Transcription
Bir iş adamı için Forbes'a, bir lider için Time'a, bir moda ikonu için Vogue'a kapak olmak neyse, bir sporcu için de Sports Illustrated'a kapak olmak odur. Dergiyle aynı şirket çatısı altında bulunan The Players' Tribune'de ise oyunun baş aktörleri harika editörler vasıtasıyla kendi hikayelerini anlatır. Kobe Bryant'ın yazdığı o muhteşem sevgili basketbol şiiri, Ronaldo'nun "El Sueño Del Niño"su ya da Kevin De Bruyne'nin çocukluk travmaları. Artık seni istemiyorlar Kevin. Olduğun kişi yüzünden.
Yaklaşık 10 senedir hayranlıkla takip ettiğim bu mecra geçtiğimiz hafta Victor Osimhen'in hikayesini yayınladı. Herkese orijinalini okumasını şiddetle tavsiye ederim. Zira ben okurken her satırda tüylerim diken diken oldu. İşte tam olarak bu sebepten Victor'un kendi ağzından anlatılmış bu hikayeyi alıntılayarak hastalık bu futbol tarzıyla paylaşmak istedim. Hikaye başladığında yutkunmayı bile unutabilirsiniz. O yüzden eğer videoya beğeni atmak ya da atıştırmalık bir şeyler almak isterseniz şimdi tam sırası. Ki destekçimiz Fellas. Her barda 15 gram protein bulunduran barlar katkısız içeriklerle efsane lezzetler sunuyor. Üstelik hastalık bu futbol izleyicilerine özel jestleri de devam ediyor. fellasfoods.com.tr'de yapacağınız her 1000 liralık alışverişte HBF2 koduyla mevcut indirimlere ek olarak daha indirim alabiliyorsunuz. Sağlıklı atıştırmalıklarımız da tamamsa dünyanın en iyi forvetlerinden biri olan bu maskeli kahramanın maskesinin altındaki gerçeklerle tanışıyoruz.
[müzik] [müzik] [müzik]
Adımı kimse bilmemeliydi. Şu an bu satırları okuyor olmanız bile Allah'ın bir lütfu. Annemi kaybettiğimde sanırım 2 ya da 3 yaşlarındaydım. Kucağında olduğumdan başka hiçbir şeyi hatırlamayacak kadar küçüktüm. Ben ve altı kardeşim Lagos'un bir gecekondu mahallesinde tek odalı bir dairede yaşıyorduk. Mahallenin adı Olusosun. Belki duymuşsunuzdur. Afrika'nın en büyük çöplüğünün hemen yanı başı. Söylenenlere göre oraya her gün 10.000 ton çöp dökülürmüş. Kimyasal atıklar, kırık televizyonlar ve aklınıza gelebilecek daha birçok şey. İşte orası var ya benim arka bahçemdi. Futbol oynamaya başlayıp bir krampona ihtiyaç duyduğumda tek yapmam gereken arkadaşlarımla o devasa çöplüğe dalıp etrafı eşelemekti. Hey, yırtık bir krampon. Sol ayak 40 numara. Belki aradan geçen bir saatin ardından, "Hey, [müzik] bir tane de Puma buldum. Sağ ayak 38 numara." İşte öyle günlerde gerçekten şanslıydık. Çünkü artık paylaşarak sıra sıra giyebileceğimiz bir çift kramponumuz vardı.
Parazit filmindeki meşhur yağmur sahnesi sıradan bir doğa olayının iki farklı aile üzerindeki etkilerini anlatır. Varlıklı aile için yağmur gecelerini güzelleştiren romantik bir manzara ortaya çıkarırken bodrum katında yaşayan yoksul aile için neredeyse bir felaket demektir. Sağanakta taşan kanalizasyon hem eşyalarını sular altında bırakır hem de sağlıklarını tehdit eder. İşte Olusosun'u da dünyanın bodrum katı olarak düşünebilirsiniz. Burası sadece Nijerya'nın değil dünyanın atık depolarından biri. Gelişmiş ülkelerin yani o üst kattakilerin modası geçmiş kıyafetleri, zehirli kimyasalları ve artık istemedikleri kırık televizyonları gemilerle buraya taşınır. Zenginin çöpü fakirin umudu. Burada bilirsiniz bahçelerin güzel gözükmesi beklenir. Ancak Victor'un arka bahçem dediği yerin peyzajı bizzat küresel adaletsizlik tarafından yapılmıştı. Ve evet, adaletsizliğin manzarası son derece çirkindir.
