📱

Get Our Mobile App

Take your business learning on the go!

Download on the App StoreGet it on Google Play

Yapay Zekanın, “Atalar Dini Ataizm” Adlı Makalem Hakkındaki Analizi.

Şinasi Güneş6:41

Transcription

Ya size bugüne kadar öğretilen her şey ama her şey temelden yanlışsa, hiç düşündünüz mü bunu? İşte bugünkü konumuz tam da bu soruyu kendine soran bir adamın hikayesi. Miras aldığı inancı sorgularken çıktığı o epey sarsıcı yolculuğu.

Evet, her şey bu kadar basit ama bir o kadar da tehlikeli bir soruyla başlıyor aslında. Ya atalarımız yanılmışsa? Düşünsenize, bu soru yazar için tam 40 yıl süren derin bir uykudan uyanmasını sağlayan bir alarm zili gibi bir şey oluyor. Peki bu büyük sorgulama başlamadan önce hayatı nasıldı? Gelin şimdi yazarın bu yolculuğa çıkmadan önceki dönemine, yani inancını olduğu gibi hiç sorgulamadan kabul ettiği o yıllara bir bakalım.

İşte yazarın eleştirisinin tam merkezinde bu kavram var: Atalar dini. Nedir bu? Yani kutsal metinlerin ne dediğine doğrudan bakmak yerine, gelenek ve kültürle nesilden nesile aktarılan bir inanç biçimi. Hani sanki bir aile yadigarı gibi. Üzerine hiç kafa yormadan, "Bizim büyükler böyle yapardı, demek ki doğrusu bu" diyerek devraldığımız bir sistem. Zaten yazarın kendi sözleri durumu o kadar net anlatıyor ki, kendisine verilen bu kimliği hayatının neredeyse tamamı boyunca hiç sorgulamadan pasif bir şekilde kabul ettiğini söylüyor. "Adeta uyutuldum," diyor.

Peki bir insanı 40 yıllık dirim bir uykudan ne uyandırabilir ki? Cevap: Şaşıracaksınız ama çok basit bir düşünce deneyinde saklı. Yazar kendine şunu soruyor: "Peki ya ben başka bir coğrafyada doğmuş olsaydım?" İşte her şeyi ama her şeyi değiştiren an tam olarak bu. Yazar, dini kimliğinin belki de evrensel bir hakikat olmadığını, sadece coğrafi bir tesadüf olabileceği gerçeğiyle yüzleşiyor. Bu farkındalık, o sorgulama fitilini ateşleyen ilk kıvılcım oluyor.

Mantık aslında çok basit, değil mi? Şöyle düşünüyor: Eğer Türkiye'de değil de İran'da da olsaydım, büyük ihtimalle Şii olacaktım. Arabistan'da da olsam Vahhabi, Avrupa'da da olsam Hristiyan. İşte bu basit gerçek, "O tek doğru yol benimki" inancının ne kadar da tesadüfi olduğunu bir tokat gibi yüzüne çarpıyor.

Şimdi bu şüphe tohumu bir kere akla düşünce, yazar çok radikal bir karar alıyor. Diyor ki: "Ben bana miras bırakılan her ne varsa, her bir inancı alıp dinin ana kaynağı olan Kur'an'la yüzleştireceğim." Yöntemi de aslında şaşırtıcı derecede basit. Bütün o aracıları, yorumları, alimleri hepsini bir kenara bırakıyor ve sadece tek bir soru soruyor: "Tamam, bana öğretilen bu. Peki kitabın kendisi ne diyor?" Yani gelenekleri alıp doğrudan vahyin karşısına çıkarıyor, yüzleştiriyor.

Ve bu karşılaştırmanın sonucu, yazarın kendi ifadesiyle tam bir facia. Çünkü kendi okumasına göre Kur'an, ona öğretilen pek çok inancın aslında şirk olduğunu söylüyor. Yani ne demek bu? İslam'daki en büyük günah, tanrıya ortak koşmak. Tabii bu, onun bütün inanç dünyasını temelden sarsan bir keşif oluyor.

