Transcription
Hayırlı sabahlar arkadaşlar. Elhamdülillahi rabbil alemin vessalatu vesselamu ala rasulina Muhammedin ve ala Aleyhi ve sahihi ecmain. Yasin suresi tefsirini Elmalılı Hamdi Yazır'dan okumaya devam ediyoruz. Hak Dini Kur'an dili isimli muhkem eserinden 7. ayeti kerimedeyiz arkadaşlar. İlk 6 ayeti kerimeyi şöyle kısaca bir hatırlayalım. Çünkü bugün okuyacağımız ayeti kerime kendinden öncekilerle ilişkili ve kendinden sonrakilerle de ilişkili, tam ortada bir yerde. Bu bakımdan bağlantıyı kurmamız lazım. Kur'an-ı Kerim, Kur'an-ı Hakime yemin ederek başlıyordu. Yasin ayetinden sonra birinci ayet; Yasin, biliyorsunuz anlamı, muhtevası hakkında bir söz söylemekten insanların aciz kaldığı ayetler. Bunlar Kur'an-ı Hakime yemin olsun ki, ikinci ayet; Sen gönderilmişsin, kuşkusuz sen gönderilmiş peygamberlerdensin. Ala sıratı müstakim, sıratı müstakim, sırat-ı müstakim üzeresin. Tenzile la Azizi rahîm; bu aziz ve Rahim olanın, aziz ve Rahim olanın indirişiyle sen sıratı müstakim üzere gönderilmiş peygamberlerdensin. Niçin indirdi? Niçin bir tenzile muhatapsın? Niçin tenzil yaşandı? Efendim, bütün ataları uyarılmamış olan bir topluluğu uyarman için. Fehum gafile; işte bu ataları uyarılmadığı için de onlar gaflet içindeydiler, dedik. Bunları açıkladık, bugün yani ilk iki dersimizde. Efendim, inzar meselesinden bahsettik.
Efendim, şimdi onların işte bu uyarılmamış ve gaflet içinde olan bu topluluğun durumu bize bildirildikten sonra, yani efendimiz sallallahu aleyhi ve sellemin ataları uyarılmamış, Hz. biliyorsunuz Hicaz bölgesine Hz. İbrahim ve İsmail'den sonra bir daha peygamber gelmedi. Bilmem, ismi bilinen peygamberlerden, bütün o soyundan gelen peygamberler İsrailoğullarına gönderildi. Efendim, ilk defa Hz. İsmail'den sonra, ilk defa efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem geliyor Araplara ve işte Cenab-ı Hakk ataları uyarılmadığı için kendileri gaflet içinde olan bir topluluğu inzar etmen için sana aziz ve Rahim olanın indirişiyle, efendim sen sıratı müstakim üzeresin ve efendim gönderilmiş olan peygamberlerdensin. 7. ayette; lagade hakkarihim buyuruyor. Rabbimiz, celalinin hakkı için daha çoklarına karşı söz hak oldu. Bu söz şimdi nedir? La hadi hakkını kavlu; söz gerçekleşti, söz kesinleşti, hakikate büründü, hakikat oldu. Onlara verilen söz, alaekleri bir yemin yapılmıştı ya, işte ona cevaptır diyor. Dolayısıyla vallahi takdirinde Allah Teala'nın nam-ı celaline bir yemini işaret eder. Düzeltelim; yukarıda yapılan değil, ben Kur'an'ın hakimdeki değil, efendim burada lakaddin başında takdiri bir Vallahi yemini vardır diyor. Allah'a yemin olsun ki, ne onların çoğunun üzerine söz hak oldu. Allah Teala'nın nam-ı celaline, ama lafzen ayet-i kerimede bulunmayan, mana olarak orada takdir edilen bir yemine cevap ifade eder muradın. Yani bu kavilden murad nedir? Çünkü söz onlar üzerine kesinleşti, söz hakikate büründü denilen söz nedir sorusuna cevap olarak müfessirlerin çoğunluğu leemle, leemle cehenneme minel cinni kelimesi olduğunu söylüyorlar. Bu Secde suresi 13. ayet-i kerimede kelime, efendim biz cehennemi cinlerden ve insanlardan büyük bir toplulukla dolduracağız ve Emine, Emine orada da kitle geliyor, ayeti kelimesi olduğunu söylemişlerdir. Nitekim yine Yunus suresi 96. ayette; innellezine hakikati aleyhim kelime-i kelime tüm ve Rabbi celâ; onların üzerine Rabbinin sözü hak oldu, onlar kelime tura bir kere onların üzerine hak oldu, onlar iman etmezler ayetinde de bu böyledir. Yani bu kavli celil mucizince aleyhlerinde azap ile hüküm vacip oldu.
