📱

Get Our Mobile App

Take your business learning on the go!

Download on the App StoreGet it on Google Play

Ramazan Özel Programı - Ramazan Risalesi 1 - Şeair @Mehmedyildiz

Hayalhanem27:36

Transcription

Bu Ramazanı İnşallah bereketli geçireceğiz. Allah'ın izniyle şu ders hazırlarken vesile oldum Ramazan risalesini de kalbimize, hıfzımıza, hanemize koysak her meselesini ayrı ayrı bilsek ne kadar güzel olur Allah'ın izniyle.

Şimdi Ramazan Risalesi demişken eskiden Risale-i Nurlar elle yazılıyor biliyorsunuz ve bir köyden o kadar çok nüsha çıkıyor ki toplamda 600.000 nüsha elle yazılmış. Akıl alır gibi değil, değil mi? Yani makine olsa yetişemez ya, 600.000 nüsha toplamda elle yazılmış. Şu dağıtım ağına bakar mısınız, Nur'un dağıtım ağı 600.000 nüsha.

Şimdi o esnada Ramazan risalesi diye böyle hani küçük olarak da var Ramazan risalesi. 29. mektupta yeri olan o Ramazan Risalesini de yazmışlar ayrı bir bölüm olarak. Daha sonra onu dağıtmaya başlamışlar. Tabi zamanın önemini, insanları Üstad Hazretlerinin bu hareketine karşı, karşı olunca sürekli göz üstlerinde ne yapıyorlar, ne ediyorlar falan diye. Ramazan risalesinin başında da şöyle bir ibare geçiyor: "Ramazan'a dairdir." diye. Ele geçiriyorlar bunu, "Aha diyorlar işte o ne yazıyor burada falan." "Ramazan'a dairdir." Köyde Ramazan ismi ne kadar adam var karakola topluyor. Sabaha kadar, "Anlatın bakalım sizin Bediüzzaman'la ne işiniz var." Sabaha kadar imtihan olmuşlar gerçekten yaşanmış böyle komik olaylar. Şimdi gülüyoruz ama daha sonra şey gönderiyorlar işte hani bir kişi falan atıyorlar ya, "Aa! bu Ramazan ayıymış" falan diyorlar. Daha sonradan anlıyorlar yani bütün köyü topladıktan sonra köyde Ramazan isminde ne kadar adam var toplamışlar. Yani bu şaka gibi fıkralara konu olacak mesele zamanında yaşanmış. Üstad Hazretlerinin daha o dönemlerde başına neler neler gelmiş. Çünkü dava adamlarının mukadderatı budur. Kış mevsimi gelirler, baharda tohumların ekerler daha sonra gül devrini görmeden göçüp giderler. Bakın şöyle dava adamlarına mesela geçen gün Es'ad bin Zürare Efendimiz'i konuştuk. Ne oldu? Medine'nin kapılarının açılmada altın anahtar hükmüne geçti. Yesrib Medine oldu, hicret sağlandı. 9 ay sonra hak vaki oldu. Yani gül devrimini vermeden gitti değil mi? Demek, dava adamlarında böyle mukadderat var. Kış vakti gelirler, en zorlu dönemlerde o insanlar ortaya çıkar, baharda tohumlarını ekerler gül devrimini görmeden yazı görmeden de göçer giderler yaa...

Şimdi bugün bu Ramazan Risalesine de ufaktan başlayalım. Orada 9 bölüm var, onu da part part (bölüm bölüm) devam edeceğiz. Ama şu "Ramazan" kelimesine bir bakalım. "Ramazan" kelimesi "Ramad" kelimesiyle aynı kökten geliyor. Ramad; güneşin en yakıcı hallediyorlar. Hatta kuyumcular altının içerisindeki saf altını ayırabilmek için yoğun bir ateş yakarlar, saf altın o şekilde ayrılır. Buna da "ramatçılık" diyorlar. Bir manası daha var Ramadın, kül manası var. Eskilerin deyimleri de var: "Külü Bol Adam" ne demek? "Ocağı Çok Yanan" yani misafiri çok gelen manasında. Şimdi bu manaları harman yaparak bakarsak, Ramazan o zaman; bir insanın ayrıştırılması, kusurlarından ayrıştırılması, günahlarından ayrıştırılması ve ortaya saf bir kulluk haline gelmesi anlamı taşımaktadır.

