Transcription
Sayın Yüksek İstişare Konseyi Başkanlık Divanı, TÜSİYAD'ın değerli üyeleri, değerli konuklar, değerli basın mensupları, hepinizi başkanlık Divanı adına saygıyla selamlıyorum.
2026 yılının ilk yüksek istişare konseyi toplantımıza hoş geldiniz. Değerli üyeler, bugün bu kürsüye ilk başkanı olarak 7 kez çıkıyorum. Her seferinde geride bıraktığımız dönemi değerlendirmeye ve önümüzdeki döneme ait öngörüler paylaşmaya çalıştım.
Artık yalnızca ekonomik belirsizliklerle karşı karşıya değiliz. Aynı anda jeopolitik, teknolojik ve enerji kaynaklı büyük dönüşümlerin ticari ve sanayi politikalarındaki yeniden yapılan yapılanmalarla iç içe geçtiği bir çağın içerisindeyiz.
Geçen yılın son aylarında şirketlerimiz 2026 bütçelerini hazırladılar. Büyüme öngörüleri yapıldı. Enflasyon varsayımları oluşturuldu. Faiz, döviz kuru, enerji fiyatları tahminleri yapıldı. Büyük ihtimalle birçok şirket birbirine yakın öngörülerle planlarını yaptı. Örneğin 2026 için enflasyonu %23, politika faizini %28, petrol fiyatını 60 dolar civarında tahmin etti.
Ancak bir hafta içinde bütün varsayımlar değişti. 28 Şubat'ta Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail'in İran'a yönelik hava harekatı ardından 2 Mart'ta Hürmüz Boğazı'nın kapatılmasıyla birlikte petrol fiyatları hızla yükseldi. Enerji maliyetleri sıçradı. Tedarik zinciri bozuldu. Navlun ve sigorta maliyetleri arttı.
Bu sadece Türkiye'deki şirketlerin etkilendiği bir tablo değil. Dünyanın tüm şirketleri farklı şekilde etkilendiler. Birkaç ay önce imkansız gibi görünen bir senaryo bugün bütün kararları yeniden şekillendiriyor. Birkaç hafta içerisinde bütün maliyet mimarisinin değişebildiğini gördük.
Önümüzdeki temel mesele şirketlerin bu değişim hızına hangi kurumsal kapasiteyle cevap verebileceğidir. Ayrıca ülkelerin bu şoklara karşı nasıl bir dayanıklılık üretebildikleridir.
Yaşadığımız olaylar neticesinde gördük ki artık ekonomik hesaplarla jeopolitik gelişmeler birbirinden ayrı düşünülemiyor. Bütün yatırım kararları yalnız ekonomik verilere bakılarak alınmıyor. Enerji güvenliği, tedarik güvenliği, teknoloji erişimi ve jeopolitik riskler ile birlikte düşünülüyor. Çünkü yaşadığımız dünya artık daha kırılgan, daha parçalı, daha belirsiz bir dünya.
Önemli bir gerçeği kabul etmek zorundayız. Bugün yaşadığımız belirsizlik ve çatışma ortamı geçici bir parantez değildir. Rusya-Ukrayna Savaşı, Gazze savaşı, Venezuela'da yaşananlar, Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail ile İran arasındaki çatışmalar ve bölgeye yayılan etkileri hepsi farklı süreçlerde ama devam ediyor. ABD-Çin rekabeti her alanda giderek sertleşiyor. Tayvan gerilimi artıyor. Kritik minerallerden çiplere kadar stratejik alanlarda açık bir mücadele yaşanıyor. Bütün bunlar bize şunu gösteriyor. Dünya yeni bir denge arıyor ama henüz yeni denge kurulmuş değil. İşte bu nedenle önümüzdeki dönemde belirsizlik, dalgalanma ve kırılmalar devam edecek.
Değerli üyeler, bugün yaşadığımız belirsizliğin arkasında üç önemli kök neden var.
