Transcription
Fransız İhtilali sabahına uyanan bir adam.
Bölüm 1. Şafak vakti ve kaygı.
Yıl 1789. Tarih 14 Temmuz. Ama takvimdeki bu sayı o sabah yatağımın sert tahtasından sızan ürpertinin yanında hiçbir şeydi. Sabahın 6'sıydı. Güneş Paris'in San Antoan Mahallesi'ne her zaman yaptığı gibi doğmuştu. Ancak o gün ışığı bile kirli ve ağırdı. Penceremizden sızan loşluk kurşuni bir gökyüzünün rengini taşıyordu. Bedenim yorgunluktan değil, o görünmez gerilimden titriyordu. Son haftalarda Paris'in sadece sokaklarında değil, duvarlarında, havasında hatta içtiğimiz suda bile bir ağırlık vardı. İki aydır Paris bir patlama bekliyordu ve ben Antoan Duboa, matbaa dizgicisi, o patlamanın geleceğini biliyordum. Çünkü tohumlarını bizzat kendi ellerimle ekmiştim.
Yanımda karım Elis mışıl mışıl uyuyordu. O hayatımın istikrarlı ve düzenli yanıydı. Bir terzi olarak elbiselere hayat verirdi. Bense mürekkeple kağıda. Ama şimdi benim mesleğimin kelimeleri sokağa taşmış, tehlikeli birer silaha dönüşmüştü. Onu uyandırmamaya çalıştım. O, bu sabahın getireceği karmaşadan korunması gereken tek masumiyetti. Yavaşça kalktım. Ayaklarımın altındaki soğuk zemin beni hemen gerçekliğe çekti. Küçük odamızdaki sessizlik sahte bir barıştı. Dışarıdaki dünya fısıltılarla doluydu. Son iki günün en büyük fısıltısı artık bir haykırıştı. Halkın tek umudu olan Maliye Bakanı Jack Necker'i görevden almıştı. Necker, o açlığın ve sefaletin ortasında halkın sözünü dinleyecekmiş gibi görünen tek adamdı. Onun görevden alınması kraliyetin bize gönderdiği bir hakaretti. Açlığımızı görmezden gelmekle kalmıyor, bize yönetme şekline itiraz edenlere de meydan okuyordu. Sanki "İşte size ne kadar umrumuzda olduğunuz kanıtı" diyorlardı.
Giysilerimi üzerime çekerken içimde bir öfke dalgası yükseldi. Bu öfke sadece ekmek kıtlığından gelmiyordu. Ben bir dizgiciydim. Harfleri yan yana getirir, fikirleri yayardım. Rousseau'nun Toplum Sözleşmesi'nden pasajları gizlice bastığımız bildirilerde okumuştum. "İnsan özgür doğar. Oysa her yerde zincire vurulmuştur." Bu sözler benim için matbaada basılan mürekkep lekeleri değildi. Onlar ruhumdaki birer çığlıktı.
Alis uyanmıştı. Gözlerindeki endişe benim içimdeki kararsızlığı yansıtıyordu. "Antoan, lütfen bugün matbaaya gitme. Dün gece Versay'dan 10.000 askerin Paris'e doğru yola çıktığı söylendi. Diyorlar ki kraliyet bizi sindirmek için kan dökecekmiş."
"Eğer evde kalırsak ne olacak Elis?" dedim. "Saklanmak bizi doyuracak mı? Ekmek fiyatları fahiş. Son paramızla aldığımız o kaba bayat somon bile bir haftalık maaşıma mal oldu neredeyse. Açlık bir kurşun kadar öldürücüdür."
Elis kapıyı açıp sokağa çıktım. San Antoan. O sadece bir mahalle değildi. Yoksulluğun ve isyanın beşiğiydi. Bastille'e en yakın olan bu mahalle her zaman ilk isyan eden yer olmuştu. Sokağın başındaki fırın kuyruğu her zamankinden daha kaotikti. İnsanlar omuz omuza yetişiyor, fısıltılar atışmalara dönüşüyordu. Yaşlı bir kadın boş bir el arabasına yaslanmış, titrek bir sesle Tanrı'ya değil, Kral'a lanet okuyordu. O sırada bir adam koşarak yanımızdan geçti. Bir elinde yeşil bir kokart tutuyordu. "Kokart, arma, rozet veya nişan!" nefes nefese bağırıyordu. "Palais Royal'de toplanalım. Diderot konuşuyor. Necker'in yasını tutuyoruz. Halk ayağa kalkıyor!" Yeşil kokart. Necker'in renkleriydi bunlar. Yasın ve umudun rengi. Artık saklanma zamanı bitmişti. İnsanlar fırın kuyruğunu bırakıp o adama doğru yönelmeye başladı. Öfke artık yönünü bulmuştu. Ben de harekete geçtim. Elis'in yalvaran bakışlarını arkamda bıraktım. Bir matbaa işçisi olarak kalemimle savaşırdım. Ama o gün Paris benden başka bir şey bekliyordu. Yürüyüşüm hızlandı. Kalabalıkla birlikte Seine Nehri'ne doğru ilerliyorduk. Her adımda içimdeki o dizgici ruhu korkaklığımı bastırıyordu. Ben özgürlük fikrini yayan adamdım. Şimdi o fikrin çağrısına cevap vermeliydim.
Köprüye yaklaştığımızda manzara değişmeye başladı. Artık sadece aç insanlar değildi. Ellerinde sopalar, paslı demirler ve ev eşyaları vardı. Organizasyonsuz ama kararlı bir güç. "Silahlanın, silahlanın!" diye bağırdı birisi. "Yoksa Kral'ın askerleri bizi ezecek." Silah. O kelime o sabahki tüm gerginliği tek bir noktada topladı. Silahsızdık. Ve silahsız bir halk kraliyetin topçuları karşısında sadece birer kurbanlık kuzu olabilirdi. Hedefim değişti. Artık sadece Palais Royal'deki konuşmayı duymak istemiyordum. Artık bir silah bulmak istiyordum. Kendi canımı, Elis'in ve özgürlüğün canını korumak için. O gün 14 Temmuz, Paris'in sadece bir sabahı değildi. Bu eski dünyanın son sabahıydı. Ve ben Antoan Duboa, elimde sadece bir somun ekmek kırıntısı ve aydınlanmanın ateşli fikirleriyle o sabahın ilk adımını atıyordum. Bir sonraki durak Palais Royal'deki o çılgın hatip Diderot'un sesiydi. O ses bizi eyleme çağıracaktı.
