📱

Get Our Mobile App

Take your business learning on the go!

Download on the App StoreGet it on Google Play

Hz. Muhammed (sav) Hakkında Filozofların Hayret Veren Sözleri - Peygamberlik İspatı @Mehmedyildiz

Hayalhanem43:02

Transcription

Ya bir sürü hakikat kitap var. Kuran var, işte onları öyle biliyor. Tevrat var, diyor. İncil, diyor onları da öyle zannediyorlar, hakikat zannediyorlar. Zebur var, diyor sanki Zebur gören varda yani. Zeburu görmüş de mushaflarını toplamış okumuş.

Diyor ki, ya bu kadar şey var, diyor. Yani ben bunların hepsini okudum, onları arasında hangisi mantıklı nasıl bileceğim falan, diyor. Bir kere bir olay var. Bir adam Ferrari'ye binmişse, tutup da Doğan araba nasıldır diye o da merak etmez, etmez. Ferrari'den inip, Doğan'a binen bir tane denk geldiniz mi? Olmaz yani böyle bir şey.

Şimdi Kuran'ı tadan bir insan ki, Kur'an kıyas kabul etmez bir lezzet. Hakikat olduğu için, o cazibeye kapılan bir insanın başka bir hakikati aramasını asla ihtiyaç yoktur. Muhammed Mustafa aleyhissalâtü vesselâm'a bir insan tanıdıktan sonra başka hakikatleri aramasına gerek yoktur.

Şimdi Allah size kadar cihetinde, hakiki manada bir anne verdi. Hiç dediniz mi, ya başka anneleri de bir deneseydim. İnsan o organik bağı kurduktan ve anladıktan sonra, başka hakikatleri aramasına yoktur.

Şimdi dışarıda en çok gelen yanılgılardan bir tanesi nedir? Bir sürü doğru var. Ben bu doğrular arasında gerçek doğruyu nasıl bulacağım? Böyle demiyorlar mı? Özellikle İslami mesele için diyorlar. Bak şimdi bu adam sahte para ile ilgili böyle bir derdi yok. Niye? Kurnaz çünkü. Sahte parayı yemez o adam. Şimdi biz geçen seyahatteydik işte acıktık. Yolda dedi ki, alalım arabada yiyelim, şöyle iki lokma bir şey. Verdik bir tane kağıt para diye burada sormazlar. Zekalarını, zekavetlerini kullanıyorlar. Öyle değil mi?

Ya da baktığında bir tane çocuğa, sevmediği çikolatayı al. Sevdiği çikolatanın ambalajında ver. Yer mi? Yemez bak, küçücük çocuk bile yemiyor. Ben bazen bizim Ecmel Vera'ya deniyorum, bu sevdiği bir kaç bir şey var mesela. Çubuk kraker falan seviyor. Onu eline alıyor. Elinde şu kadar çubuk kraker var ama hala öbür taraftan yemeye devam ediyor. Bunu böyle reklam yüzü olarak tutmuş. Bazen diyorum ya işte, bu çok zararlı olmasın, başka bir şey vereyim diyorum. Hemen öyle peksimet meksimet sıkıştırıyorum, kandıramıyorsun. Anladın mı? O çocuk biliyor yani. Küçücük çocuk sevdiği çikolatadan kanmıyor.

Ya da mesela bir oy kullanırken, insanların hangisinin yahu biz de bilmiyoruz ama o şekilde oy kullandık diyen, bir adam duydunuz mu? Dünya politikasını, dünya başkanlarından bile iyi bilmeyen bir adam gördünüz mü hiç? İmkanı yok değil mi? O adam o noktada biliyor ve oyunu kullanırken diyor, dünyanın geleceği de benim oyuma bağlı, diyor. O kadar böyle yani. İnsanlar dünyevi işlerde kandırılması mümkün değil. Ama uhrevi ilişkiye gelince ne diyor? Ya abi, doğru hangisi nereden bileceğiz ya. Herkes kendince bir doğru söylüyor, diyor. Ben bu doğruyu seçeceğim, diyor. Ya bizler dünyada o kadar uyanık adamlarız ki. Bazen meczup arkadaşlar oluyor böyle. Allah onların yardımcısı olsun. Ona bile para yerine başka bir şeyi veremiyorsun. Hayır, diyor. Benim 1 milyonumu ver, diyor. Onlar bile oralarda uyanıklar. Ama iş hakikate gelince, kabrin ötesine gelince ne diyoruz abi? Ya ben nereden bileceğim hangisi doğru? Sen bir şey anlatıyorsun, öteki bir şey anlatıyor, öteki başka bir şey anlatıyor.

Demek ki Allah senin araştırıp, o doğrular içerisindeki en doğruyu bulmanı istiyor. Şimdi biz Allah'ın iradesine kendimizi teslim etmekten aciziz. Şu an yaşanılan bütün şartlar ve ahvalden Allah'ın haberi var mı? Var. Peki ayette bir yaprak bile onun ilmi haricinde kımıldamaz diyor mu? Diyor. Demek ki Allah azze ve celle, şu anki bu şartları biliyor ve böyle olmasını murad ediyor. Demek ki senin yaşadığın imtihandan, milimi milimine başına gelen bütün hadiseler kadar Allah azze ve cellenin haberi varsa, seni böyle imtihan etmek istiyor. Bunu anlaman lazım.

Şuradan kapı çalsa, kapının önüne bir tane kadın gelmiş. Elinde de bir tane bebek var. Dese ki, evladım ben betülüm, temizim, pakım, uzağım yani böyle bütün iffetsizlikten uzağım. Gözüme göz, elime el değmedi ama Allah bana bu çocuğu nasip etti dese, kaçınız inanırsınız? Çok zor değil mi? Ama bak Hz Meryem ve Hz İsa'nın vakası böyle bir vaka değil mi? Ne oluyor? Cibril üflüyor, izzeti Meryem annemizden Hz İsa doğuyor. O zamanın imtihanı öyleymiş bak.

Allah azze ve celle sen bunlar arasında doğruyu seçeceksin, diye şart koşuyor mu? Koşuyor işte. Ya da şöyle düşünelim. Biz bir köydeyiz diye düşelim. Köyün nüfusu kaç olsun? Takribi 15000 kişi olsun. Köyde de 10 tane aile var. Şimdi o 15000 kişide herkes birbirini tanır mı? Küçük bir köy, 10 tane aile var, herkes birbirini tanır. Senin tam 40 yıldır tanıdığın birisi çıkıp bir gün dese ki, beni dinleyin ben Peygamberim, bu da hak kitap dese, kendinizi bir koyun bakalım inanma nasıl? Çok zor değil mi orada inanma?