[müzik] [müzik]
Annem öldükten sonra babam bir polis karakolunun mutfağında bulaşık yıkamaya başladı. Kazandığı para kiramızı ödemeye yetmiyordu. Hiç unutmuyorum, 12 yaşlarındaydım. Ev sahibi bir gece aniden elektriğimizi kesti. Yedi kişiyi o tek odanın zifiri karanlığında öylece kalakaldık. Ne bir televizyon ne de başka bir şey. Dışarı çıktım ve bu bataklığın kenarına çöküp ağlamaya başladım. Gökyüzüne baktım ve sordum. Allah'ım, bu bir çocuk için nasıl bir hayat? İşte tam da o dönemlerde futbol oynamayı tamamen bırakmıştım. Ailemin o sofraya bir lokma yemek koyabilmesi için yardım etmeliydim. Anlıyorsunuz değil mi? Kız kardeşlerim mesela, onlar portakal satarlardı. Öyle pazar yerinde falan değil. Bildiğiniz sokak ortasında. Lagos'un trafiği meşhurdur. Yol kenarında bekleyip ellerinizdeki yiyeceklerle arabaların arasına dalarak harçlık çıkarabilirsiniz. İşte ben çok hızlı koşardım. Bu yüzden şişe satmak tam bana göreydi. 12 şişelik koliyi başımın üzerine dengeler, birinin beni çağırmak için korna çalmasını beklerdim. Sonra trafik lambası yeniden yeşile dönmeden önce o arabaya doğru var gücümle depar atardım. Bunu yaparken de şimdiye kadar gördükleri en hızlı çocuk ben olacağım diye düşünürdüm. Aslında biliyor musunuz, bundan bayağı keyif alıyordum. Neredeyse bir antrenman gibiydi.
In Time filminde insanlar zamanla ödeme yaparlar. Zenginler yüzyıllara sahiptir ve her şeyi yavaş yapma lüksleri vardır. Yoksullarsa hayatta kalmak için sürekli koşmak ve her şeyi aceleyle yapmak zorundadır. Victor da o günlerde zamanla yarışıyordu. Kırmızı ve yeşil ışık, arabanın içindekiler için sıkıcı olsa da Victor için altın değerindeydi. Çünkü eğer acele etmezse yeterince para kazanamayabilirdi. Kim bilir, belki bugünlerde de defansın arkasına koşarken aslında hala o aynı hisle bir sonraki araca yetişebilme endişesiyle koşuyordur.
Aslında en ağır yükü abim Andrew omuzluyordu. Sabahın köründe saat 3:00'te kalkar sokaklarda spor gazetesi satardı. Bazen eve bir gazeteyle dönerdi. Kapağında da Drogba'yı ya da Zlatan'ı görür, onlara adeta büyülenmiş gibi bakardım. Sanki bambaşka bir evrende yaşıyorlar gibi gelirdi. Benim içinse futbol sadece çalışmadığım anlara sığdırabildiğim bir kaçamaktı. Ne var ki ben her Allah'ın günü çalışmak zorundaydım. Nereden 3 kuruş kazanılacaksa ben hop oradaydım. Hatta bir keresinde televizyona bile çıktım. Ailece yarışılan bir bilgi yarışmasıydı ve programın sonunda seyirciler arasından da insanları sahneye çağırıyorlardı. Tesadüf işte, beni de çağırdılar ve gerçekten harika yarıştım. Canlı yayında tam 10.000 Naira kazandım. O güne kadar hayatımda ellerimin arasında tuttuğum en büyük paraydı bu. Yani yaklaşık 6 Euro falan ediyordu. Ertesi gün okulda arkadaşlarım benimle inceden dalga geçtiler. "Oğlum dün televizyondaydın. Bir bakıyoruz sokakta su satıyorsun. Bir bakıyoruz televizyona çıkmışsın. Şimdi de buradasın. Ne işsin sen?" Ama kimin umrunda ki? Ben hayatta kalmayı kafasına koymuş, ekmeğini taştan çıkaran bir çocuktum. Yasal olduğu sürece her işi yapardım.