Şimdi konuya girizgah yaparken yine unutmayalım, biz amellerin nasıl yapıldığından önce ne için yapıldığını bilmemiz lazım. Yoksa inanın hem taklitte kalır hem de çok samimiyetsiz bir hal alır. Şimdi bir gün kapıyı açsanız, kapıdan bir adam boynunuza sarılsa, "Abim canım yoluna ölürüm" dese. Ya kim bu adam arkadaş, tanımıyorum etmiyorum. Adam seni tanımadığından, adamın amel ve tavırları sana samimiyetsiz gelir. Şimdi biz de Ramazanı tanımadan, orucun mana vahiyyetini bilmeden, Ramazan'ın Kur'an'la ilişkisini bilmeden direkt böyle paldır küldür ortaya dalarsak, ne olur? Taklitte kalır ve belki samimiyetimiz sorgulanabilir. O yüzden biz bu işin hakikatini öğrenmemiz lazım. Hakikatini. Şu soruyla öğreneceğiz ders boyu: "Allah Azze ve Celle yeryüzünü bu kadar nimetlerle doldurmuşken bizi niçin aç bırakmak istesin?" değil mi? Bu soruyu sormamız lazım. O soruyu anlamanız için neye bakacağız biliyor musunuz? Orucun neticesine bakacağız. Orucun neticesine bakınca ortaya muazzam şeyler çıkacak ve ne olacak? Allah Azze ve Celle neden bize aç bırakmış, muazzam sebepler çıkacak ortada.

Şimdi bir gün bu Ramazan'la ilgili bir şey olmuştu da böyle yakından samimi olduğum birisi vardı, o da böyle çok işi yok bu işlerle... En son böyle hani bir kaçma cümlesi vardır ya: "Hocam dedi adamın içinde olacak." Dedi ya doğru mu, yanlış değil mi? Adamın içinde olacak ne demek yani hâşâ Allah birinin içine koymuş, birinin içine koymamış mı? O zaman içine koymadığını sual etmemesi lazım Allah'ın. Birinin içine koymuş da birinin koymamışsa, o zaman ne olur? Allah adil olmaz. Birine koymuş imtihan edecek, birine koy... Demek ki hepimizin içinde var. Biz her tohumun içindeki şeftali var ama o şeftalinin, şeftali olması meyve olarak çıkması için o kulluk toprağını ekmemiz lazım. Ya biz kulluk toprağını ekmiyoruz, o yüzden tohumun içinde şeftali yok zannediyoruz. İşte bu ve bunun gibi aldatmalara, vartalara düşmememiz için bizim öncelikle Ramazan'ın mana ve mahiyetini öğrenmemiz lazım. Allah bizi niçin aç bırakıyor. Buyrun okuyarak başlayalım. Bismihi Sübhanehu; 29. mektup, ikinci Risale olan 2. kısım Ramazan-ı Şerif'e dairdir. Birinci nükte Ramazan-ı şerifteki savm... "Savm ne demek?" - Oruç. ...İslâmiyetin erkân-ı hamsesinin birincilerinden. Şimdi "Erkan-ı Hamse" ne oluyor? İslam'ın 5 şartı esası oluyor değil mi? Hem şeâir-i islâmiyenin âzamlarındandır. Şimdi "Şeâir" kelimesine bir yoğunlaşalım. "Alamet" demek, "İşaret" demek. Şeâir, mensup olunan yeri gösterir. Mesela bir subayın işareti, nasıl rütbesini gösterirse belli başlı sembollerde orada İslam'ın varlığını gösterir bizzat. Mesela oruç tutan bir adamın dinini sorar mısınız? Neden sormazsınız? Çünkü oruç şeâir-i İslâmiyedir. Mesela Besmele çeken bir insana dini sorar mısınız? Sormazsınız. Ezan okuyan veyahut ezanın çağrısına doğru namaz için giden bir insanı dinini sorar mısınız? Sormazsınız. Demek bunların hepsi neymiş? İslam'ın şiârları, şeâirleri her birisi bir nişane. Şimdi bu cihette Üstad Hazretleri bir yerde diyor ki: "Bu şeair-i İslâmiye şahsi feraizden önde gelir." diyor. Çok ince. Bunların olması kolon hükmünde olduğundan birinin şahsi farzından bile ön sırada geliyor. Niye biliyor musun? Şimdi oruç şeair-i İslamiyedir. İslam'ın İslam olduğunun bir nişanıdır. O nişan şahsa değil, bütün topluma yani umuma bakar. Bu cihetle İslam'ın şartları içerisinde oruç çok ciddi bir önemi vardır. Gemide bir delik açılsa, siz de kamarada güneşleniyorsunuz, yemek yiyorsunuz. Hangi daha önemli gelir size? Geminin deliği, çünkü gemiyi komple batırır. İşte şeâir-i İslamiye böyle kolon hükmündedir, oruç bunlardan biri. Ya şimdi böyle gerçekten bizde değeri kıymeti biraz düşmüş yapıyoruz, çok da insan yapıyor ama mahiyetini de bilmemiz lazım. Yani böyle bazen yapıyoruz, aman olsa olur, olmazsa o... Hayır öyle değil. İslam'ın bir şiâr'i ya.. o kadar ehemmiyetli bir şey. O zaman şu soruyu baştan soralım: Bir diyarın İslam diyarı olduğu nereden belli? Oruçtan belli. Yani bir beldede oruç tutuluyorsa anlarsın ki orası aslında bir İslam yurdu. Şimdi bir şeyin ne ile ayakta durduğunu nasıl anlarsınız? Çekersin devrilirse onla ayakta duruyor demektir, doğru mu? İnanın orucun yeri böyle. Neden? Bir yerden oruç çekilirse orada insanlar artık o insani özelliği göstermekte çok eksik kalırlar. Mesela ne olur biliyor musunuz? Bir yerde oruç çekilirse, artık o bölgede zengin fakire "Tahakküm" göstermeye başlar. Aralarındaki köprüler yıkılır. Ne demek bu? Kim güçlüyse o kazanır, aralarında bir münasebet kalmaz. Bakın beyler, bir yerde kim güçlüyse o kazanıyorsa bu insanlık kanunu değil, orman kanunudur. Bunu inşa eden orucu çektiğin anda, kimde güç varsa o kazanacaksa artık demek ki orası insanlık değerlerini yitirmeye başlar. Orucun ne kadar temel bir vazife gördüğünü görüyor musunuz? Hem de şahıs da değil, nerede? Toplumda görüyor bunu. Oruç, güçlüyü de Ramazan'da aç bırakır ki içinde filiz veren Firavunlar, Nemrutlar ve emsali ne varsa hepsinin kafası ezilsin. Bu cihette şuan orucun herhalde merkezi önemi anlaşılmıştır diye düşünüyorum. Çünkü biz bu zamana kadar orucu hep şahsımız adına baktık ve tek derdimiz açlık oldu. Hayır, hem topluma bakan yanı çok önemli, hem de bir de Allah Azze ve Celle nazarından bakacağız oruca. O nasıl bir önem veriyor oruca? Şimdi biz hep kendi penceremizden bakıyoruz "açlık", bir de yaratanın nazarından baktığımızda bakalım ne çıkacak ortaya. Evet, devam edelim.

