bunlar mutasyona uğrayarak farklı versiyonlarıyla kendini gösterebiliyor. Avcı toplayıcı atalarımız çok dikmiş. Hani hep geziyorlar ya, çok dikmişler yani sağlıklı görünürler demiş. Çiftçi toplumuyla beraber çok boyumuzun kısaldığı söyleniyor. Çünkü tarlada çalışıyoruz, eğiliyoruz sürekli, boyumuz kısalmış yani fıtıklar patlamış her yerden daha hastalıklı bir vücudumuz olmuş. Anlıyorum. Nasıl böyle fiziksel sonuçları varsa, işte böyle psikolojik sonuçları da var, sevgili dostlar.

Avcı toplayıcı atalarımız doğayı kontrol etmeye çalışmıyorlardı, doğanın bir parçasıydı. Korkuyu anlık bir refleksle yaşıyorlardı ve de kurgulama yapmıyorlardı. Senaryoları kafada kurmaları yoktu. Akışkan bir hayatları vardı. Tarım toplumuyla beraber akışkanlık biraz bozuldu. Çünkü tarlayı ekiyoruz ve başında bekliyoruz ve beklerken de düşünüyoruz. Bu düşünmeleri ki sorgulayıcı anal düşünme yapmadı ki atalarımız. Yani elbette çok kaygılı düşünmeleri. "O hayvan bir kez daha gelirse," dediler. Sonra, "Seneye bu kadar mahsulüm olacak mı?" dediler. Sonra dediler ki, "Benim yüzümden acaba insanlar aç mı kalacak?" Sonra dediler ki, "Ben lanetlenecek miyim?" Yoksa kurgulamak arıla aktarı bugünlere geldi. İnanın, avcı toplayıcı atalarımızın modellemesini yaşıyoruz biz bugün. Ben bugün bir şahsiyet krizi yaşadığımda, bir okb krizinin içine girdiğimde, "Acaba bir şey mi olacak bana? Acaba lanetlendim mi? Acaba benim yüzümden biri mi ölecek?" diye düşünmeye başladığımda aslında avcı toplayıcı atalarımın davranışlarını modelliyorum. Yani bir nevi avcı toplayıcı atalarım geri dönüyor gibiyim. Ve onu modelli. Sanki sonra geliyorum günlük hayatıma devam ediyorum. Açlıkta da böyle, öfkede de böyle. Eğer bunları eğitemezsen, avcı toplayıcı atalarımız gibi yaşıyorsun. Eğitemezsen, değim yani hani aşlı eğitemiyorum, sevgili dostlar. Nasıl davranışlarımızda yeme içme alışkanlıklarımızda avcı toplayıcı hatalarımızı modelli olak çok enteresan. Psikolojik davranışlarımızda da onları modelli. Ne kadar ilerledik di dersek diyelim, işte uzay çağına geldik, Mars'ta hayat kuracağız falan desek de sanki avcı toplayıcı atalarımızın ve o ilk dönem çiftçi atalarımızın, yani o ilkel dönemdeki atalarımızı aynen modellemeye devam edecekmiş gibi geliyor. Sanki ilkel formumuz bizi hiç terk etmeyecek gibi geliyor bana. Evet, bu videoda okb'nin sıfır noktasını konuşalım istedim. Okb hangi aşamalardan geçerek bugüne geldi ve buna bağlı olarak aslında diğer psikolojik rahatsızlıkların da böyle çok küçük de olsa nasıl çıkabileceği ile ilgili bir teori konuşmak istedim. Evet, görüldüğü gibi sanki türümüzün ilk psikolojik hastalığı kafada kuruma gibi gözüküyor ve bu zaman içerisinde okb'ye, başka rahatsızlıklara ve günümüze geldikçe de kişilik bozukluklarına evrilmiş ve evrim devam ediyor. Dinlediğiniz için çok teşekkür ederim. Hoşça kalın.