📱

Get Our Mobile App

Take your business learning on the go!

Download on the App StoreGet it on Google Play

Kur’an ve Yunan’ın Genetik Farklılığı - Prof. Dr. İlhami Güler

Ankara Us Atölyesi1:51:19

Transcription

Teşekkür ediyorum bize vakit ayırdıkları için. Sizlere de teşekkürler. Çok soğuk bir Ankara akşamında bizlerle birlikte oldunuz. Bugün akşamki konferansımızın konusu Kur'an'ın ve Yunan'nın genetik farklılığı. Eee, ilk kısımda İlah hocam konuşmasını gerçekleştirecek. İkinci kısımda aramızda olan siz katılımcılarımızla birlikte sorularınız veya düşüncelerinizi hocamıza iletebileceksiniz. Hocam tekrar teşekkür ediyorum. Söz sizde. Buyurun.

Eyvallah. Bismillahirrahmanirrahim. Hepinizi saygıyla selamlarım. Bu eee ocağın kış soğuk havasında teşrif ettiğiniz için e teveccühünüze teşekkür ederim. Eee yaklaşık bir 3 sayfalık notum var. Eee bunları size sunacağım. Not iktibaslar olduğu için biraz metne bağlı kalarak eee ders gibi olacak biraz. Eee, çünkü atlamamam gerekiyor. Çünkü ben öyle hafızadan konferans vermeye çok alışık değilim. Akademisyen olduğumuz için not üzerinden konuşacağım. Konuşmayı bitirdikten sonra soru cevap şeklinde devam edebiliriz.

Evet. Eee, burada Kur'an ve Yunan farkı üzerine konuşacağız. Kur'an derken aslında eee Kudüs ve Mekke eee merkezli yani Haz Nuh'tan başlayıp Haz Muhammed'le biten vahiy peygamber öğretisi. Eee dolayısıyla burası Doğu Akdeniz, Mezopotamya. Eee bir Kur'an ayeti var. Eee onu yani bu Doğu Akdeniz'e delalet ettiği kanaatindeyim. vahiy coğrafyasına ayette diyor ki 21. surenin 71. ayeti. El ard elleti barekne fiha lil alemin. Yani o coğrafyayı, o toprağı bütün insanlık için bereketli kıldık. Dolayısıyla bu ibare bana eee peygamberlik öğretisinin coğrafyasını ifade ediyor gibi. Eee burası da bildiğiniz gibi işte Doğu Akdeniz, Mezopotamya, Kudüs ve Mekke'dir. Yani dolayısıyla yani Kur'an dediğim zaman Kur'an'la dolayımladığım öğreti Haz Nuh'la başlayıp Haz Muhammed'le biten Kudüs ve Mekke merkezli olan öğreti, düşünce.

Yunanlı'da bildiğimiz gibi işte Atina merkezli veya İyonya İyonya merkezli bizim Batı Anadolu Millet, Efes Sicilya ve Atina merkezli felsefi düşünme. Dolayısıyla bu iki düşünmenin eee genetik kodlarını karşılaştırmaya çalışacağım. Eee metafizik eee açıdan, epistemolojik açıdan bir de etik açıdan. Yani eee yapacağım konuşmanın ana hatları bu üç alanda gerçekleşecek. Bir metafizik çanak. Yani bu iki genetiğin metafizik çanaklarının farklılığı. İkincisi episteme yani bilgi anlayışlarının farklılığı. Üçüncüsü de ahlak, dolayısıyla ahlak anlayışlarının farklılığı ana hatlarıyla böyle olacak.

Şimdi metafizik açıdan baktığımız zaman metafizik açıdan eee Yunan eee ontoloji ve ontoteolojidir aslında. Yani bir varlık felsefesidir. Ve ontoteoloji dediğimiz zaman da yani büyük ölçüde Aristo'yu kastederek söylüyorum. eee tanrıyı varlık olarak temellendirme ilk neden. Hareket etmeyen hareket ettirici olarak yani teolojik eee olduğu zaman bile yine varlık kökenli, ahlak kökenli değil de daha ziyade varlık felsefesi açısından bir tanrı eee keşfetme olayı. Yunan'ınki böyledir. Metafizik açıdan.

Kur'an'a geldiğimiz zaman Kur'an'ınki eee gayp ve şehadet diye ikiye ayırıyor metafiziği. Yani bir şehadet alemi var bildiğimiz. Bir de eee bunun arkasında gayp dediğimiz bir alan var. Biliyorsunuz Kur'an'da gayet açık. Bil gayb dediği zaman o zaman olay bütünüyle varlıkta bitmiyor. Yani varlığı aşan varlığın ötesinde bir gayp alemi var. Yani dolayısıyla metafizik çanak böyle çatallaşıyor. Kur'an'a geldiğimiz zaman şehadet ve gayp. Ve bu gayp ve şehadet dediğimizde bir de ek olarak şunu katacağız. Mebde ve me'ın Kur'an'ın metafizik çanağında bir mebde var, bir de me var. Eee, bu Yunan'da me yok biliyorsunuz. Yunan'da mebde var. Yani başlangıç sorunu var. Ama eee peygamberlik öğretisine geldiğimiz zaman metafizik çanak ikiye çıkıyor. Bir mebde yani varlığın başlangıcı, insanlığın kökeni nedir? İkincisi de akıbet yani sonuç. Evrenin sonucu, dünyanın sonucu ve insanlığın sonucu ne olacak? Kıyamet ve ahiret. Bunu biliyorsunuz. Dolayısıyla metafizik eee alanında böyle bir farklılaşma var.

Epistemeye geldiğim zaman şimdi ana hatlarıyla bu çerçeveyi vereceğim. Ondan sonra bunu biraz daha genişleteceğim. Epistemeye geldiğimiz zaman yani bilgiye eee Yunan daha ziyade bilim, felsefe, mantık yani tümden gelim eee ile kendini temellendirir büyük ölçüde. Eee biliyorsunuz eee yani felsefe başlangıçta eee felsefe olarak başladı ama bilimi de kendi içerisinde barındırıyordu. Eee mantığa dayanıyordu büyük ölçüde. Bunu Aristo biliyorsunuz sistem hale getirdi. Dolayısıyla tümden gelim Yunan'ınki büyük ölçüde bu.

Kur'an'a geldiğimiz zaman Kur'an'da kullanılan episteme kavramları ilim ve hikmet. Eee bu ilim ve hikmet eee tümüyle mantığa indirgenecek bir şey değil. Yani onu aşan bir tarafı var. Kur'an'da bilgi kaynağı olarak kendini biliyorsunuz ilim ve hikmet kavramlarıyla ifade eder. İlim ve hikmet kavramı bilim ve felsefe değildir. Genetik olarak bunu başta bilmek gerekiyor. Yani bazıları karıştırıyor. Yani bizim İslam filozofları da karıştıracaklar sonradan. Onun için ben eee bir de nazar kavramı var. Yani düşünme. Bu da yine mantığa indirgenmeyecek bir olay. Burada daha ziyade benim görebildiğim kadarıyla eee, Yunan'da episteme bilgi tümden gelimle yani tümde gelimi biliyorsunuz mantığın temel ilkeleri özdeşlik, çelişmezlik ve 3üncü halin imkansızlığı. Bilgi buradan türetiliyor büyük ölçüde tümden gelimden dayanıyor. Oysa eee, Kur'an'a baktığımız zaman Kur'an'daki bu nazar dediğim olay daha ziyade tüme varım. Yani tüme varım dediğimiz zaman biraz eee farklı bir şey. Yani gözleme dayanıyor. Doğurtma yöntemi yani bunu Sokrates'ta vardı biliyorsunuz. Doğurtma yöntemi. Yani bir sürü gözlemi, bir sürü bilgiyi toplayarak oradan bir sonuca varma olayı. Doğurtma kavramı ilginç. Hem Sokrates'te var hem de bizim Mutezilede var. Mutezile de buna tevellüt diyorlar. Tevellüt doğurtma yani eee bilgi anlamında yani. Dolayısıyla eee yani felsefede olduğu gibi tümden gelim değil tüme varıma dayanan bir epistemoloji.

Etiğe geliyorum yani ahlaka geliyorum. Yunan'da etik dediğimiz zaman büyük ölçüde mutluluk ve fayda. Eee yani Aristoyu biliyorsunuz. Yani ahlakı tümüyle eee mutluluğa indirgen indirgiyor. Yani iyi yaşam. Yani ahlakın bütün kaygısı nedir? Burada iyi yaşamayı temin etme şey bu. Dolayısıyla burada daha sonra özellikle İngilizlerin geliştirdiği utilitarizm ve Amerikalıların geliştiği pragmatizmde aslında bu mutluluk veya iyi hayat anlayışının bir eee devamıdır rahatça diyebiliriz.

Kudüs ve Kur'an'a geldiğimiz zaman burada eee kurtuluştan bahsediliyor. Dikkat edin. Mutluluk değil de kurtuluş. Kurtulma kavramı mutluluk kavramıyla aynı değil biliyorsunuz. Yani eee daha uhrevi yani sadece buradaki yaşama kodlanmış insanları sadece mutlu etmeye dönük bir eee öneri değil. Ahlak insanları daha mutmain kılmaya yönelik bir şey. Yani mutlulukla mutmainlik farkı Yunan'la Kur'an'ı birbirinden ayırır. Kur'an'ınki, peygamberlerinki mutmain olmaktır. Mutmain eee kavramı derin yani eee biraz uğrundalık içeren biraz yani pragmayı mutluluğu içerir ama aynı zamanda burada bir sürü ızdıraba, sıkıntıya, acıya katlanmayı da içerir sabır kavramıyla özellikle biliyorsunuz. Dolayısıyla eee Kur'an'da itminan dediğimiz zaman bu bunun e farkını görmek lazım özellikle. Ve ahiret amaçlanır. Büyük ölçüde. Yani dünya mutluluğuyla birlikte biliyorsunuz iki cihan saadeti diye bir kavram kullanılır. Yani İslam'ın etik nihai amacı sadece dünyevi bir mutluluk değil. Aristoda ve pragmatizmde, yutiliteralizmde olduğu gibi, bir uğrundalık, bir ahireti gözetme tarzında bir farkı var en azından. Dolayısıyla, eee, burada, eee, kavramlar şöyle farklılaşıyor. Ahiret ve uğrundalık işin içine giriyor. İman işin içine giriyor. Adalet, infak, küfür, zulüm, fesat, merhamet. Dikkat edin. Bu kavramlar büyük ölçüde Kur'ani kavramlardır. Yani ahlak dediğimiz zaman işin içine iman, küfür giriyor. Bu ahlaki bir temelle izah edilebiliyor. Yani küfür nankörlük biliyorsunuz Yunan'da bu tip kavramlar yok yani.

Şimdi, eee, felsefe İbn Rüşt'ün bir benzetmesi var. Ben onu baştan kategorik olarak reddediyorum. İbn Rüş diyor ki, "Felsefeyle Kur'an aslında aynı anneden süt emen iki ikiz gibidir." Bu metafor çok yanlış bir metafordur. Yani İbn Rüşt Kur'an'ın öğretisiyle Yunan'ın öğretisini aynı amaca yönelik olarak yani aynı şeyi, aynı davayı güttükleri iddiasıyla bu metaforu kullanıyor. Bu tamamen yanlış bir metafordur. Yunan'ın genetiğiyle Kur'an'ın genetiği birbirinden farklı olduğu için bunlara ikiz muamelesi yapmak bence asla doğru değildir. Çünkü neden? Yunanlılar biliyorsunuz filozofiya, felsefe kavramından gelelim. Felsefe filozofya yani bilgi bilgi seven demek. Hatta Türkiye'de öyle bir profesörün soyadı öyleydi. Amir Kurtkan Bilgi Seven. Bilgi seven.

Evet. Bilgi seven kavramı tam iyi bir Türkçe çeviridir. Filozofayı yani bilgiyi sevme. Olay bu yani. Bunun ötesi yok yani. Oysa eee ha bilgi sevme aynı zamanda yani teoriya teoriya kavramı da böyle bir şey biliyorsunuz. görme yani bütünü görmeden doğan bir haz, bir mutluluk yani bilgi büyük ölçüde buraya dayanıyor. Bunun arkasında bana öyle geliyor ki biraz bu epistemenin arkasında biraz iç güdü, biraz istiğna var. Yani bu tarz bilginin arkasında ne yatar? Yani bir bilgi sevmenin arkasında ne yatar? Biraz istiğna yatar. benim kanaatime göre biraz iç güdü yatar. Biraz da tereddüt vardır. Yani felsefeyi ben bu bu tarzda özetleyebilirim. Çünkü tereddüt şüphe biliyorsunuz felsefenin temel yapılarından bir tanesidir. Yani yolda olmak, yolda kalmak. Felsefenin yarısı buysa sürekli sorgulamak, yolda olmak, yolda kalmak. Diğer yarısı da insanın biraz istiğnası, biraz iç güdüsü. Yani en temel motivasyon olarak biraz böyle görüyorum ben.

