Transcription
Var mı evladını kaybeden? Var mı kardeşini kaybeden? Kaç yaşındaydı?
- Doğum yapıldı ama ölü şekilde doğdu, dedi. İsim falan koymuşlar, biri o şekildeydi...
+ Neydi adı?
- Osman Zinnureyn'miş.
+ Hay maşallah.
- Diğeri de anne karnında, cinsiyet belli olmuş sonra vefat etmiş.
+ Allah Allah. Seko senin var değil mi? Kaç yaşındaydı biraderin?
- 25'ti falan. Aynen.
+ Evet. Seni hatırlıyorum, anne babanı oradan hesaplamak gerekirse senin ahvalin bile yorgundu. Tekrar Allah cennetiyle muamelede bulunsun inşallah. Anne baba da herhalde çok şiddetli...
- Evet epey bir perişaniyet yaşadılar, ondan önce zaten abim varmış oda doğarken abi. Biradere tabi daha çok üzüldüler. Çünkü 25 yıllık bir hatıra var. Çok fazla hatıralar var. Öldükten sonra zaten bütün eşyalarını kaldırmıştık ama yine hatıraları bitmiyor, onların zihninde.
+ Evet evet onları kaldıramıyorsun.
- Evet onları kaldıramıyorum.
+ Ben de kaybetmişim ablamı. Tabi ben de denk gelmedim şahit olmadım da böyle tatlı tonton bir çocukmuş, bir kaç yaşına girdikten sonra da vefat etmiş. Hala böyle ismi zikredilince bizimkilerin de gözleri yaşlı bir şekilde hatıralarını anlatırlar. Ağır bir imtihan değil mi, çocuk imtihanı. Şimdi düşünün bir çocuk size veriliyor, aradan iki ay geçiyor, iki yıl geçiyor Allah tekrar alıyor, garip bir imtihan, ağır bir imtihan. Neden verdi, neden alıyor? İnsan merak ediyor değil mi? Sebebi bu dünyanın imtihan yeri olması, bu dünyada Ebu Bekirlerle, Ebu Cehil'lerin ayrılmak zorunda olması ve Allah azze ve celle neyle imtihan edecek? Evlat ile, mal ile, can ile, kazandığınla, kaybettiğinle, verdiğiyle vermediğiyle değil mi? Çocuk da bu imtihanlar içerisindeki en şiddetli imtihanlardan bir tanesi. Şimdi bunun bir de mantığını anlayamazsan, iki ay, iki yıl, on yıl kucağında tutuyorsun, seviyorsun, en tatlı dönemleri, sonra birden Allah azze ve celle çekip alıyor çocuğu değil mi? Şimdi bir insan bunun mantığını anlayamadığında Allah muhafaza etsin ama isyana kadar giden bir mesele oluyor değil mi? Yani bu insanın kaybediliş noktasına gidiyor. Ama bir de hakikatini bilse bir insan... Şimdi bizim problemimiz zaten burada başlıyor, bu hakikati bilememekte biz her şeyi dünya için yaşar bir hale geldiğimizden mantığımızda şöyle, bu dünyada mutlu olmak istiyorum, bu dünyada çocuklarımın her şeyini görmek istiyorum, bu dünyada gülmek istiyorum, bu dünyada eğlenmek istiyorum, bu dünyada çocuk sevmek, bu dünyada torun sevmek istiyorum ama bu dünya öyle bir yer değil ki... Bu dünya imtihan yeri. İmtihan varsa ne gerek? Sabır gerek, diş sıkmak gerek. Peki bir şeyin hakikati bilmeden insan ne kadar sabredebilir, ne kadar? Biraz dostlar geldi, biraz kafa dağıttın, bir yere kadar yeter bu sabrın gücü. Demek ki biz hakikatini bilip sabretmek için dayanabileceğimiz bir şey bize lazım. Olayı biraz tasvir edelim. Gerçekten ağır bir olay. Zahirde Allah azze ve celle verdiği bebeği geri alıyor ve sen o çocuğu ne yapıyorsun toprağa gömüyorsun. Allah Allah. Bir annenin penceresinden düşünebiliyor musunuz? Şimdi o çocuk annenin gözünde nerede? Toprağın altında bir yerlerde değil mi? Ama aslı öyle mi? Aslı öyle değil. O bebeğin ruhu ölmedi. Yani aslı ölmedi, kendisi ölmedi. Allah ona bir beden elbisesi vermişti, o elbise yırtıldı ve çıkardı Allah azze ve celle. Daha sonra ona daimi kalacağı bir saadet diyarında başka bir elbise giydirdi.
Şimdi bir program dinledim de orada bir anne, Allah ona da sabır versin. Çocuğunu kaybetmiş hem de boğularak kaybetmiş. Sinni buluğdan önce, 15'inden önce vefat eden bir çocuk. Ve şu soruyu soruyor, denizde nerededir, hala yüzüyor mudur, üşüyor mudur, boğuluyor mudur, ne haldedir, ben nasıl yetişeceğim ona? Şimdi biz o bebeği sadece bedeni olarak düşündüğümüzde acılar dinmiyor, toprak altında yalnız ne yapıyordur, diyoruz. Suyun altında yalnız ne yapıyordur, diyoruz. Bir deprem kazası oluyor, ümmet coğrafyasında mazlum nice bebekler vefat ediyor, ölüyor, öldürülüyor. Onu sadece bedeninden ibaret hayal etmeye çalıştığında, acın dinmiyor. Toprağın altında bir göçüğün altında, suyun altında ne yapıyor, üşüyor mu, yalnız mı? Çünkü bakın gecelerini bölmüş o anne, çocuk gık dediğinde yanında bitmiş. Çoğu zaman yanında kıvrılmış yatmış. Aman nefes alış verişini duyayım, diye. Şimdi böyle bir annenin böyle bir derin şefkati için, o çocuk nerede kalmış olabiliyor? Toprağın altında, suyun altında, göçüğün altında. Ne olursa, eğer işin hakikati bilinmezse. Şimdi işin hakikatini bilirsek şunu anlamamız lazım, evladımızı verip bizden geri alan sonsuz bir merhamet sahibi. Şimdi sonsuz bir merhamet sahibi, senin evladını alsa hiç senin tasvir ettiğin gibi acılı halde bırakır mı, o yavruyu? Bırakmaz değil mi? Demek bazı problemlerimiz var. Biz o evladı bize veren ve emanetini bizden tekrar alan zatı tanımıyoruz ve burada bütün dertlerimiz, sıkıntılarımız, bunalımlarımız başlıyor. İşte böyle olunca ne oluyor, biliyor musun abi? Şu cümle hep ağzımızdan terennüm ediyor. Allah'ım bu nasıl imtihan, bu nasıl bir imtihan? Çocuğumu mu aldın benden? Sevdiğimi mi aldın benden? Beni alaydın da çocuğumu almayaydın... Değil mi? "Bu nasıl imtihan" diye bu cümleler ağzımızdan dökülüveriyor.
