📱

Get Our Mobile App

Take your business learning on the go!

Download on the App StoreGet it on Google Play

Kemal Sayar | Sanatçının Şehri | 32. Bölüm

TRT 226:12

Transcription

[Müzik] Camileriyle, kiliseleriyle, yüzlerce yıldır aynı amaca hizmet eden çeşmeleriyle, sokaklarıyla; eee, İstanbul bir rüyanın şehridir. Yani, cetlerimizi gördüğümüz bir rüyanın şehridir. Eee, bize durduk yere ortaya çıkmadığımızı, bir tarihin, bir kültürün mirasçıları olduğumuzu hissettiren bir şehirdir. Bizi tarihe adeta kök saldıran bir şehirdir. O bakımdan, İstanbul'un yeryüzündeki bütün şehirler için de çok ayrı bir hüvviyeti olduğunu düşünüyorum. [Müzik]

1966 yılında Ordu'da doğdum. Hayatımın ilk 2,5 yılı Ordu'da geçti. Daha sonra Zonguldak'ta, eee, ilkokulu okudum. Ben, eee, oldum olası soyut konulara meraklıydım çocukluğumdan itibaren. Eee, içimde, eee, ebedi olana karşı bir açlık ve susuzluk vardı. İlk öğretmenim de anneannemdi. Eee, ilk susuzluğumu, eee, onunla, onun söyledikleriyle giderdim diye tahmin ediyorum. Ve sonra, e, soyut olana, ruhta olana, elle dokunulamaz olana, ele gelmez olana hep bir merakım oldu. Eee, ve ortaokul yıllarından itibaren şiirler yazmaya başladım. Ne mutlu bana ki, Eskişehir Marif Koleji'nde şiirle iştigal eden, şiiri seven, kitap okuyan çok kıymetli abeylerim vardı ve bir gelenek vardı orada. Edebiyatla uğraşan insanların birbirine el verdiği, birbirini desteklediği, birbirinin sırtını sıvazladığı, üst sınıfların alt sınıflara abeylik yaptığı güzel bir ekol vardı. Güzel bir dostluk ortamı vardı; güzel öğretmenlerimiz vardı. Eee, ve onların da özendirmesiyle, onların da “olur, devam et” demesiyle şiirle iştigalim, eee, meşguliyetim devam etti. Ortaokul, lise yıllarında Eskişehir'de çıkan bir günlük gazetede yazılarımı neşrettim, şiirlerimi neşrettim. [Müzik]

1983-89 yılları arasında Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde okudum. Daha sonra, eee, üniversite yıllarında işte kendimiz bir dergi çıkardık; Albatros dergisi. Ve, eee, bizim Hacettepe'den arkadaş grubumuz, eee, ODTÜ'den arkadaşlarımız, yani Sakarya Çay Ocağı'na yolu düşen arkadaşlar, eee, bir araya geldik. O benim için büyük bir mazharıyettir. Hem o insanların, o çok sevgili arkadaşlarımın dostlukları, hem o, e, günlerde yaşadığımız heyecan, o diri heyecan, eee, apayrı bir mazharıyettir. Dolayısıyla, eee, edebiyat dünyasının, eee, içine girmiştim. Eee, ve kendimizle bir şeyler üretmeye başlamıştık. İstanbul benim için bir cennet gibiydi. Çünkü, eee, yazarların, şairlerin çoğu, eee, İstanbul'daydı ve yine edebiyat çevresinden arkadaşlarımla İstanbul'un yazarlarını, şairlerini bir araya getiren mekanlarında bir araya gelmeye başladık. Bu mekanlar; sırasıyla Çorlulu Ali Paşa Medresesi, arkasından İLESAM, sonra Cağaloğlu'ndaki Türkiye Yazarlar Birliği, eee, Kızlarağası Medresesi. Eee, ve nihayet bu buluşmalar, eee, Süleymaniye'de Antik Kafe'de ve, eee, şu anda da Çamlıca'da, eee, devam ediyor. Benim için İstanbul, eee, sevdiğim, takip ettiğim yazarlarla buluşma, tanışma yeriydi. Aynı zamanda, eee, çeşitli edebiyat dergilerinde doğrudan, eee, ürünlerimi sunup, eee, yayınlayabildiğim, yayınlatabildiğim, eee, bir yerdi. İstanbul'daki ilk yıllarım, eee, rahmetli dostum Mevlana İdris'in inisiyasyonuyla, beni İstanbul'a tanıştırmasıyla geçti. Biz gece yarılarına kadar İstanbul sokaklarında dolaşıyorduk. Eee, gece birler, ikiler, üçler sabahliyorduk. Eee, efendim, şiirden konuşuyorduk, edebiyattan konuşuyorduk, insandan konuşuyorduk; birbirimizi çok zenginleştirdiğimiz dönemlerde İstanbul, eee, sadece yayınevleriyle, kitapçılarıyla değil, dergileriyle, eee, insan çevresiyle, tarihi yapılarıyla, solunan o kültürel atmosferiyle, eee, ruhuma yavaş yavaş nüfuz etti. Eee, ve zaman içinde, eee, şehrin aşıklarından birisi de ben oldum. Eee, bizim, eee, o ilk dönem geçtiğimiz sur içini böyle adım adım fethettiğimiz zamanlardı diyebilirim. Yani, Kumkapı'nın kiliselerinden, efendim, eee, Fatih'in en kıyıda köşede kalmış camilerine kadar her yeri adım adım dolaştığımız, e, şehri adeta içimize çektiğimiz, eee, bir dönemdi.