İşte, Ramazan-ı Şerifteki orucun çok hikmetleri... Çok hikmetleri dediği ne biliyor musunuz? Üstad Hazretleri bir yerde "70'ten fazla" diyor, bir yerde de "500 farklı hikmet" diyor. Allah Allah, hikmetlere bak yani. Şimdi biz sadece aç kalma olarak bakarsak, diyetisyene gitsek, aç kalmanın kaç hikmeti var? Bir tane, aç kalırsın, sağlıklı olursun, zayıflarsın. Bir tane hikmeti var yani vücuda bakan bir hikm... Oruç öyle değil. Bir yerde 70'ten ziyade diyor, bir yerde 500 farklı hikmet diyor. Hem Cenâb-ı Hakk'ın rububiyetine, hem insanın hayat-ı içtimaiyesine, hem hayat-ı şahsiyetine, hem nefsin terbiyesine, hem niam-ı ilâhiyenin şükrüne bakar hikmetleri var. Yani ne biliyor musunuz olay? Oruçta insanlığın formülü saklı. Hem de şahsi olarak mı insanlıktan bahsediyoruz? Hayır, toplumu da insan etmenin formülü orucun içinde saklı.

Şimdi bakın, orucun bir hikmetini konuşalım. Zengin birisi durumu olmayan fakir birisinin aç olduğunu biliyor, ama açlığın ne demek olduğunu bilmiyor. Bunu yaşamamış ki, çaresizlik görmemiş ki... Şimdi oluyor değil mi bazen çocukluktan beri her istediği verilen, hayal kurması müsaade edilmeyen ve bu cihette şımarık yetiştirilmiş insanlar pedagojik manada en problemli insanlar oluyor. Neden? Çünkü her canı sıkıldığında istediği şeyi değiştiren, her canı sıkıldığında gömlek ayakkabı değiştiren bir adamı değişmeyen bir dini vermeye çalışıyorsun, çok zor. O yüzden bu insanın nefsinin tahakkümünden ekmek bulamıyorlar." Denildiğinde şu cevabı veriyor: "Ekmek bulamıyorlarsa pasta yesin" cevabını veriyor. Niye bu cevabı veriyor biliyor musunuz? Çünkü kendi gerçekten bunu yapmış. O fildişi kulesinde ekmek bulamadığında pasta yemiş ve dışarıdaki insanların halini bilmez olmuş. Gitmiş oradan onların halini yaşamamış ve onların aç kaldığında ekmek bulamayan bir insanın hiçbir şey bulamayacağı muhakemesini yapamıyor. Zannediyor ki onlar da kendisi gibi sarayda ekmek bulamadığında pasta bulur bir halde yaşıyorlar zannediyor. Şimdi ne eksik burada görüyor musunuz? Güyâ fakirleri biliyor ama fakirlerin halini, açlığın halini deruni bir şekilde bilmiyor. Şimdi oruç ne yapıyor biliyor musunuz? Bu nokta da bize köprü kırıyor. Nefsin elinden, zindanından bizi kurtarıyor. Şunu bile paylaşmayı öğreniyor, çünkü öteki türlü her yıl hepsine bu olmazsa olmaz benim yaşamım için dersen, bunu artık hiç kimseyle bölüşemezsin. Ama nefsini o zincirlerden kurtardığın anda, onun kafasını ezdiğin anda, ne olacak? Ya ben bunsuz da yapabiliyormuşum. O zaman artık bunun yarısı verilebilir bir halde münazası sende oturacak. Evet, devam edelim mi?