Bölüm 2. Fısıltıdan Haykırışa.
San Antoan'dan ayrıldığımda sanki bir nehrin akıntısına kapılmıştım. Artık geriye dönüş yoktu. Tek bir amaç vardı: Palais Royal. Oraya akın eden kalabalık sadece açlığın değil, öfkenin de peşinden gidiyordu. Yanımda bir fırıncı, biraz ileride bir nalbant. Hepimiz halk denen o devasa, dağınık bedenin bir parçasıydık. Omuzlarımdaki yük sadece kendi hayatımın endişesi değildi. Dizdiğim kelimelerin sokağa çıkışının sorumluluğuydu.
Bonne Nouvelle'e doğru ilerlerken şehir merkezinin atmosferi değişmeye başladı. Geri planda askerlerin çizmelerinin sesi ve atların kişnemeleri duyuluyordu. Bu sesler kraliyetin bize gönderdiği tehditti: "Dağılın, yoksa ezileceksiniz." Ama biz dağılmadık. Çünkü dağılmak Necker'in görevden alınışını kabul etmek demekti. Köprüden geçerken kalabalığın büyümesiyle Paris'in rutin hayatı durmuştu. İnsanlar dükkanlarını kapatıyor, pencerelerden korku ve merakla sarkıyorlardı. Köprünün ortasında yaşlı bir adam, "Tanrı Kral'ı korusun!" diye bağırdı. Onu aldırmadık. O an Kral'a olan saygının bittiği anlardan biriydi. Öğleden önce saat 9 sularıydı.
Sonunda Palais Royal'in görkemli bahçelerine ulaştık. Burası Paris'in özgürlük meydanıydı. Prens Orléans'a ait olduğu için polis buraya girmeye cesaret edemiyordu. Fikirler tıpkı çimler gibi özgürce büyüyordu. Bahçe binlerce insanla doluydu. Bir masanın üzerine fırlayan genç, ateşli bir adam gördüm. Saçları dağınıktı, cübbesi yırtılmıştı. Gözlerinde çılgın bir zekanın ateşi yanıyordu. Bu hepimizin tanıdığı avukat ve yazar Diderot'tan başkası değildi.
Diderot'un ilk sözleri kulaklarımızda bir tokat gibi patladı. Yüksek sesle haykırıyordu: "Silahlara sarılalım! Necker'in kovulması, Barthélemy ordusunun soylulara karşı girişileceğinin işaretidir." İşte o an kalabalık sadece kızgın bir güruh olmaktan çıktı. Örgütlü bir isyana dönüştü. Diderot kürsüden bir tabanca çekti ve "Artık bir yolumuz var. Silahlara sarılmak ve derhal halkın olanı geri almak. Hangi rengi seçelim? Kraliyetin mavisi mi? Hayır. Kraliyetin yeşili mi? Hayır. Yeşil umudun rengidir. Necker'in rengi. Yeşil kokartlar takın!" diye bağırdı. Etrafımdaki insanlar çimlerin yanındaki ağaçların yapraklarını koparıyor, ceketlerinin astarlarını yırtıyorlardı. Ben de ceketimin iç astarlarını yırttım ve o yeşil kumaş parçasını yakama iğneledim. Artık sadece Antoan Duboa değildim. İsyanın bir parçasıydım. Bu basit bir renk değişimi değil, Kral'a karşı bir bağlılık yeminiydi.
Ancak bu coşku uzun sürmedi. Bahçenin kenarından Prens Lambesc'in komutasındaki Alman süvarileri üzerimize doğru ilerledi. Bu kraliyetin ilk doğrudan cevabıydı. O anki dehşeti tarif edemem. O yeşil kokartta bir sivil olarak duruyordu ve üzerimize kılıçları çekilmiş atlı askerler geliyordu. Bu bir katliam girişimiydi. Diderot'un çığlıkları duyuluyordu: "Korkaklar savunun!" Bir anda Fransız muhafızları devreye girdi. Onlar Kral'a hizmet eden ama çoğu Parisli olan askerlerdi. Halkla aralarındaki bağ emir zincirinden daha güçlü çıktı. Muhafızlar Lambesc'in süvarileriyle halk arasına siper oldular ve onlara ateş açtılar. Bu ordunun Kral'a karşı ilk isyanıydı. İşte o an her şey değişti. Bu sadece bir protesto değildi. Bir iç savaştı. Süvariler geri çekildi. Ancak şehirde kan dökülmüştü. Artık yeşil rozet sadece umut değil, aynı zamanda intikam demekti. Kalabalık bir hedef arıyordu ve herkes o anda aklında tek bir kelime olduğunu biliyordu: Silah. Yanımdaki Nalbant, yüzü kanlar içindeyken sesi titreyerek, "Silahlanmalıyız. Silahlar neredeyse oraya gitmeliyiz!" diye haykırıyordu. Elbette silahlar şehirdeki en büyük askeri depodaydı. Dev bir hastane ve cephanelik. Artık Palais Royal'in konuşmaları bitmişti. Eylem zamanıydı. Yeşil rozetlerimizle, elimizde pasta aletlerle depolara doğru yola çıktık. Güneş tepemize çıkarken Paris'in sokakları dev bir silah arayışıyla dolup taşıyordu. O gün San Antoan'ın matbaa işçisi olan ben, hayatımın en uzun yürüyüşüne başlamıştım. Artık bu oyunda bir piyon değildim. Silahı bulmalıydım.
Bölüm 3. Cephanelik Araması.