Oysa mesela Kur'anki hikmet kavramıdır. Burada hikmette bir hakikat tutkusu var. Yani hakikat tutkusu dediğim zaman doğruyu, ahlaki olanı bilme ve onu icra, ifa, ika, tenfiz ve kaza yerine getirme. Yani, eee, nasıl diyelim burayı? Yani bir hikmette, bilmenin yanında bir de yapma var. Yani doğruyu bilme ve doğruyu yapma tarzında bir fark var. Kur'an'daki davada yani hikmet ve ilimde hem hakikati bilme hem de onu icra etme, ifa etme, yerine getirme tarzında bir fark var. Ama epistemede bilgi sevgisinde böyle bir şey içerilmiyor ana hatlarıyla.

Şimdi Yunanlı iki filozoftan iki tane deyim alacağım. birisi Kisenofenest'ten. Kisenofenes diyor ki inanç herkesi gafil avlar. Yani felsefi anlamda kanaat herkesi gafil avlar. Fakat buna karşı Hareklitos'un iki tane üç tane cümlesi var. Ben bu Hareklitos'un cümleleriyle Kur'ani öğreti arasında bir fark yani şöyle diyelim. kanı herkesi gafil avlar cümlesi daha ziyade felsefenin ruhunu ele verirken Hareklitos'un cümleleri biraz daha sanki bu peygamberi öğretiye biraz daha yakın.

Şimdi Haraklitos'un cümlelerini söylüyorum. Haraklitos diyor ki inanç yani pestis bu pestis kavramı şeyde kullandığı da aynı. Kisenofenes'in kanı dediği de aynı. İkisi de pestis. Yani inanç. Pestis olmayınca tanrısal olana ait pek çok şey kavrayışımızdan kaçar. Bu Hareklitos'un cümlesi. Dikkat edin bakın Hareklitosla inanca bir yer açma şeyi görüyoruz. Yani eğer inanç olmazsa diyor tanrısal olan birçok şeyi diyor biz kaçırabiliriz ama öteki şeyde böyle bir şey yok. Yani tipik bir felsefi tereddütte veya felsefi bilgi iddiasında bu şeyi göremiyoruz.

İkinci bir cümlesi diyor ki, "Ruhları barbar olanların gözleri ve kulakları kötü tanıklardır. Ruhları barbar olanların gözleri ve kulakları çok kötü kanıtlardı. kötü şahitlerdir. Dikkat edin. Bu da aynı şey. Yani buradaki ruh bence kutsal kitapların insan, tanrıdan insana üflenen o özü kastediyor. Yani eğer öyle insanda bir ruh yoksa o zaman insanın salt göze ve kulağa dayanarak tecrübeye dayanarak yapacağı bütün iddialar, ileri süreceği bütün söylemler barbar kalır. Dolayısıyla felsefede biraz böyle bir barbarlık ruhu ben şahsen görebiliyorum. Yani bir başka son cümlesi diyor ki arzu edilen şeyin bedelini ruh öder diyor. İnsan arzularına fazla uyunca yani içgüdüsüne uyunca onun bedelini ruh öder. Bu da çok doğru bir cümle. Dolayısıyla Hareklitos'un bu iki cümlesi sanki Yunan'da belli bir oranda bu hikmete yakın arayışın bir yanının olduğunu ben şahsen görebiliyorum.

Şimdi şöyle bir şey var. Bir felsefe, bilim ve din arasında bir benzetme yapacağım. Şöyle yaygın kanaat bunlar. Bilim bulgular yani bulgular ortaya koyar. Felsefe sorgular. Teolojiyi ise savunur. Şimdi bu doğrudur. Yani en genel anlamıyla bunlar üç alanın temel niteliklerini ortaya koyuyor. Fakat ben teolojiden farklı olarak peygamberlik peygamberlerin tutumunu şöyle görüyorum. Peygamberler hem sorgular hem de savunur. Yani teolojiden farklı olarak dikkat edin bu farklı bir şey. Yani teologlar sürekli savunma pozisyonundadır. Bu ister Yahudi teoloğu, ister Hristiyan, ister Müslüman teoloğu olsun. Teoloji ise sürekli savunma pozisyonundadır. Oysa bilim ise sadece bulgular. Tamam. Yani olguları ortaya koymaya çalışır. Felsefede sorgular. Eyvallah. Felsefenin sorgulama doğasını da kabul ediyorum.

Şimdi bu felsefeyle, bilimle, teolojiyle kurucu peygamberlerin tutumunu mukayese ettiğim zaman benim peygamberler hakkında söyleyeceğim cümle budur. Bunlar hem sorgular hem de savunur. Yani peygamberler sorgulamadan savunmaz. Teologların yaptığı gibi. Aynı zamanda sorgular. Bunu nereden çıkarıyorum? Kur'an'daki kavramlar. Bakın. Havfan ve taman, ragaben ve rahaben. Yani korku ve umut arasında dini düşüncenin temel doğası budur. Bir taraftan umut, diğer taraftan da korku. Bu korku dikkat edin şey korkusu değil. Yani tanrı tanrıdan veya azaptan korkma değil. Aynı zamanda hata yapmaktan korku. Dolayısıyla bir taraftan umut, umut yani hakikati bulabilirim, buldum, bu hakikattir tarzında bir umut içinde olma. Ama diğer taraftan da korku içinde olmak. Bu Kur'an'da takva kavramıyla ifade edilir. Yani takvayı Türkçeye tetikte ve teyakkuzda olma diye çevirebilirim. Tetikte ve teyakkuzda olarak çevirdiğimiz zaman o zaman dikkat edin peygamberlerin tutumu ne teorların tutumu gibidir, ne filozofların tutumu gibidir, ne de bilim adamlarının tutumu gibidir. Dolayısıyla bunları birbirine karıştırmamak lazım. Yani peygamberlerin bu nazik bu titre diyelim daha böyle müteyakkız olan durumlarını diğerleriyle karıştırmamak lazım.

Ontoloji demiştim. Yunan felsefesi büyük ölçüde bilgi dedik. Bilgi sevmesi dedik. Varlığın kaynağı bu nedir ve bu nasıl oluyor? sorularını sorar. Bu da büyük ölçüde meraktan doğan bir şeydir. Yani ister bilim adamı olsun isterse filozof olsun. Yani arke sorunu dediğimiz değil mi? Yunanlıların sürekli bu varlığın aslı nedir diye soru sorup aradıkları toprak, su, hava, ateş. Bunların hepsi aslında büyük ölçüde ontolojidir. Yani varlığın kökenini arama. Platonda bu biraz ide olarak ortaya çıkıyor. Ama yani dinlerde olduğu gibi bir gidilecek bir yer bir makam şeyi yoktur asla. Yani bir hedef gidilecek bir öte dünya tarzında herhangi bir şey yok. Sadece kökeni arama. O da toprak, su, ateş. Yani Yunan dediğimiz zaman evren sonsuz, insan sonlu. Dikkat edin. Evren sonsuz, insan sonlu. Yolda olmak, yolda kalmak, hiçliğe karışmak ve nihilizm ve paganizm. Yani en sonunda varılan nokta ya nihilizm ya da paganizm. Paganizmi biliyorsunuz Yunanlıların pagan tanrılarını Hegel şey demişti. Yunanlılar kendilerinde olmayan hiçbir özelliği tanrılarına vermezler. Yani Yunanlıların yapmış oldukları insan tarzındaki tanrılar büyük ölçüde kendi iç güdülerinin büyük ölçüde yansımasıdır. Bunu Kur'an'dan da temellendirebiliriz. Kur'an'da bir ayet var. diyor ki yani arzularını ilah edileni gördün mü? Tam Hegel'in dediği şey bu. Yani Yunanlılar arzularını beklentilerini, hevalarını büyük ölçüde tanrı edinmişlerdir. O yani Zeus'tan tutun da atları bir sürü tanrılar var biliyorsunuz Yunanlıların. Onları büyük ölçüde böyle görmek mümkün.

Burada istisna edilebilecek bir ü tane şahıs var. Platon, Pilotinus ve Sokrates. Yani Yunanlıların bu üç filozofu biraz farklı. Sokrates biliyorsunuz daha ziyade bir ahlak filozofudur. Bana göre diğerlerinden farklı. Yani Nietzsche'in hani Diyanosus tanrısıyla Apollon tanrısı ve trajik insanı büyük ölçüde bunların üzerine kuruludur. Şey diyor Yunan düşüncesi. Diyanosusos biliyorsunuz Yunanlıların büyük ölçüde iç güdülerini ifade ediyor. Ahmet İnam onlar için Yunanlılar için kuduruk kavramını kullanıyor. Yani Diyanosos tanrısı aslında Yunanlıların o kuduruk hallerini ortaya koyuyor. Pudruk dediğim zaman yani yeme, içme, dans, şarap, spor, sanat, cinsellik, kahramanlık bütün bunlar Diyanasus'un özellikleri ve trajik insan yani trajik insan Yunanlıların tipik yaşam tarzını ifade eden bir hayat ve bu da denosusla ifade ediliyor. Apollon da onun tam karşıtı daha akıl, daha nizam. O da bir tanrı. Yunanlıları büyük ölçüde bu iki tanrının sentezi yani yaşam tarzları da büyük ölçüde böyle.

Burada farklılaşan Sokrates var. Sokrates'i ben tipik Yunanlı olarak açıkçası görmüyorum. Yani sanki Sokrates'teki düşünce tarzı etik ve dini olması hasebiyle biraz bu semitik peygamberlere benziyor. Yani kitap alanlar değil de bu yani Hoşa, Yeremya, Hezekial yani onlara nebi deniyor biliyorsunuz. O nebilerin özelliklerine benzer bir tarafı var Sokrates'in. Yani Yunan felsefesine hikmet diyemem. O ona bilgi sevgisi dedik. Ama Sokrates'teki arayışa biraz yani Kur'ani anlamda hikmet diyebilirim ben. Çünkü hakikaten ahlak hem ahlaki doğruyu arıyor hem de tanrıyı arıyor. İkisi ikisi de tipik Yunan olmayan bir şey.

Bunların dışında biliyorsunuz bir de Pilotinist ve Platon var. Yani tipik Yunan filozoflarının dışında Pilotinus'un bunları yeni yeni eflatunculuk biliyorsunuz büyük ölçüde yeni eflatuncu felsefe ve Platon'un kendi görüşleri. Bunların daha ziyade doğudan etkilendiklerini biz biliyoruz. Petagoras da dahil olmak üzere biliyorsunuz Yunanlı yani Yunan'da tek tanrı arayışı içinde olan Pentagoras, Pilotinus ve Platon. Bunların üçünün de İran Babil ve Mısır seyahatleri olduğunu biliyoruz. Oralardaki öğretilerden biraz etkilenerek bir tek tanrı arayışııı rahatça görebiliyoruz. Yani pilot Platon'da her ne kadar Aristo kadar net kişi olmasa da onun iyilik ideası dediği muhtemelen onu büyük ölçüde bu doğudan etkilenerek geliştirmiş olduğu bir dinsellik var. Yani Sokrates dediğim gibi var ama Sokrates Sokrates'i ben diğerlerinden biraz daha farklı olarak görüyorum. Yani Yunan'da bir de Harklitos az önce o Harklitos'un cümlelerini de yine Yunan, tipik Yunan, tipik Yunan felsefesi veya Yunan dininden ayrık bir doğalarını olduğunu rahatça görebiliyoruz burada.

Şimdi Kur'an'a geliyorum. Kur'an'da az önce dedim ki köken sorusu toprak, su, ateş, hava tarzındaydı. Kur'an'a geldiğimiz zaman Kur'an hayatın kaynağını izah etmeye çalışıyor. Ben bu hayatın kaynağını izah etmeyi bu değirmenin suyu nereden geliyor sorusunu sordurma olarak görüyorum. Yani Nuh'tan Hz. Muhammed'e kadar bütün peygamberlerin sorduğu köken sorusu. Bu değirmenin suyu nereden geliyor sorusu. Dikkat edin. Bu değirmenin suyu nereden geliyor sorusu tipik Yunanlıların arke sorunuyla aynı değildir. Çünkü arkede bir şey bulunuyor. Yani daha ziyade ontolojik bir çaba ve biraz merakla ilgili bir çaba. Oysa Kur'an'ın veya peygamberlerin öğretisindeki bu değirmenin suyu nereden geliyor sorusu büyük ölçüde hayretten doğan bir şey. Hayret duygusu biraz etik bir duygudur. Yani içinde bulunulan alemin güneş sistemi, ekosistem ve insanın kendisinin biraz böyle manidar verilmişliği karşısında bir bunu bir lütuf gibi düşünebilme. Yani bunu bir lütuf olarak algılama. Lütuf dediğimiz zaman dikkat edin otomatikman ahlak alanına girmiş oluyoruz. Dolayısıyla merak duygusundan farklı yani merak duygusu daha seküler bir duyguyken hayret duygusu biraz daha etik bir duygu. Dolayısıyla Kur'an'da sorulan soru bu hayret duygusuyla alakalı. Ve burada da dikkat edin varlığın kökeni sorulmuyor. Hayatın kökeni soruluyor. En büyük fark bu. Mesela size Vakara suresinde 56. surede Kur'an'da sorulan dör tane soru dikkat edin. Yunan'daki gibi toprak, su, ateş gibi şeyler değil de sorulan şeyler şunlar. bir sperm. Spermi düşünmüyor musunuz diyor. Yani bu hayatın kaynağı olarak bu nereden geliyor diyor. Yani atıldığınız şeyi bir düşünün diyor. Siz spermden geliyorsunuz. İki tohum soruluyor. Hayatın kaynağı. Bir tohumu hiç düşünmüyor musunuz diyor. Tohum nereden geliyor? Yani bu bitki örtüsü ateş soruluyor. Ateş ateşi ateşin kaynağı nedir? Ateşi düşünmüyor musunuz? Bir de su. Dör tane soru Kur'an'da soruluyor. Dikkat ederseniz bu dört sorunun dördü de hayatın kaynağı sorusu. Sorudur. Bunların hepsi de hayatla ilgilidir. Dolayısıyla Kur'an'ın Yunan'dan farklılaştığı temel soru bu. Kur'an, Yunanlılar varlığın kaynağını sorarken Kur'an hayatın kaynağını soruyor. Hayatın kaynağı nedir? Bunu hiç düşündünüz mü diyor. Dolayısıyla bu sorularla az önce dediğim gibi bu değirmenin suyu nereden geliyor sorusu aslında bu sorular o sorudur. Buradan bir tanrının var olduğuna ima edilmeye çalışılıyor, gidilmeye çalışılıyor.

