Transcription
Fransa son 2 yılda beş başbakan gördü. Mecliste bir çoğunluk partisinin olmaması kurulan bütün hükümetlerin zayıf ve kırılgan olmasıyla sonuçlanıyor. Bu hükümetlerin düşmesinin arkasındaysa meclisteki zayıflıklarından daha önemli bir sebep var. Fransa'nın giderek derinleşen borç krizi.
3.3 trilyon euro'yu aşan kamu borcu Fransa'nın gayri safi yurtçi hasılasının %117'sine tekabül ediyor. Fransa bu yılda %5'in üstünde bütçe açığıyla kamu borcunu arttırmaya devam etti. Bu oran Avrupa Birliği'nin %3'lük sınırının çok üstünde. Haliyle Fransa'nın borçluğu arttıkça yeni borç bulması da daha maliyetli hale geliyor. Öyle ki Fransa'nın borçları için ödediği faiz artık Yunanistan'ın bile üstüne çıkmış durumda.
Peki Fransa bu duruma nasıl geldi? Bütçe krizi ve bir türlü istikrarını bulamayan hükümetlerden Fransa kurtulabilecek mi? Yoksa bu krizler Fransızların uzun zamandır tartıştığı gibi 5. cumhuriyetin sonunu mu getirecek? Bugün bu videoda Fransa'nın içine düştüğü bu krizleri konuşacağız.
Evet bugün kameranın arkasında Reyhan var. Reyhan sana şöyle bir soru sorarak başlayacağım. Fransa'da bir kriz olduğunu neye bakarak anlarsın? Mesela halka bakarak der misin? Kriz var ya da yok.
Halka bakarak da derim. Yani mesela protestolar vesaire varsa kriz var derim.
Ya şöyle diyelim. Bence halka bakarak Fransa'da krizin olduğu anlaşılmaz. Çünkü halk sürekli protesto ediyor. Zaten bu protestoların yoğunluğu bize bir şey söyleyebilir ama sadece halk protesto etti diye Fransa'da kriz var demiyoruz. Çünkü Fransa'da halk zaten yüzyıllardır protesto ediyor ve haksız da sayılmazlar. Tabii şöyle kısaca yakın geçmişe baktığımızda neleri hatırlıyoruz? Sarı yelekleri hatırlıyoruz. Mesela 2019 yılında. Ardından emeklilik yasası protestoları vardı. Ardından çok değil 2 sene önce Nael Merzuk olayları vardı. Bir Afrikalı gencin polis tarafından öldürülmesi sonrası gençler sokağa inmişti. İki yıldır da biz Fransa'da çiftçilerin sürekli otoyolları kapattığını, protestolar yaptığını görüyoruz. Dolayısıyla protesto her zaman Fransa'da var.
O zaman başka bir şeye daha bakmamız lazım. Neye bakabiliriz? Ekonomiye bakabiliriz. Mesela ekonomide az önce dediğim gibi borç ciddi oranlara çıkmış durumda. Fransa her sene %5 bütçe açığı vermeye de devam ediyor. E ama her sene bu oluyor. Yani 2020'den bu yana Fransa'nın borcunun gayri safi yurçi hasılasına oranı %100'ün üstünde. Dolayısıyla 5 yıldır olan bir şey niye krize dönüştü? Sadece borçlanmadan dolayı diyemiyoruz. Çünkü bu borçlanma meselesi aslında Covid-19 pandemisi ile birlikte Fransa'da büyük bir mesele olmuştu. Devlet o zaman fazlasıyla harcama yapıp özel sektörü ayakta tutmak zorundaydı. O dönemde dükkanlar kapalıyken dolayısıyla bir şey de satamıyorlarken üstüne üstlük vergi de toplayamıyordu devlet. O dönem bir krizden bahsetmedik. Bugün bir krizden bahsediyoruz. O zaman kriz var dememizin tek sebebi borç da değil. Başka bir şey olması lazım.
Bu başka şey aslında şu son iki senedir yaşadığımız hükümet krizleri. Yani tek başına borç bir kriz değil. tek başına Fransa'da hükümet düşseydi bunun da bizim için çok büyük bir anlamı olmayacaktı. Ama Fransa'nın krizde olduğunu söylememizin sebebi ekonomik bir takım sorunlar var ama bu sorunları çözebilecek hükümet bir türlü istikrar ve denge sağlayamıyor. O yüzden bugün Fransa'nın içine düştüğü krizi anlamak için önce hükümet krizine bakacağız. Ardından bu hükümet krizinin bir alt katmanına ineceğiz. Ekonomik sorunları anlamaya çalışacağız. Fransa neden sürekli bir borçlanma batağına düşmüş durumda? Bu batağın yapısal sebepleri ne? Bunları konuşacağız. Ardından Fransa'da dönüşen sosyal yapıyı ve bu sosyal yapının siyasi krize etkisini anlamaya çalışacağız. Ve en sonunda da Fransa için bir çıkış yolu var mı? Önümüzdeki seçimlerde yani Macron'un adayı olmadığı bir başkanlık seçiminde Fransa'yı nasıl bir gelecek bekliyor? Bunları da en son tartışacağız.
Şimdi siyasi krizi konuşurken önce şunu anlatayım. Biz bu videoyu çekmeye 8 Eylül'de Fransua Bayru hükümetiin düşmesiyle karar verdik. Ama o hükümet düştükten sonra biz videoyu çekene kadar önce Sebastian Löcorn başbakan olarak atandı. Ardından Fransa tarihinin en kısa ömürlü kabinesini kurdu ve 14 saat içinde başbakanlıktan istifa etti. Bu istifanın ardından Macron yeniden Sebastian Lecorn'yu başbakan olarak atadı. Yani biz bu videoyu çekerken şu anda Lecorn'nin ikinci kabinesi dönemindeyiz. Ama siz bu videoyu izlediğinizde belki de Lorn'ü de istifa etmek zorunda kalacak ya da güvensizlik oylamasıyla hükümet düşecek. O zaman başka bir iktidar da görebiliriz. Çünkü Fransa'da henüz 2026 yılının bütçesi meclisten geçmedi. Zaten LCorn'den bir önceki başbakanı da istifaya sürükleyen şey bu bütçe tartışmalarıydı.
Peki bu ay Lecorn'nin istifasına sebep olan, geçen ay Fransua Bayrun'un istifasına sebep olan, geçtiğimiz yıl Michelle Barni'ye, Gabriel Atal ve Elizabeth Born'un istifasına sebep olan siyasi kriz ne? Bunu anlamak için takvimleri biraz geri almamız lazım. Şimdi Ömer olsa bizi muhtemelen 1958'e götürürdü ama ben 2022'ye gideceğim. 2022'den bu yana gelirken bir de 2024'te bir mola vereceğiz.
2022'de ne oldu? Fransa 2022'de iki tane önemli seçime girdi. Bu seçimlerden ilkin Nisan ayında gerçekleşen başkanlık seçimiydi. Başkanlık seçimini Emmanuel Macron ikinci turda Marine Löpen'in karşısında %58 oy alarak kazandı. Biz hem Macron'a hem de Löpen'e dair o dönemde iki tane video çekmiştik. Merak edenler o videolara da bakabilir. Başkanlık seçiminden 2 ay sonra bugünkü krize sebep olan o seçim yapıldı. Fransa'nın yasama seçimleri yani parlamento seçimleri. Parlamento seçimlerinde Macron ve onun ittifakı meclis çoğunluğunu kaybetti. Elizabeth Born liderliğindeki ansamblı ittifakı %25.8 oy aldı. İkinci sırada da sadece binde birlik oy farkıyla %25.7 oy alan Sol ittifak vardı. Bu Sol ittifakın başında da başkanlık seçimini 3. sırada tamamlayan Jeanluk Melanşon vardı. Mar Löpen'in partisi ise ittifaksız girdiği seçimde %18.7 oy alarak 3ün oldu. Dolayısıyla 2022 seçiminden sonra karşımızda düşmüş ama ölmemiş bir Macron bloğu var. Karşısında yükselen iki tane blok var. Biri Melanşon liderliğindeki sol ittifak, öbürü ise Marine Löpen liderliğindeki Ulusal Birlik Partisi. Meclisteki diğer aktör de zayıf da olsa iktidarla pazarlığa oturabilecek bir Merkez Saha Partisi olan Cumhuriyetçi Parti.
Peki Macron ideolojik olarak nerede duruyor tam olarak?
Ya şöyle, Macron'u merkez diye tanımlıyoruz. Hatta radikal merkez diye bir tanımlama var Macron için. Macron aslında sosyalist parti kökenliydi ama uyguladığı politikalara baktığımızda daha neoliberal bir çizgide. Bugün de zaten Macron'u iktidarda tutan şey gerek Sosyalist Partiyle gerekse Cumhuriyetçiler gibi sağ partilerle ittifak kurabilmesi. Bunu yaparken kendi seçim ittifakı içerisine diğer merkez partileri de dahil edebilmesi. Burada sağ sol derken ne kastediyoruzu bir kenara koyayım. Macron aslında Avrupacı, neoliberal politikaları savunan, bunları yaparken de sosyal devlete sırtını çevirmemeye çalışan bir siyasi figür görüntüsü veriyor. Ama birazdan politikalarını incelerken bakacağız. Aslında hiç de o eski Sosyalist Parti günlerinden eser kalmış bir insan değil. Sadece orada kültürel olarak aşırı sağa, negatif kimliklenmenin beslediği bir seçmen kitlesi var Macron'un. Gerektiğinde Marine Löpen'i iktidara getirmemek için Macron'la solcular ittifak kuruyorlar. Bütün hikaye bu aslında. Macron herkes için ortak, en az nefret edilen adam şu anda.