Cennetin neden ucuz olmadığını anlıyor musunuz? Ama Allah azze ve celle diyor ki, işte o Mekke'nin o bölgesinde, Haşim oğullarından ben Peygamberim diye çıkan o zata inanırsanız, cennet ehli olacaksınız. İnanmazsanız küfür üzere öleceksiniz, diyor. Allah orada ayracı koymuş mu? Koymuş. İşte o orada ayracı koyan Allah, burada da senin doğruyu bulmam için bütün ayraçları koymuş. Ve ya ben kafam karışıyor bulamıyorum hangisi doğru diye bir seçeneğin var mı? Böyle bir seçeneğin yok. İşte bunun adı imtihan.

İnsan imtihanın bu ince ince örgülerini ve dantelalarını anlar, yakalarsa eğer, der ki bu cennet gerçekten ucuz değil. Cehennem dahi gerçekten lüzumsuz değil. Şu zamanın imtihanı ve zorluğu, az önce söylediklerimden inanın hiç farklı değil. Biz bunca karışıklık ve bulanıklık içerisinde, Peygamberin mesajını çekip almak zorundayız. Ve sen mesajı çekerken şunu dikkat etmen lazım. Allah aklı sadece iyi ve kötüyü ayıralım diye vermemiş. İyi ile daha iyiyi, kötüyle daha kötüyü ayırmak zorundasın. Ve buna ne deniyor mesela, kötüyü daha kötüden ayırmaya? Ehven-i şer deniyor. Yani senin önüne çıkan bir şey, aman bu bana yeter diye kabul de etmeyeceksin. Senin için daha iyi olanı arayıp bulmak zorundasın. Sen bu karmaşaların içerisinde, ki bu karmaşa olmasa imtihan olmaz. Peygamberin mesajını çıkıp, anlayıp, uygulamak zorundayız.

Şimdi bizim bu imtihan olarak açılan az önceki örnekleri bir daha konuşalım. Hz Meryem kucağında masum bir yavruyla çıkıyor. Ve o insanlar için bir imtihan oluyor. Kureyş'in içerisinden bir bizzat çıkıyor. Ben Peygamberim, bu da hak kitaptır, iman etmeniz lazım, diyor ve bu insanlar için bir ayraç oluyor, değil mi? İşte Allah azze ve celle bu ayraçlarla, bizim içimizdekini bize gösteriyor Sinan. Nasıl güneş yeşil bir domatese vursa kızartır, mis gibi yapar. Aynı güneş leşe vursa, bu sefer de kokutur, berbat bir hale getirir. İşte bu imtihanlarda, bizim üzerimize vuran güneş gibi olgunlaşmaya müsaitsek kızartacak, lezzetli edecek ama çürümeye müsaitsek leş gibi bizi kokutacak. O yüzden imtihanın böyle farkına varıp, seçmek zorunda olduğumuzu anlamamız lazım.

Seçmek zorunda olduğumuzu anladığımız en güzel ayetlerden bir tanesi, Ankebut 69. Diyor ki Allah azze ve celle, bizim uğrumuzda elinden gelen çabayı sarf edenlere gelince, cehd edenlere mücadele edenlere gelince, onları bize ulaşan eleştireceğim, bir onu beğenmeyeceğim, bir de değil mi onlar? Ya Müslüman böyle mi olur? Tamam sen göster nasıl olacağını o zaman. Çok saçma metefor değil mi? Yani ben bir şeyi tenkit edip, beğenmiyorum ama nasıl olacağını göstermiyorum ya. Ben Müslüman değil mi? Müslümanım. Ya Ömer Müslüman böyle olmaz. Tamam sen de Müslümansın, sen o zaman doğrusunu göster. Değil mi ince, ilginç çelişkiler. Böyle yerinde oturuyorsun, ediyorsun. Ne cehd var, ne gayret, ne bir arayış var. Şimdi ayeti tersten okuduğumuzda bunların da doğru yolu görme ihtimalleri çok zor gözükür.