Yunan'da episteme dedik ki zeka, zihin, beyin, nöronlar, yapay zeka, dolayısıyla hesabi düşünme yani matematik, Yunan'ın temel şeyi bu. Zihin, zeka, beyin, ve yapay zeka. Aslında zeka, yapay zeka demek doğru değil. zekanın kendisi. Zeka da büyük ölçüde biliyorsunuz hesaplamaya dayanır. Yani ya tanecik veya sayı. Eğer bilim olunca matematik büyük ölçüde bu bilimlerin kaynağı oluyor hesabi olarak. İkinci anlamda hesap dediğimiz zaman o da çıkar oluyor. Dolayısıyla Yunanlıların düşüncesi hesabidir. Hesabidir dediğim zaman iki şey anlaşılsın. Birisi tanecik ve sayıyla varlığın kökenini bulma. Yani her şeyi hesap etme işte yapay zeka bugün değil mi? En güzel bunun iyi bir örneği tamamen sayı üzerine 01 üzerine kurulu bir sistemdir. Birincisi Yunan düşüncesinin özelliği bu. İkincisi de hesabi. Türkçedeki hesabi kavramını bilirsiniz değil mi? Çok hesabi bir adam. Yani çıkarını düşünme. Dolayısıyla büyük ölçüde bu ikisine dayanır. Pragma yani mutluluk. Buradan işte kapitalizm ortaya çıktı. Buradan sınırsız üretim, sınırsız tüketim veya Del'un Desire machine dediği değil mi? Makine insan bugünkü kapitalizmin yani bugünün insanı da büyük ölçüde buranın ürünü. ya yapay zeka ya da hesabi menfaat yani ikisini birlikte aldığınız zaman del'un desire machine dediği yani haz makinesi tarzında bir insan ortaya çıktı. bugünkü sonuç itibariyle Yunan felsefesi dediğimiz zaman, vücut, mevcut, ontoloji, cevher, atom, dolayısıyla Hareklitos, Nietzsche, Hegel, Marx, Heideger, Derrida, Delus, Lakan, Zizek. Bunların hepsi yani varoluşu bir dinamizm olarak görüyorlar. böyle sürekli bir hareket halinde bir oluşum oluş yani bu varoluşçuluk da büyük ölçüde buraya indirgenebilir. Yani eski Yunan'dan başlıyor. Harklitos bunun başlatıcısı biliyorsunuz Hareklitos'ta Doğu Kur'ani anlamda din falan biraz zayıf. Yani onun o cümlelerini doğru kabul ediyorum ben. Ama Sokrates gibi bir dini arayış formu yok onda. O daha ziyade varlığın izah tarzını ifade ediyor ve büyük ölçüde bunlar oranın ürünü. Yeni Platonculuk, işrak felsefesi, panteizm bir anlamda bu yine varlık anlayışının devamı olarak rahatça görebiliriz.

Yani Kur'an'a geldiğimiz zaman Kur'an Cebrail vahiy tanrının insana üflediği bir kuvve potansiyel olarak nitelediği ruh ve onun insandaki kristalleşme hali olan Fuat, lüp, kalp, kalbi selim, şehit, şahit, basiret, vicdan. Bu düşünmeyi de ben, hesabi değil muhabi düşünme olarak nitelendiriyorum. Dikkat edin. İki türlü düşünme var yeryüzünde. Bir muhasibi düşünme. İki hesabi düşünme. Hesabi düşünce az önce saydığım Yunan tarzı düşünme. Muhasibi düşünme de Kur'an'daki bu düşünme faili olarak az önce isimlerini saydığım Fuat, Lüp, Kalp, Kalbi Selim, Şehit, Şahit, Basiret bunların bir düşünme tarzıdır. Bu düşünme tarzı Kur'an'da gavlen sakil veya misagan galiz, ve göklerin ve yerin kaldıramayacağı, korkudan kaçındığı emanet olarak nitelendirilir. bu Kur'an'daki düşünmenin nitelikleri yani Tanrı kendi sözünü Nuh'tan Muhammed'e kadar olan sözü kavlen sakilen ağır bir söz misakan galizen ağır bir misak insanlıkla ifade edilen ağır bir misak olarak nitelendiriyor ve bir de göklerin, yerin ve dağların kaldıramayacağı bir sorumluluk olarak nitelendiriyor. Yani bu öğretinin toplam metaforları bunlar. Bunlara dikkat etmek lazım. Yani çok ağır bir doğası var. Yani bir iki tane metafor daha kullanayım. Kelimetün tayyibetün şeceratin tayyibetün. Yani bu Kur'an'ın doğru söz dediği bir meyve ağacına benzer diyor. Her yazın meyve verir. Yani vahiy sözünün, vahiy öğretisinin doğası her yaz meyve veren bir ağaç gibidir. Oysa bunun karşıtı olan kötü söz kelimetün habisün keşeceratin habisetün yani kötü söz dediği yani yanlış söz. Artık bu her türlü din, her türlü felsefe bunun içine girebilir. Bu da diyor kökü olmayan, kötü bir ağaçtır. Meyve vermeyen bir ağaç gibidir. Dolayısıyla bu iki metaforu dikkat etmek lazım.

Bir başka metafor kelimetün ulya ve kelimetün sufla. Kelime kavramı Kur'an'da öğreti, düşünce, doktrin anlamına gelir. Kur'an kendini kelimetün uluya kendi karşıtındaki bütün kelimeleri de kelimetü süfla yani adi, işe yaramayan düşünce öğreti olarak görüyor. Kendini ise kelimetül ul olarak ifade ediyor. Başka birkaç tane daha metafor kullanayım bunlar için. Bakiyetus salihat, biyetullah, sıbğatullah, hablullah, sebilullah, hizbullah. Bütün bunların hepsi Kur'an'ın ana öğretisini ifade eden nitelikler. Bakiyet salihat yani baki kalan, geçici olmayan yani ahirette bir karşılığı olacak olan eylem ve düşünce. Salih olan baki kalan bakiyetü salihat bu başka bir yerde de bakiyetullah olarak da yani Allah'ın bakiyesi bu başka bir ayette sıvatullah başka bir ayette hablullah başka bir ayette sırat-ı müstakim veya onun taraftarları Hizbullah olarak nitelendiriyor. Bunların hepsi dediğim gibi Nuh'la Muhammed arasındaki toplam öğretinin genel nitelikleridir.

Şimdi Kur'an'ın ontolojisine geliyorum. Burası önemli. Özellikle Kur'an'da ontoloji aslında Aristocu değil, Harklitoscudur. Dikkat edin. Bu çok önemli. Yani bazıları bizim İslam filozofları falan daha ziyade İslam'ın, ontolojisini Aristocu olarak nitelendirdiler. Yani cevher, cevher Araz tarzında yorumladılar. Oysa benim kanaatim Kur'an'ın ontolojisi Aristocu değil, Hareklitosçudur. Şimdi bu bir Necip Fazıl'ın bir şiiri buna örnek olarak vereceğim. Diyor ki, "Her şey akar. Su, tarih, yıldız, insan ve fikir. Oluklar çift. Birinden nur akar, öbüründen kir. Akışla demetlenmiş büyük küçük kainat. Şu çıkan buluta bak, bu inen suya inat." Bu beyit, bu şiir tam hareklitosçu anlamda varlığın sürekli oluş halinde olduğunu ifade ediyor ve bu Kur'an'ın öğretisini bence güzel ifade ediyor. Dolayısıyla bizim İslam filozoflarının kullandıkları vücut, mevcut veya vecede kökünden herhangi bir şey kullanılmıyor ontoloji anlamında. Kur'an'da vecede fiilinin kullanımlarının hepsi karşılaşma anlamında kullanılıyor. Yani Aristocu anlamda veya Farabi İbn Sina İbn Rüşt'ün kullandığı anlamda sabit bir varlık anlamında değil. Kur'an'da vecedenin kullanılışı karşılaşma anlamında kullanılıyor. Dolayısıyla vücut, mevcut kelimeleri Kur'an'da ontoloji anlamında geçmiyor. Ama onun yerine 1350 defa kevn fiilinin kökü olan kâne kullanılıyor. Bu çok manidar. 1350 defa ke kullanılıyor. Ke yani tekevvün yani kevn yani oluş. Dolayısıyla Kur'an'ın ontolojisinin çok rahat bir şekilde hareklitosçu anlamda hareket halinde olan bir oluş olduğunu ve Allah'ın bu varlıkla birlikte oluşu sürekli yenilediğini rahatça söyleyebilirim. Yani Kur'an'da da bir ayet var ya külle yevmin fişen. Allah her an bir iştedir. Dolayısıyla bunu rahatça bu bağlamda yorumlayabiliriz. Yani Allah varlıkla sürekli yaratma halindedir. Künyekun bak kün ke yine feyek oluşma. 1350 defa geçiyor Kur'an'da. Ama vecede var. vecede fiili mevcut ve vücut anlamında Kur'an'da kullanılmıyor. Kullanıldığı anlam karşılaşma anlamında. Dolayısıyla bu çok önemli. Yani buna dikkat etmek gerekiyor.

Şimdi bakın varoluş anlamında böyle hareketli fakat kimliğe geldiğimiz zaman kimlik konusunda ahlaki düzlemde radikal bir sorumluluk ve kişileştirme şahsiyet söz konusu. Mesela Allah söz konusu olduğu zaman dikkat edin mistiklerde ve işrak felsefesinde veya panteizmde olduğu gibi asla olmayan bir kişileştirme söz konusudur. Ya ben işrak felsefesini ve panteizmi hareklitosçu ontolojinin devamı olarak görürüm. aynıdır. Yani onlar köken itibariyle aynıdır. Pilotinis yani yeni Platonculuk da aynıdır. Biliyorsunuz işrak felsefesi de aynıdır. Uzak doğu öğretileri de aynıdır. Oysa Doğu Akdeniz'deki Nuh'la Muhammed arasındaki öğretide radikal bir kimlik problemi var. Dikkat edin. Bu hem tanrı için hem insan için. Tanrı için söz konusu olduğu zaman mesela İhlas suresini hatırlayın. İhlas suresi korkunç bir kimlik protestosudur. Radikalıdır değil mi? Kulüallahu ahad. Allahü samed lem yelid ve lem yüled ve lem yekün lehu küfven ehad. Dolayısıyla bu bu tam bir kimlik ve kişilik vazdır yani Tanrı için. Hareklitosçu, Yeni Platoncu ve panteist ve işrak felsefesinin zıttına tam karşıt olarak tanrı varlıktan ayrı bir kimliktir. Kimdir o? Esmaül Hüsna. Esmaül Hüsna biliyorsunuz Kur'an'da 99 tane Kur'an'dan çıkarılmış sıfattır. Bunların hepsi Tanrıyı ahlaki bir kimlik ve bir kişilik olarak kurar. Allah rahmandır, rahimdir, hayydir, hayyül kayyumdur. Yani dolayısıyla dikkat edin bakın burada radikal bir kimlik, kişilik, zatiyet, ego, ben vazığı var. Varlıktan ayrı olarak varlık hareket halinde ama tanrıya geldiğimiz zaman tanrı bu varlığın dışında bir kişi. Fakat bu varlıkla sürekli hareket halinde bir ilişki. Varlığın içinde mündemiç değil. Varlığın içinde ergimiş değil. Varlık ondan sudur etmiş, türemiş değil. Bunların hiçbirisinin asasları yoktur Kur'an açısından. Pilotinus'tan geliyor biliyorsunuz. Pilotin daha sonra, işrak felsefesini etkileyerek bizim panteist, öğretileri, vahdeti, vücudu falan ortaya çıkardı. E daha sonra da şey geldi. Spinoza geldi.