Ehvenişer yani
bizim Macron videosunun sonunda Ehvenişer diye bitirmiştim ben Macron'u tanımlamayı. Ama artık o kadar da Evenişer olmayabilir. İşte bir tarafta böyle Macron ve onunla birlikte giderek dibe inen bir merkez var. Bir tarafta yükselen sol ve yükselen sağ var. Bir yanda da küçük sağcı Cumhuriyetçi Parti var. Bu dörtlü bölünmüş yapı aslında mecliste herhangi bir koalisyon kurabilme ihtimalini ortadan kaldırıyordu. Kurulabilecek tek koalisyon belki Macron ve Cumhuriyetçi Parti arasında olabilirdi. Çünkü o zaman Cumhuriyetçi Parti ile Macron'un ansamblı ittifakı bir araya geldiğinde 289'u aşabiliyordular. Ama Macron da o zaman böyle bir şeye yanaşmadı ve Elizabeth Born başbakan olarak görevine devam etti. Burada hükümeti düşürecek kadar tehlikeli bir senaryo yok Macron için. Ama kanun geçirmek artık eskisi kadar kolay değil. Çünkü bir kanunu geçirebilmek için de meclisteki o salt çoğunluğa ihtiyaç duyuyorsunuz. Ama sol tarafta Sosyalist Parti, sağ tarafta Cumhuriyetçi Parti zaman hükümeti sıkıştırmak için yasa tasarılarına hayır diyebiliyorlar ve o yasalarda kendi istedikleri değişiklikleri yapmak istiyorlar. Macron da aynı anda iki tarafa da oynayayım derken aynı anda iki tarafı da küstürebiliyordu bu dönemde. Elizabeth Born'un da tam da bu yüzden zaman meclisi baypas ederek birtım yasalar geçirdiğini görüyoruz.
Peki bu nasıl mümkün oluyor? Aslında anayasanın 49. maddesine göre o maddenin 3üncü kısmında başbakana verilen bir yetki var. Başbakan bütçeye dair kısımlarda, finansla ilgili kısımlarda yani her konuda değil ama belirlenmiş kısıtlı bazı konularda meclisin onayını almadan yasa geçirebiliyor. Ama bunun bir de bedeli var. Yani Başbakan meclise sormadan bir yasa geçirdiğinde meclis 24 saat içerisinde bir güvensizlik oylaması talep edebilir ve bu güvensizlik oylamasıyla hükümet düşebilir. Dolayısıyla Başbakan bir risk alıyor. Meclise sormadan yasa tasarısını yasalaştırabiliyor ama aldığı bu riskin sonunda hükümetin düşme ihtimali var. Elizabeth Born Fransa tarihinde bu maddeyi en sık kullanan başbakan. Aynı zamanda en çok kullanan ikinci başbakan. kendisinden daha fazla kullanan biri var ama o kadar kısıtlı süre içerisinde Elizabeth Borne kadar kullanan bir başbakan yok. Dolayısıyla Elizabeth Borne ne zaman meclisi bir konuda ikna etmeyi beceremezse hemen 49.3'ün 3'ün ona verdiği yetkiye yaslanıyor ve meclise sormadan bir kanun yapabiliyordu. Bu riski aldı diyoruz ama Elizabeth Born'un sonunu da zaten 493 getirmedi. Onun başbakanlığının sonunu getiren olay aslında o dönemde çok tartışmalı olan göç yasası oldu. Göç yasası yaklaşık 18 aydır tartışılıyordu ve ilk etapta daha göçmenlerin Fransa'ya entegrasyonunu önceleyen bir yasayken zaman içerisinde hükümet sağcı partileri bu yasaya ikna edebilmek için hem Marine Löpen'le hem de o dönem Cumhuriyetçi Parti ile sıkı pazarlıklar yaptı ve bu pazarlıklar sonucu bu göç yasası göçmenlerin entegrasyonunu zorlaştıran ve onlara yapılan sosyal yardımları kısıtlayan bir yasa haline geldi. Yasa tasarısı bu şekilde dönüşünce de kabine içerisindeki daha sol eğilimli olan sağlık bakanı Orelian Ruso istifa etti. Onun istifası sonrası bir de Avrupa Parlamentosu seçimlerinin yaklaştığı bir döneme girilirken 2024 yılının Ocak ayında Elizabeth Born başbakanlıktan istifa etti.
Tam anlayamadım neden istifa ettiğini.
Kabine içi bir anlaşmazlık var. Dolayısıyla ortada kabinesini yaptığı yasaya ikna edemeyen bir başbakan var. Bunun verdiği görüntü iyi değil ama bir taraftan da Elizabeth Born'un yine 49'a 3'ü çok kullandığını söylemiştik. Bu mecliste de şöyle tartışmalar yaratıyor. 49'a 3 çok antidemokratik bir madde. Çünkü bütçe dediğin şey normalde meclisin uhdesindedir. Meclisin bir tane fonksiyonu varsa o da bütçeyi planlamaktır. Çünkü bütçe dediğimiz şey halkın vergisinin nasıl harcanacağı meselesi. Ya insanlar da meclise vekilleri tam olarak bu yüzden seçiyorlar. Çünkü vergi veriyoruz. Karşılığında temsil almamız lazım. Ama 49'a 3 kullanılıp bütçeye dair meseleler meclise sorulmadan geçirildiği zaman aslında o başbakanın popülerliğini azaltan bir şey oluyor. Dolayısıyla Elizabeth Born Macron'un o zamana kadar yapamadığı pis işleri işte emeklilik yasası gibi, göç yasası gibi meseleleri 49'a 3'ü kullanarak geçiren başbakan oldu. Yani bu krizleri çözmüş oldu Macron'un istediği şekilde. Bunun karşılığında ciddi bir tepkiyle karşılaştı. hem halktan hem de meclisteki muhalif milletvekillerinden. E böyle bir senaryoda da aslında Macron o kritik yasaları geçirdikten sonra Elizabeth Borne'a o kadar ihtiyaç duymamaya başladı. Onun yerine daha sicilitemiz, daha sempatik bir başbakana ihtiyacı vardı. Ve bu kişi de zaten Gabriel Atal oldu. Gabriel Atal 34 yaşında başbakan oldu. Hani Fransa'nın şu ana kadarki en genç başbakanı. Bir anlamda hani onunla Avrupa Parlamentosu seçimine gitmek Macron'a daha avantajlı geliyordu.
Yani aslında Macron mu istifa ettirdi demek istiyorsun?
Öyle oldu biraz. Yani Elizabeth Born'un istifasının ardından Macron'un bir paylaşımı da var. Kendisine teşekkür ettiği bir paylaşım. Bu paylaşım şey gibi yorumlandı. Macron rica etti. Elizabeth Born görevden affını istedi. Macron da ricası kırılmadığı için teşekkür etti. Çünkü Elizabeth Born istifa ettikten sonra da kabinelerde bakan olarak görev almaya devam etti.
Peki başbakan değişikliği Macron'un istediği gibi sonuçlandı mı? Tabii ki de hayır. Avrupa Parlamentosu seçimleri Macron için tam bir fiyaskoyla sonuçlandı. Macron'un ittifakı parlamento seçimlerinde sadece %15 oy alabildi. Bunun karşısında Ulusal Birlik Partisi yani Marin Löpen'in liderliğinde olan sağ parti %32 oy aldı ve Avrupa Parlamentosu seçimlerine girerken Ulusal Birlik Partisi'nin lideri sadece 29 yaşında olan Jordan Bardella'ydı.
Şeyi anlamadım ama. Ulusal Birlik Partisi'nin lideri Marine Löpen mi yoksa bu 29 yaşındaki genç bey mi?
Evet. Ya şöyle, Mar Löpen partinin lideri aslında ama partinin genel başkanı Bardella oldu 2022 seçimlerinden sonra. Yani Marine Löpen partinin cumhurbaşkanı adayı olarak devam etti ama parti işleriyle Jordan Bardella ilgilenmeye başladı. Bardella da 1995 doğumlu. Sendoni doğumlu. Paris'in bir banliösu. Dolayısıyla hem gençler arasında etkili bir figür hem de aslında o Marine Löpen'in sahip olduğu bagaja da sahip değil. O yüzden de tıpkı Gabriel Atal gibi aşırı sahada taze bir kanla girmişti parlamento seçimlerine ve seçim sonuçları belli olduğu akşam Bardella çok önemli bir konuşma yaptı. Bu konuşmayla Macron'un artık topal ördeğe dönüştüğünü, dolayısıyla Macron'un liderliğinin Fransız halkının taleplerini yansıtmadığını söyledi. Macron da zaten bu seçimden kısa bir süre sonra erken seçim kararı aldı.
Bu erken seçim kararı şu anlama geliyor. Macron'un mecliste mutlak çoğunluğu 2022'de kaybettiğini söylemiştik. Üstüne Avrupa Parlamentosunda aldığı yenilgi Macron'u şöyle bir pozisyona ittirdi. Yükselen aşırı sağa karşı yeniden bir cumhuriyetçi cephe yaratıp seçmenin desteğini almayı umuyordu. Bu sayede hatta mecliste kaybettiği o mutlak çoğunluğu da tekrar kazanabilmeyi bekliyordu. Ama Haziran sonunda girilen seçim Macron'a bir ay içinde atılmış ikinci tokat oldu. Bu seçimin ilk turunda en çok oy alan parti yine Bardella liderliğindeki Rasam Levan Nasyonel oldu. Ulusal Birlik Partisi ilk turda oyların %33'ünü aldı. İkinci turda oyların %37'sini aldı. Melanşon liderliğindeki sol ittifaksa ilk turda %28 oy aldı. Buna rağmen bu arada meclisteki en fazla koltuğu da sol ittifak almış oldu. Vekil sayısını Sol ittifak bu seçimle birlikte 180'e çıkardı. Macron'un partisi ise seçimi 3üncü tamamlayabildi. Oyların yalnızca %21'ini aldılar. Koltuk sayıları da 159'a düştü. Böylece 2022'den çok daha kötü bir pozisyona düşmüş oldu Macron ve ittifakı.
