📱

Get Our Mobile App

Take your business learning on the go!

Download on the App StoreGet it on Google Play

MUHAMMED ABDUH ve SİYASAL İSLÂM DAVASI #Abduh #ıslah #Mısır #akif

Prof. Dr. İsrafil BALCI23:52

Transcription

Merhabalar. Bugünkü videomda sizlere Muhammed Abduh'u tanıtacağım. Biraz ondan bahsedeceğim.

Abduh malumunuz 19. yüzyılın önemli İslam düşünürü. Aynı zamanda bu dönemde başlayan yenilik hareketlerinin öncülerinden birisi olarak tanınır. Ülkemizde de ismi bilinmektedir. Ancak ne kadar bilindiği konusu tartışmaya açıktır. Zaten bununla ilgili detayları da anlatacağım.

Abduh 1849 yılında Mısır'da doğmuş, 1905 yılında ise 56 yaşlarındayken vefat etmiştir. Annesinin Türk kökenli olduğu söylenir. Babasının teşvikiyle eğitim hayatına başlıyor ve hafızlık yapıyor. Bir süre tantada medrese eğitimi alıyor fakat medrese eğitiminden pek hoşlanmıyor. Eee, doğduğu köye geri dönüyor. Fakat yine babasının teşvikiyle tekrar medrese eğitimi için tantayya dönüyor. Burada Şazeli tarikatı ve onun önemli şeyhlerinden olan Şeyh-i Derviş ile tanışıyor. Bundan dersler alıyor. Daha sonradan Kahire'ye geliyor ve Ezher'de okuyor. Bu dönemlerde Cemaleddin Afgani Mısır'a geliyor. Onunla tanışıyor. Ondan dersler alıyor. Cemaleddin Afgani'den hayli de etkileniyor. Daha çok da böyle siyasi, sosyal ve güncel meselelerle ilgileniyor. Yavaş yavaş fikirleri şekillenmeye başlıyor.

Mezun olduktan sonra da bir taraftan Arap dili ve Arap edebiyatıyla ilgili dersler veriyor. Tarih ile ilgili dersler veriyor. Aynı zamanda Mısır'daki siyasi gelişmelerle yakından ilgileniyor. Mısır hid olan İsmail Paşa'ya karşı Tevfik Paşa'yı destekliyor. Onun yönetime gelmesi üzerine de idarede hayli etkili oluyor. Ancak bir süre sonra Tevfik Paşa ile araları bozuluyor, yolları ayrılıyor ve doğduğu köyde ikamete mecbur ediliyor. Yani siyasi olaylarla da iç içe birisi. Daha sonradan affediliyor. Devlet kademelerinde bazı görevler alıyor. Hidif İsmail Paşa ve İngiliz sömürüsüne karşı veya sömürü yönetimine karşı muhalif davrandığı için Beyrlut'a bu sefer tekrar sürgün hayatı oluyor. Daha sonradan da Afgani Paris'e gittiği için onu Paris'e çağırıyor ve burada Urvetül Vuska dergisinde yazılar yayınlamaya başlıyor. Ancak dergi kısa süre sonra kapatılınca Abduh Afgid'den ayrılacak ve tekrar Beyrut'a dönecektir. Hatta biraz da ondan çizgisini ayırdığını da söyleyebiliriz. daha çok eğitim, kültür, düşünce konularına yoğunlaşıyor. Siyer ve tefsir dersleri veriyor.

1889'larda affedilip tekrar Mısır'a dönüyor ve siyasi faaliyetlerden umudunu kestiği için daha çok idareye karşı yumuşak bir tavır belirliyor ve hakimlik görevine getiriliyor. I Abbas Hilmi Mısır hid olunca yönetimler arası daha da düzeliyor. başta ezel olmak üzere eğitim ve yargı kurumlarının yeniden yapılandırılması konusunda hayli çalışıyor ve önemli de rolü oluyor. Hazırladığı raporlar yönetimin de ilgisini çekiyor ve 1899'larda Mısır müftülüğüne getiriliyor. Bütün mesaisini bu safahattan sonra ıslah çalışmalarına veriyor. Çeşitli kaynak kitaplar yayınlıyor. Kendisi telif eserler yazıyor.