Şimdi evlat dediğin ne biliyor musun? Peygamberler bile imtihanı olmuş, evlat dediğin... Allah Allah. Zaten hadiste de öyle söylüyor değil mi? ''Eşeddül bela alel enbiya sümmel evliya fel emsal fel emsal.'' "Musibetlerin en büyüğü önce Peygamber'e sonra evliyalara sonra mertebesine göre diğer insanlara" Demek ki evlat acısının en şiddetlisini kim yaşayacak? Peygamberler yaşayacak. Bizim Efendimiz yaşamış. Altı yavrusunu toprağa vermiş, altı yavrusunu. Ama sadece bedenlerini toprağa vermiş, hakikatlerini toprağa vermemiş. Efendimiz aleyhisselam 2 yaşında gözünün nuru Kasım'ı veriyor, çok üzülüyor, çok üzülüyor ve Hatice annemiz ne diyor biliyor musunuz? O bir anne, diyor ki "Ya Resulallah Kasım daha sütünü tamamlamıştı." diyor Efendimiz de diyor ki, Kasım sütünü cennette tamamlayacak, diyor. Hatta Cibril-i Emin bazen Muhammed-ül Emin'e geldiğinde nasıl hitap ediyordu, künyesi olarak? "Ey ebu Kasım." Allah Allah künyesi olmuş bakın. Daha sonra Zeynep, Rukiye, Fatma bunlar nübüvvetten önce doğan çocukları. Daha sonra oğlu Abdullah dünyaya geliyor. Kaç aylıkken vefat ediyor? 6 aylıkken vefat ediyor. Ona zulmetmekte hiçbir fırsatı kaçırmayan amcası Ebu Leheb koşa koşa nereye gidiyor? O dönemin siyasi otorite merkezi olan Dar-ün Nedve'ye gidiyor. Ne diyor biliyor musunuz? "Bak Bak görüyor musun." diyor, bir oğlu, bir evladı daha gitti. Çünkü o Haşa soyut kesiktir yani ''ebter''dir, diyor, Efendimiz aleyhisselam için. Altı aylık yavrusunu da toprağa vermiş, bunun hüznünü daha sindirememişken, Ebu Leheb'in nasıl uğraştığına bakar mısınız? Onun soyu kesiktir, ebterdir, diyor ona. İşte bizim sürekli okuduğumuz Kevser Suresi iniş sebebi bu hadise oluyor ve orada ne diyor? "Asıl soyu kesik olan, soyu gelmeyecek olan onlar, sana karşı nefret püskürenlerdir." diyor. Çok ilginç bir hadise var burada. Şimdi ayet diyor ki, O Ebu leheb ve ona emsal olanların soyu kesilecek, soyu gelmeyecek, diyor. Ama Ebu Leheb'in maddeten soyu devam etmiş biliyor musunuz? Ama devamı nasıl olmuş hadise? O Ebu Leheb'in devam eden soyu yani oğulları iman ettikten sonra namazlarda Tevbe Suresi'ni okuyarak babalarına lanet etmişler. Demek ki bu iş soy meselesi değil, yol meselesi. Belki Efendimiz'in hayatta bir oğlu kalmadı ama iki milyar Ümmet onun soyunu temsil etmektedir. Soruyorum size, hangisini soyu kesilmiştir acaba? Daha sonra Mısırlı Mariye annemizden oğlu oluyor. Kim? Oğlu İbrahim dünyaya geliyor. On sekiz aylıkken, 18 aylıkken bakın kaçıncı hüzün, kaçıncı hüzün. On sekiz aylıkken oğlu İbrahim'i de elleriyle toprağa veriyor. Efendimiz Aleyhisselam, Ey Uhud bana inen hüzün sana inseydi yerle bir olmuştun, diyor. Bakın bir insan belki o cümleleri anlayamayacak, O yüzden Efendimiz aleyhisselam o cümleleri bir dağa kuruyor. Ey Uhud diyor... Daha sonra Efendimiz aleyhisselam hüzünleniyor ve gözyaşı döküyor, sahabe efendilerimiz soruyor Ya Resulallah bu ne haldir, deyince... "Göz yaşarır, gönül mahzun olur ama bu dilden Allah'ı memnun etmeyecek hiçbir ifade çıkmaz." diyor. Bakın bu da başa gelen bu ağır imtihanın bütün kader çizgisini bize belirliyor. Göz yaşarır mı, yaşarır. Bırakın ağlasınlar, bırakın içlerini döksün anne baba, bırakın. Gönül hüzünlenir mi, o hatıralar ne zaman akla gelse, gönül tekrar tekrar yaş döker ama bir çizgi vardır orada nedir? Bu ağızdan Allah'ı memnun etmeyecek hiçbir isyan ifadesi çıkmaması lazım, diyor. Evlat acısı böyle ağır bir şey. Efendimiz yaşamışsa, onun yolundan giden Sahabelerimiz de yaşamış mıdır? Yaşamıştır. Birini konuşalım mı, birini konuşalım. Kimi konuşalım? Ebu Talha'yı konuşalım ama olayı biraz baştan almam lazım. Kimden alayım olayı? Ebu Talha dersem, olayı benim Enes Bin Malik'ten ve annesi Ümmü Süleym'den almam lazım. Onlar ve Medine'nin iki fidanı. Efendimiz 13 yıl Mekke'de kaldıktan sonra, Medine'ye hicret edince, o kahraman anne teslimiyet abidesi Ümmü Süleym geliyor, 10 yaşındaki oğlunu Efendimiz'e infak etmeyi teklif ediyor. "Ya Resulallah herkes seni hediyelerle karşıladı. Eğer kabul edersen 10 yaşındaki bu evladımı yani Enes bin Mâlik'i de sana infak etmek isterim." diyor. İfadedeki zarafeti görüyor musunuz? Eğer kabul edersen bu infağımı... O Enes Bin Malik kim oluyor daha sonra? Müksirun dediğimiz, bize en çok hadis rivayet eden sahabe efendilerimizden bir tanesi oluyor, bakın o Enes Malik. On yaşından 20 yaşına kadar efendimizin yanından ayrılmamış. Her şeyi gözüyle, kulağıyla kaydetmiş bir sahabe Efendimiz, oluyor. Müslüman oldukları için Ümmü Süleym'in kocası Malik bin Nadır, ne yapıyor? Terk ediyor onları. Zaten terk ettikten sonra yolun birinde de şakiler yolunu kesip öldürüyorlar. Daha sonra Ümmü Süleym'e birisi talip oluyor, kim talip oluyor? Ebu Talha. Ebu Talha onunla evlenmek istiyor ama Ümmü Süleym diyor ki, ya benim başımdan zaten yeni böyle bir hadise geçti. Bizim evimizdeki erkek biz İman ettik diye bizim evimizi terk etti. Sen şimdi şirk üzere yaşıyor ve bana evlenme teklif ediyorsun. Ben bu şekilde seninle evlenemem, çok isterdim