Bundan sonrası zaten çorap söküğü gibi geldi. Macron 1 bu5 ay boyunca bir başbakan atayamadı. O sürede tabii Fransa'da olimpiyatlar da vardı. Biraz da Macron o olimpiyatları bahane ederek başbakanın atanmasını geciktirdi ve sonra da başbakanı Cumhuriyetçi Partiden seçti. Michelle Barniee o dönemde Cumhuriyetçi Partinin vekillerindendi ki Cumhuriyetçi Parti bu seçimde %6,5 oy almıştı. Yani meclisteki en küçük partiden başbakan seçmiş oldu Macron. Hani bu sayede meclisteki sağcıların desteğini alabilmeyi umuyordu. Ama Michel Barniye'nin de başbakanlığı sadece 3 ay sürdü. Biz Barniye'nin istifası sırasında canlı yayın yapmıştık. Orada Barniye'nin Gabriel Atal'ın başbakanlık süresinin sadece 8 ay olmasıyla dalga geçtiği bir konuşmasını paylaşmıştık. Michel Barniye'nin başbakanlığı kendisinden önceki Gabriel Atal'dan da daha kısa sürdü. Zaten gerek Michelle Barni'ye gerekse kendinden sonraki başbakan olan Fransua Bayrun'un en çok tartışılan yönleri bütçeye dair taslaklarıydı. Michelle Barni'nin hükümetten düşmesine sebep olan şey 2025 bütçesini bir türlü meclise kabul ettirememesiydi. Kendisi 60 milyar euroluk bir tasarruf paketi hazırlamıştı ve gerek sağcılar gerekse solcular bu pakete itiraz ediyorlardı. Sağcıların itiraz etme sebebi vergiyi artırmaya çalışmasıydı. Solcuların itiraz etme sebebi ise sosyal harcamaları kısmaya çalışmasıydı. Fakat bir yandan şuna da bakıyoruz. O dönemde Ulusal Birlik Partisi'nin de seçmen tabanının işçi sınıfından ve hatta işsizlerden oluştuğu bir dönem. Onlar da sosyal harcamaların kısılması üzerinden Michelle Barnie'yi eleştirmişlerdi. Zaten Michelle Barniye'nin 49.3'ü kullanarak bütçeyi geçirmeye çalışması sonrasında kendisi hakkında bir güvensizlik oylaması meclise sunuldu. Bunu sunan sol ittifaktı. Fakat Marine Löpen ve Ulusal Birlik Partisi de bu güvensizlik oylamasında hükümet aleyhine oy verdiler ve Michelle Barniye hükümeti 2024'ün Aralık ayında düşmüş oldu.
Ardından Fransua Bayru geldi. Bayru geçici bir bütçe hazırladı. Fransa aslında 2025'in Şubat ayına kadar bütçesiz kalmıştı. Fakat Fransa'da tartışmalar devam etti ve Bayru hükümeti de zaten zayıf ve kırılgan bir temelde olduğunun farkındaydı. Tam da bu yüzden aslında mecliste bütçe tartışmalarının başlayacağı güz dönemine girilmeden önce Fransua Bayru hükümeti bir güven oylamasına sokma kararı aldı. Bu ne anlama geliyor? Fransua Bayru bir bütçe tasarlamıştı. Bu bütçe tasarısı da yaklaşık 50 milyar eurol'uk bir tasarruf içeriyordu. Bu tasarrufu meclisin onayına sunmadan önce elini güçlendirmek için meclisten güven oyu istedi. Bunu yaparken de yazdığı bu acı reçetenin ülkenin geleceği için önemli olduğunu öne sürmüştü. Fakat Fransua Bayrun'un hükümeti de güven oylamasından geçemedi. Ağır bir yenilgiyle hükümet düşmüş oldu 8 Eylül'de ve ardından da zaten bugüne geldik. İşin siyasi istikrarsızlık kısmı özetle böyle. Son iki yılda Elizabeth Born, Gabriel Atal, Michel Barniye, Fransua Bayru ve en son Sebastian Lecorn be tane başbakan gördü Fransa ve bu beş başbakan da aynı krizle boğuşuyordu.
Peki Fransa'nın borçluk krizi derken aslında neyden bahsediyoruz? Burada hikaye şu. Fransa şu anda milli gelirinin %117'sine ulaşmış bir kamu borcuna sahip. Bununla birlikte Fransa'da büyüme rakamları da hiç iç açıcı değil. Çünkü bütçe açık verebilir. Devlet borçlanmaya devam edebilir. Ama bu borçlanmayı finanse edebilecek bir büyüme rakamına sahip olmanız lazım. Yani bir yandan borçlarınız artarken bir yandan da o borçları ödeyebileceğinize dair bir teminat olarak büyümeniz gerekiyor. Fransa'da hem borçlar yükseliyor hem büyüme verileri düşmeye devam ediyor. E bir yandan da istihdamın düşük olduğunu görüyoruz. Dolayısıyla Fransa'da üretimdeki durgunluk sosyal bir sonuç da yaratıyor. İstihdam düşmesi ile birlikte işsizlik sorunu daha geniş kitlelere yayılıyor.
Şimdi Fransa'da devlet gelirleri azalıyor derken neyi kastediyoruz? Aslında bunun iki sebebi olabilirdi. Bir, devlet vergi toplarken vergi toplayabileceği gelirler azalıyordur. Yani Fransa'nın üretimi düşüyordur. Ama iki, devlet toplayabileceği vergilerin bir kısmını toplamaktan vazgeçmiştir. Aslında ikincisi oluyor Fransa'da Macron'un iktidara gelmesiyle birlikte ciddi vergi kesintileri yapılıyor. Bunun sebebi ne? Yani niye devlet yok yere vergi almaktan vazgeçsin? Daha fazla vergi almak dururken? Bu cümle bize tabii şaşırtıcı geliyor. Ama Fransa'da hikaye şuydu. Macron iktidara geldiğinde ekonomik olarak bir durgunlaşma sürecine girmişti Fransa ve Macron bu durgunlaşmayı aşmanın yolunun vergileri düşürmek ve bu sayede sermayenin daha fazla yatırım ve iş yaratmasını sağlamaktı. Ama Macron'un yaptığı bu vergi kesintileri beklendiği gibi bir üretim artışıyla sonuçlanmadı. Dolayısıyla devletin vergi gelirlerinde ciddi bir düşüş gözlendi. İsterseniz buna madde madde bakalım. 2018-2023 döneminde 2023 itibariyle 62 milyar euroya ulaşan bir vergi indirimi var Fransa'da. Bu Fransa'nın milli gelirinin %2.2'sine tekabül ediyor. Burada kurumlar vergisi oranının %33'ten %25'e düşürüldüğünü görüyoruz ve bunun Fransız devletine 11 milyar eurol'uk bir maliyeti var. Üretim vergilerinde de teşvikler ve kesintiler yapılıyor. Bunun da devlete maliyeti 10 milyar euroyu buluyor. Ama en tartışmalı konu Fransa'da servet vergisinin kaldırılmasıydı. Bunun yerine daha dar kapsamlı bir emlak servet vergisi getirildi. Ki bu değişiklik de Fransız devletine totalde 4 milyar eurodan fazla bir maliyet getirdi.
White ben burada bir örüntü görüyorum. Yani Macron ve Trump geldikleri andan itibaren çeşitli bahanelerle, çeşitli sebeplerle vergileri düşürüyorlar.
Evet. Sen ne diyorsun bu konuya?
Şimdi iktidara geldikleri zaman da birbirlerine yakın ve o dönemde aslında temelde şunu görüyoruz. Batılı gelişmiş kapitalist ülkelerin üretiminde bir düşüş var. Üretimdeki düşüşü tersine çevirmek için ülkeler ne yaptılar? İlk önce iş insanlarını dinlediler. İşları dedi ki ya vergi çok fazla veriyoruz. Biraz daha az vergi alsanız biz onu yatırıma çevireceğiz. İstihdam yaratacağız. Dolayısıyla zenginden vergi almak aslında fakire zarar veriyor gibi bir argüman kurdular. ki bu argüman hala Fransa'nın en zengin iş insanı Bernard Arno tarafından dile getirilmeye devam ediyor. Ama 2017'den sonra bu vergi kesintileri Fransa'da çalışmadı. ABD'de çalıştığını görmüştük. Ama onun çalışmasının bence farklı sebepleri var. Bunlardan birisi vergi kesintilerinin yani oradaki havucun başka sopalarla desteklenmesi oldu. Trump'ın ilk döneminde de neydi bu sopa? ABD dışında üretim yapan şirketlere Trump yeni ithalat vergileri uygulayacağını söylemişti mesela. Ama ikinci bir sebep bence daha önemli. ABD'nin Fransa'ya kıyasla rezerv para birimine sahip olmak gibi bir avantajı var. Yani doların kontrolü ABD'de. Dolayısıyla ABD dolar basıp faizi düşürdüğünde küresel talebin yüksek olması sebebiyle ciddi bir değer kaybı yaşamıyor. Bu da aslında ABD'nin yatırımları çekebilmek için faizi düşürebilmesi gibi bir avantaj veriyor. Fransa'nınsa ekonomik açıdan ABD gibi egemen bir ülke olduğunu söyleyemeyiz. Bir kere parayı zaten Avrupa Merkez Bankası basıyor. Yani ne kadar euro olacağını ya da faizin ne olacağını Fransa kendi başına belirleyemiyor. E bir de zaten Euro'nun kullanım alanı küresel olarak dolar gibi değil. Dolayısıyla ABD'de Trump'ın yaptığı, Macron'un yaptığına kıyassa çok daha güçlü bir şekilde çalıştı. Fransa'da Macron'un yaptığıysa ters tepti. Yani vergi gelirlerinin artmadığı ama harcamaların da azalmadığı bir yere gittiğimiz için 2019'dan sonra bir anda Fransa Covid pandemisine ters ayakta yakalandı ve muazzam bir bütçe açığı verdi.
Bir de tabii ABD'de kümelenme etkisi dediğimiz bir durum var. Seninle bunu hep konuşuyoruz. Yani bugün dünyanın en önde gelen teknoloji firmaları, finans şirketleri, bilimsel araştırma yapmak isteyen yüksek kapasitel insanlar ABD'yi tercih ediyor. Dolayısıyla ABD'ye geri dönmenin avantajı Fransa'ya geri dönmenin avantajından çok daha yüksek.