Bir insan bunca karışıklık içerisinde, Efendimiz Muhammed Mustafa aleyhisselatu Vesselam'ın hak peygamberliğini anlamak zorunda mıdır? Zorundadır. Peki anlamasa imanını kaybeder mi? Ahiretinden olur mu? Olur. Kur'an'ın beyanına göre sen o seçmek zorunda olduğun meselenin içerisinden Peygamberin mesajını seçip, evet efendimiz aleyhisselatu vesselam halk peygamberlerdir, ben de ona tabi olmalıyım deyip, seçmediğin anda bunun akıbeti sonsuz bir azaba gidiyor. Madem Efendimiz aleyhisselamın peygamber olduğunu anlamak zorundayız. Olaya birkaç soruyla giriş yapalım. Bu sualleri çok duymuşsunuzdur. Peygamber olmazsa olmaz mıydı? Duydunuz mu? Ya bir Allah'a inanıyorum da, din ve Peygamber'e inanamıyorum ya, onun bir getirdiği şeriata ben inanamıyorum. Bak sorular başlıyor. Başka, Allah Peygambersiz kendisini tanımaz mıydı? Bana cevap ver. Çok ilginç, soruda bir yücelik de var yani. Allah'ı bir yüceltiyor farkında mısınız? Başka, kardeşim Allah kulları ile dilediği gibi konuşur, aracıya ne gerek var ya konuşması için? Matematik öğrenmek için aracı, ilaç kullanmak için eczacıyı aracı yapan, ticaret için bankaları aracı yapan adam burada aracıya ihtiyaç duymadı. Güler misin, ağlar mısın? Saçmalardan seçmeler, başka bir şey değil. Şimdi burada adam ne yapıyor biliyor musun? Allah'ı yüceltiyor bak. Allah'ın ihtiyacı mı var ya aracıya? Onun ihtiyacı olduğundan değil, derin hikmetler olduğundan var zaten. Kardeşim aklım bana yeter. Ben aklım ile o doğruyu bulurum. Bir aracının bana mesaj iletmesine gerek yok. Kimler bunlar? Aklı gözüne inmişler. Akıl vazifesini yapıyor mu? Yapmıyor. Düşünüp, Aklı gözüne inmişler, diyor. Acaba peygamberlik şart mıydı? Ve ben peygamberliğin şart olduğunu yani Allah azze ve celle varsa, peygamberlik vardır. Tersten okuyalım. Peygamberlik varsa, Allah azze ve celle vardır. Şimdi bunu nasıl anlayacağım ve nasıl anlamam lazım? İsterseniz inanılmaz bir yer yazmış Üstad Hazretleri. Bakın, gerçekten hayret içinde kalırsınız. Okuyalım, okuduktan sonra da birlikte bir görelim. Tahkiki imanın şartı neymiş, bunu da birlikte anlayalım. Bismihi subhanehu. Ondokuzuncu mektup, birinci nükteli işaret. Şu kâinatın sahip, bir dakika basamak basamak gideceğiz bugün. Şu kâinatın, dedi. Nereden başladı? Kâinattan. Birinci basamağa kainat yazman lazım. Bakın peygamberliğin şartını okuyoruz, kainattan başladı. Niye böyle yapıyor biliyor musun? Ben sana şanzıman getirsem, abi bu ne dersin ya, bu ne işimize yarayacak ki, dersin. Ya da buji getirsem, ağabey buji ne ya, buji ne işimize yarayacak, dersin. Niye öyle dersin biliyor musun? Arabanın bütün şablonunu görmezsen, parçaları sana saçma gelir. Demek ki, biz önce neyi göreceğiz İhsan? Bütünü göreceğiz, şablonu göreceğiz. Şablonu gördükten sonra o parçalar bize manidar gelecek. Ve şablonu görmek için, o basamakları kaçırmamamız lazım. Birinci basamağa çıkmadan, ikiye geçemeyeceğiz. Bu ders için geçemeyeceğiz. İlk basamağımız şu, önce kâinata bakacağız. İyi de kainatla, peygamberliğin ispatı, delili arasında nasıl bir ilişki var? Meraklandın mı? Hadi bakalım, ilerleyelim. Buyur kardeşim. Şu kâinatın Sahip ve Mutasarrıfı elbette bilerek yapıyor ve hikmetle tasarruf ediyor. Bekle. Allah'ın bilerek yaptığının delili nedir? Hikmetle iş yapmasıdır. Sizin vücudunuzdaki herhangi bir organı konuşalım. Senin pazuları konuşalım mı? Bilek güreşinde kullanıp, şampiyon olduğun, Türkiye'de şampiyon olduğun pazuları konuşalım mı? Senin pazularının bilerek yapıldığı nereden belli? Bakarsın, takıldığı nereden belli? Bakarsın, orada hikmetli iş görüyor mu? Hikmetle iş görmek, ilim ile olur. Madem hikmetle iş görülüyor, bilerek yapılmış dersin. Şimdi ben buraya gelsem, ders okumaya geldim. Bir baktım, masamda da biri çay koymuş. Bu çayın bilerek koyulduğu nereden belli? Kasıt var, irade var, hikmet var. Burada hikmet varsa, ben ders okurken boğazım nemlensin diye, bir arkadaş bilerek yapmış dersin. Şimdi bizim salonda lambalar var mı? Bu lambalar bilerek mi takılmış? Ne belli? Hikmetle takılmış. Mesela neden yere takılmamış? Yukarıda iş görüyor. Şimdi baktığımda lamba yukarı hikmetle takılmış. Ve lamba amacına hizmet ediyor mu? Kapalı bir odaya takılmamış. Bu amacına hizmet ediyorsa ve hikmetle iş görüyorsa, bilerek yapılmış demen lazım. Bakın beyler, benim gözümün buraya bilerek takıldığı, tesadüfen olmadığı nereden belli? En hikmetli yeri orası, gayesine, amacına tam uygun takılmış. Mesela şu burnum, buraya acaba bilerek takılmış mı? Bakalım, ben bu burnu çıkarsam, ne olur biliyor musunuz? Şimdi ben bir yemek yerken üçlü bir kombin yapıyorum. Yemeğe şöyle bakıyorum, önce tipi tamam yenebilir, diyorum. Sonra burnum geliyor. Bayat olsa anlar mıyım? Anlarım, önce burnum analiz ediyor. Sonra dilime geliyor mu? Geliyor, dilde diyor ki, ooo baklava dediğin böyle olur, diyor. Çoğu zaman burun ne yapıyor burada? Dur, o bayatmış, diyor. Kokluyorsun, diyorsun ki, abi bu etin bozulmadığına emin misin? Herkes yaşadı mı hayatında bunu? Abi bu bozulmuş. Nereden anladın? Buradan anladım. Peki bu burnun burada olması bilerek mi yapılmış? Burnum buraya bilerek, kasten mi takılmış? Çıkaralım bakalım. Çıkardım burnu. Nereye taksam, o da icab etmez, sıkıntı çıkar arka cep falan. Olmuyor yani bak. Az önceki yemek kombini bile bozuluyor. Şimdi demek ki, bu burun buraya bilerek takıldığı nereden belli? Hikmetle ve gayesine hizmet ediyor. Kainata baktığında, kâinattaki her şey gayesine hizmet ediyor