Abduh akılcı anlayışı benimsemiş bir çizgideki aksiyon adam. Bu yönü ve farklı yorumları nedeniyle bazı şarkıyatçılar onu yeni mutezili akımın öncüsü gibi de nitelerler. Neticede 1903 yılında İngiltere'ye gidiyor. Oxford ve Cambridge üniversitelerinde incelemelerde bulunuyor ve buradaki gözlemlerini, ıslah faaliyetlerini Mısır'a uyarlamaya çalışıyor. 11 Temmuz 1905 yılında İskenderiye'de vefat ediyor. Erken yaşta ölümü onun zehirlendiği gibi bazı spekülasyonlara neden oluyor. Ancak tıpkı Efgani gibi. Efgani de 59 yaşlarında. Bu da 56 yaşlarında vefat ediyor. Tarihçeyi hayatıyla ilgili kısaca bilgiler bunlar.

Gelelim onun dini düşüncesine ve etkisine. Muhammed Abduh bir düşünce adamı ama çözümü Arap İslamında arayan bir düşünür. Bunun da böyle olması gayet doğal. Çünkü kendisi Arap. Dinin bir taraftan selefin anlaşıldığı gibi anlaşılması gerektiğini ve ilk kaynaklara inilmesi gerektiğini söylüyor. Bir taraftan da akılcılığı da bir kenara bırakamıyor. Böyle bir yönü vardır. Ve dinin asrı saadet olarak nitelenen dönemde olduğu gibi anlaşılması gerektiğini yani saf haliyle tekrar hayata geçirilmesi gerektiğini savunuyor. Bunu reçete sunuyor. Oysa baktığınız zaman Hzreti Peygamber dönemini kenarda bırakırsak ki dört halife dönemi de asrı saadet olarak nitelendirilir. Oysa bu dönemde hele hele 3ün ve 4 halife döneminde yaşananlara baktığınız zaman buranın neresi asrı saadet denilecek birçok yürek burkan hüzünlü hikaye vardır. Bunları da bir tarafa bırakıp olduğu gibi bu dönemi adeta reçete gibi sunuyor. Dolayısıyla çözümü buralarda arayan bir anlayışa sahip olduğunu görüyoruz.

Bir yandan mukallitliği, taklitçiliği reddediyor. Bir yandan akıl ve bilim arasında, din arasında yakın ilişki kurmaya çalışıyor. Özellikle de peygamberlere ve vahiye olan ihtiyaca uzun uzadıya açıklamalar yapıyor. Ona göre Müslümanlar arasındaki bu ayrışma ve tefrikayı önlemek için selefin yolunu ve metodunu benimsemek gerekir diyor ve burayı adres gösteriyor. Yani bir yönüyle akılcı ama öte yönüyle de hala selefin yolunu çözüm önerisi veya reçete gibi sunan bir anlayışa sahiptir. Oysa referans gösterdiği selef birbirlerini yemiş. Yani dört halife döneminden beri tarafa doğru gelirseniz ortada örnek alınacak fazla bir şey yoktur. fazla değil hiç yoktur aslında. dolayısıyla da bunu örnek gösteriyor. Sahabe dönemindeki iktidar kavgalarına bakınız. Birbirlerini yemişler. Tefrika zaten o dönemden beri başlamış. Hazreti Ali ile Muaviye arasındaki iktidar kavgasıyla zaten kantarın topusu kaçmış. Bu yönleriyle baktığınız zaman fazla bir örnek alınacak bir şey yok. Fakat Abduh 19. yüzyılın o günkü şartlarında bu dönemi adres göstermeye çalışmıştır. Burası ilginç bir durum. Malumunuz 19. yüzyılda Osmanlı iyice zayıflamış. İslam dünyasında birlik beraberlik kaybolmuş ve bu dönemde tıpkı Efkan'nin ortaya çıktığı gibi o da hocasını örnek alarak benzer görüşleri dile getirerek İslam'ın erken dönemini adres gösterip reçete olarak sunuyor. Bir taraftan Osmanlı, diğer taraftan Arap Müslümanlar ve bunlar nasıl bir araya gelir gibi kendince çözümler ortaya atıyor ve selefi adres gösteriyor. Oysa bunun uyuşmadığı ve bunun bugün veya o dönemde olmayacağı, tarihte hiçbir zaman olmadığı gayet açık ve nettir. Dolayısıyla da selef yaptığı vurguya bakılırsa aslında Abduh bir yönüyle akılcı diğer yönüyle de selefi çizgiyi benimsemiş bir karakter olarak karşımıza çıkmaktadır.