Şimdi buradan asıl anlayacağımız; bu arkadaşlar, öncesinde ne vardı? Ataları uyarılmadığı için kendileri gaflet içinde olan bir topluluğu inzar etmen üzere, onları uyarman, uyarman için bu aziz ve Rahim olan Cenab-ı Hakk'ın bir indirişidir bu Kur'an-ı Kerim, demişti. Efendim, peki arkasından böyle bir ifadenin gelmesi, yani ataları uyarılmamış, kendileri gaflet içinde, o halde niye onlara azap hak oluyor? İşte burada bu suale cevap arayacak şimdi. Elmalılı merhum diyor ki; ancak buna şöyle bir sual varid olur, yani böyle onların aleyhine azap baki oldu diye kestirip atamayız. Aklımıza hemen bir sual geliyor. Çünkü öncesindeki, bu ayetten önce gelen işte onlara hiçbir peygamber gönderilmedi, o yüzden onlar gaflet içindeler, bunun için seni gönderdik diyor. Peki kendilerine peygamber gönderilmeyen ve gaflet içinde olan bir topluluğa nasıl azap vaki olur? Onların çoğunun aleyhine söz olmak üzere, söz kesinleşti, verilen söz kesinleştiği ifadesi böyle bir gaflet durumunda nasıl söz konusu olabilir? Zira voman kulina muaddibina hatta nebahat; biz peygamber göndermedikçe hiç kimseye azap edici değiliz ayet-i kerimesi, İsra suresi 15. ayet-i kerime ve ehl-ü ayet-i kerimesi, Enam suresi 131. ayet-i kerime; senin Rabbin halkı gaflet içindeyken haksız yere hiçbir topluluğu helak edici değildir ifadeleri, yani Kur'an-ı Kerim'de geçmiş iken ve burada da onlara göre bir önceki ayet-i kerimede tohumu gafile altıncı ayette, bir öyle bir kavmi inzar etmen için gönderildi ki, bu tenzil, bu indirilen, bu kitap öyle bir kavmi inzar etmen için indirildi ki onların ataları hiç uyarılmamıştır ve onlar gaflet içindeydiler diyor. İşte fehum gafile denilen gafletle tavsif olunan bir kavmin aleyhine kelimeyi azap nasıl hak olur? Cevap olarak; şimdi burada birkaç yorum var. Arkadaşlar, biraz da gramerle de izah ediyor Elmalılı merhum bunu. Dolayısıyla burayı biraz dikkatle dinlemek icab ediyor. Fakat sonuçta kendi yorumunu söyleyecek. O zaman daha net olacak inşallah cevap. Fakat şu bölümü birazcık dikkatle dinlemek lazım. Cevap olarak bunlara o kavminin hak olması peygamber gönderilmeden evvel değil, gönderildikten sonra Ebu Cehil gibi inat edip kabul etmeyenlere aittir deniliyor. Yani bu hak olan azap, lakade hakkarihim ifadesinde hak, o gerçekleşen azap, onun hepsine değil, peygamber gönderildikten sonra, yani efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem geldikten sonra içlerinden iman etmeyen Ebu Cehil gibilere aittir denilmiş. Lakin bu itibar ile doğru olsa da sonradan çoklarının imana gelmiş olmalarına nazaran bunlara imana gelmez bir ekseriyet denilemeyeceği gibi, ala ekseri; onların çoğuna azap hak oldu dedi. Halbuki Arapların, yani Peygamberimiz geldikten sonra Arapların çoğu iman etti. Yani neticeye baktığımız zaman, peygamberin bir setini müteakip ekseriyetin bu suretle hemen mahkumiyeti, yani daha peygamberin görevinin tamamlanması ve Arapların çoğunun Nasr suresinde geçtiği üzere iman etmeleri beklenmeksizin hemen daha baştan küçük bir azınlık iman ediyor başta. Tabii ki büyük bir kısmı karşı çıkıyor, hemen en başta mahkumiyeti dahi maun lira abbâfirûn mazeretiyle nazmın gelişine de mülayim düşmüyor. Yani daha gelir gelmez, peygamber görevi tamamlanmadan, efendim ona iman etmemiş olanların, halbuki gelecekte iman edecekler üzerlerine azap kelimesinin hak olması da uygun düşmüyor. O halde bu ekser, o kavminin içinden ziyade dışında olmak gerekir. Yani onların çoğunun üzerine hak azap edersiniz, azap hak oldu ifadesindeki onların çoğu, ala ekseri ifadesini arkadaşlar kuru yani Peygamber efendimizin muhataplarının ve o günkü onun muhatap olduğu Arapların içinde değil, dışında aramamız gerekir. Zira nahivde malumdur ki, işte şimdi gramer açısından bunu izah edecek, oradaki him kime, ala ekseri him kime gidiyor ve o ekser neyin çoğulu, neyin çoğunluğu onu açıklayacak. Nahide malumdur ki, ismi izafiyetle istiğmalinde iki vecih vardır, yani ismi taf değil, ekser oluyor burada arkadaşlar, bir isim tamlaması içerisinde geldiğinde ismi taf değil de sıfatlarda derecelendirmeyi ifade eder. Mesela cemil güzel, ecmel daha güzel, ecmel min ile kullanılırsa daha güzel, tek başına kullanılırsa en güzel anlamına gelir veya izafiyetle kullanılırsa işte ismi tahsilin izafiyetle yani isim tamlaması içinde kullanılmasının iki vecihi, iki şekli vardır. Birisinde musafın inekten cüz olması şart olur, yani eksenin humdan buradaki örnekten alacak olursak birinci kullanımda oradaki excel okulun içinde olması gerekir. O humun, hurma zamirinin ifade ettiği o çoğunluğun, o grubun diyelim çoğunluk değil, grubun çoğunluğunu ifade etmesi lazım. Mesela Yusuf'u ahsenün nas gibi; Yusuf insanların en güzelidir dediğimizde, Yusuf da o insanlardan, yani [Alkış], diğerinde ise ziyadeyi mutlaka kast olunmakla muzaffer haric olabilir. Mesela Yusuf'u tekrar okuyayım ben de, çünkü çözemedim şu anda burayı. Halbuki daha önce