Palais Royal'den ayrıldığımızda kolumdaki yeşil rozet bir utanç lekesi değil, bir savaş nişanesiydi artık. Lambesc'in süvarilerinin geri çekilişi bize kraliyetin yenilmez olmadığını göstermişti. Ama bu küçük zafer beraberinde büyük bir gereksinimi de getirmişti: Silahlar. Fransız muhafızları bize katılmış olsalar bile, binlerce sivil olarak orduya karşı durmak için daha fazlasına ihtiyacımız vardı. Kalabalık tek bir devasa akıntı halinde askeri hastaneye doğru akıyordu. Burası emekli askerlerin evi ve aynı zamanda Paris'in en büyük cephaneliğiydi. Biliyorlardı ki burada on binlerce tüfek ve top depolanmıştı.
Öğleye doğru, güneşin en tepede olduğu saatlerde yürüdük. Ben omzumda bir nalbanttan aldığım pasta bir demir çubukla yürüyordum. Matbaa ellerin bu yabancı metali kavrarken aklımda Elis'in sesi yankılanıyordu: "Sen bir asker değilsin." Hayır, değildim. Ama o an 20 yıldır süren baskı ve açlık hepimizi birer askere dönüştürmüştü.
Hastane önüne vardığımızda nefesim kesildi. Paris'in yoksul halkının karşısında, Güneş Kralı Louis'nin yaptırdığı o görkemli bina, otoritenin ve gücün somut bir abidesi gibi yükseliyordu. Binanın önündeki geniş alan zaten yüz binlerce insanla doluydu. Sadece San Antoan'dan gelenler değil, resmen Paris'in her köşesinden öfkeli insanlar gelmişti. Orada Vali Sombali komutasındaki bir avuç asker duruyordu. Onların yüzlerindeki korkuyu gördüm. Bu kalabalık düzenli bir ordu değildi. Bu bir insan tsunamisiydi. Kimse bir emir beklemiyordu. Birileri önden bağırdı: "Açın kapıları! Silah halkındır!" İşte o an kalabalığın psikolojisi değişti. Bekleme yoktu, müzakere yoktu. Sadece talep vardı. Binlerce kişi önlerindeki hendekleri görmezden gelerek demir parmaklıkları aşarak hastane bahçesine doğru ilerledi. Ben de o dalganın bir parçasıydım. Kapılar dayanmadı. Kırılan demirlerin sesi zaferin ilk notasıydı. İçeriye akın ettik. Binaların bodrum katlarına, depolarına koşuyorduk. O anki coşku anlatılamaz. Bir sivil olarak dev bir cephaneliğin kalbindeydim. Bir depo kapısının önünde durdum. Birkaç sağlam yapılı adam levyelerle kapıyı zorluyordu. İçeriden gelen barut kokusu burnuma doldu. Kırılma sesini duyduğumuzda içeri giren ilk ben oldum. O anki manzara, raflar, sandıklar ve zemin parıl parıl parlayan 3.000'den fazla tüfekle doluydu. O demir çubuğu bir kenara attım. Tüfek, bir dizgici'nin elinde bile kendini hissettiren bir güç sembolüydü. Ağır, soğuk ve gerçekti. Artık korumasız değildim. O an sivil kimliğimi geride bıraktım. Herkes birer tüfek alıyordu. Karmaşa içinde ama şaşırtıcı bir düzenle.
Ancak sevinç kısa sürdü. Birisi bağırdı: "Barut yok! Cephane nerede?" Tüfeklerimiz vardı ama onları ateşleyecek barutumuz yoktu. Silahlar barut olmadan sadece bir metal yığınlarıydı. O büyük, görkemli topluluklar bahçede öylece duruyordu. Ama onları ateşleyecek barut neredeydi? İşte o anda kalabalığın içinden herkesin zihnindeki o eski, lanetli kelime yükseldi: Bastille. Bastille sadece bir hapishane değildi. Kraliyetin zorbalığının sembolüydü. Ve daha da önemlisi, Paris'teki en büyük barut deposuydu. Barutun büyük bir kısmı son günlerde buraya taşınmıştı. Bu sadece bir lojistik meselesi değil, bir meydan okumaydı. San'daki evime, karım Elis'in yanında, sadece birkaç yüz metre uzaklıktaki o lanetli kuleye bakıyordum. Bütün öfkenin, bütün açlığın, bütün acının kaynağı olan o eski taş yapıya. Kalabalık yeni silahlarıyla birlikte Bastille'e doğru yürümeye başladı. Artık bir cephaneliği yağmalamak için değil, kraliyetin sembolünü devirmek için yürüyorlardı. Yanımdaki Fransız muhafızlarından biri, yüzünde kararlı bir ifadeyle bana baktı. "Barut için, özgürlük için," diye fısıldadı. Öğle saati geçmişti. Hava sıcak ve boğucuydu. Ama içimizdeki ateş o sıcaktan daha fazlaydı. Tüfeğimin namlusundaki soğukluk bana bir dizgicinin de savaşı olabileceğini hatırlatıyordu. Bastille'e gidiyorduk. O gün sadece barutu değil, kendi kaderimizi de alacaktık. Ama bu yolculuğun kanlı olacağını hepimiz biliyorduk.
Bölüm 4. Barut İhtiyacı ve Karar Anı.
Öğle yemeği saati çoktan geçmişti ama kimsenin aklında yemek yoktu. Midelerimiz açtı, evet, ama intikam ve umutla doluydu. Bulduğumuz 30.000 tüfek omuzlarımızdaydı. Birkaç binimiz ağır ve hantal top namlularını çekiyordu. Ancak hepsi boştu. Güçlü ama sessiz silahlardı. Barutsuz bir tüfek ancak bir sopa işlevi görürdü. Barut Bastille'deydi. San Antoan'da yaşayan ben, o lanetli kaleye hayatım boyunca her sabah bakmıştım. Bastille sadece bir hapishane değildi. O, Fransa Kralı'nın dilediği herkesi yargılamadan bir çırpıda yutabildiği zorbalığın somutlaşmış haliydi. Kaç aydın, kaç muhalif o kulelerin karanlığında kaybolmuştu. Şimdi ise o zorbanın kalbine doğru yürüyorduk.