iman etmeni ve iman etmiş olsaydın mehir olarak sadece senden bu imanı isterdim, başka mehir de istemezdim, diyor. Ve giderken aklını kurcalayacak o soruyu soruyor? Gerçekten tahtadan, betondan yaptığınız putlara taparak kalbinizi tahmin edebiliyor musunuz, diyor. Ebu Talha o kapıdan ayrıldıktan sonra hep bunu düşünüyor. Ellerimizle yaptığımız putlara mı ibadet edeceğiz? Yolda kimle tevafuk ediyor Musab Bin Ümeyr ile tevafuk ediyor ve Musab Bin Ümeyr onun imana taşınmasına bir vesile oluyor. Daha sonra Ebu Talha imanla tanışınca, o şerefli gömleği giyince, dönüyor ve Ümmü Süleym'le evleniyor. Ve Efendimiz aleyhisselam ne diyor biliyor musunuz, Ebu Talha için? Bin savaşçıdan hayırlıdır, diyor. Böyle iltifatları var, Efendimizin Ebu Talha için. O evlilikten Ebu Umeyr diye bir çocuk oluyor. Hatırlar mısınız Efendimiz aleyhisselam ne zaman onunla denk gelse, kuşu üzerinden ona şakalaşır, kuşu üzerinden espriler yapar. Ey Ebu Umeyr diye ona latifelerde bulunur. Bir gün Ebu Talha, evden uzaktayken, Ebu Umeyr vefat ediyor. Daha sonra eve gelince, Hanımı eve gelir gelmez böyle bir şeyi ona açıklamayı uygun görmüyor. Hatta Ebu Talha soruyor, nasıl bizim oğlan deyince de ''Hüve me seken.'' yani eskisinden daha sakin, diye ifadede bulunuyor, vefat etmiş bir çocuğa kullandığı tabir. O gece eşinin gönlünü hoş ediyor, sabah oluyor Bilal-i Habeşi'nin sesiyle yataktan uyanıyorlar, çağırıyor haydi namaza diyor, haydi kurtuluşa, diyor. Uyandığında Ümmü Süleym Ebu Talha'ya soruyor. "Ya Ebu Talha sen birisine emanet versen, o emaneti almaya gittiğinde de, hayır biz bu emaneti veremeyiz deseler, ne olur, diyor. Olur mu canım öyle şey, diyor. Emanet verildiyse geri alınacaktır deyince, Allah da verdiği emanetini bizden geri aldı, diyor. Göz yaşarıyor, gönül hüzünleniyor, ama o ağızdan Allah'ı memnun etmeyecek hiçbir ifade çıkmıyor. Ebu Umeyr toprağa veriliyor ve o günde meğer 9 ay sonra yeniden dünyaya gelecek olan başka çocuklarının müjde günü oluyor.
Şimdi bizim buradan almamız gereken nice dersler var değil mi? Ama bu dersleri alırken biraz bakış açımızı genişletelim. Böyle bir hüzün düşünün. Ne kadar tefekkür edebiliriz, ne kadar içselleştirebiliriz bilemeyeceğim. Allah verdiği emaneti, çocuğunuzu almış. Bakın kotunuzu bile aldığında ağrınıza gidiyor. Arabanın çizildiğinde ağrınıza gidiyor. Bir de çocuğunuzu aldığını düşünün. Zihninizde hep aynı hatıralar gülen eden, sizinle şakalaşan, sabah uyandığında yatağın dibine gelip baba anne diye bağıran bir çocuk geliyor hep akla. Şimdi emanettir bir gün verilip, bir gün alınabilir. Şimdi biz bakış açımızı biraz genişletmemiz lazım. Evet bu çocuklara üzüleceğiz ama ümmet coğrafyasında, dünyanın her yerinde vefat eden nice çocuklar var. Yani herkesin gönlü ümmet olan, gönlü dünya olan herkesin bu tesellilere ihtiyacı var. Evet belki evimizdeki çocuğun başına bir şey gelmiyor ama nice coğrafyalarda öyle çocukların başlarına öyle hale geliyor ki ama o topraklarda kan, su kadar değerli olmadığı için hiçbirimizin gündemine girmiyor maalesef. Ancak ateş düştüğü yeri değil benim gönlümü de yakar diyen insanlar, sabah edemiyorlar. Ne olacak o çocukların ahvâli, yine yetişemedim bir yavrucağa, yine kıydı zalimler.. Ki Allah o zalimlerin hepsinin belasını versin. Yine kıydı zalimler bir yavrucağa, diye o gönül, o yürek dayanmıyor. Bizim hepimizin bu cihette derin bir teselliye ihtiyacı var. O teselliyi bilirsek, şu meseleyi bilirsek, Allah evlat acısı ile yaktığını, cehennemin ateşiyle bir daha yakmayacaktır İnşallah, denilen bu teselliyi bilirsek eğer, biraz daha gönlümüzdeki bu endişeler bu telaşlar dinebilir. Üstad Hazretlerinin bir talebesi olan Hafız Halit'in evladının da başına böyle bir ahval geliyor ve nasıl teselliler veriyor biliyor musunuz? Bilemezsiniz çünkü bu tesellilere Üstadın Kur'an'dan istihraç ettiği, istinbad ettiği bu tesellilere daha önce rastlama ihtimaliniz gerçekten yok denebilecek seviyede. Yani ben Risale-i Nur'dan bu meseleleri okuduktan sonra çok kaynakları araştırdım. Belki ben denk gelemedim, olabilir, sonuçta bir yere kadarız, insanız, bir yere kadar araştırabiliyoruz ama araştırdığım kaynakların hiç birisinden bu kadar medar-ı teselli olabilecek bir sebep daha denk gelemedim. O yüzden şunları bilirsek, hem kendi gönlümüzü teskin ederiz hem etrafımızda herkes bir gün ölecektir ve her ölen birinin çocuğudur. Doğru mu? Demek ki teselliye muhtaç, bu ilaca muhtaç niceleri var. O yüzden bu hakikatleri bilmemiz lazım, buyurun başlayalım. 