mu? Hikmetle yapılmış mı? Yapılmış, o zaman bilerek takılmış. Benim bir arkadaşım vardı, hiç unutmam. Şöyle bir iddiası vardı. Vücutta işte iki tane kemik var. Bu kemik hiçbir işe yaramıyor, derdi. Yüz küsürle viraj dönüyor, araba takla atıyor. O çok ağır ameliyatlar geçiriyor. Bacak kemiği paramparça olmuş. O vücuttaki, bu hiç lazım olmuyor dedikleri kemikten bacağına nakil yapıyorlar. İstetme gibi. Şimdi o kemiği kullanıldı mı? Kullanıldı. Gayesine hizmet etti mi, hikmetli oldu mu? Evet, demek ki böyle çok da aman bu gereksiz, bu lüzumsuz dememek lazım. Allah çünkü başka şekilde de böyle bir ispat görürsek, o da arıza olabiliyor. Tamam da bunun peygamberlik delili ile ne alakası var? Birazdan eşyadaki hikmeti anlatan deliller, peygamberin olması gerektiğinin hikmetini de bize anlatacak. Allah'ı inkar ettikleri ne kadar argüman varsa eşyalar, ben bir amaca hizmet ediyorum, ben hikmetle yaratıldım diyerek, Allah beni bilerek yarattı demek istiyor. Biz buna dürbünle baktığımızda, Allah'a delil oluyor, başkaları dürbüne ters baktığında Allah'a uzaklaşmasına, perde olmasına vesile oluyor. Aynı kâinattaki argümanlarla, sen Allah varmış diyorsun. Neden? Dürbünle düzgün bakıyorsun. Onlar da dürbüne ters baktığında uzaklaşıyor. Ya bunlardan Allah mı ispat edilir deyip, onların uzaklığına vesile oluyor. Şu kâinatın sahip ve mutasarrıfı elbette bilerek yapıyor ve hikmetle tasarruf ediyor ve her tarafı görerek tedvir ediyor ve her şeyi bilerek, görerek terbiye ediyor ve her şeyde görünen hikmetleri, gayeleri, faydaları irade ederek, tedvir ediyor. Bak şimdi gelen cümleye bak. Evet. Madem yapan bilir, elbette bilen konuşur. Benim böbreğimi en iyi kim bilir? Yapan bilir. Şu saati en iyi kim bilir? Yapan bilir. Peki bu saatte ilgili garantiden çıksa, bozulsa, edilse kimin konuşmaya hakkı var. Madem yapan bilir, elbette bilen konuşur. Peki bir soru soracağım. Bütün kainatı konuşturan, kendisi konuşmayı bilmiyor olur mu? Olmaz, bütün kainat kendi lisanı mahsusu ile konuşuyor mu? Sular akarak, bülbüller öterek her birisi kendi lisanıyla konuşuyorsa, ben de dahil olmak üzere, bütün kainatı konuşturan kendi konuşma bilmiyor olur mu hiç? Olmaz. Biz konuşmayı bildiğimiz için konuşabilen cihazlar üretebiliyoruz. Konuşmayı bilmeyen telefonu konuşturabilir mi? Konuşturamaz. Biz görmeyi bildiğimiz için gören cihazlar üretebiliyoruz. Görmeyi bilmeyen şu kameranın görüntüsünü üretebilir mi? İmkanı yok. Şimdi ikinci aşamada da buna geldik. Birinci dedik ki, Allah bütün kainatı biliyor. Nereden belli Ya Rab? Çünkü hikmetle tasarruf ediyor. İkinci basamakta şunu dedik. Madem hani biliyor demiştik ya. Yapan bilir, elbette bilen konuşur. Yani birinci basamakta Allah kainatı biliyor dedik, ikinci basamakta da Allah konuşuyor dedik. Nasıl konuşacak? Bakacağız şimdi, buyur. Madem konuşacak... Bir, Allah biliyor. İki, konuşacak. 3, madem konuşacak, kiminle konuşursunuz siz? Şimdi içeri bir tane adam girse, konuşmaya başlıyor. Telefon yok elinde. Duvara dönmüş, duvarla konuşuyor, ne dersin? Deli dersin, değil mi? Niye dedi dedin adama? Konuşacağı muhattabı zişuur değil. Adam şuurlu mu? Şuurlu. Şuurlu bir insan kiminle konuşur. Şuurlu biri ile konuşur. Şuurlu biri kiminle konuşur. Şuurlu biri ile konuşur. Yaylaya gittik. Baktık, bir tane çoban koyun sürüsü ile geziyor. Su içelim diye İrfan, çeşmeye eğildik. Yerde kitap var. Belli yani, o sürü geçmiş. Kitabı alır mıyız elimize? Alırız. Gidip sorar mıyız? Koyuna mı sorarsın, çobana mı sorarsın bu kitap kimden düştü diye? Çobana, niye? Koyun senin muhatabın değil. Çünkü şuurlu biri, şuurlu biri ile konuşur. Üçte diyeceğiz ki, madem konuşacak ona muhattap, anlayan, şuur sahibi ile konuşacak diyeceğiz. Devam et Ömer. Madem konuşacak, elbette zişuur, ve zifikir ve konuşmasını bilenlerle konuşacak. Madem zifikirle konuşacak, fikir sahibi ile konuşacak. Elbette zişuurun içinde en cemiyetli ve şuuru külli olan insan nevi ile konuşacak. Dört, madem konuşacak tam kendisine muhatap olan insan nevi ile konuşacak, diyor. Sen maliye ile ilgili işleri benimle konuşur musun? Hayır. Neden? Anlamam. Sen çelik ile ilgili işleri benimle konuşur musun? Neden? Anlamam. şimdi Allah azze ve celle bu kadar çeşit içerisinde, soralım. Tamamen, bi tamamiye melekle konuşsaydın Ya Rab? Melekler terakki eder mi? Cevap ne? Meleğin şeytanı yok. Sen hiç hasta olmasan, bende Allah Şafi desem, anlayabilir misin? İşte melek de o yüzden terakki etmiyor. Çünkü hastalanmadığı için Şafi ne bilmiyor. Sen hiç açıkmasan, Allah'tan Rezzak, rızık verici desem, anlar mıydın? İşte melek de o yüzden terakki edemiyor. Çünkü acıkma yok, Rezzak nedir o yüzden anlayamıyor. Şimdi anladınız mı? Şeytan bizimle uğraştığından ve Allah'ın birçok esması bizde açıldığından, Allah'ın Hani az önce demir dedim, maliye dedim, Allah'ın da sanatını en çok biz okuyabildiğimizden dolayı, diğer mevcuda zişuurlar içerisinde, en çok bizimle konuşacak ve bizimle konuştuğu insan zümresine, şuuru küllî denecek. Koyuna şuuru cüzi denir. Cüzi bir şuur var mı koyunda? Ota gider, süte gider. Cüzi bir şuur var mı mesela keçide, danada? Var, değil mi cüzi bir tane? Arıda var mı cüzi şuur? Var, peteğine gider, balını yapar. Peki külli şuur kimde var? İnsanda var. Dört, madem şuur sahipleri ile konuşacak. Bu şuur sahipleri içerisinde, en şuurlu olan, şuuru külli olan insan ile konuşacak, bizimle konuşacak. 