Tabii İstanbul, eee, surdur; sur içidir ve biraz da bence Üsküdar'dır. Sur içindeki İstanbul bize cetlerimizin yaşayışından haber verir. Onların devamcısı olduğumuz hissini verir. Bize bir tarihsel süreklilik hissi verir. Tarihin içinde olmak böyle bir şeydir. Tarihi teneffüs etmek böyle bir şeydir. Bu şuurdur. O kaldırım taşlarında senden önce yürümüş insanların varlığını, onların ta asırlar öncesinden size yansıyan, eee, ayak seslerini hala hissetmek demektir. Ve o kaldırım taşlarını incitmeden yürümek demektir. Onu da tarihin bir parçası olarak görmek demektir. İstanbul benim için aynı zamanda Fatih, Harbiye'dir; Peyami Safa'nın, eee, Fatih Harbiyesi'dir. Fakat en çok nedir derseniz, Yahya Kemal'in İstanbuludur. Çünkü bir şair olarak çok sevdiğim, eee, ve şiirlerini terennüm etmekten, eee, büyük keyif aldığım üstat Yahya Kemal'in, eee, Erenköy'üdür, Kanlıca'sıdır, Üsküdar'ıdır. Eee, onun şiirlerindeki İstanbul bana apayrı bir lezzet verir ve, eee, sıklıkla o semtlere uğradığımda, Koca Mustafa Paşa, eee, o semtlere uğradığımda üstadın dizelerini, eee, mırıldanırım. E, İstanbul aynı zamanda Şeyh Galib'in şehridir. [Müzik] Şimdi Şeyh Galib'in, eee, o bölgede metfun olması o bölgeyi benim için aşina bir yer kılar. Çünkü Şeyh Galib benim ruhen akrabamdır ve dostumdur. Eee, ve oradan geçerken mutlaka ona uğramak isterim; eee, onunla selamlaşmak isterim. Ona bir Fatiha okumak isterim. Ya edebiyatın ve edebiyat kişilerin, eee, bir bölgede yaşamaları veya bir bölgeyi konu etmeleri, eee, bir yeri bize yurt kılan şeylerden bir tanesidir. Bir yer bize yurt olur. Çünkü onun hikayesi anlatılmıştır ve biz de o hikayenin içine gireriz. Onun bir parçası oluruz.

Ben kendimi bildim bileli, yani İstanbul'a geldim geleli, dostlarımla her bayram namazında Süleymaniye'de buluşurum. O mehabetli sabahı, şiirde söylendiği gibi, o mehabetli sabahı dostlarla paylaşmak, Süleymaniye'nin arkasından bir, eee, kahvaltı sofrasında simit ve peynir yemek, çay içmek, bayramlaşmak benim, benim için kültürel varlığımın, kimliğimin olmazsa olmaz parçalarından bir tanesidir. Ama Süleymaniye'ye bizi davet eden şey de Yahya Kemal'in şiiridir. Evet. Başta Sinan Usta'nın, büyük mimar Sinan'ın harikulade eseridir. Ama ona manevi havayı veren şey de, eee, bu şiirdir. Eee, dolayısıyla bir yeri bizi ev kılan, yurt kılan da bir ölçüde edebiyattır diyebiliriz. [Müzik]