Birinci kök neden askeri güç ile üretim gücünün artık aynı yerde olmaması, ayrışmasıdır. Son 25 yılda dünya üretiminin ağırlık merkezi hızla doğuya kaydı. 2000 yılından yılında Çin küresel üretimin yaklaşık %6'sını yapıyordu. Bugün bu oran %27'ye yükseldi. Aynı dönemde Amerika'nın küresel üretimdeki payı %25'ten %17'ye geriledi. Birleşmiş Milletler Sanayi Kalkınma Örgütü'nün geçen yıl yayınladığı projeksiyona göre 2030 yılında Çin'in üretimdeki payı %45'e yükselirken Amerika'nınki %11'e gerileyecek. Evet. Çin büyük bir ekonomik sıçrama gerçekleştirdi. Üstelik bunu dünyanın gelişmiş ekonomileri üzerinde ciddi baskı oluşturan bir dış ticaret fazlası vererek yaptı. Yani ürettiklerini bütün dünyaya sattı. Ama Amerika Birleşik Devletleri hala dünyanın en büyük askeri gücü. Dolar hala rezerv para. Küresel rezervlerin %58'i dolarda. New York borsası hala küresel hisse senedi piyasasının %44'ünü taşıyor. Özetle bugün dünyanın üretim merkezi ile askeri ve finansal merkezi artık aynı yerde değil. Modern tarihte alışık olmadığımız bir tabloyla karşı karşıyayız. Geçmişte Sterlin'in arkasında İngiliz sanayisi vardı. 1940'lı yıllar sonrasında doların arkasında Amerikan fabrikaları vardı. Bugün ise üretim üstünlüğü Çin'de, finans ve askeri üstünlük hala Amerika'da. İşte bu ayrışma dünya ekonomisinin omurgasında büyük bir fay hattı oluşturuyor. Tayvan'daki gerilim, çip savaşları, kritik mineraller üzerindeki mücadeleler, ticaret savaşları. Bunların hepsi aynı büyük fay hattının farklı yansımalarıdır. Amerika Birleşik Devletleri ekonomik gücünü geri kazanmak isterken Çin de askeri gücünü arttırıyor.
Yaşadığımız belirsizliklerin arkasındaki ikinci büyük kök neden enerji dönüşümüdür. Bu dönüşümü az sonra en yetkili ağızdan değerli konuğumuz Sayın Doktor Fatih Birol'dan dinleyeceğiz. Ben kısaca şunu belirteyim. Dünya hala petrol ve doğalgaza bağımlı. Bunu çok net görüyoruz. Hürmüz Boğazı kapandığında petrol fiyatları yükseliyor. Sanayinin maliyet yapısı bozuluyor. Aynı zamanda önemli bir dönüşüm de yaşanıyor. Güneş ve rüzgar enerjisi artık birçok bölgede fosil yakıtlardan daha ucuz hale geliyor. Bu yüzden yeşil enerji sadece enerji değildir. Rekabet gücüdür. Ulusal güvenliktir. Bu nedenle elektrifikasyon hızlanıyor. Yeni enerji düzeninin teknolojik altyapısını ağırlıklı olarak Çin üretiyor. Bu da Çin'e ayrı bir güç veriyor. OPEC, Rusya, Körfez ülkeleri ve Amerika eski enerji düzenini korumaya çalışırken enerji ithalatçısı ülkeler ise daha ucuz, daha güvenli yerli enerji arıyor. Bu iki eğilim arasında sıkışan dünyada piyasalar sakinleşmiyor.
