📱

Get Our Mobile App

Take your business learning on the go!

Download on the App StoreGet it on Google Play

Siyasal İslam'ın Karanlık Tarihi - Sadık Usta ile Felsefe Atlası

Sadık Usta ile Felsefe Atlası27:26

Transcription

[Müzik] [Alkış]

Sene 657. Suriye'nin Rakka kentinin yakınındaki Sıffin'de iki İslam ordusu karşı karşıya gelmişti. Bir tarafta Şam'ın ünlü Valisi Muaviye, karşı tarafta ise halife Hz Ali. Hazreti Ali Muhammed'in damadı aynı zamanda amcasının oğlu, Muaviye ise Mekke'de Hz Muhammed'e karşı direniş gösteren Ebu Süfyan ailesinin mensubu.

Uzun süredir savaş, kıran kırana sürmekteydi. Birçok Müslüman hayatını kaybetmişti. En sonunda, Kader gününde, neredeyse Hz Ali'nin ordusu galip geleceği gün, Ebu Süfyan ordunun en önüne sürdüğü askerlerin ellerindeki mızrağın başına Kur'an ayetleri geçirmişti. Bir anda mızraklarının başında Kur'an ayetleri ile ortaya çıkan askerler, Hz Ali'nin ordusu içinde bir ürküntü yaratmışlardı. Herkes tereddüt geçirmişti, karşı tarafta da Müslüman olmalıydı ki Kur'an ayetleri ile karşılarına geçmişlerdi. Bu tabii ki bir kargaşalığa neden oldu. Onun üzerine Hz Ali, savaşı durdurup geri çekilme kararı aldı.

Bu olay, İslam tarihinin en karanlık, İslam tarihinin en şeytani, İslam tarihinin en takiyeci girişimlerinden biridir. Değerli arkadaşlar, bugünkü konumuz, siyasal İslam'ın karanlık tarihi. Az önce bahsettiğim olay İslam tarihinin en önemli siyasal İslam girişiminden biridir. İşte bizim bugün "Allah ile aldatmak", "Kur'an ayetleri ile aldatmak" dediğimiz olayın, ilk başlangıç noktasıdır diyebiliriz.

Tabii bazı arkadaşlar "ama Kur'an veya İslam her zaman siyasal değil miydi?" diye sorabilirler. Kuşkusuz bu da yerinde bir sorudur. Fakat ilk defa bir şeytani girişimle, ilk defa bir takiyeyle, ortaya çıkıyor bir İslam ordusu veya Muaviye öne çıkıyor ve kendi iktidarını, yıllarca inşa ettiği Şam'da, inşa ettiği ordusunun, saltanatının sağlamlanması için böyle bir girişimde bulunmuştu. Daha sonraki İslam tarihinde, yüzyıllar sürecek olan İslam tarihinde, buna benzer pek çok girişimde bulunacaklardı. Bundan daha sonraki süreçte, tabii bunun benzerleri ile karşılaşacağız. Günümüze kadar, hatta bugün 14 Mayıs'taki seçimlerde de bunun bir türeviyle karşılaşmıştık.

Peki Sıffin Savaşı neden çıktı? Sıffin Savaşı'nın çıkmasının temel nedeni, Halife Osman'ın öldürülmesi olayıdır. Halife Osman'ın öldürülmesinin ardından halife seçilen Hz Ali'ye, Muaviye biat etmemişti. O'na isyan etmişti ve hatta Osman'ın katillerinin kendisine teslim edilmesini istemişti. Hz. Ali'nin bu öldürme olayını sürüncemede bıraktığını, katilleri yakalamadığını, tahkikat başlatmadığı şeklinde gerekçelerle biat etmeyerek isyan etmişti. İlk defa İslam camiası, Müslümanlar ikiye bölünmüşlerdi. Bir tarafta Şam, öbür tarafta Kufe.