Ve şair gidiyor ve Kadıköy yarılarak ona yol veriyor. Boğuluyor taşıtlar denizinde, azgın kalabalık. O secdeye duruyor böceklerin rabbine. Bir dua okuyor. Sonra bir şiir, yolunu kaybedenler üstüne. Ve şair dağlara dönüyor ve Kadıköy ağlarını örüyor onun üstüne. O yüreğini rabbine dönüyor. Müstaripler locasından güller onun üstüne ve alkışlar, bisler, çığlıklar. Oyun bitiyor. Cinler ve melekler salonu terk ediyor. Ve vapur gidiyor ve şair el sallıyor ona. Mazinin uçsuz bucaksız denizinden. Koşun, yakalayın, bir çiçek koparın, bir yıldız düşürün bastığı gökyüzünden. Cennet kapıları kırıp çıkıyor ahali şiirlerden. Şeytan tövbe ediyor ahali düşlerden, düşüşlerden. [Müzik]

Ve şair bir teşekkür mektubu alıyor ölümden. Bir mümin olarak ölmek de yeter bazen. [Müzik]

İstanbul bana hep bir dost, bir arkadaş gibi gelmiştir; vefakar bir arkadaş gibi. Her köşesinde bir sürpriz, bir heyecan saklı bir arkadaş gibi. Her seferinde yeniden keşfetmeye hazır olduğunuz bir arkadaş gibi. Mesela gece 1'de, gece 1 belki daha geç bir saatte Emirgan'da Sezai Karakoç'la karşılaşırsınız. Destur ister, masasına oturursunuz, hasbihal edersiniz veya sokak başlarında, efendim, hor bir sokağa dönersiniz; birden karşınıza İsmet Özer çıkar. Yıllardır görüşmemişsinizdir. Hasbihal edersiniz. [Müzik]

Birdenbire denizi gördüğüm sokakları çok severim; herkes sever. Yani bir sokak, bir yokuş başında, bir sokağın ucunda öyle bir manzarayla karşılaşırsınız ki; işte bir tarafta güvercinler uçar, martılar uçar. Eee, bir tarafta, eee, bir, eee, caminin silüetini görürsünüz ve çok büyük bir medeniyetin, çok büyük bir kültürün, uygarlığın bir parçası olduğunuzu hissedersiniz. Tarih denen ırmağın bir ucunda yer aldığınızı hissedersiniz. Yani o akmaktadır; yüzlerce yıldır akmaktadır ve bir ucunda da siz varsınız. O ihtişam, ruhun görkemi halleri beni büyülüyor. Eee, ve onun bir parçası olduğum zaman her zaman bir ilhama yakın hissederim; eee, ilhamın kapıları açılmaya hazır demektir. Siz açarsanız, oradan nice armağanlar sökün eder. [Müzik]

Tıp eğitimim sırasında, eee, psikiyatri en müsait alan gibi gözüktü. Çünkü elle dokunulamayan, ele gelmeyen bir şeyle uğraşıyordu. Yani bir cerrah gibi bir dokuyla uğraşmıyorduk. Eee, ve, eee, şairane çağrışımları olabilecek, şiire kapıları açılabilecek bir alana, eee, girer gibi, eee, hissediyordum kendimi psikiyatride. Şiirsel bir hal bence hekim ve danışan arasındaki, eee, halde bir şiir gibi her seferinde yeniden yazılabilecek, şiir gibi okunabilecek, eee, bir hal. İnsana nasıl baktığınıza göre, eee, ne gördüğünüz değişir. İnsana baktığınızda yarım kalmış bir şiir de görebilirsiniz; tamamlanmaya ihtiyaç duyan bir şiir de görebilirsiniz. Eee, o tarafıyla bence, eee, mesleğim, eee, şiirle ve edebiyatla olan ilişkimi pekiştirdi, berkitti diyebilirim. Belki doğru bir ruh sağlığı bakışı, eee, o tarafı biraz terbiye edip dünya ağrısını, dünya sızısını kabul edilebilir bir şeye dönüştüren bir tecrübedir. Yani siz bir ağrıyı, bir sızıyı alır, onu katlanılamaz bir halden katlanılır bir hale getirirsiniz. Psikiyatrist de bunu yapar; şair de bunu yapar, yazar da bunu yapar, sanatçı da bunu yapar. Yani ruhunun uçurumlarını söze dökerek, resme dökerek, notaya dökerek atlanabilir, aşılabilir bir, eee, mesafeye, eee, dönüştürür. Psikiyatri de şiirin imkanlarından ne kadar faydalanabilirse, edebiyatın imkanlarından ne kadar faydalanabilirse kendisine başvuran sancılı, dertli insanı o kadar yardımcı olabilir diye düşünüyorum. Ben büyük edebiyatçıların büyük kaşifler olduğunu düşünüyorum; hala roman okurken edebiyatçıların, romancıların, e, efendim, hikaye yazarlarının, şairlerin bir psikoloğun, bir psikiyatristin daha önce keşfedemediği ayrıntıları ne kadar ustaca keşfettiğini görmekle şaşkınlığa düşüyorum. [Müzik]