17 Mektup 25. Lemanın Zeyli. Çocuk Taziyenamesi. O'nun adıyla. ''Hiçbir şey yoktur ki O'nu hamd ile tesbih etmesin.'' İsra Suresi, 17:44 Aziz ahiret kardeşim Hafız Halid Efendi ''Sabredenleri müjdele. O sabredenler ki başlarına bir musibet geldiği zaman 'Biz Allah'ın kullarıyız; sonunda yine Ona döneceğiz.' derler.'' İstirca ayeti deniyor, bilginiz olsun. Evet. Kardeşim çocuğun vefatı beni müteessir etti. Fakat ''Hüküm Allah'ındır.'' kazaya rıza, kadere teslim İslâmiyetin bir şiarıdır. Cenab-ı hak sizlere sabr-ı cemil versin. Şimdi bize yine bu cümleler klasik geliyor da, işte klasik değil yani "Allah sabr-ı cemil versin." yani muazzam bir dua. Ne demek "sabr-ı cemil" yani o derdini, içinde yanan kor alevi bir insan ne kadar anlayabilir, anlayamaz o da senin gibi birisi yani nakıs birisi. O yüzden derdini, hakiki derdini yani yalnız Allah'a açmaya "sabr-ı cemil" deniyor. Peki nereden çıkmış bu "sabr-ı cemil" ifadesi? Yusuf'u Hz Yakup'tan kopardıklarında "ben hüznümü yalnız sana şikayet ediyorum." demiş. Ve nasıl bir hüzün, gözlerini kör edebilecek seviyede bir hüzün. Şimdi bu manaya "sabr-ı cemil" demişler işte. Hüznümü yalnız sana şikayet ediyorum... Daha sonra da Bünyamin'i alıp nereye götürüyorlar, Mısıra'a götürüyorlar. Bir evladı yoktu, iki evladı yok oldu. O da Mısır'a gitti. Ona da kavuşamayınca ''Külbey-i Ahzan'' denilen Hüzün kulübesine kapanıyor, gecelerce yakarıyor, dua ediyor ve ağlıyor. İşte sabr-ı cemil manası bu. Yani o derdin hakiki kısmı var ya onu bir insan anlayamaz, insan insana bir yere kadar yardımcı olabilir. Evet olsun da, dostuz değil mi insan insanın zehrini alır, derler bizim bu topraklarda, değil mi? Ama bir yerden sonrası yetişmez. İşte o hakiki derdini yalnız Allah'a dökmeye sabr-ı cemil diyeceğiz. Buyurun 'Cenab-ı hak sizlere sabr-ı cemil versin, merhumu da size zahire-i ahiret ve şefaaatçi yapsın. Size ve sizin gibi müttaki müminlere büyük bir müjde ve hakikî bir teselli gösterecek beş noktayı beyan ederiz.
Birinci nokta Kuran'ı Hakim'de ''Ebediyen yaşlanmayacak olan çocuklar.'' (Vakıa Suresi, 56:17) Ya ''Ebediyen yaşlanmayacak olan çocuklar.'' ne oluyor Sonsuz o cennet yurdunda kalacak çocuklar, böyle bir sır var Kuran'da. Sırrı ve meali şudur ki: mü'minlerin ergenlikten önce vefat eden evlatları cennette ebedi, sevimli, Cennet'e lâyık bir surette daimi çocuk kalacaklarını ve cennete giden peder ve validelerin kucaklarında ebedi medar-ı sürurları olacaklarını ve çocuk sevmek ve evlat okşamak gibi en latif bir zevki ebeveynine temine medar olacaklarını ve her bir lezzetli şeyin cennette bulunduğunu cennet tenasül yeri olmadığından... Bakın görüyor musunuz çocuk sevilecek ama cennet tenasül yeri değil. Yani cennette tekrar çoğalma var mı? Hayır yok ama çocuk sevgisi sırrı var. Bakın inceyi bir görelim birlikte Evet. Evlat muhabbeti ve okşaması olmadığını, diyenlerin hükümleri hakikat olmadığını hem dünyada on senelik kısa bir zamanda teellümatla karışık evlat sevmesine ve okşamasına bedel...' Önce şuradan girelim... Dünyada bir evladını sevdin, kaç yıl sevebileceksin evladını on yıl değil mi? On yıldan sonra evlat olmuyor değil mi artık? Tam böyle makas alınmayacak bir hale geliyor. O on yılda da uğraşıyor musun? Hastalandı, okulu ne oldu, yemeğini yedi mi? Arıyor bazen anneler değil mi? Ya bugün çocuk yemek yemedi, bak bu bile üzücü bir şey. Şimdi o yüzden ne derler? Torun sevmek, evlat yemekten güzel derler. Niye torunu gelip mıncıklayıp, gidiyorlar. Yani derdi tasası kalmıyor. Bu dünyada o çocuk sana verilse çocuğu sevebileceğin mühlet ne kadar? Birkaç yıl. Bir anne baba 'sinn-i büluğ'dan önce evladını kaybederse ne olur? Ne olur biliyor musunuz? Normalde cennette anne babalar gittiğinde tekrar çoğalma mevcut değildir. Çünkü cennet tenasül yeri değildir. Hatta bu hükme binaen eskilerden bir kısımları demişler ki cennette çocuk sevgisi yoktur, demişler. Üstad Hazretleri diyor ki hayır cennette hususi, bazılarına çocuk sevgisi vardır. Kimlere? On beş yaşından önce evladı vefat edenler sadece cennette çocuk sevecek olanlardır. Ya ince sırrı görüyor musun? Mesela bak Osman şöyle düşünelim. Bu dünyada lezzet aldığımız beş tane duyumuz var. Maddi cihette, ''Havass-ı Hamse-i Zahire'' beş tane duyumuz var. Şimdi şöyle hayal edelim. Sizlerin hepiniz 4 duyunuzu kullanabiliyorsunuz, ben de ekstradan sadece dilimi kullanabiliyorum, beşinci duyu olarak. Siz görüyorsunuz ben de görüyorum siz duyuyorsunuz, ben de duyuyorum ama ben kebapları, lahmacunları, çiğ köfteleri yiyorum. Siz böyle bir zevkten mahrumsunuz. Cennette de böyle bir hususiyet olacak işte. Normal şekilde vefat eden anne babalar çocuk sevgisi denen şeyi cennette yaşayamayacak. Ama ergenlikten önce çocuğu vefat eden bir anne baba varsa hiç kimseye tattırılmayacak olan o lezzeti sadece onlar tatmış olacak. Nasıl bir ikram? Şimdi dünyada kalsaydı çocuğun İsmail ne kadar sevebilecektin? Beş yıl, on yıl. Peki Allah azze ve celle o hediyeyi senden alsa, biraz sabret daha sonra vereceğim dese kaç yıl sevdiriyor, sonsuz yıl sevdiriyor. Şimdi bu hakikati bilen bir insan gözü yaşarır, gönlü mahzun olur ama isyana girişmez. Çünkü muazzam bir teselli var. Ben o evladıma çocuk olarak cennette seveceğim. Etrafta kimseler cennette çocuk sevemeyeceğinden, çünkü cennet tenasül yeri olmadığından ben ekstradan bir de cennete girmiş olacağım, bir de çocuk sevgisiyle Allah beni ikramlandıracak, rızıklandıracak. Nasıl müjde? Muazzam. Buyurun. Safi, elemsiz, milyonlar sene ebedi evlat sevmesini