İnsan söz konusu olduğu zaman dikkat edin, insanlar da nefis ve ruh sahibidir. Yani yine onlar da bir kişidir. Ruh kavramı Kur'an'da bir kişiliktir. Yani ruh, insana ait en temel öz ruhtur. Ve bu dikkat edin tanrısal bir şeydir. Yani varlığa indirgenecek beyne nöronlara indirgenecek bir şey değildir. Sayı değildir. Yani zeka değildir. Tanrısal bir niteliktir ve kişidir. O da insanın temelidir. Tanrı insana üflemiştir ve insan da bir zattır, egodur, kişidir, bendir. Bu anlamda mesela melekler yine tanrının ayrı bir kişileridir. Aracı olarak kullandığı. Onlar da zattır. İsimleri var biliyorsunuz Kur'an'da geçiyor. Onlar da kişi. Şeytan mesela o kötülük o da kişileştirilmiş. O da bir kişi. Dolayısıyla burada şunu demek istiyorum. Mesela mümin zalim, adil, firavun, Karun, Haman, peygamber, havari, ensar. Dikkat edin bakın bu isimlerin hepsi ahlaki kimliklerdir ve kişiliklerdir. Ya olumlu ya olumsuz. Yani Firavun, Karun, Şeytan negatif kişilerdir. Faildirler, öznedirler. Ötekiler ise olumludurlar. Yani Hizbullah, Hizbü şeytan, iman, küfür. Dikkat edin. Kur'an'ın dünya görüşü böyle çift kutuplu bir yapıdır. Ne ontolojide olduğu gibi varlığa indirgenerek her şeyin madde olduğu tarzında veya az önce delusun design machine dediği arzu makinesi tarzında varlığa indirgenmiş varlığın içinde eritilmiş bir şeydir. ne de panteizmde olduğu gibi tanrının bir uzantısı ne de işrak felsefesinde olduğu gibi tanrının içinde veya tanrının bizim içimizde eridiği bir yapıdır. Yani böyle bir şey yok. Kutuplar çok net, kimlikler çok net. Ayrışma alabildiğine net. Failleri söyledim. kalp, lüp, ruh, fat, kalbi selim, nur, basiret, şehit. Bunlar

Şimdi burada şöyle diyelim. Yani Kur'an'daki episteme yanlış anlaşılmasın beş duyuyu reddetmiyor. Yani gerçekliği reddetmiyor. Mantığı reddetmiyor. Yani Kur'an'dan Kur'an'a dayanarak söylüyorum. Yani mantığı mantığa karşı bir dil değil. özdeşlik ilkesi yani değil mi? İkinci yani bir şeyin aynı anda iki şey olmadığı yani bardak bardaktır. Yani Kur'an'da bu sabit mantığın temel ilkesi var. Yani duyu verileri, duyu verilerinin bizi yanıtmadığı tamam Kur'an'da baştan sona kadar kullanılıyor. Ama burada fark edilmesi gereken şey yani Yunan'dan, Yunan'ın devamı olan bilimden ve felsefeden ayrı olan şey, burada bir ruhun olduğu, bu ruhla, bu bedenin, duyuverileriyle birlikte bir bütün olduğu yani ayette ne diyor? Size yarattık. Size kalp, göz ve kulaklar verdik ve sizi denemekteyiz. Dolayısıyla gözün, kalbin, aklın bütün bunları normal duyuverilerini kabul eder. Mantığın temel ilkelerini kabul eder. Nedenselliği kabul eder. Ama ruhun yordamıyla neyi ortaya koyar? Tanrıyı, tanrının varlığını ve ahlakı temellendirir. Yani bir tanrının var olduğu ve gidilecek bir başka yerin olduğu yani yaşamın denenme olduğu ve bu denemenin de bir amacı olduğunu biz Kur'an'dan rahat bir şekilde çıkarabiliyoruz. Dolayısıyla Kur'an'daki epslemeye baktığımız zaman yani Yunan'daki veya bugüne geldiğimiz zaman bugün yapay zekaya indirgenip ruhun bütünüyle buharlaştırıldığı bir desire machine diyelim. Yani deluzun kavramını kullanıyorum. Bir haz makinesi değiliz. İnsanlar bir haz makinesi değildir. Onlarda bir ruh vardır ve bu ruh bedenle birliktedir. Beden asla inkar edilmez. ve bununla iman edilir ve salih amel işlenir. Yani iki şey bu insandan iki şey bekleniyor. Etik olarak, sonuç olarak, çıktı olarak ne yapması lazım? Bir iman etmesi lazım. Varlığı aşan, varlıktan bambaşka öpeki bir ahlaki tanrının var olduğuna iman edebilme. İki, hemcinsine karşı ilişkilerinde adil ve merhametli olmayı çıkarma. Dolayısıyla Kur'an'ın temel şeyinin buraya dayandığını rahatça söyleyebiliriz.

Kur'an'ın metafizik olarak hem mebde hem de meat yani evvel ve ahir, zahir ve batın, gayp ve şehadet bunları söyledim. Dikkat edin hepsi ikili bunlar. Yani Allah hem evvel hem ahır yani hem varlığın başlangıcı hem de her şeyin ona döneceği değil mi? İnna lillahi ve inna ileyhi raciun. Biz ondan geldik, ona döneceğiz. Dolayısıyla mebde var. Me var, sonuç var. Yani evvel var, ahir var, zahir var, batın var. Bunlar hem epistemoloji hem ontoloji. Yunan'da ise sadece mebde olayı var. Yani başlangıç arayışı var. Fakat sonuç ahiret olayı yok. Yani orada duruyorlar.

Yani şimdi bir bir şey söyleyeceğim. Kur'an'daki yani bu buna özellikle dikkat etmenizi istiyorum. Kur'an'daki yoğun reel politik ve dinsel ajanda onda mündemiç olan derin ahlaki, psikolojik analizi örter. maalesef yani ben İslam teolojisine baktığım zaman, Kur'an'ı hep reel politik o kavga Mekke'de başlayıp Medine'de biten o kavga, orada kavga patlak verdiği için ayetler büyük ölçüde onları analiz etti. Bir de din yani ibadet ve itikat mevzuları. Kur'an büyük ölçüde bu iki şeyi ele alan kitap gibi algılandı. Halbuki ben bir şey söylüyorum. oradaki derin ahlaki psikolojik analiz yani insanın ahlaki psikolojisinin bir analizi olduğu büyük ölçüde atlandı. Görülmedi yani. Bu dikkat edin böyle Hristiyani mistik bir imancı bir dil değil Kur'an'ın dili. Yani Hristiyanlığın dili öyledir. Mistisizmin dili öyledir. Fidetir yani. Kigegard bile yani. En büyük filozof adam fideist yani imancı. Bu böyle değil. Ben Kur'an'daki iman etme dilini kendi kavramımı kullanıyorum. Sırıkla yüksek atlama olarak nitelendiriyorum. Yani Kigegardki uçurumdan atlamadır. Biliyorsunuz paradokstur, risktir. İman kesinlikle riski, paradoksu göze almaktır. Saçmadır. Değil mi? Tertilan cümlesi inanıyorum. Çünkü saçma. Hristiyanlığın iman kavramı büyük ölçüde buraya dayanır. Ben Kur'an'dan az önce bahsettiğim o epistemolojik arka plana baktığım zaman Kur'an'daki iman etmeyi sırıkla yüksek atlama olarak görüyorum. Sırıkla yüksek atlama bir olimpiyat oyunu çeşididir biliyorsunuz. Sırıkla gelir koşar koşar koşar sırığa yaslanır ve oradan sonra fırlar yukarıya. Şimdi Kur'an'daki ben çabayı yani iman etme çabasını böyle bir çaba olarak görüyorum. Yani Tanrı sürekli soru soruyor. Sürekli insana tüme varıma götürmeye çalışıyor, çalışıyor. Sonunda atlatmaya çalışıyor. Yani teslimiyet ve itaat sünnilerin iddia ettiği gibi körü körüne teslimiyet değildir. Bazı felsefeci arkadaşlar da öyle diyorlar. Kur'an Kur'an'da ne var ya? Teslimiyet ve itaatten başka ne var? Yuh yani. Yuh yani. Evet. Orada bir teslimiyet, bir itaat var da o teslimiyete ve itaate varmak için seni kaç metre koşturuyor ve sırıkla yüksek atlayarak o teslimiyete İbrahim'in teslimiyetini değil mi? Ayette ne diyor? Gale eslim kale eslemtü lillahi rabbil alemin. Ya İbrahim Allah'a teslim oldu ama adam bir sürü arayışların sonucunda, düşünmelerin sonucunda o teslimiyeti gerçekleştirdi. Dolayısıyla ben şunu söylüyorum. Bu sırıkla yüksek atlama transandantal, cihanşümül, evrensel, kamusal, nesnel, ahlaki bir meydan okumadır. Yani öyle gizlisi saklısı yok. Kör kütük salağa yatmak yok. Batıl

itikat yok, mitoloji yok. Eee, sonuna kadar insanı koşuyor işe. Yani soru soruyor, düşündürüyor, düşündürüyor, düşündürüyor. En sonunda "Oğlum, teslim ol yani." Ya artık yani buna yani bu başka bir şey değil. Dikkat edin. Bakın burada felsefedeki gibi tereddüt sürekli yolda kalalım abi, şüphe edelim falan öyle bir öğreti değil bu. Yani felsefeninki odur büyük ölçüde, misyonu o yani. Ya da müstani bazı filozoflarda olduğu gibi, ad vermeyeceğim burada, bir sürü tarihte var. Abi tamam işte biz hakikati bulduk deyip kendi kendine mutlak eee şey, istiğna hali, dogmatizm, öyle bir şey de değil. Takva dediğim şey, hafan ve tamaan, ragaben ve reheben, yani sürekli korku ve umut arasında titiz bir eee teyakkuz, eee tetikte olma durumundan sonra bir sıçramayla tanrının var olduğuna iman etme, ahirete iman etme, ondan sonra da ahlaki eylemlerde bulunma.

eee, şimdi eee şunu anti parantez belirteyim. Kur'an Abbasiler döneminde iki büyük saldırıya uğradı. Bunlardan bir tanesi Hint, İran, eee İşrakilik. İkincisi de Yunan'dan gelen felsefe, meşailik. Yani bizim maalesef İslam teolojisi büyük ölçüde bu ikisinin etkisi altında kaldı. Yani ben çok bu anlamda çok teessüf içindeyim. Yani az önce bahsettiğim o Kur'an'ın kendine has düşünme tarzı, eee layık olduğu eee düşünsel entelektüel dile kavuşturulamadı. Yunan'ın etkisi büyük ölçüde çevirilerle meşai felsefesi etkili oldu. Bizim büyük filozoflar oraya kail oldular. Bir kısmı da İşrak felsefesine. O da Plotinus biliyorsunuz ve işte İran'ın eski eee Nur ontolojisi. Eee büyük ölçüde oraya kayıyor. Eee İbn Teymiye ve eee İbn Teymiye biliyorsunuz İbn Arabi'ye iyi saldırdı korumak için. Ama başarılı olamadı. İbn Arabi başarılı oldu. Gazali filozoflara saldırdı korumak için eee İslam'ın o kendine has şeyini. Ama o da ömrünün sonunda gitti İşrakiliye kaydı. Mişkatül Envar kitabına bakarsanız, eee, maalesef yani Kur'an'ın kendi ontolojisi ve kendi epistemesi ve kendi etiğini ortaya koyma yerine orada, eee, yani Kadı Abdülcabbar'la ben şahsen İbn Teymiye'ye biraz pim veriyorum. Onlar en azından bu Kur'an'ın, Kur'an'a ait düşünceyi biraz eee, korumaya çalıştılar. Ama diğerleri maalesef eee eee olmadı.