Yaşadığımız belirsizliğin üçüncü büyük kök nedeni ise teknolojik dönüşümdür. Özellikle robotlar ve yapay zeka alanında yaşanan gelişmeler şirketlerin üretim biçimlerini, iş modellerini, devletlerin stratejilerini ve küresel rekabeti yeniden şekillendiriyor. Bugün yapay zeka için üç kritik unsur öne çıkıyor. Çip, enerji ve veri. Çip tasarımı, çip imalatında kullanılan makineler ve çip üretimi çok sınırlı sayıda şirket tarafından farklı coğrafyalarda yapılıyor. Yapay zeka için gerekli enerji ihtiyacı hızla büyüyor. Veri ise stratejik bir varlık haline geliyor. Dolayısıyla teknolojik rekabet yalnızca ekonomik değil aynı zamanda jeopolitik bir mücadeleye dönüşüyor. Amerika Birleşik Devletleri kendi teknolojik üstünlüğünü korumaya çalışıyor. Çin kendi kapasitesini hızla inşa ediyor. Avrupa Birliği de dijital egemenliğini oluşturma gayretinde. Bu nedenle teknoloji alanındaki rekabet de kolay kolay sakinleşmeyecek.
Değerli üyeler, özetle bugün aynı anda üç büyük harita yeniden çiziliyor. Üretim haritası, enerji haritası değişiyor, teknoloji haritası değişiyor. Yaşadığımız çatışmalar ve belirsizlikler bu yüzden geçici değil. Çatışmaların sadece silahla değil, silah gibi kullanılan karşılıklı bağımlılıklarla gerçekleştiğini de görüyoruz. Buna İngilizce tabiriyle weaponize interdependence deniyor. Amerika'nın uyguladığı tarifeler, Almanya'nın Rus doğalgazına bağımlılığı, tüm dünyanın Hürmüz Boğazı'na bağımlılığı, para transferlerinde ülkelerin Swift sistemine bağımlılığı, her bir bağımlılığın karşı tarafa zarar vermek için silah gibi kullanılabildiğini gördük.
Bütün bu dönüşümlerin ve çekişmelerin yaşandığı ortamda 2026 yılının ikinci yarısı Türkiye açısından yalnızca jeekonomik değil jeopolitik açıdan da çok önemli olacak. Ülkemizde bu yıl sonuna kadar iki kritik uluslararası zirve gerçekleşecek. Temmuz ayında NATO zirvesine, Kasım ayında ise KOP 31 iklim zirvesine ev sahipliği yapacağız. Bu iki zirve aslında dünyanın içinden geçtiği iki büyük dönüşümü temsil ediyor.
NATO zirvesi bize şunu gösteriyor. Dünya yeni bir güvenlik zemini arıyor. Askeri dengeler değişiyor. İttifak yapıları yeniden tartışılıyor. Enerji güvenliği, teknoloji güvenliği ve tedarik güvenliği artık savunma politikalarının ayrılmaz bir parçası haline geliyor. Türkiye'nin böyle bir dönemde NATO'nun yalnızca askeri değil ekonomik, jeopolitik ve stratejik olarak da en önemli ülkelerinden biri olduğu net olarak ortaya çıkıyor. Karadeniz'den Ortadoğu'ya enerji koridorlarından lojistik hatlara kadar çok kritik bir bölgede bulunuyoruz. Önümüzdeki dönemde güvenlik ile ekonomi, savunma ile sanayi, jeopolitik ile teknoloji arasındaki sınırlar giderek daha fazla iç içe geçecek. Türkiye'nin bu yeni denklemde üstleneceği rol NATO'nun dönüşümü ve transatlantik güvenlik mimarisinin şekillenmesi açısından kritik önem taşıyor.
KOP 31 zirvesi ise bize başka bir gerçeği hatırlatıyor. İklim değişikliği artık yalnızca çevresel bir mesele değildir. Ekonomiyi, tarımı, göç hareketlerini, insan sağlığını, enerji yatırımlarını ve finansmanı etkiliyor. Önümüzdeki dönemde iklim kaynaklı riskler dünya ekonomisinin en önemli belirleyicilerinden biri olacak. Bu nedenle Antalya'da yapılacak KOP 31 toplantısı Türkiye için yalnızca diplomatik bir organizasyon değildir. Aynı zamanda Türkiye'nin enerji dönüşümü, yeşil enerji, sürdürülebilir finansman ve bölgesel işbirliği alanlarında nasıl bir vizyon ortaya koyacağını gösterecek önemli bir fırsattır. Bunu iyi değerlendirmeliyiz. Bu kritik dönemde NATO ve KOP-31 zirvelerinin Türkiye'de yapılması ülkemizin stratejik önemini dünya gündemine taşıyacaktır.