ve okşamasını kazanmak, ehl-i imanın en büyük bir medar saadeti olduğunu şu ayeti kerime vildanun muhalledun cümlesiyle işaret ediyor ve müjde veriyor. Bak ince sırra bakın. Ebedi yaşlanmadan kalacak çocuklar... Ayette ki bu ibare neye delilmiş? Sinni bludan önce yani 15'inden önce çocuğunu kaybeden kim varsa, aslında onlara müjde veriyormuş bu ayet ya. Şimdi bunu bilen bir insanın gönlü susar mı bir yerden sonra? Susar değil mi? Der ki az dişini sık, bu dünya ne yeri? İmtihan yeri. Ebu Cehil gibi isyan etme, Ebubekir gibi sadıklardan ve sabredenlerden ol, dese biraz hüzünlense, ağlasın, biraz gönlü de yaşarsa, o da yaşarsın ama dişini sıkıp Rabbinin bu müjdesine inansa, ahirette sonsuz sevebileceği çocuk, sadece onlara has bir şekilde verilecek nasıl bir müjde? Muazzam bir müjde.
Bir de iki nokta var, burada bu ikinci noktayı anlarsak, bizim bu nokta ile ilgili, bu mesele ile ilgili çözemediğimiz hiçbir şey kalmaz. Çok iyi dinlememiz lazım. Burada Üstat Hazretleri bir hikaye anlatıyor bize. Bu hikayeyi tam zihnimizde tefekkür etmemiz lazım. Hazır mısın tefekküre? Böyle film nasıl izliyoruz, aynı o film gibi zihnimizde canlandırdığımız lazım, olur mu? Lazım olduğunda geri çağırabilelim diye. Bir zaman bir zat, bir zindan da bulunuyor? Kim olsun bu zat? Dişçi sen ol ister misin? Sen neredesin zindandasın, sevimli bir çocuğun yanına gönderilmiş. Çocuğu nerede Ömer? O da zindanda senin yanında. İster misin bu hali? Sen zaten zindandasın. Nasıl bir haldesin? Ya üzgün bir haldesin. Bir de yanına kimi vermişler, çocuğu vermişler. Sen zaten zindanda doğru düzgün bir şey yiyemiyordun, Hadi bir musibetin vardı. Çocuğun oldu on kat oldu o musibet. Niye ben yiyemiyorum, çocukta yiyemiyor. Ben doğru düzgün duş alamıyorum, çocukta alamıyor. Ben şöyle bir gökyüzünü seyredemiyorum, çocukta seyredemiyor. Kimse bu hale istemez. O bir çare mahpus hem kendi elemini çekiyor, hem veledinin istirahatını temin edemediği için onun zahmeti ile müteellim oluyor. Hatta veledinin zahmeti seninkinden ağır, doğru mu? Sonra merhametkâr hakim, ona bir adam gönderir. Hakim kim olsun? Ben olayım mı hakim de? Merhametkar bir hakim. Sen Maphusta ki adamsın, çocuğuna maphusta. Ben de merhametkar bir hakimim. Der ki gönderdiğim adam, diyor. Şu çocuk çendan senin evladındır, Fakat benim raiyetim ve milletimdir. Yani senin evladın olabilir ama benim halkımdan birisi. Onu ben alacağım, güzel bir sarayda beslettireceğim, bak bak müjdeye bak, müjdeye bak müjdeye. Çocuğuna üzülüyordum zindanda dört duvar arasında çocuk hep ağlıyor, diye. Müjdeye bak, alayım ben onu sarayımda besleyeyim. O adam ağlar sızlar, benim medar-ı tesellim olan evladımı vermeyeceğim, der. Ayrılmak istemiyorsun çocuktan. Neredesiniz ama? Zindandasınız. Sultan ne teklif etti? Ya ver şu çocuğu, ben saraya alayayım çocuğu... Ona arkadaşları der, zindan'daki adam meseleyi anlamamış, kim yetişiyor yardıma? Arkadaşları. Senin teessuratın manasızdır. Ya şu cümleye bakar mısınız? Eğer sen çocuğa acıyorsan, çocuk şu mülevves, ufunetli, sıkıntılı, zindana bedel... Dünyayı tasvir ediyor. Ferahlı, saadetli bir saraya gidecek. Arkadaşların sana ne diyor biliyor musun? Sen çocuk için üzülüyorsan beyhude üzülme, niye çocuk kötü şartlardaydı, soraydı on numara şartlar yaşayacak. O zaman bu adam kimin için üzülüyor, nefsi için üzülüyor. Şimdi Allah bizden alıyor ya çocuğu... Nereye alıyor? Ya cennetine, sarayına alıyor. Biz orada gözyaşı döküyoruz değil mi, döküyoruz. Kim için döküyoruz? Kendimiz için döküyoruz, kendimiz. Eğer sen çocuk için üzülüyorsan beyhude ya dört duvar içinde zindandaydı o çocuk. Sultan nereye davet ediyor? Gelsin diyor, en güzel yemekleri yedireceğin, gözünün yaşarması, burun akması olmayan bir yere alıyorum. Sivilce çıkmayacak çocuğunda, garantisi var ya. Ayağına diken batmayacak o çocuğun garantisi var. Sen hala üzülüyorsan demek ki çocuk için üzülmüyorsun. Kim için üzülüyor? Nefsin için üzülüyorsun. Eğer sen nefsin için müteessir oluyorsan, menfaatini arıyorsan, çocuk burada kalsa muvakkaten, şüpheli bir menfaat ile beraber çocuğun meşakkatlerinden çok sıkıntı ve elem çekmek var. Tamam sen kendin ayrılacaksın diye üzülüyorsun ama ya bak çocuk burada kalırsa ne olacak o çocuk? Hasta olacak, rutubet içinde kalacak, yarın bir gün başına ne geleceği meçhul. Zindandan bir fare çıkacak, onu ısıracak. Eğer oraya gitse, sana bir menfaati var. Bir dakika. Bak. Dişçi zindandaydı, çocuk da yanındaydı. Peki sarayın sultanı ona ne demişti? Sen çocuğu bana ver. İşçi ne demişti? Ben vermem çocuğu. Biz dişçinin çocuğu vermemesinden tahlil ettik ki, dişçi o çocuğa üzülmüyor. Kime üzülüyor? Nefsine. Bak bir müjde daha geliyor. Eğer sen nefsine özlüyorsan, orada da bin tane menfaat var. Allah Allah, olay farklı bir yere gidiyor. Peki nedir senin nefsini menfaat? Çünkü padişahın merhametini celbe sebep olur. Sana şefaatçi hükmüne geçer. Padişah onu seninle görüştürmek arzu edecek. Bu padişah nasıl padişah? Çok merhametli. Çocuğu istiyor mu? İstiyor. Tamam