📱

Get Our Mobile App

Take your business learning on the go!

Download on the App StoreGet it on Google Play

Allah Sarışınları Neden Yarattı? - İktiza, Ayna, Muhatap @Mehmedyildiz

Hayalhanem44:31

Transcription

"Allah kainatı yarattıysa, Allah'ı kim yarattı?" Başladı, değil mi meşhur sorular? Devamı var bu soruların... "Allah insanı neden yarattı?" "Şimdi hem insanı yarattı hem de bazılarını biraz süsleyerek yarattı, kimilerine sarışın yarattı. Allah sarışınları neden yarattı? Her birisi böyle buğday tenli yaratsaydı olmaz mıydı? Bazıları ise hem sarışın hem renkli gözlü, değil mi? Allah neden bu şekilde yarattı?" Geldi mi hiç aklınıza? Neden bazılarını Allah sarışın olarak, renkli gözlü, yani biraz daha süsleyerek yarattı? Ülkücan, siz daha iyi bilirsiniz. Avrupa'da süslenmiş bir insan olarak göze gelmeyebilir ama bizim burada ne az olursa, o daha süslenmiş gibi oluyor ya. Bizim burada sarışınlık daha süslenmiş manasıdır.

Şimdi bir gün İzmir'de iki üç arkadaş bir yere gittik. Yanında bir tane hafız arkadaş var ama Anadolu çocuğu, yani buğday tenli, kapkara olmuş, gözü böyle yorgunluk haline gelmiş, okumaktan, çalışmaktan, etmekten. Bir mekana girdik, hiç kimse teveccüh etmedi. Adam hafız bir adam. Yanımızda da sarışın bir arkadaş vardı, işte bazı şeyleri bırakıp namaza başlayalı üç gün olmuş. Herkes bütün teveccühü ona verdi. Ya hafız var burada... Hafız teveccühsüz kaldı ama sarışın bir tane arkadaş, daha üç gündür namaza başlıyor, herkes teveccühü ona verdi. Demek ki bu adam biraz daha süslenmiş öbürüne göre. Yani buğday telli bir insana göre demek sarışın biraz daha süslü.

Şimdi Allah insanları neden yarattı, bunu çok konuştuk. Başka bir şey konuşalım. Allah sarışınları neden yarattı? Renkli gözlüleri neden yarattı? Böyle senin gibi Jason Statham karizmalı arkadaşları neden yarattı Allah? Allah azze ve celle demek ki bazı insanları biraz daha fazla süslemiş. Siz bir şeyi neden süslersiniz? Burak, neden süslersin? İçimizdeki tek sarışına yakın olan sen olduğun için sana sorayım.

"Güzel görünsün diye."

Bunu beğendirmek istersin, öyle değil mi? Bu arada süslemek deyince illa birine verilen bir hediye, bu da süslenebilir ama kendini de süslüyorsun. Mesela dün giydiğin tişörtle bugünkü farklı. Eminim renk uyumları da yapıyorsundur. Hatta saçını ona göre tarıyorsundur. Şimdi aslında bu süsleme faaliyeti insanda da var. İnsan her şeyi süsler, ne için süsler? Beğenmek ve beğendirmek için süsler, doğru mu? Mesela bazı arabalarda vardır, araba böyle simsiyah, Black Edition falan diyorlar ona, değil mi Burak? Sen Amerika görmüş olarak sen beni tasdiklersen, desteklersen sevinirim... Ama mesela direksiyona kırmızı bir dikiş detay atıyor adam. Ya bu süs ve orada kendisini patlatıyor, ciddi dikkat çekiyor, öyle değil mi?

Şimdi bazı hediye eşyaları var. İnsanı mahiyetini değiştiriyor. Mesela tektaş yüzük. Öyle değil mi? Şimdi bakıyorsun bir tane teneke parçası ama üstünde bir tanecik parlak taş var. Neden süslüyoruz, bir amacı olması lazım, değil mi? Şimdi demek insan o güzellikleri süsleyip teşhir ediyor. Hem kendisi bunu görmekten lezzet alıyor hem de göstermekten lezzet alıyor. Ya ben bir gün bir tane medreseye gittim. Yani normalde medresede ne olur, işte siz gibi biz gibi giyinen arkadaşlar olur. Uzaktan da birini gördüm, böyle büyük bir salondu. Allah Allah, atletli adam. Yani atletle olduğunu gördüm adamın. Dedim yani genelde medresede görmeyiz öyle. Arkadaş niye atletli? Çünkü bir güzelliği var ve o insanın güzelliğini hem görmekten lezzet alıyor, hem göstermekten.

Şimdi spor salonlarında işte Burak falan bilir, böyle bir yıl yazılıp, bir gün gidenler bilmez Necdet. O yüzden Burak bilir. Şimdi salonda mesela biceps çalıştı ya, ne oluyor Burak? Bunu hem görmekten bir lezzet alıyor, daha sonra da atleti giyiyor, dışarı çıkıyor, bir de göstermekten lezzet alıyor, değil mi? Şimdi bir adam, resim sergisi açsa ne oluyor? Hem kendi görüyor, lezzet alıyor. Hem de başkaları beğendikçe bir lezzet alıyor. Ne demek bu? Bir güzellik var ortada veyahut bir mükemmellik var ortada. Şimdi güzellik görünen, mükemmellik hani gözle belki görünmeyen bir şey olabilir. Bir telefonun teknolojisi, yeni bilgisayar sürümlerindeki M1 teknolojisi mesela... Sen bunu gözle göremiyorsun ama uygulamaya döktüğün de, bunda mükemmellik var, diyorsun. Ve mükemmellik sahibi de hem onu mükemmel olarak algılamaktan hem de insanlara teşhir etmekten lezzet alıyor. Demek hangimizde güzellik varsa ve hangimizde mükemmellik varsa bunu hem görmekten hem göstermekten bir lezzet alıyoruz, doğru mu?

Şimdi mesela biz kendimize baktığımızda, konuşmaktan lezzet alıyoruz. Alıyor musunuz? Tabii kiminle konuştuğuna bağlı da, konuşan lezzet alır da, konuşturan lezzet almaz mı acaba? Bak konular bir yere bağlanıyor mu? Şimdi birinde güzellik varsa, bunu görmek istiyor, göstermek istiyor, bundan bir lezzet alıyor. Peki bunların kaynağına sahip olan zat acaba sizce nasıl bir lezzet alıyor? Şimdi Allah tabii ki kendisine has bunlardan bir güzellik, bir lezzet, kendisine has, ilahi manada biz bunun ölçüsünü kametini bilemiyoruz ama bu mükemmellikten ve cemalden ve kemalden bir lezzet alıyor Allah azze ve celle. Nasıl olduğunu bilemiyoruz.