Kuru kuyu ne demek biliyor musunuz? Avrupa kıtasındaysanız muhtemelen cevabınız hayır. Çatıdan akan yağmur ya da istenmeyen atık suların toplandığı bir çukur olarak düşünün. İşte bazen birinin merdivenle o çukurun dibine kadar inmesi gerekir. Pis bir iştir. Başka bir adam da yukarıda bekler. O bir nevi güvenlik sigortanızdır. Aşağı deliğin içine doğru bakarak sık sık kontrol eder. "Orada her şey yolunda mı kardeşim?" İşte ben o güvenlik sigortası olan adam değildim. Ben aşağıdaki adamdım.
[müzik] >> [müzik] [müzik] >> H [müzik] >> [müzik] >>
15 yaşımda arkadaşlarımla maç yaparken içlerinden biri, "Nijerya Milli Takımı'nın haftaya Lagos'a geleceğini duydunuz mu?" dedi. "Nerede? Bana hemen adres verin!" diye çıkıştım. Söyledikleri yer otobüsle 90 dakikalık mesafedeydi ve benim cebimde 5 kuruş yoktu. Bu yüzden mecburen otostop çekecektim. Lagos'ta Danfo adını verdiğimiz sarı minibüsler vardır. Bizim buraların mahalle dolmuşları gibi düşünün. Şoförleri de bir o kadar çılgındır. Eğer çocuksanız ya da halinizden çaresiz olduğunuz anlaşılıyorsa şoförler minibüse atlayıp birinin kucağına ilişmenize göz yumar. Ben de yarım saat boyunca tanımadığım birinin dizinde oturur, beni bir sonraki durakta indirmesini beklerdim. Sonra başka bir minibüsle bir sonraki durak. Sonra bir sonraki. Nihayet stadyuma vardığımda orada sırf 17 yaş altı takımının antrenörlerine kendini göstermeye çalışan en az 300 çocuk vardı. Kalabalık o kadar korkunçtu ki topa hiç dokunamadık. Seçmelerde herkesi sadece koşturdular ve yavaş kalanları da acımadan elediler. Ben var ya ben, can havliyle koştum ve gün bitimi biri bana, "Yarın tekrar gel." dedi. Ertesi gün yine can havliyle koştum. Bu durum aylarca böyle devam etti ve en sonunda topla oynamamıza izin verdiler. O kadar iyi oynuyordum ki gerçekten başardığıma inanmıştım. 3 ay sonra sadece 30 kişi kalmıştık ve bize, "Yarın son seçmeler için gelin." dediler. Antrenman sonrası hepimizi topladılar. 30 kişiden 27'sinin adını okudular. Sadece üç tanesi elendi. Elenen o üç kişiden biri [müzik] bendim. Antrenörlerden bir cevap almak için yalvardım. Ancak bana, "Bu sadece teknik bir karar. Üzgünüm [müzik] dediler. Eve dönüş yolunda birinin kucağında minibüsle giderken hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladığımı hatırlıyorum. Adam, "Sorun ne?" diye sordu. "Uzun hikaye," dedim. "Ama neden ağlıyorsun?" "Şey, ben bir futbolcuyum. Yani olmaya çalışıyordum." İşte çoğu çocuk o noktada pes ederdi. Ama benim futbola olan sevdam o kadar derindi ki vazgeçemezdim.
[müzik] Kendi başıma antrenman yapmaya devam ettim. Aylar akıp gitti. Sonra bir gün birisi bana, "Milli takım iki hafta içinde Lagos'a geri dönüyor." dedi. Vakit geldiğinde oradaydım ve oraya vardığımda 600 tane çocuk. Herkes kendini gösterebilmek için adeta yalvarıyordu. O kadar büyük bir kalabalık vardı ki teknik direktör Emmanuel Amunike mikrofonu eline alıp şöyle dedi: "Bugün hepinizi izleyebilmem imkansız. İki hafta sonra Abuja'da olacağız." Eğer iyi olduğunuzu biliyorsanız ve gerçekten iyiyseniz, o zaman Abuja'ya gelin ve beni bulun. Abuja arabayla 9 saat uzaklıktaydı ve benim bir arabam yoktu. Bu iş bitti. Buraya kadarmış dediysem de iki hafta sonra bir yolunu bulup Abuja'daki stadyumun kapısına dayandım. Benimle birlikte bekleyen belki 1 milyon çocuk daha vardı. Tamam, 1 milyonu biraz fazla söylemiş olabilirim. 900 diyelim. İlk gün sahaya adımımı bile atamadım. İkinci gün antrenörlerden biri nihayet parmağıyla beni işaret etti.