verdim mi çocuğu padişaha? Verdim. Çocuk yanında mı? Yanımda. Şimdi bu padişah gerçekten merhametli padişahsa, öz babasıyla öz çocuğu ayırır mı? Ayırmaz. Baba neredeydi? Zindanda yani cehennemde. Çocuk nerede? Cennette. Peki bu merhametli ve şefkatli padişah, merhametin gereği babayla çocuğu ayırmaz, bunu anladık. Peki çocuğu mu görüştürmek için zindana gönderir? Yoksa babayı zindandan çıkarıp, sarayına mı alır çocukla görüştürür? Madem babayı cehennemin dibinden yani o zindandan alıp, çocukla görüştürecekse eğer, biz on beş yaşından önce evladını kaybetmiş bir anne baba görürsek, onları tebrik etmemiz lazım. Sizi tebrik ediyoruz. Çünkü o merhametli Sultan seninle evladını görüştürmek için o çocuğu mapusa yollamaz. Seni zindanlardan alıp, sarayında ağırlar. Yani sen Cennetle müjdelendin diye tebrik etmemiz lazım. Yani olay ne biliyor musunuz? Allah evlat ateşiyle yaktığını bir daha Cehennem ateşiyle yakmayacak. Ya böyle müjde neyde var? Bakın imanda var bu sır. Bazı hadislerde var bu sır. Aşere-i Mübeşşere de var bu sır. Cennetle müjdeli kişiler. Şu ince sıra bakar mısınız? Sinn-i büluğdan önce birisi evladını kaybetse, hem evladı cennette, hem de o kaybettiği evlada anne babaya şefaatçi oluyor ya. Böyle bir hadise olabilir mi? Böyle bir olay yaşanabilir mi? Şimdi mesela biz anne babamızı görüyoruz, endişeleniyoruz, üzülüyoruz öyle değil mi? Ya acaba ne olacak, akıbetleri ne olacak? O akıbetleri ile birlikte bir de o anne baba, ergenlikten önce evlat kaybettiyse, Cennet bileti vermiş meğer onlara. Böyle müjde nerede var? Böyle bir sır nerede var? Bakın bir de size bir hadis okumam lazım, hazır mısınız bu hadise? Kulun çocuğun öldüğü zaman, Allah canını almakla vazifeli olan meleklere sorar. Kulumun çocuğunun canını aldınız mı? Melekler, evet ya Rabbi, derler. Allah der ki, demek kulumun gönlün meyvesini mi devşirilmez yani kopardınız? Melekler, evet ya Rabbi, derler. Allah, peki kulum ne dedi, der. Melekler, sana hamd etti ve biz Allah içiniz ona döneceğiz, dedi. Ne ayeti demiştik? İstirca ayeti. Bunun üzerine Allah der ki, gönlünün meyvesini koparmanıza rağmen bana hamd edip yönelen bu kulum için cennette bir köşk hazırlayınız ve adını da hamd evi koyunuz. Tirmizi'de geçen bir hadis. Böyle bir şey olabilir mi? Tek bir şart var, nedir? İsyan etmeyeceksin ya. Risale-i Nur'dan okumaya devam ediyorum bakın. Elbette görüşmek için onu zindana göndermeyecek. Belki dişçiyi, belki seni zindandan çıkarıp o sana celbederek, çocukla görüştürecek Risale-i Nur'da belki nedir? Belli ki. Ama bu görüşmek için bir tane şart var. Şu şartla ki, padişaha emniyetin ve itaatin varsa. Neymiş şart? Yani iman şartı. O zaman bu müjde kimler için geçerli? Şirk bataklığına bürünmemiş, şirk bataklığına düşmemiş, iman sahibi her mümin için bu müjde geçerli. Bu şarta kim uyarsa, Cennet bileti elindedir. Bu şarta kim uyarsa bilsin ki, Allah bu dünyada evlat acısıyla yaktığını ahirette Cehennem ateşiyle bir daha yakmayacaktır. Bakın böyle müjde olur mu ya? İşte şu temsil gibi aziz kardeşim, senin gibi müminlerin evladı vefat ettikleri vakit şöyle düşünmeli. Talebesine söylüyor Üstad Hazretleri. Şu velet masumdur. Onun Halık'ı dahi Rahim ve Kerim'dir. Benim nakız terbiye ve şefkatime bedel gayet kamil olan inayet ve rahmetine aldı. Dünyanın elemli, musibetli, meşakatli zindanından çıkarıp, Cennetül Firdevsine gönderdi. O çocuğa ne mutlu. Şu dünyada kalsaydı, kim bilir ne şekle girecekti? Onun için ben ona acımıyorum, bahtiyar biliyorum. Dişçi o çocuk yanında kalsaydı ve büyüseydi Cennete mi gidecekti, Cehenneme mi? Meçhul, bilemiyorsun. Ama ergenlikten önce Allah alınca, yeri kesin mi? Kesinlikle cennette ve o anne baba o bir şarta yani iman şartına uyarsa, o anne babaya da şefaatçi. Var mı bundan daha büyük bir müjde bileniniz? Demek ki, imtihan ne kadar çetinse, mükafatı müjdesi de o ölçüde çetin. Kaldı kendi nefsime ait menfaati için kendimi dahi acımıyorum. Elim müteessir olmuyorum. Çünkü dünyada kalsaydı, on senelik muvakkat elemle karışık bir evlat muhabbeti temin edecekti. Eğer salih olsaydı, dünya içinde muktedir olsaydı, belki bana yardım edecekti. Fakat vefatıyla, dünyada ne kadar yardım edecekti? Alacak anasını babasını bir pikniğe götürecek. Bir iki bayramda seyranda elini öpecek, bu kadar. Fakat vefatıyla, ebedi cennette 10 milyon sene bana evlat muhabbetine medar ve saadet-i ebediyeye vesile bir şefaatçi hükmüne geçer. Subhanallah, bu nasıl bir müjdedir. Elbette ve elbette meşkuk, muaccel bir menfaati kaybeden, muhakkak ve müeccel bin menfaati kazanan. Farkına varsa bin menfaat var burada. 10 kuruşluk menfaatini düşünen bir insan, bin kuruşluk şu hakikatini bilse, bu menfaattan asla geri duramaz. Elim teessürat göstermez. Meyusane feryat etmez. Ne der biliyor musunuz? Gelirken sen getirmedin, giderken de gitmelerine engel olamadığın için, onlara benim diyemezsin. Madem benim diyemezsin, alındığında da isyan edemezsin. Ne edersin? Hamd edersin. Hamd evi buna karşılık sana verilir.