Şimdi bundan sonra işte işin diğer kısımları başlıyor. İnsanlar şurasını merak ediyor? Ya tamam Allah, Cemal sahibi mi? Cemal sahibi, güzellik sahibi. Kemal sahibi mi? Evet, Kemal sahibi, yani mükemmellik sahibi. Peki bu cemâl ve kemalini bize niye göstermek istiyor? Bu sorunlar devam da ediyor? "Ya bir de Allah bu güzellikleri kâinata bezemiş, bize gösteriyor, karşılığında ibadet etmemizi istiyor. Niye ibadet etmemizi istiyor?" Soruların devamı da geliyor mu? Haşa, "Allah egoist mi?" Öyle soruyorlar, değil mi? "Ya neden kendisini beğendirmek istiyor?" Yani insan şimdi kendisi gibi düşününce delalete düşüyor. Şimdi bugün işleyeceğimiz derste bu soruların her birisine cevap vermemiz lazım. Neden? Bu sorular sadece ateistleri ilgilendiren sorular mı? Sadece deizm bataklığına düşmüş arkadaşları ilgilendiren sorular mı? Hayır, onu o hale düşüren şeytan, sana da aynı sualleri getiriyor mu? O şeytanın içeride bir tane askeri var, nefis diye. Onu o hale düşüren nefis, senin içinde de aynı soruları tekrar ediyor mu? Ediyor. Demek ki bu mesele, bir inanç meselesi. İnanmayanın inanmasına, inananın da inancının artmasına vesile olacak bir mesele olduğundan bilmemiz lazım. O yüzden bugün dersi iki üç cümle üzerinden yapacağız. Bilmemiz gereken özellikle iki tane zaruri cümle var. Nedir biliyor musun, bu cümle? Şu; "Her cemâl ve kemâl sahibi, kendi cemal ve kemalini görmek ve göstermek istemesi sırrınca..." Şimdi cümle az ama o istemesi kelimesine bile dokunacağız. Her güzellik ve mükemmellik sahibi kendi o güzelliğini ve mükemmelliğini görmek ve göstermek istemesi diye bir mesele var demek ki.

Birisi çiçeklerle kapıyı süslese, ne demek bu? Ne demek istiyordur? Tesadüfen mi olmuştur yoksa tevafuken mi olmuştur? Dedir kasıt var burada. Çiçeklerle kapını süsleyende bir kasıt var da, çiçekleri süsleyen de kasıt yok mu? Var, değil mi? Çiçeklerle kapını süsleyen ne demek istiyor Ömer? "Seni seviyorum, bunları sana beğendirmek istiyorum. Çiçeklerden benim ruhumdaki derinliğe inmeni istiyorum..." Şimdi mesela annenize bir çiçek uzattığınızda, anneniz o şeyi alıp saklamıyor, değil mi? Ne yapıyor çiçeklerden bırakıp sana sarılıyor. Çünkü onda bir mesaj var. Ona bir derinlik var. Peki benim anneme uzattığım çiçekteki mesaj nedir? "Anne seni seviyorum." Çiçeği veren "seni seviyorum" demek isterse, kainatta o çiçeği yaratan ne demek istiyordur acaba? Demek bir mesaj var altında. Demek o çiçeğe muhatap olan kimse, okuması gereken derin mesajlar var. Ama şu cümleyi bol bol tekrar edelim, bunu neden yapıyor Allah? Kainatı neden süslüyor Allah? Çiçeklerin hepsini tekdüze yaratamaz mıydı, yaratabilirdi. Neden kırmızıyla süslemiş? Neden morla süslemiş? Şimdi bu süslemesinin altında bir şey yatıyor. Çünkü her güzellik ve mükemmellik sahibinde o güzelliği ve mükemmelliği göstermek ve görmek istemesinin ince bir sırrı var.

Şimdi burada da konuştuğum cümlede "istemek" diye bir kelime geçiyor, doğru mu? Allah'ın göstermek istemesi ihtiyaçtan değil, iktizadandır. İşte olay burada kopacak, Necdet. Güzelliklerini, süslemelerini ve mükemmelliklerini bize göstermesi ihtiyaçtan değil, iktizadandır. Çünkü Allah müstağnidir, Müstağni-yi mutlaktır. Çünkü Allah Samed'dir. Yani bizlerin ona sonsuz ihtiyacı varken, Allah'ın hiçbir şeye ihtiyacı yok. Ya Rab madem hiçbir şeye ihtiyacın yok, sen bu güzelliklerini ve mükemmelliklerini neden görmek istiyorsun ve neden göstermek istiyorsun? Demek ki buradaki isteme meselesi Allah'ın ihtiyacından mı? Hayır, değil, iktizasındandır. Şimdi hadis-i şerif'te diyor ki: "Ben gizli bir hazineydim, bilinmek istedim." Peki Allah'ın bu bilinmek istemesi ihtiyaçtan mı? Hayır, iktizadan. Ne demek bu iktiza? Güneş bizi aydınlatmak ister dediğimizde, güneşin bizi aydınlatmaya ihtiyacı mı var? Hayır, neyi var, iktizası var. Şimdi güneşin güneş olma gereği nedir? Aydınlatma faaliyetidir. Şimdi siz şu suyun üstünde bir ışık görseniz, deseniz ki Mehmet, bu ışık nereden? Bu ışık güneşten. Çayın üstünde bir ışık görseniz, deseniz ki, Mehmet, çayın üstündeki bu ışık nereden? Yine güneşten. Muhatap bana şöyle devam etse; "Ya sana da ne sorsak onun üstündeki ışık güneşten, bunun üstündeki ışık güneşten, peki kardeş, güneşteki ışık nereden?" Ya güneşteki ışık, yani aydınlık güneşin kendi özelliği, zati özelliği. Güneşteki ışık nereden, diye bir soru olabilir mi, olamaz. Demek ki bir şeyin özelliği onda zati ise, yani güneşin ışık verme ve ısı verme olayı onda zati ise... Zati, kaynağı kendinden olan, demek. Onun, bizi aydınlatması ve ısıtması ihtiyaçtan değil; böyle iktiza ediyor, gerekliliğinden dolayı bu şekilde yapıyor. Bakın, Allah'ın esmaları bize neden sunuluyor, ihtiyaçtan mı sunuluyor? Hayır, neyden Utku? İktizadan, gerekliliği bu. Yani zatında bu özellik varsa, onun muktezisi, iktizası, gerekliliği onu göstermektir. Şimdi birisi sorsa dese ki, ya bu su neden ıslatır? Ne olur? Beyin orayı terk eder herhalde. Ya o ıslaklık onun, kendi özelliğidir. Şimdi yine aynı arkadaş gelip dese ki, Mehmet, bu neden ıslanmış? Sudan. Peki Mehmet, bu neden ıslanmış? Sudan. Ve bana dese ki, Mehmet, neyi sorsam sudan ıslanmış diyorsun. Peki su neden ıslanıyor, dese. Su neden ıslanıyor diye bir soru sorulamaz. Çünkü ıslaklık, suyun zati özelliğidir. Biraz daha deşmek istiyorum konuyu. Şimdi bana kapakla mı su dökülse, daha çok ıslanırım? Kovayla mı su dökülse daha çok ıslanırım? Kovayla su dökülürse, ben daha çok ıslanırım. Çünkü ben de ıslaklığın zati bir özelliği yok. Peki diğer sorumu sorayım. Bir bardak suyu okyanusa mı döksem okyanusta çok ıslanır, okyanustaki suyu bir bardak suya mı döksem o su daha çok ıslanır? Böyle bir daha çok mertebe meselesi konuşamazsın. Çünkü ıslaklık suyun, zati bir özelliğidir. Şimdi su neden ıslatıyor beni, sorulabilir mi? Sorulamaz, çünkü suyun bizi ıslatması ihtiyaçtan değildir. Onun zati özelliği, ıslaklık mı? O zaman iktizadan dolayı bize ıslatması lazım.

