📱

Get Our Mobile App

Take your business learning on the go!

Download on the App StoreGet it on Google Play

Project Hail Mary: Bu Film Neden Bu Kadar İyi?

Barış Özcan22:54

Transcription

Project Hale Mary filmini, yani Türkiye'de gösterime giren ismiyle Kurtuluş Projesi'ni sinemada daha yeni izledim ve sıcağı sıcağına görüşlerimi, notlarımı paylaşmak istiyorum sizlerle. Spoiler vermeden. Sadece fragmanda herkese gösterilenlerle sınırlı tutmaya çalışacağım bu görüşleri. Çünkü bu film bence olmuş. Çok da güzel olmuş.

Filmler eskisi kadar iyi gelmiyor bana ama işte bu, sinemanın iyi bir filmin bir insanı hissettirebileceği neredeyse her şeyi hissettiriyor. Ama önce hiç bilmeyenler için kısa bir bilgilendirme yapayım. Project Hale Mary, Andy Weir'ın aynı adlı romanından uyarlanmış bir bilim kurgu filmi. Senaryosunu Drew Goddard yazmış. Yönetmen koltuğunda Phil Lord ve Christopher Miller var. Başrolde ise Ryan Gosling.

Hikayemiz kısaca şöyle. Rand Grace adında bir öğretmen var. Bir fen bilgisi öğretmeni. Ortaokulda öğretmenlik yapıyor ama dünyadan çok çok uzaktaki bir uzay gemisinde uyanınca görüyoruz. Hafızası gitmiş. Kim olduğunu hatırlamıyor o sırada. Nerede olduğunu bilmiyor ve neden orada olduğunu da anlayamıyor başlangıçta. Sonra hafızası yavaş yavaş geri gelmeye başlıyor ve o da bu sırada neden orada olduğunu, yani misyonunu, görevini keşfediyor. Güneşi yok eden gizemli bir maddeyi durdurmak ve böylece dünyayı kurtarmak. Dünyayı kurtaran adam hikayesi yani bu özünde ama klişe değil. Çünkü bu görevde hiç beklemediği bir şey olacak ve bence asıl hikaye o sırada geliştirdiği bu beklenmedik dostluk hikayesi olacak.

Şimdi bu kitabı 2 yıl kadar önce, eee, oğlum Sufi'ye bir arkadaşı doğum gününde hediye etmişti. İlk o okudu. Ardından eşim devletleşah aldı ve o bitirdi. Ailede bu tür kitapları, bilim kurguyu en çok seven kişi olarak ben nedense okumayıp erteleyip durdum. Yani evde yaş sıralamasına göre en son bitiren kişi oldum. Ve resmen kitabın son bölümünü bitirip evden çıkıp doğrudan ailece sinemada filmi izlemeye gittik. Kitaptan filme, arada nefes bile almadan geçiş yaptım. O yüzden rahatlıkla şunu söyleyebilirim. Çok iyi bir adaptasyon yapmışlar.

Sizi bilmiyorum ama eskisine göre biz sinemaya çok daha az gider olduk. Ama bu film kesinlikle böyle büyük ekranda hakkı verilerek izlenmeye değer bir yapım olmuş. Bittikten sonra böyle ekrana bakıyorsunuz. Ablak ablak bir aptal gülümsemeyle kala kalıyorsunuz resmen. Dört dörtlük bir uyarlama olmuş diyebilirim. 10 üzerinden kaç verelim? 8,5, hatta 75 filan. 9 bile verilebilir. Yani o derece ilk heyecanla 9 verilir. Sonra 8,75'e filan böyle düşürülebilir.