Üçüncü nokta. Vefat eden çocuk bir Hâlık-ı Rahîm'in mahluku, memlükü, abdi ve bütün heyetiyle onun masnuu ve ona ait olarak ebeveyninin bir arkadaşı idi ki, muvakkaten ebeveynin nezaretine verilmiş. Allah Allah, inceyi görüyor musun ya? Geçici olarak neyine veriliyor? Nezaretine. Ya zaten onun bizzat benim olması için canım istediğinde onu üretmem ve benden habersiz de benden alınamaması lazım. Ama birisi bir anda gönderiyor, bir anda alıyorsa, bu benim olmadığına delildir zaten. Buyurun. Peder ve valideyi ona hizmetkâr etmiş. Ebeveyninin o hizmetlerine mukabil, muaccel bir ücret olarak lezzetli bir şefkat vermiş. Şimdi binden 999 hisse sahibi olan o Hâlık-ı Rahim, muktezayı rahmet ve hikmet olarak ve o çocuğu senin elinden alsa, hizmetine hatime verse... Kim hizmettardı? Anne baba. O hizmetine karşılık ücret veriliyor mu? Veriliyor. Tatlı çocuk veriliyor işte. Ama sen nezaret ücreti almışsın o çocuğun sevimliliğinden ve asıl Sultan bir anda geliyor ki, nezaret hizmetin son buldu. Evet. Suri bir hisse ile hakiki bin hisse sahibine karşı şekvayı andıracak bir tarzda meyusane, hüzün ve feryat etmek ehli imana yakışmaz, belki ehl-i gaflet ve delalete yakışıyor. Şimdi belki içinizde böyle çocuk kaybeden görmemiş olabilir. O yüzden bu manaları anlamı olabilir ama bu iş var ya, bir imtihan ve bir isyanla son bulabiliyor, Hafizanallah.ı Şimdi ben bir dönem Tunceli'deydim. Tunceli'de de tevafuk o zaman bizim yanımızdaki arkadaşın başına güneş geçti. Biz de Tunceli'de bir polikliniğe gittik. Tevafuk orada da Kutuderesi diye bir yer var orada. Böyle hızlı akan bir dere. İnsanlar etrafında piknik yapıyor. Kutudere'sinde bir çocuk düşüyor, boğuluyor. Ciğerleri su doluyor çocuğun. Hastaneye o çocuğun naaşını getirmişler. Çocuğun akrabalarından biri vardı. Artık annesi miydi, teyzesi miydi anlayamadım. Şöyle yani 1.50 yok. O yaşlı teyze. 5 adam mı tutuyordu, 10 adam mı tutuyordu hatırlayamıyorum. İnanın yere indiremediler. Şöyle ne kadar tutsalar, kendine ata ata hastanede kırmadık, yıkmadık ve isyan edip ağza alınmayacak şeyler söylemedik, hiçbir anı yoktu. Allah yardımcısı olsun yani. Burada hani onu kınadığımızdan söylemiyoruz. Ama isyan bu işin olmaz kısmıdır. Belki bazılarınız böyle evlat kaybetme noktasına şahit olmamış olabilirsiniz. Ama şahit olanlar bunu ciddi bir acı, acı değil ciddi bir imtihan olduğunu bilirler. İşte tam o imtihan anında, gözün yaşanması normal. Bırakın ağlasın, insanları engellemeyin yani. Orada gelip abuk subuk konuşulmaz insana. Dik dur, şöyle dur, böyle dur. Ya ağlayacak ki, rahatlayacak o adam, içi boşalacak. Gönlü hüzünlenebilir, günlerce de ağlayabilir ama dilinden isyana medar bir şeyin çıkmaması bu işin kırmızı çizgisi. O yüzden her bahsi Üstat Hazretleri isyan etmemek ile bitiriyor. Çok ince mesela.
Şu dördüncü noktadaki okuyacağımız şu cümleyi, kalbime iman olarak akıtabilmek için her şeyimi verirdim. Emin olun, şu cümlelerdeki teselliye bakın. Eğer dünya ebedi olsaydı, insan içinde ebedi kalsaydı ve firak, ayrılıklar ebedi olsaydı, elimane teesürat ve meyusane teellümatın bir manası olurdu. Sizin ayrıldığınız sonsuz değil, acılarınız sonsuz değil. Gönlünüze düşen ateş sonsuz değil. Bir müddet ayrı kalıyorsunuz o kadar. Eğer sonsuz olsaydı, bu acılarının bu teessürlerinin bir anlamı, manası olurdu. Ama burası sonsuzluk diyarı değil, orası başka bir yer. Evet. Fakat madem dünya bir misafirhanedir. Vefat eden çocuk nereye gitmişse, siz de biz de oraya gideceğiz. Misafir kelimesi sefer kökünden gelmektedir. Yani misafir bir yere gelip oturan demek değildir. Sefer eden yani yolcu demektir misafir. Biz tabi Türkçede farklı bir anlamda kullanıyoruz ama tam manasını bilelim ki, cümleleri de tam anlayalım. Yani ben bu dünyaya oturmaya bile gelmedim, yolculuk etmeye geldim. Konaklama yerim değil burası, yolculuk yerim burası benim. Ve hem bu vefat ona mahsus değil, umumi bir caddedir. Hem madem mufarakat dahi ebedi değil, ileride hem berzahta hem cennette görüşülecektir. El hükmü lillah, demeli. Hüküm yalnız Allah'ındır demeli. O verdi, o aldı Elhamdülillahi ala külli hal, sabır ile şükretmeli. Öyle bitiriyorlar değil mi, o cümleyi? Allah'ın verdiği her hale hamdolsun, küfür ve şirk hariç. "Elhamdülillah ala külli hal sivel küfli veddelal" Delalet ve küfür hariç. Evet.