Bunun üzerine tabii biraz zaman makarasını geriye sarmamız lazım. Osman'ın öldürülmesi nedeni, biliyorsunuz Osman aynı zamanda Hazreti Muhammed'in damatlarından biridir. Halife seçildikten kısa bir süre sonra İslam ordularının fethettiği en önemli, en verimli, en büyük kazanç sağlayan bölgelerinin başına kendi akrabalarını atadı. Tıpkı bugün olduğu gibi. Liyakata önem verilmemiş, her yere sözüm ona bugün hala Diyanet İşleri Başkanlığının denetiminde olan İslam ansiklopedisi de bunu şu gerekçeyle açıklamaktadır: "Hazreti Osman, kendi yakın çevresiyle İslam devletini daha iyi yönetebileceği" şeklinde sürekli lanse etmektedirler. Yani adam kayırmacılığın, kendi akrabalarını önemli ve onları zenginleştirecek olan makamlara atamasının doğal olduğunu ima etmektedirler. Bir nevi o bakımdan tabii Osman'a da büyük tepkiler baş göstermiştir. Özellikle Mısır'da binlerce Müslüman isyan ederek atanmış olan valinin değiştirilmesini istediler. Osman buna direnince ve hatta kendisine şikayette bulunanların da öldürülmesine yönelik bir mektup yazınca valiye. Bu mektup, yolda yakalandı. Yakalanınca Müslümanların öfkesi daha da kabardı ve birkaç bin kişilik bir isyancı ordu Medine'yi abluka altına alarak Osman'ın teslim olmasını istediler ve halifeliği bırakmasını istediler. Osman buna direnince de birkaç ay sonra onu evinden çıkararak öldürdüler, linç ettiler ve çöplüğe attılar. Hiç kimse Osman'ın defnedilmesini sağlama gibi bir girişimde bulunamadı.

Onun üzerine tabii Hz Ali halife seçilmişti. İşte bütün bu olay gördüğünüz gibi Hz Osman'ın öldürülmesiyle başlayan bir süreçtir. Fakat işin aslı sadece öldürme olayı değil, elde edilen ganimetlerin nasıl paylaşılacağı, kime paylaştırılacağı, kime verileceği, kimlerin zengin edileceği ve kimlerin kanını akıttıkları halde yoksulluk ve sefalete itilme konusudur. Aslında bütün bu olayın esas nedeni ekonomiktir. Yani büyük servetleri kimin elde edip etmeyeceği tartışmasıdır. Bu olay, yani Sıffin olayı, ki İslam tarihinde Kuran hadisesi olarak yer alır. Bu girişimi, daha sonraki yüzyıllarda başkalarının da takip ettiğini göreceğiz.

Değerli arkadaşlar, siyasal İslam'ın asırlar boyu başvurduğu hilelerin sonu yok. Aynı zamanda onların başvurdukları "Allah ile aldatma" metotlarının da sonu yok. Şayet bugün Türkiye'de laiklik sistemi olmasaydı, bu tarikatların birbirleriyle savaşacaklarından emin olabiliriz. Nitekim Afganistan'da, Suriye'de, Irak'ta olan da bu. Orada tarikatlar ve cemaatler ve partiler, İslamcı partiler üstelik bunlar, birbirleriyle savaşmakta, birbirlerinin kanını dökmektedirler ve siyasal İslam iktidarlarını gerçekleştirmek için hiçbir hileden de vazgeçmemektedirler.

Bugün bunun aynısını Türkiye'de de görebiliriz. Birçok İslamcı yazar, düşünür, samimi Müslüman. Nitekim bunlardan hemen bir kaç tanesinden bahsedeyim: Mustafa Öztürk (linç edilerek fakülteden atılan Mustafa Öztürk), aynı zamanda Mustafa İslamoğlu, Atasoy Müftüoğlu, Mehmet Aydın gibi önemli aydınlar, İslamcı, bugün siyasal İslam'ın iktidarın uyguladığı dinin bir İslam dini olmadığını, bunun bir Arap geleneği olduğunu, Arap örf ve adetlerinin Türkiye'ye taşındığını, Türkiye'yi adeta bu örf ve adetlerle, bu geleneklerle istila ettiğini söylemektedirler. Onlar açıktan söylemektedirler: "Sizin bu başvurduklarınız İslam değil, bu tamamen Arap geleneğidir, Emevi geleneğidir" demektedirler ki tamamen doğrudur.