gerçi defa okudum. Birisinde muzaffer cüz olması şart olur, Yusuf. Yani oradaki ahsen nastan birisi, diğerinde ise ziyadeyi mutlaka kast olunmakla muzaffer elekten hariç olabilir. Yusuf'u gibi, Yusuf kendi kardeşlerinin en güzeli ifadesindeki gibi, işte burada etse ruhumda bu mana ile mülahaza edildiği takdirde bu ekseriyet o gafillerin haricinde bulunan ve babaları inzar edilmiş olan azgınlara masraf olacağından sual varid olma, yani diyor ki arkadaşlar, buradaki ala ekte rihimdeki ekser ismi taftili, o hun zamirinin içindeki çoğunluk da olabilir, onların dışındaki bir çoğunlukta olabilir. Gramer açısından baktığımızda eğer biz bunu onların dışındaki bir çoğunluk olarak kabul edersek, yani ismi tahsilin cümle içerisinde izafiyet terkibi içerisinde kullanımına efendim müsait olan bir yorumla biz buradaki ekseri, homun dışında o onlar dediği o çoğunluğu, grubun dışında kabul edersek, görüyorsunuz nasıl zorlandığımızı, efendim dışında kabul edersek bu yukarıdaki suale gerek kalmaz. Çünkü o zaman anlam ne olur? Yani sade o gafillerin içinden çoklarına değil, onların daha çoklarına, babalarına peygamber gönderilmiş olduğu halde doğru yoldan ayrılmış olan pek çok kavimlere anlamına gelir. Ala ekleriyim; pek çok kavim. Kim bunlar? Babalarına kendilerine peygamber gönderildiği halde iman etmeyenler. Yani o zaman Peygamberimizin muhatabı olanlar değil, o Araplar değil, ne kadar haklar, kendilerine hak söz gerçekleşmiş olan ve azabı hak etmiş olanlar, Peygamberimizin muhatapları olan ve daha sonra hepsi neredeyse sahabeye dönüşecek olan Peygamberimizin ümmetinden olacak olanlar değil efendim. Onun dışında atalarına, babalarına peygamber gönderildiği halde kendileri iman etmemiş olanlar olur. Fehumla yumminun; işte bunlar imana gelmezler. Onun için inzara onlardan başlamak hikmete muvafık olmaz, dedi. Inna calina bu 8. ayet. Arkadaşlar, bu 7. ayet-i kerimeyi siz yine metinden kendiniz okuyun ve başka tefsirlerden de bakın, hatta bütün meallere bir bakın, bakalım nasıl efendim ifade etmişler. Asıl biz 8. ayet-i kerimeler üzerinde duracağız. Çünkü onların o iman etmeyişlerinin adeta sebebi açıklanacak burada. Yani bir insanın ilim, kendisine peygamber mesajı ulaştığı halde, kendisine peygamberin yolu anlatıldığı, izah edildiği ve ve o tebliği kendisine ulaştığı halde neden iman etmez ve iman etmediği için azabı hak edecek o neticeye onu götüren özellikler nelerdir? Bunlardan bahseden bir ayet-i kerime hepimiz için pratikte son derece önemli mesajlar içeriyor. Inneca aleyhim anne yaptı. Hem ahlâ, yani çünkü biz onların boyunlarında bir takım bağlar, kelepçeler yapmışızdır. Ahalel; boyuna geçirilen halkalar arkadaşlar, belki filmlerde görmüşsünüzdür. Allah gerçeğini hiçbirimize göstermesin, ne kendimizde ne başka bir herhangi bir insanda, yeryüzüne herhangi bir insandan kölelerin boynuna takılan lale şeklinde demir halkalar vardır. İşte onların adı bu. Inneca aleyhim; biz onların boyları, boyunlarına bir takım bağlar, kelepçeler yapmışızdır. Yani nasıl olup da kendilerine peygamber gönderildiği halde ne kadar hakkari çoğunluğunun üzerine azap hak oluyor, yani azap hak, azabı hak edecek fehumla müminun; onlar iman etmeyecekler dedirtecek Cenab-ı Hakk'a, onlar iman etmeyecekler dedirtecek kadar küfürde kesin kararlı nasıl olabiliyorlar insanlar? Çünkü diyor inneca aleyhim; çünkü biz onların boyunlarında bir takım bağlar, kelepçeler yapmışızdır. Ahalial kelimesini açıklıyor, gayın harfinin zammıyla ötresi ile gulün cemidir ki, yani bir sözlükten bahsediyor. Esaret manasıyla boynunu ihata eden ve boyun ile beraber bir veya iki elide bağlayandır. Ulan öyle, öyle bir boynuna takılan öyle bir bak ki efendim ya tazip, azap etmek, işkence sebebi, yani işkence etmek için, baskılamak için o kişiyi esir etmek için, yani kaçamayacak hale, hareket edemeyecek hale getirmek için efendim boynuna takılan ve ya bir ya da iki elinde bağlayan bir bağdır. Ragıp da şöyle der; Ragıp elli ortasına alan bağdır, nereye bağlanırsa onu böyle ortasına alıyor. Bazıları da tazip ve teşdit için eli boynunu bağlayan bağdır diye ifade etmişlerdir. Yani sonuçta bir tarih daha var, kamus mütercim de mahpus ve mecnun'un boynuna geçirdikleri demir toka ve laleye denilir diye anlatmıştır. Mahpusların veya mecnunların, akıl hastalarının yani saldırgan hastaların efendim boyunlarına geçirilen demir toka veya laleye denilir diye anlatmıştır. Demek ki hul, kelepçe ve lale me kulesi, yani hepsini kuşatan demir bağlardır. Ebu Hayyan Bahir ne diyor ki; zahir olan iş bu inna caale değil, hakikat olmaktır. Yani bir orada sembolik bir ifade veya bir benzetme yapılmıyor diyor Ebu Hayyam. Efendim, gerçekten de bunların boyunlarında böyle bağlar olacak, iman etmeyeceklerini haber verince ahiretteki hallerinden de bir şey haber verilmiş demektir. Yani böyle yorumlamışlar bu, bu ifade Kur'an'daki bu ifade 7. ayet, yani sekiz oldu galiba. Evet, 