Beşinci Nokta. Rahmet-i ilahiyenin en latif, en güzel, en hoş, en şirin cilvelerinden olan şefkat bir iksiri nuranidir. Aşktan çok keskindir. Çabuk Cenab-ı Hakk'a vüsule vesile olur. Nasıl aşkı mecazi ve aşkı dünyevî pek çok müşkilatla aşk-ı hakikiye inkılab eder, Cenab-ı Hakk'ı bulur, öyle de şefkat fakat müşkilatsız, daha kısa, daha safi bir tarzda kalbi Cenab-ı Hakk'a rabteder. Gerek peder ve gerek valide veledini bütün dünya gibi severler. Veledi elinden alındığı vakit eğer bahtiyar ise, hakiki ehli iman ise dünyadan yüzünü çevir. Mün'im-i Hakikî'yi bulur. Der ki dünya madem fanidir, değmiyor alaka-i kalbe. İnsanın en kıymet verdiği şeyde elinden alınca, dünya onunla anlamlanmışsa eğer insan şu hakikatları bildikten sonra bunu demesi lazım. Yine bir hatıra anlatayım, bizim eski mahallede bir hemşerimiz vardı, evlatları da şizofrendi, bizim yan apartmanda oturuyorlardı, apartmanların balkonu olur ya böyle iki üç kat yüksekte. O balkondan bir ses duyduk ama yani tarif edilebilir bir ses değil. Taş mı düştü, kaya mı düştü, araba mı düştü oraya yani öyle bir ses duyduk. Ablamın çığlığıyla birlikte ikinci irkilişimizi yaşadıkç Meğer şizofren olan evlatları oradan bizim dama gelmiş, damdan da atlamış. Hasta yani. İnşallah meczup hükmünde gider. Bir ses bildiğiniz gibi değil. Bir de ben cesedi gördüm, nasıl biliyor musunuz ceset? Beli dönmüş, ayağı dönmüş, kafa bir yerde, bir damla kan yok. O halde gördüm yani. Böyle saçları da önüne dökülmüş bir kızcağızdı. Daha sonra o bizim hemşerilerimizi yıllar içerisinde gördüm ben o annenin bir yılda 50 yıl yaşlandığını gözlerimle gördüm. Aradan yıllar geçti bir daha gördüm, bir daha gördüm, bir daha gördüm, resmen böyle yürüyen bir ceset gördüm o anneyi gördüğümde. Niye biliyor musun? Çünkü bütün dünya ancak evladıyla anlamamıştı. Şu hakikatlar bilinmeyince ki bilmeyen insanlardı malesef. İnşallah bilirler. İnşallah bir gün bu hakikatler onlara da teselli verir, inşallah. Bilmeyen aile olunca böyle yakıyor işte yüreği. Ben ne zaman o anneyi görsem var ya böyle irkilirdim yani. Derdim ki Allah Allah, bütün dünyasını anlamlandıran şey, ellerinden alınınca demek insan bu hale düşüyor. Ama Üstat Hazretleri diyor ki, asıl onun elinden alınma meselesi şu. Şefkatinle evladın ve evladına Rabr etmiş bütün dünya senin için anlamlıydı, ben onu elinden aldım, sana başka bir hakikat anlatmak istedim hakikatte şuydu, dünya madem fanidir, değmiyor alaka-i Kalbe. İnsan en kıymetli şey elinden gitmeden maalesef bu hakikati anlaması çok güç oluyor. Evet Buyurun. Veledi nereye gitmişse oraya karşı bir alâka peydâ eder, büyük manevi bir hal kazanır. Üniversitede bir şehre gitse, o şehir anne baba için artık anlamlıdır değil mi? Çocuğu dese ki ben puding seviyorum. Puding o evin en önemli tatlısıdır, değil mi? Öyleler. Evet ehl-i gaflet ve dalâlet şu beş hakikatteki saadet ve müjden mahrumdurlar. Ya ben şahit olmuştum mahrumiyete. Evet. Onların hali ne kadar elim olduğunu şununla kıyas ediniz ki, bir ihtiyar hanım, gayet sevdiği sevimli tek bir oğlunu sekeratta görüp, dünyada tevehhümü ebediyet hükmünde gaflet veya dalalet neticesinde mevti adem ve firak-ı ebedi tasavvur ettiğinden, yumuşak döşeğine bedel kabrin toprağını düşünüp gaflet veya dalalet cihetiyle erhamürrahimin Cennet-i Rahmetini, firdevs-i nimetini düşünmediğinden ne kadar meyusane bir hüzün ve elem çektiğini kıyas edebilirsin. Fakat vesile-i saadet-i dâreyn olan iman ve İslâmiyet mü'mine der ki, şu sekeratta olan çocuğun Halık-ı Rahimi onu bu fâni dünyadan çıkarıp, cennetine götürecek. Hem sana şefaatçi hem ebedî bir evlat yapacak. Mufarakat muvakkattir, merak etme. "Hüküm Allah'a mahsustur." (Mü'minun Suresi, 12. Ayet) "Biz Allah'ın kullarıyız sonunda yine ona döneceğiz." (Bakara Suresi 155-156) de sabret. Ne ayetiydi Ünal bu? İstirca Evet. Elbaki Hüvel Baki. Said Nursi. Şu dördüncü mesele yani biri evladı kadar bir şey kaybetse ona medar-ı teselli olur yani. Şuan çocuğundan daha çok makamını seven insanlar var. Kaybediyorlar ve kaybedecekler, devam edecek yani. Bazı dualar yardımlarını yetişirse eğer kaybedecekler. Allah bir anne babayı eğer dünyada evlat ateşiyle yakmışsa bir daha Cehennem ateşiyle yakmayacak, eğer imanı varsa.