Neyse, ben her ne kadar bunu son okuyan kişi olsam da Andy Weir'ı bir yazar olarak çok beğeniyorum. Edebi değer olarak çok rekabetçi bir yazar olmayabilir, yanlış anlaşılmasın ama bilimsel konseptleri bir hikayeye dönüştürme konusunda hani neredeyse günümüzün Yahya Asimov'u dersek biraz abartmış olur muyuz? Olabiliriz. Yani sadece üç roman ve birkaç kısa hikaye kalem almış bir yazar için aşırıya kaçan bir övgü olabilir bu ama yine de hani The Martian Marslı kitabını gördük. E şimdi burada bunu bir kez daha kanıtlamış oldu. Bu arada onun kısa hikayelerinden birini ben bu kanalda daha önce 5-6 yıl kadar önce seslendirip bir videomun altına gizli link olarak eklemiştim. Bulabilirsem bunun altına da eklerim ve dinlemenizi de isterim. Çok güzel bir hikaye. Onun bu hikayelerinde, romanlarında en sevdiğim şey de bilimsel gerçekleri çok detaylı, çok gerçekçi bir şekilde bize aktarıyor oluşu. Artemis diye bir kitabı daha var. O henüz filme çekilmedi. Çekilecekmiş o da. Ama mesela Marslı filmini belki görmüşsünüzdür. Gerçekten çok başarılıydı ve nitekim bu sefer de aynı ekip bir araya gelmiş. Senarist aynı. The Martian'ın senaryosuyla Oscar'a aday gösterilmişti zaten.

Yönetmen koltuğundaki isimleri nereden hatırlıyoruz peki? The Lego Movie'den ya da Spider serisinden yani animasyon dünyasından, o dünyanın en yaratıcı beyinlerinden ikisi bir araya gelmiş ve resmen canlı çekim bir bilim kurgu filmi yapmışlar diyebiliriz. Bu kez zaten filmi izlerken neredeyse böyle bir Pixar animasyonunu izler gibi oluyorsunuz. Onun canlı bir versiyonu gibi hissettiriyor. Özellikle de şu karakteri aklınıza getiriyor. Biraz WALL-E'yi getiriyor ve tabii başrolündeki Ryan Gosling de çok çok iyi bir seçim. Neden diyeceksiniz? Şimdi benim spekülatif bir yorumum olacak ama bence şundan. Project Hale Mary değil mi? Karakterimizin adı Ryan Grace. Onu canlandıran oyuncunun adı da Ryan Gosling. Hep RG, G filan diye gidiyor. Böyle isimler arasındaki örüntüler bir tesadüf olmamalı gibi geliyor bana.

Bu arada çevirisi de bir hayli zor bir şey bu. Çünkü Hale Mary ifadesi dini bir anlamı taşıyor. Katoliklerin yaptığı bir dua bu. "Hail Mary, full of grace." Bakın orada "grace" geçiyor. Yani "Selam sana Meryem, lütuf dolu." Selam sana lütufla dolu Meryem gibi bir anlama geliyor. Grace karakterimizin soyadı. İkincisi, bunu araştırmalarımda buldum. Amerikan futbolunda kullanılıyormuş bu ifade. Böyle son saniyede atılan, umutsuzca atılan pasa da bu isim veriliyormuş. İşte her şeyi kaybetmişsin. Son bir şansın var. Topu fırlatıyorsun ve gerisini Allah'a bırakıyorsun. Dua ediyorsun gol olsun diye. Bir mucize olsun diye. >> Yani filmin adını, kitabın adını böyle düşünmek lazım. Çünkü her iki anlamı da karşılıyor. Bu insanlığın son umutsuz girişimi. Her iki anlamı da birden karşılayabilmesi için "tevekkül Allah'a emanet projesi" gibi bir şey denmesi gerekir. Çünkü Amerika Birleşik Devletleri'nde hissettirdiği karşılık bu. Dediğim gibi, ya Hale Mary o duayı eden kişi ya da futbolu oynayan takım elinden gelen her şeyi yapmış, artık sonucu bir mucizeye bırakmış. Tevekkül ediyor.

Şimdi filmi izlemediyseniz bile müzik platformlarından soundtrackini bulup dinleyebilirsiniz. Müziklerde böyle bol bol Gregorian korolu temalar, parçalar duyacaksınız. İşte bence biraz da o yüzden var. Gerçi uzayla, evrenle ilgili filmlerde tabii ki böyle göksel, "heavenly" müzikler ve dolayısıyla koral temalar çok tercih ediliyor. Mesela Interstellar'da da öyle bazı şeyler vardı. Orada bir kilise korosu kullanılmıştı. Interstellar kadar epik bir müzik olduğunu söyleyemem ama yine de konuya uygun, "uplifting", böyle insana neşe veren müzikleri var bu filmin.