5, Ömer. Madem insan neviyle konuşacak, elbette insanlar için de kabil'i hitap ve mükemmel insan olanlarla konuşacak. Kabil'i hitap ne demek? Muhatap demek. İnsanların beş vakit namaz kılmaması, Allah'ın onları muhatap almamasından biliyor musunuz? Risale-i Nur'da bir cümle geçiyor. Bir nevi Miraç hükmünde olan namazın hakikati, Allah'ın huzuruna kabulündür. Namazın hakikati neymiş? Allah'ın senin huzuruna kabul etmesiymiş. Demek ki, sen namaz kılmıyorsan, ki kılamıyorum diyorlar. çeviren, en zahmetli işlerini çeviren adamlar 5-10 dakikalık namazı kılmıyor. Niye? Allah istemiyor çünkü. Adam dünyaları kaldırıyor, yerinden binaları döküyor, ne nakliyeler yapıyor, ne ticaretler yapıyor, ne pazu isteyen işler yapıyor. Ağırlık salonuna gitmiyor musunuz hiç? Orada namaz kılmayan arkadaşlar var. Dünyayı kaldırıyor, dünyayı. Ama başını eğemiyor. Çok garip, değil mi? Az önce dedik ki, namaz miraçtır, dedik. Peki Miraç dediğin ne biliyor musun abi Miraç? Uluhiyet dairesinin reisi ile Allah azze ve celle ile, ubudiyet dairesinin reisi olan Efendimiz Muhammed Mustafa'nın buluşmasına da Miraç, deniyor. Demek iki tane daire var. Birisi, uluhiyet veyahut rububiyet dairesi olan Allah azze ve cellenin dairesi. Bir de ubudiyet dairesi olan, kulluğun dairesi. Efendimizi, Allah kainat namına huzuruna kabul ediyor mu? Ediyor. Buna ne diyoruz. Miraç diyoruz. Biz namazı yatıp kalkılan bir ibadet zannediyoruz çoğu zaman. Böyle sandığımızdan da Efendimiz o telaşla acele eden, namaz kılan bir sahabe efendimize mesela, git tekrar kıl, tekrar kıl diye gönderiyor. Bunu anlayamıyoruz. Namaz ne biliyor musun? Yatıp kalkılan bir ibadet değil. Üstad diliyle söylüyorum. Namaz bütün ibadetlerin fihristesidir. Senin bütün birikmişliklerinin özeti, özeti, fihristesi. Şimdi biz namazda Allah'u Ekber diyoruz değil mi? Sen namazdan önce kainat okuyacaksın, Allah'tan büyük hiçbir şey yok diyeceksin. Ve namazda onu tasdik makamında Allah'u ekber diye söyleyeceksin. Sen namazdan önceki yaratılmışlara şaşıracaksın, hayret edeceksin. Namazda da gelip, Subhanallah diye onu ilan ve tasdik edeceksin. Sen namazdan önce Allah'ın sana ne nimetler verdiğini, ne ikramlarda bulunduğunu anlayıp, şaşıracaksın, hayret edeceksin. Ve namaz esnasında da Elhamdülillah Yarabbi diye, onu orada ilan edeceksin. Bu nazarla baktığında namaz ne oluyor? Bütün ibadetlerin filitresi. Namaz Allah'u Ekber diyor. Neye diyorsun? Allah'ın büyüklüğünü anlayıp, şaşırmadıktan sonra niye Allahu Ekber diyorsun ki? Namazda Sübhanallah diyorsun. Allah'ın yarattıklarına hayret etmedikten sonra hayret ve muhabbetle secde etmedikten sonra niye Sübhanallah diyesin. Garip değil mi yani? Şimdi sen bana Mehmet abi seni seviyorum desen ama seninle hiç mazimiz yok. Ya Uğur, biz seninle bir dakika oldu tanışalı, nasıl seviyorsun desem ne olur? Samimiyetsizlik çıkmaz mı ortaya? İşte namazda da bu söylediklerimizin altını doldurmadığımızda, samimiyetsizlik çıkar ortaya. O namaz ubudiyetin fihristesi. Yani sen kul olduğunda ortaya huşu ile bir namaz çıkacak. Şimdi bir de dedik ki, Allah dedik, biliyor dedik. Bütün kâinatı yaratmışsa, bütün kainatı biliyor. İki dedik, madem biliyor o zaman konuşacak, dedik. 3 dedik, madem konuşacak şuur sahipleriyle konuşacak dedik. 4 dedik, madem şuur sahipleriyle konuşacak, onların içerisinde şuuru külli olan insanla konuşacak dedik. 5 dedik, madem o insanı muhatap alacak, kabil'i hitap olan yani onun konuştuğunu tam anlayacak olanı muhatap alacak. Ankara'dan Reisi Cumhur gelse, Mersin'den kiminle konuşur? Vali ile konuşur. Neden? Çünkü onun dediklerini anlayacak muhatap orada. Kainatı yaratan Allah azze ve celle, O kimle konuşacak? O da kainatın bu dairesindeki Reis, olan Efendimiz aleyhisselam ile konuşacak. Şimdi öğretmen, sınıfın ahvalini biriyle konuşacak olsa, sınıftan ne seçiyorlar? Başkan. Sınıfın ahvalini anlayıp, temsil edebilecek birisi oluyor, doğru mu? Peki insanlık içerisinde, kabil'i hitap yani en çok muhatap alınacak olan kimdir? Efendimiz Muhammed Mustafa'dır. İşte o yüzden Allah azze ve celle konuşmak için bütün insanlığı temsil edecek bir zatla konuşması şarttır, lazımdır, elzemdir. Vali olmasa memleketin reisi işleri kiminle çözebilir? Seni arayıp çözebilir mi? Beni arayıp çözebilir mi? Çözemez. Demek ki o makam varsa, Başkanlık, Cumhurbaşkanlık, Başbakanlık makamı varsa, onun muhatabı olan Valilik makamı olmak zorunda. Sınıfta öğretmenlik makamı varsa, onun dilinden anlayacak öğrencilik makamı olmak zorunda. Ulûhiyet makamı Allah azze ve celle varsa, Onun dediklerini en ciddi manada birtamamiya okuyup anlayabilecek, peygamberlik makamı olmak zorundadır. Şimdi başa dönelim. Peygamberlik olmak zorunda mı? İşte zorunda. Devam edelim o zaman. Madem en mükemmel ve istidadı en yüksek ve ahlakı ulvi ve nev-i beşerde mukteda olacak olanlarla konuşacaktır. Bu da kim oluyor? Nebiler oluyor ve onların içerisinden kim oluyor? Efendimiz Muhammed Mustafa aleyhisselatu vesselam oluyor. İnsanlığın içerisinde, en kemal olanın Efendimiz aleyhisselam olduğu ne belli? Düşman dahi tasdik eder. Bak, buradan belli. Şimdi dost, dostu tasdik eder değil mi? Dost, dostun kusurunu da görmez. Ama düşman birini tasdik ediyorsa, onda kemal vardır. Üstad ne diyor? Kemal odur ki, dost değil düşman bile tasdik etsin, diyor. Muhammed-ül Emin sıfatını Efendimiz'e veren kim? Düşmanları. Hicret'ten önce onu öldürmeye gelen, hani aşiret kavgası çıkmasın, her aşiretten bir bıçak vursun ki, sonra Haşimoğulları bize yüklenmesin diye, örgütleniyorlar