8. ayet arkadaşlar. Onların boyunlarına dünyada iman etmeyecekleri haber verildi 7. ayette, 8. ayette de bunun neticesi olarak kıyamet günü onların boyunlarına demir halkalar geçirilecek, bu gerçektir. Yani bir benzetme veya sembolik bir ifade değildir demişler. Bazıları bununla beraber cumhur bunun bir istihare olduğunu söylemişlerdir. İşte burası çok önemli arkadaşlar. Hidayetlerine mani olan, çünkü bunlar işte yukarıda biraz anlatmaya çalıştığımız gibi efendim kendilerine peygamber gönderildiği, bir peygamber mesajı kendilerine ulaştığı halde, bir tebliğ kendilerine ve hidayet kendilerine ulaştığı halde o yola girmeyenler, ısrarla onun dışında kalanlar. İşte bu benzetme, yani onların boyunlarına demir halkalar geçirdik, biz o yüzden iman etmiyorlar, benzetmesi diyorlar ki onların hidayetlerine mani olan enfusi ve içtimai ihtiyat ve şerait ve kullu insani, bu da İsra suresi 13. ayet-i kerime müstehakınca bir cezai, yani arkadaşlar burada bu boyuna geçirilen demir halkalar bir benzetmedir diyorlar, müfessirlerin çoğunluğu, cumhurun görüşü, bir benzetmedir. Bununla kastedilen de insanı hidayete tabi olmaya, olmaktan engelleyen enfusi ve içtimai ihtiyat ve şeraittir ifade eder. Enfüsi; iç dünyamızla ilgili, nefislerimizle ilgili, içtimai; sosyal hayatımızla ilgili, yani gerek kendi iç dünyamızdan, kendi nefislerimizden, karakterlerimizden kaynaklanan, gerekse sosyal hayattan bize yapılan yönlendirmelerden kaynaklanan ihtiyat ve şerait; alışkanlıklar ve şartlar. Yani bizim kendimizden kaynaklanan alışkanlıklar ve sosyal hayatın da yattığı şartlar sebebiyle efendim bir cezai mükeseb halinde, yani Cenab-ı [Müzik] Hakk'ın adeta yani haşa haksızca geç boynumuza bir halka geçirmesiyle, Allah korusun efendim, biz küfüre sapmıyoruz insanlar olarak, biz onu hak edecek kendi seçimlerimizin, kendi oluşturduğumuz alışkanlıklarımızın, kendi sosyal topluma bazen de toplumdan gelen baskılara teslimiyetimizin neticesi olarak kendi elimizle boynumuza takıyoruz o halkaları. Anlaşıldı mı arkadaşlar burayı? Daha doğrusu ben anlatabildim mi? Siz anlarsınız da ben anlatabiliyor muyum, bütün mesele orada. Yani buradan anladığımız arkadaşlar, insanın alışkanlıkları onu ve sosyal hayata boyun eğmeye, bu nedir? İşte modadır. Modayı çok geniş kapsamlı düşünün arkadaşlar. Fikirlerin modası var, yani moda sadece giyim kuşam değil, yaşam biçimlerinin modası var, zevklerin modası var, her şeyin modası var. Düşüncelerin bile modası var, işte ideolojilerin modası var arkadaşlar, toplumdan gelen yönlendirmeleri sorgusuz sualsiz benimsedikçe ve kendi alışkanlıklarımızı Allah'ın bize gösterdiği yola aykırı bir şekilde inşa ettikçe biz kendi elimizle kendi boynumuza bizi hidayetten uzak tutacak ve bizi azaba götürecek demir halkalar geçirmiş oluyoruz. Gelecek zaten fehiye ilelebani; fehim, o demir halkalar çeneye kadar dayanmış ve humun burunları yukarı, gözleri aşağı böyle kalmışlardır. Yani başını sağa sola çeviremez ki başka bir hayat tarzının da olabileceğini göre bilsin, düşünebilsin, sabit fikirliliği anlatıyor. Yani artık gözünü tek bir yöne dikmiş. Niye? Çünkü boynuna demir halkalar geçirmiş, o demir halkalar sebebiyle kafasını oynatamıyor, başka. Halbuki ne kadar derece insanın başı döner değil mi, yani çevrilebilir sağa sola, ne kadar geniş bir ufku görme imkanına sahiptir insan efendim, ama kendi eliyle kendi boynuna halkaları geçire geçire geçire başını sabitler, artık o gittiği yoldan başka hiçbir yolun varlığını kabul etmeyi bırakın, göremez bile. Peki nedir bu kendi eliyle kendi boynuna geçirdiği demir halkalar? Arkadaşlar, alışkanlıklarının tekabülüne kadar tekrarlasak azdır, alışkanlıklarının ve toplumsal dayatmaları sorgusuz sualsiz benimsemesinin neticesidir. Bu bakımdan bir kez daha hatırlayalım arkadaşlar, mahatmagan diye ait olduğu söyleniyor o sözün, çok güzel bir sözdür, diyor ki; çünkü biz genelde arkadaşlar böyle ufak tefek sorular geliyor, hala ne kadar toplumdan uzak kalmaya çalışsak da veyahut da görevimiz bitmiş olsa da resmi görevimiz, yine de insanlar iltifat edip hayatları ile ilgili önemli soruları danışıyorlar, bir şekilde ulaşarak. Oradan da ben aynı şeyi görüyorum. Arkadaşlar, bizler içinde bulunduğumuz durumla ilgili kendimiz dışındaki herkesi ve her şeyi sorumlu tutmayı çok seviyoruz. Yani bir tek biz sorumlu değiliz içinde bulunduğumuz durumdan, işte kader, hayat, çevre, işte iş hayatı, ailesi, eşi, efendim aldığı eğitim. Yani herkesin gerekçeleri, hepimizin gerekçeleri, hatta yani bunu sadece hidayet gibi çok hayati bir meselede değil, çok basit yani işte kilo almasını da kendisinde bulmuyor sebebini, kitap okumayı sevme işini de kendisinde buluyor gerekçelerini. Yani hep dış sebepler, dış sebepler, olumsuz ne kadar deneyimi varsa, olumsuz ne kadar hayat tecrübesi varsa hepsinin dış sebepler tarafından kaynaklandığını söylüyor. Halbuki arkadaşlar burada alışkanlıklarımızın, yani