Örneğin Hz. Muhammed'in Maun Suresi, Kur'an'ın daha doğrusu Maun Suresi, bu türden takiyelere başvurulacağını da açıkça göstermektedir. Maun Suresi şöyledir: "Gördün mü, o dini yalan sayanı? İşte odur yetimi itip kakan, yoksulu doyurmayı özendirmez o. Lanet olsun o namaz kılanlara, dua edenleri ki namazlarında dualarında gaflet içindedirler. Yani takiyye yapmaktadırlar. Riyaya, yani iki yüzlülüğe sapandırlar ve gösteriş yaparlar; ellerinde Kur'an kitaplarıyla seçim meydanlarını dolaşırlar ve onlar kamu hakkının yerine ulaşmasını, yani elde edilen servetin dağıtılmasını hakkaniyetle dağıtılmasını, zekata iyiliğe ve yardıma engel olurlar." Maun Suresi 107.

Hz. Muhammed'in de dikkat çektiği gibi Müslümanların en büyük kavgası kimin zenginleşip kimin yoksullaşacağı tartışmasıdır. Daha sonraki dönemde Arapların ilk filozoflarından El-Kindi de buna dikkat çeker. El-Kindi yazılarının birinde şu öfkeli ve uyarıcı cümlelerine başvurur: "Saldırgan ve zalim olanlar..." El-Kindi 801-873 yılları arasında, yani İslam devletinin kuruluşundan neredeyse 200 yıl sonra yazıyor bunları. Dikkat ederseniz, İslam tarihinde sürekli takiyenin, adam kayırmacılığın, hilelerin, savaş hilelerinin ama aynı zamanda siyasal İslam'ın devam ettiğini görüyoruz ve şöyle söyler: "Saldırgan ve zalim düşman durumunda olan bunlar, yani iktidardakiler, haksız yere işgal ettikleri kürsüleri korumak için, elde edemedikleri ve çok uzağında bulundukları insani faziletlere sahip olanları aşağılarlar. Yani kendilerinin sahip olamadığı o faziletlere başkaları sahip diye onlara kızar ve aşağılarlar. Amaçları hükmetmek ve dincilik ve din tüccarlığıdır, yani din satmaktadırlar. Oysa kendileri dinden yoksundur. Çünkü bir şeyin ticaretini yapan onu satar, sattığıysa artık kendisinin değildir. Kim din tacirliği yaparsa, bilin ki onun dini de yoktur. Gerçekten varlığın hakikatinin bilgisini felsefe edinenlere karşı çıkan ve onu küfür sayanın dinle bir ilişkisinin de kalmaması gerekir."

Şu cümlelere bakar mısınız? Yani günümüzde seçim propagandası yapan, kendi iktidarlarını korumak için elleri Kur'an'da, ağızlarında ayetler seçim propagandası yaparken, Türkiye'de iktidardakiler, aynı zamanda onlara destek olan tarikat ve cemaatler de fetvalar vermekte, adeta Allah ile kitleleri aldatarak onlara oy verilmesi gerektiğinin hesabını yapmaktadırlar. Bunlara İbni Haldun da çok sert bir yanıt verir. Birazdan İbni Haldun'dan alıntı yapacağım, kitabını da size tanıtmak istiyorum. İbni Haldun, o bölgede çok önemli siyasal görevlerde bulunmuş ve tarihin babası dediğimiz, önemli Mukaddimeyi yazmış olan bir düşünürümüzdür. Mısır'a kaçmak zorunda kaldığında en son Kahire'ye yerleşir ve orada vefat eder. Oraya göçtüğünde ona kadılık görevi verilir. Yani hakim olması, hukuk işlerine bakması görevi verilir. Bakın, nasıl bu tarikatların ve cemaatlerin, cami imamlarının hokkabazlıklarını nasıl anlatıyor:

"Hak konusunda hiçbir kınama beni durduramaz. Hiçbir makam ve zorbalık da beni alıkoyamaz. Bu konuda iki tarafı da eşit tutarım, taraflardan zayıf olanın hakkını alırım. Her iki tarafın hatırlı aracılığını ve vesilelerini kabul etmem." Araya dikkat ederseniz hatırlı insanlar sokuluyor. "Bir davada kendi taraflarına yönelik bir karar vermesi için, kanıtları dinleyerek gerçeği belirlemeye çalışırım. Tanıklık sorumluluğu için seçilenlerin adaletine bakarım. Göreve geldiğimde, iyilerle kötüler karışmıştı. Güzel ve çirkinler ayırt edilemez duruma gelmişti. Hakimler, yani yöneticiler, onları tenkit etmezlerdi. Güçlülere dayanmaya, yanıltmacılarından dolayı kötülüklerinin bildiklerinin üstüne de gitmezlerdi." Dikkat ederseniz iktidardakiler de onlarla işbirliği halinde. "Çünkü tanıkların çoğu emirlere, yani valilerle iç içeydi. Kimi Kuran öğretmeniydi, kimi de cami imamı. Adaleti yanıltıyorlardı. İnsanların, bu tanıklar hakkında iyi zanları, yani iyi fikirleri yoktu, iyi izlenimleri yoktu, derdik bugün. Yargıçlar huzurunda inanılır olmaları ve aracılık rolleri nedeniyle kendilerine makam ve mevki payları verilmişti. Bu yüzden hastalıkları adam akıllı ilerlemişti." Nedir bu hastalıklar? İşte az önce bahsettiğimiz, çalıp çırpma, fethedilen ganimetleri bir ailenin tekelinde toplama, iktidarı ellerinde toplama davası. "İnsanlar arasında tevziratları alttan alta sürüyor ve etliye sütlüye karışmamaktan doğan kötülükler de yaygınlaşmıştı. Bugün olduğu gibi, birçok insan etliye sütlüye karışmak gerekmediğini söyleyerek kenara çekiliyor. Göreve gelince, bunların bir kısmından haberdar oldum. Bu konuda en ağır cezayı, en acıtıcı karşılığı verdim. Bilgim bana bir kısmına güvenmemem gerektiğini hissettirdi. Bunun üzerine onların tanıklık yapmalarını engelledim." Yani mahkemelerde yalancı şahitlik yaparak Kur'an'ı el basarak ayetler okuyarak fetvalar vererek. "Aralarında kadı divanlarının katipleri ve meclislerin tuğracıları da vardı. Davaları yazmaya ve kararlılık teşhir ile tescili alışmışlardı. Yazıcılığı bilmeleri ve şartları karara bağlamaları, dolayısıyla emirlerin, yani valilerin yaptıkları akitler için kullanılmışlardı." Yani okuryazar oldukları için, bir şekilde tarikatların başına atandıkları için, bir şekilde cemaat edindikleri için bu imtiyazlarını kullanmaktadırlar. Bu yüzden kendi tabanlarına karşı bir üstünlükleri konumları dolayısıyla yargıçları yanıltmaları durumu oluşmuştu. Bu sayede kimi eylemlere girişmeleri dolayısıyla bekledikleri olabilecek kınamalara karşı onları da koruyorlardı. İçlerinden kimileri ise kalemini sağlam akitlere musallat etmişti. Özellikle bu bölgede sayısız vakıflara bir makam ya da öde ödül fırsatı doğduğunda hemen bu yola başvuruyorlardı. Biz hatırlatmıyorum, bu türev adı altında devletin bütün vakıfları Bilal Erdoğan'a peşkeş çekilmiyor mu? Tarikatlara makamlar verilmiyor mu? Bakanlıklar cemaatlerin ve tarikatların arasında paylaşılmadı mı? Sağlık Bakanlığının bir çok makamına çeşitli tarikatların elemanları atanmadı mı? Adalet Bakanlığına cemaatlerin aleyhine karar vermeyecek olan hakimler atanmıyor mu? Ama makamlara insanlar; devlet memurları atanmıyor mu? Özellikle bir de sayısız vakıflara bir bakar. Bunun sonucunda beldede hakimler için belirlenen mezheplerin farklılığı dolayısıyla adı kötüye çıkmışlığı gizleniyor, ileri gelenler meçhulileşiyor ve yanlışa sapmaya imkan sağlıyorlardı. Bir satış veya temlik işlemi yapana oyun yapmaktan korumak üzere önüne yasaklama ve engelleri engelleme seti çeken hakimlere iftira atarak bakın hakimlere iftira atarak şartlarını belirler ve cevap verirlerdi. Tıpkı bundan 5-6 yıl önce yapıldığı gibi iftiralarla yüzmece belgelerle Ergenekon ve Balyoz davası denen olaylarda olduğu gibi bugün hala olduğu gibi. Bu yüzden vakıflardaki zarar yaygınlaştı. Nedir vakıflar? Kamunun malı, devletin bizim vergilerimizle verilmiş olan servetlerin vakıflara teslim edilmesi tehlike canları akitlerin ve emlakçının kapısını da çaldı. Onlar bana karşı telaşlanacak tasarlanacak ve kinlendirecek biçimde olsaydı bile bunu önlemek için Allah'a söz verdim. Daha sonra mezheplerin müftülerine yöneldim. Bakın müftüler bu sefer hedefte. Aşırı muhalefetleri, hasımlara telkinleri, hükmün infazından sonraki fetvaları dolayısıyla bunlardan hakim olanlar son derece uzmanlar işlerinde. Bir de baktım ki içlerinde aşağılık olanlar var. Ehliyetlerini ne kınayan, yani ehliyetlerini derken fetva verme yetkilerini ne kınayan, ne eleştiren, ne de süzgeçten geçiren var. Çünkü sayıları çok fazla ve nüfusun çoğunluğundan da kaynaklanıyordu. Mezheplerde farklı görüş çoktur. İnsafı bulmak zordur. Müftünün yetkinliğini ve fetvanın şöhretini halktan bile ayırt edemez. Halktan bir ayet edemez. Dolayısıyla bu yolun neredeyse sonu yok. Kargaşa bir tesiri değil, yani sonu gelecek gibi değil. Bu konuda gerçeği bütün çıplaklığıyla haykırdım derler. İbni Haldun. İşte bu tavrı nedeniyle birçok kez kadılık görevinden baskı sonucu aldırılmıştır. Fakat o yılmamıştır. Çünkü hakkaniyeti gözettiği için de hep o öne çıkarılmıştır yeniden.