ya. O örgütlenme esnasında Efendimiz'i öldürmek isteyen adamların her birisinin emanette olan malları kimde emanetti? Akrabalarında mı? Yine Efendimiz de emanetti. O kadar Muhammedül-Emin. Peki onu öldürseler, o malların emanet olma listesini tutan kimdi? Hz.ali olduğundan yatakta da o vardı işte. O yüzden öldüremediler. Emanet listesi onda, ne yapalım dediler? Düşmanları bile Muhammedül-Emin demiş. Bakmış, bu sıfatta yalan olmaz, demiş. Kimleri onun yüzüne bakmış, aman ya Rabbi şu yüzde yalan olmaz. Ben onun her söylediğini tasdik ediyorum, demiş. Bizim haricimizde Efendimiz Aleyhisselama tastikler nerelerden var? Okuyalım mı biraz? Tarihteki yüz büyük insan adlı kitabıyla, bütün dünyada yankılar uyandıran Amerikalı bilimadamı, Profesör Michael Hardt. Kitabının ilk yayınlandığı tarihten on yıl sonra, Kahire'de katıldığı bir ödül töreninde sorulan kitabınızın yayınlanmasının üzerinden neredeyse on yıl geçti. Tarihteki 100 ünlü adam kitabınızdaki birinci yeri Hz Muhammed'e ayırmıştınız aleyhisselatu vesselam. Hala bu görüşte ısrarlı mısınız, şeklindeki soruya şu cevabı vermiş. Bu ünlülerin ilk listesi, bu sayıyı 200-300 bile çıkarılsa, Hz Muhammed'in listenin başındaki yeri sabittir, demiş. Bak, bu daireden olmayan bir söylüyor. Yeni bir örnek. Amerikalı profesör, Bosworth Simit şöyle demiştir. Şöyle bir göz atmakla, Hz Muhammed'in aleyhisselam bütün vasıflarını ve kahramanlıklarını görmek mümkündür. Bunlardan bazıları peygamberliğinin ilk günlerinde ve bazıları da peygamberliğinden sonra olmuştur. Eşsiz mucizelerini gördüğüm zaman, onu rütbe bakımından insanların en büyüğü ve en yücesi olarak mütalaa ediyorum. Hatta insanlık onun bir benzerini görmemiş ve görmeyecektir de. İnsanlığın en kamili, kabil'i muhatap kimmiş? Efendimiz Muhammed Mustafa, bak kimler tasdikliyor. Devam ediyorum, yeni örnek. Çok ilginç bir örnek ya. Ben buna çocukluğumdan beri hayret ediyorum. Bismark, Almanya'nın güçlü bir imparatorluğa dönüşmesinde en önemli rol oynayan ve ilk şansölyesi Prens Bismark şöyle diyor. Muhtelif devirlerde, beşeriyeti idare etmek için Allah tarafından geldiği iddia olunan bütün indirilmiş semavi kitapları, tam ve etrafıyla tetkik ettimse de tahrif oldukları için hiç birisinde aradığım hikmeti tam isabet ettiremedim. Bu kanunlar değil bir cemiyet, bir hane halkının saadetini bile temin edecek mahiyetten pek uzaktır. Onlara diyor, tetkik ettiklerine. Lakin Muhammedilerin Kuran'ı aleyhisselatü vesselam bu kayıttan azadedir. Ben Kuran'ı her cihetten tetkik ettim. Bakın Almanya'nın kaderini değiştiren adamı konuşuruz. Her kelimesinde büyük hikmetler gördüm. Muhammedilerin düşmanları, bu kitabın Muhammed'in zatının eseri olduğunu iddia ediyorlarsa da en mükemmel bir dimadan böyle bir harikanın meydana geleceğini iddia etmek, hakikatlere göz kapayarak kin ve garaza alet olmak manasını ifade eder ki, bu da ilim ve hikmetle izah edilemez. Bak, Muhammed Mustafa dünyanın en mükemmel adamı, diyor. Ama Kuran onun bile elinden çıkamaz, diyor. Ben şunu iddia ediyorum ki, Muhammed aleyhisselatu vesselam mümtaz bir kuvvettir. İlahi kudretin, böyle ikinci bir vücudu imkan sahasına getirmesi ihtimalden uzaktır. Yani onun gibi ikincisi mümkün değil. Seninle aynı asırda yaşamadığımdan dolayı müteessirim ey Muhammed. Bakın dünyanın en ünlü filozoflarının Efendimiz hakkındaki sözlerini konuşuyoruz. Seninle aynı asırda yaşamadığımdan dolayı müteessirim Ey Muhammed. Beşeriyet senin gibi mümtaz bir kudreti bir defa görmüş, bundan sonra göremeyecektir. Ben heybetli huzurunda kemali hürmetle eğiliyorum. Efendimiz'in o insan olduğu ne belli? İşte delilleriyle belli. İrlandalı Dramatist, Sosyalist düşünür ve 20 yüzyılın önde gelen tiyatro yazarlarından George Bernard Show. Ya ben bunları duyduğumda o kadar şaşırdım ki ya. Bu insanlar, hayret ettim. George Bernard Show, şöyle diyor. İnsanlığın sorunlarının üst üste yığılarak, neredeyse çözülmez hal aldığı günümüzde, Hz Muhammed'e her zamankinden daha fazla muhtacız. Eğer o aramızda olsaydı, bütün bunları oturup bir fincan kahve içme rahatlığı ile çözerdik. Şaka gibi değil mi? Geçen bir tanesiyle denk geldim, sigara bırakma hattından aradılar. Ya diyor, ne arıyorlar bırakacak olsam bırakırdım, diyor. Dedim ki, işte peygamberliğin delili. Abi ne alakası var, diyor. Toplum şu an sigarayı daha çok bırakıyor mu, daha çok arttırıyor mu? Arttırıyor, sigara gibi basit bir adeti bütün filozoflar bir araya gelse, bizden değiştirmeleri çok güçken, evlatlarını vicdanları titremeden gömen insanlardan sahabe nesli çıkaran kimdir? Efendimiz Muhammed Mustafa (asm) İnsanların akıl almaz boğuldukları suları, kahve içme rahatlığında problemmişcesine çözen kimdi? Efendimiz Muhammed Mustafa (asm) İşte Onu görenler o kadar güzel bir şekilde anlıyorlar ki. Ben bu hayret uyandırıcı insanın hayatını inceledim. Zaten hayatını incelemeyenler vesveseye, vehime düşüyor. İnceleyenler düşmüyor. Kuruntuyla insanlar başka şey diyor. Benim görüşüme göre, onu insanlığın kurtarıcısı olarak tanımamız lazımdır. Allah aşkına söyleyin insanlara dikkat edin, lütfen nazarınıza verir. Kim demiş, kime demiş, ne makamda demiş, ne maksatla demiş, bakar mısınız? İnsan büyük hangi ölçüsüyle ölçülür ölçüsün, acaba ondan daha büyük bir insan bulunur mu? İspat oldu mu yine? Kabili hitap kim? Allah'a en muhattap olacak insan kim, belli oldu mu? Eskiden Osmanlı medreselerinde camilerinde, kötü ahval olduğunda Kadı İyaz'ın Şifa-i