enfüse sebeplerin üzerinde durmamız gerekiyor. Öncelikle tabii burada da yani müfessirlerimiz ayetin metninde geçmiyor ama müfessirler o ağırlığal boyuna geçirilen halkaları iki şeyle açıkladılar; birisi kendi içimizden gelen enfüse sebepler. Bunlar bizim alışkanlıklarımızdır, muhatmak annenin sözüne geçeceğim şimdi. İkincisi de dış sebeplerdir. Peki bu dış sebeplere biz mahkum muyuz arkadaşlar? Mahkum muyuz? O zaman sorumlu olmamamız gerekirdi. Eğer gerçekten mahkumsak sorumlu olmayız zaten, yani işte icbar altında. Mesela sizin birisi başınıza silah dayamışsa, işte çok tehlikeli tehditler yapıyorsa ve gerçekten de bu tehditleri yapabilecek durumdaysa o zaman işlediğiniz günahlardan sorumlu olmazsınız o tehdit altında. Fakat hakikaten böyle mi? Yani dış dünyadan gelen uyaranlar bir de bu efendim yani sosyal hayatta kabul görme isteği ve tabii bu insanda çok fıtri bir istek arkadaşlar, çok doğal bir istek. Özellikle de kadınlarda kabul görmeye, iltifat görme efendim, takdir edilme, beğenilme arzusu küçümsenecek bir arzu değil, yani yok sayılabilecek bir arzu değil. Şunu diyemezsiniz ya böyle bir şey hissetme, niye hissediyorsun? Bu insani bir şey, herkes buna ihtiyaç duyar. Onun için biz diyoruz ki herkes az veya çok diyelim ihtiyaç duyar. Onun için ısrarla şunun altını çiziyoruz arkadaşlar; sizi kimin beğenmesini önemsiyorsunuz, kimin takdirini önemsiyorsunuz? Eğer o yani sizin için önemli ve değerli olan ve takdirinin sizin için kıymetli olduğu kişileri siz bilinçli bir şekilde seçmezseniz arkadaşlar işte o zaman Instagram'da gördüğünüz sağlığı takipçi, ne kadar takipçiniz varsa kendinize o kadar iyi hissedersiniz, işte ne bileyim sokağa çıktığınızda sokaktakilerin, gittiğiniz bir kafede, işte bu sebeplerle gençler, benim kendi konuştuklarımı söylüyorum, herkes adına söylemiyorum. Bir 5-10 tane genç kızla bu konuyu konuştum, yani örtüden, başörtüsünden vazgeçmek üzere olan kızlarımızla, Allah hepimizin ayaklarını sıratı müstakimimize de sabit kılsın. Efendim onlar mesela diyorlar ki işte bir yere gittiğimizde bakışların bize dikilmesini istemiyoruz. Yani o kadar kıymetli ki gittiği kafedeki insanların onu takdir etmesi, düşünebiliyor musunuz hayatında belki bir daha hiç karşılaşmayacak o insanlarla ama onlar tarafından kınan, küçüm, bir bakışı bile kaldıramayacak kadar zayıf veya onların onayına ve kendisini hani aralarına almalarına, kabul etmelerine ihtiyaç duyacak kadar güvensiz. Yani dolayısıyla o karakteri de biz yetiştiriyoruz. Neyse oraları bir tarafa bırakıyorum. Mahatma Gandhi, arkadaşlar bu alışkanlıkların oluşma sürecine de işaret ettiği için çok kıymetli bir sözdür. Ben doğrusunu isterseniz yani çok böyle akademik bir şekilde incelemedim bu söz Mahatma Gandhi'nin mi diye. Dolayısıyla bunu kat iyi bir bilgi olarak kabul etmeyin, fakat baktığım birkaç yerde ondan bir alıntı olarak aktarılıyordu, diyor ki; kelimelerinize dikkat edin, yani ağzınızdan çıkan sözlere dikkat edin, düşüncelerinize dönüşür. Yani konuştuğunuz gibi düşünmeye başlarsınız. Düşüncelerinize dikkat edin, duygularınıza dönüşür. Aklınızdan geçen düşüncelere dikkat edin, hislerinizi, duygularınızı etkiler, kalbinizi etkiler. Duygularınıza dikkat edin, dikkat edin ne demek? Yani seçici olun, kontrol edin. Oradaki bir sapmaya karşı uyanık olun anlamında, bunu ben öyle anlıyorum. Duygularınıza dikkat edin, davranışlarınıza dönüşür. Davranışlarınıza dikkat edin, alışkanlıklara dönüşür. Arkadaşlar bu alışkanlıklarla ilgili bir kütüphane dolusu çalışma var psikolojide, kişilik gelişiminde, efendim işte motivasyon ve işte bu şimdi çok moda olan koçluk vesaire o konularla ilgili yazılmış kitaplarda ve tabii ki tasavvufta, efendim İslam ahlakında da alışkanlıklar üzerinde çok duruluyor. Çünkü arkadaşlar bir davranış alışkanlığa dönüştükten sonra ondan kurtulmak çok daha zorlaşıyor. Bununla ilgili şimdi yıllardır çok verdiğimiz bir örnek var, onu vereceğim. Alışkanlıklarınıza dikkat edin, kaderinize dönüşür diyor. Yani sizin kaderinizi belirleyen şey, alışkanlıklarınızdır. İnsan alıştığı gibi yaşaya yaşaya bir süre sonra o hayat onun kaderine dönüşür. İşte yeme içme biçiminiz, para kazanma biçiminiz, efendim zevk duyduğunuz şeyler, o zevklerden vazgeçemeyecek olmanız, işte mesela az önce onay hazzından bahsettim. Yani herkesin sizi işte onaylaması diyelim, saçınızın güzelliğini herkesin görmesi, efendim ondan sonra girdiğiniz bir yerde işte şey diyor; ben diyor İslam'ı temsil etmek istemiyorum diyor, gittiğim her yerde o yükü taşıyamam diyor. O kadar arkadaşlar acıklı bir şey ki bu, yani Cenab-ı Hakk size bir makam veriyor, bir mevki veriyor, siz o mevkiyi reddediyorsunuz. Yani ben kendim öyle algılıyorum ama bunu kızarak değil, üzülerek. Yani neden biz bu kadar zayıf gençler yetiştirdik, bu kadar zayıf karakterli çocuklarımız bizim diye dönüp kendimize bakmamız lazım. Hz. Ali de şöyle diyor; Hz. Ali'den