eee, teolojilerin durumuna bir eee bakmak gerekir. Eee Yahudi, eee başından beri eee biliyorsunuz tanrıya karşı bir muannit meydan okuma olarak gerçekleştirildi. Yahudi teolojisi. Hristiyanlık mucizeler olarak gönderilen Hazreti İsa'nın eee tanrı olduğu vehmiyle teslis ve kilise eee ortaya çıktı. eee Kur'an'a geldiğimiz zaman yani Müslüman teolojiye geldiğimiz zaman Müslüman teolojide maalesef eee dediğim gibi ya İşrak felsefesinin etkisinde kaldı ya Yunan felsefesinin etkisinde kaldı ya da Ortodoks olanlar da yani Sünniliğin fıkıh ekolünü kastediyorum. Onlar da dogmatik olarak eee Kur'an'ı ve hadisi dondurdular. Yani onu örnek bir yaşam praksisi, insanlık için geleceğe dönük bir eee örnek yaşam eee örnekliği olarak görme yerine onu dondurdular. Dolayısıyla yani dikkat edin yani tasavvuf da yani tasavvuf tasavvuf İşrak felsefesi büyük ölçüde. Felsefe deyince onlar Yunan. Geriye kalan Sünni Ortodoks dediğimizde eee o da dogmatik bir yapı. Yani eee kör inanç yani eee tanrının yetiştirmeye çalıştığı insanı düşünür kılma. Ben hep söylerim ya tanrı insan, sokak insanını Sokrates yapmaya çalışıyordu. Bu şunu açık yüreklilikle söylüyorum. İslam'ın projesi tutmadı. Yani başarılı olmadı. Yani sokak insanını Sokrates yapma projesi tutmadı. Eee biz en fazla Sünnilik çocukluk ve ergenlik psikolojisi olarak kaldık. Selefilik çocukluk psikolojisidir biliyorsunuz. ebeveyn anne babaya itaat etme yani hiç aklı vicdanı çalıştırmama. Sünnelik ise aklı kullandı güya işte yani o akıl kullanma ne kadar akıl kullanmazsa yani bana göre o Kur'an'ı öğretiye büyük ölçüde ihanet etme. İşrak felsefesi de meşailikte ihanettir. eee kelam ve fıkha baktığımız zaman onlar da biraz ergen eee psikolojisi. Yani rüştüne ermeden kendisi orijinal bir düşünce ortaya koyup onu geliştirme eee yerine onu dondurarak onun tekrarını sağladı. Yani bizim işte şeriat dediğimiz, Sünni akide dediğimiz de o değil mi? Şu anda çok paçoz durumda. Yani Şii versiyonunda, Sünni versiyonunda içinde bulunduğu durumu rahatça görebiliyoruz. Yani eee şunu söylüyorum ben. Eee eee Kur'an ve Hazreti Peygamber insanın içinde yaşadığı akvaryumdan çıkarılıp akarsuda veya denizde serbest özgür yaşam pedagojisi iken dindarlar buna tahammül edemeyerek tekrar akvaryuma geri döndüler. Yani mezheplere geri döndüler. Dolayısıyla sürü insanı oldular. Oysa Kur'an'ın amacı insanı akvaryumdan çıkarıp onu nehirde ve denizde yaşamaya yani balık olarak denizde yaşa, nehirde yaşa. Yani denizde, nehirde, sürü halinde yaşayabilirsin ama eee hareket alanı geniş. Yani deniz, nehirde de şeyde de hareket alanı geniş ama akvaryum akvaryum dogmatik teoloji. Dön oraya dön buraya dön oraya dön buraya. Yani şiilik ve sünnilik akvaryumdur. Abi yok biz şeye gidemeyiz yani. Biz yüzemeyiz, biz boğuluruz, biz kayboluruz. O halde tekrar dönelim. Tanrı bundan şikayetçi. Niye? Yani bizim yaptığımızın aynısını Yahudiler, Hristiyanlar yaptılar. Mezhepler değil mi? Kur'an ne diyor? "Küllü hizbin bima ledeyhim ferihun." Her bir mezhep kendinde olandan memnun. Ya Tanrı bundan şikayet ediyor. Siz böyle olmayın diyor. Ama Müslümanlar da maalesef aynı psikoloji, aynı hale ruhiye. Onlar gibi olduk ve tekrar geri döndük.

Yani eee yeryüzünde üç tane dünya görüşü vardır. Bu bağlamda yine söylediklerim hep aynı eee aynı yerde gidiyor. Bir mistik duygusal meczupluk. İki, aklı başındalık. Eee, aklı başındalığın meczupluk zaten biliyorsunuz yani mistizmlerin hepsi bu. Uzak Doğu, ilahi dinlerin içindeki Kabala, manastır hayatı, tasavvuf bunlar eee mistik duygusal meczupluk. İkincisi aklı başındalık. Eee, aklı başındalık eee iki versiyonu var. Bir Yunan, bir de Kudüs. Eee, yani Atina'daki aklı başındalık, bilim ve felsefe, eee, Kudüs ve Mekke'deki ise vahiy ahlaki düşünme. Yani bu ahlaki düşünme olayı aklı başında bir düşünmedir. Bunun iki tane örneğini vereyim size. eee, eee, Yahudilerden Levinas, Müslümanlardan da Çağdaş eee Taha Abdurrahman. Taha Abdurrahman Müslüman versiyonu, Levinas Yahudi versiyonu. Bunlar dikkat edin ikisi de filozof, ikisi de aklı başında ahlaki düşünmeyi eee irdeliyorlar. Yani birisi Tevrat'ı yorumluyor, diğeri Kur'an'ı yorumluyor. İkisi de aynı öğretinin çocukları. Eee, bunlar aklı başında öğretiler. Eee, Yunan'dan farklı olarak eee, Yunan'ın mutluluk, eee, Kur'an'ın kurtuluş peşinde olduğunu söyledim.

üç tane insan tipi var. Onu, onu da söyleyeyim. Birincisi istiğna, kibir. Bu biraz filozoflarda bulunuyor. İki, kendini aşma. eee biliyorsunuz Nietzsche filozofları yerden yere vurur korkaklar olarak nitelendirir onları. Yani bilimi ve felsefeyi Nietzsche korkaklık eee yani Platoncu ve Hristiyanlık tarzındaki çileci ahlakın değişik versiyonları olarak görür. eee eee kendini aşmadan bahseder Nietzsche. Yani ikinci insan tipi de sürekli kendini aşma. Nietzsche bu tipe örnektir. Dogmatik değildir. Yani sürekli kendini aşma çabası içerisindedir. Eee üçüncüsü de haddini bilme. Eee ben haddini bilmeye özellikle peygamber ve alimleri eee örnek olarak gösteriyorum. Yani istiğna tipi, eee, filozof tipi, eee, kendini aşma tarzında Nietzsche'nin kendini oraya koyuyor. Üçüncüsü de, eee, haddini bilme. Eee, haddini bilme. Kur'an'da bir iki ayet okuyayım. Diyor ki eee yani bu dikkat edin tipik müstani eleştirisidir. "Ferihun bima ütiye." Kendinde olanla eee mutlu olma yani memnun olma kendinde. Ben biliyorum, ben buldum. Oysa bu e bu müstani tipe giriyor. Oysa Kur'an'ın önerdiği "Ve fevka külli zin alim alim." Her bilenin üstünde bir bilen vardır. Eee dolayısıyla Kur'an'ın önerdiği budur. Yani bir anlamda kendini aşma biraz paralelliği var ama sonunda tanrının katkısına açık olmayı yani her bilginin üstünde bir bilen olduğuna göre ve Allahu alem Allah da en çok bilen olduğuna göre bir anlamda haddini bilerek tanrının bilgisiyle kendini eee tamamlama tarzında ifade edebiliriz.

Felsefe sağduyuya dayanan bir analizdir. Acil ve yaygın ihtiyaçlara cevap vermez. Kirpilik yapar. Yolda olmaktır. Yani bu felsefenin dikkat edin felsefeye eee felsefenin hakkını veriyorum. Yani yanlış anlaşılmasın. Felsefenin bir kirpilik, bir at sineği ve yerleşik sağduyu irdeleme, dogmayı, ezberi bozma tarzındaki bir iyi tarafı var. Eee, yani insanlığa hizmet eden bir tarafı var. Bunu teslim etmek lazım. Ama bir tarafı da var ki o orası çok tehlikeli. Ya sürekli vesvese halinde kalıyor. Şeytanlık, vesvese ya da müstağni oluyor ki o da şeytanlık. Dikkat edin. Felsefenin böyle bir şeytani tarafı var. Şeytani tarafı iki yönü. Ya vesvese, sürekli vesvese ya da sürekli istiğna. Abi ben buldum. Doğru bu. Kendine aşırı güven. Bir de felsefenin böyle bir eee tarafı var. Yani bunları bence görmek lazım. Eee Kur'an "sebilullah", "sırat-ı müstakim", "şeriatün minel emr". Bu ne? Bunlar nedir? Bir tür sağduyuya dayanarak yerleşik sağduyu eleştirir. Yani Kur'an yerleşik sağduyu eleştiren bir sağduyudur. Yerleşik sağduyu neydi? Kur'an'ın geldiği zaman da müşriklerdi değil mi? Çok sağduyu yani şok oldular adamlar. Adam tanrıları tek indirmiş. Bu ne diyor abi? Yok ahiret diye tekrar değil mi? O şeyi düşünüyor, kemikleri alıp ufalıyor falan. Adama bak bunların tekrar dirileceğini söylüyor. Yani o yerleşik bir eee tarihten gelen katı muhafazakar bir sağduyu vardı. Kur'an'ın niteliği, dikkat edin bu sağduyu paramparça etmek, yıkmak ama kendisi vicdana dayanarak tetikte ve teyakkuzda olma yoluyla tekrar yeni bir sağduyu kalbi selim yaratma. Böyle bir durum var. Yani bu çok nazik bir şey. Dikkat edin. Yani dogmatik değil, ezber değil, kör inanç değil, eee, sürekli tereddütte kalmak değil. Vesvese değil. Eee, çok ayrı bir şey. Yani bir, bir Kadı Abdülcbar'ın "sükun-u nefs" dediği bir şey. Yani insanın bir itminan dedim ya "tabaştan mutmain olma". Yani bir mutmainlik ama o bu mutmainliğe eşlik eden sürekli bir tetikte ve teyakkuzda olma da aynı zamanda var. Dolayısıyla böyle bir şey yani eee yani dogmatik teolojiden de ayrılıyor. Yahudi, Hristiyan, Müslüman dogmatik teolojilerin o şey böyle eee konformist değil mi? Hakikat bizde, doğru yol biziz tarzındaki eee ya onu Kur'an aşırı derecede reddediyor maalesef. Dolayısıyla Kur'an'ın amacının bir kölelik durumundan kurtulma, özgürlük, güçlü bir şekilde tarih, toplum, gelenekten bir özgürleşme davasıdır diyebilirim. Yani Kur'an'ın davası nedir derseniz Kur'an'ın davası benim görebildiğim kadarıyla eee geleneğe, tarihe, topluma, eee içgüdülere, istiğnaya, kölelikten insanı kurtarıp özgür kılma, özgür kendi başına yani. Ama bu kendi başına dikkat edin tanrıya imanı başardıktan sonra ondan sürekli duayla yardım isteyen bir şey. Yani Kur'an'ın en nazik bence ayırt edici özelliği bu. Yani en nihai tahlilde Kur'an kendinin doğru daha doğrusu kendine inananların doğru yolda olmasını nasıl garanti eder derseniz eee tetikte ve teyakkuzda olma. Topluma, tarihe, geleneğe asla itibar etme. Onların hiçbirisinin kriter olduğunu kabul etmeme. Bireyi kendi vicdanı, kendi aklı, kendi eee kendiyle başa onu yetiştirme, onu özgür kılma ama aynı zamanda tanrıdan duayla yardım talep etme, değil mi? "Rabben rahme" yani tanrıya tanrıdan sürekli doğru yolu bulması için eee mesela diyen "bize doğru cehd edenleri biz doğru yolumuza eee kavuştururuz" veya "bize bize dua edenlerin dualarına biz icabet ederiz." Yani dikkat edin bakın burada bir eee insanın istiğna durumunu aşması lazım. Yani yani ben tamam artık ben bittim her şeyi ben buldum tarzında değil de bir tanrıya iman etmeyi başarması lazım. Birinci vazife bu. İkinci vazife de başta dedim ya Kur'an baştan sona kadar bir ahlak psikoloji analizidir. Ben hep bunu görüyorum. Yani insanın hayvanlığa ve şeytanlığa kolayca yatma, kayma tehlikesine karşı onu sürekli tetikte, teyakkuzda olmaya ve tanrıdan yardım talebine çağırıyor. Doğru yolda olmak istiyorsan tanrıyı sürekli yardıma çağır. Yani tanrı sana yardım eder. Yani doğru yolu bulmana yardımcı olur. Dolayısıyla bu espriyi de eee göz önünde bulundurmak lazım.