Yine ana konuma döneyim. Her güzellik ve mükemmellik sahibi, o güzelliği ve mükemmelliğini göstermesi ve görmesi, iktiza eden ihtiyaçtan değildir. Allah neden bize ikram ediyor? Çünkü ikram etmek, O'nun zati özelliğidir. Şimdi cömert bir adam ikram etmek ister mi? İster, değil mi? Alır mesela yüz kişiye iftar verir. Peki o adamın ikram etmeye ihtiyacı mı var? Hayır, hayır. İkram ettiklerinin ihtiyacı var aksine. Peki neden o adam ikram ediyor? Çünkü birinde cömertlik varsa, çömertliğin iktizası yani gereği ikram etmesidir. Peki mutlak cömertlik kimde? Allah'ta. Peki Allah bu kainatı bize neden ikram etti, ihtiyacı mı var? Hayır, iktizası böyle. O özellik zati ise, güneşin nasıl ışığı ısınıyor, su nasıl satıyor, Allah da o şekilde ikram ediyor, dememiz lazım. Rahim olan ne etmek ister? Şefkat etmek ister. Peki Rahim olan birisinin şefkat etmeye ihtiyacı mı var? Hayır, hayır. Mesela annenizin size merhamet etmeye ihtiyacı var mı? Hayır, o özelliğin numunesi, damlası annenizde var. Ve o özelliğin gereğince yani iktizasınca, gel evladım aç kalma diye sana rahmet ediyor. Damlası olan rahmet ederken, Rahim ismi ne eder? İktizasınca o özelliği sergiler ve o özelliği, Allah azze ve celle hem görmekten kutsi, mukaddes bir lezzet alır hem de göstermekten bir lezzet alır. Salvador Dali gibi, hem resmini çiziyor kendisi bir lezzet alıyor, hem de sergiliyor izleyenler bir lezzet alıyor. Bak, çok ince bir sır var burada. Ama bunları yapması için Allah'ın ihtiyacı mı var? Hayır, bir şey zati özelliğinde ise onu sergilemek ihtiyaç değil, iktizadır. Demek ki, Allah azze ve celle kainattaki bütün güzel ve mükemmel isimlerini, bize göstermesi ihtiyaçtan değil iktizadandır.

Şimdi soruya tekrar dönelim. Haşa, Allah egoist mi? Neden gösteriyor? Anlatabildim mi? Şimdi zaten Allah, Kibriya sahibi ya, seninle benim aramda biraz daha kibirli, biraz az kibirli diye bir fark oluşturulabilir. Çünkü bizde de bunları mertebeleri var. Veyahut su örneğinden devam edeyim. Burası daha çok ıslak, burası daha az ıslak diye onlar arasında bir mertebe konulabilir. Çünkü ıslaklık bizim zati özelliğimiz değil. Ama bir bardak su mu daha ıslak, bir okyanus suyu mu daha ıslak diye, bir mertebe kıyası yapamazsın. Çünkü ıslaklık suyun zati özelliği. Kibriya da Allah'ın zati özelliği olduğundan, sen mertebeli bir şekilde haşa ben mi daha egoistim, Yaratıcı mı daha egoist diye bir soru mantık dışıdır. Çünkü bir şey sonsuz zati özelliği ise orada mertebe olmaz. Mertebe olmayan bir Zata haşa ben mi daha egoistim, o mu daha egoist diye soramazsın. Az önceki sulara sormayacağın gibi.

Allah'ın isimlerini tecelli ettirmesi. Yani güzelliklerini ve mükemmelliklerini sergilemesi, bu iktizadan dedik. Peki, gelelim diğer soruya. Tamam, nereye tecelli edecek? Mesela sen burada ışık olduğunu nereden anlıyorsun? Işık havada kaldığında değil, bir yere yansıdığında anlıyorsun. Demek ki, Allah'ın esmaları da bir boya gibi düşünsek, görmek için bir tuvale çarpması gerekecek. Şimdi demek ki, Allah'ın esmalarını göstermesi iktizadan. Ve o esmalarını göstermesi içinde ne lazım? Ayna lazım. İşte o tecelli edeceği yere de ayna diyoruz. Mimar Sinan'ın mimarlığını göstermesi için ne lazım Mehmet? Ayna lazım. Peki bizim bu bildiğimiz camdan ayna mı? Yok canım, camdan aynadan ancak suretini görür. Kendi mimarlığını göstermesi için o özelliklere uygun bir ayna lazım. O zaman bu manadan bakarsak, şöyle konuşmamız lazım. Mimarın aynası, taş tuğladır. Doğru mu? Doğru. Çünkü güzelliğini öyle gösteriyor. Aşçının aynası nedir? Patates soğandır, öyle gösteriyor. Doktor aynası nedir? Hastadır. Doktor kabiliyetini nereden gösteriyor? Hastadan gösteriyor. Terzinin güzelliğini gösterici aynası nedir? Kumaştır. Terzide diktiği kumaşlar gösteriyor. Peki 10 tane özelliğin varsa, 10 tane ayna lazım. Allah azze ve celle gibi sonsuz esma varsa ve bu esmaların güzelliğini ve mükemmelliğini, iktiza edeceği gereklilik şeklinde göstereceğin bir ayna lazımsa, kaç tane ayna lazım? Sonsuz. İşte o yüzden kainat yaratıldı. Anlaşıldı mı? Kainat neymiş? Allah'ın sonsuz esmasını gösterecek, bir numune aynacıkmış.

O zaman adım adım gidiyoruz. Bir, dedik ki her ismin iktizası var. İki, ya bu ismin iktizası yansıtmak için bir yere ayna gerekli. Üç, aynayı okuyacak muhatap gerekli. Demek ki, o zaman şunu anlamamız lazım. Allah azze ve celle kainatı insan için, insanı da Zât-ı için muhatap yaratmış. Allah Allah, şerefe bak ya, nasıl bir şeref. Şimdi bizim dünyamız güneşten kopmuş bir taş küreydi. Ağır bir misafir geleceğinden dolayı Allah azze ve celle, isimleriyle süslendirdi. Mükemmelleştirdi. Yani kainatı şenlendirdi. Cam fanus gibi bir atmosfer giydirdi. Giydirdi mi? Allah Allah. Peki onun içine ne koydu? Ciğerimize dolacak bir hava koydu. Peki yeryüzünü çiçekli halılarla süsledim mi? Derelerle, bayırlarla süsledi mi? Hepsini ne için yapıyor? Bir muhatap için yapıyor. Gökyüzüne pırlanta gibi bir güneşi koydu mu? Hem de bakın, normalde lamba evden küçük olur. Bu sefer güneş, dünyanın 1 milyon 300 bin katı büyüklüğünde. Kainatta bir sürü nimetleri pişirdi mi midemize göre? Peki, bak şimdi Allah nasıl süslemiş? Bu süsleme faaliyetinde bir özellik arayacağız. Ama şu süsleme faaliyetini bir canlandıralım. Allah kainatı süslerken, bizim en ince zevklerimizi okşayacak şekilde renklendirilmiş bütün kainat. Şimdi ben zamanında, eskiden balıkları izliyordum belgesel olarak. Ya dedim, bu balıkların yani bir tesadüf eseri olmamasının imkanı yok. Birisi almış balığı, boyamış kasıtlı bir şekilde boyamış, daha sonra suya geri bırakmış. Hakikaten de tahmin ettiğim gibi, kasıt var işte. Birisi almış balıkları, boyamış, suya geri bırakmış. Kim peki? Bak şimdi, kim olduğunu şuradan ulaşalım. Balıklar neden rengarenk? Sizce denizdeki balıklar, kendi güzelliklerini farkında mı? Peki o balığın arkadaşı güzelliğinin farkında mı? Onun da farkında değil. O zaman balıkların güzel olma sebebi, birbirleri değil. Onları okuyabilecek bir muhatap lazım, doğru mu? Denizin içindeki hiçbir mahluk, o güzelliklerin farkında değilse o güzellikler, onlar için değil. O balıkların üstündeki güzellikleri okuyacak bir muhatap için. Şimdi mesela bina yaparken, fore kazık çakılır bilir misiniz? Özellikle Trabzon taraflarında, sizin orada böyle yamaç vardır ya, o toprak kaymasın diye fore kazık çakarlar. Şimdi o fore kazıkları çakanlar süslüyor mu o fore kazığı? Süslemiyor, niye süslemiyor? Gözükmeyecek çünkü. Peki şu duvarları süslüyor musunuz? Süslüyorsunuz, ne için? Görüneceği için, değil mi? Demek ki bir yerleri görünüyor diye süslüyorsak ne var? Bir muhatap var.