Evet. Ya burada şundan bahsetmemiz lazım. Sadece Fransa'ya has bir durum değil. Avrupa ciddi bir rekabetçilik eksikliği yaşıyor. Bunun başlangıcını nereye alırsınız bilmiyorum ama her geçen yıl daha da derinleşen bir inovasyon krizi var Avrupa'da. Macron zaten bunu tersine çevirme iddiasıyla başa gelmiş bir isimdi. Hatta işte Fransa'yı bir girişimcilik ülkesi yapacağını, bir startup nation'a çevireceğini söylüyordu. Onun sloganı buydu. Ama dediğin gibi bu kümelenme etkisini Fransa'da yaratamadı. Yani yarattıysa da bu çok küçük bazı sektörlerle sınırlı kaldı. Çünkü Fransa teknoloji yatırımları ya da işte teknoloji sermayesini çekme açısından Avrupa'daki diğer ülkelere göre hala kötü durumda değil. Uzay sanayi, havacılık ya da bilişimi düşündüğümüzde Fransa'nın çok ciddi bir üniversite altyapısına, çok ciddi bir yetişmiş eleman kaynağına sahip olduğunu görüyoruz. Ama Fransa'nın sorunu yani ABD'de Silikon Vadisi gibi bir rakibin varken yarattığın startup'ları ülkede tutabilme sorunu. Bu sorunu zaten Almanya'da yaşıyor. Diğer Avrupa ülkeleri de yaşıyor. Bir startup Avrupa'da doğabiliyor. Hatta teşviklerden yararlanabilirse iyi bir kuluçka süresi geçiriyor Avrupa'da. Ama belli bir seviyeye, belli bir yatırım seviyesinin üstüne çıktığı zaman unicorn olan doğrudan Silikon Vadisine gidiyor. Bu ciddi bir sorun. Ama Fransa'nın yaşadığı tek sorun teknolojide değil. Fransa'nın o klasik endüstrilerde de eski gücünü kaybettiğini görüyoruz. Nedir aklımıza ilk gelen örnek? Otomotiv sektörü mesela. Yani Almanya kadar güçlü olmasa da Fransa'da Renault'nun, Citroen'in, Peugeot'nun olduğu güçlü bir otomotiv sektörüne sahipti. Ve bu otomotiv sektörünün hacmine baktığımızda 2003 ile 2023 arasında 20 yılda Fransa'da üretilen otomobil sayısının %60 oranında düştüğünü görüyoruz. Bu bir sektör için çok ciddi bir küçülme rakamı demek. Otomotiv dışında başka hangi sektörler ön planda? Kozmetik ön planda mesela ya da ilaç sektörü. Ya bunlar Fransa'nın önde olduğu sektörler ve bu sektörlerin tamamında küresel rekabetten kopan bir Fransa var karşımızda. Bunun arkasındaki sebebe baktığımızda da aslında şunu görürüz. Fransa'nın sanayileşme stratejisi böyle küresel ölçekte rekabetçi olabilecek her sektörden birer şirket çıkarmak üzerine ve bu şirketler ülke içerisinde genelde rakipsiz oluyorlar. Yani bir tane büyük şirket, onun altında belki orta ölçekli şirketler var. Ve Fransa aslında küresel rekabeti sadece bu şirketlere bırakıyor. Burada iki şey eksik. Bir net bir sektör seçimi yok. Dolayısıyla o sektör etrafında genişleyen ve KOBİ'lere bağlı bir sistemin kompakt bir şekilde kurulmadığını görüyoruz. Fransa'da daha çok öne çıkan şirketlerin küresel anlamda rekabetçi olduğu bir durum var. İki, seçilmiş özel bir sektörün olmayışı da aslında Fransa'da yatırımın belli bir yere kanalize edilemediği anlamına geliyor. Bu da şöyle bir şeyle sonuçlanıyor. Bu küresel rekabetçi şirketler eğer başarısız olurlarsa o sektör Fransa'da tamamen çökmeye başlıyor. Çünkü o sektör 10 tane değil bir tane şirketin eline bakıyor ve bu da aslında bir kırılganlık yaratıyor kendi içerisinde.
Erken sanayileşmiş olmanın getirdiği bir dezavantaj haline mi geliyor bugün aslında bu?
Evet. Ya burada şu önemli. Erken sanayileşmiş olmak zaten işçi maliyetlerinin zamanla yükselmesi demek. Hele bir refah devleti olma iddiası taşıyorsanız burada işçi maliyetleri gittikçe yükseliyor. Bu da küresel anlamda size rakip olabilecek daha ucuz iş gücüne sahip ülkelerin sizi geçmesi anlamına geliyor. Fransa da bundan kaçamadı. İngiltere de bundan kaçamadı. Almanya da kaçamadı. Bundan bir tek kaçabilecek gözüken ABD şu anda.
Bir de bana şey gibi geliyor. Fransa'nın işte 196070'lerde başlattığı büyük şampiyonlar yetiştirme projesi aslında 80 ve 90'larda bayağı bir meyve vermişti. TJV'ler, Airbus'lar. Bunlar o dönem Fransa'yı bayağı öne taşımıştı ama
büyük devler kaçınılmaz bir şekilde bir yerden sonra hantallaşıyor gibi. Yani biz bunu Japonya'da da gördük, Fransa'da da görüyoruz. Almanya için de benzerine bahsediyoruz. Sanki 2025 yılında şunu yaşıyoruz. Dünya birçok sektörde çok ciddi bir seviye atlıyor ve bu seviye atlayabilen firmaların çoğu 2000'lerde, 2010'larda kurulmuş firmalar. Yani eski Alman otomotiv devleri atıyorum elektrikli motorlarda Çinliler kadar başarılı değil. Çünkü üretim hattını sıfırdan kurmakta zorlanıyorlar veya Çinli firmalar sıfırdan bir şey inşa etmekte daha başarılılar. Dolayısıyla yine burada Fransa'ya özel bir durum görmüyoruz ama en çok Fransa'da görüyoruz. Böyle bir teknolojik kırılmada geride kalma sendromu. Birçok ülke bunu yaşıyor.
Buna aslında entropi ekonomisi diyebiliriz. yaşar. Böyle bir kitap da var bu arada. Entropi ekonomisi diye. Özetle şunu anlatıyor. Biz bu zamana kadar hep şunu öğrendik ya. Gelişmiş ülkeler var ve gelişmekte olan ülkeler var. Bir de tabii hani gelişmesinden ümidi kestiğimiz ülkeler var. Ve gelişmekte olan ülkelerin gelişmiş ülkeler seviyesine gideceğini düşünürken gelişmiş ülkelerin hep orada kalacağını varsayıyoruz. Oysa hani burada bir organizma gibi düşünelim. büyüyor, olgunlaşıyor. Daha sonra yaşlanmaya ve çürümeye başlıyor aslında.
Sen bizi yine İbn Aldun'a getirdin.
Evet. Aldun'a geri döndük. Küresel ölçekte bütün o gelişmiş ülkelere dair ezberlerimizin bozulduğu bir dönemden geçiyoruz. Çünkü bu ülkelerde kurumsallaşmış yapılar sistemik dönüşümlere hızlı ayak uyduramıyorlar. O yüzden de gelişmiş ülkeler de artık gelişimini yitiren ülkeler olmaya başladılar. Yani Japonya'yı, Almanya'yı, İngiltere'yi boşuna batırmadık. Fransa'yı da aynı hikayeyle batırıyoruz şu anda. Bu ülkeler zamanında doygunluğa ulaştılar ve bu doygunluğun getirdiği bir hantallık var. Ama bir yandan da şimdi devletin gelirleri düştü demiştik. Konuyu geriye çevireyim ve harcamalara bakalım. Çünkü Fransa aslında 1970'lerden beri zaten bir sosyal refah devleti olarak biliniyor. Hatta belki I. Dünya Savaşı sonrası bütün Avrupa ülkeleri gibi Fransa'da da bir sosyal refah devleti uygulaması var. Ama Fransa o zamanlarda milli gelirine oranla bu kadar yüksek harcama yapan, yüksek borçlanan bir ülke değildi. Mesela Fransa'nın 1980'de kamu borcunun milli geliri oranı yalnızca %21 hatta Avrupa Birliği'nin o ekonomik anayasası olan Mastrih sözleşmesini düşünelim. Sınır %60'tı mesela ve her sene içinde %3'lük bir bütçe açığı sınırı vardı. Şu anda Fransa'da bu seviyenin %117 olduğunu ve yıllık bütçe açığının da %5,5 olduğunu hatırlamamız lazım.
Fransa evlendikten sonra göbeği salan erkek gibi
gibi. Ama burada şunu görüyoruz. Yani kamu harcamalarının içinde neler var ve hangileri zamanla ne kadar değişmiş? Bir kere Fransa'yı diğer Avrupa ülkelerinden ayıran en önemli mesele sosyal güvenlik harcamalarının bu kadar yüksek olması. Fransa milli gelirin %34'ünü sosyal güvenlik harcamalarına ayırıyor. Bu anlamda Finlandiya'dan sonra ikinci sırada Almanya'yla vesaire kıyaslanabilecek bir seviye değil bu. Euro bölgesinin ortalaması da %29,5. Yani 5 puanlık bir sapma görüyoruz. Tabii bu harcamaların içerisinde önemli kalemler emeklilik, sağlık hizmetleri ve konut yardımları. Zaten bu üç meselenin de Macron döneminde bir tartışma konusu olduğunu hatırlamamız lazım. emeklilik yasası yani emeklilik yaşının 62'den 64'e çıkarılması konusu Fransa'da çok büyük protestolara sebep oldu ve en son bunu anca 2030 sonrasında yapılabilecek şekilde yasalaştırdılar. Ama sağlık harcamalarında da ciddi kesintiler yapılmıştı ve bu kesintiler de yine büyük protestolarla karşılaşmıştı. Yani Fransa'da bir şekilde bu sosyal güvenlik harcamaları kısılmaya çalışılıyor ve bu da halkta şöyle bir soruyla karşı karşıya kalıyor. Yani ülkenin içinde bulunduğu ekonomik darboğazın faturası illa kırılgan gruplara mı kesilmek zorunda? Emeklilere ya da işte sağlık hizmetlerine erişmek isteyen fakirlere mi kesilmek zorunda? O yüzden aslında Macron'un bu politikaları zenginden vergiyi azaltırken fakire yapılan sosyal yardımı azaltmak. Robin Hood'un tersi gibi bir hikaye var karşımızda. Tam bir neoliberal hikaye aslında burada. Tabii borcun zaman içindeki seyrine baktığımızda özellikle 90'ların başında bir sıçrama görüyoruz. Ardından 2008 krizi ile birlikte yeni bir sıçrama görüyoruz. Ve en son 2020 Covid pandemisi ile birlikte büyük bir sıçrama görüyoruz. Bütün bu sıçramalardan sonra kamu harcamaları eski seviyesine inmekte zorlanıyor. Aslında 2022'den sonra Fransa'nın yaşadığı sorun da Covid döneminde devletin yaptığı o sosyal güvenlik harcamalarını bir türlü pandemi öncesi seviyeye çekememek. Yani biz Fransa'da son 5 yılda kamu harcamaları azalmadı. Hatta arttı diyoruz ama bu artış pandemi öncesine kıyasla yoksa 2022'den 23'e, 23'ten 24'e baktığımızda yıllık bazda düşüşler görebiliyoruz bazı alanlarda. Sadece bu düşüşler pandemi öncesi seviyeye dönmedi. Bu yüzden de 2023 yılında bütçe açığı %5,5'tu. 154 milyar euroydu. 2024 yılına geldiğimizde bu 170 milyar euroya çıktı ve milli gelirin %5.8'i oldu. 2025'in Ağustos ayı itibariyle de bu arada bu rakam 157,5 milyar euro. Yani daha yılın ilk 8 ayında 157,5 milyar eurol'uk bir bütçe açığı var Fransa'da. Bunun yıl sonuna gelindiğinde nerede duracağını henüz kestiremiyoruz. Çünkü tahminler sürekli aşılıyor.