bir rivayet var, bunu da dediğim gibi ilmi bir kriterle teyit etmedim, yine okuduğum bir yerde okudum ama çok hoş bir rivayet, çok sıkı aktarıyorum rivayete göre Hz. Ali Kufe'ye gelmiş halife seçildikten sonra işte o zaten Kufeliler onu halife seçtiler, efendim ağırlıklı olarak yani desteklediler. Kufe'ye geldiğinde tabii Hicaz bölgesinde arkadaşlar mutfak kültürü çok zengin değil, yani tarım yok çok kısıtlı ve Kufe Irak bölgesinde, bütün Mezopotamya bölgesi yani çok eski asırlardan biri üzerinde sayısız medeniyetin yaşadığı ve bütün o kültürlerin sözüyle süzüle üst üste bindiği çok zengin bir kültüre sahip ve tabii ki bunun bir parçası olarak da zengin bir mutfak kültürü var. Bir tatlı yapıyorlar Hz. Ali'ye karşılamak için ve işte sofrasına koyuyorlar bir tepsi tatlı. Hazreti Ali bakıyor arkadaşlar tatlıya, diyor ki; ey yemek senin rengin çok güzel, kokun da çok güzel, eminim ki tadın da çok güzeldir. Fakat ben seni yiyerek kendimi sana alıştırmak istemiyorum diyor. İnsan arkadaşlar konfora, rahata, lükse, her şeyin iyisine, güzeline çok çabuk alışır. Yani işte saf ipek kullandığınızda bir süre sonra böyle polyester şeyleri kullanamaz hale gelirsiniz, kulaklarınızın üstüne sanki böyle kabuk örtülmüş gibi olur. Giyim kuşam böyle inceldikçe, yani yeme içmeye, giyim kuşam, evark inceldikçe, mesela arkadaşlarımız daha bugün öyle bir mesaja cevap verdim. Arkadaşlar, bir tane çocuğu olunca namazı terk ediyor, bir tane çocuğu olduğu için namazı kılacak vakit ve enerjisi kalmıyor. Niye sizce? Tabii işte oradaki hani hemen iman zayıflığına bağlamayalım onu da söyleyeyim ben, bir insan namazı kılamadığı için, namazı terk ettiği için üzülüyorsa orada iman zayıflığı söylemek istemem, irade zayıflığı vardır belki. Yani imanı hala kuvvetlidir ve iradesi zayıftır, işte hayatı çok teferruatlı yaşıyordur, gerçekten bitap düşüyordur, gerçekten bir çocukla çok yoruluyordur. Çünkü çok teferruatlıdır hayatı, bilemiyorum yani bunları farazi olarak söylüyorum. Bütün alışkanlıklarımız arkadaşlar her biri bizim için ha şunu söyleyeyim; aslında hayatı kolaylaştıran bir şeydir alışkanlıklar. Niye? Çünkü gözünüz bağlı sabah kalktığınızda ne yapacağınızı bellidir, işte elinizi yüzünüzü yıkacaksınız, dişlerinizi fırçalayacaksınız, bir bardak su içeceksiniz, yani rutindir. Hani bunları her gün düşünmenize gerek kalmaz, yatmak kalkma saatlerinizi bir rutine bağladığınızda zaten o saat geldiğinde uykunuz gelir, sabah o saat geldiğinde gözleriniz fal taşı gibi açılır, saat kurmaya bile gerek kalmaz. Yani eğer kendinizi o rutine alıştırmak sizin için çok korkunç bir şeyse hiç kendinize her seferinde tutmanıza gerek kalmaz, yani bir şey israfsa zaten aklınızdan bile geçmez, canınız istemez. Anlatabildim mi? Yani güzel alışkanlıklar ve rutin insanın hayatını kolaylaştıran, insanı her seferinde kendisiyle uğraşmak zorunda bırakmayan bir refahtır, konfordur. Ama kötü alışkanlıklar arkadaşlar yeme içmeden tutun da işte sohbet, gıybet alışkanlığı mesela o kadar ilginç ki yalanla ilgili mesela bir alışkanlıktan bahsediyorlar, yani her hiçbir zorunluluk olmadan yani zorunluluk olduğu durumda da yalan söylemek güzel değildir. Ama ortada bir zorunluluk yokken bile yalan söyleyen insanlar var, çünkü yalan alışmış. Onun için alışmış yani ağzı aldığın şeyin fiyatını yalan söylüyor, yaptığı işi yalan söylüyor, yani her şeyi sıradan şeylerde yalan söylüyor, çünkü yalan artık onun için bir yaşam biçimi haline gelmiş. Dolayısıyla bu alışkanlıklar konusu arkadaşlar dediğim gibi dini hayatı bize, daha doğrusu ahlaki, insani, dilinliği bunlar hep aynı anlama geliyor onu da söyleyeyim, hayatı, manevi ruhani hayatı, sosyal hayatı bize kolaylaştırabilir de bizim için efendim işte ayet-i kerimede geçtiği gibi akıbette boynumuza demir halkalar şeklinde geçip asla ondan sonra doğruyu göremez hale getirebilirdi. Bu bakımdan yaşın ilerlemesi de, yani bu hem alışkanlıklarını hiç gözden geçirmeyip hem de yaşı ilerledikçe bu alışkanlıklar iyice sabitleşeceği için, çünkü üzerinden zaman geçip tekrar tekrar yapıldığından dolayı iyice sabitleşeceği için daha büyük bir tehlike haline gelir. Bu bakımdan yaşlıların ve böyle farklı hani kendisine ve hayata başka bir pencereden de bakmayı hiç akıl etmeyen insanların boynuna takılmış o demir halkaları neredeyse gözünüzle bile görebilirsiniz, o kadar barizdir. Burada tabii alışkanlıklar üzerinde çok durduk, bu toplumsal baskı üzerinde çok durmadık efendim. Ne demişti? Empusi ve içtimai ihtiyat ve şerait, yani enfüseyi iş dünyamızla ilgili alışkanlıklar ve şartlar ve sosyal hayatla ilgili alışkanlıklar ve şartlar, sosyal hayatın insan üzerindeki etkisi üzerine de çok güzel çalışmalar var arkadaşlar. Ben bunlardan en böyle bilinen, popüler, harca alem olan bir tanesini söyleyeyim; diyorlar ki bu da gene birisinin sözü ama şu anda ben onu hatırlayamıyorum, batılı bir adamcağız söylemiş diyor ki; insan en