Şimdi hikayeyi baştan alalım. Allah'ın isimlerinin iktizası var. Mecbur tecelli edecek. Peki Süleyman nereye tecelli edecek? Kendine göre bir ayna bulacak, oraya tecelli edecek. Kainatta görünen her yeri süslemiş mi? Süslemiş. Peki bize ne lazım sonrasında? Muhatap lazım. Baktık, balık kendisine güzelliğine muhatap değil. Gökyüzünde kaç çeşit kuş uçuyor? Envai çeşit. Bunlar birbirlerinin güzelliğine muhatap değil. Bir geyik gezdiği yerlerin farkında değil. Bir serçe uçtuğu dağların güzelliğinin farkında değil. Bir böcek, aman bu orman ne kadar güzeldir diye bunun farkında değil. Bir inek otladığı meranın güzelliğinin farkında değil. Peki bu güzellikler kim farkına varsın diye? İşte bizim özel gücümüz burada. Biz kâinattaki bu güzellikleri, akıl gözümüz ile okuyoruz. Diyoruz ki, şu aynalara bak esmalar ile boyanmış. Demek ki, boyayan da bu özelliklerin merkezi var. Ve şunu alıyoruz tekrardan. Her cemâl ve kemâl sahibi, cemalini ve kemalini göstermesi iktizadır. Bu özelliğin numunesi sende var mı? Var. Dün giydiğin gömleği bugün giymemişsin. Ütülü, parfüm sıkmışsın, saçlarını ayrı taramışsın. Sen neden bundan bir lezzet alıyorsan, demek ki yaratıcı da kendisine has, ilahi ve mukaddes bir lezzet alıyor. Biz nasıl bir lezzet bunu bilemeyiz, haşa tabirinden aciziz diyor Üstad Hazretleri. Ve bu kâinat kitabını bizden başka okuyabilen birisi yoksa, demek muhatap biziz. Biri dese ki, ya arkadaş sen böyle güzel anlatıyorsun da ben eğlenmeye geldim, bu güzellikleri okumak benim vazifem değil dese, ne belli dese benim vazifem olduğu. Şimdi ne belli derse bütün kainatı gezmemiz lazım. Balıklara baktık anlamıyorlar, kuşlara baktık anlamıyorlar, geyikleri baktık anlamıyorlar. Bu güzellikleri tek okuyabilen insansa, demek insan bunları okumakla vazifedar. Şimdi ben böyle ağır trigonometri vesair içeren bir kitabı şuraya koysam, şimdi Necdet nakliyeci anlamaz o işlerden. Acaba bu kitabın muhatabı nakliyeci Necdet mi, matematik öğretmeni Mehmet mi? Kim? O matematiği anlama özelliği ben de ise muhatap benim demek. Trigonometriden, integralden, türevden bunları okuma kabiliyeti bende ise muhatap benim demek. Kainatın tamamını gezdiğinde bu güzellikleri okuma kabiliyeti kimde asker? Demek ki muhatap biziz. Tabi biz asıl yapmamız gerekenler dururken, hoşumuza giden şeyleri yaptığımızdan asıl vazifemizi de unutuyoruz.

Bir insana hediye vermenin arkasında ne vardır? Kendini sevdirmek ve beğendirmek vardır. Peki bir insan size verdiği o hediyeyi süslemişse, daha çok sevdirmek vardır. Peki başka bir hediye da veriyor, onu da süslüyor. O zaman daha çok sevdirmeye çalışıyor. Peki bütün kâinattaki hediye ve ikramlara bak. Şimdi bak sen Urfalısın. İsot gördün mü gül görmüş gibi oluyorsun. Ya nasıl süslemiş, niye kırmızıya boyanmış? O muazzam acı, baklavadan tatlı bir acı var, ilginç bir şey. Urfalının tatlısı acıdır işte. Neden bu kadar süslemiş? Demek ki, kendisini sevdirmek istiyor. Peki sen o isotu tek görsen, yine yüzüne ekşitirsin. O yüzden diyor ki, dur sana balcan kıymalı et vereyim, yanına da Bilecik balcanı vereyim, diyor. Sen bu üçlü ile buluştuğunda bir de soğan olduğunda, bir sana onu ikram ettiğimde Allah razı olsun derken, bunların hammaddesini kainatta Allah yaratmışken, nasıl göremeyiz ya. Bunun muhatabı biziz. Esma iktiza edecek, iktiza edeceği bir ayna lazım. Bak, isot nedir? Aynadır, değil mi? Patlıcan nedir, bir ayna. Soğan nedir, bir ayna. Peki bunlara muhatap kim? Bunları birbiriyle birleştirip, yiyebilecek bizden başka kimse yoksa, bunları okuyabilen yani değil mi onun yemek sanatı bir okuma çeşidi. Bunları okuyabilen sadece bizsek, demek o üçüncü şıktaki muhatap yalnız biziz. Bakın beyler, şu dersin sonunda iddia ediyorum ki, işte Allah kainatı niye yarattı, Allah'ı kim yarattı, Allah sarışınları niye yarattı, haşa diğer saydığımız sorular, artık soruları konuşmamıza gerek yok. Aklınızda ne kadar soru varsa, her birisine cevap biiznillah bu ders olacaktır.