Cenâb-ı Hakk'ın rububiyeti noktasında orucun çok hikmetlerinden bir hikmeti şudur ki... Şimdi tekrar söyleyeyim, biz oruca hep kendi penceremizden baktık, bir de Rabbimiz nasıl nazar ediyor bu pencereden bakmamız lazım. Şimdi mesela bir fabrikada çalışsam, bir işçinin nazarı var nedir? Benim aylık maaşım yatar mı? Bir de fabrika sahibinin nazarı var, mamüller güzel çıkmış mı? Şirketimin markası ismi büyümesi büyüme hacmi ilahi. Bunlar acaba olması gereken rutini koruyor mu? Şimdi biz hep kendi açımızdan baktık. Bir de Rabbimiz açısından öğrenelim, buyrun.

Cenâb-ı Hak, zemin yüzünü bir sofra-i nimet suretinde halk ettiği ve bütün envâ-ı nimeti o sofrada... min hayśu lâ yahtesib (Talak Suresi 65:3) "Umulmadık Yerlerden." bir tarzda o sofraya dizdiği cihetle kemal-i Rububiyetini ve Rahmâniyet ve Rahîmiyetini o vaziyetle ifade ediyor. Şimdi bakın, Allah Azze ve Celle neyi ifade ediyormuş? Kendisini tanıtıyor burada. Şimdi insanda bir özellik var. Nedir biliyor musunuz özellik? İnsan kulağıyla duyduğuna gözüyle delil arar. Şimdi burada bir arkadaş dese ki: "Ben Hollanda'dan geldim, çok da zenginim" dese... Kulak duydu mu bunu? Duydu. Ne delil arar? Gözümüz hemen delil arar. Dur şunun bir arabasına bakayım, dur şunun bir koltuğuna bakayım, dur şunun saçlarını bakayım altın tozu dökmüş mü falan. Şimdi insanda böyle bir özellik var. Mesela birisi dese ki "Ben çok cömertim." Kulak duydu mu bunu? İnsan kulağıyla duyduğuna gözüyle delil arar. Kulak duydu, gözleriyle arıyor. Dur bakalım bunun cömertliği nasıl olacak. Sürekli dilinde söylese para eder mi? Etmez. Neyi ararız biz gözümüzle delil ararız. O adam daimi bir şekilde Allah için infak ediyorsa dersin ki "Haa! bak bu adam cömert." Allah Azze ve Celle aslında bunu yapıyor. Kainatı umulmadık yerlerden nimetleriyle bezemiş, neyi göstermeye çalışıyor bize? Cömertliğini. Peki herkes görebiliyor mu rahat bir şekilde? Göremiyor. Bakın niye göremiyor biliyor musunuz? Görememesinin sebebi bu cümleyi yazalım: "Bir şey devam etse tesirini kaybeder." Allah Allah, çok ince bir yere gidiyor konu. Şimdi dedik ya, Allah Azze ve Celle kendini tanıtıyor, ben Rahmanım, Rahimim diyor ama biz diyoruz ki göremiyoruz. Niye göremiyoruz? Çünkü bir şey devam etse tesirini kaybeder. Niye göremiyormuşuz biliyor musunuz? Şiddet-i Zuhurundan. Hep veriyor Allah Azze ve Celle! Şimdi şurada bir su olsun, şurada da işte dünyanın geçerken dedin ya: "Adamın boğazı kurumuştur." Verdin, ben belki sana teşekkür bile etmem. Niye biliyor musun? E çok var, çok olmasından dolayı nimet kıymetini kaybetmiş. Bir şey devam etse lezzetini kaybeder. Sürekli elimin altında mı? Altında. Belki getirsen teşekkür etmem. Bir gün çöllere düşmüşüm, dilim damağımda ölmeme ramak kalmış, sen de bana bir yudum şu suyu getirdin ya, ne olurum biliyor musun? Sana can