Şerifini okurlarmış, niye biliyor musun? Çünkü hep Efendimiz Aleyhisselam'ın bir mucizesi anlatıyor orada, hadislerle naklediyor. Onun adının geçmesi berekettir. Meşhur İngiliz düşünür Thomas Carly şöyle diyor. Kral ve vezirler gibi azamet ve debdebe perdeleri ile gizlenmiş değil. Demiyor mu Hazreti Ömer. İla hadisesinde, bir ay çadırına taşındığında, yanına gelip, evine dön diyecekken görüyor, yüzünde hasır iz yapmış. Ya Resullah, diyor. Ne oldu ya Ömer. Kisralar, krallar saraylarda iken sen diyor, şurada hazır yüzüne iz yapmış. İstemez misin ey Ömer, dünya onların ahiret bizim olsun, diye orada da söylemiyor mu? Kendi hırkasını kendi yamalar, kendi ayakkabısını kendi tamir ederdi. Harbe gider, ashabı ile istişare eder, emirlerini onlarla beraber verirdi. Nasıl bir insan olduğunu her yönüyle kavminin bilmesi için böyle yaptı. Ona artık siz ne isterseniz öyle deyiniz. Dünyada taç ve ihtişam sahibi hiç bir imparatora, yamalı bir hırka içindeki bir insan kadar hürmet ve itaat edilmemiştir. 23 yıllık dünya imtihanı gerçek bir kahraman için lüzumlu bütün unsurları taşımaktadır. İnsanlar her şeyden daha fazla Muhammed'e kulak vermelidir (asm). Diğer bütün sözler onu karşısında boş sözlerdir, laf-ı güzaftır. Devam ediyorum, yeni bir örnek. Fransız tarihçisi Alfonso Mari Luis De Martin şöyle diyor. Şayet gayenin büyüklüğü, vasıtaların küçüklüğü ve neticenin azameti, insan dehasının üç ölçüsü ile modern tarihin en büyük şahsiyetlerini bile Hz Muhammed de kıyaslamaya kim cesaret edebilir (asm)? Bakın, kimlerin dediğini dikkat eder misiniz? O şahsiyetlerin en meşhurları ancak maddi kuvvetler kurdular. Halbuki Hz Muhammed Aleyhisselam maddi kuvveti olmaksızın, orduları, hukuk sistemleri, imparatorlukları, kavimleri, hanedanları ve dünyanın 1/3 üzerindeki milyonlarca insanı harekete geçirdi. İnsan büyüklüğü hangi ölçüyle ölçülürse ölçülsün, acaba ondan daha büyük bir insan bulunur mu? Allah niye Efendimiz aleyhisselamı kabili hitap aldığını anladınız mı? Allah varsa peygamberlik niye olması lazım? Peygamberlik varsa, Allah niye olması lazım ispat oluyor mu, olmuyor mu Allah aşkına ya? Yeni örnek. Alman şair ve yazar John Wolfgang Von Gothe şöyle diyor. Hiç kimse Hz Muhammed'in prensiplerinden daha ileri bir adım atamaz. Avrupa'ya nasip olan bütün başarılara rağmen bizim bütün kanunlarımız, İslam medeniyetine bakarak çok eksiktir. Bunu itiraf ediyor bak. Biz Avrupa milletleri, büyük medeni imkânlarımıza rağmen, Hz Muhammed'in Aleyhisselam son basamağına varmış olduğu merdivenin daha ilk basamağındayız. Bunlar nasıl itiraflar Allah aşkına? Neden Efendimiz Aleyhisselam kabili hitap, şimdi anlaşılıyor mu? Son örnek, Magat Magandi şöyle diyor. Öyle diyor değil mi, Hindistan Pakistan bölünürken? O kara toprağını böleceğinizi beni ortadan ikiye bölün ama ona ellemeyin, diyor. Milyonlarca insanın kalbine tartışmasız hakim olmuş birisinin, hayatını öğrenmek istiyordu. Anam babam sana feda olsun ya Resulallah diye, kaç kişi söylemiş? Bizler de dahil milyonlar. Bak kalbe nasıl nakşolmuş? Okuyunca kesin olarak inandım ki, o yıllarda İslamın bir yer kazanmasında kılıcın bir rolü yoktu. Bedir dediğin hicret 13 yıl, ondan 2 yıl sonra, 15 sonra. Bu 15 yıl ne oldu? Peygamberin tam olarak kendini geri planda bırakması sözüne, sadakati, vicdanlı, onu takip edenlere ve dostlarına özverisi, yiğitliği, korkusuzluğu, üstlendiği görev de Allah'a tam güvenmesi kesin ve yalındı. Kılıçtan daha keskin özellikler konuşuyoruz. Bu özelliklerle bir zorluğun üstesinden gelmek için, ille de kılıç taşımak gerekmiyordu. Magat Magandi söylüyor. Peygamberlerin hayatını anlatan kitabın ikinci cildini bitirdiğimde, bu muazzam hayata dair daha fazla okunacak bir şey olmayışından dolayı son derece üzgündüm, diyor. Herkes tastiklemiş. Bir dedik, Allah yarattığı kainatı biliyor. İki dedik, madem biliyor o zaman konuşacak, dedik. Üç dedik, konuşacaksa zişuur, zifikirlerle konuşacak dedik. 4 dedik, bu zişuurlar içerisinde, en külli şuur sahibi insanlarla konuşacak, dedik. 5 dedik, bu insanlar içerisinde kabili hitap olan, kendisine muhatap olan birisi olmak zorundadır. Bu yüzden Efendimiz aleyhissalâtü vesselâm'ın peygamberliği ve peygamberliğinin az önceki delilleri su götürmez bir gerçek, hakikattir. Güneş söner ama bu hakikat sönmez arkadaş, sönmez. O kadar kesin, köre de kesin, sağıra da kesin, inkarcıya da kesin, inanmıyorum diyene de kesin. Her yer kararır, bu hakikat kararmaz arkadaş. Gönlünü bu ışıkla yaksan, sende kararmazsın arkadaş. Devam edelim mi? Madem en mükemmel ve istidadı en yüksek ve ahlaki ulvi ve nev-i beşere mukteda olacak olanlarla konuşacaktır. Elbette dost ve düşmanın ittifakıyla, en yüksek istidad da ve en ali ahlakta ve nev-i beşerin humsu onda iktida etmiş. Humsu, beşte biri. Ve nısf-ı azr onun hükmü manevisi altına girmiş ve istikbale onun getirdiği nurun ziyasıyla, 1300 sene ışıklanmış ve beşerin nurani kısmı ve ehl-i imanı mütemadiyen günde beş defa onunla tecdidi biad edip, ona duayı rahmet ve saadet edip ona medih ve muhabbet etmiş olan, Muhammed aleyhissalâtü vesselâm ile konuşacak ve konuşmuş. Niye onunla konuştuğunu, niye o peygamberlik müessesesinin olmazsa olmaz olduğunu anladınız mı? Evet. Konuşacak ve konuşmuş ve resul yapacak ve yapmış; vesair nev-i beşere rehber yapacak ve yapmıştır. Bir cümle var. Rububiyetin tezahürü ubudiyettir. Akif, sen yalınlaştır. Kullukla onun Rablığı ortaya çıkar, terbiye ediciliği. Çok güzel. Şimdi