Risale-i Nur'da bir cümle geçiyor bak. Az önce kainatı okuduk değil mi? Kuşlar, balıklar, kimilerine göre isot, balcan değil mi? Öyle bir süslendirip, münakaşa etmiş ki, okumayı bilen de bilmeyen de temaşasından hayran olup istihsan eder. Yani bu güzelliklerin sanatkârını bulan da meftun, bulmayan da meftun. Şimdi adam Allah'ı inkar ediyor ama bir villa yapıyor kendisine. Allah'ın süslediği ağaçları koyuyor mu? Allah'ın yarattığı suyla havuz yapıyor mu? Allah'ın yarattığı çocuğu seviyor mu? Bak, çocuk Allah'ın süslü hediyesi, hediyesi. Şimdi bu manaya bak, hepsi ne? O çocuk ne? Ayna, doğru mu? Allah esmasını o aynada yansıtmış ya. O evin taşı, tuğlası ne? Kayyum ismini ayna, ayna. Şimdi bakın Allah'ı tanıyan da sanatlarına meftun, tanımayan da meftun. Nasıl bir cümle ya, nasıl?

Allah azze ve celle de şuunat diye bilmemiz gereken bir kavram var. Bizde de bunları anlamak için duygu diye başka bir kavram var. Ne demek? Şuunat-ı ilahiye, ilahi hallerle demek ve ilahi işler demek. Yani Allah'a has olan haller var. Ve Allah'a has olan işler var. Bunların hepsi sonsuz mu? Sonsuz. Peki ben sonsuz nasıl anlayacağım? Tamamen anlayamam. Tamamen anlayamasam da numune olarak o dürbünün içine sığar mı? Sığmaz ama o dürbünle, o manzaranın güzelliği gözükür. İşte bizdeki duygular bu kadar. Allah'ın esnasında tamamen haşa ihata edemezsin. Ama Allah'ın esmaları o şuunat-ı ilahi dediğimiz ilahi haller, ilahi işler o duygularla gözükür. Ne demek istiyoruz bakalım. Şimdi Allah'ın sonu olmayan, bu şuunat-ı ilahisini anlayabilelim diye, kıyas edebilelim diye bize ne verilmiş? Duygu verilmiş. Allah'ın Rahim olduğunu anlamak için ne verilmiş? Şefkat verilmiş. Diyorsun ki, ya bu anne de bu kadar bana şefkat varsa, bütün dünyadaki annelere bu şefkati verenin sonsuz Rahim oluşu, sonsuz şefkati nasıldır diyorsun. Dürbünde bir bakıp anlıyorsun değil mi? Şimdi biz adaleti ilahiyeyi nasıl anlıyoruz? Bizdeki adalet duygusundan. Bir haksızlığa uğradığınızda, hatta çok vardır değil mi? Ben her şeye gelirim, haksızlığa gelemem. Neden gelemezsin? Sen de bu duygu neden var? Sende bu duygunun numunesi neden varsa, demek ki bu duygunun tamamı şuunat-ı ilahiye de yani Allah'ın zatında var. Onda olduğu için numunesi bizde var. Peki o numuneyi bize neden veriyor Muhammed? Tanıyabilelim diye.

Şimdi tekrar şu kâinatın süslenme olayına gelelim mi? Biz neden süslüyoruz bir yeri? Beğenilsin ve biz beğenelim diye, değil mi? Ustalığımız gözüksün, güzelliğimiz gözüksün diye. Peki Allah kendi sonsuz Cemal ve Kemalini yani güzelliklerini ve mükemmelliklerini, neden bütün kainatta gösteriyor? Kendindeki o duygu numuneciğinden anlıyorsun demek. Allah azze ve celle bize marifetini, maharetini, ikramını, cömertliğini, güzelliklerini, kemallerini gösteriyor ve diyor ki, "Bakın, bu gördükleriniz gölge ve numuneden ibaret. Aslını görmek isterseniz, esas yurdum olan cennete gelin." Nasıl acayip değil mi? Niye yaratmış, niye görmekten hoşnut, neden göstermek istiyor, hepsine cevap oluyor mu? Bu numune duygular kendini kıyas ederek, ben böyleyim Allah niye böyle demek için değil, Allah'ı tanımak için verilmiştir. Çünkü bizdeki duygular, Allah'da ki sonsuz isimleri tartamaz. Tekrar söylemem lazım. Dürbünle bütün manzarayı göremezsin. Ama dürbünle manzaranın ne olduğunu görürsün. İşte bizdeki duygular o dürbün hükmündedir.

Şimdi şu bizim üçlemeyi tekrar yapalım. Dedik ki, Allah esmalarını yani güzelliklerini ve mükemmelliklerini görmek ve göstermek ister. Çünkü iktizası budur, bir. Daha sonra dedik, tamam nerede gösterecek dedik Burak? Aynada gösterecek. Her ismin aynası farklıdır dedik. İki, daha sonra dedik ki, bu aynaları okuyacak bir de muhatap lazım, bu da insandır dedik üç. Tamam. Şimdi bakın bunun temeline baktığınızda, Allah'ın isimleriyle başlar olay. Demek ki bizim bu isimleri görmemiz, okumamız, bilmemiz çok elzem. Biz dua ederken "Allah'ım bunu ver, Allah'ım şunu ver," değil mi, böyle bir sipariş listesi gibi dua ediyoruz. En büyük dualara baktım, mesela Cevşeni Kebir'e baktım. Allah'ın bin bir ismi var. Yahu Allah'ın geçiyor, hem de bir çok muhtelif rivayette. Allah azze ve celle diyor ki, "Bana isimlerimle geleni ben boş çevirmem," diyor. Hatta başka bir rivayette, "İsmi Azam ile duam kesin kabul," diyor. Şimdi rivayetlere bakın, neyden kaynaklı rivayetler? Esmalardan, Allah'ın isimlerinden kaynaklı. Şimdi Allah azze ve celle aynı duyguyu anlayalım diye bize de vermiş bak. Siz zor durumda olsanız büyük, güçlü ve halden anlayışlı bir adamın huzuruna gitseniz, ilk söyleyeceğiniz cümle şu olur: "Ağam, sen cömertsin." Bak ne yaptın, adamın ismini söylüyorsun, bak bunlar isimdir. "Ağam, sen ikram sahibisin." "Ağam, sen affetmeyi seversin," bak. Şimdi sen bu adamı bunlarla zikretsen, o adam seni geri çevirebilir mi? İmkanı yok.

Bir gün köyde ağanın oğlu varmış. Atı almış, üstüne de güzel güzel ticaret için eşyaları koymuş. Tam yolun ortasında köylüden iki üç kişi demiş: "Ağanın oğlu geliyor, dur şu eşyaları kapalım," demişler. Demişler ki, "Ya sen filan cömert ağanın oğlu değil misin. Sen filan ikramı seven ağanın oğlu değil misin, sen filan merhametli adamın oğlu değil misin?" deyince, "Ya madem babam öyle demiş, şu yükleri de bize ver," deyince almış bütün malları. Çocuk dönmüş, babasının yani ağanın yanına. Ağa demiş ki, "Oğlum demiş, at burada eşyalar nerede." Demiş, "Vallahi baba yolda iki köylü gördüm. Dediler ki, senin baban böyle cömerttir, senin babam böyle merhametlidir, senin baban böyle ikram etmeyi sever," deyince, adam demiş ki, "Atı niye vermedin?" Şimdi ne oluyor? İsimlerle gelince bir şey istemeye gerek yok. Bak çok büyük bir sır. "Allah'ım bana bunu ver"den daha büyük bir dua var. Allah'ın onu veren esmasını zikretmek. "Allah'ım bana rahmet et"ten daha büyük bir dua var. Allah'ın rahmet eden esmalarını zikretmek. Sübhanallah, nasıl bir mana?