yakınındaki 5 kişinin yani en çok görüştüğü 5 kişinin ortalamasıdır. Dolayısıyla sosyal hayatımız işte az önce söylediğim referans gruplarımız, yani sizi kimin takdir etmesi sizin için kıymetli, benim mesela böyle takdir etmesi kıymetli olan, takdiri kıymetli olan böyle kafamda isimler vardır, onlar böyle bir sözümü, bir yazımı, bir efendim anlattığım bir şeyi, bir sohbeti beğendikleri zaman, takdir ettikleri zaman kendimin doğru yolda olduğumu hissederim. Ama bunu çok iyi seçmemiz gerekir arkadaşlar, sizi kimin takdiri, yani mesela işte öyle bir muhitiniz var ki bakın şurada bin kişi var diyelim ki biraz lüks bir muhitte yaşıyorsunuz veya bu muhit derken illa bir bölge olması gerekmiyor, yani görüştüğünüz insanlar da sizin muhitinizdir, böyle biraz üst seviye bir muhitiniz var ve herkes çok artık hani alışkanlıklar tavan yapmış, yani dünyevi zevkler, dün detaylar tavan yapmış ve onların takdiri sizin için kıymetli ise bütün hayatınız onunla geçecektir arkadaşlar. Gerçekten bunu çok iyi seçmelisiniz, hayatınıza yön veren bir seçimdir ve bunu sizin için hiç kimse yapamaz. Çünkü bu sizin iç dünyanızla ilgili
Hidayete erersiniz bir anda; duygularınız taşar, bardak tabi doluyordur. Hidayet bir anda olan bir şey değildir, bana sorarsanız. Yani onun arkasında bir ahlak vardır, bir gidişat vardır, bir arayış vardır, bir dikkatli bir zeka vardır, bir sorgulama vardır veya manevi kalbinde bir uyanış vardır; arka planı vardır yani derinlerden gelen dalgalardır onlar. Ve işte karşınıza çıkan bir metin, bir kitap, bir sohbet, bir kişi, bir davet hidayete kapı açar. Bu hidayeti yani Müslüman olmak diye düşünmeyin; sadece Müslüman'ın hidayete ihtiyacı yok mu? Olmasaydı ilki nasıl rahatlardı? Bize Ya Rabbi beni sıratı müstakime hidayet et, bizi diye dua ediyoruz günde kaç defa? Yani, hadi isminin tecellisine ve hidayete ermeye hepimizin her konuda ihtiyacı var; çünkü hidayet doğru yol demek. Ve her işimizde, biz her işin kendine göre bir doğru yolu var. Dolayısıyla da ona muhtacız.
Şimdi arkadaşlar, buldunuz doğru yolu mesela. Doğru yol nedir? Kimseye kimseyi kıskanmamak, haset etmemek. Yani bir örnek olsun diye söylüyorum; hiç kimseye haset etmeyeceksin, kıskanmayacaksın. İnsanlara verilen dünyalıklara gözünü dikmeyeceksin; ayetler var bu, anladın bunu? Evet, ya hakikaten hayatta mutlu olmak istiyorsan, kendinle barışık olmak istiyorsan, rıza mertebesine ermek istiyorsan, sana verilenlere hamd edeceksin, tabii ki çalışacaksın bir şeyleri elde etmek için. Ama sonuçlarla barışık olacaksın; kimseye verilenlere gözünü dikmeyeceksin, herkesin iyiliğini isteyeceksin. Bunu anladın yani; böyle kalbine indi bu söz, bu şimdi ömür boyu bunu yapabileceğin anlamına mı geliyor? Onun için arkadaşlar, sürekli kendimiz, sürekli teyakkuzda bulunmak. Ama bu size ağır gelmesin; yani bu nasıl bir yük ya, böyle yaşanır mı diye düşünmeyin. İşte kendimizi böyle salih dostlar mesela bunu çok kolaylaştırır. Efendim bize sadık dostlar, yani bize hakkı söyleyecek, doğruyu söyleyecek; bizde bir yanlış gördüğünde, bir davranışımızı, bir yorumumuzu yanlış bulduğunda bize hatırlatan dostlar. Bunu çok kolaylaştırır; işte ilim meclislerinde, sohbetlerinde bulunmak, okuduğumuz metinler. Bunlar çok kolaylaştırır; yani çeşitli faktörlerle biz bu hidayette kalmayı, çeşitli faktörlerle sağlamlaştırarak orada kendimize yardım etmeliyiz arkadaşlar.
Çünkü diyor şimdi, tomruk ve kelepçe gibi bağlar, ceza ve ukubet ahlakından olmak itibarıyla cebriği olan, fıtratı değil, iktisap ile istihkaka, tereddübeden cezai bir ilzam ifade eder. Yani insanın boynuna takılan kelepçeler, ellerine takılan kelepçeler, boynuna takılan halkalar fıtri bir engel değil; yani fıtri bir durum değildir, yaratılıştan insan böyle gelmez dünyaya. Öyle olduğu için de eğer burada bir halkadan söz ediliyorsa, bu sen bir şeyi hak etmişsindir de boynuna bir halka geçirilmiştir anlamına gelir, ilk nazarda. Asri medeniyetin boyun bağlarını ihtar eder gibi görünen burada da böyle bir iğne batırmış Elmalı Hamdi Yazır merhum ve yazdığı şartları da düşünecek olursanız; yani hangi devir, hangi zamanda, hangi şartlar altında bu tefsiri yazdığını, ne kadar cesurca ifadeler olduğunu takdir edersiniz. Boyun bağı dediği kravatlar arkadaşlar, ilk nazarda asri medeniyetin boyun bağlarını ihtar eder gibi görünen, onu hatırlatan bu ahal, bu halkalar hem ferdin kabiliyeti fıtriyesini, yaratılıştan getirdiği kabiliyetini yanlış hedeflere sevk eden bir cemiyet suntasının, bir otoritenin, bir zalim yani toplumsal bir otoritenin fena tazyiklerini, hem de batıl itikatlar, çirkin ihtiyatlar, kötü huylar, taklit, taassup, heva gibi küfrü masiyeti hoşlandırıp imandan kaçındıran fena melekeler ve keyfiyetlere nefislerin alıştırılığa alıştırıla değişmez hale gelmiş olmasını, getirilmiş olmasını temsildir. Yani bu boynumuza geçirilen halkalar ya içinde yaşadığımız bir cemiyetin efendim zalim