Özetlersek burada şöyle bir senaryo görüyoruz. Macron ilk geldiğinde vergileri düşürüp istihdamı arttırabileceğini, yatırımları arttırabileceğini düşünüyordu. Bunları yaparken aslında bunun karşısına maliyetleri düşürecek politikalar bulamamıştı. Buradaki çözümü işte bir yandan emeklilik yaşını yükseltmek, bir yandan karbonsuzlaşma adına fosil yakıtlardan yeni vergiler almak gibi yeni vergi kalemleri çıkarmaktı ki bunlar da zaten hem sarı yelekler hem emeklilik protestoları gibi büyük tepkilerle karşılaştı. Dolayısıyla Macron ne zaman hükümetin sosyal harcamaları başta olmak üzere maliyeti düşürmeye çalışsa gerek toplumdan gerekse muhalif partilerden büyük tepki aldı. Dolayısıyla bunları, bu istediği politikaları yasalaştırıp uygulamaya koyamadı. E bir yandan da pandeminin etkisi yani Fransa pandemiye ters ayakta yakalanmış oldu. Vergileri düşürdükten, devlet gelirlerini azalttıktan sonra pandemi ile birlikte birçok iş yeri kepenklerini indirmek zorunda kalmıştı ve devlet bu sırada hem halka sübvansiyon yapmak zorundaydı hem de şirketlerin batmaması için bu işletmelere destekler ve teşvikler verildi. Ve bu teşviklerin maliyeti de tamamen kamunun üzerine bindi. Yani Fransa vergileri düşürüp ters ayakta kaldıktan sonra Covid pandemisi ile birlikte bugünkü o %117'lik borç bölü milli gelir oranına gelmiş oldu. Tabii bu saydıklarımız kamunun borcuydu. Fransa aynı zamanda özel sektörde de dünyanın en büyük borçlanma oranına sahip ülkelerden birisi. IMF'in küresel borç veri tabanına göre Fransa'da finansal olmayan kurumsal borç milli gelirin %155'i seviyesinde. Hane halkının borcu milli gelirin %60.5'i 5'i seviyesinde ve şirket borcu da milli gelirin %74.4'ü seviyesinde. Toplam özel borcun Fransa'da milli geliri oranı %215. Yani burada da biz şunu görüyoruz. Fransa'da hem hane halkı hem özel sektör küresel bir ucuz para döneminde 2010'ların o düşük faizli döneminde borçlandığını ve o dönemdeki borçlanmanın da şu an bir finansal kırılganlık yarattığını görüyoruz Fransa için. Şu an o borçlar olmasaydı belki sermaye daha kolay bir şekilde borç alıp bunu yatırıma çevirebilirdi. Ama Fransa'da pandemiye ters ayakta yakalanmanın bir diğer etkisi pandemi sonrası biliyorsun doğan enflasyonla mücadele edebilmek için merkez bankaları faizleri yükselttiler ve faizlerin yükselmesi de aslında borçlanma maliyetini herkes için arttıran bir durum oluşturmuştu. Fransa da aslında bundan nasibini aldı. Yani borç belki sürdürülebilir olurdu ama bunun için yeniden borçlanabilme imkanı olması lazımdı. Yeniden borçlanmak daha maliyetli hale geldikçe de Fransa'nın eski borçlarının daha büyük bir soruna dönüştüğünü görüyoruz. Aslında bunu kamu borcu içinde 10 yıllık tahvillere bakınca anlayabiliyorsun. Yani Fransa bugün Euro bölgesinde Yunanistan'dan daha yüksek maliyetle borçlanabilen bir ülke. İtalya ile kapışıyor. Hani Almanya ile kıyaslamayı geçiyorum bile. Çünkü Almanya'nın 2001 ile şimdiki zaman arasındaki farka baktığımızda borcunun milli geliri oranı %8 oranında artmış. Fransa'da bu oran %53. Yani Fransa Almanya'ya kıyasla hem çok daha hızlı borçlanıyor hem de Almanya'dan daha düşük bir büyüme seviyesine sahip. Hani şunu bilirsin. Dersin ki ben daha fazla kazanacağım. Daha fazla kazanacağım için borçlanmamda sorun yok. Ama daha fazla kazanamadığın bir senaryoda borçlanmak senin için ciddi bir külfete dönüşüyor. Ama tek sorun bütçe krizi değil. Tek sorun borçlanma değil. Fransa'da bu borçlanmayı sürdürülebilir hale getirebilecek bir büyüme de yok.
Belki burada şunun da altını çizmek lazım. Bütün bu girdi maliyetlerini yükselten şey de enerji fiyatlarının Avrupa'da pahalılaşması. Yani Rusya Ukrayna savaşıan sonra özellikle doğalgaz ve petrol erişimi gittikçe azalan bir Avrupa gördük. Bunun en büyük değerdini zaten Almanya çekti ama Fransa da bu yarışın başlarında koşan oyunculardan biriydi.
Ev ya burada şu var dediğin iki açıdan önemli. Bir enerji maliyetleri. Bunun zaten büyümeye ve üretime nasıl etki ettiğini göreceğiz. Ama bir de Fransa Ukrayna'ya destek veren önemli ülkelerden biriydi. Yani özellikle Merkel sonrası Avrupa Birliği içerisinde Fransa rolünü arttırmaya çalışıyordu. Macron da burada hani savunma harcamalarını arttırmak, Ukrayna'ya yapılan yardımları arttırmak zorunda hissetti. Daha bu sene bile Macron Ukrayna'ya asker yollayıp yollamayı konuşuyordu mesela. Yani Fransa'da bu konu tartışıldı. Tabii büyük bir tepkiyle de karşılaştı kimi kesimler tarafından. Ama Fransa'nın gerek Ukrayna yüzünden gerekse NATO'nun getirdiği yeni şartlar yüzünden savunma harcamalarını da arttırmak zorunda olduğu bir dönemdeydik. Dolayısıyla maliyet kalemlerinin içerisine bir de savunma girmiş oldu dediğin gibi Rusya Ukrayna Savaşı'ndan dolayı. Ama büyüme kısmına gelelim. Burada yine Fransa'nın beklenen büyüme rakamlarına ulaşamadığını görüyoruz. Bunun birkaç sebebi var. Birincisi zaten Fransa'nın pandemi öncesinde de sahip olduğu durgunluk. E ikincisi pandeminin kendisi. Pandemiyle birlikte dükkanlar kapandı demiştik. Ticaret durdu. Fransa için çok önemli bir gelir kaynağı olan turizm 2 sene boyunca tamamen ölüydü aslında. Dolayısıyla bütün bunlar Fransa'nın büyüme rakamlarına da yansıdı. 2020 yılında Fransa %7.6'lık bir küçülme gösterdi. 2021 yılına geldiğimizde de büyümenin toparlanması beklenen hızda olmadı. Yani sadece %6.8'lik bir büyüme var. Bu Fransa'nın pandemi öncesi seviyeye dönemediğini gösteriyor bize. Takip eden yıllarda büyümenin normalleşmesini bekliyorduk. Fakat 2022 yılında %2.8, 2023 yılında %1, 2024 yılında isa farklı rivayetlere göre %0.5 ya da %1.1 gibi bir seviyede kaldı Fransa'nın büyümesi. Peki niye böyle oldu? Bunun sebepleri az önce dediğimiz gibi bir pandemi, 2 Rusya Ukrayna savaşı ve enerji maliyetlerinin artması. Dolayısıyla bunun Avrupa'nın geri kalanında olduğu gibi Fransa'da da üretimi düşürmesi. E bir de az önce anlattığımız mesele yani Fransa'nın bir gelişmiş ekonomi olarak küresel rekabetten kopması 2024 yılına geldiğimizde şöyle bir görüntü çıkardı önümüze. Bir yılda 170 şirket kapandı ve toplamda 24.000 çalışan işten çıkarıldı. Sadece sanayi sektöründe. Şimdi büyüme rakamlarındaki zayıflıktan bahsettik. Bu doğal olarak istihdam rakamlarını da zayıflatıyor ve bu da doğal olarak işsizliği arttırıyor. Fransa'da işsizlik zaten pandemi öncesinde de ciddi bir sorundu. Yani %8'in üstüne çıkmış %10'lara yaklaşan bir işsizlik vardı Fransa'da. Macron iktidara geldiğinde de zaten bu işsizlik sorununu çözmek için istihdamı artıracak yeni politikalar arayışındaydı. Ve burada da aslında gördüğü iki suçlu vardı. Biri biz çok fazla sosyal güvenlik harcaması yapıyoruz. Bu da insanları çalışmaktan alıkoyuyor. Zaten kazanıyoruz diye çalışmıyorlar. İkincisi e şirketlerden de çok vergi alıyoruz. Dolayısıyla onların yatırım yapmasının önünde bir engel oluyor bu. Tam olarak bu döngüyü kırmak için zaten Macron
Bütün bu politikaları uyguladı ama uyguladığının çalışmadığını az önce anlatmıştık. Peki nasıl değişti istihdamın seyri? Mesela pandemi sonrasını ele alarak başlayalım. Fransa'da 2023 yılında işsizlik oranı %7.2. 2023-2024 yılı arasında reel büyümenin sadece %1.2 olduğunu görüyoruz. Bu da doğal olarak işsizliğin %7.4'e çıkmasına sebep oluyor. Önümüzdeki yıllar için de bu arada büyüme projeksiyonları yine düşük seviyelerde. Bu da Fransa'nın önümüzdeki yıllarda da istihdam kaybının ve işsizlik artışının yüksek olmasını bekletiyor bize.