Bugün arkadaşlar, yeniden bir seçim ortamındayız. Ayetlerin yeniden kullanıldığı, her yerde fetvaların uçuştuğu, her konuda fetvaların uçuştuğu, hiçbir Kuran ayetlerine sadakat gösterilmediği bir dönemden geçiyoruz. Yeniden siyasal İslam'ın büyük bir dalga olarak Türkiye'deki iktidarı ele almak için harekete geçtiğini görüyoruz. İşte buna Ömer Hayyam'ın da bir cevabı var. Şimdi size Ömer Hayyam'dan bir bölüm okumak istiyorum:

"Akılla konuşmam oldu dün gece, sana soracaklarım var dedim. Sen ki her bilginin temelisin, bana yol göstermelisin. Ve bir barkı olmak nedir dedim, biraz keyif etmek için. Yıllar yılı bu zorbalar, bu ne biçim adamlar dedim. Kurt, köpek, çakalla kal dedi. Ne dersin bu adamlara dedim. Yüreksizler, kafasızlar, soysuzlar dedi. Bunun bu deli gönlüm dedim, ne zaman akıllanacak? Biraz daha kulağa vurulunca dedi. Hayyam'ın bu sözlerine ne dersin dedim. Bizmiş alt alta sözleri, hoş beş etmiş derim dedi. Bir sır daha var çözdüklerimizden başka. Bir ışık daha var bu ışıklardan başka. Hiçbir yaptığımla yetinme, geç ötesine. Bir şey daha var bütün yaptıklarından başka."