iki tane daire var. Birisi rububiyet, birisi ubudiyet. Bu rububiyet dairesi ne yapar biliyor musunuz? Elindeki güzelliklerin sergisini açar, elindeki güzel sanatları boyayarak o sergide teşhir eder. Onun müşterisi kimdir? O da ubudiyet dairesidir. Gelir, o sergiden nimetleri alır. Gelir o sergiden sanat eserlerini okur. Bu iki daire birbirini gerektirmektedir. Çifte gerektirme vardı ya, telazum. Yani rububiyet varsa ubudiyet kesin vardır. Ubudiyet varsa, rububiyet kesin vardır. Şimdi sen bir tane et yesen, böyle baharatı falan da yerinde. Ubudiyet dairesindesin, müşteri olmuşsun değil mi? Et yedin, kıvamı on numara, baharatı isotu doldurmuş. Üf diyorsun ya, adam eti nasıl terbiye etmiş diyorsun ya. Şimdi o etin terbiye oluşuna şaşıran, bir damla sudan 150 tonluk balina terbiye etmiş, buna şaşırmaz mı? İşte ubudiyet nasıl müşteri oluyor, anladınız mı? Bu terbiyeyi nereye koyacaksın? Rububiyet dairesine vermek zorundasın. Bir tane yumurta alınıyor, tavus kuşunun altına konuluyor. Az önceki etin terbiyesine şaşırmıştın. Bir yumurtadan 4000 tane renk çıktı. Bunu terbiye eden ne, bunu nereye koyacaksın? İşte onu terbiye eden, rububiyet dairesi o terbiyeyi okuyan, hayret eden ubudiyet dairesi. iİmdi hamurdan börek yaparlar, adam parmaklarını yer ya. Böyle bir börek, böyle bir katmer olur mu der ya. Peki senin bir damla hamurundan, bu parmakları yaratmış. Bu terbiyeyi nereye koyacaksın? Demek ki rububiyet dairesi terbiye edecek, ubudiyet tanesi de bu terbiyeyi okuyacak. Böyle derin sanatlar varsa, sergide rububiyet dairesi bu kadar sanatları açmışsa, bunu en ince ayrıntısına kadar okuyacak muhatap olmak zorunda mı? Zorunda, önce muhatap olur, ondan sonra kitap yazılır. Önce muhatap vardır, ondan sonra et terbiye edilir. Yani önce Efendimiz aleyhisselam vardı. Ondan sonra da Allah muhattap olalım diye kainatı yarattı, anladınız mı? Bir daire, rububiyet dairesi sanatını, terbiye ettiklerini sergiliyor. Bir daire ububiyet dairesi, o sanattaki sergilenenleri okuyor. Ama bu sergilenenlerin tamamını okumaya kabil birisi olmak zorundadır. O da bu ubudiyet dairesindeki tamamını temsil etmek için var olan, Efendimiz Muhammed Mustafa'dır. Üstad 10. Sözde şöyle diyor, bak. Evet, şöyle müzeyyen bir kainatın öyle mukaddes bir Saniine böyle bir Resulü Ekrem, Işık şemse lüzumu derecesinde elzemdir. Şimdi güneş var ama ışığı yok, olur mu? Olmaz, sen güneşin olduğu nereden anlıyorsun? Işığından anlıyorsun, Allah azze ve cellenin olduğunu nereden anlıyorsun, biliyor musun? Onda da peygamberlik delilinden anlıyorsun. Işık güneşe ne kadar lazım ve elzemse, Efendimiz Muhammed Mustafa (asm) da Allah'ın varlık deliline o kadar lazım ve elzemdir. Işık şemse lüzumu derecesinde elzemdir. Çünkü nasıl güneş ziya vermeksizin mümkün değildir. Öyle de Uluhiyette, peygamberleri göndermekle kendini göstermeksizin mümkün değildir. Başka bir cümle da okumam lazım. Bu da Mesnevi Reşhalarda geçiyor. Bu hakikati gözünle gördükten sonra, rububiyet ve ubudiyet dairelerinin reisleri arasında en büyük bir münasebetin bulunmamasına aklınca imkan var mıdır? Ben matematik öğretmeniyim, amaç nedir? Bilgi aktarmak, matematiği anlatmak. Peki sizce benim en çok sevdiğim öğrenci kimdir? Türevi, integrali, limiti, diferansiyel denklemi anmamış öğrencidir. Zaten onu anlayan, hepsini anlamış demiştir. Demek ki, öğretmen en çok kimi sever? Anlattıklarını en çok anlayan, maksadına hizmet eden, sever. Allah azze ve cellenin kainatı yaratmakta ki gayesine, en çok hizmet eden zat kimdir? Efendimiz Muhammed Mustafa aleyhisselamdır. Peki biliyor musunuz? Anlaşılmaz bir kitap muallimsiz olsa, onu anlayan ve açıklayan biri olmasa, boş bir kitaptan ibaret kalır. Efendimiz Aleyhisselam olmasa, kainat kitabı manasız kalacaktır. En baştan alalım. Kainatı yaratmıştır demiştik ya. Şimdi o ilk beşlemeyi birleştiriyorum. Kainat varsa, okuyan Efendimiz olmak zorunda. Efendimiz varsa, okuyacağı kainat kitabı olmak zorunda. Az önceki 5, en başa döndü mü? Bakın kitabı baştan okurken, çok vakit geçer. Bir saattir ders işliyoruz. Ama kitabı bitirip, en başa dönmek istediğinde kapağı kaparsın, 1 saniyede bitirirsin. Şimdi kitabı kapattık ve en başa döndük. Deizme hiç prim vermeden, deizm nasıl çürütülür gördünüz mü? Şunu zerre anlayan bir insan, deizme en ufak prim verebilir mi? Peki deizmi çürütmek için, deizmi popüler etmeye gerek var mı? Demek ona da gerek yok. Öyle bir ispatı nerede duyacaksın ya? Gerçekten Risale-i Nur akıl alır gibi değil, nerede duyacaksın? Bir baştan özetleyelim. Önce dedi ki, Allah bilir dedik. Bildiği ne belli? Hikmetle tasarruf etmiş, bak. Önce bilir, dedik. Sonra dedik ki, madem yapan bilir elbette bilen konuşur, dedik. Allah bilir, biliyorsa konuşacak. Konuşacaksa, zişuurla ve zifikirle konuşacak. Daha sonra dedi ki, o zişuur ve zifikir içerisinde, en külli şuur sahibi insanlarla konuşacak. Sonra dedik ki, o insanlarla en kabili hitap olan, en iyi muhatap olan o dairenin reisi Efendimiz'le (asm) konuşacak, dedik. Daha sonra da şöyle bağladık. Anlaşılmaz bir kitap muallimsiz olsa, boş bir kağıttan ibaret kalır. Demek ki, O biliyorum ve yarattım dediği baştaki kainat kelimesi var ya, o varsa Efendimiz'in olması şarttır. Efendimiz varsa, onu okuyacağı kâinat kitabının olması şarttır, dedik kitabı bu şekilde kapattık. Sübhaneke la ilmelena illa ma allemtena inneke entel alimul hakîm ve ve ahıru da'vahum enil hamdulillahi rabbil alemin. El-fatiha maassalavat