Diğer yandan klasik tefsirlerde Kur'an'ın ruhuna uymayan yorum ve yanlış bilgilerin olduğunu da söylüyor. Yani o akılcı damarı hep görürsünüz. Vahyin mesajının gramer kuralları ve müfessirlerin görüşleri arasında kaybolduğunu söylüyor. Burası son derece önemli. Bu yüzden de Kur'an'ın toplum hayatından uzaklaştırıldığını adeta ölülere ve hastalara okunan şifa kitabı şeklinde bir metne dönüştürüldüğünü söylüyor. Ki bunlar son derece haklı ve yerinde tespitlerdir. Ki aynı çizgide olan Mehmet Akif'in de benzer serzenişlerinin olduğunu görürsünüz. Ona göre Kur'an'ın birinci önceliği insanların ilmi ve ahlaki seviyelerini yükseltip içtimai durumlarını düzeltmeye yönelik reçete sunar. Ancak bundan uzaklaştığını söylüyor. Uzaklaşıldığını söylüyor ve bu nedenle kendince bir çözüm önerisi ortaya atıyor. Ayrıca Abduh bütün tefsirler yerine günün ihtiyaçlarına göre kısmi tefsirlere ihtiyaç olduğunu söylüyor ve bu yönlere daha fazla vurgu yapılması gerektiğini dile getiriyor ki bu da önemli tespittir bana göre. Diğer yandan vahiye karşı olumsuz tavrın veya Kur'an'dan uzaklaşmanın sebebinin sorumluluktan kaçma isteği olduğunu söylüyor. Çünkü gerçekten de Kur'an'a baktığınız zaman mesela istişareye önem verin denir. Emanete önem verin denir ve bunlar olmazsa olmaz ilkelerdir. Adalete önem verin denir. Bunlara baktığınız zaman idarecilerin bu ilkeleri işletmesi mümkün değil. O da muhtemelen buralara atıf yaparak böyle bir yorum yapıyor.

Diğer yandan haberi vahit niteliğindeki rivayetlere dayalı birtım çıkarımların ilmi delil olamayacağını yani haberi vahit niteliğindeki haberlerin ilmi yönden hiçbir anlamının olmadığını söylüyor. Bu önemli bir düsturdur. vaktiyle Süleyman Ateş hocamız bu haberi vahit konusuna çok vurgu yapardı. öğrenciliğimiz dönemlerinde gerçekten de önemlidir. Oysa bugün Müslümanlara bakıyorsunuz bir tane bir iddia var. Bu iddiayı aslında kaynağı tektir bunun ama bu iddiayı herkes dillendirdiği için millet zannediyor ki bu tevatür niteliğinde bir bilgi. Ve bugün rivayet esiri yapılan insanlara bakınız. Adeta rivayet sarhoşuna dönderilen insanların zihin dünyalarına bakınız. birçok kişi tarafından aynı haberin dillendirilmesi de mütevatir haber gibi nitelendiriliyor. Oysa alakası yoktur. bir kişiden gelen rivayet o yüzden de ilmi bir değer taşımaz der. Mesela kadını başa getiren toplumlar iflah olmaz şeklinde bir rivayet vardır. Ve bu rivayet Ebu Bekre'den gelir. Başka kimseden gelmez. Bakınız muhaddisler veya hadisperestler bu rivayeti alırlar. Bunun için romantik yorumlar yaparlar. Oysa baktığınız zaman haberi vahit kriterlerine göre bu tek kaynaktan gelen haberdir. Hiçbir aslı esası yoktur. Fakat insanlar bunu bu şekilde değerlendirebiliyorlar. Bununla ilgili çok örnek verilebilir. Mesela İsra Miraç'la ilgili rivayetlere bakınız. Kaynağı hep götürülür. Enes bin Malik'e dayandırılır. Daha sonradan İbn Abbas'a veya Ebu Hureyre'ye de dayandırılır. Ama kaynağım Enes bin Malik'tir. Buna rağmen insanlar kalkarlar çok kişi tarafından nakledilen haber diye size bize bunu dini kaynak veya referans olarak sunarlar. Dolayısıyla da haberi vahit konusuna vurgu yapıyor.