>> "Yeşilli sahaya geç. 15 dakikan var."
Vay be. Hayatımı değiştirebilmek için ep top 15 dakika. Onları etkilemenin tek yolunun durmadan koşmak olduğunu biliyordum. Ben de adeta ter içinde kalana kadar koştum. O 15 dakikaya iki gol sığdırmayı başarmıştım. Bu kez muhtemelen başardım diye düşünmüştüm. Ama sonra antrenörler mikrofonu alıp seçilen isimleri okudular ama o isimlerin arasında benim adım yoktu. Hayallerim bir kez daha yıkılmıştı. Yavaş adımlarla oradan ayrılırken otoparktan insanların bana bağırdığını duydum. "Hey, hey, yeşilli çocuk!"
>> "Ne oluyor?"
Arkama döndüm. Birkaç çocuk bana el sallıyordu. Tıpkı filmlerdeki gibi parmağımla kendimi işaret ettim. "Ben mi?" E arkama da baktım. Başka yeşilli çocuk yoktu. Koşarak yanlarına gittim. "Hey, hoca seni görmek istiyor. Takım doktoru o iki golü atan çocuğun sen olduğunu söylemiş. O çocuk sen misin?" "O çocuk benim!" diye haykırdım. "O çocuk benim lan!" Stadyuma geri döndüm. Doktor beni parmağıyla işaret ediyor ve iki parmağını havaya kaldırmış gösteriyordu. "İki gol atan çocuk bu." Eğer takım doktoru o gün bunu yapmasaydı, bugün bir futbolcu olamazdım. Biliyor musun, o iki parmak hayatımı kurtarmıştı.
[müzik] >> [müzik] [müzik] [müzik] [müzik] >>
Nijerya milli takımına seçildikten sonra hayatım akıl almaz bir hızla değişti. [müzik] Ertesi yıl Şili'deki 17 yaş altı Dünya Kupası'na gittik ve ben resmen fırtına gibiydim. 7 maçta tam 10 gol atarak Altın Ayakkabı'yı kazandım. Dünya şampiyonu olduk. Kimse bizden bunu beklemiyordu. İnanın [müzik] ben bile beklemiyordum. Dünya Kupası'ndan döndüğümde bana bir miktar para verdiklerini hatırlıyorum. Sonunda bir milyoner olmuştum ama ne yazık ki Naira cinsinden, yani alt tarafı birkaç bin Euro ediyordu. Hemen ablalarımı arayıp şöyle dedim: "Hepinizi o tek odalı evden çıkarıp iki odalı bir eve taşıyorum. Her şeyi hallettim. Sizden tek isteğim beni dualarınızdan eksik etmemeniz."
Birkaç yıl sonra Wolfsburg'a imza attığımda rüyalarımda bile göremeyeceğim kadar büyük bir paraya kavuşmuştum. Telefonumdaki banka uygulamasını sürekli yenilediğimi hiç unutamam. Yenile. Hala fakirsin. Yenile. Hala fakirsin. Yenile. Ekrandaki o sayı bir anda değişti. Rakam büyüğü o kadar büyüktü ki sahte gibi duruyordu. Çıldırmak üzereydim. Kelimenin tam anlamıyla sevinçten havalara uçuyordum. Evin içinde deliler gibi zıplıyordum. Bundan sadece 2 yıl önce sokaklarda 10 cente su satıyordum. İşlerin iyi gittiği bir günde kazancım taş çatlasın 1 dolar olurdu. Şimdi ise telefonumun ekranında koca bir milyon yazıyordu. Gözlerimi ovuşturduğum. Rüya mı görüyordum? Acaba? Yenile. Yo, hala burada. Yenile. Hala 1 milyon. Yenile. Hepsi gerçek. İşte o an dizlerimin üzerine çöktüm ve Tanrı'ya şükrettim. Hemen babamı aradım ve, "Artık ev sahibine nasıl kira ödeyeceğim diye dert etmene gerek yok. Çünkü sen artık bir ev sahibisin." dedim. Babam için özel bir şoför bile tuttum. Artık yaşlanıyordu ve kalp sorunları vardı. Ama o o kadar gururlu bir adamdı ki bana, "Buna ne gerek var. Ben zaten kendim şoförüm. Paranı kendine sakla." diye çıkıştı.