Bitiriyorum. Şimdi eee çağdaş duruma geldiğimiz zaman eee yani şöyle diyeyim ben eee bu trajedi dedim ya başta eee yani Yunanlıların o Dionysos tanrısının eee bağlı olarak ileri süren o düşünce onu eee Walter Schub diye bir 6 Şubat Alman tarih felsefecisi eee o şöyle ifade ediyor. Eee bir paragraf okuyacağım. Eee günümüzü yani günümüzde durum ne onu izah etmek için diyor ki "Kahraman kültür zihniyeti ve insanı dünyayı örgütçü çabasıyla düzene sokulması gereken bir kargaşa diye görür. Kahraman insan. Bu kahraman insanı siz trajik insan diye de okuyabilirsiniz. Tipik Yunanlı Dionysos insan. Kahraman insan dünyaya barışçıl olarak geçinmez. Var olan biçimi altında ona karşı çıkar. Benlik güvenciyle, benlik gururuyla ve el tutkusuyla doludur. Dünyaya bir köleye bakar gibi bakar. Ona efendilik egemen olmak ve onu kendi planlarına göre kalıplamak ister. Dünyaya kahraman insanın belirlediği amaçlar verilir. Bu insan gözlerini yukarıya kaldırıp gökyüzüne saygıyla bakmaz. Tersine erk tutkusu ve gurur dolu olduğu için aşağıya doğru düşman ve kıskanç gözlerle yeryüzüne bakar. Tanrıdan gitgide daha çok uzaklaşır ve deneysel şeylerin dünyasına gitgide daha çok daha fazla gömülür. Laikleşme onun kaderidir. Kahramanlık başlıca yaşam duygusu. Trajedi ise sonudur." Bak trajedya kelimesini kullandı. Yani kahraman insanla trajik insan, eski Yunan'daki insan bu. Şimdi burası önemli. Böyle bir dünyada özellikle böyle bir kültür ve insanın insanda her şey dinamiktir. Kahraman evrende hiçbir şey statik değildir. Prometheus gibi kahraman insan, kahraman insan her güce ve her tanrıya meydan okur. Etkindir, gergindir ve alabildiğine enerjiktir. Eee, buna uygun olarak kahramanlık ya da Prometeusçuluk çağları özellikle dinamik, hareketli ve etkindir. Roma erkinin durumunda Roma dünyası kendini böyle hissetmiştir. 16. yüzyıldan sonra Germen Roma Batısı'nda da bu prototip egemen olmuştur. Son 400 yıldır Prometeusçu, Batı kültürü ve insanı tipinin iyi bir örneğidir. Burası çok önemli. Yani şu anda biz bütün dünya bu insan tipinin egemenliği altındayız. Yani eee şimdi buna eleştiri yönelten Heidegger var biliyorsunuz. Heidegger eee özellikle bunu varlığın unutulması olarak nitelendirdi. Eee işte teknoloji eleştirisi aslında bir anlamda buna yönelik bir şey. Eee yine bir Alman filozofu Büyük Çulhan eee Türkçe kitapları tercüme edildi. Bu insan tipinin sosyal psikolojisini çok güzel analiz ediyor. Yani bu insan nasıl mesela birkaç kavram söyleyeyim. eee dijitalleşme, yapay zeka, şeffaf toplum, eee mahremiyetin, ritüelin, cemaatin kayboluşu, performansi, palyatiflik, pornografi, narsizm, enformasyon. Dikkat edin bun yani Deniz buna "desire machine" dedi yani haz makinesi. Dolayısıyla bunların hepsi şu anda egemen insanlığa. Şimdi dolayısıyla ben şu anda Gazze olayını, Ukrayna savaşını eee ve eee Trump'ın eee Venezuela Venezuela'ya çökmesini bu tipin tipik örnekleri olarak görüyorum. Yani eee Ahmed İnam demişti ya kuduruk yani kuduruk insanlar yani yapamayacakları bir şey yok çünkü tanrı yok artık ya. Bugün duydum eee şeyin Trump'ın bir cümlesi. Adam diyor ki bu şeylerden gümrük vergilerini kastediyor. Diyor ki "Ben gümrük vergilerini karımdan ve dinimden daha çok seviyorum." Diyor. Abi korkunç bir şey düşünebiliyor musunuz yani? Günlük vergisini diyor, "Ben karımdan ve dinimden çok seviyorum." Yani Trump ve Amerika eee yani Rusya'nın Ukrayna'da yürüttüğü savaş ve İsrail'in Gazze'ye yaptıkları ve şu anda bütün insanlığın Gazze'deki bu trajedi karşısında yani sadece öldürme olayı değil. Şu anda açlık ve kışın biliyorsunuz orada korkunç bir trajedi yaşanıyor. >> ve yani hiçbir yeryüzünde bir makam, bir eee şey yok. Yani bu buna engel olacak yani. Eee yani burada şöyle diyeyim ben. Netanyahu, Trump, Putin ve Xi Jinping değil mi? Şu anda? >> Evet. Çin. >> Çin'in bunlar tipik Prometeusçu eee seküler kahraman insanın eee tipolojileridir. Yani eee ne eee Trump'ın İsa ile bir ilişkisi var ne Putin'in Dostoyevski ile İsa'yla bir ilişkisi var. Ne de Xi Jinping'in bir ilişkisi var. Dikkat edin Buda bir ahlak kahramanıydı. bir öğretmendi. O da iyiliği öğretiyordu. Yani Çin'de Budizmi öğretiyordu. Ama maalesef eee son yüzyılda Çin'de, Japonya'da bu kahraman kültüre evrildi. Dolayısıyla şu anda yeryüzünde eee korkunç bir bu Prometeusçu kahraman insanın hegemonyası söz konusu. eee eee yani eee bir eee şu Fransa'nın başkanı neydi? >> Macron. O da eee Burkina Faso'ya çökmeden bahsediyor. Gidip oraya çalacakmış. Yani öyle bir şey açıldı ki artık şey yok yani. Eee her şeyin içimiz çıktı. Her şey olabilir. Her gün her şey olabilir. Böyle bir dünyadayız. Dolayısıyla buradan eee yani buradan ne çıkar hiçbir şey çıkmaz. İnsanlık şu anda çok kötü bir durumla karşı karşıya. Bu bahsettiğim Yunan'la başlayan bu öğretinin bugün 16. yüzyıldan sonra az önce okudum. eee, Walter Schub'un söylediği, eee, bütün dünyaya egemen olmasıyla dünya buraya geldi. Dolayısıyla, eee, bizi kurtaracak olan Tanrı ve onun peygamberlerinin öğretisidir. Yani Kur'an'ın Nuh'tan başlayıp Hazreti Muhammed'e kadar devam eden bu öğretisidir. Ama maalesef materyalist bugün bu öğreti de Yahudi teolojisinin Netanyahu eğer İsrail onların temsilcisiyse affedersiniz, Nebo yedikleri ortada. Eee Hristiyanlık desen Trump işte yani Protestan o da ortada. Eee yani Müslümanlıkta Müslümanlığın durumu da görüyorsunuz. Yani kendi iç eee teolojik paçalıklarıyla uğraşıyor. Eee dolayısıyla maalesef yani tanrının sözü o "kav kavmun sakin" dediği değil mi? "Misak-ı galiz" dediği o ağır misak eee insanlık için şu anda kurtarıcı bir yol, bir yön, bir kapı olarak görünüyor. Ama insanlık burada değil. Yani şu anda buradan çok uzağız. Yani eee özetle söyleyeceklerim.