Bir de belki bu makroekonomik verileri Fransa'nın sosyal problemleriyle beraber düşürmek lazım. Çünkü her iki senede bir adeta bir ritim haline gelmiş sosyal patlama görüyoruz Fransa'da. Özellikle Banliyö'deki göçmen asıllı gençler sokağa çıkıyor. Ya adalet, ya tanınma, ya kimliğe dair bir takım sorunlarını dile getiriyorlar. Hatta bayağı da yakıp yıkıyorlar. Üzerine ciddi bir sosyal bunalım da var. Yani aslında böyle ekonomiyle sosyal yapının içe geçtiği bir krizler silsilesi görüyoruz Fransa'da.
Evet. Yani bir tarafta Banliyö'deki gençlerin işsizlik sorunu ve bu işsizliğin eğitimsizlikle birleşmesi, sosyal yapının zayıflığıyla birleşmesi ve zaman zaman şiddete dönüşmesi. Bu bir mesele. Bir yandan da hani Fransız asılların da yaşadığı sorunları görüyoruz. Aslında bu iki grubun yaşadığı sorunlar ve bunun sosyal patlamalara dönüşmesi de kendini bize hem Marine Le Pen öncülüğündeki Ulusal Birlik Partisi'nin hem de işte sol partilerin yükselişiyle gösteriyor. Şimdi son 10 yıla baktığımızda Fransa'ya dair aklımıza gelen meseleler hep dediğin gibi protestolar. Ama bu protestoların içinde ne vardı? Bir düşünelim ve kimler katılıyordu onu anlamaya çalışalım. İlki Sarı Yeleklilerdi mesela. Sarı Yelekliler aslında kimliklerden bağımsız. Fransa'da metropole uzak olan banliyölerde yaşayan herkesi ilgilendiriyordu. Diyelim ki Paris'te ya da Lyon'da çalışıyorsunuz ama oradaki ev fiyatları yüksek. Dolayısıyla işinize arabayla gidiyorsunuz. Şimdi orada sizin kullandığınız yakıta gelen yeni bir vergi sizin şehre gitmenizi daha maliyetli hale getiriyor. Bu sadece iş için değil aynı zamanda sosyal hayata katılımınız için de sorun teşkil eden bir durum. O yüzden biz mesela Sarı Yelekliler eylemlerinde hem Fransa kökenlerin hem de göçmen kökenlerin birlikte protestolar yaptığını görmüştük. Ya da daha sonra emeklilik yasasına dair protestolar yine farklı kimliklerden insanların birlikte katıldığı protestolara dönmüştü. Ama bazı meseleler var ki Fransa'da göç karşıtlığı ya da kimlik sorunları gibi konular üzerinden toplumu ayrıştırabiliyor ve bu ayrışmayı biz siyasette de çok net bir şekilde görebiliyoruz. Yani mesela göç karşıtlığı ne ile ilişkilendiriliyor? Bir Fransa'da coğrafi olarak bazı bölgeler küreselleşmeden daha kötü etkilendi. Yani küreselleşme bazı bölgeler için iş kaybı demekti. Bu tıpkı Almanya'da olduğu gibi, tıpkı İngiltere'de olduğu gibi, Fransa'da da kaçınılmaz olarak gerçekleşen bir neoliberal sorundu. Ve bu soruna karşı tepkinin biz nasıl verildiğini gördük. Göçmenler gelip işimizi elimizden alıyor diyen Fransızlar kendilerine yeni bir parti aradılar. Ve bu aradıkları parti de Marine Le Pen'in Ulusal Birlik Partisi oldu. Ama bir yandan da mesela Banliyö'de kaynayan bir işsizlik sorunu var ya da işte sosyal hayatın içine dahil olamama sorunu var. Bunun da bambaşka bir sosyal krizi tetiklediğini görüyoruz. Bunun en büyük örneğini de Nael Merzuk'un öldürülmesi sonrasında görmüştük. 16 yaşında bir Cezayir genç olan Nael Merzuk'un polis tarafından öldürülmesi sonrası Fransa'nın tamamına yayılan büyük şiddet eylemleri olmuştu. Bu da banliyölerde toplumdan dışlanmış hisseden kesimlerin kendilerini nasıl öfkeyle ifade ettiğini bize gösteriyordu. Aslında bütün bu sosyal patlamalar bize şunu gösteriyor. Fransa'da bir merkez siyaseti var ve bu merkez siyaset toplumun çevresindeki, çeperindeki insanları siyasete dahil etmekte yeterince becerikli olamadı. Yani burada hem ekonomik gücünü kaybeden Fransız alt orta sınıfının siyasete küstüğünü görüyoruz. Hem de bir şekilde sisteme dahil olamayan hem ekonomik hem sosyal hem siyasal sistemden uzak kaldığını düşünen Banliyö'deki gençlerin ya da metropollerdeki göçmenlerin kendilerini La France Insoumise gibi boyun eğmeyen Fransa gibi sol hareketlere yakınlaştırdıklarını görüyoruz.
Fransa'nın ulusal bir krizde olduğunu düşünüyorum. Yani ulusal bir kimlik krizi var. Fransa Avrupa'nın en büyük Müslüman topluluğunu bünyesinde barındırıyor ama bir yandan da tarihsel olarak çok seküler ve laik bir cumhuriyetçi tahayyülü var. Bu bir kere müthiş bir çatışma ve tansiyon yaratıyor. Ama bunun ötesinde Fransız olmak ne demektir? Bugün kime Fransız diyoruz? Fransa nasıl bir herkesi kucaklayan kimlik yaratıyor? Bunlar büyük soru işaretleri. Bunun zaten en büyük örneklerini şimdiki Fransız parlamentosunda görüyoruz. Hala çok ciddi bir başörtüsü yasağı var ya. Bunları alt alta koyduğumuzda özellikle Avrupa'da en büyük ulus krizini yaşayanın Fransa olduğunu düşünüyorum. Bu da beraber hareket etme motivasyonunu ve kabiliyetini inanılmaz baltalıyor.
Evet. Ya burada şöyle bir hikaye var aslında. Göç yasası tartışılırken 1,5 yıl süren bir tartışmaydı o. Hatırlayacaksın. En büyük mesele şuydu. Fransa bu zamana kadar emperyal güdüleri yüksek bir ülkeydi. Zamanında sömürgeleştirdiği ülkelerden gelen göçmenleri bünyesine kabul eden ama onları da bir şekilde Fransız'a dönüştüreceğini düşünen bir özgüveni vardı Fransa'nın. Ama geldiğimiz noktada Fransa'ya dışarıdan gelenlerin Fransız toplumuna adapte olmakta zorlandığı düşünülmeye başlandı. Yani Fransa eskisi kadar güçlü, asimile edici bir kültüre sahip değil. Fransız devleti ne entegre etmekte ne işte buna asimilasyon diyelim isterseniz asimile etmekte eskisi kadar başarılı hissetmiyor ve zaten başarılı da değil. Bunun yarattığı da bir kimlik krizi var kaçınılmaz olarak. Fransa bahsinde çok konuşulmuyor ama bir de Fransa'nın deniz aşırı toprakları var dünyanın dört bir yanında ve giderek bu deniz aşırı topraklarda daha fazla isyan, daha fazla Fransa'dan ayrılma protestosu görüyoruz ve belki ilerleyen süreçlerde bu topraklarda birtakım bağımsızlık referandumları olacak ve Fransa kaybedecek buraları.
Yani sen geçen ay Fransa'nın Batı Afrika'daki yenilgisine dair bir video çekmiştin bu videoda. Hani Batı Afrika'daki eski Fransız sömürgelerinin Fransa'yı ülkelerinden kovduğunu anlatmıştım. Buna benzer bir senaryonun mesela Yeni Kaledonya'da yaşanmayacağına dair bir garantimiz yok. Şu an Fransa orada elbette çok güçlü. Hatta işte halkın sokağa çıkmasını yasaklayacak kadar büyük bir baskı uygulayabiliyor. Ama zaman içerisinde Fransa belki tıpkı zamanında Kongo'nun yaptığı gibi bu deniz aşırı toprakların kendisi için faydadan çok maliyet getirdiğini düşünüp buralardan çekilebilir. Aslında 5. Cumhuriyetin krizi derken Fransız kimliğinin krizi derken Fransız şu soruya da cevap vermek zorunda. Biz deniz aşırı topraklarımızdaki varlığımızı nasıl meşrulaştıracağız? Yani orada yaşayan insanlara nasıl Fransız olduklarını kabul ettirebileceğiz. Bu ciddi bir kriz. Çünkü bu kriz dediğim gibi sadece deniz aşırı topraklarda değil. Tam olarak Fransa'nın içinde de yaşanan bir kriz. Fransa bu kadar yoğun göçmen nüfusuyla yeniden Fransız kimliğini tanımlamak zorunda. Çünkü vatandaşlarının tamamının Fransız hissetmesi gerekiyor. Şu anda o vatandaşlar Fransız gibi hissetmiyorsa ortadaki sorun o Fransız tanımının kendisi içerisinde ve bu da zaten bugün konuştuğumuz politik ayrımların uzlaşılamaz bir noktaya gitmesinin de sebeplerinden biri.
Bu uzlaşmazlık vurgusu önemliydi bence. Çünkü Fransa'nın yönetilememe krizi veya Fransa'nın çöküşü dediğimizde de iç siyasette buna cevap veremeyen partiler veya bloklar görüyoruz. Burada o uzlaşmazlık hatlarını da bir vurgulamak lazım. Yani enerjide, iktisatta, siyasette, jeopolitikada birbiriyle çok çelişkili ve aynı anda masaya oturamayan aktörler var.