Şimdi filmin en etkileyici kısmı hakkında da konuşmak istiyorum ama kısa bir aradan sonra. Bu kanalı takip edenler bilir. Her video için saatlerce araştırma yapıyorum ve bu sırada internetin en derin köşelerine dalıyorum. İnternet bilgiye ulaşmak için harika bir yer ama ona ulaşmaya çalışırken size de ulaşıp bilgilerinizi alıp kullanmak isteyenler çıkabiliyor. İşte o yüzden uzunca bir süredir bu dalışlara NordVPN'le çıkıyorum. Ne yapıyor NordVPN? Tek tıkla bağlantınızı şifreliyor. IP adresinizi gizliyor. Dünya genelinde 9100'den fazla sunucuyla nerede olursanız olun favori içeriklerinize erişmenizi sağlıyor. Üstelik tek bir hesapla 10 cihazınızı koruma altına alabiliyorsunuz. Benim en sevdiğim özelliğini de sürekli vurguluyorum. Threat Protection Pro kötü amaçlı dosyaları, kimlik avı sitelerini, zararlı reklamları daha siz ona tıklamadan engelliyor. Dark web monitor özelliği ile bilgileriniz de satışa çıkarsa anında sizi uyarıyor. Yani siz fark etmeden önce o fark ediyor. Şu anda NordVPN.com/BarışÖzcan üzerinden 2 yıllık plana abone olanlar 4 ekstra ay hediye kazanıyor. 30 gün içinde memnun kalmazsanız paranız da iade ediliyor. Bu kanala özel linki açıklamalara koydum. Hemen northvpn.com/barışcan adresini ziyaret edin. Dijital güvenliğinizi şansa bırakmayın.

Gelelim filmimizin asıl sürprizine. Trailerlarda, fragmanlarda zaten gördünüz. Ryan Grace karakteri uzayda yalnız değil. Başka bir yıldız sisteminden oraya gelen bir uzaylıyla karşılaşıyor. Hem de ne uzaylıyla? Asimetrik. Simetrik falan değil. Beş bacaklı, taşa benzeyen bir uzaylıyla. Zaten o yüzden adını da Rocky koyuyorlar. Taş gibi ya. Hem görünüşünden hem de Rocky Balboa'dan esinlenerek popüler kültür referansları film boyunca bol serpiştirilmiş, ince ince "bits and pieces" güldürüyor böyle. Benim bu Rocky karakteri ile ilgili en çok hoşuma giden taraf çok cesur bir tasarıma sahip olması. Çünkü sevimli bir karakter yapmak isterseniz ne yaparsınız? Ona kocaman gözler yerleştirirsiniz. Değil mi? Gözler ruhun aynasıdır ne de olsa. Bakınız sevimli uzaylımız ET. Bakın vücudu ne kadar uzaylı olsa, ne kadar çelimsiz hatta hani bakış açısına göre biraz da korkutucu olsa da kocaman bir kafası var ve daha da önemlisi o kafanın içinde kocaman gözleri var. Dolayısıyla biz ona bakıp rahatlıkla empati kurabiliyoruz, üzülebiliyoruz evinden ayrı kaldığı için. Ama bu filmdeki uzaylı öyle değil. Bas bayağı taş. Yürüyen taş. Gözleri filan yok. Bırakın gözlerini. Bildiğimiz anlamda bir kafası bile yok. Yine bizim bildiğimiz anlamda konuşamıyor. Müzik notalarına benzer sesler çıkartıyor. Akorlarla iletişim kuruyor. Bizim gezegenimizdeki balinaların söylediği şarkılara benzetebiliriz bunu. Çünkü o da ekolokasyonla çevresini anlıyor. Yarasalar filan gibi. İşte bizim başkahramanımız ortaokul fen öğretmeni Grace oradaki bilgisayarları kullanarak bir çeviri sistemi kuruyor ve onun çıkardığı bu sesleri bizim anlayabileceğimiz ifadelere dönüştürüyor ve yavaş yavaş hem onlar birbirlerini anlıyorlar hem de biz böylesine absürt bir karakteri anlamaya, onunla empati kurmaya başlıyoruz.