>> Hocam teşekkür ederiz. Eksik olmayın. Çok eee gerçekten hem Yunan felsefesi, antik Yunan, Orta Çağ ve günümüze geldiniz ve muhteşem bir bence bağlantı kurulmuş oldu. Eee sorularınız ve düşüncelerinizi alabiliriz arkadaşlar. Ben mesela İlham Hoca'ya bir çay getirebilirsiniz. >> Tamam. Önce sorudan >> size de getireyim mi? >> Soru hakkı vermem için bir çay alabiliriz. Hocam benim bir sorum olacaktı. Konuşmanın başında hakikati bilme eee yani ya da bilgiye sahip olma fakat bu bilgiye sahip olmayı aynı zamanda ihya etme yani eylemsellik. Evet. Hikmet kavramı >> hikmet. Eee bunun Kur'an'daki karşılığından bahsettiniz. Benim de aklıma hemen antik Yunan'dan Aristoteles'in Phronesis kavramı geldi. Phronesis pratik yaşam bilgeliği dediği hani Aristoteles'in felsefesindeki en önemli benim en azından gördüğüm kavramlardan biridir. Aristoteles de Phronesis de bunu vurgulara biraz belki bilgiye sahip olmak değil o bilgiyi eee gündelik hayat pratikleri içerisinde insan ilişkilerinde, sosyal hayatta icra edebilmek. Örnek veriyorum. Siz ki konuşmalarınızda çok vurgularsınız ya işte klişe olacak ama iyi insan olmak, kibar insan olmak, nazik insan olmak, işte anlayışlı insan olmak gibi. Şimdi antik Yunan felsefesindeki bu Phronesis'in siz de hep şunu dediniz ya işte eee Kur'an ya da İslam'ın aslında projesi Müslümandan bir Sokrates yaratı. Teşekkürler. Bu Sokrates aslında gündelik hayat pratiklerinde değil mi? Evet. >> Sorgulaması derken de kendini sorgulamaz. Yani illaki böyle gökyüzünü vesaireden ziyade >> yok yok öncekiler gökyüzüyle varlıkla uğraşıyorlardı. O insana döndü. Sokrates'in özelliği oydu. >> Kendine döndü. >> "Gnothi seauton" kendini bil. Haddini bilmekten de çok uzun süre bahsettiniz. İşte Yunan felsefesinde de bunu eee Delfi tapınağı yanlış söylemiyorsam girişinde işte "gnothi seauton" eee aslında kendini bilur ama haddini bil de demektir o. Dolayısıyla ben de böyle bağlantılar kurdum. Yani Yunan felsefesinde yani sizin kastettiğiniz Yunan'daki e bu karşılıklar sonradan eee nasıl diyeyim biraz eee bozulmuş mudur? Dejenerasyona mı uğramıştır? >> Ya Platonda eee sanki biraz hayret var yani Aristoda Phronesis kavramı >> Evet. Phronesis kavramı e hikmete yakın >> yani eee phronesis dediğin gibi ya basiret olarak da belki çevrilebiliyor efendim. >> Yani ben daha ziyade Sokrates'in eee mesela Sokrates filozofla kendini ayırıyor. Diyor ki ben o yani ben o filozof değilim diyor. Yani ben o muhtemelen büyükleri falan kastediyor. Kendinden öncekileri falan. kendisi daha böyle yaşama ilişkin, ahlaka ilişkin dediğin gibi. Eee, yani mesela Taha Abdurrahman'ın "Ben Sokrates'in yaptığını yapıyorum" demesi de bana manidar geldi. Yani Sokrates'te benim görebildiğim kadarıyla yani eee, diğer Yunan filozof Tales'te, Heraklitos'tan, Anaximandros'tan falan onlar da biliyorsun. Yani hep böyle bir >> doğa, >> doğa, bilme yani merak o var. Sokrates'te dini bir yani peygamberlik öğretisine benzeyen dedim ya onları e Yahudi peygamberlerine benzetiyorum. Yani Hezekiel'i okuyun mesela okuyun veya herhangi bir Yahudi nebisiydi yani resul değil de kitap olan onlara baktığınız zaman yani Sokrates'in eee ya ben savunması abi getirdim buraya savunmayı okudum vallahi ağladım ya. Ya adam o kadar >> mübarek ki >> ya. O kadar abi ya abi yani >> vallahi bak ya böyle >> hocam suyu sözü bile çok önemli değil midir? Aslında çok tek bir cümledir fakat gerçekten büyük bir dil gelip barındırır. "Sorgulanmamış yaşam yaşam dedik değildir." Ya da sorgulanmamış yaşam yaşanmış demek değildir diyor. Oradaki sorgulamak da eee tam işte siz Büyük Çulhan'dan bahsettiniz günümüz filozoflarından. Onların çağırdığı yer de biraz artık o eee postmodern dünyada ahlak dediğimiz şeye çağrı var da yani oradaki ahlakta tabii eee artık postmodernizmde de her şeyi tekrar sorgulamak gerekiyor, açıklamak gerekiyor. Kavramlar yozlaştığı için. Bu az önce dediğim şeyi istersen okuyayım sana. eee savunmadan bir cümle diyor ki "Atinalılar eee benim bu kötü şöhretim sahip olduğum bir çeşit hikmetten kaynaklanıyor. Bunun ne çeşit bir hikmet olduğunu sorarsanız şöyle cevaplarım. Bu insanların elde edebileceği türden bir hikmettir." >> İnsanlar >> abi yani bak sokak insanının sahip olacağı bir yetiden bahsediyor. Bu sınırlı anlamda ben de bilgi olduğumu söyleyebilirim bu anlamda. Ama diyor yani şimdi bak fakat az önce bahsettiğim dahiler insanüstü bir hikmete sahiptirler ki o büyük filozoflar kastediyor. Bunun nasıl bir şey olduğunu ben bilmiyorum. >> Evliyalık gibi. >> Evet. Çünkü ben ona sahip değilim. Ve eğer kim benim ona sahip olduğumu söylerse bilin ki yalan söylüyor ve beni başka türlü göstermeye çalışıyor. Adam yani kendisini o kendinden önceki büyüklerden ayırıyor ve biz sokak insanı olarak hikmet sahibi olduğunu söylüyor. Onun için peygamberlere benzettim ben abi. Hakikaten ya yani >> benzesin muhteşem hocam. Testteki bu vurgu çok felsefe dünyasında yapılmayan bir vurgu. Çok önemli yani gündelik sokak insan bu azim. Bak bu şeyden de farklı. Plotinus'tan, Platon'dan da farklı. Onlar biliyorsun akademi kuruyor. >> Akademi kuruyorlar. >> Meslek haline getiriyorlar. Artı bir de Plotinus, eee, varlıkla tanrıyı birleştiriyor. Bir diyor, değil mi? O bir düşüncesi daha sonra bizim İşrakileri zehirliyor. Yani, eee, Farabi'yi zehirliyor, değil mi? Sudur teorisi oradan gelme. E İbn Sina'yı zehirliyor. Eee Molla Sadra'yı zehirliyor. Onların hepsi eee yani tanrıyla evrenin bir olduğu tarzındaki bir öğreti. Sokrates'te bu tip böyle filozofik saçma sap saçmalıklar yok veya Platon'daki gibi işte ide o şey falan öyle bir ayrım da yok. Tipik sokak insanının ahlaki ve dini imani bir şeyi. Tanrıya inandığını söylüyor. Ya ben diyor tanrıya inanıyorum. Ahirete inandığını söylüyor. Ahiretle ilgili bir var burada. Diyor ki ahirete gittiğim zaman orada çok güzel şeylerle karşılaşacağım falan. Bir sürü şeyler söylüyor yani. >> O yüzden de şey gibi bilinir ya hocam Sokrates için savunmada kısaca anlatmak gerekirse şey kısmı var ya. Şimdi öğrencileri Atina'nın en zenginlerinin çocukları aslında gençler, >> Sokrates tutuklanınca yanlarına gelebiliyorlar. Bir grup genç diyelim içlerinde Platon olduğu da söyleniyor. Ve şey diyorlar, "Seni ister özür dile affedecekler. Özür dilemezsen de seni bu gece kaçırabiliriz." Buradan yani ayarladık bütün sistemi kurduk. Atina dışına çıkartabiliriz. Ben bunu yapamam diyor. Çünkü Damon izin vermez. Tamam. >> Şimdi o çok ilginç bir şey diyor. Damon izin vermez di. Ben istesem de yapam. >> Evet. Evet. O onu şöyle diyor. Diyor ki eğer diyor ben buraya gelirken eğer ben buradan kaçmam doğru olsaydı da bana bir şey söylerdi. Damon bana bir şey söylemediğine göre ben kaçmam diyor. >> Hocam o da sizin sözünüzü kestim. Damon'u şey gibi söyleyen de var tabii. Mesela bu Bülent Şahin diye birisi vardı. Onun yeni bir kitabı çıktı galiba. İsmi "Konuşan Peygamberler" miydi? Öyle bir şeydi. Sokrates'in buradan peygamber olduğunu, onun da vahiy olduğunu söyleyen de var. Ama bana o kadar >> vicdan. Evet. Hayır. Bu kapasitenin herkesle olduğunu söylüyorum ben. Yani Kur'an da bunu söylüyor. Sokak insanının hepsi bu yetir. >> Damon konusunun ben iç ses vicdan. Çünkü hocam bazı mesela Oğuz Atay da yapar bunu. Olric diye birini konuşturur kitaplarında. Aslında iç ses kendi vicdanını konuşturur. Sözünüzü Sokrates'in o "istesem de yapamam." Bu aslında şöyle bir mesaj da veriyor hocam insanlara. Bazen bizim önümüze böyle kötülükler yapma ya da kötülüklere alet olma durumları gelebilir yaşamın içerisinde. Orada aslında mesaj şu: Öyle bir kendini geliştir ki gündelik insan olarak bunu canın istiyorsa bile yapamıyor. >> Kant'ın evrensel ahlakı da buna çok yakın. >> Yapam. Evet. Evrensel yasa "Sen bunu ben bunu yapamam ki zaten" gibi. O yüzden ben çok >> o şeye de uyuşuyor. Yani Kur'an'daki ayet var ya "Liyuzze re." Sen ancak diri olanı uyarabilirsin. Diri olan demek hani senin içinde bir vicdan kapasitesi varsa >> vahiy sana eee bir şey söyler veya anlamlı gelir. Yani insanın içinde öyle bir >> diri bir vicdan kapasitesi yoksa >> ya vahiy de buraya dayanıyor. Yani onu demek istiyorum ben. Yani bazıları vahiy böyle sanki insandan bağımsız, tanrısal bir kategori olarak görüyor. Bu çok yanlış bir şey. Vahiy demek yani Allah'ın yorumu değil mi? Yani 610 ile 632 arasındaki 666 ayetteki yorumların toplamı nedir? Tanrının insan vicdanını kullanarak insanlarla tartışarak onları bir sağduyuya bir bir yere getirmesi yani >> olay bir olay bu bu yani bizi bizimle yapılıyor yani >> yapan tanrı da tanrı apayrı bir şey yapmıyor yani bizde var bize yaratılışta verdiği bir yetiyi kullanarak iş yapıyor >> aktif hale getiriyor >> aktif hale getiriyor >> evet bekliyorsun sen >> teşekkür ediyoruz bu akşam ilki kelamı seçmişim diyorum Ama felsefecilerin yanına gelince de ilk şey İslam felsefesi daha cazip geliyordu. Bugün bunu açtık herhalde diyorum. Şimdi benim bir iki eee sorum ve kısmen itirazım var hocama. Eee, şimdi hocam bana da hep ezberden beridir şöyle gelirdi. Gerek Hazreti İbrahim'in istidlali, gerek Hazreti Peygamber'in düşünüş tarzı yani Kur'an'ın yanında bir de hikmet sahibi olduğuna dair ifadeler ve hadis olduğu da söylenir. Ayrıca şey bir de hikmetin dileyene veya dilediğine Allah'ın verdiği eee yani bu hikmet kavramı şimdi biz hep tabii kültürümüzde özellikle Yunan felsefesiyle ilişkilendirilir ama hikmet ve ilim kavramını biraz açmanızı isteyeceğim. Çünkü şimdi bana özellikle Kur'an'ın akletme ayetleri ve bahsettiğim bu iki peygamberin hatta belki Hazreti Musa'nın da düşünüş tarzı semitik gelmiyor, Yunani geliyor. Vahiy gerçeğinin dışında bir de onların kendi eee akli melekelerini kullanış tarzı Yunani geliyor. Bunu söylemek istiyorum. Bir de bu soru uzun ama buna cevap vermeyebilirsiniz ama ben sormak istiyorum. Şimdi felsefenin devamlı geliştiği bir ortamda biz nasıl bir yöntemle işlevsel bir teoloji inşa edebiliriz ve Müslüman kalabiliriz? Yani e dünün Müslümanlık anlayışıyla bugünkü Müslümanlık anlayışı arasında uçurumlar oluyor ve peygamberlerin de kendi yaşamlarında olan örneklerinle bizim bugünkü yaşamlarımızdaki örnekler uyuşmuyor. Dolayısıyla bizim hayatımız da aslında onların gösterdiği temel birkaç prensibe uysa da e birçok noktada eee düşünüş tarzlarına, yöntemlerine, hayatlarına aykırı olabiliyor. Ya bu e yani nasıl bir teoloji? Önce şunu söyleyeyim. Hazreti Nuh'la başladı değil mi? Vahiy peygamber öğretisi. Eee dikkat edersen eee bütün peygamberler eee naif bir ontoloji ve naif bir epistemolojiyle konuştular. Yani sokak insanı yani Nuh'u düşün mesela değil mi? Milattan önce 4500. Orada konuşurken eee bugün bizim sahip olduğumuz eee evren bilgisi, bilimsel bilgi falan öyle bir şey yoktu. Yani normal bir doğa algısı var insanların değil mi? Bir de normal sokak insanının bir bilgisayar kapasitesi var. Yani yani dikkat et şunu demek istiyorum. Yani eee bugün modern bilim gelişti işte evreni çok geniş falan. Nöro yapay zeka ya bunlarla sanki böyle yeni bir teoloji bunları hesaba katması lazım falan. Hayır değil. Yani bilgimiz artabilir. Evreni geniş olarak bilebiliriz. Eee yapay zekayı yapabiliriz de marifet değil. Yani ben onu demek istiyorum. Yani Tanrı 4500 milattan önce 4500 yıl önceki insana onu kurtaracak bir cümle söyleyebildi. Yani e dinin hakikati olarak. Eğer bu böyleyse o zaman dikkat et. Yani biz bugün eee zamanı dikkate alarak bilimin, felsefenin söylemlerini hesaba katarak yeni bir teoloji Hayır. Ben ısrarla şunu söylüyorum. Nuh'tan Hazreti Muhammed'e kadar bir şey söylendi ve doğru bir şey söylendi. Onun dışındaki söylemler yanlıştır. Bilimin bizi aydınlatmasını kastetmiyorum. Ayrı ben bilimsel keşiflerin bize doğayı tanıtması ayrı. Ben sadece şunu söylüyorum. Bizim Müslüman olmamız için yani insanlığın inanabilmesi için bu kadar fazla bilgiye, bu kadar fazla teknolojiye ihtiyaç duymaya gerek yok. İnanma olayı, ahlaklı olma olayı milattan önce 4500'lerde mümkün olduğu gibi kıyamete kadar da mümkün olabilecek bir yapıya sahiptir. Yani dolayısıyla önemli olan burada bizim Nuh'tan Hazreti Muhammed'e kadar Kur'an'da son örneği önceki kitapta peygamberler de hep aynı şeyi söylediğini söylüyor Kur'an. Kur'an'ın burada bize ne söylediğini dürüstçe ayartmadan yani Yunan felsefesini ayartmadan, Hint felsefesini ayartmadan bunun haysiyetini, bunun namusunu, bunun orijinalliğini ortaya çıkarmak. Öyle eee yani filozoflara niye Yunan'la Kur'an arasındaki genetiğin farkı kardeşim ya? Niye affedersin yani ya ne diyeyim ya abi? Niye kendini küçümsüyorsun? Niye İbrahim'i küçümsüyorsun? Niye Nuh'u küçümsüyorsun? He? Niye vahiy peygamberlik öğretisinin ontolojisini, metafiziğini, etiğini, bilgisini küçümsüyorsun? Burada ayrı bir şey var. Ben o cümlem çok önemliydi. Bak dedim ki bizim İslam teolojisi aktüel reel politiğin ve dini hukuki eee insanların normal sorunlarının ötesinde orada derin olarak baştan sona kadar yapılan ahlak psikanalizi ortaya konmadı. Eğer bu ortaya konulursa biz rahat bir şekilde kıyamete kadar insanlığı hidayete götürecek bir doğru teoloji ortaya koyabiliriz. Yani bunun için eee yani bu şöyle diyelim yani Yunan felsefesinin veya batının bugün geldiğimiz sonuçları az önce söyledim kardeşim. Bu kadar bilimin, bu kadar felsefenin geldiği nokta neresi? Geldiği nokta eee gümrük vergilerini karısından ve dininden daha çok seven Trump. Ya başka var mı ötesi? Geldiği nokta Gazze'deki şu anda yaşadığımız dram. Yani tarihin ilerlemesi, bilimin ilerlemesi, teknolojinin ilerlemesi ne katıyor lan? He? Neyi çözüyor lan? Hiçbir şeyi çözmüyor oğlum. Hiçbir şeyi çözmüyor ya. İnsanlık trajedisini yaşıyor şu anda. Çok korkunç bir durumdayız yani. >> Hocam bu dediğinize şöyle bir ek yapmak isterim. Sizin gerçekten bu vurgunuz bence önemli. İşte adını ne koyarsak modern çağ, postmodern çağ ki postmodern çağ deniliyor ya şimdi bu çağ gerçekten sizin verdiğiniz isimlerden yola çıkarak insanlık acaba böyle absürt durumlar yaşamış mıdır Trump'ın söylemleri ortada ama aynı Trump insanlığın şu an umudu da mesela değil mi? Yani bir mesela Gazze konusunu çözme çözebilecek tek kişi olarak görülen >> bu da trajedi bu da trajedi. >> Yani bu insanlığın trajedisi. Y >> gün önce bir şey izledim. İran'da bazı olaylar oluyor. Çok ilgisiz. Mesela bir absürtlük. Sürgündeki Amerika'daki şah diyelim onun torunu diyor ki Trump'a yardım edin de biz bu İran'ı. Bunlar insanlık tarihinde çok görülmemiş şey. >> Trajedi. Vallahi trajedi. Y >> yani başka bir ülkenin liderinden >> ya. Ben mesela o New York Belediye Başkanını o çocuğu seviyorum. Yani >> şöyle yani sanki o Amerika'daki bu çökmüşlüğe karşı bir sürü insanın bir umudu gibi. >> Yani o sanki böyle >> Hazreti Ali'nin, Hüseyin'in, İbrahim'in ruhu yani Amerika'da orada bir çocuk birkaç tane cümle söyledi muhtemelen. Nedir o New York'ları o çocuğun peşine takan? Tamam >> yani değil mi? Yani bir >> Müslüman. Tabii. Yani >> sosyalist >> abi. Sosyalist kelimesini olayı etmek için kullanma yani. >> Hayır hayır yok işte LGBT falan diyorlar abi. Geç onları çocuk >> New York'lara toplamına oradaki bütün >> eee eee göçmenlere ve Amerika'nın yerlilerine, Yahudilere dair ortak bir söz söyledi. Ya >> yani bence o söz önemli. Yani o ben onu eee Doğu Akdeniz'in yani bu dediğim benim savunduğum öğretimin bir uzantısı olarak gölgesi olarak görüyorum. >> Sembolü gibi. >> Sembolü gibi. Evet. >> Eee ama şu anda dünya öyle değil ya. Şu anda görü işte Çin, Japonya ayartıldı, Hindistan ayartıldı. Yani kendi öğretilerine falan artık öyle bir sadakat falan yok. Şu anda hepimiz normal Prometeusçuyuz. Yani Prometeusçu insanın, kahraman insanın, trajik insanın eee egemenliği şu anda yeryüzünde. Dolayısıyla buradan batacağız. Yani >> hocam varoluşçu felsefede de şeyi biliriz ama mesela Kierkegaard şeyden bahseder. İşte Kierkegaard estetik insan eee estetik insanı Kierkegaard'ın biraz Nietzsche'nin Dionysosçu isimlerine benzer. Fakat >> günümüz felsefesi de şunu kaçırıyor. Mesela Nietzsche Dionysosçuluktan bahseder. Dionysosçuluğu över. İnsanın kaçırmaması gereken şey olarak görür. Fakat Apollonculukta da bir sentez önerir. >> Evet. >> Yani bir düzenle, bir akılla adeta tek başına bir hedonistcılık değil. Kierkegaard da estetik insandan etik insana geçme yönündedir. Estetik insanı Kierkegaard çok küçümser hatta yani orada kalmayı Evet. estetik insana gelebilmeliyiz. eee o anlamda hayattan zevk almalıyız ama sadece böyle de kalmamalıyız bir nevi ve etik insana geçmeliyiz. >> Evet. >> Etik insan ve Nietzsche'nin o Apollon Dionysos sentezi benim sizin anlatmaya çalıştığınız şeye benzediğini biraz düşün >> yani Übermensch dediği o üst insanda kendini aşma ama orada çok şey yok yani böyle dini bir hakikat yok. Tanrı yok, ahiret yok. En fazla sanat var biliyorsun Şemil'in dediği yani yaşamın anlamı e bilmiyoruz. Eee yani niye dini çeviriyorsun? Yani öyle bir hakikat diye bir şeye inanmaz. Yani Dionysosçuluğu Nietzsche kendi felsefesinde Übermensch olarak aslında sanat üreten bir insan olarak aslında Heidegger'de de biraz o var dikkat edersen yani Heidegger'de çıkmış olarak >> o da sanatı öneriyor. En son ben Levinas'a katılıyorum. Sanat aslında yine hazcı insanın hazda kalmasıdır. Yani hakikate geçememedir. >> Sanatta kalıyorsan abi senden iş çıkmaz. Yani hakikate geçmen lazım. Hakikatte tanrıdır, ahirettir, merhamettir, adalettir. Yani ben peygamberi öğretiyi savunuyorum. >> Var mı arkadaşlar? >> Başka >> eee hocam benim bir sorum olacak. Eee genel olarak beni biliyorsunuz zaten İbni Sinacılığa biraz daha eee yakınım. Eee konuşabileceğim, sorabileceğim çok fazla soru var da burada eee şey yapmaya gerek yok. Fazla eee üzerinde gitmeye gerek yok durumun. Eee ben sadece şeyi merak ediyorum. eee farklı bir yorum sundunuz. Peygamberin eee hem felsefecilerin yaptığı sorgulama durumunu hem de teologların yaptığı eee savunma durumun >> savunma ve sorgulama. >> Evet. Eee Farabi bu noktada eee şeyi söylüyor. Farabi tabii faal aklı gördüğünü düşündüğü için eee peygambere filozof diyor. Ya bu noktada Farabi'nin dediği gibi peygambere bir filozof ithamı yapabilir miyiz? Hayır hayır. Filozof kelimesi bak dedim "filozofya" bilgi seven yani Yunanlılar bir şey. Bilgi ya o bilgi peşinde onlar bilgiyle mutlu oluyorlar. Yani bilgi onlara "teori episteme" yani temel kaygı bu. Peygamberlerin kaygısı bilgi değil. Bak Nuh Nuh'tan Muhammed'e kadar dedim ya yani onlar böyle çok bilelim evren nasıl oluyor falan bu olaylar. Hayır hayır hayır. Sadece Tanrıyı keşfetme ve bir de ahlaki doğruyu bilme abi ya. Peygamberlerin bütün davası budur. Peygamberlerin eee felsefi anlamda bu nedir ve bu nasıl oluyor sorularını merak ettikleri yok. Belki onlar sadece bu niçin yok değil de var yani peygamberlerin sorusu. İki bunun için başka türlü değil de böyle. Dolayısıyla bu da varlığın toplamının değirmen olarak görülüp bu değirmenin suru yerden geliyor. Bu başka bir tip. Bak dikkat et. Yani en büyük