Yürüyüşümüz şehrin ruh halini değiştiriyordu. Her köşe başında yeni gruplar bize katılıyordu. Terziler, demirciler, tüccarlar; hepsi ellerinde ne varsa, balta, mızrak, hatta mutfak bıçakları, Bastille'e doğru gidiyordu. Bu, halkın kendi ordusunu kurduğu andı. Bu, Ulusal Muhafızların doğuş anıydı. Saat 2'ye yaklaşmıştı. Kalabalıkla birlikte kaleye yaklaştıkça gerginlik öyle bir seviyeye ulaştı ki, sanki havayı kesebilirdiniz. Bastille, 400 yıldır Paris'e meydan okuyan heybetli, eski taş bir canavar gibi karşımızda duruyordu. Dört ana kulesi, kalın duvarları ve derin hendekleriyle sanki zamanın kendisine meydan okuyordu. Komutan de Launay, aynı zamanda kalenin valisi, bizi bekliyordu. Etrafında 82 Fransız Gönüllü askeri ve 32 İsviçreli muhafız vardı. Çok fazla değillerdi ama kale aşılamaz görünüyordu. Duvarların tepesindeki mazgallardan bize bakan askerleri gördüm. Yüzlerinde sert bir ifade, ellerinde tüfekler. O anda içimde bir bıçak sırtı iklim. Biz silahsız, aç insanlar. Kral'ın en güçlü kalesine mi saldıracaktık? Bu intihar mıydı, yoksa tarihin akışını değiştirecek bir kahramanlık mı? Dizgici ellerim tüfeğin soğukluğuyla titriyordu.
Kalabalığın ön saflarından bir heyet beyaz bayraklarla ileri çıktı. Halk bir katliam değil, bir teslimiyet istiyordu. Temsilciler Vali de Launay ile görüşmeye gittiler. Talepleri basitti: Barutu halka verin ve toplarınızı mazgallardan çekin. Bu, bir çatışma olasılığını ortadan kaldıracaktı. Aşağıda beklerken zaman durmuştu. Kulelerden fırlatılan her bakış, her sessiz an, binlerce kelimeden daha ağırdı. İnsanlar sinirlerini yatıştırmak için şarkılar söylüyorlardı ama sesleri titrek ve sahteydi. Saat 2.30. Temsilciler geri döndü. Yüzleri kireç gibiydi. Müzakereler başarısız olmuştu. De Launay barutu vermeyi reddetmişti. Ama bu reddiyeden daha kötüsü, güvenin ihlaliydi. Kalabalık arasında fısıltılar yayıldı: De Launay, görüşme sırasında halkın temsilcilerini tuzağa düşürmüş ve onları esir almıştı. İhanet. Bu kelime, kalabalığın son tedbirinin kırıntısını dahi sildi. O anki öfke dalgasını fiziksel olarak hissettim. Bir patlama sesi gibiydi. Artık sadece barut için savaşmıyorduk. İhanetimizin intikamı için savaşacaktık. Barış ihtimali o an Bastille'in kalın duvarları arasında sonsuza dek kaybolmuştu.
Halkın ön safları ellerindeki baltalarla kalenin birinci dış kapısına doğru koşmaya başladı. Yanımdaki Fransız muhafızları tüfeklerini doldurmaya hazırlanıyordu. Geri dönüp kaçabilirdim ama kaçmak, o yeşil rozeti yırtıp atmak demekti. Dizdiğim kelimelere ihanet etmek demekti. Bastille'in mazgallarından bir duman yükseldi. İlk kan, maalesef dökülmüştü. Yanımda duran bir inşaat işçisi yere yığıldı. Kanı, Paris'in tozlu sokağına yayılmıştı. İşte o an o tüfeği omzuma yastadım. Artık geriye dönüş diye bir şey yoktu. Bu, savaşın ilanıydı. Barutu almak için kaleyi düşürmek zorundaydık.
Bölüm 5. İhanet ve Saldırı Başlangıcı.
Saat 2.30'tu. Bastille'den atılan o ilk kurşun, Paris'in gökyüzünde bir barış umudu kırıntısını bile bırakmadı. Yanımda yığılan adamın kanı sadece toprağa değil, içimdeki son ihtiyat kırıntısını da ıslattı. Artık bu siyasi bir protesto değil, hayatta kalma savaşıydı. Vali de Launay, beyaz bayrak sallayan temsilcilerimizi tuzağa düşürerek halkın güvenine ihanet etti. İşte bu ihanet hissi, on binlerce öfkeli insanı kontrolsüz bir güce dönüştürmüştü. Tek bir komut bile olmadan, kalabalık "Bastille'e hücum!" diye bağırarak ileri atıldı. Benim gibi ellerinde toplama tüfekleri olanlar, kalenin dış avlusuna bakan siperlerin arkasına geçti. Ama çoğunluk balta, çekiç, kazma ve ne bulduysa onlarla ana giriş kapısına doğru koşuyordu. Hedef, ilk yükseltilmiş köprünün zincirlerini indirmekti. Kalenin duvarlarından İsviçreli muhafızların ve Gönüllülerin tüfekleri durmadan ateş ediyordu.
Kendimi bir taş bloğunun arkasına attım. Matbaa işçisi bir adamın hayatında hiç savaşmamış birinin bir kuşatmanın ortasında olması ne kadar da saçmaydı. Ancak o an korku yerine kör bir öfkeye bırakmıştı. Benim atabileceğim bir kurşunum yoktu ama Bastille'e karşı bir taş fırlatmak bile büyük bir onurdu. Kalenin önündeki alçak çatıları olan bir binadan, Fransız muhafızlarından kaçan iki asker ateş etmeye başladı. Onlar kraliyete isyan etmiş profesyonel askerlerdi. Halkın saflarına katılan bu askerler, savaşın seyrini değiştirebilirdi. Onların isabetli atışları surların üzerindeki askerleri sindirmeye başladı. O çatışmanın sesi kulaklarımı sağır ediyordu. Hava barut dumanıyla doluydu. Ölenler vardı. Etrafta feryatlar yükseliyordu. Yanımdaki yaşlı bir adam, "Özgürlük, bedelini kan öderiz!" diye bağırdı ve hemen ardından bir kurşun sesiyle yere yığıldı. Bu anlar benim için ihtilalin ateşiydi. Zafer kana bulanmıştı. Kalabalık inanılmaz bir azim ve çaresizlikle savaşıyordu. Adeta bir grup cesur işçi, demir kapıya dayanan bir merdiveni buldu ve bir çatıya tırmanarak birinci köprüyü indiren zincirleri kesmeye çalıştı. Bu deli bir cesaret gösterisiydi.