Birkaç yıl sonra Wolfsburg'dan Lille'e transfer olduğumda babamın sağlığı bozulmaya başladı. Ben hep uzaktaydım. Sonra tam da COVID'in patlak verdiği o ilk günlerde hastaneye kaldırıldı. Futbol durmuştu. Havalimanları kapalıydı. Menajerimi arayıp Nijerya'ya özel bir uçuş ayarlamaya çalışıyordum. Havacılık dairesinden iniş iznini bile koparmıştım. Tek ihtiyacım olan kulübün ve menajerimin gitmeme onay vermesiydi. Babamın durumu giderek kötüleşiyordu. Paniklemeye başlamıştım. Artık her saat başı arıyor, gitmeme izin vermeleri için onlara yalvarıyordum. Eski menajerim bana sürekli, "Durum biraz karmaşık, sadece bekle, biraz daha bekle." diyordu. Çünkü o sıra bir transfer görüşmesi yapılıyormuş. İşte futbolun o karanlık yüzünü, işin o ticaret kısmını o zaman anlamaya başladım.
Bir sabah uyandım. Duş almak için telefonumu alt katta bırakmışım. Hiç unutmam. Duştan çıktım, aşağı indim. Ailemin 20 cevapsız arama var. Bir şeylerin yolunda olmadığını anlamıştım. Hemen abimi FaceTime'dan geri aradım. "Gitti," dedi. [müzik] Sonra kamerayı çevirip bana babamı gösterdi. "Vedalaşmalısın." Telefonu fırlatıp attığımı, adeta çıldırdığımı hatırlıyorum. Bütün evi darmadağın ettim. Ne var ne yoksa parçaladım. Aklımı yitirmiş [müzik] gibiydim. Gürültüyü duyan komşularım ne olduğuna bakmak için koştular. Beni sakinleştirmeye çalışıyorlar. "Yaşamak için hala pek çok nedenim olduğunu söylüyorlardı." Hiç unutmuyorum, birisi tam 6 saat boyunca yanımdan ayrılmadı. Muhtemelen aptalca bir şey yapmama da o engel olmuştu. İçim öyle bir suçluluk duygusuyla kavruluyordu ki, çünkü tüm çocukları, tüm torunları onun baş ucundaydı. Yanında olmayan tek bir kişi vardı. Ben. [müzik] Öfkeden deliye dönmüştüm. İpler tamamen kopmuştu. Eğer futbol buysa diye düşündüm. Bunun ne anlamı var ki? Ben sadece ailemin yanında olmak istiyorum. [müzik] Eski menajerimi aradım ve sert bir sesle, "Gidip babamı toprağa verebilir miyim artık?" diye sordum. "Gidebilirsin," dedi. "Ama cuma günü dönmüş ol." [müzik] İçimden, "Cuma mı? Lanet olsun senin futboluna!" dedim. Memleketime uçarken bir daha asla futbol oynayamayacağımı düşünüyordum. Her şeyden o kadar iğrenmiştim ki insanlara hep şunu söylerim. Ben her şeyi [müzik] gördüm kardeşim. Gerçekten her şeyi gördüm. Bunu söylerken çoğu zaman ne kastettiğimi anlamıyorlar. Sadece bir çöplüğün kenarında büyümüş olmaktan [müzik] bahsetmiyorum. Elektriği olmayan bir evde büyümüş olmaktan bahsetmiyorum. Gerçekten [müzik] kaybetmekten bahsediyorum. Bu çok daha derin bir yara. [müzik]
[müzik] [müzik] [müzik]
Lille'den ayrıldığımda kaybolmuş bir ruh gibiydim. Napoli'ye geldiğimde ise kendimi buldum. Hayatımı yeniden yoluna koydukları için bu şehre, taraftarlara ve takım arkadaşlarıma gerçekten minnettarım. Oraya ilk gittiğimde yaptığımız ilk görüşmeyi hatırlıyorum. Hocamız Bay Spalletti'ye, "Ben iyi değilim hocam. Şu an içimde büyük bir öfke var. Çok üzgünüm. Kafam hiç yerinde değil." demiştim. Ama o bana hep bir baba gibi yaklaştı. Bir şeyi yanlış yaptığımda yakama yapışırdı. Fakat yemin ederim, ruhunun en derinlerinde bana inandığını hissediyordum. Dünyanın en iyisi olabileceğimi düşünüyordu. Bir maçta iki gol atardım. Soyunma odasına gelir. Benimle kafa kafaya verir. Size bir şey söylemek istediğinde başını sizinkine o kadar yaklaştırırdı ki adeta fısıldayarak konuşurdu. "Kahretsin Victor. Bugün dört gol atabilirdin. Yarın sana hepsinin videosunu izleteceğim."