borcum olur, can borcum olur. Bak bir yudum su için bilmem nerelerden gelen kahve, umrumda olmadı. Niye ofis dolu çünkü. Ama çölde iken, yoklukta iken bir yudum su, can borcuna sebep oldu. Baktığında ikisi de aynı şey yani aynı su, farkı yok yani ikisinden. Neden bu sonradan kıymete bindi? Ahvalden, durumdan, şartlardan, konjonktürden dolayı doğru mu? Şimdi Allah nimetlerini çok veriyor bize, biz de şiddet-i zuhurundan göremiyoruz onu. Hani güneşe baktığında niye bakamıyorsun, göremiyorsun? Güneşin şiddet-i zuhurundan göremiyorsun ya. Allah Azze ve Celle de nimetleri yağdırıyor, hem de nereden? Olmadık yerden. Ya kuru çubuktan üzüm mü çıkar? Çıkar mı? Kuru çubuk ya, yani normalde üzümdeki lezzetin ona bulaşması lazım ama dalı ısırıyorsun. Risalede çok geçiyor, o üzümün o muazzam şerbeti o kuru çubuktan beklenmez o lezzeti diye. O yüzden herkes denemiştir yani bu eserleri okuyan. Ya deniyorsun, ısırıyorsun böyle bir kapta -tam da teşekkür yapacaksın falan- "Allah Allah hiç tadı yok" diyorsun ya. Olmadık yerden veriyor ama şiddet-i zuhurundan dolayı biz onun kıymetini, lezzetini yitiriyoruz. Allah Azze ve Celle de Ramazan'la mideye bir kapı vuruyor, ne oluyor kapıyı kilide vurunca? Birden yokluğu ile varlığının lezzetini anlıyoruz. Ya ameliyat olanlar bilir, şöyle herhalde bir diz ameliyatı, bel ameliyatı olduğunuzda 2-3 hafta yatakta kalıyorsunuz, kalkamıyorsunuz. Yürümeye başladığınızda dışarıdakiler böyle belki deli diyebiliyor size ama manâsınca şey diyorsunuz: "Ya adım atmakta ne kadar keyifli, Elhamdülillah." Ve eski halinizin %10'u anca atıyorsunuz ama öyle oluyor. Neden? Çünkü yokluk daha sonradan gelen nimetin varlığının lezzetini ziyadeleştiriyor. Şimdi çok sevdiğiniz bir yemeği düşün, tantuni bile olsa her gün yesen yiyemezsin değil mi? Her gün yenme ekmeğe suyu has, başka yok. Her gün yesen o lezzeti kaçar ama bir kesseler senden şöyle bir 10 kilo da dal gibi kalsan rüyanda tantuni ile sarılıp yattığını görürsün. İnsan öyle bir hasret öyle bir özlem çeker. Demek ki Allah Azze ve Cellenin oruçtan maksadı, nimet'in varlığını hissettirmek. Peki sen o nimet'in varlığını hissettiğinde gün boyu koşturmuşum, etmişim, boğazım kurumuş, ondan sonra bu kahveyi getirirsem ne olurum? "Ya çok sağ ol, Allah razı olsun kardeşim." Derim. Peki nimet elinden çekildi oruç ile, daha sonra da Allah Azze ve Celle varlığını hissettirdi. Sende ne çalışır? Şükür fabrikası çalışmaya başlar. Demek ki şükür neticesine açlık hizmet ediyor. Bakın oruç ahiret aleminin anahtarı oldu. Niye? Şükür olmadan ahiret mi olur? Arabanın motorunu faaliyete sokan nedir? Benzindir, mazottur. Peki şükür makinasını faaliyete sokmak için bir ham madde lazımdı, nimet, doğru mu? Peki o nimetin biz varlığını unuttuk, ne ile hatırladık? Oruç ile. Bakın açlık nelere nelere hizmet ettirmiş bizi.