Diğer yandan Kur'an'da bilinmeyen konularda farklı yorumlar yapmanın kişiyi dinden çıkarmayacağını söylüyor. Adeta burada biraz da kendine alan açıyor. Çünkü kendisi de bazı ayetleri oldukça farklı bir şekilde yorumluyor. Kendi zamanındaki bilim anlayışına veya bilimsel verilere göre değerlendirmeye çalışıyor. Mesela tefsirül menara tabiat üstü varlıkların ve mucizelerin izahıyla ilgili farklı tevillerde bulunuyor ki bu mucizeler konusu zaten başlı başına bir meseledir. Diğer yandan mesela cinlerin, mikropların bir cinsi olabileceğini söylüyor. Böyle romantik bir yorum yapıyor. Ebrehe ordusunu helak eden kuşların hastalık taşıyan sinekler olabileceğini söylüyor. Ki tayran, ebabil dediğimiz uçan varlıklardır. Böyle toplu sürü halinde uçan varlıklar. hep kuş olarak nitelendiriliyor ama arılardan biraz daha büyük veya işte kuşlardan küçük kuş türü bir uçan nesnedir aslında bunlar. Bunu bu şekilde yorumluyor. Diğer yandan mesela önemli orijinal görüşlerinden birisi insanların sadece Hz. Adem'den değil ırklarına göre çeşitli insan orijinlerinden gelmiş olabileceğini söylüyor. Bakınız bunlar o dönemde epey önemli açılımlar veya konular.

Abduh Mısır müftüsü iken verdiği fetvalarda tek bir mezhebin sınırları içerisinde kalmıyor. Bu da son derece önemli. Mesela dikkat çekici görüşlerinden birisidir. Birden fazla kadınla evlenme izninin idareciler tarafından kaldırılabileceğini söylüyor. Yani çok eşliliğe, çok evliliğine karşıdır ki son derece önemli bir detaydır. Çünkü Müslümanlar için çok önemlidir. Allah'ın emri gibi böyle hemen size dayatırlar. Bakınız geçen de bir bildirgede şeriatın bütünüyle İslam olmadığını söyledik ve bunun üzerine birtım tepkiler doğdu ve o günkü şartlara göre işte çok evlilik gibi birtım uygulamaların bugün geçerli olmayabileceğini söyleyince hemen birileri kalktılar. Efendim, dört kadınla evlilik Allah'ın emridir, ruhzattır. Bunu nasıl inkar edersiniz diye kendilerince birtım hezeyanlar ortaya attılar. ki Muhammed Abdut daha 1919'larda bunun kaldırılabileceğini söylüyor. Bir Arap geleneğinden gelen düşünürün bunları dile getirmesi hele hele o dönemde son derece önemlidir. Diğer yandan Muhammed Abduh kutsama ve yüceltme olmamak kaydıyla resim ve heykel yapılmasına karşı değildir ki bu da bir dönem çok tartışılmıştır. Hatta bugün de tartışılıyordur. Ancak bugün artık bu dinci zevat bu resim heykel meselesinden vazgeçmeye başladılar. Çünkü artık ekranlarda da arzı endam ediyorlar. Oysa ekrandaki her bir kare aslında bir resimdir. Ancak işlerine gelince burayı yumuşattılar. Bu da dimbazların iki yüzlülüğünün çok tipik bir örneği olarak hatırlanması gereken husustur. Bunun yanında bir başka görüş olarak Abduh kabirlerin üzerine kubbe ve türbe inşa edilmesini ve buraların adeta ziyaretgaha dönüştürülmesini de doğru bulmuyor ve bunun caiz olmadığını söylüyor. Ki bu mesele özellikle de Türkler arasında çok yaygındır. Malumunuz türbe geleneği oldukça baskındır.

Abduh Şazeliye tarikatına intisap etmiş ve bu tarikat mensubu olarak bilinir ki daha çok Kur'an merkezli bir tarikat olarak da zikredilebilir. Sufi meşrep yönü olsa da mesela şeyhten el alma gibi Allah ile kul arasına aracı koyma gibi düşüncelere şiddetle karşılıdır. Yani tasavvuf geçmişi olmakla beraber klasik bir mutasavvuf değildir. Akılcı yönü ve tevhit hassasiyeti son derece baskındır. Bunu belirtmek gerekiyor. Tarikatların özellikle de bu çalgılı, çengili ve yüksek sesle ki buna cehri zikir denir. Bu şekilde zikir yapmalarını da doğru bulmaz. Yani böyle bir ay şeklindeki zikir yapmaya da karşıdır. Bunun yanında mesela İbnü'l Arabi'nin Futuhatül Mekkiye gibi eserinin basılmasını ve okunmasını da doğru bulmamıştır. Buna izin vermemiş. bunu ancak erbabı anlayabilir diye bir düşünceye sahiptir. Çünkü hakikaten de çok enteresan bir eser bu ve bugün herkesin elinde insanlar o eseri okuyorlar ve birtım sapık fikirleri de din gibi algılıyorlar. Bunun yanlışlığına dikkat çekmeye çalışmış Abduh. Bu tarz düşüncelerin yanında ıslahatçılığı ve siyasi görüşleri nedeniyle de önemli bir isimdir. Mesela Müslümanların eskiden eriştikleri yüksek medeniyet seviyesine azim ve gayretle tekrar ulaşabileceklerini söylüyor. Buna ulaşmanın yolunun da yine reçete olarak ilk dönemi gösteriyor ve ilk asırlardaki saf İslam anlayışıyla mümkün olabileceğini dile getiriyor. Referans olarak buranın alınması gerektiğini söylüyor. Dikkat ederseniz aynı görüşü Cemaleddin Afgani'de benimsemişti.