2022-23 sezonunda Kvara, Raspadori ve Kim Min-jae'yi kadroya kattığımızda herkesin aklından şu geçti. "Oo, işler ilginç bir hal alıyor." Sezona o kadar muazzam bir futbolla başlamıştık ki insanlara hep söylerim. Antrenman tesislerine nineler bile gelmeye başlamıştı. Napoli'de işler ne kadar iyi gidiyorsa antrenman sahasında gördüğünüz insanların yaşı da o kadar büyür. Önce sadece ultraslar gelir, yani gençler. [müzik] Sonra oğulların yanına babaları damlar. Ardından oğul, baba ve dede üçlüsü boy gösterir. Ama Napoli'de eğer ligin zirvesine kurulmuşsanız, bir bakarsınız ki tekerlekli sandalyelerindeki nineler bile antrenman sahasında belirivermiş. Gözlerinizin içine bakıp, "Senin için dua ediyorum oğlum." derler. Ligde 8 puan farkla lider olduğumuz o dönemi hatırlıyorum. İçten içe, "Tamamdır, bu iş bizde." diye düşünmeye başlamıştık. E insanın doğası bu. Antrenmanlarda asla şımarıklık yapmazdık. Çünkü Bay Spalletti buna göz yummazdı. Ama o gün içimizde bir özgüven patlaması vardı. Dar alanda çift kale maç yaparken millet kendini yere atıyor, abartılı hareketler yapıyor, sırf etraftakileri güldürmek için, "Faul! Hoca, hey, faul!" diye bağırıyordu. Spalletti sakin bir şekilde bir anda oyunu durdurdu ve yardımcılarına talimat verdi. "Kaleleri kaldırın." Yardımcıları ona, "Nasıl yani?" dercesine baktı kaldı. "Kaldırın şunları." Top olmadan tam 30 dakika boyunca hiç durmadan koştuk. Ertesi gün idman sahasına çıktığımızda ortalıkta tek bir top bile yoktu. Sert bir ses, "Koşun!" diye bağırdı. "Ama hocam, ben dur..." diyene kadar koşun. "Hocam, lütfen koşun." İki gün boyunca bize top yüzü göstermedi. İşte o günden sezon sonuna dek kimse antrenmanda tek bir şaka bile yapmadı. Şikayet etmeye hakkımız bile yoktu. Çünkü o dönemde Bay Spalletti ofisinde uyuyordu. Gerçek söylüyorum. Odasına açılır kapanır bir kamp yatağı kurmuştu. Evde onu bekleyen bir eşi vardı ama o tam 5 ay boyunca orada uyudu. Hiç unutmuyorum, büyük maçlardan önce bize hep şöyle söylerdi: "Çocuklar, bu şampiyonluğu kazanırsanız neler olacağını henüz idrak edemiyorsunuz. Beni belki iki, bilemedin 3 yıl konuşurlar ama siz, siz oyuncular yaşlandığınızda bile adınızı dillerinden düşürmeyecekler."
Herkes bana sürekli şampiyonluğu garantilediğimiz o son gün attığım golü sorup durur. Evet, güzel goldü. İnanılmazdı ama deplasmandaydık. Neler olduğunu, neyi başardığımızı şehre dönüp de o insanların gözlerindeki duyguyu görene dek tam olarak anlayamamıştım. Bunu kelimelerle tarif etmenin bir yolu yok. Size anlatabileceğim en yakın his şu olabilir. Şampiyonluğu kazanmamızın hemen öncesiydi. Antrenman tesisimizin dışında büyük bir taraftar kalabalığı vardı. Ellerini sıkmak için arabamı durdurdum. Orada yanında oğluyla duran bir adam telefonunu havaya kaldırmış, bana hararetle bir şeyler anlatmaya çalışıyordu. Bana 80'lerde Maradona'nın oynadığı dönemden bir video izletmek istiyordu. Adam tek kelime İngilizce bilmiyordu ama gözleri yaşlar içindeydi. İngilizce bilen birine, "Ne diyor?" diye sordum. "1 yıl geçse de," diyordu, "1000 yıl geçse de seni hatırlayacaklar. Herkes toprak olduğunda bile Napoli senin adını unutmayacak."