Şimdi bir insan birine teşekkür ettirmek isterse ona ikramda bulunur. Şu suyu uzattığım anda Allah razı olsun dersin. Allah Azze ve Celle de işte o ikramlarda bulunuyor ama burada bir problem var. Üstad Hazretleri bir yerde diyor ki: "Kişi teşekkür edeceğim merceği bilmezse şükür şirke döner" diyor. Şükürden şirk döner mi? Döner işte. Allah vermiş sana da şükredecek olur mu? Şimdi bizim tavuğu ben beslesem gidip gayrın tarlasına yumurta verse ne yaparız o tavuğu? Keseriz, tuzla tavuk yaparız değil mi? E şimdi Allah Azze ve Celle bize nimet verse biz de sürekli birbirimize teşekkür etsek nasıl olacak? Şükretsek olmaz değil mi? Îcab etmiyor. Şimdi işte oruçla kesildiği anda anlıyorsun ki meydanda var, ellerde var ama yiyemiyorum. Demek ki asıl veren böyle emretmiş deyip kimin verdiğini de anlıyorsun. Şimdi olay ne biliyor musunuz? Bak bu mana çok önemli. Bir gün birinin evine misafire gitsek ev sahibi otur demeden sofraya oturulur mu? Oturulmaz. Ramazan'da ne oluyor biliyor musunuz? Ev sahibi otur dese de oturamıyorsun, diyorsun ki "Demek ki sofranın sahibi başka." Artık ev sahibinin de emri geçmiyor. Kimi bekliyorsun? Bu sofranın esas sahibi kimse onun emrini bekliyorsun. Bak, önünde o kadar imkanlar varken daha sonra anlıyorsun ki "Ya Rab demek rızıklar senin, ikramlar senin, sofra da senin!" İnsan neyi anlıyor böyle? Nasıl manada bir kul olduğunu anlıyor ve o sofrada diyor ki insan; "Ya Rab ben bu sofrada senin için, değil haramlardan, helallerden bile elimi çekiyorum" diyor. Şimdi helallerden elini çekebilen bir insan, Ramazan'dan sonra haramları çok rahat bırakır değil mi? Bakın nasıl bir antreman. Biz burada niye anlıyoruz biliyor musunuz? Allah Azze ve Cellenin Rububiyetini anlıyoruz. Niye biliyor musunuz? Ekmek helal mi? Helal. Sofrada duruyor mu? Duruyor. Yiyebiliyor musun? Yiyemiyorsun. Demek ki şunu anlıyorsun; "Bir şey zat-ı itibariyle helal-haram değil, Allah'ın helal-haram demesiyle helal-haram!" Demek ki hüküm sahibi, Rububiyetin esas sahibi kim? Hükümleri de koyan o. Zaten sonradan yaratılmış bir şeyin sıfatı bununla olamaz. Ne demek bu? Hüküm koyucu ne diyorsa bunun vasfı odur ve Ramazan sofrasında buna "haram" diyor. Allah'ın hüküm ve kurallara tabi olmadığını, hüküm ve kurallarını Allah'a tabi olduğunu yani Rububiyetini anlıyoruz.

Şimdi biz bu derste anlattıklarımızı anlamak için yani o nefsin şehvani ve hayvani duygularından kurtulmak için çok mücadele ediyoruz. Allah Azze ve Celle de o mücadelemize yardımcı olmak için Ramazan'da bir yasak koyuyor. Ne oluyor biliyor musunuz? Hayvani duyguları besleyen esas merkez olan midenin musluklarını kapatıyor. Sonra bir bakıyorsun diğer cihazların mide ile meşgul olmuyor. Normalde ne oluyor? Aklın neyi düşünüyor? Akşamki pirzolayı. Gözün ne yapıyor? Yemeklerin fotoğrafını çekmiş. Dilin ne yapıyor? "Bir kalite kontrol yapayım" diyor. Burnun ne yapıyor? Bir teftiş edeyim yemeden önce. Öyle olmuyor mu? Teftiş memur gibi değil mi? Yani senin sahil cihazatında mide ile meşgul. Bu konu kalple meşgul olması gerekmiyor muydu? O kadar ders yaptık, öyle değil, öyle değil. Hepsi mideye yardımcı oluyor. El, ayak ona yardımcı oluyor değil mi? Adam çiğ köfte yoğururken eli, ayağı, beli hepsi birden ona yardımcı oluyor. Allah Azze ve Celle musluğu bir kesiyor, bunlar diyor ki "Aa!.. Biz şimdi ne yapacağız, iş gitti" diyor. İş gidince ne oluyor biliyor musunuz? Esas ne için yaratıldılarsa onu anlıyorlar. Göz bir bakıyor ki "Ben kâinattaki mashulat-ı okuyup sâni mi bulmak için varım." Burun bir bakıyor ki "Şunu kullanıp şükretmek için varım." Akıl bir bakıyor ki "Ben Kur'an'a muhattap olmak için varım." El - ayak bir bakıyor ki "Artan ve hakikati ihya olan o namazlar için varım." Bir mide musluğunun kısılmasıyla neler oluyor neler. Bu manaları bilmeyen insanlara bakın, ağzından duyacağınız olay şudur: "Ya Ramazan'da bana bulaşma, çok sinirli oluyorum." Neden? Bu hakikatlar bilinmediği için. Yani o mide musluğu kısılınca asıl insanın alması gereken lezzetleri alıyoruz, Kur'an'dan, namazdan, hakikatten. Devam edelim mi?