Burada bir parantez de açmak istiyorum. Farklı zeka türüyle iletişim kurma konusu beni her zaman büyülemiştir. Çünkü mesela Arrival filminde heptapodlar vardı. Onlar böyle dairesel mürekkep lekeleri üzerinden iletişim kuruyordu. Çok gerçekçi bir linguistik yaklaşım vardı orada. Close Encounters of the Third Kind'ta da yine notalarla iletişim kuruluyordu. Hatta tam olarak beş nota. Bu filmde de ona bir selam çakılıyor ve yine benzer ama farklı bir yöntem kullanmışlar. Kitapta tüm bunlar çok daha ayrıntılı bir şekilde anlatılıyor. Andy Weir bunu bilimsel olarak çok inandırıcı bir şekilde inşa etmiş. Yeri gelmişken filmle ilgili tabii en önemli eleştiri noktalarından biri bu olabilir. Pek çok bilimsel konsept doğal olarak es geçilmiş durumda. Mesela Marslı filminde karakterin karşılaştığı problemleri nasıl çözdüğünü, dedektif gibi bilimsel yöntemlerle nasıl çözdüğünü adım adım görüyorduk. Hani neredeyse birlikte çözüp mutlu oluyorduk çözdükçe de. Burada tam öyle değil. Çünkü çok daha karmaşık konseptleri, bilimsel konseptleri aktarmak gerekiyor ve hani genel izleyici kitlesine bunu 2 saatin altında ya da 2 küsur saatlik bir sürede bunları izah edebilmek imkansız gibi bir şey. O yüzden hani yönetmenlerin verdiği karar bence de doğru ama keşke bunun böyle uzun uzun bir dizisi yapılsa mesela ve tüm o detayları izlesek sindire sindire, tadını çıkara çıkara hem aklımızı hem ruhumuzu doyursak çok da iyi olurdu. >> Evet.

Bu arada kamera arkasını da araştırdım. Biraz da onları aktarayım size. Filmi izlerken zaten bir şeyler hissetmiştim ama bulduklarım da beni doğruladı. Bu filmde hiç yeşil perde kullanmamışlar. Green screen yok. Sıfır. Tüm uzay gemisi gerçek bir set olarak inşa edilmiş. Hatta ISS'ten falan esinlenmişler. Maalesef bunu söylemek zorundayım. Birçok filmde artık her şey yeşil. Özellikle Marvel falan gibi film eee serilerinde her şey kolaya kaçılarak yeşil perdeyle filan çözülmeye çalışılıyor. Ama işte buradaki gerçekçilik oyuncunun performansını kesinlikle etkiliyor. Hatta sadece oyuncunun değil bence sıradan izleyicinin de algısını değiştiren bir şey. Hatta yeşil perdeyi bilmese bile bir şekilde yeşil perde kullanıldığında yani orada karakterler arasında gerçek bir iletişim kurulmadığında biz bunu seziyoruz gibi geliyor bana. Bu filmdeki uzay gemisi setini tasarlarken öyle sadece standart yer çekimini düşünmemişler. Aynı zamanda sıfır yer çekiminde ve o "centrifugal" yani merkezkaç kuvveti durumlarına da uyum sağlayacak şekilde üç farklı durumu da hayal edip tasarlamışlar.