Peki Türkiye bu dönemde ne yapmalı? Önümüzde büyük fırsatlar var. Çünkü ülkemizin önemli avantajları var. Birincisi coğrafi konumumuz. Avrupa Birliği'nin yanında, Avrupa-Asya'nın eşiğinde enerji yollarının, ticaret koridorlarının ve üretim ağlarının kesişim noktasındayız. İkincisi üretim kabiliyetimiz. Türkiye yalnızca tüketen bir ekonomi değildir. Sanayi ve hizmet üretim kapasitesi olan bir ülkedir. Üçüncüsü, ekonomik çeşitliliğimiz. Tarımımız var, sanayimiz var, turizmimiz var, sağlık altyapımız var, lojistik gücümüz var. Savunma sanayinde önemli bir kapasitemiz var. Bu çeşitlilik Türkiye'ye dayanıklılık kazandırabilecek önemli bir avantajdır.
Bu dönemde ekonomik dayanıklılığımızı güçlendirerek büyümeliyiz. Ancak yalnızca ekonomik büyüme yetmiyor. Nasıl büyüdüğümüz, büyümenin kalkınma yaratıp yaratmadığı da çok önemli. Türkiye'nin yeni kalkınma hikayesi daha yüksek verimlilik, daha yüksek katma değer, daha güçlü teknoloji kapasitesi, daha yetkin insan ve daha dayanıklı bir ekonomi üzerine kurulmalıdır.
Burada çok önemli bir noktayı özellikle vurgulamak istiyorum. Ekonomik başarı yalnızca kaynak meselesi değildir. Aynı zamanda yön meselesidir. Bunun için gençleri nitelikli eğitimle donatmalı, çalışanların yetkinliklerini sürekli geliştirmeli ve kadınların potansiyelini ekonomik ve sosyal hayatın her alanına dahil etmeliyiz.
Bir ülkenin aynı anda her işi en iyi şekilde yapması mümkün değildir. Türkiye'nin de önümüzdeki dönemde ortak bir ekonomik yön duygusuna ihtiyacı vardır. Önemli olan rekabet avantajı olan alanlara odaklanabilmektir. Hangi sektörlerde derinleşeceğiz? Hangi teknolojilere kapasite geliştireceğiz? Hangi bölgemiz hangi üretim alanında uzmanlaşacak? Hangi lojistik koridorlara entegre olacağız? Bunları uzun vadeli bir perspektifle düşünmek zorundayız.
Türkiye'nin ekonomik dayanıklılık yaratan özelliği sektörel çeşitliliğidir. Hiçbir sektörün krizi tek başına ülkenin ekonomik kaderini belirleyemez. Bu durum yalnızca risk yönetimi açısından değil gelişme kapasitesi açısından da stratejik bir avantajdır. Çünkü dönüşümler çoğu zaman tek bir sektörün içinden değil sektörlerin kesişim noktalarından doğar. Yapay zekanın imalat sanayi ile buluştuğu yerde, biyoteknolojinin tarımla kesiştiği alanda, enerji teknolojilerinin malzeme bilimleriyle örtüştüğü noktada yeni değer yaratılmaktadır. Farklı sektörler aynı sistem içinde birlikte var olduğunda bu kesişimler kaçınılmaz ve doğal hale gelir.