Şimdi, bakın bir örnek daha vereyim, bu çok önemli bir olay. Filmlerde bu sahneleri görüyorsunuzdur. Mesela birisi birisini almış, yerde tekmeliyor, öldürüyor, parçalıyor, mahvediyor. Yerdeki adam can havliyle bir cümle ederken şunu demiyor, "Gözüm ağrıdı, kaşımın şurası da kanıyor," bunları demiyor, değil mi? Ne diyor? "Affet," yani "Sen affedicisin." "Merhamet et." Ne diyor? "Sen merhamet edicisin." "Ne olur beni bağışla." Bak, ne oluyor? Neyle ona zikrediyor? İsimleriyle zikrediyor. Şu isim merkezi, hayatımızın da merkezi neden olmak zorunda anlaşılıyor mu? Duaların bile en büyükleri, Allah'a isimleriyle yakarış olmuş. Efendimiz'e (asm) Ayşe annemiz diyor ki, "Ya Resullah, Kadir gecesine denk gelirsem nasıl dua edeyim?" Diyor ki, "Ya Rab, sen Afüvvsun, affedicisin, merhamet edicisin. Böyle dua et ya Ayşe," diyor, eğer o gün yakalarsan. Ne demek istiyor? İsimleriyle Allah'a yakar, diyor. Hangi günde? Şu dünyanın en bu hareketi gününde, Kadir Gecesi'nde. Neden bu isimleri okumamız, anlamamız ve isimlerle Allah'a yaklaşmamız niye önemli anlıyor musunuz? Şunları anladığında Allah'ın neden bize kainatı beğendirmek istediğine yani kainat vasıtasıyla kendini sevdirmek istediğini, bunları anladığında, Allah bizi neden yarattı, bizi süsledi, sarışınları neden yarattı, renkli gözleri neden yarattı, peki Allah'ı kim yarattı haşa, bu ve bunun gibi soruları sormaya bile gerek kalıyor mu? Bunlara bile gerek kalmıyor.

Birinci ana bölümüm şuydu; her cemâl ve kemâl sahibi, kendi cemal ve kemalini görmek ve göstermek ister, dedik. Sonra bu okuduk ve bunu okuyarak bir üçleme yaptık. Dedik ki, o esmalar iktiza etmek ister. O iktiza edeceği yer, bir aynadır ve o aynaya muhatap insandır, dedik.

Şimdi ikinci ana konuma geçiyorum. Buradaki cümlemiz, "Mülk sahibi mülkünde istediği gibi tasarruf eder." Şimdi geçenlerde bir tanesi sordu. "Ya belki ben yaratılmak istemiyordum, Allah bana neden sormadı?" Bu trajikomik bir soru. Ya sen yaratılmadan önce sen ortada yoktun, sana nasıl soracaktı? Yani o kadar böyle mantık hatası sorularla kafamız karışıyor ki. Yani bir cihetle biraz dramatik bir olay bu yani. Soru, soru değil. Şimdi şunun marangozu, şu masaya seni yapabilir miyim diye, sorar mı? Bu yoktu ki, nasıl soracaktı yani. Şöyle diyor bir gün birisi. Bir arkadaş anlattı bana. Dedi ki, "Bir oturdum birisiyle. Tamam dedi, bu yaratılmaya anladım da dedi, belki ben insan olmak istemiyordum dedi. Niye ben insan yaratmış, dedi." Bizim arkadaş da demiş ki, "Haklısın demiş, sen eşek olacaktın ben de üstüne binecektim," demiş. Adam sinirlenmiş, herhalde bir avukat adam mıydı neydi. Demiş, "Ne diyorsun sen bana." Tamam, demiş, "Hangi hayvan olmak istersin söyle, onu kabul edelim." Bak bana hakaret ediyorsun falan deyince, "Bak görüyor musun istemedin işte. Senin hayvan olarak yaratılmayı istemeyeceğini bildiğinden, Allah seni insan yaratmış, ne kızıyorsun demiş yani." Demek ki, yani içimizde bu sorularda bir anlam kargaşası var. Önce şu anlamamız lazım. Burası benim evimse, klima niye kırmızı renk, duvarlarda niye ışık var, sen bana bunları sorabilir misin, sorgulayabilir misiniz? Sorgulayamazsın. Neden? Çünkü, mülk sahibi mülkünde istediği gibi tasarruf eder. Ben Allah'ın hem mülküyüm, hem memlüküyüm. Ben de istediği gibi tasarruf hakkı var zaten. Doğru mu? Şimdi bu sorular çarpık olmasının sebebi, bizim nefsimiz ve şeytanımız bu sorulara karışıyor. Bu yüzden çarpık oluyor.

Bir de şöyle bir durum var. Madem yaratılmak istemiyordun, buyur git o zaman. Mesela ben seni buraya zorla getirsem, ilk fırsatta ne yaparsın? Geri gidersin ama bizde durum garip. Hem yaşamak istemiyoruz hem ölmek istemiyoruz. Madem zorla geldi, senin ölmeyi istemen lazım. Öyle değil. O Allah'ın cemâl ve kemâl aynaları var ya çocuğumuz, villamız, yaylamız, arabamız, sağlığımız, tırnağımızı, saçımız biz bunların hepsine o kadar aşık olmuşuz ki, yani aslında o esmanın sahibini o kadar seviyoruz ki farkında değiliz. Biz bunlara aşkımızdan ölmek istemiyoruz, ölmek. Amerika'da on küsur yaşlarında bir kız çocuğu, dünyadan kopmamak için ailesine şunu iddia ediyor; kendisi hasta, kanserin son noktasını yaşıyor ve ailesini ikna etmiş, hem de mahkeme kararıyla etmiş ki, "Beni donduracaksınız." Ve şu ana kadar yaklaşık 100'e yakın insanı, sanki o tıp ilerlediğinde sana yardımcı olabiliriz gibi bir manadan dolayı dondurmuşlar, böyle bir olay varmış. Şimdi bu insana belki baktığımızda inanç sistemi içerisinde yok. Belki sorsan aynı cümleleri edebilir, değil mi? "Hayır ya ben gelmek istemiyodum dünyaya." Ama gelmek istemeyen, gitmekte istememezlik yapmaz ki. İlk fırsatta gitmek ister. Demek ki biz gelmek istiyorduk, Allah da derinlerde bunu bildiğinden öyle iktiza etti ve öyle yarattı. Hani bir şeye tutkulanıyoruz ya, belki elimizden kayınca bile üzülüyoruz. Şurayı yakalamamız lazım. O üzüldüğün neyse, kendi hayatın bile olabilir. Onları gelirken sen getirmedin, giderken de gitmelerine mani olamadığın hiçbir şeye benim diyemezsin. Benim diyemediğin hiçbir şeyden hak talep edemezsin. Hak talep edemediğin bir şey senden alınca da şikayet edemezsin, dememiz lazım.