Bu arada sevimli uzaylı dostumuz Rocky'de CGI filan değil, bilgisayarla üretilmiş bir görüntü değil. Klasik filmlerde Muppet Show'da filan kullanılan bir teknik uygulanmış. Yani bir kukla yapmışlar. James Ortiz diye Broadway gösterilerinde sahne alan bir kukla sanatçısıyla çalışmışlar. 6 ay boyunca sette Ryan Gosling'in karşısında Rocky'yi canlandırmış bu kişi. 5 kişilik bir kukla ekibinin yardımıyla kendilerine "Rocketeer" diyen bir ekiple. Hatta set tasarımcıları tüm seti yerden biraz yükseltmiş ki kuklacılar onun altından çalışabilsinler. Şimdi de Yoda geldi bak aklıma. O da bir kuklaydı çünkü ilk filmde. En azından bazı sahnelerde tam animatronik bir Rocky kullanmışlar. O da Jurassic Park'taki dinozorlar gibi bir animatronik sistem kullanmışlar. ET'de de yine keza aynı şey yapılmıştı. Sadece en karmaşık sahnelerde, yani kuklacıların yapamayacağı o uzay gemisinin içindeki yuvarlanma sahnelerinde filan dijital efektle bir şeyler eklemişler. Ama temel her zaman fiziksel olarak kalmış. Böylece iki karakter arasındaki ilişki de o temele dayanmış. Ortiz'in sette söylediği bir şey çok hoşuma gitti. Onu da not aldım. Rocky'nin ruhunu partiye davet edilmek isteyen 14 yaşında bir erkek kardeş olarak hayal etmiş kendisi. İşte tüm bu kamera arkasındaki, önündeki, en baştaki yazılı kararlar, tasarımlar, stratejiler sonucunda öyle bir karakter ortaya çıkmış ki yüzü yok, bizim dilimizi filan konuşamıyor. Taştan bir yaratık ama onu seviyoruz. Gözlerimiz doluyor. Hatta filmi izlerken ben ET'den bu yana yapılmış en iyi karakter olarak da kafamda yorumladım. WALL-E'yi de unutmadım tabii. Yüzü olmayan, sözü olmayan ama ruhu olan bir varlık daha eklenmiş oldu. Sevimli Uzaylılar kataloğumuza.

Teknik bir detay daha. Filmi dijital çekmişler ama sonra onu filmuna aktarmışlar. Sonra tekrar dijitalleştirmişler. Sırf analog bir sıcaklığı yakalayabilmek için. Bu yılın başında ne demiştim? Analog rönesans gerekiyor bize diye. İşte onu yapmak için. İmkanım ve zamanım olsa ben YouTube videolarım için bile böyle bir tekniği denemek, yapmak, uygulamak isterdim ama yani tabii ki yok böyle bir imkan ama en azından işte çekimlerime biraz böyle gren bırakarak o organik sıcaklığı bir şekilde kendimce yakalamaya çalışıyorum. Ama kaç kişi fark ediyor onu da bilmiyorum. Çok daha önemli olmayabilir. Yani harcadığınız emek, göstermeye çalıştığınız özen her zaman karşı tarafa geçmese de, en azından herkese geçmese de bazen sizin için tatmin edici olması yetebiliyor. En azından benim için bu böyle.

Şimdi biraz filmin hikaye yapısından bahsedeyim. Yine sürpriz ipuçları vermeden ama bazıları fragman bile izlemekten kaçınabiliyor. Eğer öyleyseniz kulaklarınızı tıkayabilirsiniz. Bu filmde iki ayrı zaman dilimi, timeline var. Birinde Grace uzay gemisinde hafızasını kaybetmiş bir halde uyanıyor. Yani şimdiki zaman diyebiliriz ve orada misyonunu, görevini çözmeye çalışıyor. Diğerinde ise flashbacklerle dünyada bu göreve hazırlık sürecini görüyoruz. Yani normalde böyle hem geçmişi hem şimdiki zamanı eş zamanlı olarak anlatmaya çalışmak hikaye yapısı açısından oldukça risklidir. Çünkü bir tarafı daha çok seversiniz. Diğerine geçince "hadi dön oraya, dön oraya" diye düşünmeye çalışırsınız. Bu filmde öyle hissetmedim ben. Çünkü her bir flashback böyle bir "cliffhanger"da bitiyor. Sizi orada asılı bırakıyor ve uzay sahnelerine döndüğünüzde orada elde ettiğiniz bilginin nereye gittiğini merak etmeye başlıyorsunuz.