İnsanlar, gaflet perdesi altında ve esbap dairesinde, o vaziyetin ifade ettiği hakikati tam göremiyor, bazen unutuyor. Şimdi biz daldan elmayı alıyoruz ama Allah'ın kudret elinden aldığımızın farkında olmuyoruz. Öyle olunca ne oluyor? Allah'ın zatına minnet eder misin öyle? Etmiyoruz, onu unutuyoruz yani o gaflet oluyor bizde. İşte oruç olunca bu sebeplerin perdeleri de yırtılacak bir iznillâh. Bak burası çok enteresan; Ramazan-ı Şerif'te ise, ehl-i iman, birden muntazam bir ordu hükmüne geçer. Gökhan ne hükmüne geçiyoruz? "Muntazam bir ordu." Yani hepimiz birlik mi oluyoruz? Demek Ramazan'da Allah Azze ve Celle bizi birlikte görmekten çok memnun oluyor. Bakın şimdi resmî geçit gibi huzuruna çıkıyoruz. Şimdi hamur nasıl birbirine dokuna dokuna yoğurulur, Allah Azze ve Celle mümin kullarını öyle istiyor, hep iç içe. O yüzden İslam'ın çok özel durumlarına bakın, hep böyle toplum hayatını endeks almış. Az önceki oruç bile değil mi? Neyi bahsediyor bize? Toplum hayatını, sosyal yaşantıyı, birlikte yaşantıyı. Demek ki biz bu manaları nasıl anlayacağız? O hamur gibi iç içe geçe geçe anlayacağız. Neden böyle? Ben tek başıma köydeki ağayla görüşmek istesem ne olur? Ağa der ki; "Bu kim ya... ...adını bile bilmiyorum." Ama böyle bizim köydeki bütün mahalle ayaklansak, ağa der ki; "Aa bunlar ne istiyor... bir sor bakalım" der. Peki bütün köy ayaklansak, ağa ne olur? "Bir gidiyim de bakayım bunlar ne istiyormuş" der. Ağa gelir oraya değil mi? Şimdi Allah Azze ve Celle bizim cem olmamıza, birlik olmamıza böyle önem veriyor. Üstad Hazretleri de bunu şöyle açıklıyor; "Dua külliyet kesbedince kabule karin olur" diyor. Yani biz ne kadar birlik olursak o kadar o sema'nın kapılarını da zorlarız. Çöllerde bazı ağaçlar var, ağacın kapladığı hacim 1-2 kilometreyi buluyor ama bir yaprağı yok. Neden? Çünkü rahmeti çekemiyor kendisine, bulutları çekemiyor çölde olduğu için. Ama bak bizim Osman bilir, Osman Karadeniz'de çay ağaçları ne kadar? Şöyle şöyle, değil mi? Bizim boyumuzdan herhalde biraz ufak. Ne kadar yağmur yağıyor oraya? Her gün! Neden? Küçük güçsüz de olsalar, birlik olmaları rahmeti kendisine çekiyor... Şimdi biz Ramazan'da ne oluyor? Allah Azze ve Celle bizi tam bu halde görmek istiyor. Bir ordu gibi aynı anda emire uyuyor muyuz? İçmeyi kes! Kestik ya Rab. Yemeği ye! Yedik ya Rab. O itaat ne oluyor biliyor musunuz? Dua kapılarını da açıyor, rahmet kapılarını da açıyor. Allah Allah. Şimdi ben pazardan 5-6 tane domates alsam seçerek alırım ama 5-6 ton alsam arada çürükleri de alırım. Şimdi bakın biz bu rahmet kapılarını tek tek zorlarsak çok seçiliriz ama toplu halde zorlarsak, yaa rahmet der ki; "Ya bu çürükler de girsin ya, bunlar kalabalık geliyorlar." Şimdi bakın Ramazan'da böyle bir mana var. O yüzden birlikte bu manayı yakalamak zorundayız. Demek Ramazan'da birlikte dua edeceğiz ve diyeceğiz; "Ya Rab, yarım yamalağım belki çürüğüm ama şu topluluğun yüzü suyu hürmetine beni de almaz mısın kapıdan?" İşte Ramazan tam onun ayı. Evet, devam edelim; Sultan-ı Ezelînin ziyafetine davet edilmiş bir surette, akşama yakın "Buyurunuz" emrini bekliyorlar gibi bir tavr-ı ubûdiyetkârâne göstermeleri, o şefkatli ve haşmetli ve külliyetli Rahmâniyete karşı, vüs'atli ve azametli ve intizamlı bir ubûdiyetle mukabele ediyorlar.