Bu çok katmanlık coğrafi boyutta da kendini göstermektedir. Türkiye'nin farklı bölgelerinde farklı ekonomik işlevler öne çıkmaktadır. Sanayi, tarım, rafineri, petrokimya tesisleri, barajlar, güneş ve rüzgar santralleri, lojistik bağlantılar, limanlar ve girişimcilik ekosistemi ülkemizin farklı coğrafyalarına yayılmıştır. Ancak bu yapısal avantaj kendiliğinden sonuç vermez. Mevcut ekonomik çeşitlilik bağlantılı olmayan kapasite adacıkları halinde kalmaya devam ederse kağıt üzerinde güçlü görünen bu yapı gerçek potansiyelini ortaya koyamaz. Üniversiteler üretim ağlarıyla bağlantı kuramadığında bilgi üretimi ekonomik değere dönüşmez. Yeşil dönüşüm politikaları imalat kapasitesi ile eşleşmediğinde fırsatlar kaçar. Teknoloji yatırımları mevcut sanayinin dönüşümü ile ilişkilendirilmediğinde kopuk yapılar oluşur. Bu nedenle Türkiye'nin önündeki temel mesele mevcut kapasiteyi birbirine bağlamaktır.
Türkiye'nin sahip olduğu ekonomik çeşitlilik ve coğrafi yaygınlık bir başlangıç avantajıdır. Bu avantajın kalıcı bir rekabet gücüne dönüşebilmesi için kamu, özel sektör, üniversiteler ve sivil toplum gibi farklı aktörlerin ortak yön duygusu etrafında hareket edebilmesi gerekmektedir.
Ortak yön duygusunun uluslararası boyutu da son derece önemlidir. Bu çerçevede ekonomik açıdan en önemli stratejik hedeflerimizden biri Avrupa Birliği ile Gümrük Birliği'nin güncellenmesi olmalıdır. Çünkü Türkiye'nin geleceği Avrupa Birliği üretim mimarisinin dışında değil içinde yer almalıdır. Türkiye Avrupa Birliği'nde giderek güçlenen "Made in Europe" yaklaşımının doğal bir parçası olmalıdır. Sanayimizin sağlıklı, verimli ve rekabetçi büyümesi için bu durum kritik önemdedir.
Bugün Avrupa Birliği yeni sanayi düzenini, enerji dönüşümünü, savunma, dijitalleşme, tedarik güvenliği ve stratejik üretim başlıkları altında yeniden kurguluyor. Bu değişimi yaşarken Türkiye bu değişimin dışında kalamaz. Tam tersine coğrafi konumu, üretim kapasitesi ve sanayi deneyimiyle Avrupa'nın en önemli üretim ortaklarından biri olmalıdır. Türkiye'nin Avrupa Birliği'nin bütünleşme ve genişleme sürecinde daha güçlü şekilde dahil edilmesi yalnızca Türkiye açısından değil AB'nin rekabetçiliği, dayanıklılığı ve küresel etkisi açısından da önemlidir. Bu nedenle Avrupa Birliği gümrük birliği güncelleme sürecine siyasi engeller olmadan başlatmalıdır.
Değerli üyeler, bugün dünya yeniden şekillenirken beklenen ve sadece günü kurtarmaya çalışan ülkeler kaybedecektir. Belirsizliği doğru okuyan, uzun vadede düşünebilen, yönünü belirleyen, insan kaynağını geliştiren, kurumlarını güçlendiren, teknolojiye yatırım yapan ve ekonomik dayanıklılık yaratabilen ülkeler kazanacaktır. Yeni dönemin başarısı ortak akıl, uzun vadeli bakış ve güçlü koordinasyon gerektiriyor. Türkiye yeni dönemin üretim, enerji ve teknoloji mimarisinde sağlam bir yer edinmelidir. Önemli olan jeopolitik ağırlığımızı güçlü ekonomiye, kalıcı refaha çevirebilmektir. Bu sorumluluk yalnızca kamunun değil, yalnızca özel sektörün değil, hepimizin ortak sorumluluğudur.
Bu duygu ve düşüncelerle sözlerime son verirken hepinizi sevgi ve saygıyla selamlıyorum.