İlk avluya girdiğimizde ikinci bir tehditle karşılaştık. İkincisi daha güçlü bir köprü ve kalenin içinden bakan tüfekler. Vali de Launay toplarını içeriye doğru çevirmişti. Sanki halkın ilerlemesini engellemek ister gibi. Ancak artık çok geçti. Biz kalenin gölgesindeydik. De Launay o anlarda muhtemelen panik içindeydi. Onun elinde sadece bir avuç Gönüllü ve İsviçreli asker vardı. Dışarısıysa on binlerce öfkeli insandan oluşuyordu. Bir ara kale içinden bir müzakere teklifi geldiği söylentisi yayıldı. De Launay'ın eğer serbest geçişlerine izin verilirse kaleyi teslim edeceği yönündeydi. Ancak halk bu ihanet kalesine artık inanmıyordu. "Hayır, kaleyi istiyoruz!" çığlıkları havayı delip geçiyordu. İsviçreli muhafızlar, de Launay'a daha fazla direnmenin anlamsız olduğunu, Versay'dan hiçbir yardım gelmeyeceğini söylemişlerdi. O an bir dizgicinin ellerinde bile bir tüfeğin olmasının ne kadar güçlü bir sembol olduğunu anladım. Bizim sivil irademiz Kral'ın mutlak gücünün sembolünden daha ağır basıyordu.
Öğleden sonra saat 4'e yaklaşırken bir top sesi duydum. Bizim topumuzdu. Fransız muhafızlarının getirdiği, artık Bastille'in kalın duvarlarına ve ikinci kapısına doğru ateşlenmeye başlamıştı. İşte bu sonun başlangıcıydı. Kale sallanıyordu. İnsanlar Bastille'e sadece bir hapishane değil, yıkılabilecek bir bina olduğunu anladı. 400 yıllık zorbalık son saatlerini yaşıyordu. Artık barut ve özgürlük için sadece bir adım kalmıştı. Kapılar yıkılmak üzereydi.
Bölüm 6. Zaferin Bedeli.
Öğleden sonra saat 4 olmuştu. Kendi toplarımızla Bastille'in ikinci kapısını dövmeye başladığımızda sadece demir ve tahtaya değil, 400 yıllık mutlakiyetin kalbine vuruyorduk. Kale duvarlarından toz ve duman yükseliyordu. Bu gürültü, benim gibi bir dizgicinin hayatında duyduğu en korkunç ama aynı zamanda en cesaret verici sesiydi. İçeride Vali de Launay'ın umudu tükenmişti. Surlarındaki asker sayısı azdı ve en önemlisi Versay'dan hiçbir yardım gelmeyeceği anlaşılmıştı. İsviçreli muhafızlar ve Gönüllüler daha fazla kan dökülmesini anlamsız buluyordu. İşte o an kalenin duvarlarından incecik bir beyaz bayrak sallandı: "Teslim oluyoruz."
O anki coşku hayatımda tattığım hiçbir şeye benzemiyordu. Sanki Paris bin yıldır tuttuğu nefesini bırakmıştı. Ama bu coşku çabucak karmaşaya dönüştü. Kapı açılmadan önce içeriden bir not geldiği söylentisi yayıldı. De Launay, askerlerine ve kendisine serbest geçiş hakkı tanınması şartıyla teslim olmayı teklif ediyordu. Ancak halk iki saat önceki ihaneti unutmamıştı. Onlar müzakere için giden temsilcilerimizi tuzağa düşürmeye çalışmıştı. Kalabalık, "Hiçbir anlaşma yok! Kapıları açın!" diye haykırıyordu. Saat 5'e gelmişti. Köprüler indirilerek kapılar nihayet açıldı. Artık geri dönüşü olmayan o an geldiğinde, kendimi o devasa kalabalığın ön saflarında buldum. Elinde tüfek olan herkes Bastille'in içine doğru akın ediyordu. Kale avlusuna girdiğimizde buranın bir hapishaneden çok bir barut deposu olduğunu anladık. Etrafta barut fıçıları ve mühimmat yığınları vardı. Barut hemen güvence altına alındı. İhtilal artık boş tüfeklerle değil, gerçek bir ateş gücüyle donanmıştı.
Daha sonra kalenin zindanlarına doğru koştuk. O an o kulelerde yüzlerce, hatta binlerce siyasi mahkum bulmayı umuyorduk. Kraliyet zorbalığının kurbanlarını. Ancak manzaraya inanamadım. Koca hapishanede sadece yedi mahkum vardı. Dördü dolandırıcı, ikisi deli ve biri de ahlaki suçtan hükümlüydü. Kraliyet Bastille'i esas olarak boşaltmıştı. Bu zorbalığın artık o kadar çok insana ihtiyacı olmadığı anlamına mı geliyordu? Hayal kırıklığı ve öfke birbirine karıştı. Kalabalık Vali de Launay'ı buldu. Onu hemen oracıkta linç etmek istiyorlardı. Bir grup onu korumak ve adil bir yargılama için belediye binasına götürmeye çabalıyordu. Ben de o grubun bir parçasıydım. Matbaa işçisi bir adam adaletin ve düzenin peşinde olmalıydı. Ama kalabalığın öfkesi kontrol edilemezdi. Yolda güruhun içinden fırlayan bir grup de Launay'ı yakaladı. O kargaşa anı bir kabus gibiydi. De Launay onlara karşı direndi, yalvardı. Ama hepsi boşunaydı. De Launay linç edildi. Başını zafer alayının önünde bir mızrağın ucunda taşıyorlardı. Benim gibi adil bir yargılama isteyenler dehşetle geri çekilmişti. Bu Bastille'in düşüşüyle kazandığımız özgürlüğün ilk kanlı lekesiydi. O an, devrimin sadece güzel fikirlerden ibaret olmadığını, aynı zamanda kör bir şiddet canavarı olduğunu da anladım.