Peki bulduğu temel farklar neydi? Şöyle ki, bir yanda atalar dininde otorite alimler ve rivayetlerken, diğer yanda Kur'an'da otoritenin sadece ve sadece tanrıda olduğunu görüyor. Gelenek ona Kur'an'ın anlaşılmaz, karışık olduğunu derken, Kur'an'ın kendi içinde "Ben apaçık bir kitabım" dediğini fark ediyor ve belki de en önemlisi, itaat edilecek olanın atalar değil, doğrudan vahyin kendisi olduğunu anlıyor.

Yazar bu geleneksel yapının içinde bir sürü çelişkiyle karşılaşıyor. Mesela, "Nasıl olur da Arapça olan Kur'an'a anlaşılmaz derken, yine Arapça olan hadis kitaplarına anlaşılır diyebilirsiniz? Veya Kur'an'ı kendi dilinde anlayarak okumaya sapkınlık demek? Daha da ilginci, bir insana ait bir sözün, bir rivayetin Tanrı'nın ayetini geçersiz kılabileceğini kabul etmek?" İşte bunlar, yazarın o "Benim için facia oldu" dediği yıkımın temel taşlarını oluşturuyor.

Şimdi geliyoruz yazarın belki de en derin, en sarsıcı keşfine. O da şu: Geleneklerin anlattığı tanrıyla Kur'an'da okuduğu, tanıdığı tanrının birbirinden tamamen farklı olduğu gerçeği. Peki yazara göre bu atalar dini nasıl bir tanrı portresi çiziyordu? Gelin onun kendi ifadelerinden dinleyelim bu tasavvurun nasıl olduğunu.

Yazara göre geleneklerin sunduğu tanrı, adeta zalim bir figür. Öyle bir tanrı ki, insanların anlayamayacağı zor bir kitap gönderiyor. Sonra da tutup onları bu kitaptan sorumlu tutuyor. Yani hem adaletsiz hem de ulaşılamaz bir tanrı portresi. Ve bu tasvir bitmiyor. Bu o kadar uzak bir tanrı ki, ona ulaşmak için din adamları gibi aracılara muhtaçsınız. Üstelik adil de değil. Yazarın deyişiyle torpilci. Yani liyakate bakmıyor. Bazı ayrıcalıklı kişilerin ricasıyla, yani şefaatle insanları kurtaran bir imaj çiziliyor.

Yazarın en çarpıcı örneklerinden biri de şu: Hani bir ayetin keçi tarafından yenilerek yok olduğunu iddia eden bir rivayet var ya, işte yazar diyor ki, "Bu iddia bile tek başına geleneklerin sunduğu tanrı tasavvurunun ne kadar tutarsız, hatta ne kadar absürt olabildiğini gözler önüne seriyor." Sonuçta yazarın vardığı nokta şu: "Gelenek tanrıyı tek otorite olmaktan çıkarmış. Onun yanına din adamları, şeyhler, evliyalar gibi bir ilahlar silsilesi koymuş. Hatta iş öyle bir noktaya gelmiş ki, bu aracılar neredeyse tanrıdan daha merhametli, affetmeye ondan daha yetkili gibi sunulur olmuş."

Ve yazar, bu çok kişisel yolculuğunu hepimiz için evrensel bir eylem çağrısıyla bitiriyor. Kendi geçtiği yolları adeta bir rehber gibi önümüze koyuyor. Yazarın çağrısı aslında üç basit adımdan oluşuyor: Birincisi, sana verileni sorgula. İkincisi, onu ana kaynakla kıyasla. Ve üçüncüsü, artık atalarının değil, kendi anlayışının, kendi hakikatinin sahibi ol.

Ve işte yazarın ulaştığı nihai sonuç, en net çıkarımı bu: Eğer bir inancı araştırmadıysan, sorgulamadıysan, o inanç senin değildir. O atalarına aittir. Sana ait olması için taklit değil, tahkik, yani bizzat araştırma gerekir. Sonuç olarak, yazarın bu yolculuğu hepimizi tek ve kilit bir soruyla baş başa bırakıyor ve bu soru hepimiz için geçerli: Hangi inançtan olursak olalım, sorgulamadığımız bir inanç gerçekten bize ait midir?