Evet. Ya meclise baktığımızda gördüğümüz hikaye biri küçük dört tane blok. Ya bu dört bloğun bir tanesine biz işte merkez diyoruz. Macron etrafındaki blok. Ve bir tanesine sol ittifak diyoruz ki bu sol ittifakın da içerisinde daha merkez solda duran sosyalist parti ile daha aşırı solda duran Boyun Eğmeyen Fransa arasında bir ayrım var ama onlar bir şekilde uzlaşabildiler. E tam onların karşısına koyduğumuz bir de Marine Le Pen var ve onun Ulusal Birlik hareketi var. Şu anda Bardella'nın genel başkanlığını yürüttüğü bir siyasi parti. Daha ufak bir merkez sağa yakın hani sosyalist partinin sahadaki karşılığı olan bir de Cumhuriyetçiler var. Peki bu yapılar bir şekilde mecliste koalisyon kurabilecek kadar da olsa uzlaşabiliyor mu? Hayır. Yani bu yapıların uzlaşabildiği tek bir senaryo var. Atıyorum sol parti hükümeti devirmek için bir güvensizlik oylamasına başvurduğunda Marine Le Pen'in partisi sol partiyi destekleyebiliyor. Desteklemesinin tek sebebi hükümeti devirmek oluyor. Burada uzlaşmazlıklar sağ sol gibi soyut kavramlar üzerinden anlaşılmayabilir. Bunu dediğin gibi somut politikalar üzerinden okuyabilmek lazım. Bence ayrımı en temelde merkez siyaset ve yeni doğan partiler olarak yaparsak şunu görüyoruz. Fransa'da merkez siyaset Avrupa Birliği ile iç içe geçmiş durumda. Yani bugün Macron'dan da bahsederken, Cumhuriyetçi Partiden de bahsederken, Sosyalist Partiden de bahsederken aslında Avrupa Birliği'ni benimsemiş merkez, sağ ve sol partilerden bahsetmiş oluyoruz. Burada ayrım hem Ulusal Birlik Partisi'nde hem de Boyun Eğmeyen Fransa hareketinde. Bu iki hareket de Avrupa Birliği'ne karşı. Yani Avrupa Birliği'nin Fransa'nın egemenliğini ihlal eden bir şey olduğunu düşünüyorlar. Ama burada egemenlik deyince yine soyut bir şeyden bahsetmiyoruz aslında. Yani bugün Fransa'nın ekonomik krizlerinden bahsederken ne dedik? Fransa borçlanıyor ama borçlanma faizini kendi belirleyemiyor. Fransa bugün Avrupa Merkez Bankası'nın belirlediği koşullar içerisinde ekonomisini yönetmek zorunda. Dolayısıyla atıyorum bir nicel genişleme ya da parasal sıkılaşmaya girecekse buna karar verecek olan Fransa değil Avrupa Merkez Bankası oluyor. İşte burada ilk ayrımı belki bu teknokratik Avrupa Birliği yanlısı merkez siyasetle yeni siyasi hareketler arasında yapmak gerekiyor. Ama bu yeni siyasi hareketler de zaten kendi içlerinde tamamen uzlaşmaz durumdalar. O yüzden birini sağa, birini sol uca koyuyoruz. Burada Avrupa Birliği'ne karşı pozisyon ya da egemenlik meselesi dedik ama ekonomik bir ayrım daha var. Merkez siyaset ve bu yeni siyasi hareketler arasında. O ekonomik ayrım da bu hareketlerin oy tabanlarını bize gösteriyor. Bugün merkez sağ ya da merkez sol ya da Macron artık işçilerden oy alabilen partiler değiller. Parti sosyalist bile işçilere seslenebilmekte zorlanıyor. Ama Marine Le Pen'in şunu yapabildiğini görüyoruz. Mesela Fransız bir vatandaş. Sen işini kaybettin. Çünkü göçmenler o işi senin elinden aldı. Yani işini kaybeden bu sanayisizleşme sonucunda işsiz kalmış kesimlerin bir yandan Melençon öncülüğündeki Boyun Eğmeyen Fransa hareketine ama öbür yandan da Marine Le Pen öncülüğündeki Ulusal Birlik Partisi'ne oy verebildiğini görüyoruz. 2024 seçimi bu açıdan ilginç olmuştu. Yani biz aşırı sağ ve aşırı sol diye isimlendirilen bu iki parti arasında oy geçişinin beklenenden yüksek olduğunu görmüştük. Ama tek ayrım bu da değil. Bir yandan enerji politikalarına bakıyorsunuz. Mesela Boyun Eğmeyen Fransa hareketi net bir şekilde nükleer enerji karşıtıyken Le Pen'in ve Macron'un da nükleer enerjiye karşı pozitif olduğunu görebiliyoruz. Bu aslında kritik stratejik kararlarda da bu partilerin birbiriyle uzlaşmadığını bize gösteriyor.
Makro resimde şöyle düşünüyorum. Bu merkez partiler çok Avrupa yanlısı dedin sen de. Aslında biten bir hikaye var. Hep bunu konuşuyoruz. Biten bir hikaye var dünyada ve bu biten hikayeyi sürdürmek istiyor merkez partiler. Öte yandan bu biten hikayenin yerine alternatif koyan partiler ise Fransa'nın elitlerine, siyasi düzenine, ekonomik çarklarına çok yabancı ve çok korkutucu geliyor. O yüzden mümkün mertebe bu bitmiş hikayeyi devam ettirmeye çalışıyorlar. O yüzden enkaz her geçen gün daha da büyüyor. Mesela 5 sene önce Fransa bu kritik dönüşümü yapsaydı belki bu kadar büyük bir enkazın altında kalmayacaktı ama bir 5 sene daha götürmeye çalışacaklar ve 2030'da çok daha büyük bir yerden kırılacak. Ya evet. Şimdi açık konuşalım. Fransa'daki bu sorunun bir yerinde yarı başkanlık sisteminin kendisi de yatıyor. Macron nasıl iktidara gelebiliyor? Nasıl iktidarda kalabiliyor? Geniş seçmen kitlesini Marine Le Pen tehdidinden uzak tutacak aday olarak karşımıza çıkıyor, değil mi? Ve bu da aslında zaten kendi içerisinde o kadar güçlü bir aktör olmadığını bize gösteriyor. E bir de hükümetin meclise karşı sorumlu olduğu bir senaryo var. E dolayısıyla meclisin bu kadar parçalı yapısı içerisinde hükümet de istediği kararları alamayan böyle bir topal ördeğe dönüşüyor. Şimdi bunu çözmek için belki Fransa yarı başkanlık sisteminden zamanında vazgeçebilirdi ama yarı başkanlık sisteminden vazgeçilmediği ölçüde bu sistemi terk etmek daha da zor hale geliyor. Niye? Çünkü önümüzdeki seçim dönemi en önemli iki aday muhtemelen merkez partiden olmayacaklar. Yani bir tarafta Melençon'un, öbür tarafta Le Pen'in ya da Le Pen siyasi yasak alırsa Vardella'nın cumhurbaşkanı adayı olduğunu göreceğiz. Ve bu iki adayın ikinci turda yarıştığı bir senaryoda kimse yarı başkanlık sistemini bırakıp da başkanlık sistemine geçelim demez. Fransa'da kimse derken şu anki yönetici elitlerden bahsediyorum. Yani bütün yetkiyi bu insanlara vermek istemeyeceklerdir. E peki ne yapacaksın? Yetkiyi meclise mi devredeceksin? E bu da anlamsız. Çünkü meclis zaten parçalı bir yapı içerisinde. Ancak ve ancak merkez tamamen çöktüğünde meclis belki çalışabilir hale gelecek. Ama onun çalıştığı senaryoda da yürütmenin başında kimin olduğu en belirleyici soru olacak. Yani şöyle bir senaryo çıkabilir ya karşımıza. Atıyorum 2028 mecliste Ulusal Birlik Partisi'nin çok büyük bir sıçrama yaptığı ama cumhurbaşkanlığı seçiminde yine Le Pen ya da Bardella seçilmesin diye bu sefer ikinci turda Melençon'un kazandığı bir Fransa. Yani solcu bir başkan ama sağ partinin mutlak çoğunluğa sahip olduğu bir meclis. Böyle bir senaryoda Fransa'nın yönetilememe krizinin devam edeceğini göreceğiz. Yani bugünün uzlaşmazlıkları yarının krizini de daha derin hale getiriyor. Mesela işte biz bu videoyu çektiğimizde Sebastian Lorni Başbakan ama belki 3 ay sonra onun da devrildiğini göreceğiz. O yüzden sorun sadece saydığımız ekonomik ya da siyasi meseleler değil. Meclisteki bu çoklu yapının ya da Fransa'nın yönünü belirleyememiş olmasının yarattığı ve yaratmaya devam edeceği istikrar krizi. Aslında.
Biraz bu dönem bana I. Dünya Savaşı öncesi Fransa'yı hatırlatıyor. Solcular sağcıları suçlar. Sağcılar solcuları suçlar. Bu Hitler'in Fransa işgaline giden süreçteki hataları anlamaya çalışırken sağcılar der ki siz çok fazla reform geçirdiniz. Bu silah harcamalarını düşürdü. Çok ciddi grevlere sebebiyet verdi. İşçi hakları genişledi. Bu yüzden yeteri kadar hazırlanamadık. Solcular der ki, "Sizin yüzünüzden yaptık. Zaten siz işbirlikçi oldunuz." Ya biz 1930'lar boyunca silah, operasyon, ekonomi, iktisat, sosyal reformlar konusunda başarısız bir Fransa görüyoruz. Ve zaten o da sonra çok ciddi bir işgalle sonuçlanacak. Yani biraz dünyanın gittiği yere doğru hazırlanamayan bir Fransa var. Yani elitlerin kavgası ve birbiriyle tuttuğu mücadeleden dolayı.