O akşam üzeri zafer sarhoşluğu kan ve barut kokusuyla karışmıştı. Bastille yere yıkılıyordu. İnsanlar balyozlarla kalenin taşlarını söküyorlardı. Bu sadece bir bina yıkmak değildi. Zorbalığın yeryüzünden silinişiydi. Her düşen taş kraliyetin gücünün azaldığının simgesiydi. Bense tüfeğimi omzuma asmış bir köşede duruyordum. Ellerim titriyordu. "Özgürlük mü kazandık, yoksa sadece yeni bir efendi mi?" diye sordum kendi kendime. Cevabı bilmiyordum ama bildiğim tek şey vardı: 14 Temmuz 1789, Fransa'nın tarihi sonsuza dek değişmişti ve ben Antoan Duboa, o anın tam ortasındaydım.
Bölüm 7. Zafer Sarhoşluğu ve Hesaplaşma.
Güneş o kanlı Temmuz gününde batmaya hazırlanıyordu. Bastille'in duvarlarından yükselen toz bulutu, zaferimizin ve aynı zamanda pişmanlığımızın simgesi gibi havayı kaplamıştı. Saatler 5 ile 7 arasındaydı. Ben tüfeğim elimde, o korkunç linçin şokunu üzerimden atma çabası içerisindeydim. Vali de Launay'ın linç edilmesi, bu şiddet bizi kraliyet zorbalığından ayıran çizgiyi bulanıklaştırmıştı. Ama nihayetinde Bastille düşmüştü. O an sokaklarda bir çılgınlık yaşanıyordu. İnsanlar kucaklaşıyor, dans ediyor, kalenin taşlarını sökerek hatıra olarak ceplerine atıyorlardı. Bastille'in kalın kurşuni taşları artık bir hapishane değil, özgürlüğün hediyesiydi.
Yerden bir avuç barut tozu aldım. Bu boş tüfeğimi dolduracak olan şeydi. Ama daha da önemlisi, kraliyete karşı kazandığımız ilk zaferin somut kanıtıydı. O günün zafer sarhoşluğu başka bir hesaplaşmayı da beraberinde getirdi. Halkın öfkesi yatışmamıştı. Şimdi bir de intikam ateşi eklenmişti. Bastille'den çıkan kalabalık doğruca belediye binasına yöneldi. Orada şehrin yönetimini ele geçirmeye çalışan belediye başkanı Bailly vardı. Bailly o gün boyunca halkın taleplerini geçiştirmeye çalışmıştı. İsyancılar ondan silah istediğinde onlara "Sizi tatmin edecek yeni mızraklar yapılması için sipariş vereceğim" gibi alaycı cevaplar vermişti. Hatta bazıları onun Bastille'e gizlice bilgi sızdırdığını ve Kral'la işbirliği yaptığını anlatıyordu. Halkın gözünde o, Bastille'in işbirlikçisiydi.
Belediye binasına vardığımızda kalabalık Bailly'i yakalamıştı. O anları hatırlıyorum. Adam korku içinde, teslim olmuş bir şekilde kalabalığın önündeydi. "Biri onu Palais Royal'e götürün!" diye bağırdı. Sanki orası yeni bir yargı kürsüsüydü. Ama o alana yürürken, de Launay'ın kaderi Bailly'i de yakaladı. Bir anda kalabalığın içinden birisi ona ateş etti ve "Defol!" Bailly kanlar içinde yere yığıldı. Tıpkı Vali de Launay gibi, onun da başı kesildi ve bir mızrağın ucuna takıldı. Zafer alayının önünde taşınmaya başlandı. İşte o an, öğleden sonraki linç dalgasının bir tesadüf değil, bir yöntem olduğunu anladım. Bir devrim önce düşmanlarını ortadan kaldırmalıydı. Şiddet sadece kraliyetin değil, artık halkın da elindeki bir araçtı. Bu düşünce midemi bulandırmıştı.
Akşam Paris'in sokaklarında hem kutlama hem de kaos vardı. Şehrin her yerinde Ulusal Muhafızlar devriye gezmeye başlamıştı. Bu, yeni bir düzenin kurulmaya çalıştığının işaretiydi. Artık şehrin yönetimi halkın temsilcileri tarafından devralınıyordu. Astronomi bilgini Bailly, Paris'in yeni belediye başkanı seçilmişti. Lafayette ise Ulusal Muhafızların komutanı. Eski düzen yıkılmıştı. Yerine yavaşça yeni bir düzen inşa ediliyordu. Bense bu tarihi anların arasında tüfeğimle birlikte sessizce duruyordum. Bastille'in düşüşü Kral Louis'nin sarayına ulaştığında, söylentilere göre bu bir isyan mı diye sormuştu. Aralarından bir soylu şöyle cevap verdi: "Hayır efendim, bu bir devrimdir." O gece o sözler zihnime kazındı. Bu sadece bir kalenin düşüşü değildi. Bir çağın düşüşüydü. Ve ben o güne tanıklık eden herkesle birlikte bu devrimin ilk kanlı zaferini kazanmıştım. Ama bu zaferin getirdiği kan ve intikam, gecenin karanlığında üzerime bir gölge gibi düşüyordu. Artık eve dönme zamanıydı. Elis'e matbaa işçisinin o gün neye dönüştüğünü anlatma zamanı.
Bölüm 8. Yeni Dünya.
Hava kararmıştı. Paris barut ve zafer sarhoşluğunun kokusuyla doluydu. Saat 8'e yaklaşıyordu ve ben San Antoan'daki evime doğru yürüyorum. Omuzumdaki tüfek, gün boyu elimde tuttuğum o paslı demir çubuktan çok daha ağırdı. Bu ağırlık metalden değil, o gün dökülen kandan geliyordu sanki. Arkamda bıraktığım Bastille artık sadece bir hapishane değil, yıkımın bir anıtıydı. İnsanlar hala kalenin taşlarını söküyor, zorbalığın yıkılışının kanıtlarını topluyordu. Sokaklar artık halkın ordusu olan Ulusal Muhafızların devriyeleriyle doluydu. Yeni bir düzenin kaosu yavaşça yerine almaya başlamıştı.