insanları, efendim kötülüklere sevkeden, yanlışlara sevkeden zalim otoritelerinin boyunlarımıza geçirdiği halkalardır, zorunluluklardır veyahut da batıl itikat, çirkin ihtiyat, ihtiyat alışkanlığı, kötü huylar, taklit, taassup, heva gibi heva nefsinin dürtüsellik yani gibi küfrü masiyete hoşlandırıp, küfrü ve günahı insana hoş gösterip imandan kaçındıran fena melekeler, fena kabiliyetler ve keyfiyetlere, durumlara nefislerin alıştırıla, alıştırırlar, değişmez hale getirilmiş olmasını temsildir. Yani bunu bütün alışkanlıklar için söyleyebiliriz arkadaşlar ve bütün baskı rejimleri için; insanları kötülüğe sevk eden, hayırdan uzaklaştıran ve kötülük yanlışlıkları onlarda bir normal hale getiren. Burası çok önemli; yani her her çağda kötülük olmuştur arkadaşlar, ilk Habil ile Kabil'i düşünün; yani ilk insanla birlikte günah başlıyor. Her insan da kötülük yapabilir, o potansiyele sahiptir. Önemli olan kötülüğün normalleşmemesidir arkadaşlar, normal hale gelmemesidir. Yani insan mesela az önce namazı kaçırmayı öğren, insan namazını kaçırabilir, kaçırabilir bir şey yok anlamında değil; hemen telafi eder, kaza eder, üzülür işte, tövbe istiğfar eder, bir şeyler yapar yani onu telafi etmek için. Ama bir kere kaçırır, biraz üzülür ama bir şey yapmaz, iki kere kaçırır biraz daha üzülür, 3 kere, 5 kere derken bir bakar ki namaz günler geçiyor hiç namaz kılmıyor ve hiç de rahatsız olmuyor. Kalbin mühürlenmesini de böyle yorumlamıştı Elmalı Hamdi Yazır, Bakara suresinde. Evet o kelepçeler, hatem allahu ala kulubihim gördünüz mü? Allah onların kalplerini mühürlemiştir mazmunu üzere, Bakara suresinin başında. Çıkmaz bir surette boyunlarına geçirilmiş, artık onlardan kurtulmalarına imkan yok; alışkanlıklar bir noktadan sonra veya o zalim idarenin insanları yozlaştıra yozlaştıran bir noktaya, öyle bir noktaya getiriyor ki artık onların geriye dönmeleri ve o temiz fıtratlarına, temiz mahiyetlerine, özlerine kavuşabilmeleri imkansız hale geliyor. Bir sure, çıkmaz bir surette boyunlarına geçirilmiş, fehiye o çemberler, evlilik, yakalıklar halinde ilerledi; burunları yukarı, gözleri aşağı somurtmuş kalmışlardır. Hakkı görmek için etraflarına bakmazlar ve bakamazlar ve cehennemin beyne eydiği senden hem önlerinden bir set hem de arkalarından bir set çekmişizdir onlara. Efendim bu da kaçıncı ayet oluyor? Bir de numaraları görebilsem. 9 ayet ve o şey namım kendilerini sarmışızdır, kuşatmışızdır. Fehim artık baksalar da görmezler ve selamün aleyküm, 10 ayet. Onlar artık müsavidir, onlar için eemverdehum; ister onlara inzar et, enlem tunzirhun; ister inzar etme ha yani ha uyarmışsın ha uyarmamışsın, iman etmeyecekler; yani kalpleri mühürlendi. Burada bakın dikkat edin Cenab-ı Hak bunları bunları kendisi yaptı olarak anlatıyor ama yani yaratma sonucu, yaratma bakımından bu ifadeler böyle söylenir Kur'an-ı Kerim'de yoksa kesb kula aittir. Yani kul kendisini bu aşamaya getirir, Cenab-ı Hak da onun kalbini mühürler, boynuna halkalar geçirir, kafasını sabitler; bir daha artık uyarsan da uyarmasan da onlar için bir şey değişmez.
Şimdi arkadaşlar, burada acıklı olan bunların bizim yakınlarımız arasında olmasıdır. Allah Teala, Peygamber Efendimiz de sallallahu aleyhi ve sellem bununla imtihan edilmiştir; bütün efendimiz pek çoğundan peygamberler tarihinden böyle örnekler vardır. Bu ifade, peki bunlar bize niye bildiriliyor? Bir öncelikle ve yani ağırlıkla kendimizi bu korumamız için. 2 arkadaşlar, birini anlatıyorsun, anlatıyorsun, fayda etmiyor; her zaman kendini suçlamaman için. Çünkü anlatanlar, ben kendimden biliyorum; kendi hep eksikliği kendinde görür. Yani ben daha iyi anlatabilseydim, daha güzel anlatabilseydim. Ben gelen mesajlar yüzlerce, bazılarını cevap yazamıyorum. Arkadaşlar şimdi nasıl anlatayım çocuğuma, nasıl anlatayım kardeşime, nasıl anlatayım? Yani ben tabii tanımadığım insanlar için de ona şöyle yap, buna böyle birkaç böyle genel tavsiyelerde bulunuyorum ama özel yani o kişiye özel bir tavsiyede bulunmam da çok zor; hiç tanımıyorum çocuğu, tanımıyorum kendisini, tanımıyorum şartlarını. Arkadaşlar şunu söylemek istiyorum size; yani bu ayetler aynı zamanda hidayetin, doğruya sevk etmenin her zaman, her zaman değil, çoğu zaman yani bizim elimizde olmadığını. Eğer karşımızdaki artık o defteri kapatmışsa, boynuna halka, alışkanlık halkalarını geçirmişse, efendim içinde bulunduğu toplumun çoğunluğunun kendisinden beklediği hayatı yaşamaya kesin olarak karar vermişse, burada kabahat ve eksikliksizde değil; yani şuna bakabiliriz: Biz onları o noktaya getirecek bir şeyler yaptık mı? Orada bir düzeltme yapabilir miyiz? Oraya bakabiliriz. O da tabii şu dar vaktin konusu değil. Böylece efendim 11 ayeti kerimeye gelmiş olduk. Hepinize Allah'a emanet ediyorum. Cenabı Hak bütün alışkanlıklarımızla, bütün efendimizle çevremizle birlikte tertemiz bir hayat yaşamayı nasip etsin. Allah'a emanet olun, hayırlı günler.