Islahatçı yönü Ezer Üniversitesi'nin programına da yansıyor. Nitekim onun gayretleriyle matematik, coğrafya gibi beşeri dersler, bilimsel derslerin de konulmasını sağlıyor ve bunları da programa dahil ettiriyor. Çağdaş İslam düşüncesini kurabilmek için batı medeniyetiyle ilişkilerin önemine dikkat çekiyor. Yani batıyı bütünüyle elinin tersiyle itmiyor. Siyaset ve idarede adalet ilkesine önem veriyor ve ilkeli davranmayı esas alıyor. Dolayısıyla ona göre yöneten ve yönetilenler arasındaki ilişki itaate bağlı değil aynı zamanda adalet ilkesine bağlı olmalı diyor. Bunlara ilaveten idarede meşruiyetin temelinin hukuka uygunluk olduğunu söylüyor. Bunlar son derece önemli ilkeler ve bunun denetlenebilmesi için de yönetenlerin toplum tarafından sözlü ve fiili uyarılara açık olması gerektiğini söylüyor. Ki bunları idareciler pek kabul etmezler haliyle.

Hilafeti batılıların zannettiği gibi Allah'tan yetki alınan manevi bir kurum değil, teokrasi değil. Aynı zamanda Osmanlı'nın şahsında Müslümanların hamiliği şeklinde manevi ve sembolik rolü olan bir kurum olarak görüyor. Burası son derece önemlidir. Dikkat edilirse Abdol da hilafetin bitmiş, tükenmiş hiçbir fonksiyonelliğinin kalmadığını söylüyor ve sembolik olarak Osmanlı'nın şahsında bulunabilir diyor. Daha sonradan yine anlatacağım. Reşit Rıza'ya geleceğiz. o hilafetle ilgili farklı bir melankolik yorum yapacaktır. Ama Abduh henüz daha Osmanlı ayaktadır. Osmanlı'nın çatısı altında sembolik bir kurum olarak kalabilir. Manevi yönü olsa da bu semboliktir diyor. Öyle zannedildiği gibi Allah tarafından yetkilendirilmiş bir konumda olmadığını söylüyor. Burası son derece dikkat çekicidir. Yine Abdu'a göre İttihad-ı İslam kavramı siyasi birlik yerine Müslümanların toplumlar arasında yakınlık, dayanışma ve yardımlaşmaya dayalı dini içtimai birlik kurabileceklerini söylüyor. Bu da yine önemli bir açılım olarak nitelendirilebilir. Bir yandan hilafetin ümmet için önem arz ettiğini söylüyor. Bir yandan da yaşadığı Mısır'ın müstakil devlet olmasını destekliyor.

Bunların yanında Abd da hocası Afgani gibi antiemperyalist birisidir. Mısır'daki İngiliz sömürgesi idaresine karşı muhalefet etmiş birisidir ki bundan dolayı sürgün edildiğini zaten söyledim. Sömürgeye karşı olmakla beraber İngiliz sömürgesinden kurtulmak için İngilizlerle işbirliği yapmanın da öneminden bahsetmiş ve bu hedefine ulaşmak için Efgani gibi o da bir ara mason locasına girmiş. Ancak sömürgeciliğe karşı çıkmadıklarını görünce de kısa zamanda buradan ayrılmıştır. Dolayısıyla böyle çabalarının olduğunu da görüyoruz. Bütün bunlara ilaveten yazılarında istibdat rejimine de şiddetle karşı çıkmıştır. İstibdata karşı şura fikrini yani istişare anlayışını önemsemiştir. Ancak yaşadığı dönemde bunun gerçekleşmesi mümkün değildi. Saltanatlar ve istibdat yönetimi o dönemin bir anlamda genel geçer kaidesi olmuştur.