Hatamız bizim, eee, peygamber tipini mistik tipe indirgemek veya filozof tipine indirgemek. Hayır kardeşim, mistik tip ayrı bir tip. Yani Budadır işte, Konfüçü'tür veya Hindistan'ın kurularıdır, değil mi? Onların ayrı bir tip. Yani yeryüzünde hatta büyük, eee, eee, yani İbrahimi dinleri de etkilemişlerdir, değil mi? Yahudiliği, kapalizm, Hristiyanlığı manastır hayatı, İslamiyet'ti, tasavvuf yolu etkilemişler. Ben bu etkiyi görüyorum ama ben peygamber tipinin mistik bir tip olmadığını söylüyorum. Felsefi bir tip de değil. Yani Platon gibi, Aristo gibi, Parmenides gibi, Harklitos gibi değil. Daha ziyade en fazla benzeyen, eee, Sokrates'i benzettik. Yani şey olarak Sokrates'in nebi olmadığını bu yüzden düş.

>> Hayır. Evet. Evet. O yani ben şunu söylüyorum. Dünyanın her yerinde insanlığın bu kapasitesi var. Bunun örneği de Sokrates'tir. Tamam mı? Yani illa, eee, yani bir >> insanüstü bir şey >> ha değil değil. Yani tanrı kendine yönelen insanlara Sokrates'te olduğu gibi kendini gösterebilir. Yeter ki o ciğdi göster. Ön yargılı olma, mütekebbir olma. Eee, tetikte ve teyakkuzda ol. Değil mi? Adam doğurtma diyor ya. Yani sürekli bu nedir diyor? Bu nasıl bu böyle olur mu? Sorularla sürekli üzerine gidiyor. İrdeliyor, kendisini eleştiriye açıyor. Abi bu buradan başka ne yolumuz var lan? Yani bunun dışında başka bizi kurtaracak ne var yani? Alternatifleri hep, eee, ya sağ kolunun üzerine yatma, dogmatizme yatma, tereddüde düşme veya istiğna. Hiçbirisi kurtuluş değil. Kurtuluş burada yani.

>> Hocam, Antik Yunan'da bir nebi gelme olasılığı yok mu Antik Yunan'a?

>> Yok ya. Ben ben görmedim.

>> Ben Sokrates nebi olarak görüyordum. Eee, açıkçası da onun için.

>> Yani öyle görenler var da ben o kanatta değilim.

>> Var mı arkadaşlar?

>> Buyurun.

>> Hocam, şey kavramı kullanınca arasında fark var mı diye soracağım. Aklın başında ahlaki düşünmeyle ahlaki düşünme arasında bir fark var mı?

>> Yok. Akıl başındalık ikiye ayrılır. Bir Atina, bir de, eee, Kur'an veya işte Kudüs. Bunların ikisinin de aklı başında ama arada fark var. Birisinde, eee, yani ak akılla birlikte ahlaki duygulanım, sezgi, ruh var. Diğerinde sadece kafayı kullanma, mantık var. Yani Yunan filozoflarının büyük özelliği bu. Yani aklı başınd Yunan'dan işte felsefe ve bilim türedi. Eee, Kur'an'daki akıl başındalık daha başka. Diyor ki yani, eee, biz onların mesela bir ayet, eee, numarasını vereyim de, eee, 25. Surenin 44. ayeti diyor ki, "Onlar ne dinlerler ne de düşünürler. Onlar hayvanlar gibidirler. Hatta daha da aşağıdırlar." Abi bu ne? Bu bu ne ya? Bu cümleyi düşünebiliyor musunuz? Bak ne dinleme nedir abi? Dinleme aklı başında olduğunu, yani dikkatli olduğunu, düşündüğünü gösteriyor. Akletmek de aynı şeyi. Kur'an'da 100 defa diyor, değil mi? Hakkında bilgin olmayan şeyin peşine düşme. Ya bu kadar dogmatizme, bu kadar kör inanca karşı olan daha ne desin ya abi? Daha ne desin ya kardeşim? Düşün, sürekli düşün, tetkikli ol, teyakkuzlu ol ve doğruyu yap. Yani Kur'an'ın öğretisi bu.

>> Hocam, kaçırdığım için şey ediyorum. Botlarımızda var. Eee, o bir hatır şey söylerseniz sorgulayıcı, savunmacı dediniz. Evet.

>> Felsefe, sorgulayıcı. Onun yönünden bir kavramlar kullandınız. Birinci, >> betimleyici, bilim betimleyici.

>> Ha, peygamberler.

>> Peygamberler hem savunmacı hem sorgulayıcı.

>> Aynı zamanda bilimci ve olsaydı ne olurdu?

>> Hayır hayır, öyle bir şey yok. Yok öyle bir şey olmaz. Öyle bir şey yok. Yani öyle bir dertleri yok peygamberlerin. Yani peygamberlerinki savunuyorlar aynı zamanda fakat savunurken aynı zamanda sorguluyorlardı baştan sona kadar. Ben de o Yunanlıların bir kitap getirmiştim de unuttum göstermeyi. Bu, eee, Lukretus, Lukretus, evrenin yapısı, yani Yunan düşüncesinin ontolojiye ne kadar, eee, boğulduğunu göstermek için bu milattan önce 100. yüzyılda yaşamış bir romalı.

>> Göstereyim mi hocam?

>> E, adam dikkat edin 200 Lretus, >> Lukretus >> diye Türkçesi ismi bu arada sözünü kestim hocam. İlginç isim Turgut Uyar, Tomus Uyar.

>> Hayır, kitabın özelliğinden bahsetmek istiyorum.

>> Abi kitap kaç sayfa? E, dur söyleyeyim. Kitap 250 sayfa. Adam 250 sayfa şiirle ontoloji yapıyor. Şiir ha. Ama bütün sayfalarda hep ontoloji. Adam yani ontolojinin dedim ya, bütün Yunan düşüncesini ontoloji büyük ölçüde belirliyor. Yani bunun iyi iyi örneği bak bu milattan önce 1. yüzyılda yaşamış bir adam. Eee, 250 sayfalık şiir, kaç beyitse hepsinde ontoloji. Yani dış dünyada varlıkları analiz ediyor adam. Bu niye böyle oluyor? Bu ne yapir? Bunlar aslında bu ya. Bu enteresan bir şey yani. Yunanlılar kafayı bununla bozmuş abi. Yani böyle yani bunu görmek lazım yani.

>> Var mı arkadaşlar? Son soruları alıp programımızı tamamlayabiliriz. İki saate yaklaştık. Arada çok soğuk bir gün gerçekten.

>> Evet.

>> Evet. Bugün yine Ankara US'mizde Profesör Doktor İlhami Güler hocam bizlerleydi. İlhami hocamla sayısını unuttuğumuz konferanslarımıza bir yenisini daha ekledik. Hocam bitmeden ben YouTube için de bir kısa konuşma yapmak istiyorum. Şu an çekimdeyiz. Eee, İlhami Güler hocamın konferanslarında hep yorumlarda şey gelirdi. Mikrofonu düzeltin, ses çok kötü. Artık mikrofonu düzelttik. Çok daha net ses duyabileceksiniz. Eee, ve yorumlarda şu yazıyordu ya, o kadar konferans düzenliyorsunuz, hiç mi düşünemiyorsunuz falan. Tabii bu konuşma YouTube'dan izleyenler, Ankara US Atölyesi'ni il dışından takip edip tanımayanlar için gelsin. Değerli takipçilerimiz, Ankara Us Atölyesi gönüllü bir platform. Biz herhangi bir yerden destek almıyoruz. 10 yıldır bu etkinlikleri yapıyoruz ama sağ olsun hocalarım falan bir özen gösteriyorlar da geliyorlar. Yoksa bizim herhangi böyle bir maddi gücümüz, imkanımız söz konusu değil. Biz de biliyorduk oyunu yoksa bu ekipmanları sağlamanın gerekliliğini. Ama bugüne kadar ekipmanlarımız biraz amatördü. Bunun farkındaydık. Özellikle sizin konferanslarda çok yorum geliyor hocam. Alta böyle herkes yazıyordu. Tabii doğru, klima sesi geliyor, sandalye sesi geliyor. Çünkü burası bir konferans salonu, aynı zamanda katılanlar oluyor. Hocama ben teşekkür ediyorum. Çok kıymetli bir konuyu. Yine ne diyelim? İlhamice ele aldı. Ederek sizlere de teşekkür ederiz. Çok soğuktu Ankara bugün gerçekten. Eee, ben evden çıkarken bile dondum diyebilirim. Bizleri yalnız bırakmadınız. Bir dahaki konferansımızda görüşmek üzere. Herkese iyi akşamlar.