Yürürken günün görüntüleri zihnimde dönüp duruyordu. Ben özgürlük ve adalet için savaşmak istiyordum ama adaletin o kadar kör ve acımasız olacağını hayal etmemiştim. Dizgici ellerimle ben şiddeti değil, fikirleri dizmek istiyordum ama ihtilal bizi kendi kurallarıyla oynamaya zorlamıştı. Evimizin kapısını açtığımda içerideki loş ışık bana huzur verdi. Karım Elis dikiş masasının başında oturuyordu ama ellerinde iğne yoktu. Gözleri kapıya dikilmişti. Beni gördüğünde yüzündeki ifade önce bir şok, sonra derin bir huzur karışımıydı. Üzerim kirliydi, ceketim yırtıktı ve yüzümde barut izleri vardı. Omuzumdaki tüfekle içeri girdim. Elis'e tek kelime etmeden ayağa kalktı. Gözleri benim o an sadece bir matbaa işçisi olmadığımı anlatan o tüfeğe takıldı.
"Geri döndüm, hayatım. Ama Paris o sabah bıraktığımız Paris değil." Kendi kendime bütün gün boyunca tuttuğum nefesi bıraktım. Elis tüfeği yavaşça alıp köşeye yasladı. Bana bir parça bayat ekmek ve su getirdi. Masaya oturdum. O an, o günün tüm aksiyonu sanki birdenbire vücudumdan çekilmişti. Sadece bitkinlik ve ağır bir ruh hali kalmıştı.
"Elis, ne oldu?" diye sordu. "Söyle bana, Bastille gerçekten düştü mü?"
"Düştü," dedim. "Bütün Paris'le birlikte düşürdük onu. Silahları aldık, barutu da aldık. Zorbalığın kalbi sonunda parçalandı." Sonra ona de Launay'ın ve Bailly'nin linç edilmesini anlatmaya çalıştım. O linçin zaferimizin tadını nasıl acı bir şekilde bozduğunu anlattım. Elis'in gözleri yaşlarla doldu. O an, o gün dökülen kanın masumiyetini bir kez daha hissettim. O kan bize ait değildi. Devrimin kanıydı.
Louis'nin sarayında, Versay'da ne yaptıklarını merak ediyordum. Söylentilere göre Kral o gün avlanmaya çıkmış ve günlüğüne hiçbir şey yazmıştı. Hiçbir şey. Bastille düştü. Halkın kanı aktı. İki vali linç edildi ve Kral hiçbir şey not ediyordu. İşte bu, onun bize olan kayıtsızlığının en büyük kanıtıydı. Artık onun için savaşılacak hiçbir şey kalmamıştı. O gece Elis omzuma yaslandı. Paris uzakta, hala kutlama sesleriyle uğulduyordu. Ama bizim odamızda sessizlik ve yeni bir gerçekçiliğin ağırlığı vardı. Ben bir dizgici olarak artık sadece kelimelerin değil, eylemlerin de gücünü biliyordum. Başımı yastığa koydum. O günün son muhasebesini yapıyordum. Özgürlük elimizdeydi ama bedeli beklediğimizden daha ağır olmuştu. Ve o an biliyordum ki bu sadece bir günün sonu değil, uzun ve kanlı bir yolun başlangıcıydı. Sabah uyandığımızda artık bir Kral'ın kölesi olmayacaktık ama kime ait olacaktık? Bu yeni dünyanın, sanırsam, ilk sorusuydu.
Bölüm 9. Kraliyetin Teslimi.
O gece, 14 Temmuz'u 15 Temmuz'a bağlayan o karanlık saatlerde, Paris'in zafer çığlıkları San Antoan'da yankılanırken, kraliyetin kalbi Versay Sarayı'nda ise tam tersi bir duyguyla titriyordu: Panik. Paris'e uzak ve kendi mutlakiyet balonunda yaşayan Kral Louis için Bastille'in düşüşü sadece bir kargaşa değil, gerçek bir deprem olmuştu. Ertesi gün, 15 Temmuz'da, Paris'te artık yeni bir düzen kuruluyordu. Ama Kral olayın vahametini ancak o sabah kavrayabildi.
Söylentilere göre o sabah sarayına giden Dük Liancourt, Kral'a Bastille'in düştüğünü, Vali de Launay'ın linç edildiğini ve halkın silahlandığını bizzat bildirdi. Dük'ün Kral'a o ünlü cevabı ertesi gün Paris'e ulaştı ve hepimizin yüreğine kazındı: "Kral, 'Bu bir isyan mı?' diye sormuştu. Dük'ün cevabı ise kesin ve netti: 'Hayır Majesteleri, bu bir devrimdir.'" Bu sözler benim için yüzlerce bildiriden daha güçlüydü. Louis nihayet matbaa işçisi Antoan'ın bilebildiği gerçeği öğrenmişti. O artık mutlak bir monark değildi. Halk onun gücünü elinden almıştı.
Kral önce güç kullanma eğilimindeydi. Paris çevresindeki kraliyet birliklerini devreye sokmayı düşündü. Ama subayların çoğu, Fransız muhafızları gibi, isyancı halkla çatışmak istemiyordu. Louis tam manasıyla yalnız kalmıştı. O görkemli saray artık ona bir hapishane gibi gelmiş olmalıydı. 15 Temmuz öğleden sonra kraliyet bir teslimiyet jesti yapmak zorunda kaldı. Louis askerlerini Paris ve Versay çevresinden geri çekme emrini verdi. Bu, halkın zaferinin Versay tarafından ilk kez tanınmasıydı. Bu geri çekilme, benim gibi sıradan bir vatandaş için o gün tüfeği omzuma alma riskinin değdiğini gösteriyordu. Biz Kral'a diz çöktürmüştük. Tabii Louis'nin diz çöküşü sembolikti. Sadece sarayındaki soylulara dönüp "Ben milletimin temsilcileriyle birlikteyim" demekle yetindi. Bu büyük bir itiraf ve monarşinin gücünden feragat anlamına geliyordu.