Tesirine baktığınız zaman Abduh görüşleri ve özellikle de ıslahatçı yönüyle birçok kitleyi etkilemiştir. Kendisinden sonra Mısır'da ve İslam dünyasında da onun fikirleri farklı bir formda devam etmiştir. Ki en yakın takipçilerinden birisi Reşit Rıza'dır. Onun kurmuş olduğu Menar dergisini ve yayınevini eserlerini yayarak devam ettirmiştir. Dolayısıyla de Reşit Rıza Abduh'un fikirlerinin büyük oranda taşıyıcısı konumundadır. Ancak Reşit Rıza'nın Menar ekolü Dünya Savaşı'ndan sonra İslam dünyasında yaşanan hüsranla beraber giderek katı selefiliğe dönüşmüş, batıcı modernleşme karşıtı olarak radikal bir çizgiye doğru kaymıştır. Bunları da tespit etmek gerekir veya söylemek gerekir. Ve bu çizgi Mısır'da İhvan-ı Müslim'in hareketinin doğmasını da beraberinde getirmiştir. Dolayısıyla Abduh'un ıslahatçı fikri yavaş yavaş o siyasi hüsranla beraber böyle bir sürece evrildiğini de görüyoruz.

Abduh'un ıslahatçılığı İslam dünyasıyla batı modernleşmesi arasında bir sentezi ve aynı zamanda akılcı yorumları da içerir. Yaşadığı dönem itibariyle bunun önemli olduğunu ve önemsenmesi gerektiğini söyleyebilirim. öğrencileri arasında Ferit Vecdi gibi, Mustafa Mera gibi veya Mustafa Abdülrazık gibi, Mahmut Şeltut gibi önemli isimler vardır. Ülkemizde de Mehmet Akif, Ziya Gökhap, Abdullah Cevdet ve Celal Nuri gibi farklı isimleri ve otoriteleriyle etkilemiştir ki Mehmet Akif büyük oranda ondan etkilenmiş. Onun fikirlerini bu coğrafada yayılmasında veya tanınmasında önemli ölçüde rolü olmuştur. Ancak ülkemizdeki hakim din anlayışı gereği tıpkı Efganiye yapıldığı gibi Abduh ve onun akılcı yönü ve yenilikçi fikirleri adeta böyle kırmızı görmüş boğa gibi dışlanmıştır ve ötekileştirilmiştir. Nitekim de hakkında birtım tezviratlar da yapılmıştır. Bu tezviratların en önemli isimlerinden birisi malumunuz birilerinin hala akıl hocası ve üstadı olan Necip Fazıl'dır. Düşünebiliyor musunuz? onu maymun olarak niteleyecek kadar bayağılaşan bir adamdır bu şahıs. Ve yine Cemaleddin Afgan ile beraber Abduhu palyaço olarak niteleyecek. İki çöplük fikircisi olarak niteleyecek. İki sapkın olarak niteleyecek. Ve bu şekilde tezviratlarla Abduh ve Efgani hakkında olumsuz fikirlerin yayılmasında da başrol oynayacaktır. Çünkü bu topraklarda akla yer yoktur. Bu topraklarda eleştiriye yer yoktur. Bu topraklarda düşünmeye karşı muazzam bir öfke vardır. Ve bu hastalıklı zihnin yetişmesinde de işte bu kalemini satan Necip Fazıl gibi veya işte Dürrizadelerden beri gelir. Mustafa Sabriler'den devam edeelen bir damardır bu. Son dönemlerde de fesli Meczupla birlikte müşahhas bir örnek olarak karşımıza çıkar. Dolayısıyla da bu tarz tepkiler nedeniyle Abduh ve Efgani adeta ülkemizde tekileştirilmiş ve hain olarak mason gibi tanımlamalarla haklarında birçok tezvirat yapılmıştır. Ama aynı zamanda bu zihin bir taraftan da o ekolden gelen veya o ekolün öğretisini büyük oranda benimsemiş olan Mehmet Akif'i de yere göğe sığdıramaz. Zaten bunların hayatı bu gibi çelişkilerle doludur. Ama bu tür çelişkilerle beraber yaşamayı başarabilmişlerdir. Bu da onların başarısı olarak nitelendirilebilir.

Evet değerli dostlar kısaca Muhammed Abduhu onun tarihçeyi hayatını, fikir dünyasını, ıslahatçılık yönünü anlatmaya çalıştım. Eğer az da olsa onu tanıtabilmişsem ne mutlu. Dinlediğiniz için teşekkürler ediyorum. Bir başka videoda görüşmek dileğiyle. Kendinize iyi bakın. Hoşça kalın. Ç