Evet. Az önce Reyhan da 70'ler ve 90'lar Türkiye'sine benzetmişti bu dönemi. Böylesi kararsızlık anları gerçekten bir ülkenin kaderinde çok belirleyici olabiliyor. Çünkü normalde şunu konuşabilirdik. Fransa'nın ekonomik sorunları var. İşte bu sorun teknolojide inovasyonla çözülebilir. İşte belirlenmiş bir sektöre stratejik yatırımlarla çözülebilir vesaire diyebilirdik. Şu an bunu diyemiyoruz Fransa için. Niye diyemiyoruz? Çünkü bir stratejinin olması için o stratejiyi ortaya koyabilecek bir siyasi iradenin olması gerekiyor. Ve Fransa'nın krizi zaten tam olarak bu siyasi iradeyi kaybetmekten kaynaklanıyor. Bunun uzun sürmesi senaryosu da Fransa'nın yaşadığı krizden çıkışını uzatacak bir hikaye koyuyor önümüze. Belki bugün için Fransız seçmenine en kötü gelen opsiyonlar bile yarın opsiyon olmaktan daha evla olabilir. Yani en kötü karar bile kararsızlıktan iyidir deriz ya bugün belki. Merkez sahadaki bir insan için Melençon Fransa'nın başına gelebilecek en büyük felaket olabilir. Ama yarın Le Pen yerine Melençon'u görmek isteyecek o insan. Ve belki bu arada sorunların çözümü de olabilecek, tersi de olabilir. Le Pen ya da Bardella'nın güçlü bir şekilde iktidara geldiğinde ekonomik sorunları çözdüğünü de görebiliriz. Ama şu anda hepsi birbirinin ayağını kaydırıyor. Hepsi birbirinin iş yapmasını engelliyor gibi bir görüntü var karşımızda.
Kanalda üç tane Avrupa ülkesi videosu oldu batırdığımız. Ben Almanya yaptım. Ömer İngiltere'yi yaptı. Yunanistan'ı da yaptı Ömer aslında ama onları büyük ülke, onu büyük ülke kategorisine almıyorum yani. Batması değil onun çıkması mucize olurdu. Evet. Yani dolayısıyla biz Avrupa'nın üç büyük ülkesini incelemiş olduk ve senden karşılaştırma yapmanı isteyeceğim. Yani en kötü durumda olan ülke hangisi sence ve bu cendereden çıkabilme potansiyeli yüksek olan ülke hangisi? Nasıl karşılaştırırsın Fransa, İngiltere ve Almanya'yla? Ben şöyle derim. Cendereden çıkma ihtimali en yüksek ülke hala Almanya. Bütün bu sanayisizleşme sürecine rağmen yani darbeyi en erken ve en güçlü hisseden Almanya oldu. Çünkü güçlü bir sanayisi vardı ve artık o güçlü sanayi tokat yedi. Ama Fransa'ya baktığımızda mesela sanayi üretiminin milli gelirdeki oranı Almanya kıyasla yarı yarıya neredeyse. Sanayinin Fransız milli gelirindeki payı %13 civarında. Almanya'da bu %25'in üstünde. İngiltere'ye bakıyoruz. İngiltere'nin de şöyle bir avantajı var. Brexit'le birlikte Avrupa Birliği'nden çıkmanın çok ciddi zararını gördü. İşte gümrük vergilerinde hala sorunlar yaşıyor. Çeliğe getirilen vergileri vesaire düşünelim. Çok taze. Avrupa Birliği'ne satış yapmakta zorlanan bir İngiltere var ama kendi finansal kararlarını verebiliyor. Dolayısıyla orada bir egemenlik alanı buldu kendisine. En azından o egemenlik alanı içerisinde sorunlarını çözebilme potansiyeli var. Fransa'ya geliyoruz. Fransa hem Avrupa Birliği içerisinde bir zamanlar hayalini kurduğu kadar güçlü bir aktöre dönüşemedi. Hem dış politikada muhterisliğiyle kaldı. Kifayetsizliği ortadaydı zaten. E bir taraftan ekonomiye bakıyoruz. Sanayisi daralan, inovasyon alanında bir türlü bekleneni vermeyen bir ülke var karşımızda. Fransa'nın buradan çıkması için çok ciddi bir yatırım dönüşümü lazım. Bu da şu anda küresel anlamda finansmana erişimin zor olduğu bir dönemde mümkün değil. O yüzden ben yakın geleceği en karanlık ülke olarak Fransa'yı görüyorum. Açıkçası.
Bana da en iyimser durumda olan Almanya gibi geliyor ama İngiltere ve Fransa birbiriyle ciddi bir kıyasıya rekabet halinde. Hatta sürekli şey komik. Bu Manş Denizi'nden geçen göçmenler üzerinden kavga ediyorlar ya işte birkaç milyon euro üzerinden bir kavga dönüyor. Yani bu iki ülke bir zamanların özellikle 19. yüzyılın dominant ülkeleri artık yavaş yavaş kaderlerine terk edilmiş durumdalar. Hep diyorum 15-20 yıl sonra Hindistan'ı, Endonezya'yı hatta ve hatta Nijerya'yı, Brezilya'yı bu ülkelerden çok daha fazla konuşacağız.
Ya evet. İşte o videonun ortasında bir entropi ekonomisinden bahsetmiştik. Gerçekten 19. yüzyılın son çeyreğinde sömürgecilik yarışına girmiş ülkelerin bugün artık bir durağanlık yarışında olduğunu, dibe batma yarışında olduğunu görüyoruz. Önümüzdeki yıllar gerçekten de saydığın ülkeleri Fransa'dan, Almanya'dan daha çok konuşmamız gerekecek. Biz tabii Türkiye olarak Avrupa'yla komşuluk ilişkimizden ötürü Fransa'yı da, Almanya'yı da, İngiltere'yi de konuşmaya mecburuz. Çünkü yani sadece Almanlar yenilince yenilmiş sayılmıyoruz. Bugün Fransızlar yenilince de yenilmiş sayılabiliyoruz. İngiltere yenilince de yenilmiş sayılabiliyoruz. Çünkü küresel ekonomideki önemimiz azalıyor. Yani bizim en büyük ticaret partnerlerimiz fakirleşirken biz malı kime satacağız diye yeni bir dertle karşı karşıya kalıyoruz. O yüzden bu batış hikayelerini Türkiye'de işler iyiye gidiyor. Bakın Fransa çok kötü. Biz yine halimize şükredelim diye anlatmıyoruz. Aksine Fransa bile bu halde, Almanya bile bu halde Türkiye'nin önü daha karanlık olabilir. Bunu anlamaya çalışalım diye konuşuyoruz.
Fransa'ya geri dönersek bitirirken Fransız siyaset sınıfı hakkında ne düşünüyorsun? Çünkü Macron ismi cismi pek bilinmeyen işte Finans Bakanlığı'ndan bir anda ülkeyi 10 yıl boyunca yöneten bir lidere dönüştü. Evet. Ya Fransız siyasetinden işte belli bir takım eşikleri aşmış. Genellikle de en elit okullardan mezun olmuş ve sonra orada burada özel sektör tecrübesi kazanmış. Fransa'nın büyük şirketlerinde çalışmış bir siyasetçi doğuyor. Popüler olmasa bile teknokrat. Böyle bir lider mi görüyorsun yoksa daha karizmatik ve Fransa'yı dönüştürücü bir lider mi görüyorsun? Sözün özü 5. Cumhuriyetin sonunu mu göreceğiz ve bu sonu karizmatik bir lider mi getirecek yoksa kriz mi bizi bu çatırdamaya götürüyor?
Evet. Ya şöyle bir anıyla bağlayayım bu soruya. Biz 49W dersini aldığımızda 2017 yılıydı. Yani Macron'un iktidardaki ilk yılıydı. O zaman Huri Hoca Macron'dan bahsederken Avrupa sermayesinin istediği, ihtiyaç duyduğu adam olduğunu söylemişti. Bu bir övgü değildi. Yani Avrupa sermayesi şu an vergilerden bıkmış durumda. Dolayısıyla Macron onların vergi yükünü hafifletmek için oraya geldi diyordu. Dediğin gibi işte eski bir finans bakanı tam bir teknokrat ama siyasi popülaritesi her geçen gün daha da düşen bir isim. Benim Fransa'da gördüğüm şey şu. Teknokratlara itibar artık tamamen bitiyor. Bunun yerine karizmatik mi emin değilim ama daha genç, daha sağdan isimlerin etki kazandığı bir döneme giriyoruz. Çünkü aslında Fransa siyaseti gözümüzün önünde bir kuşak dönüşümünün de göstergesi. İşte Gabriel Attal mesela bundan bir önceki başbakan. Kendisi 34 yaşında o koltuğa oturdu ya da Sébastien Lecornu 38-39 yaşında başbakanlık yapıyor olacak. E muhalefetin liderine bakalım. Bardella şu an benden bir yaş küçük bir siyasetçi ve Fransa'da ana muhalefet lideri ve aslında ülkenin en büyük siyasi partisinin lideri. O yüzden ben önümüzdeki yıllarda hele Boyun Eğmeyen Fransa da Melençon'un yerine yeni bir genç kuşak isim çıkarabilirse yepyeni bir siyasi kuşağın hareketini göreceğiz diye düşünüyorum. İşte bu yeni siyasi kuşak, Fransa'nın Y kuşağı diyelim bunlara. Fransız siyasetini büyük ölçüde dönüştürecek ve ben bu dönüşümün daha tabandan geliyor olduğunu düşünüyorum.
Seyircilerin kucağına bomba bir soru bırakayım mı? Hı hı. Öyle bitirelim videoyu. Dinamizmini kaybettiğini söylediğimiz Avrupa genç siyasetçileri üretirken giderek dinamizm kazanan Hindistan, Çin hatta ABD gibi ülkelerin liderleri ise 70 yaşının üzerinde. Bu da bir soru ve düşünecekleri bir mesele olarak önlerine dursun diyorum.
Dursun. Ben de bir son soru sorayım. Böylece kapatalım bu videoyu. Yeni Başbakan Sébastien Lecornu işte ilk ayını tamamlayacak gibi. Bu hükümete kaç ay ömür veriyorsunuz? Çünkü biz geçen sene Barnier'nin ömrünün 8 aydan kısa olması üzerine iddiaya girmiştik ve gerçekten de 3 ayda o hükümet düşmüştü. Ben Lecornu'nin de sene sonunu görmesinin zor olduğunu düşünüyorum bütçe tartışmalarından dolayı. Siz de yorumlarınızı paylaşabilirsiniz. Önümüzdeki videolarda görüşmek üzere. İyi seyirler. Yeah.