İlginç bir olay daha var bu Ramazan'ın ruhu ile ilgili ya. Umut karşımda aç kalsa ben burada bir kebap yiyebilir miyim? Yiyemem değil mi, imkanı yok. Peki, Umut'unda elinde yemek olsa rahat rahat yer miyim? Yerim değil mi? Şimdi ne oluyor biliyor musunuz? Aslında Umut'a yapılan ikram, bana yapılan bir ikram oluyor. Çünkü Umut kendi önündekini yiyebildikçe ben buradakinden de lezzet alıyorum. Şimdi bakın oruçta böyle mana da vardı. Sofraya toplu oturuyor muyuz? Oturuyoruz. Karşıdaki yemesi aslında bir cihetle ne oluyor senin yemen oluyor. Şimdi şeyi de var tabii bu manada. Efendimiz (as.) diyor ki; "Komşusu aç iken tok yatan bizden değil" diyor. Resulullahtan olmayan kimdendir? Yaa belli değil mi? Kimdendir? İşte o sofralar paylaşılınca bu manalarda yaşanmış oluyor. Devam edelim; Acaba böyle ulvî ubûdiyete ve şeref-i keramete iştirak etmeyen insanlar, insan ismine layık mıdırlar? Neden böyle dediğini anladınız mı? Oruç çünkü insanı, insan ediyor hakikaten.

Şimdi kul, değişen şartlarda değişmeyen bir tavır sergilemelidir. Bunu nasıl yapacaktır? Aldığında da gittiğinde de şükretmeyi bir şekilde öğrenecektir. Bu şükürden kastım şu değil, "tembel tevekkülü değil, yerimizde oturalım başımıza vursunlar ne olursa olsun şükredelim." Hayır hayır bu değil, bu değil. Mücadele edersin, gayret edersin, neticeyi Rabbinden bilir şükredersin. Bizim şükrümüz budur. Yoksa toplumda maalesef bu kelimelerde suistimal ediliyor ya. İnsanın aklına geliyor, fakirlik imtihanı mı zor, zenginlik imtihanı mı? Hangisi daha zor açıkçası bilemiyoruz ama böyle birkaç tane makale okudum bununla, bir oranlama yapmışlar. Şimdi olmayanın elinde olmadığı için kendi çapında mücahid olabiliyor ama olanın elinde imkan çok olduğu için farklı yerleri kullanabiliyor. Bu manadan baktığında herhalde durumu iyi olanın biraz imtihanı daha zor olabiliyor. Çünkü o kişi imkan varken hayra sevk etmekle mükellef. Allah'ın yarattığı imkanı hayra sevk etmediğinde de mesul olacak o kişi. O yüzden Hz. Ömer'i hatırlar mısınız? Un çuvalını sırtına koyuyor, "Aç kalan her evin hesabını benden soracak!" diyor Allah, böyle gitmeye çalışıyor. Şimdi işte Ramazan'da bu işler arada köprü kurulduğundan durumu olan olmayan bunları arasında bir mana geçişi olduğundan bu hallerde karşılıklı anlaşılabiliyor.

İmamı Azam Ebu Hanife yani Numan Bin Sabit Efendimizin hayatında bir olay var. Hani yanına gidiyorlar da kulağına fısıldıyorlar: "Böyle böyle gemilerin batmış" deyince (ticaret yapıyor kendisi, pamuklu ipekli kumaşlardan) kalbine şöyle dokunup "Elhamdülillah" diyor. "Batan gemiler senin değilmiş ya İmam" denilince gene kalbine dokunup "Elhamdülillah" diyor. Şimdi biz bu işin hikayesini biliyoruz da hakikatini bilmiyoruz. Nasıl oluyor bu iş, nasıl oluyor? Sen de böyle koskocaman holdingler olsa bir de köyden bir bakkal miras kalmış, holdingler dünyayı yönetiyor, köydeki bakkalda işte şöyle bir bakkal. Amca oğlun endişeli bir şekilde yanına geliyor diyor ki: "Yav! Necdet kusura bakma... Kusura bakma" diyorsun ki: "Ne oldu?" sana diyor ki: "Bu ay bakkalımız 50 TL zarar etti." ama bir insanın tek sermayesi köy bakkalı ise yansın o haline. Ramazan bunları öğretiyor işte. "Elinde tutamadığın bir dünya" diyor, "ancak dededen miras kalan köydeki bakkal gibi olur" diyor. Bu manayı yakalayamazsak da Risale-i Nur'da geçen Barla Lâhikası'nda geçen bir cümle var. O cümleyi okumak isterim. Allah bizi bu cümleden etmesin inşallah. "Mübarek Ramazan bir an evvel bu isyankârların kadir-nâşinasların ellerinden yakayı kurtarmaya çalışır vaziyette, süratle elimizden gitmektedir." diyor. İnşallah biz o kadir-nâşinaslardan hiçbir zaman olmayız. Amin, Amin. Sübhaneke la ilmelena illa ma allemtena inneke entel alimul hakîm ve ahiru davana enil hamdülillahi rabbil alemiyn. El-Fatiha.

Siz de Hayalhanem İstanbul ve diğer tüm projelerimize destek olmak için buradaki linke tıklayarak online bağışta bulunabilir veya aşağıdaki iletişim numaralarından bizlere ulaşabilirsiniz. Abone Ol :)