Bizler sosyal varlıklarız; ancak ötekiyle var olabilen varlıklarız; kendi yüzümüzü ötekinin yüzünde seyreden varlıklarız. Eee, bunun için, eee, edebiyattan daha, eee, hızlı bir katalizör bilmiyorum. Eee, ve her türlü psikoloji disiplini, eee, her türlü psişe disiplini, psikiyatri disiplini, psikoloji disiplini, eee, edebiyatın bu uçan halısına binmek zorundadır diye düşünüyorum. Edebi ürünler üzerinden, eee, farklı coğrafyalarda insan olmanın neye benzediğini anlayabiliriz; farklı çağlara ait olmanın neye benzediğini anlayabiliriz. Eee, yani bir edebiyat eseri bizi Sibirya'nın, eee, soğuğuna ışınlar; bir edebiyat eseri bizi Orta Çağ'a ışınlar ve farklı zamanlarda, farklı coğrafyalarda insan olmanın anlamı üzerine bizi düşündürür. Ben bunun büyük bir, eee, lütuf olduğunu düşünüyorum insan için. Bir uçan halıya binmiş oluyorsunuz ve uçan halıda coğrafyaları ve zamanları aşarak yepyeni bir varoluşa, eee, kanat kanatlanıyorsunuz. [Müzik]

Sadık saraya nişandı; ben ayrılığa atılıyoruz dördümüz o soğuk karanlığa. Sana acımızdan, kederimizden ve günlerin bize sakladığı şeylerden biraz verebilir miyiz? Mutlu insanlar ülkesi Amerika. Mesela ben oğlumun başında ağladığım o hastane gecelerinden verebilir miyim sana? Bir sokağı delirircesine koşarken morarmış gövdesi kalbine yaslı evladınla, Tanrı'yla doğrudan konuşabildiğin o anlar birlikte içime doğan o kederden biraz verebilir miyim sana? O Afgan çocukları, o Irak şehzadeleri, senin bombalarınla ölen o yavrular hepsi bizim göğsümüze yaslıdır. Biraz daha delirmemiz bu yüzden her bombayla. Kan değil, entariler giydirecektik onlara. Aşkın çöllerinde hepsi bir Leyla, bir Mecnun olmaya hazır. Çıkınlarına bin yıl öncesinden biçilen rüya sıkışmış ruhlarına, şifasız bir dar-ı sına. Onları eşsiz bahçelerde büyütecektik. Hayır, kan değil, gökyüzünden elbiseler giydirecektik onlara; yazmalar, entariler, elbiseler. Çöl çocukları öyle yakışacaklardı hayata. Bunu anlaman için daha ne kadar ölmemiz gerek? Kaç evladımızı gömeceğiz daha toprağa? Mutlu insanlar ülkesi [Müzik]