Ancak bu jest Paris halkını tatmin etmedi. Onlar Kral'ın fiili olarak Paris'e gelmesini ve halkın otoritesini tanımasını istiyordu. Bu, Louis'ye karşı kurulan en büyük tuzaklardan biriydi. 17 Temmuz 1789 Cuma sabahı. Kral Louis Paris'e gitmek üzere Versay'dan ayrıldı. Bu, bir hükümdarın şehri ziyaretinden çok, yenilmiş bir liderin teslimiyet yürüyüşü olacaktı. O gün Paris kapılarında bekleyen kalabalık Kral'ı sessiz ve ciddi bir şekilde karşıladı. Louis arabasında oturuyordu. Yüzü gergin ve çaresizdi. Ben de o kalabalığın arasındaydım. Ben, matbaa işçisi Antoan. Kral Louis benim karşımda boyun eğiyordu. Louis şehrin yeni belediye başkanı Bailly ve muhafızlarının komutanı Lafayette ile buluştu. Lafayette Louis'ye üç renkli rozeti sundu. Beyaz, kraliyeti; mavi ve kırmızıysa Paris'i temsil ediyordu. Bu artık kraliyetin değil, ulusun ve Paris'in renkleriydi. Kral o meşhur mavi-kırmızı-beyaz kokartı takmak zorunda kaldı. O an yeni Fransa'nın doğuş anıydı. Louis, zorla da olsa devrimin otoritesini kabul etmişti. Halk Kral'ı tezahüratlarla karşıladı: "Yaşasın Kral, yaşasın Ulus!" Bu sevinç çığlığı artık Louis'nin değil, kendi egemenliğimizin bir kutlamasıydı. O an tüfeğim elimde, Kral'ın arabası yanımızdan geçerken aklımdan şu geçti: "Rüya artık efendimiz değildi. O sadece ulusal meclisin yetkilendirdiği bir memurdu." Bastille'in düşüşüyle kazandığımız bu zafer bize sadece barut değil, aynı zamanda egemenliğimizi de geri vermişti. Geriye dönüp Bastille'in yıkılan duvarlarına baktığımda, o linçlerin acısı geçmese de, bu tarihi anın büyüklüğünü anladım. Artık geriye dönüş yoktu. Monarşi fiilen sona ermişti.
Bölüm 10. Beda ve Gelecek Kaygısı.
Louis'nin Paris'e gelip üç renkli kokartı takmak zorunda kalması, Bastille'de döktüğümüz kanın nihai zaferiydi. Artık sadece isyancılar değildik. Kazanmıştık. Kral yetkisini halkın eline devretmişti. O gün, 14 Temmuz 1789. Bir dizgicinin hayatının en uzun, en korkunç ve en yüce günü olmuştu. Antoan Duboa olarak şimdi evimde, karım Elis'in yanında oturuyorum. Dışarıdaki kutlamalar yavaş yavaş yorgunluğa teslim oluyor. Tüfeğim köşede duruyor. Üzerindeki barut kokusu bütün evi sarmış durumda. Elis kazamın yırtıklarını dikiyor. O düzenin ve sakinliğin peşinde. Bense o günkü kaosun ve şiddetin kalbini taşıyorum. Günün muhasebesini yapıyorum. Ne uğruna savaştık? Özgürlük, eşitlik, kardeşlik. Bunlar matbaada dizdiğim güzel, parlak kelimelerdi. Ama o gün bu kelimelerin kör bir öfke ve korkunç bir linç anlamına da gelebileceğini öğrendim. Vali de Launay'ın başını bir mızrağın ucunda gördüğüm an, işte o an bana devrimin iki yüzlü bir tanrı olduğunu gösterdi. Bir eliyle özgürlüğü verirken, diğeriyle can alıyordu.
Yine de geri dönüş yoktu. Biz o gün sadece bir hapishaneyi değil, kraliyetin mutlakiyetçi iddiasını yerle bir ettik. Artık Paris bize aitti. Artık Paris ulusa aitti. Aklımdaki en büyük soruysa şimdi ne olacağıydı? Kazandık. Ama bu yeni özgürlüğümüzü nasıl yöneteceğiz? Halkın o anlık öfkesiyle mi, yoksa aydınlanmanın doğal kurallarıyla mı? Benim gibi okuma yazma bilen, fikirlerin gücüne inanan bir dizgici bu yeni düzende nasıl bir rol üstlenecekti? Tüfeğimi bırakıp tekrar kalemime mi sarılacaktım?
O gece yatağa uzandığımda gökyüzü sessizdi. Artık kurşuni ve tehditkar değildi. Ama içimde bilinmeyenin kaygısı vardı. Kral teslim olmuştu ama kraliyetin ruhu henüz ölmemişti. Fransa'nın diğer bölgelerinde köylüler "Büyük Korku" diye adlandırılan bir panikle ayaklanmaya başlıyordu. İhtilal sadece Paris'in değil, tüm ülkenin kaderiydi. Elis'e döndüm. O, o günün kahramanı olan matbaa işçisine değil, huzur arayan kocasına sarıldı. O gece anladım ki, gerçek devrim Bastille'in yıkılmasıyla başlamıştı. Ama asıl zorluk, Bastille'in yerine ne inşa edeceğimizdi. Bir dizgici olarak benim görevim, o yeni yapının temelini doğru kelimelerle, doğru fikirlerle atmaktı. Şiddet sadece bir kapı açmıştı. Şimdi içeri girip düzeni ve adaleti kurmak zorundaydık. 14 Temmuz 1789 sona erdi. Ama ben Antoan Duboa, biliyordum ki Fransa İhtilali daha yeni başlıyordu. Önümüzdeki yıllar bizi bekleyen daha büyük çatışmalara, daha büyük umutlara ve belki de daha büyük trajedilere sahne olacaktı. Ama o sabah uyandığımda artık sadece bir matbaa işçisi olmayacaktım. Ben özgür bir adamdım ve bu, o günün bize verdiği en değerli mirastı.