Değerli arkadaşlar, bu da bize Hayyam'ın önemli çağrılarından biridir. Ona göre tavır almamızın ne kadar önemli olduğunu da vurgulamaktadır. Birazdan size bugünkü programımızın iki kitabında sunmak istiyorum.

[Müzik]

Değerli arkadaşlar, her videodan sonra bir "Kitap Dünyası" programı sunacağımızı söylemiştim. Bugün ikinci bir programda iki kitap tanıtmak istiyorum. Konumuz siyasal İslam'da, siyasal İslam'ın İslam tarihindeki rolleriydi. Onunla ilgili çok ilginç bir kitap sunmak istiyorum size. Geçen programda da söylemiştim zaten, İbni Haldun'un Türkçe'ye basılan en önemli ikinci kitabı diyebiliriz: "Bilim ile Siyaset Arasında Hatıralar". Bu kitabın önemi şu: Hem Tunus ve Endülüs bölgesinde yaşadığı siyasal entrikaları, oyunları, oradaki diyelim çeşitli kavimlerin birbirleriyle ilgili savaşmalarına ilişkin çok önemli bilgiler vermekte. Bizzat kendisi de zaman zaman sadrazam olarak görevde bulunduğu için birinci elden kaynaklardır bunlar. Aynı zamanda ikinci önemli şey, onun işte biraz kendi hayatı ile ilgili de yani şahsi hayatıyla ilgili bilgiler ediniyoruz. Hangi duygulara kapıldığı, Mısır'a gidişi, Mısır'da görevleri, eşinin, çocuklarının ve bütün kitaplarının bir gemide olması ve geminin batması, bütün bu felaketleri de anlattığı gibi yine ekim önemli bölüm daha var. Bir bölümü bugün girmiştik zaten. Mısır'daki tarikatların ve cemaatlerin oyunlarına, onların nasıl vakıf mallarını ele geçirdiklerine ilişkin bölümler çok kapsamlı. Onu özellikle öneriyorum.

İkinci olarak da Anadolu'yu fetheden Timur'la görüşmeleri var. Biliyorsunuz Timur Anadolu'yu ele geçirir, Mezopotamya önemli bölgelerini ele geçirdikten sonra Şam'a kadar gelir. Şam'da görüşme, halife adına görüşmeye gün gönderilir. Tabii İbni Haldun aslında o dönemleri Şam'da bulunmakta. Müsadere edilir, ablukaya alınır ve bir heyet seçilir. O heyette bulunan önemli insanlardan biridir. Görüşme başlar başlamaz Timur İbni Haldun'dan hoşlanır, onu beğenir, onun fikirlerini çok beğenir ve onunla birlikte geri dönmesini, yani kendisiyle birlikte danışman olarak hayatını devam ettirmesini ister. Fakat İbni reddeder. Bir bir onur nişanesi olarak da Timur kendi atını eyaletir ve ona hediye eder ve öylece onu Mısır'a gönderir. O bakımdan bu kitap çok önemli, bütün bu tarihsel süreçleri anlamak bakımından önemli.

Yine ikinci kitapta benim yazdığım kitap "Geçen seferde Dünyayı Değiştiren Düşünürler" birinci cildinden bahsetmiştim. Bütün o siyasal entrikaları anlamak için İslam tarihini anlamamız lazım. İslam tarihinin yanı sıra din felsefe ilişkilerini, din felsefe tartışmalarını, mülteziyle gibi akılcı akımları nasıl büyüdüklerini ama aynı zamanda çeşitli dönemlerdeki işte Gazali tartışmaları gibi bütün o belgelerin de olduğu, yani o kitapların onların kitaplarından da bölümlerin olduğu bir değerleme kitapta diyebiliriz. Tabii her bölüme ilişkin önemli bazı sonuçlar da ekledim. O nedenle bunu da tavsiye ediyorum size.

Bu arada tabii arkadaşlar lütfen unutmayın, kanalımıza abone olun, videolarımızı çevrenize lütfen yayın ve sesinizin daha geniş çevrelere yayılmasına destek olun. Hepinize teşekkür ediyorum. İyi günler diliyorum.