Sandra Hüller, ondan da bahsetmem lazım. Anatomy of a Fall filmindeki performansından hatırlayanlar olacaktır. Burada Iva Strat diye bir karakteri canlandırıyor. Tüm görevi organize eden kadın. Böyle devlet ana gibi, hanım ağa gibi sert bir karakter. Zaten öyle de olması lazım. Uluslar bir çabayı organize etmek için sert, kararlı, duygularını çok fazla belli etmeyen, göstermeyen bir karaktere ihtiyaç var. Ama rahatlıkla karikatürize olabilecek böyle bir karakteri iki boyutlu bırakmamışlar. Filmde böyle bir karaoke sahnesi var. Sadece bunu söylemekle yetineyim. Bence o sahneyle böyle bir karaktere bile bir derinlik katmaya çalışmışlar. Bu çabayı da eee notlarım arasına eklemişim. Hani böyle sert mert filan deyince filmin kötü adamı ya da kadını gibi de düşünmemek lazım. Çünkü bu filmin yine çok cesur ve bence başka bir güçlü yanı da içinde klasik anlamda bir "villain" barındırmaması, kötü adam olmaması. Hani illa böyle bir kötü adam, bir düşman filan seçeceksek astrofizik seçebiliriz. Güneşi yiyen mikroorganizmanın düşmanı olduğunu söyleyebiliriz. Yani düşmanımız bile bilimsel bir problem. Bu da çok zor bir hikaye anlatım tekniği. Çünkü hani "man versus nature" deniyor buna. İnsana karşı doğayla bir çatışma yaratılıyor ve buna rağmen gerilimi hiç düşürmüyorlar.

Asıl gerilimi nerede kuruyorlar biliyor musunuz? Ya da etik mesajı diyelim. Fedakarlık kavramında ona dayıyorlar. Bir insan ne kadarını feda edebilir? Bu soru filmin omurgası. Evet, Ryan Gosling'in performansından da şunu söyleyeyim. Çok komik bir karakteri canlandırıyor kendisi. Bir "nerd" ama meraklı bir "nerd". Sevimli. Ortaokulda fen bilgisi öğretmeni olduğunu söylemiştim. Her şeye "vay be" filan diye böyle şaşıran, tepki veren hatta işte koruma görevlileriyle şoförle filan şakalaşıp onları da işin içine katan hoşuma giden bir karakter olmuş. Çok güzel canlandırılmış. Gerçekten merak eden biri olduğunu size geçiriyor. Filmdeki komedik unsur kitaptan bile bence fazla. Ya da kitaptaki bilimsel kısımları kesince o mizah birazcık daha belki parlamış gibi gözüküyor. Bence bu da doğru bir seçim. Ama iş uzayda karanlık sahnelere gelince oralarda işte biraz daha klostrofobik hissediyoruz. Böyle karakterle beraber biz de bir daralıyoruz. Yüreğimiz sıkışıyor. Fiziksel olarak da orada çok zorlu bir performans gerekiyor. Sahnelerde böyle sürekli havalarda süzülmeler, fırlatılmalar filan var. Yine kamera arkası araştırmalardan öğrendiğim kadarıyla orada da çekimler bilerek zorlaştırılmış ki kamera önünde o efor gerçekçi görünsün. Görüntü yönetmenimiz zaten Greg Fraser. Dune'u çeken adam. Dolayısıyla görsel olarak da bir şölen yaşıyoruz. Harika sahneler var.

Film gösterime girdiği ilk hafta sonunda 80 milyon doların üzerinde bir açılış yapmış. Buna sevindim ben. Çünkü franchise olmayan filmler arasında son 10 yılın Oppenheimer'dan sonraki en büyük açılışı bu. İşte Rotten Tomatoes'ta 95 almış izleyiciler, seyirci notu. Bütün bu şeyleri aktarma sebebim de hani böyle çok önemsediğimden filan değil ama ya bunun orijinal bir film olmasından. Bu film bir devam filmi değil. Bakın bir ön film değil. Bir evreni yok bu filmin. Tümüyle orijinal bir hikaye. Buna rağmen insanların gişeye akın etmesi, bu filme ilgi göstermesi bence çok güzel bir durum. Hani bunun devam filmi gelmez ama ileride belki dizisi yapılabilirse harika olur. Üç Cisim Problemi'nde olduğu gibi.