Geldim üçüncü ana konuma. Zaman. Birinci kısmı şöyle bitirdik; her cemâl ve kemâl sahibi, kendi cemal ve kemalini görmek ve göstermek ister, dedik. Sonra ikinci ana konumuza geçti. Mülk sahibi mülkünde istediği gibi tasarruf eder. Madem Allah'ın mülküyüz, memlüküyüz, bizi ister yaratır ister atar, ister satar, o Onun hakkıdır, dedik. Geldik üçe, zaman meselesi. Ne demek bu zaman meselesi? Allah bizi yaratmadan önce ne yapıyordu? Burada karşılaştığımız sorulardan birisi değil mi bu da? Allah azze ve celle, bizi yaratmadan önce ne yapıyordu? Şimdi bakın, Allah'ı kıyası binefs dediğimiz yani kendin gibi düşünmek, insanı delalete en çok götüren şeylerden biridir. Bu yüzden zaten Allah'ın esmasında düşünmek uygunken, zatını düşünmek yasaklanmış. Çünkü düşünebileceğiniz hiç bir materyal yok ortada Allah'ın zatını. Şimdi bu sorularda bunları tazammun eden sorular. Allah bizi neden yarattı, Allah yaratmadan önce ne yapıyordu, haşa canı sıkılmış mı, e bizden sonra ne yapacak haşa gibi sorular. Şimdi biz Allah'ı kendimiz gibi muhakeme ederekten ciddi bir dalalete düşüyoruz. Allah kendi yarattığı zaman kavramına, kendisi tabi olur mu? Olmaması lazım değil mi? Şu kameranın mucidi ben olsam, küm üretti kamerayı? Ben ürettim. Kameranın en büyük özelliği gözü değil mi, merceği? Peki kameranın fişini çektiğimde, benim de görme kabiliyetim gider mi? Gitmez. Niye? Çünkü ben sanatkârım, o sanat. Biz birbirimize bağlı değiliz bu şekilde. Şimdi Allah'ın yarattığı zaman, bir sanat eseri, bir mahluk. Allah'ın zatını yarattığı mahlukun içine koymaya çalışıyorlar. E şu benim sanatımsa, ben onun fişini çekince kör olmayacaksam, demek ki bu tür bağlantılar mantıklı değil. Çünkü sanatkâr, sanatına benzemez. Marangoz yaptığı masaya benzer mi? Benzemez. Mimar, yaptığı binaya benzer mi? Benzemez. Allah'ta kendi yarattığı zamana benzemez.

Bir gün sizlerle otursak ve ben bir soru sorsam desem ki, ya arkadaş Allah azze ve celle acaba yağmurdan etkilenir mi, ıslanır mı haşa desem, ne dersiniz? Ya çok abes görürsünüz değil mi bu soruyu? Ya böyle soru mu oluyor ya? Yağmur dediğin Allah'ın yarattığı mahluk. Allah yarattığı mahluktan etkilenir mi dersin, değil mi? Ben de diyorum ki, zamanda aynı. Yağmuru da yaratan Allah, zamanında yaratan Allah. Yarattığı yağmurdan, güneşten nasıl etkilenmiyor, demek ki yarattığı zamandan bu şekilde etkilemeyecektir. Çünkü zaman bir mahluktur, yaratılmıştır. İyi anlamamız lazım. Evvel, ahir sana bana. Zaman, mekan sana bana. Yemez, içmez, zaman geçmez cümleden beridir Allah. Şimdi madem Allah zaman denizinin içerisindeki akışa tabii değil ise, Allah için önce ve sonra soruları sorabilir mi? Sorulamaz. Bakın, biz bunu kendi hayatımızda yapıyoruz. Mesela bazen arkadaş diyor ki, hamdolsun diyor, ya şu hizmetteyim, diyor. Acaba, diyor kim bana geçmişte dua etti ki o dua şimdi kabul oldu, diyor. Geçmişte olduğunu nereden biliyorsun? Belki sen 80 yaşına geldiğinde biri sana dua edecek. O dua şimdi kabul olacak. Çünkü Allah için geçmiş, gelecek yok. Geçmiş gelecek sana, bana. Allah için önce, sonra yok. Önce sonra sana, bana. Biz 20 yıl sonra edilecek bir duayı şimdiden de yaşıyor olabiliriz. Çünkü Allah'ın zaman kavramı yok. Şimdi düşün benim ezberimde bir şiir var. Nerede şiir? İlmim de. Tamamı var mı şiirin? Tamamı var, değil mi? "Zannederdim aşkımı bir şuha bağlarsam geçer, yareniyle yâremi bir kere dağlarsam geçer, bitmiyor Aau figânın bülbülü şeyda gibi, geçmiyor gülmekle hüznüm belki ağlarsam geçer." Şimdi dört mısralık şiir mi? Şiir. Ben bunu kağıda döksem, bir sırayla dökmek zorundayım, değil mi? Birinci satır, ikinci satır, üçüncü satır, dördüncü satır. Kağıda döktüğüm de sırası olması lazım. Peki bu şiir benim ilmim de sıralı halde mi? Hayır, aynı anda tamamı var. Ben bunu zaman denizine akıttığım zaman, bir sıra söz konusu. Ama ilmimde olduğunda şiirin tamamı bende mevcut. Allah'ın ezelî ilminde bizim şimdimiz, öncemiz, evvelimiz, ahirimiz, atamız, ötemiz, geleceğimiz, istikbalimiz, mazimiz, tamamı bir an olarak mevcutken, zaman denizine Allah yazarken sıralı yazıyor. Haşa Allah da zamana tabi olduğunu zannettiğimizden, Allah bizi yaratmadan önce ne yapıyordu gibi yine mantıksız bir soru soruyoruz.

Beyler, bizim bu tür soruları sormamızın tek sebebi, iman zafiyeti. Yani biz iman dediğimiz inanmak, bunun altını dolduramadığımızda ve Allah'ı tanıyamadığımızdan bu soruları soruyoruz. Şimdi İslami literatürde bir kavram var. "Allah kendisine iman ettirmek istiyor." Şimdi bir bu kavramı belki çok duymuşuz. İmanın şartları var, hepsine birden iman edeceksin. Duydunuz mu bunları çokça? Ama Allah'ın kendisini tanıttırmak iktizasıdır. Böyle bir cümleyi literatürde çok duymadık ve çok duymamız lazım. Bu sefer Allah haşa ihtiyaç sahibi, işte az önceki soruları zikredeyim. Allah egolu.

Da mı yaratıyor, haşa? Önce sonra ne yapıyordu? Bu tür sorulara maruz kalıyoruz.

Halbuki bizim temel problemimiz nasıl bir Allah'a iman ediyoruz ve iman nedir, inanmak nedir? Gerçekten bunun altyapısını o kadar eksik biliyoruz ki. Bence bütün arkadaşların yemeyi, içmeyi, işi gücü bırakıp, çünkü bu sonsuz hayatı ilgilendiren bir konu, sıfırdan tecdidi din etmesi lazım, imanını sıfırdan tazelemesi lazım.

Sahabe efendilerimizden Abdullah Bin Revaha, ne zaman bir sahabe efendimizi tutsa, "Gel tecdid-i din edelim, tecdid-i iman edelim, iman tazeleyelim," diyor. Hatta bir gün Resulullaha (asm) soruyorlar. "Ya Resullalah, böyle çağırıyor bizi," deyince, "O sizi ne güzel bir şeye çağırıyor. Şu an yaptığımız tecdid-i din, tecdid-i iman sahabe efendilerimizin bolca sıkça yaptığı bir şey." Ve bizim, özellikle bu ahir zaman cereyanlarının, fitnelerinin, akımlarının bol olduğu bir dönemde bu işi yüzeysel değil, en temelden derinlemesine almamız lazım.