[müzik] [müzik] [müzik]
Hah! Hatırlanmak. Asla unutulmamak. İşte ben futbolu bu yüzden bu hisle oynuyorum. Oynayacağım takımları da bu şekilde seçiyorum. Napoli'den ayrıldığımda bana kaç kişinin, "Türkiye'ye gitme! Delirdin mi sen?" dediğini biliyor musunuz? Eski menajerim bile şöyle söylemişti: "Hayır, hayır, hayır, hayır! Oraya gitme. Bu hiç akıllıca bir hamle değil Victor." Ama ben kararlarımı kalbimle veririm. Galatasaray'da oynamak istiyordum. Napoli'deki o duygu selinden çıkıp da sıradan bir kulübe nasıl gidebilirdim ki? İmkansız. Sırf para için. Bu çok sıkıcı. Tutku anlamında dünyanın en iyi üç kulübünden birine gitmek istedim. Beni gerçekten anlayabilecek olanlar, futbolu bambaşka bir boyutta yaşayanlar, işte onlar bu insanlardı. İmzayı atmadan önce Okan Buruk'la telefonda konuştuğumuzda bana aynen şöyle söyledi: "Öncelikle bir insan olarak, sonra bir teknik direktör ve bir baba olarak, seni kulübümde görmeyi çok istiyorum Victor. Biliyorum ki bu taraftar seni çok sevecek. Zor zamanlardan geçsen bile arkanda kapı gibi durmaya devam edecek."
Türkiye'ye giden o uçağa adım atmadan önce her şeyi Allah'a havale ettim. Uçak teker koyduğunda gecenin bir yarısı beni bekleyen 3.000 Galatasaray taraftarı vardı. Hem de özel bir havalimanında. Uçağımın rotasını adım adım takip etmişler. İnsanlar beni kollarını açarak karşıladı. O hissin değeri dünyadaki hiçbir parayla ölçülemez. Bakın, bana inanmıyorsanız gidin Van Dijk'a sorun. Şampiyonlar Ligi'ndeki Liverpool maçından sonra onunla konuşuyorduk ve bana, "Dostum, bu nasıl bir atmosfer böyle?" dedi. Ona, "Kardeşim, dürüst olmak gerekirse, eğer buraya hiç gelmeseydim ve biri bana bunları anlatsaydı ben de inanmazdım." dedim. Belki buraya geldiğimde herkes, "Ne yapıyor bu adam? Neden Galatasaray'ı istiyor?" dedi. Eğer benim hikayemi biliyorsanız, bu sorunun cevabını zaten çoktan biliyorsunuz demektir.
17 yaş altı Dünya Kupası'nda Altın Ayakkabı'yı kazandığımda bir muhabir bana şöyle sormuştu: "Hiçlikten geldin ama artık herkes senin adını biliyor. Neyi başarmak istiyorsun?" Şimdiki cevabım 15 yıl önce o hayat mücadelesinin en dibindeyken verdiğim cevapla tamamen aynı. Tarihe geçmek. Benim gibi büyüyen çocuklara ilham kaynağı olmak istiyorum. Bizden milyonlarca var. Bir sonraki öğününü çıkarabilmek için çalışmak zorunda olan çocuklar, trafikte su satanlar, hurdacıya verecek bir şeyler bulmak umuduyla çöplükleri eşeleyenler, didinen, hayal kuran, dua eden o çocuklar. Başarmak istediğim yegane şey o çocukların hepsiyle konuşup şunu diyebilmek: "Hey sen, ayağında biri Nike, diğeri Puma olan o çocuk. Biri 40, diğeri 38 numara. Evet kardeşim, bir zamanlar ben de sendim. Allah'ın izniyle ben başardım. Benim hikayem o çocuklara canlı bir kanıt olsun. Hayata bir bataklıkta başlamış olsanız bile, öyle olsa bile yine de, yine de adınız 1000 yıl boyunca dillerden düşmeyebilir."
[müzik] [müzik] [müzik]