The Martian'a çok benziyor diyenler var. Böyle eleştiriler gördüm. Evet, sonuçta filmin iki filmin de DNA'sı aynı. Aynı ekip çekmiş bu filmleri. Ama ben bu filmi The Martian'a göre biraz daha fazla sevdiğimi düşünüyorum. Çünkü orada kahramanımız sadece dünyayla iletişim kuruyordu Mars'ta olduğu için. Buradaysa kahramanımızın dünyayla iletişim kurma ihtimali yok. İnsanlıktan tamamen kopuk durumda. Her ne kadar ben geçtiğimiz günlerde insanlığın neden asla başka bir yıldıza gidemeyeceğini bilimsel gerekçelerle anlatmış olsam da bu hikayede çok zarif, çok gerçekçi bir çözüm sunmuşlar. Yani o olağanüstü koşulların hepsi bir anda ve bir arada o tesadüfler silsilesinin hepsi gerçekleşirse böyle bir şey küçük bir ihtimalle de olsa yaşanabilir. Buna inanabiliyorsunuz. Ama bu filmi asıl sevme sebebim bunların hiçbiri değil. Gerçekten de bir dostluk hikayesi olması, filmin içinde bir uzaylının olması, bu uzaylının çok gerçekçi yapılması. Bunu tabii nasıl kıyaslayacağımızı bilmiyorum. Gerçekte hiçbir uzaylı görmediğimiz için ama iki farklı tür arasında geliştirilen, iki karakter arasında geliştirilen ilişki birbirinden ne kadar farklı olursa olsunlar, biri yüzlü, birisi yüzsüz, birisi işte biyolojik bir varlık, diğeri taştan bir varlık. Hani daha ne kadar iki farklı dünyanın insanı olabilir ki bu karakterler kelimenin tam anlamıyla. Buna rağmen bir dostluk ilişkisi geliştirilebilmesi. İşte bu ilişki bence filme sevimli bir derinlik kazandırmış.

Filmde hızlıca geçilen bir sürü bilimsel konsept olduğunu söyledim. İşte kütle-enerji dönüşümü var. Dünyada jeomühendislik yapıyorlar. İzafiyeti görüyoruz. Yine zamanın genişlemesi, "time dilation" filan gibi birçok şey var. Ağustos sonu ya da Eylül başında sanıyorum dijital platformlarda yayınlanacak. Yayınlandıktan sonra, yani erişimin herkes için kolay hale gelmesinin ardından bütün bunları böyle detaylı ve eğlenceli bir şekilde umuyorum ki işlemek istiyorum bir video yaparak. Eğer siz de o videoyu izlemek, yakalamak isterseniz ne yapacağınızı biliyorsunuz. Hatırlatıcılar, abonelikler filan. Onları açmayı şey yapmayı unutmayın. Çünkü bu filmin içinde gerçek bilim var. Hollywood klişesi filan değil. Andy Weir ne yaptığını gayet iyi bilen, bilimsel konseptleri çok iyi anlayıp aktarabilen bir yazar. Hatta başta işte onun hikayesini seslendirdiğimi söylemiştim ama hangi videonun altına koyduğumu söylememiştim o hikayeyi. Bunu neden yaptım biliyor musunuz? Kendi videom hakkında bir spoiler vermemek için yaptım. Çünkü o videoda zaten bu yazardan bahsediyorum ve videonun adı da "Bu Yazarı Tanıdınız mı?". İşte orada bu ilginç kişiye, yazara ait diğer tüm bilgileri de bulup izleyebilirsiniz.

Evet, gelelim son sözüme. Son sözüm şu: Bu filmi izleyebiliyorsanız izleyin. Mümkünse sinemada izleyin. Hatta IMAX'te imkanınız varsa çok daha iyi olur. Eğer izleyebilirseniz eşinizle, dostunuzla, ailece, özellikle de çocuklarla izlemenizi isterim. Bilim kurguyla işim olmaz diyenlerin bile görmesi gereken bir film bu bence. Çünkü sadece uzayı, evrenin uçsuz bucaksızlığını anlatmıyor. Yani bu bir belgesel değil. Bu bir arkadaşlık, dostluk filmi. Bu bir fedakarlık filmi. Bu içinde yaşadığımız dünyada giderek unutmaya başladığımız birtakım değerleri bize hatırlatan iyi bir hikaye. Dolayısıyla "two thumbs up" diyerek bitirelim. "Fist my bump" değil. "Fist bump, fist bump."