Bugün bana göre komik olan onlarca sorunun cevabı, Allah'ı tanıdıktan sonra ne kadar ayan beyan çözülmüş, değil mi? Yani bir koyunu otlatırken bunun bir sıralaması vardır. Bir bilgisayarı tamir ederken bunun bir sıralaması vardır. Demek iman ederken de bir sıralama var. "Canım bunu istiyor, böyle yapayım," diye düşünemezsin. Bu sıralamaların temelinde, olmazsa olmaz marifetullah denen Allah'ı tanıma ilmi mevcuttur.

Şimdi biz gerçekten bu dersi alıyorsak ve biraz anladıysak, "Benim Rabbimi tanıma noktasında problemim var." Sen bugün Allah'ı tanımadığından içki içebiliyorsun. Arkadaşını kırmıyorsun. Arkadaşım ısrar etti, "Şu içki içme," dedi. Rabbini kırıyorsun, sebebi ne? Arkadaşın kadar Allah tanımıyorsun. Sana çocuk vermiş, çocuğu seviyorsun, vereni sevmiyorsun, neden? Tanımadığın için. Annenin merhametine güvenmişsin. Annenin içine damla kadar merhameti koyan, okyanus sahibi Allah'ın Rahim olduğuna güvenemiyorsun. Neden? Annen kadar Allah'ı tanımıyorsun. Tanımak bu demek, iman bu demek. Başka bir şey anlatmıyoruz burada. Ya ne de güzel hoşumuza giden bir konu var, okuyalım değil. İmanın olmazsa olmazları konuşuyoruz burada.

Bizim sıfırdan tecdidi-i din etmemiz lazım. Birileriyle bir şey konuşacaksak, buradan başlayalım. Birilerinin bir şeye ihtiyacı varsa, buradan başlayalım. Diğer aldandığımız bütün meseleler bunların yanında malayani meseleler.

Bir insan dünyada çok güzel işler yapsın, inşallah Müslümanlar yapsın. Ama bu mesele yoksa onlar boş iştir, diyorum. Bir insanın çok mutlu, huzurlu bir ailesi olsun. Pırlanta gibi evlatlar yetiştirirsin. Ama bu iman hakikatleri yoksa o bile boş iş, diyorum. Bir insan yaşasın Allah'ın büyük sanatı olarak ama iman yoksa o bile leştir, çöptür diyorum. Bu mesela olmadıktan sonra bütün altınlar, bakır hükmündedir. Bütün güneşler, ateş böceği hükmündedir. Bütün yıldızlar sönüktür. Biz ancak bununla kıymetlenebiliriz. Kendisine muhatap yaratmış, O'nu tanımadıktan sonra bir kıymetin olamaz. Bizim insan olarak bütün markalarımız, bu derslerle olacaktır.

Dedik ki, Allah kendisini tanıttırmak iktiza ediyor. İnsanı sorması lazım. Peki Allah'ı nasıl tanıyacağım? Allah'ın zatını tanımanın mümkünü var mı? Hayır. Peki nasıl tanıyacağım ben? Az önce konuştuk ya, aynalarla. Yani iktizalarla tanıyacağım. Allah'ı icraatleri ile tanıyacağım.

Kainatta bir rızıklandırma faaliyeti görüyor musunuz? Demek bu rızıkları veren var, bak tanıdın Allah'ı. Şimdi şurada bir tantuni olsa, bu tantuniyi veren var mı? Var. E kainattaki rızıkları da veren var. Kainatta bir temizleme faaliyeti görüyor musunuz? Bak, o yapraklar tertemiz. Diyor ki, bak senin evindeki camı her gün hanımın zar zor siliyor. E benim yapraklarım nasıl tertemiz? Demek bir, beni temizliyor. Demek temizleme varsa, temizleme faaliyetini yapan biri var.

Bak, şimdi ben çocukken Terminatör filmini izler, çok etkilenirdim. Çünkü adam camdan çıkıyor. Kolu kopmuş, molu kopmuş. Sonra ne oluyor, yaraları anında iyileşiyor, değil mi? Geçen işte dizden ameliyat oldum yani, geçen dediğim oldu. Kaç tane dikiş attılar? İki tane böyle, iki tane böyle olan bir sürü dikiş var yani, onlarca dikiş var. Baktım, gözümün önünde dikiliyor. Dedim, ya Terminatör kimmiş ya. Biz Terminatör'ün kralıyız. Allah gözümüzün önünde yavaş dikiyor diye mi dikkat çekmiyor ya. Hızlı dikseydi de bu sefer yavaş dikkat çekecekti. Bizde ülfet var. O yüzden bu meseleleri böyle derinlemesine anlamak zorundayız.

Bir de son olarak şunu da bitirmem şart yani, şart. Çünkü Üstad, iki sözle bu meseleleri anlatmışsa, Üstad'dan bitirmem şart. Şimdi bize o zaman meselesini konuştuk ya. Zaman denizi, zaman havuzu. Şimdi bu zaman olayı var ya, Üstad Hazretlerinin hayatında çok kıymetli. Ama iman dersleri olduğunda Üstad Hazretleri, saati alıyor duvardaki saati, ters çeviriyor. Halbuki Üstad'ın hayatında zaman nasıl biliyor musun? Muazzam kullanıyor zamanı. Mesela yemek yiyor, iki saat geçmeden su içmiyor Üstad Hazretleri. Yani hayatında her şeyi neye göre? Zamana göre. Peki vakit niye çok kıymetli? Vakitten daha kıymetli bir şey olmadığı için çok kıymetli. Ama konu iman dersine gelince saat ters asılıyor. Neden? Çünkü iman dersi, vakitten bile kıymetli. Vakit dediğinin yaratılmasının sebebi, bu iman dersleri. O yüzden derslerde vakitler dursun. Gelin bir 5 saat daha ders okuyalım diye, girmeyelim.

Razı olsun ağalar. Bu dersleri yapacağımız medreseler artsın İstanbullarda. Bizim ama bir sahabe efendimiz vardı. Abdullah bin Ümmü Mektum. Bir cihada katılıyor, başka bir sahabe efendimiz niye katıldın deyince, "Bir insan bir insan," diyor, "fazla gözükmek istedim küffara karşı," diyor. Şimdi biz de fazla gözüksek, o yüzden şu videolar paylaşılsa, beğenilse güzel olur. O yüzden böyle bir yorum yapsanız, beğenseniz, paylaşsanız, daha çok insana ulaşıyor, güzel oluyor yani. Bir de bu İstanbul ve diğer nice medreseler için bolca dua edin. Müslüman takdirde bonkör, tenkitte cimri olacak. Bu ve benzer kim ne iş yapıyorsa, Allah inşallah fesatlık olmadığı müddetçe, fitne dessaslık olmadığı müddetçe, herkesin önüne açsın inşallah.

Sübhaneke la ilmelena illa ma allemtena inneke entel alimul hakîm. Ve ahıru da'vahum enil hamdulillahi rabbil alemin. El fatiha maassalavat.

Evet, anlaşıldı mı? Böyle çıkarıyor yani. Sözle, adamın güzel, olmaz, olmaz. Amelle olur, eylemle olur, sebatla olur.