Zaman bazı danışanlar geliyor; yani beni Rüknettin'in şairi olarak geliyorlar ve karşılarında sadece bir doktor buldukları zaman hayal kırıklığı yaşayabiliyorlar. Bunu ifade eden insanlar oldu. Ben de bunun üzerine “Şair ve Ben” diye bir yazı yazmıştım ve o yazıyı şöyle bitirdim: “Daha derin yaralar için doktor yetmez; orada şairin de olması gerekir.” Rüknettin aslında doktorun kendi içinde has, bozulmamış, şairane kalmış tarafıyla konuşması; yani gönülle aklın konuşması. Kendi içinde dokunulmadan kalmasını istediği, bozulmadan kalmasını istediği fıtri tarafıyla, eğitimden, eğitimin torna ve tezgahından geçmiş, daha akıl ve meslek adamı olmuş kişinin karşılaşması, buluşması, konuşması aslında her birimizin içindeki asli varoluşu özleme hali diyebiliriz. Onu yardıma çağırma, onu bizi onarmaya çağırma, bizi daha kendimiz kılma, arındırma yönünde ondan imdat isteme gayreti diyebiliriz. [Müzik] [Alkış] [Müzik]

Hölderlin'in meşhur sözünü hatırlayalım: “İnsan yeryüzünde şairane mukimdir,” diyor. İş o şairaneyi keşfedebilmekte, onu zaman zaman yardıma çağırabilmekte. Çünkü, e, şairane varoluş bizi yeryüzünü onarmaya davet eder; kaldırım taşlarını incitmeden yürümeye bizi davet eder; eşyayla manevi bir ilişki kurmaya davet eder; bulunduğumuz semtle, karşılaştığımız denizle, yüzümüze değen rüzgarla, efendim, gözümüze ilişen manzarayla şairane bir ilişki kurmaya davet eder. Oradaki mucizeyi görmeye davet eder. Ama işte hepimiz bir meslek adamı olduğumuzda, hepimiz bir görev adamı olduğumuzda, hepimiz aklın neferleri haline geldiğimizde veya çıkarların neferleri haline geldiğimizde o asli varoluşumuza yabancılaşırız. Şair o yabancılaşmanın perdesini, peçesini kaldırıp atan insandır. O yüzden deliliğe yakındır; çünkü deliliği göze almıştır. Rüknettin de, eee, doktoru daha asli varoluşuna çağıran içindeki diğer ses, fıtri ses. Yani orada doktor ve şair birbiriyle konuşur. Rüknettin varoluşu, eee, bozulmamışlığını, fıtriliğini temsil eder. Doktor ise modern dünyanın tezgahından geçmiş kişidir. Rüknettin doktoru nerelere götürürdü? Tekkelere götürürdü; darülâcezelere götürürdü; kabristanlara götürürdü; mabetlere götürürdü; hayatın neliğini hissedeceği yerlere götürürdü; yabancılaşmanın perdesini yırtıp atacağı yerlere götürürdü diye düşünüyorum. Yani doktoru bir tür, eee, duygusal uyanışa, ruhsal uyanışa götürebileceği neresi varsa oraya götürür diye tahmin ediyorum. Gözlerini kapat Rüknettin. Hissedeceksin bak. Geyiklerin ağlayarak dolaştığı bir vadiden sana kuşlar uçacak. Ve senin denizlerin, kara yelkenlerin tebdili kıyafet gezdikleri ormandan sana tiner çeken çocuklar uçacak. Ve bir sabah namazından ata yurtlarına dönerken yolda uyuya kalan meleklerin duasından sana sevda tüten şiirler uçacak. Doktorum uçan insandır aslında; kalp denen ırmak arayıp denizini bulunca; yağmurla karşılaşmamış bir şehre aniden kar yağınca; dönüp dolaşıp da ruh rahmet vadisine varınca uçan insandır aslında. O halde hamdolsun; hamdolsun cenneti ve cehennemi bize bir karşılık kılana; Rüknettin ve doktoru konuşturana; kalpleri buluşturana; güneşi ve ayı, aşkı ve acıyı hamdolsun; kavuşturana.

Geriye dönüp baktığım zaman, hayatıma en ben olduğum şeyin şiir olduğunu düşünüyorum veya şiire yaslanarak yazılmış yazılar. Ama yani hayat, e, çok farklı mecralarda, farklı tercihlerle akan bir şey; hiç tahmin etmeyeceğiniz bir yerden akıyor. Ama geçmişte üç beş iyi dize yazabildiysem kendimi şanslı hissediyorum. İnşallah bir gün dilim çözülür; eee, bir gün ihtiyaç duyduğum o içsel boşluğa yeniden, eee, kavuşurum da birkaç dize daha gelir diye ümitle bekliyorum. [Müzik] [Alkış] [Müzik]